Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Salgınla dünyayı sarıp sarmalayan küresel narsisizmin değişme şansı ortaya çıktı”

Prof. Dr. Nevzat Tarhan

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü - Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Diyanet Dergisine koronavirüs sürecinin insanlarda oluşturduğu psikolojik etkileri ve pandemi sonrası dünyada meydana gelebilecek değişimler ile ilgili önemli paylaşımlarda bulundu.  

Dünya Sağlık Örgütü, Covid-19 virüsü salgınını sadece enfeksiyon bir pandemi değil aynı zamanda duygusal bir pandemi olarak da görüyor. Bu konuda bizlere neler söylemek istersiniz?

Dünya şu anda duygusal bir pandemi ile de karşı karşıya. Koronavirüsün bulaşma hızının çok yüksek olması ve belirsizliği insanlarda farklı duyguları ortaya çıkardı. Virüs, her an, her şekilde, her yerden bulaşabilir. Bu durum, herkesi etkiledi ve insanlarda çaresizlik, yetersizlik, karamsarlık duygularının ortaya çıkmasına sebep oldu. Koronavirüs (Covid-19) salgını dolayısıyla yapılan bir çalışma, toplumun normal şartlarda kaygı bozukluğu ortalama yüzde 10-15 civarındayken şimdilerde yüzde 70’inin klinik düzeyde kaygı bozukluğu hissettiğini gösteriyor.

Öte yandan ona eşlik eden kaygı bozukluğu yani korkuyla ilgili belirtilerin eş zamanlı yaygınlaşmaya başladığını görüyoruz. İnsanlarda oluşan bu kaygı bozukluğunun arkasından büyük ihtimal depresyon gelecek. Ayrıca Covid-19 pandemisi, insanın temel güven duygularını etkiledi, onu sarstı. Evine bile her an girebilen, en yakınından, en sevdiklerinden bile geçebilen bir tehlike var. Bu duygu nedeniyle burada belirsizlik azaldıkça insanlar rahatlayacaktır. Hassas ve kırılgan, stresi yönetemeyen kişiler için bu pandemi geçse bile onların ruhsal sorunları tekrarlayacak, diyebiliriz.

Böylesi zor bir süreçte insanların psikolojik anlamda kaygılarını, korkularını azaltması ve rahatlaması adına nelere dikkat etmeleri gerekir?
 
Korkuların azalması, rahatlaması için en temel şey korkuları rasyonalize etmektir. İnsanın onda birden daha az ihtimal için kendini tehdit altında görmesi rasyonel değildir. Mesela: “Deprem olduğu zaman ertesi gün deprem olma ihtimali mümkün ama şu anda deprem ihtimali var mı? Var ama şu anda öyle bir şey yok.” Birey sanki hemen olacak gibi düşünürse, deprem olacak diye dışarıda yatmaya kalkarsa bu rasyonel olmayan korkudur.

Burada da korkuyu mantıksal olarak sınıflandırmamız lazım. Korkudan korkmamak lazım. Ayrıca alınması gereken tedbirler konusunda uzman önerilerine uyulmalı. Koronavirüs ile yatıp kalkan kişiler, sosyal medya ve televizyondan sürekli takipte olan kişiler koronafobi adayıdır. Bunların da bu haberleri ara ara dinlemesi, kendi ruh sağlığını da korumaya almasını sağlar. Tedbir namına her şeyi gereğince yapmak insanı hem bedenen hem ruhen korumaya yetecektir. Bu inançla hayatlarını sürdürmeleri gerekir. Aksi takdirde ruh sağlığının bozulması kişinin bağışıklık sistemini de etkiler.

Dünyanın âdeta teyakkuza geçtiği bu pandeminin insanlar üzerinde psikolojik, sosyolojik ve varoluşsal açılardan birçok değişikliğe neden olacağı hatta pandemi öncesi ve pandemi sonrası kavramlarının kullanacağı söyleniyor. Pandemiyle birlikte hayatımızda neler değişecek?
 
Pandeminin psikolojik boyutuyla ilgili söylenenlerden birincisi bireysel boyutu, ikincisi aile hayatına etkisi, üçüncüsü de sosyal hayata etkisi. Pandeminin bireysel etkisine yönelik Harvard Üniversitesinin bir açıklaması var: 2022’ye kadar sosyal mesafe sürecek ve sürmeli. Bu tarihten itibaren iki sene süresince sosyal mesafenin olması demek, birçok toplu aktivitenin olmaması demektir.

Bu durum, bir müddet sonra insanların ruh sağlığını da olumsuz etkilemeye başlayacak. Şu anda birçok kişi bunu tolere ediyor ama sosyal mesafe, sosyal izolasyon uzun sürdüğünde sosyal izolasyon, psikolojik izolasyona eşlik edebilir. Sosyal mesafe olumsuz etkiye başlarsa yabancılaşma duygusu olur. Kişide, yaşadığı ortamda, sevdikleriyle, birlikte yaşadığı kişilerle aralarında mesafenin olması yabancılaşma yabancılaşma, yabancılaşmayla da uzaklaşma başlar. Uzaklaşmanın başlaması, insanda güven duygusunu zayıflatır ve korku duygusu ortaya çıkar. Korku duygusu ortaya çıktıktan sonra onun bir adım ilerisi, düşmanlık duygusudur. Tehdit algılaması bozulur, herkesi tehdit gibi görür ve düşmanlık duygusu artar. Bu durum, insanların ruh sağlığını çok olumsuz etkileyecektir.

Pandemi ile birlikte psikiyatrik tablolar ortaya çıkacaktır ve bununla ilgili muhakkak şimdidenhazırlıklar yapılması gerekir. Pandemi öncesindeki, insanların yakın ilişkilerinin pandemi sonrası devam etmeyeceğini öngördüğümüz zaman birçok ilişkinin bozulacağı muhtemel.Fiziksel mesafe; insanı yalnızlaşma, yabancılaşma, güvensizlik, korku ve düşmanlık duygularına doğru götürebilir. Bu ciddi bir risk oluşturuyor. Bu salgın kriziyle insanlığın öncelikleri de değişti. İnsan ölümün yakın olduğunu gördü. Ölümü daha önce çok uzak görüyordu. İnsanlık tarihinde herhâlde “sekülerizm”in yani dünyacılığın en dorukta olduğu çağı yaşıyoruz.

İnsanlar öyle yaşıyorlardı ki: Sanki hiç ölüm yok, ölümden sonraki hayat yok, bu evreni yaratan yok diye düşünüyorlardı. Şu anda bireylerin önceliği hayatlarını daha güvenli hâle getirmektir. Daha önce siyasi olayları, ekonomik durumları daha çok önemsiyorlar ve popüler kültürün sunduğu bilgilere ilgi duyuyorlardı. İçinde bulunduğumuz durumda daha çok kendileri, yakınları ve aileleriyle ilgili gündem daha ön plana çıktı. Çünkü burada insanın temel motivasyonu, temel dürtüsü yaşam, kalım dürtüsüdür. Bütün canlılar için hayatta kalmak en önemli şeydir. Bu durum ayrıca insanlara çaresizliklerini, güçsüzlüklerini, zayıflıklarını hissettirdi ve dünyanın gündemi de değişti. Böyle olunca insan artık kendine daha çok zaman ayırmaya başladı.

İnsanlıkta pandemi sonrası psikososyal olarak post-pandemi diyebileceğimiz bir yaşam stili değişikliği olacak. Daha önce canının istediği gibi hızlı yaşayan, sadece kendi çıkarı peşinde koşan insan daha az özgür olduğunu gördü. Dünyayı sarıp sarmalayan küresel narsisizmin değişme şansı ortaya çıktı. Ayrıca kendini değiştirebilme, doyumu erteleyebilme ve sabırlı olma gibi değerler pandemi krizinin bize kazandırdıklarıdır. Bu süreçte insanın aklını ölüm ve hayatla ilgili sorular meşgul etmeye başladı. İnsanın kendini ikna edecek bir inanca ihtiyacı ortaya çıktı.

Değerlerin psikolojik dinamiği ve yerinde kullanılmasının toplum ruh sağlığı ve koruyucu ruh sağlığı açısından önemli olduğunu vurguluyorsunuz. Hayatın pencereden seyredildiği şu günlerde değerlerimize tutunmak bize ne gibi yararlar sağlayacaktır?
 
Koruyucu ruh sağlığı açısından değerler çok önemli. Daha önce duygu, düşünce, davranış; 3D diyorduk, şimdi dördüncü D de “değerler”’ olarak bizim önümüzde duruyor. Değerler insanın karar vermesini etkiliyor. Hayat yolunda giderken yol işaretlerini belirliyor ve değerler insanın anlam arayışıyla yakından ilgili. Çünkü insanı diğer canlılardan ayıran bu anlam arayışıyla ilgili zihin üstü genleri var. Bu genlerden bir tanesi mesela kişinin anlam arama genidir, diğer gen kişinin yeniliği aramasıdır. Bir diğer gen insanın geçmiş ve gelecekle ilgilenmesidir. Canlılar sadece bugünü yaşar. Ama insan “an”- da yaşar, geçmiş ve geleceği de aynı zamanda düşünür. Gelecek projeksiyonu olan bir varlıktır insan. Ve geçmişten ders alabilen bir varlıktır. Dördüncüsü de ölüm algılama genidir. Bütün olanlar bu genetik kodları daha çok harekete geçirmeye başladı.

Böyle durumlarda insanın hangi kararı vereceğini belirleyen şeyler, sahip olduğu inanç sistemi ve değerler birikimidir. Manevi birikimleridir. Bu birikimler için yayımlanmış “Covid’le Yüzleş” diye bir kitapçık var. Bu küresel olarak yayımlandı, o kitapta iki tane değer var ki bunları ailenizde, çevrenizde, yakınlarınızda yaşatırsanız bu dönemi daha iyi geçirirsiniz, diyor. O değerlerden birisi şefkat. Şefkat, sevgiden daha büyük bir değer çünkü sevgide çıkar var. Biri “Seni seviyorum.” der ama karşılık bekler. Şefkat öyle değildir, karşılıksız sevgidir, şartsız sevgidir. Bu şefkati ailede ya da yakın ilişkilerde, yaşantılarda hayata geçirelim. İkincisi de nezaket duygusu. Nezaket duygusu saygıdan daha gelişmiş, daha büyük bir duygudur. Saygıda karşı tarafa saygı gösteririz ama nezakette onu incitmeyecek, üzmeyecek şekilde ilişki kurmaya çalışırız. Bu nedenle nezaket, ince davranmayı, empati yapmayı gerektiren bir duygudur. Aile bireylerinin birbirine daha çok ihtiyaç duyduğu bu zamanda bu değerlere uymamız bizi çok rahatlatacaktır.
 
Bu zorlu süreçte büyük bir fedakârlıkla görev yapan sağlık çalışanlarımız psikolojik anlamda nelere dikkat etmeli, hem kendilerinin hem toplum olarak bizlerin yapması gerekenler nelerdir?

Sağlık çalışanları ile ilgili toplumsal önyargıların dağıldığını görüyorum. Kriz öyle bir etki yaptı. Sağlık çalışanlarının da aslında bencil olmadıklarını, bir de cephede ya da sınırda nöbet tutan askerlerden farksız olduklarını gösterdi. Hiçbir ayrım yapmadan yaşadığı toplumun her bir ferdi için kendi hayatını riske atmaktan hiç çekinmediler. Sağlık çalışanlarımızın bu yaptığı, fedakârlığın en yüksek seviyesidir. Bu, övgüye layık, takdire şayan bir davranıştır.

Şu anda onlar için yapılacak en güzel şey onları takdir etmek, onay, övgü sözlerini onlara duyurmaktır. Böyle durumlarda yalnız olmadıklarını hissetmeleri önemli. Virüse en çok yakalanan meslek grubu sağlık çalışanları. Böyle bir durumda kendi çıkarlarının üstünde bir çıkarla hareket ediyorlar. Bu şehitlik duygusuyla hareket eden Mehmetçikten farklı değil. Toplumun bunu anlaması, burada en önemli kazancımız olacak gibi gözüküyor.

Aile fertlerinin birbirlerini çok kısıtlı gördüğü, yaşamın hızla akıp gittiği modern çağda şimdi şartlar değişti. Aile fertleri birbirini çok daha fazla görür oldu, işten güçten eşime ve çocuklarıma fırsat bulamıyorum, sözleri âdeta eridi. Bu süreci bir “aile okulu”na çevirebilmek adına okuyucularımıza neler tavsiye edersiniz?
 
Pandeminin bize verdiği en önemli şey zaman. Hem kendimize hem ailemize hem de yakınlarımıza yetecek bir zaman var. Evi bir aile okulu hâline getirmek için burada üç şeye dikkat etmek gerekiyor. Birincisi karı-koca arasındaki ilişkilerde negatif iletişimin olmaması yani iki tarafın da birbirinin kusurunu düzeltmeye çalışmaması; güç savaşlarının, hâkimiyet savaşlarının olmaması. Onun için burada olumlu yönden ilişki kurmak, pozitif iletişim içinde olmak; evde olumlu bir atmosfer oluşturmak ve bunlara kafa yormak gerekiyor. Ailede, aile okulu olması için psikolojik atmosferinin ona uygun olması lazım. Yani çocuklarda eve güven duygusu oluşacak, sıcak duygular oluşacak, evi sevecekler.

Böyle durumlarda anne baba ve çocuk evi severek bir arada kalıyorlarsa aile okulunun en temel ihtiyacı giderilmiş olur. İkincisinde de birlikte zaman geçirmek, çok nitelikli beraberlikler önemli. Birbirini düzeltme zamanı değil şu anda birbirinin pozitif yönlerini güçlendirme zamanı. Evde liderlik anne babada olmalı. Çocuklar evin küçük hükümdarı olmamalı, onun için çocuklarda pozitif disiplin önemli burada. Çocukların böyle yanlışlarını düzeltme üzerine değil de onların olumlu davranışlarını güçlendirme yönünde gidilirse daha iyi sonuç verebilir. Mesela çocuğunuz 10 yaşından küçükse alıştırılabilirliği yüksektir.

Böyle durumlarda ona, bir şeyi yapamadığı ya da yanlış yaptığı zaman değil, iyi yaptığı zaman hemen takdir ve övgü ile yaklaşırsak pozitif pekiştirme ile daha iyi öğrenebilir.
Bu süreçte ailece kitap okumak çok güzel bir etkinlik olur. Herkes alır birer sayfa okur, her gün yarım saat kitap okumaya ayrılması hem bizim hem de çocuklarımızın kitap okuma alışkanlığı kazanmasını sağlar. Birlikte nitelikli, sevgi dolu ve değerlerimize yönelik etkinliklerle zaman geçirmek önemli.

KAYNAK: Diyanet Dergisi

14.05.2020 22:59

Paylaş: