Önemli bilim insanları “Sufi Thought and Practices from Past to Present Workshop” programında bir araya geldi…

DOI : https://doi.org/10.32739/uha.id.43154

Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü ve Kerim Vakfı iş birliği ile “Sufi Thought and Practices from Past to Present Workshop” çalıştayı gerçekleştirildi. Programın açılış konuşmasını gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, günümüzün en büyük hastalıklarından birisinin dünyacılık hastalığı olduğuna dikkat çekti. Modern insanın şu anda dünyaya taptığını, ölümden sonrasına kafa yormayan insan tipinin yaygınlaştığına dikkat çeken Tarhan, ölümden sonra bir hayat olmazsa hayatın bir anlamı olmayacağını söyledi. 

Nermin Tarhan Konferans Salonunda gerçekleştirilen etkinliğe Japonya Tenri Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Makoto Sawai, Meji Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Kie İnoue, Doç Dr. Daisuke Maruyama, Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Elif Erhan, Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü Müdür Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Cangüzel Güner Zülfikar, Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü Dr. Öğr. Üyesi Dilek Güldütuna, Tasavvuf  Araştırmaları Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Reşat Öngören ve Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç katılım sağladı.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “21. Yüzyıl dervişinin bir elinde Kur’an, bir elinde bilgisayar olmalıdır”

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, etkinliğin açılış konuşmasını gerçekleştirdi. Modern insanın şu anda dünyaya taptığından bahseden Tarhan; “21. Yüzyıl dervişinin bir elinde Kur’an, bir elinde bilgisayar olan olmalıdır. Bunun referansta bir karşılığı var mı diye düşündüğünüz zaman burada dünyaya 3 türlü bakış var; Dünyanın bir nevi kötülükleriyle ilgilenen, Allah’ı unutarak sadece dünyanın zevkleri peşinde koşan insan tipi yanlış olan odur. Zaten günümüzün en büyük hastalıklarından birisi dünyacılık hastalığıdır. Modern insan şu anda dünyaya tapıyor. Hazcılık, haz peşinde koşma, hiç ölmeyecek gibi yaşayıp öldükten sonra da ‘Ben zaten ölüp gideceğim, yok olacağım.’ diyerek ölümden sonrasına kafa yormayan insan tipi çok yaygınlaştı. Ölümden sonra bir hayat olmazsa bu hayatın bir anlamı kalmaz, insan gibi bir varlığın hayatı kalmaz. Hatta arılar üzerinde bir çalışma yapılmış. Dünyada arılar yok olsa dünya 50 sene sonra çöle dönüşüyor. İnsan yok olsa 50 sene dünya çok güzel, yemyeşil oluyor.” dedi.

Tarhan: “Sorgulanabilen her şey bilimdir”

Dünyada 4 bin 300 tane din olduğundan ve bunların içinde akla en uygun olanının Tevhit olduğuna dikkat çeken Tarhan; “Bazı toplumsal önyargılar vardır. Maalesef Türkiye’de de bürokraside de çok rastladığımız önyargılar var. Küresel olarak da bu önyargılar var. Aydınlanma çağıyla birlikte geldi. Tasavvufun doktrin boyutuyla pratik boyutu arasındaki o açılmayı da bu pratik biraz olumsuz etkiliyor. Bunlardan birisi, ‘Din ayrı, bilim ayrı.’ anlayışıdır. Aydınlanma filozoflarından Hegel’in bir sözü var: ‘Akla uygun her şey gerçektir, gerçek olan her şey akla uygundur.’ diyor. O halde sorgulanabilen her şey bilimdir. Dini de sorgulayabiliyorsan, sorgulayarak dini mantıksal bir şekilde anlamlandırıyorsanız ve dini anlamlandırdıktan sonra onu açıklayabiliyorsanız veya onu bir şekilde mantıksal çerçeve içerisine oturtabiliyorsanız o zaman o din akıl laboratuvarında mantıklı bir anlamlandırma olur. Akla uygun hale gelir. Dünyada 4 bin 300 tane din var. Bunlardan içinde akla uygun hangisi diye düşünürsek tevhit oluyor. Allah’ın birliğiyle ilgili vahdetiyetiyle ilgili anlamda orada eğer bir Tanrı varsa o Tanrı ancak tevhitteki tanımlanan Tanrı gibi olur.” şeklinde konuştu. 

Tarhan: “Dini yanlış yorumlamak ilerlemeye manidir”

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 21.yüzyılda dinin yorumunun esasatı koruyarak, şekilsel yenilenmelere ihtiyacı olduğunu belirtti. Tarhan; “Asıl özgürlük kendi isteklerinden, arzu ve dürtülerinden özgür olmaktır. ‘Zincirleri kır, duvarları yık, yaşa!’ Bu özgürlük değil. Tasavvuf pratiği bunu öğretiyor. Bu öğütle din insanın ilerlemesine mâni değil. Dini yanlış yorumlamak ilerlemeye manidir. 21’inci yüzyılda dinin yorumunu daha doğru şekilde yapmak esasatı koruyarak yapmak gerekiyor ama bazı şekilsel yenilenmelere ihtiyaç var.  Hz. Mevlâna dünyayı bir denize, insanı da gemiye benzetiyor. Denizde gemi yüzer ve suyu içine alırsa batar. İşte dünya bir denizdir, deniz suyunu içinize alırsanız batarsınız. Dünya elinizde olsun ama kalbinizde olmasın. Dünya işlerini ve ahiret işlerini yaparken zihnimizi iyi yönetebilmemiz gerekiyor. Dünya işi nerde başlıyor, ikisinin arasında zamanlamayı sıralamayı iyi yapabilmemiz lazım. Dünyanın nesnesi olmayalım, dünyanın öznesi olalım. Dünyayı yönetelim ilahi rızayı ilahiye uygun ilahi hedefe uygun dünyada yaşayalım. Eğer bunu yapabilirsek dünya bizim kölemiz olur. Yoksa biz dünyanın kölesi oluruz manasını çıkarırız Hz. Mevlana’dan.” ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç: “İnsanı tanımak, insanı düzeltmek bütün evreni tanımaktır”

Program kapsamında konuşan Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç dinler tarihinde ikinci nesil insanlarına önemine dikkat çekti. Kılıç, “Tasavvufu bir açıklama modeli olarak düşünürsek; Osmanlı böyle yapmış ve hayata bu modelde yola çıkılarak bakılmış. Model tabirini bilerek kullanıyoruz. Dini insan açar, yorumlar... Dinler tarihinde ikinci nesil çok önemlidir. Çünkü Peygamberlerden geleni açanlar, peygamberleri konuşturanlar bu ikinci kuşaktır. Bu da ancak bir model yardımıyla olur. Yani günümüzde dekadans, dejenerasyona uğramış halini bir tarafa bırakacak olursak, felsefe aslında bir kişinin kendisini anlamlandırma çabasıdır. Her şey bir kevn u fesat, oluş-bozuluş, içerisindedir. Tasavvufun ortaya koyduğu bir açıklama modeli var: Tasavvuf düşüncesi. Bunun bir uygulama biçimi de var. Bununla birlikte düşünce ile uygulama, yani mana ile pratik arasındaki makas açılabiliyor bazen. Bu devirde oryantalisttik bakış açısıyla pratik uygulama üzerindeki çalışmalar artmış görünüyor. Aslında bunun esas manası olan tasavvuf düşüncesi, doktrini, üzerine daha fazla eğilmek gerekiyor. Sufiler nasıl bir insan eğitim metodu izlediler. Makro kozmik yapıda esas olan insan ve insanı tanımaktır. İnsanı tanımak, insanı düzeltmek bütün evreni tanımaktır. Her alandaki kalite düşüklüğü, insan üzerine yapılan yatırımların düşüklüğünden kaynaklanmaktadır. Birlik içindeki çokluğun idrakin edilmesi, çalışmalarını her zaman çok takdirle andığımız değerli Japon araştırmacı Toshihiko Izutsu’nun Türkçeye çevrilmesini talep ediyoruz.” İfadelerini kullandı. 

Prof. Dr. Reşat Öngören "Sufilerle ordu arasında yakın temas vardı” 

Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Reşat Öngören ise “Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan bu yana mutasavvıflarla yakın ilişkiler içerisinde olduğu bilinmektedir. Şeyh Edebâlî'nin kızını devletin kurucusu Osman Gazi ile evlendirmesiyle başlayan bu ilişki, Muhyiyüddin İbnü'l-Arabî ekolünün önde gelen takipçisi Dâvûd el-Kayseri'nin baş müderrislik görevine atanmasıyla derinleşti. İbnü'l-Fârîz'in görüşleri ve ayrıca yaklaşık bir asır sonra gerçekleşen Mevlânâ Celaleddin er-Rûmî'nin Mesnevîsi sayesinde bu anlayış daha geniş çevrelere yayılmayı başarmıştır. Böylece başlangıçtan itibaren yöneticiler, ulema mensupları ve halk, Osmanlı'dan önce de şekillenen üst düzey bir tasavvuf anlayışı içerisinde bir araya getirilmiş oldu. Bu ortam Saray, medrese, tekke üçgeninde öne çıkan ilişkilere neden olmuş ve bunun doğal sonucu olarak da şerîat-tarikat ilişkisi bağlamında kelam, fıkıh ve tasavvufun bir arada ele alındığı bütüncül bir yaklaşımı temsil eden eserler ortaya çıkmıştır. Öte yandan Hacı Bektaş Velî'nin cihad anlayışına bağlı olarak dervişler, kendi nefsleriyle cihadlarını sürdürürken, düşmana karşı cihat seferlerine katılarak fetihlerin gerçekleşmesini kolaylaştırmışlardır. Doğal olarak bu yaklaşım, sufilerle ordu arasında yakın temasa yol açmıştır.” şeklinde özetledi.

Tasavvufun oluşum döneminde Sufiler…

Japonya, Tenri Üniversitesinden Dr. Makoto Sawai "Tasavvuf: Manevi Dünyaya Liderlik" başlıklı konuşma gerçekleştirdi. Sawai; “Tasavvufun oluşum döneminde Sufiler, tasavvuf ile fıkıh arasındaki farkı ortaya koyarak toplumlarında öncü bir konum oluşturmaya çalıştılar. Tasavvufun ortaya çıkmasından önce Arapça bir terim olan ulema (tekil `âlim), gerçek anlamı “ilim sahibi olanlar” anlamına gelir; hukukçular (fukahâ) ve kelamcılar (mütekellimûn) gibi Müslüman alimlere işaret eder. Ancak Sufiler, manevi bilgiye (ma'rife) ekleyerek bilgi alanını genişletmeye ve onu sıradan bilgiden (ilm) farklılaştırmaya çalıştılar.

Ṣarrāj (Kitāb al-Lumaʿ), İslami bilginin üç kaynağını tartışır: Kur'an, Peygamber Muhammed (a.s.)'in geleneği ve inancın gerçekleri. Ona göre bu terimler din (İslam), iman (İman) ve salih amel (İhsan) anlamına gelmektedir. Her iman ve salih amelin zahir (zâhir) ve batın (bâtın) iki tarafı vardır. Dahası Kuşeyrî, Kur'an tefsiri Laṭaif el-işarat'ta hem "sıradan bilginin dili"ni (lisanu'l-ilm) hem de "latif dili" (lisanu'l-işara) ortaya koyar.” ifadelerini kullandı.

Dr. Kie Inoue: “Tasavvufta Peygamberler ve Evliyalar her zaman tartışmaların merkezinde olmuştur” 

Çalıştay kapsamında Tokyo, Meiji Üniversitesinden Dr. Kie Inoue "Peygamberlerin Varisi Olarak Evliyalar: Mevlâna ve Sultan Veled Vakası" başlıklı konuşma yaptı. Inoue Tasavvufta peygamberler ve evliyalar tartışmalarına dikkat çekti. Inoue; “Tasavvufta peygamberler ve evliyalar meselesi her zaman tartışmaların merkezinde olmuştur. Peygamberler ve evliyalar her zaman onları sıradan insanlardan ayıran özel bir statüye sahip olmuşlardır. İslam bağlamında bu özel kişileri tartışırken en çok sorun yaratan konulardan biri de “Evliya” olarak adlandırılan kişilere nasıl davranıldığıdır. 13. yüzyıldan itibaren peygamberler ve evliyalar paralel olarak tartışılmaya başlandı. İbn Arabi ile hemen hemen aynı dönemde yaşayan Mevlâna da Peygamberlerin ve Evliyaların rollerini birlikte ele almıştır. Bu bağlamda Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled’i ele alacağız, kendisinin bu konudaki görüşlerine yer vereceğiz.” dedi.

Niyâzî-i Mısrî Divanı'nda Âdem ve Ademîyyet…

Panelistlerden Dr. Öğr. Üyesi H. Dilek Güldütuna ise "Niyâzî-i Mısrî (ö. 1694) Divanı'nda Âdem ve Ademîyyet" başlıklı tebliğinde dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. “İbni Arabi, meşhur eseri Fususu'l-Hikem'in ilk bölümü olan Âdem bölümünde, ilk insan ve ilk peygamber olan Adem'in şahsında temel insani vasıfları tasvir etmekte ve insanın evrenle ve evrenle olan ilişkisini detaylı bir şekilde anlatmaktadır.” diyen Dr. Güdültuna,“Bu çalışmada Ekberî geleneğin en önemli temsilcilerinden biri olan Niyazi Mısrî'nin Divanı, Adem'le ilgili bölüm bağlamında açıklanmaktadır.” ifadelerine yer verdi.

Bir (Devlet) Başkandan Örnek Bir Müslümana…

Önemli isimlerin yer aldığı çalıştayda panelist olarak Japonya Milli Savunma Üniversitesinden Doç. Dr. Daisuke Maruyama da "Bir (Devlet) Başkandan Örnek Bir Müslümana” başlıklı tebliğ sundu. Dr. Maruyama;
“Sudan’da, Beşir (Bashir) rejiminin, hükümetin girişimiyle 2004 yılında derlenen bir çalışmayı kullanarak, kendi otoritesini nasıl meşrulaştırmaya çalıştığını anlatmaya çalışacağım. Funj'da (1604-1821) aktif olan Sufilerin biyografileri ve anekdotlarından oluşan bir kitap, daha sonra başkanların ve eski başkanların ve hatta bazı politikacıların isimleri, önde gelen Sufilerin yanında listelenecek şekilde derleniyor. Konuşmamda, ansiklopedinin derlenme amacı ve politikacıların biyografilerinin içeriğine değinerek, başkanların ve politikacıların kendilerini dini açıdan nasıl bir tür “aziz” olarak yetkilendirmeye çalıştıklarını anlatmaya çalışacağım. Bu sunum aynı zamanda İslamcı hükümetin Sufizmi ve onunla ilgili konuları ideolojisine uygun hale getirmek, yeniden yorumlamak ve istismar etmek için kullandığı stratejileri ve girişimleri analiz etmektedir.” şeklinde konuştu.

Medeniyet açısından Ramazan…

"Medeniyet Açısından Ramazan Uygulamaları" başlıklı tebliğinde Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü Müdür Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi F. Can Güzel Güner Zülfükar ise Sâmiha Ayverdi perspektifinden medeniyet ve Ramazan kavramlarına dikkat çekti. Zülfükar, “İnsanı, medeniyeti oluşturan temel taş olarak gören Sâmiha Ayverdi, ‘Komşusu açken uyuyan bizden değildir’ hadisi doğrultusunda hareket ediyor ve Ramazan ayına özellikle vurgu yapıyor. Ramazan ayının Osmanlı-Türk toplumu için önemini vurgulayan Ayverdi, İslam'ın doğasında olan birliğin toplumsal yapıda nasıl ortaya çıktığını, özellikle de sınıf, toplum ve ekonomi ayrımlarını aşma fırsatının bulunduğu Ramazan ayında anlatıyor. Ayverdi açısından Ramazan ayının bir diğer faydası da toplumun farklı kesimleri arasındaki farklılıkların ortadan kalktığı kadar, insanoğlunun kendi içinde de bir arınmanın devam ettiği bir dönem olmasıdır. Ramazan ayını bireyin başka bir bireyle, toplumla, evrenle, Allah'la ilişkisinin giderek güçlendiği bir dönem olarak değerlendiren Ayverdi, o dönemde yaygın olan ve maalesef unutulmaya yüz tutmuş çeşitli geleneklerden örnekler veriyor. Böylelikle Sâmiha Ayverdi, sadece geçmişin geleneklerini anlatıp aktarmakla kalmıyor, aynı zamanda bugün o bilinç, dayanışma ve topluluk seviyesine nasıl ulaşabileceğimizin de rehberliğini yapıyor.” dedi.

Çalıştay, sonuç oturumuyla sonlandı…

Çalıştay, panelistlerin birlikte yer aldığı sonuç oturumuyla devam etti. Katılımcıların sorularının da cevaplandığı sonuç bölümünde Prof. Dr. Öngören tasavvuf pratikleri konusunda “Tasavvuf uygulamasından, tasavvuf ‘pratikleri’ derken ne kastediyoruz, bunu nasıl anlamalıyız. Cangüzel Hoca Samiha Ayverdi örneği üzerinden fevkalade açıkladı. Bu pratikler, Tasavvufla elde edilmek istenen kıvamın hayata ve gönle yansımasıdır. Hiç kimse için kötülük düşünmemek gerektiği, bir bilgidir. Ancak hiç kimse için içinizden bir kötülük geçirmemek tasavvuftur. Dedikodu yapmamak gerektiği, bir bilgidir. Dedikodu yapmamak tasavvuftur. Tasavvuf eğitiminin de amacı budur.” 

 


 

 

Üsküdar Haber Ajansı (ÜHA)