Zorunlu Göç ve Psikolojik Etkileri

Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Abulfez Süleymanov Turuncu Dergisi’nin son sayısında dünyanın birçok bölgesinde hala yapılan zorunlu göç ve psikolojisini anlattı.

Zorunlu göç durumu her zaman psikolojik travmalara gebe.

Zira mülteci alıştığı çevreyi, uzun yıllar topladığı eşyalarını, kendi evini, alıştığı arkadaş çevresini ve komşularını kaybediyor. Zorunlu göçmen bir anda kendini farklı bir dünyada buluveriyor. Burada ona göre hem iklim farklı, hem gökyüzü, hatta koku bile. Uzun yıllar topladığın serveti kaybetmek, evini kaybetmek-büyük maddi kayıplara sebep olur ki, bu da daha sonra elde olmadan ciddi psikolojik travmaya dönüşür. İnsan belirsizlik içinde kendini buluverir, kendi içinde çatışma haline girer, kişiliği darbe almıştır, hayatı anlamını yitirir, bununda akabinde depresyon hali gelir. Bu gibi durumlarda insanların bir şok yaşama olasılığı çok yüksek. Bu duygusal travma veya kültür şoku şeklinde kendini gösterebilir.

Dünyada kötülükler çoğaldıkça insanlar huzur bulabilmek adına canları pahasına topraklarını terk etmek zorunda kalıyor. Kimi zengin bir ülkede iş bulup memleketinde ailesine bakmak için kaçıyor, kimi tüm ailesini toplayıp hayatlarını kurtarabilmek için.

Savaştan ve işkenceden kaçmak için göç eden insanların ruh halini anlayabilmek adına ve belki bir nebze de olsa bir yardımımız dokunabilir düşüncesiyle sorularımızı Doç. Dr. Abulfez Suleymanov'a sorduk. İstanbul Üniversitesi'nin yaşlı duvarları arasında gerçekleştirdik sohbetimizi. Avrasya Enstitüsü'nün tarihle örülü duvarları ve yüksek kubbesi altında günümüz sorunlarından olan göç ve göçmenliğin psiko-sosyolojik yansımalarını konuştuk.

Zorunlu göç ve psikolojik etkileri

Suriye'den ülkemize göç edenleri ve Myanmar'da Budist işkencesinden kaçanları düşünerek bu ayki konumuzu göç ve göçmenler olarak belirledik. Savaştan kaçanların meşakkatli bir yolculuğu göze alıp evlerini terk etmeleri ve bunun hem kendilerinde hem de gittiği yerdeki insanlar üzerindeki psikolojik etkilerini, göçün sebep olduğu travmalar ve bunlarla nasıl mücadele edebileceğimize dair fikirlerinizi öğrenmek istiyoruz.

Konu konuyu açar düşüncesiyle, genel itibariyle aşağıdaki sorular çerçevesinde sohbetimizi sürdürmeyi umuyoruz.

İnsanlar hayatı pahasına neden ülkesini terk eder? Tır konteynerlerinde nefessiz kalma ya da denize açıldıkları botun batma olasılığına rağmen, neden göç eder? Bu göçü yaşayan insanların psikolojisi nasıldır?

Aslında göç insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. İnsanoğlu devamlı bir yer değiştirme hareketi içinde olmuştur. Fakat günümüzde göçün hızı ve içeriği değişmiştir. Özellikle küreselleşme olgusu günümüzde uluslararası göç hareketlerini hızlandır-mışdır. Aynı zamanda önceleri daha çok doğudan batıya doğru olarak gelişen göçler bugün artık farklı yönler içermektedir. Göçün çok çeşitli nedenleri vardır. Bunları genel olarak ekonomik, syasi ve sosyal sebepler olmak üzere üç yere ayırabiliriz.

Özellikle son dönemlerde işsizliğin yoğun olduğu ülkelerde insanlar iş imkânlarının bol olduğu yerleri tercih etmesine dayalı İş göçü ve beyin göçü olarak isimlendirilen iyi eğitilmiş insan gücünün kendini gerçekleşme olanağı bulduğu yörelere göç etmesi ağırlık kazanmaktadır. Gönüllü göç dışında insanları göçe sevk eden ve zorlayan sebepler bunlarla da sınırlı değil. Etnik kökeni, dili veya dini farklı olduğu için ayrımcılığa maruz kaldığı için göç etmek mecburiyetinde kalan insanların sayısı bir hayli fazla.

Günümüzde göç bir takım şeylerin özlemi olarak da kendini gösterebiliyor, insanlar kendi ülkelerinde bulamadıkları fırsatları yakalayabilmek için farklı ülkelere bu hayallerin peşine koşabiliyorlar. Biraz da küreselleşme olgusunun getirmiş olduğu şartlardan dolayı göç, özellikle süreli göç bir gereklilik haline gelebiliyor. Örneğin çocuklara iyi eğitim olanaklarının sağlanması, dil öğrenme, belli bir konuda araştırma yapmak, kendini geliştirmek gibi etmenler burada söz konusu.

Zorunlu göç dediğimizde şu sıralar akla ilk gelen Suriye'den ülkemize yaşanan göç ve Myanmar'da Budist işkencesinden kaçan Müslümanların göçü.

Savaş ve ölümden kaçan bu insanlar nasıl bir psikoloji içindedirler? Göç etmenin onlar üzerindeki etkilerinden bahsedebilir misiniz?

Günümüz dünyasında zaman-zaman baskı, savaş ve zulümden kaçabilmek için insanlar başka ülkelere göç etmek zorunda kalıyorlar. Bu tarz göçler bilimsel literatürde zorunlu veya sığınma göçler olarak tanımlanır. Özellikle son dönemlerde Türkiye bu tarz göçleri sık kabul eden bir ülke konumuna geldi.

Yakın tarihimize baktığımız zaman 1980'lerin sonunda önce asimilasyon ve etnik temizlemeden kaçmak için Bulgaristan'da yaşayan Türk soydaşlarımız, daha sonra Körfez savaşı sırasında Türkiye'ye sığınan insanlar ve son olarak da Suriye’deki malum olaylardan sonra sayıları psikolojik sınır olan yüz bini aşan sayıda insanlar Türkiye'ye sığınmışlardır.

Bu insanların Türkiye'yi tercih etmelerinin temel nedenlerden biri yalnız coğrafi yakınlık değil, aynı zamanda Türk halkının tarihi geleneklerden gelen mazluma sahip çıkmak, kollamak vasfının da çok büyük etkisi olduğunu söyleyebiliriz.

Zorunlu göç durumu her zaman psikolojik travmalara gebe. Zira mülteci alıştığı çevreyi -uzun yıllar topladığı eşyalarını, kendi evini, alıştığı arkadaş çevresini ve komşularını kaybediyor. Zorunlu göçmen bir anda kendini farklı bir dünyada buluveriyor. Burada ona göre hem iklim farklı, hem gökyüzü, hatta koku bile. Uzun yıllar topladığın serveti kaybetmek, evini kaybetmek-büyük maddi kayıplara sebep olur ki, bu da daha sonra elde olmadan ciddi psikolojik travmaya dönüşür. İnsan belirsizlik içinde kendini buluverir, kendi içinde çatışma haline girer, kişiliği darbe almıştır, hayatı anlamını yitirir, bununda akabinde depresyon hali gelir. Bu gibi durumlarda insanların bir şok yaşama olasılığı çok yüksek. Bu duygusal travma veya kültür şoku şeklinde kendini gösterebilir.

 

 

Bu kavramları biraz daha açmak mümkün mü?

Farklı bir muhitde yetişmiş göçmenin, eski hayatında oluşmuş uyum mekanizması, yeni çevre için geçerli olmamakta. O insanlarla konuşmaya ve belirli bir şekilde tepki vermeye alışmış, oysa şimdi daha farklı bir kültürel çevreye düşüyor, çok fazla dikkatten rahatsız oluyor ve bir şeyleri doğru yapmadığını düşünmeye başlıyor.

Bu uzunca süre devam edebilecek kültür şokunun belirtileridir. Yeni kültür çevresine uyum sağlamaya bağlı olarak zamanla bu şoku atlatabiliyor ve farklı kültürü kabul etmeye hazır oluyor. Kültür yakınlığı olan ülkeler için ise ister çocuk olsun, ister büyük uyum süreci daha kolay ve az kayıpla geçiştirilebilir.

Çatışmanın, yağmanın sebep olduğu diğer bir şok türüyse duygusal travma. Uzun süren korku, kendini evinde hissetmeme duygusu insanlarda giderek artan boyutlarda bir takım psikozlar yaratabilir.

Kadın-erkek, yaşlı, genç ya da çocuk mutlaka bu zorlu dönemde mutlaka farklı etkileniyorlar. Göç etmek en çok kimler için zor?

Göçün psikolojik etkileri büyük ölçüde kişiye veya gruba özgüdür ve etkilenme düzeyi de farklıdır. Bu bağlamda aileler, özellikle küçük çocuklar ve yaşlı kimseler için göç çoklukla baskı nedeni olmakta, bu kategoride olan insanlar çoğu zaman yeni bir çevreye uymakta ve yeni dostlar edinmekte zorluk çekmektedirler. Çocuklar göç ettikleri ülkelerde dil ve başka sebeplerden dolayı eğitimden yoksun bırakmıyorlarsa uzun vadede en büyük sıkıntıyı onlar çekiyor. Bunun sonucunda erken yaşta eğitimsiz bırakılan bu bireylerin gelecekleri de tehlike altına düşüyor. Göçmenlerin fiziksel ve ruhsal sağlıkları, kültürel ve psikolojik faktörlerin değişiminden etkilenebildiği gibi çevrelerini meydana getiren coğrafik ve iklimsel değişikliklerden de etkilenebilmektedir. Bu süreç içinde işsizlik, göç edenlerin topluma uyumsuzluğu, yeni sosyal çevre kültürüne yabancılık ve kültürler arası çatışma gibi sorunlar yaşanmaktadır. Kültür yakınlığı olan ülkeler için ise ister çocuk olsun, ister büyük uyum süreci daha kolay ve az kayıpla geçiştirilebilir.

Göçmenlerin gittikleri yerde düşmanca bir tavırla karşılaşmaları ne gibi sonuçlar doğurur? (İş bulamamaları, yalnızlaştırılmaları, dışlayıcı isimlerle anılmaları, toplumda görmezden gelinmeleri)

Bu çok tehlikeli bir durumdur. Özellikle mülteciler bağlamında düşünürken tehlike boyutu daha da derinleşiyor. Düşünün can güvenliğini kurtarmak için bir yerden kaçmak zorunda kalan bu insanlar, hem buna yol açan tehditlerin ve eziyetlerin yarattığı travmayla hem de aniden, tamamen hazırlıksız bir şekilde yerinden yurdundan kopmanın getirdiği yükle uğraşmak zorunda kalmaları onların psikolojisinde bir takım tahribatlara yol açmaktadır. Öte yandan gittikleri yerde karşılaştıkları dışlayıcı tavırlar onları daha fazla saldırgan hale getirmektedir.

Ayrıca, göç ederken geride bırakılanların, bu anlamda kaybedilenlerin, boyutu da çok önemli. İnsana destek veren, onu koruyan güçlendiren ne kadar çok şey geride bırakılıyorsa, göçün psikolojik etkisi o kadar olumsuz ve fazla olacaktır. Bu yüzden ilgili birimlerin ve yetkililerin iltica prosedürlerinde mültecilerin bedensel ve ruhsal sorunları dikkate alması çok-çok önemli. Aksi taktirde mültecilerin beklenmedik ve risk içeren davranışlarlar sergileme olasılığı çok fazla. Öte yandan mültecilerin olumsuz fiziki şartlar altında kalmaları ve bazı durumlarda ikinci sınıf muamelesi görmeleri, onların psikolojisinin bozulmasını daha da körüklemektedir.

Göç ettikleri yerde düşmanca tavra maruz kalmış çocukların kişiliği nasıl şekillenir, yaşamları nasıl etkilenir?

Kendi kültüründen çok farklı bir ülkeye göç eden çocuklar eğitim kurumlarına devam etseler dahi özellikle dilini bilmedikleri için kendi akranlarıyla iletişim kuramama gibi nedenlerden dolayı kısa süreli de olsa bir psikolojik travma yaşarlar. Maalesef tüm dünyada öğretmen ve sınıf arkadaşlarının onları birbirlerinin muhtemel düşmanları gibi görmeleri ve bu konuda hassas davranmamaları, mülteci ailelerinin çocuklarıyla ilgili yakındığı bir durum.

Bir başka deyişle bu bireylerin asosyal bireyler olma olasılığı çok yüksek. Öte yandan evde konuşulan her olay, gergin hava, evdeki psişik durum çocuklara şu veya bu şekilde mutlaka yansıyor. Dışlanma, maddi şartlar yüzünden herkes gibi giyinememe, birbirlerinin dilini bilmeyen çok farklı arka plan ve etnik cemaatlere mensup öğrencilerle aynı ortamı paylaşmak bu bağlamdaki başlıca sorunlardan. Bunun dışında çok zor ve kötü şartlarda erken yaşlarda çalışmaya başlamak zorunda kalmak sıkça dile getirilen ortak bir durum. Ailede alınan eğitim ve yetiştirilme biçiminin okuldaki arkadaşlarınkin-den farklı olması belli bir dışlanmışlık ve kendini bir yerlere ait görememe hissi yaratmakta bazı mülteci ailelerinin çocuklarında.

Okullarda yaşanan dışlanma, yabancı olmanın verdiği eziklik gibi yollarla başlayan toplumdan kopma durumları göçmen çocuklarını ve gençlerini kendi içlerine kapatmakta ve kendilerine psikolojik sorunlarla dolu bir hayat sunmaktadır. Eğitim ve dil bilgisi eksikliği gibi nedenlerle arzuladığı iş ve geleceği elde edemeyeceği düşüncesine kapılan bu çocukların, suça daha kolay yönelme olasılığı büyüktür.

Göçün kadın üzerinde etkisi nedir?

Göçten en fazla etkilenenlerin başında kadınlar geliyor. Bu konuda yapılan araştırmalarda kadınların özellikle göçün ilk dönemlerinde duygusal boşluk içinde oldukları, yaşadıklarını ve hayatlarının tamamını yeniden anlamlandırmaya

Göç eden insanlar kendi istekleri ile mi yoksa göç edilen toplumda yabancılaştırıldıktan için mi getto yapısı oluştururlar?

Her iki etmen de var burada. Özellikle göçmenlerin eşit olmayan koşullarda yaşadıkları deneyimler, ayrımcılık ve dışlanmışlık algıları onları kendi içlerine kapanmalarına, ağırlıklı olarak kendi kültürel değerlerini yaşadıkları bir "gettolaşma” eğilimine yöneltmektedir. Öte yandan göçmenlerin bu tip bir hayat tarzının seçiminde birlikte yaşadıkları toplumla iletişim kurmaktan kaçınmaları, kendi içine kapanma şeklinde tezahür eden istikrarlı bir statü özleminin ve kimliğin tanınması arzusunun da büyük payı vardır. Bu gibi nedenlerle ortaya çıkan farklılıklar düşmanlık ve gerginlikleri de körüklemektedir. Yalnız gettolaşmanın kırılmasında en büyük sorumluluk da göç edilen yerdeki ülkenin yönetimine ve ilgili kurumlarına düşer.

Getto yapısının uzun süreli göç eden ve edilen arasındaki kültürel dönüşüme etkileri nelerdir?

Bu kuşkusuz hem göçmenler, hem de bulundukları ülke bağlamında belli riskleri bünyesinde barındırır. Göçmenler açısından kendilerini bu tarz soyutlamalar bulundukları ülkeye entegrasyon bağlamında zorluk oluşturur. Bu zorluktan doğan iş bulma, dil öğrenme ve bunun gibi başka sıkıntılar onların yaşamlarını olumsuz yönde etkiler. Göçmenlerin bulundukları ülke için bu eğilimin sıkıntısı hem entegrasyon sürecini tamamlamaları, hem de onların bulundukları ülkede önyargılarla yüklü grup psikolojisinin vermiş olduğu yönelimle şiddete dek varabilen gerginlikler üretme tehlikesi bulunmakta.

Özünü kaybetme, özünden kopma korkusu nasıl aşılır? İsviçre hastalığı tabirini biraz anlatabilir misiniz?

Kimlik ve aidiyet sorunu dünyada göçmenler arasında zikredilen en önemli sorunların başında yer almaktadır. Bazı ülkelerde yerli ırkçı grupların ve bazı yönetimlerin söylem ve yayınlarında dile getirdikleri asimilasyon korkusu endişeleri, göçmenleri daha fazla kendi içlerine kapanmaya yöneltmekte. Öte yandan özellikle küreselleşme macerasında ikinci ve üçüncü kuşak göçmenlerin kendi kültürlerinden kopma, kimliğini kaybetme yönündeki korkusu, özünden kopma riski aileler ve çocuklar arasında yeni bir problem kaynağı olmakta ve onları kendi milli ve dini değerlerine yöneltmektedir. Biraz da kökten kopma endişesi buna sebep olmaktadır. Bu durum, yani yurt özlemi bazı insanlarda aşırı boyutlara ulaşarak onların ciddi psikolojik rahatsızlıklar yaşamasına da sebep olmaktadır. Bu tür vakalar bir dönem İsviçre'de ve özellikle Basel kentine yakın yörelerde daha sık görüldüğü ve bölgenin uzmanları tarafından teşhis edildiği için çağdaş literatüre "İsviçre hastalığı” olarak dahil olmuştur. Hem göç veren hem de göç alan devletlerin göç ve eğitim gibi temel politikalarını gözden geçirerek yeniden oluşturulmasıyla bu tür vakaların önüne geçilebilir.

Devlet, dili ve dini kendinden farklı olabilen göçmenlerle nasıl ilgilenmeli? Mesela çocukların eğitimi nasıl olmalı?

Diğer taraftan onlara yönelik politikalarda ayrımcılığa yol verilmemeli, böylelikle göç ettikleri ülkenin bir parçası oldukları hissettirilmeleridir. Yani ikinci sınıf vatandaş muamelesinden vazgeçilmeli. Devlet göçmenlerin yerli topluma sağlıklı bir şekilde entegre olmalarını sağlamak için çalışmalar yapmalıdır.

Uyum daha ziyade tüm tarafların, yani tüm bireylerin ve aynı zamanda devletin ve toplumun da çaba sarf etmelerini gerektiren bir iştir. Uyumun gerçekleşmesi ancak aktif bir vatandaş toplumu ile sağlanabilir. Bunların arasında iş olanaklarının sunulması, çocukların eğitim sorunlarının çözülmesi, sosyal haklardan yararlanma fırsatlarının sunulması önem arz etmektedir. Sunulan dil kursları, eğitim seminerleri bu amaçla organize edilmelidir.

Devlet göçmenlerin bilinçli bir sosyalleşme ve topluma entegrasyonu için, anadil öğrenimi ve kullanılmasını desteklemeli ve bunun için programlar düzenlemelidir. Zira anadili ve içinde yaşanılan toplumların dillerinin öğrenilmesini birbirine bağlı ve birlikte oluşturulacak kültürel dokunun temel taşları olarak görür.

Suriye'de ölümden kaçarak ülkemize sığınan halka hükümet elinden geleni yapıyor. Sizce göçün yaşattığı tramvayı bu tür hizmetler ne ölçüde azaltabilir?

Türkiye'de mültecilerin ihtiyaçlarına yönelik ciddi kamu kaynakları eşliğinde zaruri çalışmalar yürütülmektedir. Bu dönem zarfında bir bütün halinde birbirleriyle etkileşim halinde çalışan bir yaklaşım geliştirmiş ve bu yönde çalışan kurumlar oluşturulmuştur. Bunların arasında psikolojik destek faaliyetleri de yer almakta. Aslında yalnız başına yapılacak psikolojik destek, diğer destek alanları olmadan çok fazla işe yaramaz, etkisi kısıtlı kalırdı.

Göçmenlere ve mültecilere yapılacak psikolojik destek hizmetlerinde önemli olan kültürel farklılıklara karşı duyarlı olunması, dil problemlerinin dikkate alınması, empatik bir tavırla pratik yardımda bulunmak, gerekli olan duygusal desteğin sağlanması, psikolojik tedavi sürecinin güçlendirme (empowerment) hedefli yürütülmesidir.

Devlet elinden ziyade ev sahibi halk olarak bizler neler yapabiliriz? Ne yapmamalıyız?

Bölge halkı ile mülteciler arasında daha huzurlu bir yaşamın tesis edilmesi için diyaloğun güçlendirilmesi, anlama ve anlatma ekseninde bütün diyalog yollarının diri tutulması önemli. Sağlıklı bir diyalog için gereken en önemli unsur, sağlıklı iletişim niyeti ve bu niyetle oluşturulmuş iletişim kanallarıdır. Bu anlamda, gerek kurumsal gerek kişisel bazda göçmenler ve ev sahibi halk arasında bir-birini anlamaya dönük bir iletişim faaliyeti öncelik teşkil etmeli, yargılama ve dışlamayı reddeden hoşgörülü bir tutum benimsenmelidir. Göçün yoğun olarak yaşandığı alanların üniversitelerinde bölgedeki uygulanan politikalara ve ilgili birimlere yardımcı olmak üzere, araştırma yapmak ve bulgulara birinci elden ulaşmak amacıyla araştırma merkezleri kurulmalıdır. Yaşanan sosyolojik ve psikolojik temel problemlerin çözümüne yönelik bilimsel stratejiler geliştirmeli ve bu stratejileri uygulamaya koyulmalıdır.

Burada sosyal çevre etkenlerinin çok büyük önemi var. Örneğin erkek çalışıyor ve kadın evde oturuyorsa ve bunun üstüne kadının sosyal destek alacak bir sosyal çevreden yoksunsa ise o zaman bu kadının depresyona düşme riski bir hayli fazla. Bu anlamda göçmen kadınların yaşadıkları izolasyon nedeniyle, depresyon, somatizasyon bozukluklar ve benlik saygısında düşüklük gözlenebilmektedir. Bu durum aynı zamanda aile içerisinde uyumsuzluk ve çatışmayı derinleştirmektedir. Yine göçmenler arasında psikolojik sorunlar yüzünden kliniklere başvuranların önemli bir kısmını kadınların oluşturması göç alan ülkelerin araştırma kurumlan tarafından sürekli dile getiriliyor.

Göç öncesinde eğitim olanaklarından yeterince yararlanamayan ve gittikleri ülkelerin kültürel ortamlarından dolayı dil bilgisi zayıf olan kadınlar göç olayından daha farklı etkilenmektedirler. Burada mülteci kadınların sorunlarını ise mutlaka biraz daha farklı boyutta ele almalıyız. Zira onların karşılaştıkları sorunlar daha derin boyutlarda.

Onlar mülteciliğin bütün aşamalarında hem fiziksel, hem cinsel, hem ruhsal olarak saldırılara maruz kalma olasılığı yüksek. Bu tarz saldırılara maruz kalan mülteci kadınlar arasında yapılan araştırmalarda onlar arasında somatizasyon eğiliminin yüksek olduğu görülmüştür. Mensubu bulunduğum Azerbaycan Türkleri kendi yakın tarihlerinde bu dramı bir kaç kez yaşadı.

Belli bir süre sonra göçmen ne göçtüğünün yerlisidir ne de göç ettiğinin yerlisidir. Bu arada kalmışlık insanda psikolojik olarak ne gibi yansımalara sebep olur?

Evet, sizin de belirttiğiniz gibi göçmenler uzun süre yeni yerleşim birimlerinde yabancı görülmenin sıkıntılarını ve bunun getirdiği arada kalmışlık psikolojisini yaşıyorlar, iki toplumun karışımı yeni kültürler oluşturmakta ve özellikle ikinci ve üçüncü kuşaklar kimlik bunalımı yaşamaktadır. Bu gerçekte kolay bir durum değildir, ne oralı, ne buralı olma durumudur, her iki ülkede ev sahibi olup evsiz olma durumudur, her iki tarafta da dışlanmaktır aslında. Bazıları da "yarın döneceğim" düşüncesine kapılarak "iki arada bir derede" kalabiliyorlar. Bu yüzden sağlıklı bir yaşam kurmakta zorlanıyorlar. Uyum sağlama sürecini zorlaştıran etkenler üzerinde kısaca duracak olursak iş, barınma ve farklı düzeylerde kültür uyuşmazlığı gibi sorunların yanı sıra, 'yerli' insanların kendilerini farklı isimlerle adlandırmaları, kendilerini dışlamaları, önemli etkenler arasında sıralanabilir. Göç edenlerin bazıları gittikleri yerlerin kültürleriyle bütünleşirken bazıları ayrı gruplar meydana getirmektedirler. Sonuncusuna çağdaş literatürde "gettolaşma" denilmektedir.

Göç etmiş insanların sığındığı gettolaşma nasıl bir yapıdır? Bu yapı göç ettikleri ülkeyi nasıl etkiler?

Gettolaşma özelikle son dönemlerde göç olgusuyla belirli bir çağrışım yapan kavram haline gelmiştir. Zira bazı ülkelerde göçün yarattığı zorluklarla baş etmenin en yaygın yollarından biri gibi gettolaşma eğilimi giderek yaygınlaşmakta. Getto aynı veya benzer kökenlerden gelen insanların, tehlikeli olarak gördükleri yeni dış çevreye karşı, normal koşullar altında yakınlaşmayacakları kadar yakınlaşıp kendilerini bir anlamda bu çevreden soyutlamaları, kendilerini bir koza içine kapamalarıdır. Bu durum, hem mekansal hem de psikolojik ilişkiler bağlamı için geçerlidir. Getto bir bakıma da bir tür dayanışma ağıdır, göçün neden olduğu kayıpları tolere etme gayretidir.

Doç. Dr. Abülfez Süleymanov;

1975 yılında Azerbaycan'ın Ucar ilçesinde doğdu, ilk, ona ve lise öğrenimini burada tamamladıktan sonra 1991 yılında Azerbaycan’dan ülkemize gelen ilk öğrenci grubunun içinde yer alarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde lisans eğitimine başladı. 1995 yılında lisans eğitimini tamamlamasının ardından İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı-Sosyal Değişme Anabilim dalında yüksek lisans yap tı. Buradan mezun olduktan sonra aynı yıl (1998) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde doktora eğitimine başlayıp "Azerbaycan'ın Yakın Tarihinde Milli Kimlik Arayışlarının Sosyolojik incelemesi' tezle doktor unvanını aldı. 2012 yılında yine Türkiye'de girmiş olduğu doçentlik sınavında başarılı olarak sosyoloji alanında bu ünvanı kazanmış oldu. Uzun süre Azerbaycan’ın çeşitli üniversiteleri ve bilim merkezlerinde bilimsel faaliyetlerde bulunan A. Süleymanlı, hazırda Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmetler bölümünde öğretim üyesi olarak akademik çalışmalarını sürdürmektedir. Aynı zamanda Türk Dünyası Sosyologlar Birliği başkan yardımcılığı görevini yürüten A. Süleymanlı'nın çoğunluğu saha çalışmalarına dayanan aile, kimlik, karma evlilikler, göç ve gençlik üzerine yurt içi ve yurt dışında yayınlanmış çok sayıda çalışmaları bulunmaktadır.