Aday Üsküdar | Dünyayı Değiştirmeye Var mısın? uskudar.edu.tr/aday

Sağlık Bilimleri Fakültesi - Haberler

28 KAS 2022

Araç kış hazırlığı nasıl yapılmalı?

Kış lastiği değişimini yaptınız mı?Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölümü Öğr. Gör. Özgür Şener, kış lastiği, özellikleri ve kış lastiği kullanımında dikkat edilmesi gerekenlere ilişkin değerlendirmede bulundu. İSG Uzmanı Özgür Şener, öncelikle güvenlik amacıyla sonra da otobüs, minibüs, kamyon, kamyonet, çekici gibi araçlar için kanuni zorunluluktan dolayı kış lastiği kullanımının gerekli olduğunu söyledi.Kış lastiği uygulaması 1 Aralık’ta başlıyorAraçların yaz mevsiminin kuru zemininden kış mevsiminin ıslak, kaygan yollarına geçişte aracı yolda tutarak kayma ve kaza risklerini büyük ölçüde azalttığı için kış lastiği değişimi yapılması gerektiğini vurgulayan İSG Uzmanı Özgür Şener, “Kış lastiğinin kaygan zeminlerde yazlık lastiğe göre, kalkışta daha iyi bir tutunma, virajlarda daha iyi bir tutunma, fren-duruş mesafesinde daha kısa bir mesafe sağlamaktadır. Kış lastiği takma zorunluluğu, şehirlerarası yük ve yolcu taşıyan ticari araçlar için her yıl 1 Aralık'ta başlamaktadır. Kanuni olarak, yük ve yolcu taşıyan ticari araçlar her yıl 1 Aralık ile 1 Nisan tarihlerinde zorunlu olarak kış lastiği kullanmalıdır. Ancak kanuni zorunluluk olmasa da kendi özel araçlarımız (binek araçlar) için de bu kurala dikkat ederek bu tarihler arasında kış lastiği değişimi yapmalıyız.” diye konuştu.Yol tutuşunu artırıyor, suyu tahliye ediyor Kış lastiğinin kış mevsimi için özel üretilen optimal lastikler olduğunu ifade eden İSG Uzmanı Özgür Şener, “Yumuşak bir lastik karışımı olduğundan, soğuk havalarda yol zeminine uyum sağlar. Titizlikle geliştirilmiş olan dış zemin, kar ve çamur gibi oynak olan zeminlere çok rahat uyum sağlar. Kış lastikleri, 7 derecenin altındaki sıcaklıklarda yol tutuşunu artırmak amacıyla bileşimi özel olarak belirlenmiş ve sırt yüzeyinde özel olarak tasarlanmış desenleri bulunan lastiklerdir. Yüzeylerindeki desenler su tahliyesinin de daha iyi yapılmasını sağladığı için araçların zemine daha iyi bir şekilde temasını sağlamaktadır.” dedi.Diş derinliği 4 milimetreden az olmamalı!“Kamyon, çekici, tanker ve otobüslerde kış lastiği diş derinliği 4 milimetreden az olamaz” diyen İSG Uzmanı Özgür Şener, şunları söyledi:“Kış lastiklerinin yanaklarında (M+S) işareti veya (M+S) işaretiyle birlikte kar tanesi işareti veya sadece kar tanesi işareti aranır. Lastiklerin kaplama yapılarak kullanılması halinde lastik omuzlarında (M+S) işareti olsa dahi, lastik diş derinliğinin ve sırt deseninin kış lastiğine uygun olması zorunludur. Kış lastikleri, Three-Peak Mountain Snowflake (3PMSF), Avrupa Parlamentosu ve Konseyi (EC) No 661/2009 ve Avrupa Ekonomik Komisyonu (ECE) Tarafından yayımlanan ECE R-117 Regülasyonunda hüküm ve esasları belirtilmiştir.”Kış lastiği kriterleri pek çok özellik barındırıyorKış lastiği kriterlerinin Kasım 2012 tarihinden itibaren AB (EC) 661/2009 Yönetmeliği ile uygulanacak UNECE Yönetmeliği 117’de belirtildiğini kaydeden İSG Uzmanı Özgür Şener, “Buna göre lastiğin deseni, desen hamuru, yapısı; zorlu kış şartlarında hızlanması, frenlemesi gibi kriterleri içerir. Avrupa Birliği yönetmeliklerinde standartlaştırılmış olan 3PMSF test koşullarını karşılayan lastikler bu logoyu taşımaya hak kazanır. 3PMSF işaretli lastikler sadece M+S işaretleri lastiklere göre buz, kar, sulu kar kaplı yollarda daha iyi frenleme, viraj kabiliyeti ve çekiş gücü sunar. M+S işareti üretici tarafından konulur ve bir standart içermez. Sadece çamur ve karda diğer desenlere göre daha iyi çekiş vereceği iddiasındadır. Hamur yapısı, desen özellikleri, soğuk havalardaki tutuş kabiliyeti gibi kriterlerin yerine getirilmesini gerektirmez.” diye konuştu.Lastikler nasıl saklanmalı?Kış lastiğinin kullanılmadığı zamanlarda nasıl saklanması gerektiğine ilişkin bilgiler de veren İSG Uzmanı Özgür Şener, “Direkt güneş ışığı almayan, rutubetsiz ve serin ortamlar araç lastiklerini saklamak için ideal alanlardır. Aksi koşullar da araç lastiklerinin fiziksel formunda yıpranmalara yol açarak ömrünün azalmasına ve kullanılamaz hale gelmesine neden olabilmektedir.” dedi.Araç lastiklerini saklarken bunlara dikkat!İSG Uzmanı Özgür Şener, araç lastiklerini saklarken dikkat edilmesi gereken kuralları da şöyle sıraladı:- Depolamadan önce lastiklerinizi su ile sabun veya özel deterjan kullanarak güzelce temizleyin. Lastikler güçlü su jeti altında yıkanmamalıdır.- Sabun veya özel deterjan haricinde başka bir temizlik maddesi kullanılması önerilmemektedir.- Lastikler, kuru, iyi havalandırılmış, sabit sıcaklıkta, yağıştan ve doğrudan güneş ışığından korunan bir odada saklanır. Güneş, lastiklerin yaşlanmasında önemli bir faktör olduğu için güneş ışığını doğrudan görmeyen kapalı bir mekân işinizi görecektir. Tutarlı bir ortam sağlamak adına iklim kontrollü bir depolama birimi veya serin bir bodrum katı işe yarayabilir.- Lastiklerinizi, vakumlanmış torbalara koyarak saklamanız önerilmektedir, böylece lastiklerinizin üzerindeki oksidasyonu yavaşlatarak ve kauçuktaki yağ bileşenlerinin buharlaşmasını engelleyerek lastiğin kurumasını önlemiş olursunuz.- Lastiklerinizi sakladığınız alanda çözücüler, yakıtlar ve yağları da onlardan uzak tutmalısınız, kauçuğun yapısını değiştirmekten kaçınmak için, lastiklerinizin yakınında kimyasal veya solvent kesinlikle saklamayın.Yola çıkarken bu uyarılara kulak verin!Kış dönemine girmeden önce aracın rutin bakımlarının yaptırılmasının da tavsiye edildiğini ifade eden İSG Uzmanı Özgür Şener, bu bakımların tam olması ile birlikte her yola çıkış öncesi de aşağıdaki konuların dikkate alınması gerektiğini söyledi:“Trafik, ilkyardım kiti gibi yasal zorunlulukların yanı sıra çekme halatı, zincir ve takozun araçta bulundurulması önemlidir, bu tip bir kullanım gerekirse rahat çalışmak için bir eldiven araçta bulundurulmalıdır. Lastik diş derinlikleri kontrol edilir, 4 mm altındaki diş derinliklerinde lastik değişimi yapılmalıdır. Aracın cam, cam silecek fonksiyonları ve ayna fonksiyonların sağlam olduğunun kontrolleri yapılmalıdır. Silecek lastiklerinde herhangi bir sorun olup olmadığı kontrol edilir. Antifriz sıvısının kontrolü yapılır. Cam silecek suyunun (antifriz) ile dolu olmasına özen gösterin.” uyarısında bulundu.Sis farları kontrol edilmeliİSG Uzmanı Özgür Şener, sis farları gibi aydınlatmaların çalışıp çalışmadığının mutlaka kontrol edilmesi gerektiğini belirterek “Aracın çamurluklarında kar, çamur gibi kirlerin olmamasına, aracın motor suyunun anti freze özelliğinin bulunmasına, radyatör, ısıtma sistemlerinin çalışıyor olmasına dikkat edilmelidir. Akünün şarj durumuna bakılır. İç ve dış aydınlatma sistemi kontrol edilir. Ampullerde herhangi bir sıkıntı varsa bu giderilir. Araçtan inmek zorunluluğu durumlarında görünürlüğü sağlamak için minimum sürücü için mümkünse araçtaki yolcu sayısı kadar reflektif yelek araçta bulunmalıdır.” dedi.Hava basıncı değerine dikkat edilmeli!Yaz ve kış koşullarında lastik hava basınçlarının değiştirilmediğini vurgulayan İSG Uzmanı Özgür Şener, “Aracın üreticisinin belirttiği hava basıncı değerlerinde olması sağlanmalıdır.  Lastik hava basınçları üretici firmanın yük ve ebat değerlerine uygun yapılmalıdır.” dedi.

28 KAS 2022

1. Elektrofizyoloji Günleri gerçekleştirildi

“Türkiye’de odyoloji alanında ilk diyebileceğimiz bir sürü iş yaptık”Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Odyoloji Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Didem Şahin Ceylan, odyoloji bölümü kadrosunun dinamik yapısından ve odyoloji camiasında ses getiren etkinliklerden söz etti. Ceylan; “Biz çok küçük ve genç bir ekibiz ve bununla da genellikle gurur duyarız. Dolayısıyla bu gençliğimiz bir enerji şeklinde kliniğe ve öğrenci arkadaşlara da yansıyor. Uygulama dersi en fazla olan birinci sınıf itibarı ile laboratuvara inen ilk bölüm olabiliriz. Biz bölüm olarak bu enerjik yapımızı klinikte kullandık ama hem eğlenerek hem de öğrenerek bir şeyler yapmaya çalıştık. Türkiye’de odyoloji alanında ilk diyebileceğimiz bir sürü iş yaptık. Türkiye’ de odyoloji camiasında ses getiren, belli başlı etkinlikler var; bir tinnitus sempozyumu yaptık. Klinikte lazım olur, bizim artık bir markamız ve ilk etapta öğrenci arkadaşlarla yapmış olduğumuz bir komisyonda öğrenci olsak ve biz sizin oturduğunuz yerde otursak, nasıl sunumlardan hoşlanırız diye düşündük. Bu empatik yaklaşımla, ‘klinikte lazım olur’ gibi bir konsept ile teorik değil daha çok pratiğin, gerçekten klinikte bize lazım olacak işlerin sahnelendiği, bir nevi laboratuvara dönüştürüldüğü bir etkinlik düzenledik. O kadar olumlu feedbackler aldık ki, bunun bir sene sonra ikincisini de yaptık. Bunlar genellikle öğrenci bazında yaptığımız etkinliklerdir. ‘Sadece hocalarımızın değil bizlerinde ne yaptığımızı görün’ sloganıyla çıktığımız sadece öğrencisinden, moderatöründen, sunucusuna kadar, her şeyi öğrencilerin organize ettiği teorik etkinlik de yaptık. Akademisyen ve odyoloji bölümü öğrencilerinin katmış oldukları enerji ve bizi motive etmeleri, kazandığımız başarıların onlarla birlikte yapmamızın çok büyük bir ölçeğidir.” şeklinde konuştu.Toplam beş oturum düzenlendiToplamda beş oturumdan oluşan etkinliğin ilk oturumunda, Uzm. Ody. Yeter Saçlı, ‘ABR’ ye giriş’, Uzm. Ody. Murat Erinç, ‘ABR’ de Dalga Morfolojisini Etkileyen Faktörler’, Uzm. Ody. Recai Arslantaş ise ‘ABR’ de Teknik Konular’ başlıklı sunumlarını gerçekleştirdi.Dr. Ody. Atılım Atılgan, ‘ABR’de Maskeleme’ adlı sunumunu programın ikinci oturumunda gerçekleştirdi.Programın üçüncü oturumunda ise Erişçi Elektronik Genel Müdürü Hürol Erişçi, ‘Bilişimsel Odyoloji,’, Uzm. Ody. Engin Danişmen ‘ASSR Teknolojisi’, Uzm. Ody. Murat Erinç ‘TONAL ABR ve ASSR Klinik Kullanımı’ adlı sunumlarını gerçekleştirdi.Dördüncü oturumda, Uzm. Ody. Recai Arslantaş ‘ECOCHG ve Klinik Kullanımı’, Uzm. Ody. Engin Danişmen ‘EABR’ konulu sunumlarını gerçekleştirdiler.Etkinliğin son oturumunda ise Dr. Ody. Atılım Atılgan, ‘ABR Vaka Örnekleri’ adlı sunumunu gerçekleştirdi.Sunumların bitmesinin ardından Sağlık Bilimleri Fakültesi Odyoloji Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Didem Şahin Ceylan moderatörlüğünde öğrenciler tarafından yönetilen sorular cevaplanarak program sonlandırıldı.

23 KAS 2022

Büyük eşyalar sabitlenmeli, delici ve kesici aletler kapalı yerlerde tutulmalı!

Deprem sırasında panik ve korku yaralanmalara yol açıyor!Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı İSG uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Nuri Bingöl, Düzce’de meydana gelen 5.9 büyüklüğündeki depremin ardından deprem sırasında yapılması gerekenler ve alınması gereken önlemlere ilişkin değerlendirmede bulundu.Büyük eşyalar sabitlenmeli!Deprem anında zarar görmemek için öncelikle deprem öncesi hazırlığın önem taşıdığını kaydeden Dr. Nuri Bingöl, “Deprem anında sarsıntıdan devrilebilecek büyük eşyalar, duvara sabitlenmeli bunun dışında da duvarda çerçeve raf gibi düştüğünde zarar verebilecek eşyalar mümkünse bulundurulmamalıdır. Bu mümkün değilse de bunların da iyice sabitlendiğinden emin olunmalıdır.” dedi.Deprem tatbikatları soğukkanlı davranışları sağlarDeprem öncesi tatbikatların önemine işaret eden İSG uzmanı Dr. Nuri Bingöl, “Deprem bilindiği üzere bir panik anıdır. Bu anı panik yapmadan atlatmak ya da daha az paniğe kapılmak için ise deprem tatbikatları çok önemlidir. Geçenlerde Türkiye çapında yapmış olduğumuz tatbikat gibi, daha birçok denemenin gerek ülke bazında gerek kurum bazında gerekse de aile içinde yapılması deprem anındaki soğukkanlı davranışları sağlayacak ve yapmamız gereken hareketleri otomatik hale getirerek hayatta kalabilmemiz için önemli bir etken oluşturacaktır.” dedi.“Çök-Kapan-Tutun” için dayanıklı eşya yanları tercih edilmeli… Tatbikatlarda yapılan “çök - kapan - tutun” hareketlerinin de yine önem arz ettiğini ifade eden Dr. Nuri Bingöl, “Daha önemlisi ise nerede çöküp kapanarak tutunacağımızdır. Bunun için de hayat üçgeni dediğimiz boşlukların oluşabileceği dayanıklı büyük eşyaların yanını tercih etmek gerekmektedir. Çamaşır veya bulaşık makinaları bunun için uygun dayanıklı eşya olabilir.” diye konuştu.Delici ve kesici aletler kapalı yerde tutulmalıİSG uzmanı Dr. Nuri Bingöl, kesici ve delici aletleri de sadece deprem anındaki zararı önlemek için değil genel kapsamda yaralanmaların önüne geçebilmek için kapalı çekmecelerde tutmanın yine deprem anında da güvenli davranış olarak ortaya çıktığını söyledi.Hayat üçgeni oluşturacak eşyalar önemli!Çocukların uyuduğu odalarda alınması gereken önlemlere de değinen İSG uzmanı Dr. Nuri Bingöl, “Bu önlemlerin tamamı çocukların bulunduğu odalarda daha hassas şekilde uygulanmalıdır. Mümkün olduğunca bu odalarda hayat üçgeni oluşturabilecek sağlam büyük eşyaların da duvara sabitlenerek bulundurulmasına özen gösterilmelidir. Çocuklarımıza da sürekli eğitimler ve denemelerle deprem anında ne yapmaları gerektiği konusunda davranış değişikliği ve bilinç oluşturulmalıdır.” tavsiyesinde bulundu.Kaçmaya çalışmak çok tehlikeli!Deprem anında panik yapmamanın önemini vurgulayan İSG uzmanı Dr. Nuri Bingöl, özellikle bulunulan yerden kaçmaya çalışmanın çok tehlikeli olduğunu belirterek şunları söyledi:“Panik, insanların yapmaması gereken davranışlarda bulunmasına yol açar. Camdan veya balkondan atlamak, deprem anında evde kalarak güvenli bir büyük eşyanın yanında çök kapan tutun davranışından çok çok daha fazla tehlikelidir. Yapılmaması gereken davranışların başında camlardan veya balkonlardan atlamak bulunmaktadır. Aynı şekilde binaların depreme en dayanıksız olan yerleri genelde merdivenlerdir, çökme riskinin en çok olduğu yerler buralardır. Dolayısıyla merdivenlere yönelmek, bir an önce dışarıya çıkma isteği, hatta asansörleri kullanmaya yeltenmek de çok yanlış davranışların başında gelmektedir. Depremde soğukkanlı olarak, daha önce yapmış olduğumuz tatbikatlarda elde ettiğimiz bilgilerle ve depremlere hazırlıklı olmak ile hayatta kalma şansımız arttırırız.”

21 KAS 2022

TÜBİTAK, Üsküdarlı 18 öğrencinin projesini daha destekleyecek

TÜBİTAK 2209-A 2022/1. Dönem Öğrenci Projeleri Destek Program başvurusu yapılan 25 projeden Üniversite Öğrencileri Araştırma Projeleri Destekleme Programı 2022/1 Dönemi Bilimsel Değerlendirme Sonuçlarına göre 17 proje desteklenmeye uygun görüldü.Aynı zamanda Üniversite Öğrencileri Sanayiye Yönelik Araştırma Projeleri Destekleme Programı 2022/1 Dönemi Bilimsel Değerlendirme Sonuçlarına göre de 1 TÜBİTAK 2209-B programı kapsamındaki proje desteklenecek.Lisans öğrencilerinin araştırma kültürü kazanması, proje geliştirme, sanayi ile birlikte proje geliştirme, başvuru ve yönetim yetkinliklerini artırarak; akademik dünya ile TÜBİTAK desteği ile birlikte tanışma fırsatı buldu.Projesi desteklenen öğrencilerin danışmanlığını Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Tunç Çatal, Prof. Dr. Korkut Ulucan, Doç. Dr. Mesut Karahan, Doç. Dr. Aylin Yalçın Sarıbey, Doç. Dr. Vildan Enisoğlu Atalay, Dr. Öğr. Üyesi Cihan Taştan, Dr. Öğr. Üyesi Salih Tuncay, Dr. Öğr. Üyesi Özlem Oğuz, Arş. Gör. Göksu Yılmaz üstlendi.TÜBİTAK 2209-A, 2209-B Üniversite Öğrencileri Araştırma Projeleri Destek Programı kapsamında desteklenecek öğrenci ve proje isimleri ise şu şekilde:

18 KAS 2022

"SBLİSG Kulübü Sahada" etkinliği gerçekleştirildi

İstanbul Ataköy 'de 3 bin m2 kurulumlu bir katlı yapıya ait inşaat sahasına, 33 kişilik öğrenci katılımı ile ziyaret gerçekleştirildi. 10'ar kişilik gruplar halinde saha araştırması yapan öğrencilere sahaya hâkim olan ve şantiye C Sınıfı Uzmanı Davut Arslan eşlik etti.‘Saha araştırma raporu’ doldurulduKazı ve ankraj kurulumu yapılan sahada öğrenciler, teorik bilgilerinin nasıl uygulandığı konusunda gözlem yapabilme imkânı buldu. Sahayı gezen her 10 kişilik grup eğitim salonuna alındı ve her birine dağıtılan ‘saha araştırma raporuna’ kendi gözlemleriyle en az 8 tehlike ve en az 3 adet iyi uygulama örneği yazıldı. Doldurulan saha araştırma raporlarında bilgilerin doğru/yanlış kısımları hakkında değerlendirmeler yapıldı.Şantiyelerin vazgeçilmezi ‘sarı kola’ ikram edildiÖğrenciler sahada aktif çalışan bir İş Sağlığı ve Güvenliği teknikerinin bilgilerini doğru olarak nasıl kullanabileceği hakkında uygulama yapma fırsatı yakaladı. Saha gezisi, şantiyelerin vazgeçilmezi ‘sarı kola’ ikramı ve toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.

18 KAS 2022

Yüksek sese dikkat!

Ani ve şiddetli ses, işitme kaybına yol açıyor!Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Odyoloji bölümü Öğretim Görevlisi Gökçe Gültekin, yüksek sese maruz kalmanın işitmeyle ilgili sorunlara yol açabileceğini belirterek alınacak önlemlere ilişkin uyarılarda bulundu.İşitme kaybı kalıcı hale gelebilirOdyolog Gökçe Gültekin, ani, kısa süreli ve yüksek şiddetli sese maruziyet sonrası iç kulak ve orta kulak yapılarında hasar meydana gelebileceğini belirterek “Akustik travma adını verdiğimiz bu durum, genellikle kulak koruyucusu olmadan ateşli silah kullanımı veya kulağa yakın gerçekleşen patlamalara bağlı olarak gelişir. İç kulak hasarı sonrası, işitme kaybı kalıcı hale gelebilir; çınlama, bazı sesleri tolere edememe gibi şikâyetler görülebilir.” uyarısında bulundu.Kulak zarı yırtılabilirBazı durumlarda çok şiddetli ani patlamalara maruz kalma sonucu hasarın fiziksel hale gelebildiğini kaydeden Odyolog Gökçe Gültekin, “Kulak zarı yırtılabilir ve orta kulakta yer alan kemikçikler hasar görebilir.” dedi.KBB uzmanına muayene olunmalıOdyolog Gökçe Gültekin, yüksek şiddetli gürültülere uzun süreler boyunca maruz kalınmasa dahi öncelikli olarak bir kulak burun boğaz uzmanına muayene olunması ve ardından işitmenin nasıl etkilendiğine yönelik incelemelerin yapılabilmesi için odyoloji kliniğine başvurulması gerektiğini hatırlattı.İşitme kaybının ilerleyişi durdurulabilirOdyolog Gökçe Gültekin, “Akustik travma kaynaklı iç kulak hasarı sonrası işitme kaybı kalıcı hale gelmiş ise geri döndürülemez ancak bireysel olarak düzenlenen tedavi planları ile kaybın ve diğer etkilerin ilerleyişi durdurulabilir ve işitmenin korunmasına yönelik tedbirler alınabilir.” dedi.Zaman kaybetmeden başvurulmalıdırPatlama gibi ses şiddetinin yoğun olduğu durumlarda etkilenmenin boyutunun bireysel olarak farklılık gösterebileceğini ifade eden Gültekin, “Gürültüye maruziyet ve kliniğe başvurma arasında geçen süre son derece önemlidir. Bu süre ne kadar kısa olursa, bireysel olarak karar verilen bazı tedavi protokolleri sayesinde işitme ile ilgili semptomların hafifletilebilme ihtimali o kadar güçlü olur. Yani alınacak ilk önlem en erken sürede, tercihen de ilk 48 saat içerisinde bir kliniğe başvurmaktır.” dedi.Kulak koruyucu kullanılabilirÖzellikle uzun süreli gürültüye maruziyetin işitsel olmayan ve insan sağlığını etkileyen farklı yan etkileri olduğunun da bilindiğini belirten Odyolog Gökçe Gültekin, “Örnek olarak dikkat süresinin ve uyku kalitesinin azalması, iş yerinde verimin düşmesi, kan basıncındaki değişimler verilebilir. Bu nedenle özellikle iş yerleri gibi uzun süreler boyunca bir arka plan gürültüsü ile çalışmak zorunda olan ve gürültü kaynağından uzaklaşamayan bireyler için kulak koruyucular ile önlem alınması oldukça önemli hale geliyor.” diye konuştu. 

16 KAS 2022

Terör gibi paniğe neden olan hallerde nasıl davranılmalı?

Acil durumlar için yılda 2-3 kez tatbikat yapılmalıÜsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı, İş Sağlığı ve Güvenliği Uzm. Dr. Öğr. Üyesi Nuri Bingöl, terör eylemleri ve doğal afet gibi durumlarda toplum olarak yapılması gerekenler ile ilgili önemli bilgiler ve tavsiyeler paylaştı.Her yıl 2 -3 kez tatbikat yapılmalı!Terör eylemi gibi olayların panik hali yarattığını ve acil durum olarak ele alındığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Nuri Bingöl, sözlerine şöyle devam etti:“Bu gibi durumlarda ister istemez herkes normalin dışında davranacaktır. Ancak sürekli eğitimler ve tatbikatlar ile alışkanlıklarımız bu gibi acil durumlara aksiyon alacak şekilde geliştirilirse daha sakin bir şekilde bu acil durumlar ile baş edebilecek seviyeye gelinebilir. Bu yüzden senede en az bir kez yapılması gereken tatbikatların sıklığı artırılmalı, yılda 2 hatta 3 kez yapılmalıdır. Sürekli eğitimler ile de desteklenmelidir. Acil durum ekipleri mevzuat kapsamında oluşturulmaktadır. Bu acil durum destek ekiplerinin de özel olarak eğitimli ve ayrıca da donanımlı (yangına karşı koruyucu kıyafetleri ve solunum cihazları) olmaları gerekiyor. Bu ekiplerin hızlı davranmaları, hem panik durumunu azaltacak ve hem de belki zayiatı minimuma indirecektir. Unutulmamalıdır ki itfaiye ve benzeri profesyonel ekipler gelene kadar geçecek zaman hayati önem taşır. Acil durum ekiplerinin hazırlığı ve yerinde çabuk müdahaleleri hem zamandan kazandırır, hem de tahliyenin güvenli yapılmasına olanak sağlar. Böylece panik havası da bir nebze azalmış olabilir.”Görevlilerin yönlendirmelerine uymak gerekiyorBenzeri durumlarda öncelikle daha önceden yapılan tatbikatlarda elde edilen alışkanlıklar da kullanılarak hızlı ama sakin bir şekilde tahliyeye başlanması ve bulunulan yerin terk edilmesinin sağlanması gerektiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Nuri Bingöl, “İkinci adımda güvenli toplanma alanlarına yönelinmelidir. Bu esnada görevli olanların daha önceden belirlenerek özel olarak eğitilmiş olmaları gerekiyor. Görevlilerin yönlendirmeleri takip edilmeli ve söylenenler harfiyen yapılmalıdır. İtfaiye ve AFAD desteğinde tahliye ve gerekirse bazı koşullarda yardım sağlanmalıdır. Binalardan çökme ve/veya patlama risklerine karşın uzak durmak ve güvenli toplanma alanlarında sakin bir şekilde talimatlar doğrultusunda hareket etmek şarttır. Tahliye sonrası en önemli olay, sayım yaparak içeride kalan olup olmadığını anlayabilmektir. Bunun için de önceden yapılan tatbikatlar ile 20 kişilik gruplar şeklinde planlama yapılmalı. Bu grupların birbirini tanıması, bir grup lideri olması, eksik olan kişinin hemen bulunabilmesi, eksiklik halinde de olay yeri amirine veya başka görevlilere derhal bilgilendirme yapılması gerekir.” dedi.İzdihama sebep olunmamalı…Olağandışı durumlarda yakınlarına ulaşmaya çalışanlar olacağını belirten Dr. Öğr. Üyesi Nuri Bingöl, “Hiçbir şekilde sayım yapılmadan toplanma bölgelerinin terk edilmesine izin verilmemeli. Yetkililerin sayım yaparak içerde kalan olup olmadığının tespiti çok önemlidir. Bina çevresi ve lokasyon incelenerek park yapılan araçların konumu ve toplanma alanları önceden belirlenmiş olmalı. Bina çökme riskine karşı güvenli bir uzaklığa ulaşılmalı. Toplanma merkezlerine kesinlikle park yapılmamalı. Çıkışlarda izdiham olmaması için çıkış noktaları da sürekli açık tutulmalı.” ifadelerini kullandı.Yetkililerin müdahalesi zorlaştırılmamalıOlaya müdahale açısından yetkililerin ve görevlilerin müdahalesini zorlaştırmamak için toplanma alanlarında düzenli şekilde beklemek ve fazladan risk yaratacak davranışlardan kaçınmak gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Nuri Bingöl, “İstenildiğinde gerekli görevleri de yerine getirmek gerekebilir. Acil durum araçlarının giriş çıkışları da önemlidir. Bunları da engellememek gerekiyor. İçeride kalan birileri olabileceği şüphesi durumunda mümkünse lokasyonu ile görevlilere bildirim yapılmalı. Acil durum destek ekipleri ve itfaiye benzeri profesyonel ekipler geldiğinde onların talimatlarına uymak zorunludur.” dedi.

15 KAS 2022

“Perfüzyonda simülasyon eğitimi” düzenlendi

Kalabalık bir öğrenci grubu ile gerçekleştirilen eğitimde öğrenciler, kuramsal bilgilerini klinik uygulama alanında nasıl kullanmaları gerektiğini pekiştirdi. Eğitime Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hikmet Koçak da katılım sağladı.Medtronic Innovation Center’da simülasyon eğitimi ile desteklendi20’şer kişilik 3 grup halinde Perfüzyon Lisans 4. sınıf öğrencilerinin katılım sağladığı etkinlikte Perfüzyonist Emre Özsoylu sunum yaptı. Program boyunca fizik ve perfüzyon ilişkisine deneyimlerini katarak öğrenciler bilgilendirildi. Kalabalık bir öğrenci grubu ile gerçekleştirilen simülasyon eğitiminde öğrenciler; kuramsal bilgilerini klinik uygulama alanında nasıl kullanmaları gerektiğini pekiştirdi.Ayrıca Temel akış fizyolojisi, Debi -Basınç-Direnç arasındaki ilişki, Oksijen transferi ve havalandırma kinetiği, Sistemik venöz basınç gibi birçok konu  kapsamlı bir şekilde ele alındı. Medtronic Innovation Center’da simülasyon eğitimi ile desteklenerek öğrencilerin bakış açısına farklı bir boyut kazandırıldı.Üsküdar Üniversitesi olarak teşekkürlerini ilettiSağlık Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Perfüzyon Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Zehra Akgün teşekkürlerini iletti. Akgün; “Bu kazanımda Perfüzyon Bölümüne desteklerini her zaman yanımızda hissettiğimiz ve Medtronic Medical Teknoloji Firmasının gelişmiş simulasyon laboratuvarlarını görme ve eğitim alma imkanını bizlere sağlayan Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hikmet Koçak’a, bizlere kapılarını açan ve misafir eden Medtronic Medical Teknoloji Firmasına ve eğitmen perfüzyonist Emre Özsoylu’ya katkılarından dolayı Üsküdar Üniversitesi olarak teşekkür ederiz.” ifadelerini kullandı.Eğitim 2-3 Aralık’ da Perfüzyon Yüksek Lisans öğrencileriyle devam edecek!Perfüzyonda simülasyon eğitimleri devam edecek olup, Perfüzyon Yüksek Lisans öğrencilerine de 2-3 Aralık 2022 tarihleri arasında yapılacak.

11 KAS 2022

Ödüllü iletişimciler Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile buluştu

Üsküdar Üniversitesi Senato salonunda gerçekleştirilen buluşmaya Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, Radyo, Televizyon ve Sinema Bölüm Başkanı Doç. Dr. Esennur Sirer, Dr. Öğr. Üyesi Hale Yaylalı, Dr. Öğr. Üyesi Nihal Toros, Sağlık Bilimleri Fakültesi Odyoloji Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Didem Şahin Ceylan’ın yanı sıra Üsküdar Üniversitesi Genel Sekreteri Selçuk Uysaler, Kurumsal İletişim Daire Başkanı Tahsin Aksu ile Etkinlik Yöneticisi Rasim Dağhan Işık da katılım sağladı. Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Pozitif duygular, bağışıklık sistemini rahatlatıyor”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, en büyük engelin psikolojik engel olduğundan bahsetti. Prof. Dr. Tarhan; “Çalışmalar öğrencilerde çok empati oluşturmuştur. Ailelerin hikayelerini almak ve bunu duyurmak, proje içerisinde yapmak onlara da başarı duygusu verir. Çocuklar için de çok pozitif etkisi olur. Bu ‘yendim, başardım’ duygusu zaten pozitif duygular bağışıklık sistemini rahatlatıyor ve güçlendiriyor. Olumlu bir hedefi başarmış olmak onların stresini de alır. Belirli engelleri olan kişilere abartılı tepkilerle yaklaşıldığı zaman onları kaybederiz. Onlarla iletişim kuramıyorsun. Onun için özrüne, özeline, kutsalına karışmayın diyoruz. O onun özeli, herkes onun engelini her seferinde sorarsa binlerce kez duymuştur. En büyük engel psikolojik engeldir. Onları en çok engelleyen de psikolojik engeldir. Onun sosyal hayata dahil olması için her bir bireyin hayat hikayesi farklıdır. Hepsi bir başarı hikâyesidir.” şeklinde konuştu.“Tüm bilimler bir bütünün parçasıdır”Bütüncül bilim yaklaşımının önemli olduğu konusunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Mühendislik, nörobilim, davranış bilimleri, iletişim hepsi ortak bir hedefe ulaşmak için ortak ayaklardır. Eskiden bilimler özgün kabul ediliyordu ama şimdi bilimlerin bütünlüğü yani her bilim kendi içinde ayrı bir cumhuriyet değil, genel bir bütünlük vardır. Hepsi bir bütünün parçasıdır. Bütüncül bilim yaklaşımı aşağı yukarı 20 senedir vardır.” dedi.Prof. Dr. Nazife Güngör: “Vakıf üniversiteleri arasında bir numarayız”Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, hocaların desteklerinin ve öğrencilerin motivasyonlarının çok önemli olduğu konusunda değerlendirmelerde bulundu. Prof. Dr. Güngör; “Şu anda vakıf üniversiteleri arasında aslında ödüllerde hep ilk sırada oluyoruz. Bu yıl 10. İletişim günleri etkinliğimizdeki katılımcılarımız dünya çapında çok ünlü isimler. İkisi ABD’den ikisi Avrupa’dan çok değerli dört bilim insanı gelecek. Dolayısıyla o tarafta da iyi. Hocalarımızın destekleri ve öğrencilerimizin motivasyonları çok çok önemlidir. Şu anda vakıf üniversiteleri arasında bu tür çıkışlarda gerçekten bir numarayız. Radyo Televizyon ve Sinema bu yılda birinci sınıflarımız muhteşem geldiler. Orada güzel bir motivasyon var.” ifadelerini kullandı.Dr. Öğr. Üyesi Nihal Toros Ntapiapis: “Biz hayat hikâyelerini çok seviyoruz”Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Nihal Toros Ntapiapis, ilk kez iletişim dışında başka bir bölümle bu sene birlikte çalıştıklarından bahsetti. Ntapiapis; “Biz hayat hikâyelerini çok seviyoruz. Bu sene projemiz ile işitme engeli olan kişilerin hayat hikayelerini aktardık. Koklear implant ameliyatları yapan doktorlarla görüştük, avukatlarla görüştük, onların hukuki hakları nelerdir böyle bir proje gerçekleştirdik. Bizim projemiz şu an için TRT’den ikincilik ödülü aldı ama Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Aydın Doğan Vakfının sonuçlarını bekliyoruz. Önümüzdeki sene mart ayında belli olacak.” ifadelerini kullandı.Dr. Öğr. Üyesi Didem Şahin Ceylan: “Canla başla çalışıp, bize de gurur verdiler”Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Odyoloji Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Didem Şahin Ceylan, öğrencilerine teşekkürlerini iletti. Ceylan; “Ben Üsküdar Üniversitesinde çalışmaya başladığımdan beri İletişim Fakültesiyle ortak proje yapmak için çalışmalar yapıyorum. Nihal Hocayla zaten bir dostluğumuz vardı. Bu projeyi birlikte yapmak keyif verici oldu.  Öğrencilerimiz canla başla çalıştılar ve bize de gurur verdiler.” dedi.Dr. Öğr. Üyesi Hale Yaylalı: “Bölüm olarak çok verimli bir dönem geçirdik”Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Dr. Öğr. Üyesi Hale Yaylalı, yarışma sonuçlarının öğrenciler için çok büyük bir motivasyon kaynağı olduğuna dikkat çekti. Yaylalı; “Korona sonrasında bölüm olarak çok verimli bir dönem geçirdiğimizi düşünüyorum. Geçen sene gayet enerjik bir yıl ve hem dijital hem sesli hem görüntülü içerik üretiminde öğrencilerimiz gerçekten çok güzel işler başardı. Yüzlerce projenin katıldığı bir yarışmada ilk önce ilk ona kaldıklarında çok çok heyecanlandık. Çok mutluyuz. Bunun bir kartopu gibi büyüyeceğini düşünüyoruz. Hem bizim için büyük bir motivasyon hem de öğrencilerimiz için gerçekten güzel bir motivasyon oldu. Başarıları kat ve kat arttıracağımızı düşünüyoruz.” şeklinde konuştu.Doç. Dr. Esennur Sirer:” Sizinle buluşmak bizim için çok büyük bir motivasyon oldu”Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölüm Başkanı Doç. Dr. Esennur Sirer, çalışmalar ve mezuniyet projeleri hakkında değerlendirmelerde bulundu. Sirer; “Sizinle buluşmak bizim için çok büyük bir motivasyon oldu. Bu senede diğer yıllarda olduğu gibi biz mezuniyet projelerini hem Şubat hem Haziran ayında bir hafta boyunca değerlendiriyoruz. Bütün öğrencilerimizle Radyo Televizyon ve Sinema bölüm hocaları tek tek bir hafta boyunca kampa giriyoruz.” ifadelerini kullandı.Podcast dalında birincilik, internet sitesi dalında ise ikincilik ödülü Üsküdar’aDijital Yayıncılık Kategorisi Podcast Dalı’nda Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nden Salih Doğan ve Eylül Oruç, Danışmanlığını Dr. Öğr. Üyesi Hale Yaylalı, Dijital Yayıncılık Kategorisi İnternet Sitesi Dalı’nda ise İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü öğrencisi Zeynep Şahin ile Sağlık Bilimleri Fakültesi Odyoloji Bölümü öğrencileri Gizem Altın ve Hayrunnisa Arıcı, Dr. Öğr. Üyesi Nihal Toros Ntapiapis ve Dr. Öğr. Üyesi Didem Şahin Ceylan'ın danışmanlığında ise Üsküdar Üniversitesini temsil etmişti.Ziyaret, iletişim fakültesi akademisyenleri ve ödüle layık görülen İletişim öğrencileriyle toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.    

11 KAS 2022

Üsküdar Üniversitesinde gerçeği aratmayan tatbikat

Can güvenliğini en üst seviyede tutan, olası bir durumda can ve mal kaybının önüne geçmeyi önemseyen Üsküdar Üniversitesi tatbikatlarına bir yenisini daha ekledi.Bu kapsamda Üsküdar Üniversitesi akademik ve idari personelin katılımıyla yangın, tahliye ve kurtarma tatbikatı gerçekleştirdi.İlk olarak siren seslerinin duyulmasıyla birlikte başlayan tatbikat, öğrencilerin toplanma alanına gelmesi, ardından tatbikatın başarıyla tamamlanmasında gerekenler aşama aşama ele alındı, uygulandı.AFAD Kulübü öğrencileri tarafından Kızılay Kulübü öğrencilerine ulaştırılan konu mankeni camdan aşağı iplerle güvenli bir şekilde transferi sağlandı.Hızlı ve güvenli bir şekilde başarıya ulaştıKalabalık öğrenci grubunun katılımıyla gerçekleşen “Yangın Tatbikatı” AFAD Kulübü öğrencileri ve Kızılay Kulübü öğrencilerinin birlikte uyum halinde hareket etmesi ile hızlı ve güvenli şekilde başarıya ulaştı.

10 KAS 2022

Bu besinler serotonini artırıyor?

Depresyon hastaları beslenmede neye dikkat etmeli?Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Arş. Gör. Hatice Çolak, içine bulunduğumuz sonbahar döneminde ortaya çıkan duygu-durum bozukluklarının önlenmesinde beslenmenin önemine işaret etti.Mevsim değişimlerinde beslenmeye dikkat! Sonbahar mevsiminin hava değişimleri ile kendini gösterdiğini kaydeden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hatice Çolak, “Bu değişimlerde hem bağışıklık sisteminin desteklenmesi hem de duygu-durum bozukluklarının önüne geçilmesi için sağlıklı ve düzenli beslenme oldukça önem taşımaktadır. Özellikle sebze ve meyvelerden zengin beslenilmeli, günde 5 porsiyon tüketimi sağlanmalıdır. Bolca posa içeren sebze, meyve, tam tahıllı besinler, kurubaklagillerin tüketimi arttırılmalıdır. Hem depresyonu önlemesi hem de bağışıklık sistemi üzerine olan faydalı etkileri nedeniyle omega-3 kaynakları tüketimi arttırılmalıdır. Haftada 2-3 kez balık tüketilmelidir. B ve C grubu vitaminleri de depresyonu azaltmada etkili olmaktadır. Bu nedenle tahıl, kurubaklagil, taze sebze ve meyve  tüketimine dikkat edilmelidir.” dedi.Beslenme ve depresyon arasında bir ilişki var mı?Uzun yıllardır beslenme ve depresyon arasındaki ilişkinin araştırıldığını kaydeden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hatice Çolak,  mevcut verilerin bu etkileşimin çift yönlü olduğuna işaret ettiğini söyledi. Çolak, “Yani depresyon bireylerin besin alımına etki ederken, beslenme de depresyon oluşumunu tetiklemektedir. Hatta bazı çalışmalarda depresif bireylerde eksik besin ögeleri yetersizliği düzeltildikten sonra semptomların azaldığı ve tedavinin başarıyla sonuçlandığı görülmüştür.” dedi.Serotonin düzeyi azaldıkça depresyon riski artıyorSebze, meyve, et, balık ve tam tahıl ürünlerinden zengin besinlerin tüketimiyle depresyon riski ve semptom şiddetinin azaldığını ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hatice Çolak,“Bunun tam aksine işlenmiş veya kızartılmış besinler, rafine tahıllar ve şekerli ürünlerin tüketimi depresyona yol açmaktadır. Ayrıca serum serotonin düzeyi azaldıkça depresyon riski artmaktadır.”dedi.B, C vitamini, folat, kalsiyum ve magnezyum önemliVücutta serotonin üretimi için yeterli miktarda B, C vitamini, folat, kalsiyum ve magnezyum bulunması gerektiğini de kaydeden Hatice Çolak, “Ayrıca triptofan serotonin öncüsüdür. Triptofan istiridye, salyangoz, ahtapot, kalamar gibi deniz ürünlerinde, muz, ananas, erik, fındık, süt, hindi, ıspanak ve yumurta gibi besinlerde bolca bulunur.” dedi.Haftada 2-3 kez balık tüketilmeliOmega-3 yağ asitleri ve depresyon arasında da ilişki olduğunu belirten Hatice Çolak, “Daha az balık tüketen toplumlarda depresyon görülme sıklığı daha yüksek bulunmuştur. Bu nedenle mutlaka haftada 2-3 kez yağlı balık tüketilmelidir.” tavsiyesinde bulundu.Beslenme ve Diyet Uzmanı Hatice Çolak, “Demir, çinko, E vitamini, B12 vitamini, folik asit, B6 vitamini eksikliklerinin de depresyonu tetiklediği görülmüştür. Bu nedenle bu besinlerden zengin sağlıklı beslenme sağlanmalıdır. Antioksidan besin tüketimi depresyon riskini azaltmaktadır. Sebze ve meyveler antioksidanlardan zengin besinlerdir. Bu nedenle tüm bireyler için günde 5 porsiyon sebze ve meyve tüketimi önerilmektedir.”diye konuştu.Depresyon hastaları MAOI diyeti uygulamalı Depresyon tedavisinde Monoamin Oksidaz inhibitörleri- MAOI türevi ilaçların yan etkilere neden olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Hatice Çolak, “Serotonin, nörepinefrin, tiramin ve dopamin düzeylerinin etkisi artarak hipertansiyona ve beraberinde pek çok sağlık problemine yol açmaktadır. Bu nedenle bireylere tiraminden kısıtlı bir beslenme programı önerilmektedir. Bu diyet MAOI diyeti olarak bilinir. Eskimiş peynir çeşitleri, çikolata, nitrit içeren besinler, bakla, fermente alkollü içecekler, tütsülenmis veya salamura balık, kahve, kola gibi kafeinli içecekler tüketilmemelidir. Ayrıca aspartam tatlandırıcısı içeren besinler ve içeceklerden kaçınılmalı, market alışverişi esnasında besin etiketleri bu açıdan detaylıca incelenmelidir.Depresyon hastaları beslenmede bunlara dikkat!Beslenme ve Diyet Uzmanı Hatice Çolak, depresyon hastalarının nasıl beslenmesine ilişkin olarak da şunları tavsiye etti:Hastaların düzenli öğün yapması çok önemlidir. Az ve sık beslenilmeli, ara öğün yapılmalıdır.Tereyağ, margarin gibi doymuş yağ içerisi yüksek yağlar yerine zeytinyağı, fındıkyağı tercih edilmelidir.Sosis, hamburger, işlenmiş et, kek, bisküvi, kurabiye, paketli abur cuburlar gibi işlenmiş paketli besinler diyetten çıkarılmalıdır. Taze ve doğal besin tüketimi arttırılmalıdır.Bol miktarda sebze, meyve, tam tahıllar ve kurubaklagil tüketilmelidir.Kaliteli protein kaynakları tüketilmelidir. Kırmızı et, balık, deniz ürünleri, yumurta, süt, az yağlı peynir, fındık, fıstık, badem, ceviz gibi yağlı tohumlar ve kurubaklagil tüketilerek yeterli triptofan alımı sağlanmalıdır.Haftada 2-3 kez yağlı balık veya haftada bir kez yağlı balık tüketilmelidir. Omega-3 depresif semptomlarım hafiflemesine yardımcı olacaktır.Yeterli sıvı tüketimi sağlanmalıdır. Günde 8-10 su bardağı veya 30-40 mL/kg su tüketilmelidir. Bu da 70 kg ağırlığındaki birey için günde ortalama 2-2,5 litre suya denk gelecektir.Anksivete durumunda alkol ve kafein alımından kaçınılmalı, kahve ve çay tüketimi azaltılmalıdır.

10 KAS 2022

Gazi Mustafa Kemal Atatürk 84'üncü Ölüm Yıldönümünde Anıldı...

Üsküdar Üniversitesi olarak Atamızı bir kez daha saygı, sevgi ve minnetle anıyoruz.Üsküdar Üniversitesinde her yıl 10 Kasım Atatürk'ü Anma Günü ve Atatürk Haftası'nda anma etkinlikleri düzenleniyor.10 Kasım 1938'de Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, çok sevdiği vatanına ve hayata gözlerini yumdu. Eğitime, kadına ve hayvanlara verdiği önemle herkese örnek olması gereken Atatürk'ün ölümü, Türk Milletini derinden üzmüştür. Sadece Türk halkının değil, diğer milletlerin de sıklıkla örnek aldığı ve sevdiği bir lider olan Atatürk, 10 Kasım 1938'de saat dokuzu beş geçe bizlere veda etmiştir. Atatürk, ölümünden günümüzü her 10 Kasım’da çeşitli etkinliklerle anılıyor.Üsküdar Üniversitesi akademik ve idari kadrosu da öğrencileriyle birlikte saatler 09:05'i gösterdiğinde tüm yerleşkelerinde Mustafa Kemal Atatürk'ü andı. 

09 KAS 2022

Çocuklarda protez kullanılırken nelere dikkat edilmeli?

Uygun ölçülerde üretilmeyen protez çocuğun hayatını olumsuz etkiliyorÜsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü Ortopedik Ortez ve Protez Program Başkanı Öğr. Gör. Kübra Akkalay, çocuklar için protez üretimi ve kullanımı ile ilgili önemli değerlendirmelerde bulundu, tavsiyelerini paylaştı.Erken yaşta kullanım öz güven kaybını azaltıyorÇocuklarda ampütasyon sonrası kalan ekstremite bölümünün büyüme özelliğine devam edecek olmasından dolayı ampütasyon yöntemi, ampütasyon seviyesi ve protez uygulamasının çok önemli olduğunu belirten Kübra Akkalay, “Konjenital sebeplerden dolayı ampütasyon olacak çocukların aslında bir kayıpları olmadığı gibi, yapılan her protez onlar için vücut bütünlüğünü tamamlayıcı ve fonksiyonelliğini sağlayıcı oluyor. Kabullenmeme durumu edinsel ampütasyonlara göre daha azdır. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda erken yaşta protez kullanımına başlanmasının öz güven kaybını ve psikolojik hasarları azalttığı gözlemlendi.” dedi.Çocuk protezleri rahat ve hafif olmalıFizyoterapi ve Rehabilitasyon Uzmanı Kübra Akkalay, çocuk protezlerinin rahat ve hafif olmasının yanı sıra aksının da anatomik aksa uygun olması gerektiğini vurguladı ve sözlerine şöyle devam etti:“Çocuk protezleri iyi stabilite sağlayabilmeli, fazla terlemeye sebep olmamalı, cildi aşırı irrite etmemeli, kızarma ve yara olmaması için üretiminde yumuşak materyaller kullanılmalı. Amputasyon olacak hastalar multidisipliner olarak ele alınmalı. Cerrahın hastayı, Ortez-Protez Teknikeri veya Ortotetist-Protetist ile protez öncesi ve sonrası rehabilitasyonu yapacak fizyoterapist ile beraber değerlendirmesi önemlidir. Hastanın genel durumu, ampütasyon seviyesi, ampüte uzvun güç durumu, güdüğün boyu, güdükteki yumuşak doku durumu, eklem hareket açıklığı protez seçimi ve rehabilitasyon için büyük önem taşıyor. Erişkinlerde görülen komlikasyonlar çocuklarda da görülebiliyor. Amputasyon sonrası görülebilecek komplikasyonlar çocuklarda sık revizyona neden olabilir. Çocuklarda büyüme devam ettiği için protezlerin çocuğa uygunluğu kontrol edilmeli ve gerekirse yıllık protezler değiştirilmeli.”Amputasyonlar psikolojiyi olumsuz etkileyebiliyor Amputasyonların hem çocuğu hem de çocuğun ailesini psikolojik olarak olumsuz etkilediğini belirten Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Uzmanı Kübra Akkalay tavsiyelerini şöyle sıraladı:Çocuk ve ailesi psikososyal yönden değerlendirilmeli,Çocuğun sosyal yönden ilk basamak olan okul hayatına devam etmesi kolaylaştırılmalı,Yara bakımı protez kullanımı için önem taşıdığı için güdük ve protez bakımı uzmanlar tarafından ailelere iyi anlatılmalı,Bu bakımları çocukların yapmasına teşvik etmeleri için ailelere bilgi verilmeli,Çocukların güdüklerinde yara olmamasına ve ilgili eklemlerde kontraktür gelişmemesine dikkat edilmeli,Ev içi düzenlemeler yapılarak ilk önce ev içinde sonra da dışarı alanda bağımsızlığı sağlanmalı.Yanlış ölçüyle üretilen protez hayatı olumsuz etkiliyorUygun ölçülerde üretilmeyen protezlerin çocuklar üzerinde daha fazla yıkıcı etkiye sebep olduğunu vurgulayan Kübra Akkalay, “Psikolojik problemlerle beraber kabullenmeme durumu görülebilir. Uygun yapılmayan protezlerden dolayı rehabilitasyon sürecinde, büyüme ve gelişiminde gecikme görülebilir.  Çocuğa uygun yapılmayan protezler ile yapılacak hareketler ve hareket çeşitliliği azalırken sarf edilecek efor artıyor. Çocuğun bağımsız olarak hareket etmesi azalıyor, bununla birlikte sosyal ve okul hayatı da olumsuz etkileniyor.” ifadelerini kullandı.

09 KAS 2022

Odyoloji öğrencileri beyaz önlük giymenin coşkusunu yaşadı…

Odyoloji Bölümü Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Didem Şahin Ceylan öncülüğünde düzenlenen tören, Üsküdar Üniversitesi Sağlık Yerleşkesi, İbn’i Sina Oditoryumunda gerçekleştirildi. Akademisyen ve ailelerin de yoğun ilgi gösterdiği etkinlikte, öğrencileri beyaz önlükler ile gören veliler duygu dolu anlar yaşadı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunması ile başlayan törende Üsküdar Üniversitesi Kurumsal filmi izlenmesinin ardından açılış konuşmaları gerçekleştirildi.Tüm öğrenciler adına konuşan Mervenur Üstün: “İnsan hayatına dokunmanın sorumluluğunu taşıyan beyaz önlükleri giyeceğimiz için heyecanlı ve mutluyuz. Dört yıllık eğitim öğretim sürecimizde maddi manevi desteklerini esirgemeyen ailelerimize teşekkürlerimizi sunuyor ve sınırsız bir biçimde bizlere vakitlerini ayıran, hepimizin hayatına parmak izlerini bırakan bölüm hocalarımıza tüm arkadaşlarım adına sonsuz teşekkür ediyorum.” dedi ve ardından sözü Odyoloji Bölümü Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Didem Şahin Ceylan’a bıraktı.Dr. Öğr. Üyesi Didem Şahin Ceylan: “Eğlenerek öğretmeyi hedefledim.”Beyaz önlüğün sağlık alanındaki yerinden bahseden Dr. Öğr. Üyesi Didem Şahin Ceylan, “Dört yıl içerisinde çok keyifli zamanlar geçirdik. Eğlenerek öğretmeyi hedefledim. Yaptığımız çalışmalar ve faaliyetler benim için çok kıymetli. Gözlerinizdeki samimiyeti her daim bizlere hissettirdiğiniz için teşekkür ederim. TRT Geleceğin İletişimcileri Yarışmasına Türkiye’de ilk kez sağlık bölümünden yarışmaya katılım sağlayıp ‘Duymazdan Gelme’ adlı projemiz ile ikincilik ödülü aldık.” Dedi.Şahin, projenin önemini ise şu sözlerle ifade etti; “Her şeyini kendimiz işleyerek yaptığımız bir proje. Kıyafetler, sahne dekoru ve daha nicesi. Kumaşlarımızı alıp işe koyulduk. Benim için her daim özel olacaksınız.”Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin: “Beyaz önlük giymek insanlığa dokunmanın ilk adımlarındandır.”Sağlık Fakültesi bünyesinde akademik kadronun genç ve dinamik bir kadro olduğunu söyleyen Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin; “ Üniversitemiz bünyesinde çok geniş, dinamik bir ekip görmektesiniz. Her biri 30 yaşın altında. Bölümümüze dinamizm kattılar. Didem Şahin Ceylan hocamız ciddi bir eğitim verildiğini göstermiş oldu. Eğlenerek öğrenmek, öğrenmenin en kaliteli halidir. Bunun en güzel örneklerini karşımızdaki genç ekipten görmekteyiz. Sadece ders öğretmek ile kalmayıp, iyi insan olmayı, kendilerine ve ailelerine saygılı olmayı öğretmişler. Öğrencilerine rol model olabilmişler.” İfadelerini kullandı.Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, beyaz önlük giymenin insanlığa dokunmanın ilk adımlarından bir tanesi olduğunun altını çizerek konuşmasına şu sözlerle devam etti, “Sağlıkçıyım demenin hazzı başkadır lakin çok büyük sorumluluklar getirmektedir. Ben bütün öğrencilerimizin bu konu da üstlerine düşeni yapacaklarına, bu mesleğin insanlığın çok iyi yerlere gelmesi konusunda gereken çabayı göstereceklerine inanıyorum.”  İfadelerini kullandı.Prof. Dr. Hikmet Koçak: “Eğer o meslek rüyalarınıza girmiyorsa, hiç sevmiyorsunuz demektir.”Öğretmen, öğrenci ilişkisine büyük önem verdiklerini vurgulayan Koçak; “Sadece diploma almak yeterli değil. Vereceğiniz kararlar, ilgilerinizi ve bugün buradan aldığınız eğitimi masaya yatırıp ona göre kararlar alacaksınız. Bugünlerinizi iyi değerlendirin. Üzerine ilave edeceğiniz şeyleri düşünün ve hayallerinizin peşinden koşun. Bir kalp cerrahı olarak, öğrencilerime rüyalarında kaç ameliyat yaptıklarını soruyorum. Eğer bu meslek rüyalarınıza girmiyorsa, bu mesleği hiç sevmiyorsunuz anlamına gelir. Beyaz önlük giyen bir odyolog ile konuşan insanın düşüncesi ‘ben size güveniyorum, ilgili ve becerikli olduğunuza inanıyorum’ demektir. İlgi, bilim mezun olunca bitmiyor. Ölünceye kadar araştırıp, çalışacağız.” ifadelerini kullandı.Törenin devamında heyecanla önlüklerini giymeyi bekleyen geleceğin Odyologlarına; Prof. Dr. Hikmet Koçak, Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, Dr. Öğr. Üyesi Didem Şahin Ceylan, Öğr. Gör. Gökçe Gültekin, Öğr. Gör. Yeter Saçlı, Öğr. Gör. Elifnur Taşdemir ve Öğr. Gör. Ayşegül Elşarkavi tarafından önlükleri giydirildi.Beyaz Önlük Töreni toplu hatıra fotoğrafının çekilmesiyle son buldu.

08 KAS 2022

Sürücüler kaza zincirinin en son ve en zayıf halkası…

Kazaların nedeni sürücüde değil çalıştığı sistemde aranmalı!Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan ile Öğr. Gör. Özgür Şener, son günlerde tır ve otobüs gibi büyük araçların karıştığı büyük kazaların nedenlerine dikkat çektiler ve önemli değerlendirmelerde bulundular.Sorulması gereken ilk soru ‘Neden?’Gerçekleşen her trafik kazasından sonra sürücünün veya aracın hangi kusurunun bu trafik kazasına sebep olduğunu aramaktan vazgeçmediğimiz sürece trafik kazalarının kök sebeplerini anlamamızın da mümkün olmadığını vurgulayan İSG uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Sürücünün aşırı hız yapması ve sürüş esnasında direksiyonda uyuyakalması bu trafik kazalarının görünen sebebidir. Sormamız gereken ilk soru; ‘Neden?’ Otobüs, kamyon ve tırlar, ticari araç statüsündedir. Bir işverenin, sürücülerin ve araçların ticari faaliyetleri yapabilmesi için tüm şartların ilgili mevzuatlar ile belirlendiğini söyleyebiliriz. Bir trafik kazasından sonra aramamız gereken kök sebep, işverenin bu yük ve yolcu taşıması faaliyetini asgari olarak yasal mevzuata uygun olarak gerçekleştirip gerçekleştirmediğinde bulunacaktır.” dedi. Sürücüler kazalar zincirinin son halkasıdırSürücülerin trafik kazalarının gerçekleşmesi zincirinin en son ve maalesef en zayıf halkası olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “İşverenin gerçekleştirdiği yük ve yolcu taşımacılığı kapsamındaki trafik kazalarını önleyecek bir sistem kurması ve bu sistemi sürekli iyileştirmesinden başka bir çözüm yolu bulunmuyor. Trafik kazalarının insan ölümü ve yaralanmaları ile sonuçlanabildiği göz önünde bulundurulduğunda sürücülerin inisiyatifine bırakılamayacak kadar önemli bir konu olduğu kesindir.” ifadelerini kullandı.Sürücülerin hız limitini aşma nedeni anlaşılmalı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, öncelikle hız limitinin aşımı konusuna dikkat çekerek kontrolü sağlamak ve kazaları önlemek adına sorulması gereken soruları şöyle sıraladı:•    İşveren, seyahatin gerçekleşeceği mesafeyi yasal hız limitlerinde gidebileceğini, sürücünün yasal olarak belirlenmiş sürelerde mola verebileceğini, yasal olarak belirlenmiş sürelerde sürüş yapabileceğini, yasal olarak belirlenmiş sürelerde çalışıp, dinlenebileceği bir seyahat planı yapıldığını güvence altına almış mı?Şirketler sürücünün sürüş alışkanlıklarını uzaktan takip edebileceği sistemler kurmuş ve takip ediyor mu?Hız limitlerine uymayan sürücülerine bu ihlalleri yaptığında bilgi verip yasal hız limitlerine uyumunu sağlıyor mu?•    Özellikle Büyükşehirlerde sürücünün dur kalk trafiğindeki maruziyetleri dikkate alınıyor mu?Yorgunluk da önemli bir kaza unsuruSürücülerin yorgunluk seviyesinin bir diğer önemli kaza unsuru olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, işverenler açısından sorulması gereken soruları da paylaştı: •   İşveren sürücünün mevzuata uygun olarak sürüş, çalışma, dinlenme saatlerine uygun olarak çalışmasını sağlayacak bir sistem kurmuş mu?•    İşveren sürücünün sağlık durumunu yakından takip ediyor mu? Sürücünün güvenli sürüşünü etkileyebilecek, görme bozuklukları, işitme zorlukları, uyku apnesi, kalp, şeker gibi kronik rahatsızlıkları var mı, sonradan oluştu mu?•    İşveren sürücünün özel hayatındaki değişimlerden haberdar mı? Kredi borcuna girme, evlenme, boşanma, yakını kaybetme, büyük para kayıpları, yakınlarının ciddi sağlık bozulmaları, yeni çocuk sahibi olma gibi özel hayatının direksiyonda olduğu zamanları etkileyebileceği şartları biliyor ve değerlendiriyor mu? Bu şartlara uygun tedbirler alıyor mu?•    İşveren sürücünün belirli zamanlarda evinde olmasını, ev uykusu veya otelde yatak uykusu almasını sağlayacak bir sistem kurmuş mu? Yoksa neredeyse haftanın her günü araçta uyuyacağı bir şekilde çalışacağı bir sistem mi kurmuş?Prim sistemi kazaları tetikliyorBu sorulardan onlarcasının daha sorulması ve yanıtları asgari olarak yasal mevzuata uygun halde olana, sonrasında da insana yakışır çalışma koşulları sağlanana kadar sorulmaya devam edilmesi gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Çalışma, sürüş ve dinlenme süreleri tamamen işverenin ve sürücünün inisiyatifinde olan ve çalışma, sürüş, dinlenme sürelerini kayıt altına alan takografları olmadığı için neredeyse hiçbir kontrol sistemine tabi olmayan taksiler, minibüsler, dolmuşlar, il sınırları içinde çalışan hafriyat kamyonları, beton mikserleri, beton pompaları, araçlı ve motosikletli kuryelerin direksiyon başında uyumaları mümkündür. Bu olumsuz şartlara bir de yapılan sefer başına, teslimat başına prim sistemi ve gidilen kilometre başına prim sistemi gibi uygulamalar dahil edilince trafik kazalarının yaşanması kaçınılmazdır.” diye konuştu.Stratejik planlar oluşturulduTrafikteki tüm unsurların trafik kazalarının önlenmesindeki önemini bilerek, Yol Trafik Güvenliği alanında çalışma yapan ülkelerin benimsediği “Güvenli Sistem Yaklaşmını” nı ülkemizin de 2021-2030 yılı Karayolu Güvenliği Stratejik Planı ile devreye aldığını belirten İSG uzmanı Öğr. Gör. Özgür Şener, “2021 yılında Cumhurbaşkanlığı himayesinde hazırlanan ‘2021-2030 Karayolu Güvenliği Stratejik Planı’ 2030 yılına kadar trafik kazalarını ve kazalarda ölümleri yüzde 50 oranında azaltmayı hedeflemiş ve ‘Sıfır Can Kaybı’ yaklaşımını benimsemiştir. Hazırlanan plan, insanı odak noktasına koyarak klasik yaklaşım olan ‘İnsan Trafik Kazalarının Failidir’ ve ‘İnsan eğitilerek kazasızlık hedefine ulaşılabilir’ yaklaşımını terk etmiş, ‘Güvenli Sistem Yaklaşımı’ nı benimsemiştir.” dedi.4 kritik bileşeni var‘’Güvenli Sistem Yaklaşımı’’nın insanoğlunun hata yapabilen bir yapısı olduğunu kabul ettiğini ifade eden Şener, “Bu yaklaşım aynı zamanda insanoğlu üzerinden kazasızlık hedefine ulaşılamayacağını, bunun yerine yol ve trafiğin kritik bileşenlerinin tamamını kapsayan bir sistem altyapısı kurulması gerektiğini ortaya koyuyor. Bu bileşenler ‘Güvenli Yollar’, ‘Güvenli Araçlar’, ‘Sürekli ve Etkin Trafik Denetimi’ ve ‘Güvenli Sürücüler’ ’den oluşuyor.” diye konuştu.Yol Trafik Güvenliği Yönetim Sistemi kurulmalıYol Trafik Güvenliği alanında çalışan ve trafik kazalarını önlemeyi amaç edinen ülkelerin bir sistem altyapısı kurularak bu hedefe ulaşılabileceğini kabul ettiklerine ve benimsediklerine dikkat çeken Öğr. Gör. Özgür Şener, “Sektör özelinde risk analizleri yapılarak yüksek riskli sektörlerin ‘Yol Trafik Güvenliği Yönetim Sistemi’ kurmadan ve bu sistemleri etkin bir şekilde işletmeden ticari faaliyetlerine başlamamaları sağlanmalı, hali hazırda ticari faaliyeti devam eden firmaların bu sistemleri kurmaları şart koşulmalı. Trafik kazalarının kök sebebi sürücüde değil sürücünün çalıştığı sistemde aranmalı.” dedi.

01 KAS 2022

Organizasyonlarda olası izdiham senaryosu planlanmalı!

 Kapasitenin yüzde 10 altında planlama yapılmalıdırÜsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Nuri Bingöl, Güney Kore'nin başkenti Seul'de Cadılar Bayramı kutlamasında yaşanan ve 154 kişinin ölümüyle sonuçlanan izdihama ilişkin değerlendirmede bulundu.Katılımın kalabalık olması facialara yol açabilirGüney Kore’deki üzücü olayın benzer etkinliklere dikkat çektiğini kaydeden İSG uzmanı, Dr. Nuri Bingöl, bu tip organizasyonlarda insan sayısının kapasitenin çok üstüne çıkmasının facialara yol açabilecek sebeplerin başında geldiğini söyledi.Risk analizleri yapılmalıdırBöylesi organizasyonlardan önce planlamanın iyi yapılmasının önemine işaret eden Dr. Nuri Bingöl, “Etkinlik öncesi planlamanın iyi yapılması, kapasite kullanımı ve bu kapasiteye göre risk analizleri önem arz etmektedir. Alana sığabilecek sayının en az yüzde 10 altında planlama yapılması ve bu sayıda kişinin alınması, acil durum tedbirleri ile birlikte değerlendirilmelidir.” dedi.Tahliye yolları önceden planlanmalı ve sürekli açık tutulmalı…Dr. Nuri Bingöl, “Olası bir tıkanma ya da ani bir kalp krizi gibi hastalık durumunda veya yaralanmada acil durum ekiplerinin ulaşımı dahil planlama genişletilmelidir. İnsanların tahliye edileceği kaçış yolları önceden planlanarak sürekli açık tutulmalıdır.” uyarısında bulundu.Metro ve Marmaray da riskli… İzdiham benzeri durumların büyük şehirlerde metro ve Marmaray’da bile söz konusu olabilecek durumlar olduğunu ifade eden Dr. Nuri Bingöl,  “Trenlerin bir iki tanesinin yoğun zamanlarda gecikmesi ve insan kalabalığının artmasının önüne geçilmesi mümkün olmadığında, iyi de bir acil durum planlaması yapılmadığında istenmeyen durumların yaşanması söz konusu olabilir. Oluşan yoğunluk ve izdiham nedeniyle raylara düşebilecek olanlardan tutun, insanların birbirini ezebilecek noktaya varabilecek ölçüde vahim durumlar ile karşılaşılabilir. Turnikeler bu gibi zamanlar da kapatılarak istasyonlardaki kalabalık sınırlandırılmalıdır.” dedi.Yetkililerin uyarıları dikkate alınmalıDr. Nuri Bingöl, kalabalık esnasında insanların yetkililer tarafından yapılan uyarılara panik yapmadan harfiyen uymalarının, yönlendirilen noktalara ulaşmalarının ve acil durum ekiplerine yardımcı olmalarının gerektiğinin altını çizdi.  

31 EKI 2022

Öğün atlamalar ve gece atıştırmaları migreni tetikliyor

Hangi yiyecek ve içecekler migreni tetikliyor? Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğr. Gör. Esra Tansu Sarıyer, migren hastalarının beslenme alışkanlıkları hakkında değerlendirmelerde bulundu ve özellikle tüketiminden kaçılması gereken yiyecek ve içeceklerle ilgili bilgiler paylaştı.Bazı besinler migreni tetikliyorMigrenin orta veya şiddetli baş ağrısı atakları ve geri dönüşlü nörolojik ve sistemik semptomlarla karakterize kronik bir nörolojik bozukluk olduğunu belirten beslenme ve diyet uzmanı Esra Tansu Sarıyer, “Migren baş ağrısı genellikle ataklar halinde ortaya çıkıyor ve kişinin günlük aktivitelerini zorlaştırıyor. Migren ve beslenme arasındaki ilişkinin çok karmaşık olduğunu söyleyebiliriz. Bazı besinler semptomları azaltırken bazıları ise artırabiliyor. Bazı besinler vazokonstriktör veya vazodilatör etki yaparak sinir sistemini etkileyip ağrı oluşumuna yol açıyor. Bu nedenle hastalığın atak sıklığı ve şiddetinin değerlendirilmesinde beslenme öyküsünün detaylı alınması büyük önem taşıyor.” dedi.Migreni tetikleyen tüketimlerden kaçınılmalı Sarıyer, ‘Yapılan çalışmalar migren ataklarını tetiklemede hem besin ve beslenme örüntülerinin hem de beslenmeyle ilişkili obezite, diyabet ve insülin direnci gibi hastalıkların etkili olduğunu göstermektedir’ dedi ve sözlerine şöyle devam etti:“Fizyolojik açlık ve susuzluğun genellikle migreni tetiklediği saptanmış. Migrenin diğer önemli tetikleyicilerinden biri de alkoldür. Özellikle içerisinde tiramin ve histamin bulunduran kırmızı şarabın en yaygın migren tetikleyici alkol olduğu ifade ediliyor. Bir vazoaktif amin olan tiramin, kan basıncının yükselmesine neden olarak ağrıyı tetikliyor. Tiraminden zengin olmaları nedeniyle özellikle fermente peynir türleri, et ürünleri ve alkollü içki tüketiminden kaçınılmalıdır. Ayrıca kafeinin en önemli kaynaklarından biri olan kahve tüketimi de beyin ve damarlar içindeki uyarıcı adenozin reseptörleri ve inhibitörleri üzerine etki ederek atak sıklığını artırıyor. Gıdalarda lezzet verici olarak kullanılan monosodyum glutamatın tüketiminden sonra da baş ağrısı şiddetinin arttığı da ortaya kondu. Çikolata da içerisinde teobromin, kafein ve feniletilamin gibi bileşenler barındırmasıyla nedeniyle migren tetikleyebilir. Bu nedenle atak dönemlerinde tüketiminden kaçınılmalıdır.”Migren hastaları Batı tarzı diyet uygulamamalıMigrenli hastaların beslenme düzenleri, atak sıklığı ve şiddeti arasındaki ilişkinin incelendiğini belirten beslenme ve diyet uzmanı Sarıyer, “Özellikle uzun süreli açlık, öğün atlama, gece atıştırmaları ve geç akşam yemeği tüketimi ataklara neden oluyor. Bireyler özellikle atak dönemlerinde yorgun ve halsiz oldukları için su tüketimine önem göstermezken öğün atlıyor veya düzensiz yemek tüketiyorlar.  Ayrıca hastalar uzun süre aç kaldıktan sonra hızlıca doymak için şeker ve yağ içeriği yüksek besinlere yöneliyorlar. Aslında bu uygulama hastaların ağrısını daha da şiddetlendiriyor. Hastaların küçük ara öğünler yaparak kan şekeri seviyelerini düzende tutması atakları azaltacaktır. Yağ ve şeker içeriği yüksek beslenme ve fast-food tarzı besinlerin sık tüketimi migren ataklarını tetikliyor. Migren hastaları bu nedenle Batı tarzı diyetlerden kaçınmalıdır.İşte uzak durulması gereken yiyecek ve içecekler…Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’nden Öğr. Gör. Esra Tansu Sarıyer migren hastalarının beslenme konusunda dikkat etmeleri gereken son derece önemli noktaları şöyle sıraladı:• Migrenli hastalarda basit şeker tüketimi sonrasında reaktif hipoglisemi durumu düşünülmeli ya da açlık sonrasında baş ağrısı oluşabileceği göz önünde bulundurulmalı,• Bireyler atakların önüne geçmek için şeker tüketiminden kaçınmalı ve kan şekerini düzenlemesi için mutlaka küçük ara öğünler yapmalı,• Diyette protein, kompleks karbonhidrat, posa tüketimine ağırlık verilmesinin hipogliseminin önüne geçebileceği hastaya bildirilmeli. Bu nedenle hastalar tam tahıllı besinler, bulgur, meyve, sebze ve kurubaklagiller gibi bol posalı ve kompleks karbonhidrat kaynaklarını beslenmesine dahil etmeli,• Bireylerin öğün düzenlemeleri gün içerisinde en fazla 2-3 saat açlık süresi olacak şekilde planlanmalı,•Nitrit, nitrat ve MSG gibi besin katkı maddelerinin tüketimi migren ataklarını tetikleyebileceği için bu katkı maddelerini içeren besinleri tüketmekten kaçınılmalı,• Peynir, bira, şarap, et gibi fermente ürünler ile, konserve besinler ve deniz ürünleri gibi yiyeceklerin içeriğinde bulunan maddeler migren atağını tetikleyebileceği için bu besinlerin tüketiminden kaçınılmalı,• Kafein içeren kahve, çay, çikolata gibi besinlerin tüketimi diyette mümkün olduğunca azaltılmalı,• Besin alerjilerinin migren ataklarını tetikleyebileceği unutulmamalı. Kişilerin alerjisi olan besinlere karşı hassasiyet göstermeleri gerekiyor,• Soğuk içecekler ve dondurma migren tetikleyicilerinden olduğu için dondurma gibi soğuk yiyeceklerin tüketiminden kaçınılmalı. İçecekler de fazla soğuk olarak tüketilmemeli.

26 EKI 2022

Sanat terapisi demans riskini azaltıyor…

Ergoterapi ile hayattaki farkındalığın artırılması hedefleniyorDünya Ergoterapistleri Federasyonu WFOT (World Federation of Occupational Therapists) öncülüğünde her yıl 27 Ekim Dünya Ergoterapi Günü olarak kutlanıyor.Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi Bölümü Öğr. Gör. İsa Kör, sanat terapisi ve ergoterapinin uyumlu ilişkisinden ve sağladıkları faydalardan bahsetti.Aktiviteler azalınca kişinin rolleri kayboluyorErgoterapinin çalışma alanlarının kişilerin günlük yaşamındaki aktivitelerinin bütününü kapsadığını belirten ergoterapist İsa Kör, “Ergoterapiyi bireyin kendine bakım, çalışma, boş zaman ve oyuna aktif katılımı olarak tanımlayabiliriz. Buna ek olarak aktivite ise insanların kendileri ile ilgilenmek, hayattan zevk almak, sosyal ve ekonomik ortamlara katkıda bulunmak gibi kendine uğraş edindiği her şey olarak tanımlanabilir. Bireylerin hayatta bir rolü vardır. Roller ise her yaşta ve her ortam değişiminde farklılık gösterebilir. Sağlığın bozulmasıyla kişinin aktivitelere katılımında azalmalar görülebiliyor. Aktivite katılımındaki düşüş ise kişinin hayatındaki rollerin kaybolmasına neden olabiliyor. Rollerin kaybolması, kişiyi hayattaki beklentilerinde değişliklere sürüklerken kişide aktivitedeki kayıplara bağlı olarak sağlığın kötüye gitmesiyle ilgili yıkımlar görülebiliyor. Birey hayatta kendini değersiz hissetme, birisine bağımlı olarak yaşama, günlük aktivitelerini yerine getirememe, yatağa bağımlı yaşama gibi durumlarla karşılaşabiliyor.” dedi.İlk hedef psikolojik rahatsızlığı olan kişiler…Ergoterapist İsa Kör, ergoterapistlerin kişideki olumsuz deneyimlerin etkisini azaltmak için aktiviteye katılımı artırmak, kişinin hayatındaki farklılıkları artırmak, rutinler oluşturmak, sağlığı iyileştirmeyi teşvik etmek, iyi olma halini sağlamak için sanat terapisine başvurabildiklerini söyledi ve sözlerine şöyle devam etti:“Sanat terapisini kişinin duygu ve düşüncelerini ifade etmenin sözel olmayan, sanatsal yaratım sürecinde terapötik ve yaşamı zenginleştirmesi fikrine dayandırabiliriz. Sanat terapisinin hedefi ilk başta psikolojik rahatsızlığı olan kişilerdir. Sonrasında bu terapinin popülasyonu çocuklar, ergenler, yaşlılar, öğrenme ve uyum zorluğu yaşayan bireyler, otizm spektrum bozukluğu, istismar geçmişinin bulunması, kayıp veya doğal afet yaşayanlar gibi günlük yaşamda güçlükleri bulunan bireylere genişledi. Sanat terapisi, stresle veya öz farkındalıkla mücadele eden ve kişisel zorluklara yol açan baskıya sahip kişileri destekler. Günümüzde sanat terapisi sadece terapötik yaklaşım olarak değil aynı zamanda bireylerin veya grupların potansiyellerini keşfedip bazı sosyal sorunları çözdüğü gelişimsel uygulama olarak ele alabilir. Bu noktada sanat terapi ile ergoterapinin özel gereksinimli bireyleri desteklenmesinde ortak çalışmaları dikkat çekiyor.”Terapide kukla önemli bir araçSanat terapisinde kullanılan araçlardan birinin de kuklalar olduğunu belirten ergoterapist İsa Kör, “Kukla sanat terapisinde metaforik bir ifadedir. Ergoterapist görüşmelerinde sözel dili kullanmakta güçlük çeken çocuklarla çizim, kil kalıplama ve kolay yapma gibi yollarla etkileşim kurmak sadece terapist için değil çocuk içinde eğlenceli bir seçenektir. Bunun yanında doğrudan konuşmak yerine kukla kullanımı çocuğun konuşmadan daha az düşmanca ve tehdit edici düşüncelerine kapılmasına destek olabilir.” ifadelerini kullandı.Boyalar olumlu etki yaratabiliyorSanat çalışmalarında kurşun kalem, boya kalemleri, kolaj malzemeler, pullar, fırça, kil ve sulu, yağlı, pastel boyalar gibi malzemelerin kullanılabildiğini belirten ergoterapist İsa Kör, “Malzemelerin kullanımına bağlı olarak içeride oluşturulmaya çalışılan ahenk kişinin dışa vurumu olarak ifade edilebilir. Boyaların ayrıca travmatik olaylardan sonra uzun süreli hafızada olumlu etkisiyle ilgili yapılan çalışmalar mevcut. Özellikle akışkan yapıdaki boyaların bireyde gevşeme ve meditatif deneyimleri teşvik ettiği gözlemlendi. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuklarla çalışmalar yaparken kullanılan boyalar ve kilin çocuğun öz düzenleme, kendini kontrolde tutma, planlama gibi yürütücü işlevlerini geliştirmede önemli etkileri olduğu tespit edildi. Ergoterapistin sanat çalışmalarına yer vermesi bireyin zamanı verimli, anlamlı ve değerli kullanmasına olanak sağlayabilir.” diye konuştu.Özellikle pediatri alanında çalışıyorlarErgoterapist İsa Kör, Sanat terapisi ile ergoterapiyi birlikte ele alırken farklı noktalara odaklandıklarını unutmamak gerektiğini vurguladı ve sözlerini şöyle sürdürdü:“Ergoterapist bireyin sanat çalışması esnasında kaçınabileceği, dokunmak istemeyeceği, ağzına alabileceği ve kendisine tehlike yaratabilecek noktaları önceden saptayabilir. Bireyin hangi alanında bir beceri eksikliği varsa ona göre farklı sanatsal çalışmaları uygulamayı tercih edebilir. Ergoterapistler ülkemizde özellikle pediatri alanında çalışmalar yapıyorlar. Burada son dönemde çocuklarda gözlemlenen otizm spektrum bozukluğu, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, özgül öğrenme güçlüğü, down sendromu, serebral palsi gibi dezavantajlı gruplara çokça rastlanıyor. Ergoterapist her bireyi kendi ilgi alanına ve kişisel özelliklerine göre ele alacağı için sanatsal çalışmasını öğrenme güçlüğü bulunan iki farklı bireyde farklı uygulamalara gidilebilir. Bu yüzden ergoterapistler dezavantajlı grupta belirli bir sanat materyalini kullanmayı uygun bulmayabilir. Her grubu kendi içinde değerlendirmenin yanında bireye özel yaklaşımı hedefleyerek kişiye özel yaklaşım benimsiyorlar. Ancak burada sanatsal çalışmanın yapıldığı ortamdaki sosyal ilişkilerdeki etkileşiminin önemini atlamamak gerekiyor. Grup çalışmalarında sanatsal çalışmalarla ortak etkileşime giren bireylerin sosyal becerilerinde gelişimler görülebiliyor.”Aktivite katılımını artırmayı amaçlıyorlarErgoterapistlerin psikiyatrik bozukluğu bulunan bireylerde sanatsal çalışmaları kullanmasındaki asıl amaçlardan birisinin kişinin kendini iyi hissetmesinin yanında aktivite katılımını artırmak istemesi  olduğunu belirten ergoterapist İsa Kör, “Psikiyatrik bozukluklarda günlük rutinlerde azalmalar görülebiliyor. Bireyler plan yapma, organizasyon, aktiviteyi başlatma, sürdürme ve bitirme gibi noktalarda problemlerle karşılaşılabiliyorlar. Burada günlük yaşamdaki aktivelerin çeşitliliğin artırılması hedefleniyor. Örneğin resim, kil, dans, müzik hepsi kendi içinde ayrıca farklı noktalara destek sağlıyor. Ergoterapist ise bireyin yatkın olduğu noktada aktivitelere sanatsal çalışmaları dahil ederek çalışmalarındaki etkileşimi destekleyebiliyor.” dedi.Demans riskini düşürüyorGeriatrik bireylerde hafıza ve dikkat gibi bilişsel becerileri kuvvetlendirmek ve fiziksel hareketliliği artırmak için sanat terapisine ihtiyaç duyulabildiğini ifade eden ergoterapist İsa Kör, “Sanat, soyut düşünme, yargılama ve hafıza gibi çeşitli becerileri kullanmayı gerektiriyor. Yaşlı bireylerde demans geliştirme riskinin daha düşük gözlemlenmesinde sanatın etkisi dikkat çekiyor. Sanat yoluyla bilişi kullanmak çoğu rehabilitasyon hizmetinden yararlan yaşlı popülasyonda bağımsız işlevlere dönüşebilir.” diye konuştu.Ergoterapistler bireyin iyilik haline odaklanıyorErgoterapist İsa Kör, ‘Ergoterapistler sanatı araç olarak kullanabilirken, görüşmelerinde sadece sanat terapisine yer vererek ilerlemezler’ dedi ve sözlerini şöyle tamamladı:“Müzik, resim, kil, dans çalışmaları görüşmelerinde olabilir ancak bireylerin bahsedilen alanlar üzerindeki gelişimlerine ve kendilerini sanatsal çalışmalarla ifade ediş biçimine odaklanmaz. Ergoterapistin amacı kişinin günlük hayatındaki aktiviteleri çeşitlendirmek, geliştirmek ve değiştirmektir. Bunları yaparken bireyin iyilik haline odaklanır. Kişinin kaybolan yetilerine göre aktiviteler belirleyerek kişinin becerilerini geliştirmeyi, eski haline getirmeyi ve kayıpları önlemeyi amaçlayarak bireyin hayatını destekler.”

20 EKI 2022

İş Sağlığı ve Güvenliğinde Yapay Zeka ve Dijitalleşme Uygulamaları’ konusu ele alındı…

Madencilikte dijital sistem gerekliliği vurgusu yapıldı…Üsküdar Üniversitesi, MESKA Vakfı, TRIOMOBIL ve ÜSGÜMER iş birliğinde gerçekleştirilen “Türkiye’de İş Sağlığı ve Güvenliği Alanında Yaşanılan Sorunlar ve Çözüm Önerileri” sempozyumuna ev sahipliği yaptı.Sempozyumun açılış konuşmalarını Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, ÇSGB İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdür Yardımcısı Levent Kenan Kibar ve TRİO Mobil CEO’su Nevzat Ataklı yaptı.Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan: “İş kazalarından oluşan devasa kayıplar önlenmelidir” Açılış konuşmalarında ilk olarak Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan kürsüye geldi. Uçan; “Ülkemizde iş sağlığı ve güvenliği sahasında çok önemli bilgi eksikliği ve yetersizlikler bulunmakta, bunların sonucu olarak da önlem eksiklikleri ile sorunlar yaşanmaktadır. MESKA Vakfı, TRİO Mobil ve Üsküdar Üniversitesi olarak bu sempozyum ile iş sağlığı ve güvenliği sahasındaki tehlikelerin ve ülkemizdeki sorunların anlaşılması ve çözüm önerileri ile eksikliklerimizin giderilmesine katkı sağlamak hedeflenmiştir. Çalışanlarımızın canı ve sağlığı korunmalıdır. Gelişmekte olan ülkemiz ekonomisi iş kazalarından oluşan devasa kayıplar önlenmelidir. Üniversitelerimiz ve eğitim sistemimiz başta olmak üzere tüm kesimlere bu konuda önemli görevler düşmektedir. Dijitalleşme ve yapay zekâ konularında çalışmalarla daha sağlıklı bir İş Sağlığı ve Güvenliği ortamı oluşması sağlanabilinir. Bu amaçla bu sempozyumda bu konuda çalışan firmaları ve akademisyenleri bir araya getirdik. Çalışma Bakanlığımızdan genel müdür Yardımcısı ve Yapay zekâ konusunda çalışan arkadaşımızın katılarak bize destek vermeleri bize güç vermiştir. Birlikte çalışma ile daha kısa sürede ve daha büyük başarılar elde edilebileceği inancındayım.” şeklinde konuştu.Nevzat Ataklı: “Amacımız insanlara evlerinden daha güvenli bir çalışma ortamı sunmaktır”Daha sonra kürsüye gelen TRİO Mobil CEO’su Nevzat Ataklı, 2021 yılı iş istatistiklerine göre Sosyal Güvenlik Kurumunun açıklamasına göre dünya genelinde iş kazaları ve meslek hastalıkları nedeniyle günde ortalama 5 bin 500 kişinin yaşamını yitirdiğini söyledi. Ataklı; “Dakika da yaklaşık olarak 4 kişinin bu kazalar sonucu ölmesinin aslında daha aza indirilebilir ve bu yapay zeka ile çalışmayla mümkün olacaktır. Amacımız insanlara evlerinden daha güvenli bir çalışma ortamı sunmaktır. İş kazalarının önlenmesi doğru teknolojiler ile birlikte mümkün ve herkesin işten güvenli bir şekilde ailelerine geri dönebilmesini temenni ediyoruz.” dedi.Levent Kenan Kibar: “İş sağlığı ve güvenliği konusu toplumda herkesi ilgilendiren bir durumdur”ÇSGB İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdür Yardımcısı Levent Kenan Kibar, iş kazalarının küresel hayatın bir sorunu olduğu konusundan bahsetti. Kibar; “İş sağlığı ve güvenliği konusu sadece iş yerleri ve çalışanları ilgilendiren bir durum değil toplumdaki herkesi ilgilendiren bir durumdur. Uluslararası iş sağlığı ve güvenliği alanında çalışmalar yapılıyor. Ülkemizde çalışanları ve sağlık görevlilerini korumaya yönelik Cumhurbaşkanımızın destekleriyle çok sayıda ülkede olmayan iş güvenliği kanunu çıkarıldı. Toplumun tüm alanında çalışmalar sürüyor. İş sağlığı ve güvenliği kültürünü geliştirmek için üniversitelerle, Milli Eğitim Bakanlığı ile birlikte çalışmalar yürütülüyor. İlkokul, ortaokul ve liselerde de müfredatlar ile ilgili yapılan çalışmalar devam ediyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı olmak üzere diğer bakanlıklar ile de görüşmeler yapılıyor. Üniversitelerin de iş sağlığı ve güvenliği bölümlerinin öğrencilerinin çalışma yaşamlarında büyük bir sorumlulukları bulunuyor.” şeklinde konuştu.Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin: “Sağlıkçılar olarak bizi en çok yaralayan önlenebilir insan kayıpları ve önlenebilir hastalıklar”Artından açılış konuşmaları kapsamında konuşan Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, iş sağlığı ve güvenliğinin hayatımıza çok küçük yaştan itibaren girdiği konusuna dikkat çekti.  Ertekin; “İş sağlığı güvenliği aslında yaşamımızda çok büyük bir zaman alıyor. Çoğumuz üçlü ya da altılı yaşlarda anaokuluna gitmeye başlıyoruz. Aslında iş sağlığı güvenliği orada yaşamımıza girmeye başlıyor. İnsan yaşamının da günümüzde 70’li 80’li yaşlara uzadığını düşünürsek neredeyse 70 yıla yakın süre iş sağlığı güvenliği yaşamımızda önemli bir etkinlik sağlıyor. Sağlıkçılar olarak bizi en çok yaralayan konular önlenebilir insan kayıpları ve önlenebilir hastalıkladır. Keşke imkanlar olsa da önlenebilir kazaların ve hastalıkların hepsini ortadan kaldırabilsek. Yapay zeka sağlık sektöründe de çok yoğun kullanılıyor, inanıyorum ki iş sağlığı sektöründe de çok büyük katkıları olacak. Devletimiz gereken desteği veriyor ve akademik camiada da topluma ülkelere ve insanlığa katkıya sunulması son derece önemli.” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Kriz çözme konusundaki başarımızı krizi önleme konusunda da göstermeliyiz”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan psikolojide kriz kelimesinin içerisinde iki anlam tehdit ve fırsat bir arada olduğundan bahsetti ve sözlerine şöyle devam etti:“Eleştiri çok önemlidir. Son yaşanan Bartın’daki maden patlamasında öz eleştiri yapmalıyız. Bizim kültürümüzün gereği bu zulümle değil, ilimle ilerlememiz gerekiyor. Mesela çok güzel bir sağlık sistemi oluşturduk, Sağlık Bakan Yardımcımız E-Nabız uygulamasını 2005’lerde başlattı. Bütün o kurulmuş sistemin içinde şimdi hangi ilacı hangi eczanenin nereye verdiği takip edilebiliyor. SGK hepsini takip ediyor ve halktaki talebin artmasına rağmen sağlık sistemi dijitalleşme sayesinde çok hızlandı. Soma olayları olduğunda maden alanında da bu dijitalleşmeyi yapmamız gerekiyordu ama o zaman yapmadık. Onun için bakanlığımız bu konuda muhakkak bir öz eleştiri yapmalı. Psikolojide kriz kelimesinin içerisinde iki anlam vardır. Bir anlam kriz kelimesinde tehdit, tehlike anlamı vardır bir de fırsat anlamı vardır. Son Bartın olayında yetkililer, devlet yöneticileri bu krizi en güzel şekilde çözüyor. Bütün ailelere yardım ediyor, sahip çıkıyor. Yani kriz çözme konusunda çok başarılıyız ama krizi önleme konusunda da aynı başarıyı göstermemiz gerekiyor. Kömür ocaklarında gazdaki hangi basınç değişikliğini ve metan gazını nerede, nasıl biriktirdiğini saat gibi takip eden dijital bir sistem kurulması lazım. Bu sistem kurulur ve işlerse bir sorun olduğunda iş sağlığı ve güvenliği uzmanı da hata yapamaz. Dijital takip sistemi içerisinde insan hatalarını da minimalize ediyor.”Tarhan: “Uzaktan İSG eğitimi olamaz!”Tarhan konuşmasında İş Sağlığı ve Güvenliği ön lisans, lisans eğitiminin üniversitelerde uzaktan eğitimle verilemeyeceğini, uygulamasız bir İSG eğitiminin olamayacağını sözlerine ekledi. Plaket takdimlerinin de gerçekleştirildiği sempozyumda açılış konuşmalarının sonlanmasının ardından, sempozyum eş zamanlı olarak farklı salonlarda TRİO Mobil Stratejik Müşteriler Grup Müdürü Özlem Çaltı, TRİO Mobil Müşteriler Grup Müdürü Neslihan Ataklı, Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur, Medeniyet Üniversitesi Fizik Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Emine Can, İBB İSG Müdürü Dr. Öğr. Gör. Özkan Kaan Karadağ ve Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Dr. Öğretim Üyesi Nuri Bingöl başkanlığında oturumlar gerçekleştirildi. Oturumlar şeklinde düzenlenen sempozyuma konunun uzmanı çok sayıda akademisyen katılım sağladı ve iş sağlığı ve güvenliği alanında devam eden çalışmaları paylaştı.

18 EKI 2022

Rezidans yangınından gereken dersler çıkarılmalı!

Dış cephelerde yanmaz malzeme kullanılmalıÜsküdar Üniversitesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan ve Öğr. Gör. Abdurrahman İnce, Kadıköy Fikirtepe’de 24 katlı bir rezidansta çıkan yangın ve olası yangınlara karşı alınması gereken önlemlere ilişkin değerlendirmede bulundu.Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, 24 katlı rezidans yangınının birinci kattan son kata kadar yanıcı dış cephe malzemesinin tutuşarak hızla yukarı doğru ilerlemesiyle ve pencerelerden daire içlerine sirayet etmesiyle yürekleri ağza getirdiğini söyledi.Metal yangını su söndürmüyor…Yüksek katlı binaların dış cephelerinde yanıcı malzeme kullanılmamasının öneminin bir kez daha ortaya çıktığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Polietilen dolgulu alüminyum kompozit panel B yanıcılık (zor alevlenici) sınıfındadır. Binaların Yangından Korunması Hakkında Yönetmeliğin yürürlükte olan hükümlerine göre bile bina yüksekliği 28,5 metreden fazla olan binalarda bu malzemenin kullanımı yasaktır. Bu yasak olan malzemeler sökülüp atılmalıdır. Aslında özellikle yüksek binalarda dış cephe yalıtım ve kaplama malzemesi olarak A1 sınıfı (hiç yanmaz) malzeme kullanılması tarafımızdan önerilir. Binaların Yangından Korunması Hakkında Yönetmelik’te 2007’de yürürlükte olan cepheler başlığındaki hükümlere geri dönülmelidir.” dedi.Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, ayrıca polietilen dolgulu alüminyum kompozit panel yangını D Sınıfı metal yangını olduğundan su ile söndürülemediğini vurguladı.  Yangının komşu katlara atlamasını engelleyecek çalışma yapılmalı…Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, 2007 yılında yürürlükte olan “cepheler” başlığındaki hükümleri de hatırlattı: MADDE 27- (1) Dış cephelerin, yüksek binalarda yanmaz malzemeden ve diğer binalarda ise, en az zor alevlenici malzemeden olması gerekir. Cephe elemanları ile alevlerin geçebileceği boşlukları bulunmayan döşemelerin kesiştiği yerler, alevlerin komşu katlara atlamasını engelleyecek şekilde döşeme yangın dayanımını sağlayacak süre kadar yalıtılır.”2017’de Londra’daki yangınla gündeme geldi2017'de Londra’da 24 katlı Grenfell Tower yangınında yanıcı dış cephe yalıtım ve kaplama malzemesi nedeniyle dördüncü katın üzerindeki tüm katların tamamen yandığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, şunları söyledi:“Orada dördüncü kattaki bir buzdolabı motoru arızası sebebiyle başlayan yangın yanıcı dış cepheye ulaştı ve yanıcı dış cephe malzemesinin tutuşmasıyla tüm dış cephe boyunca ilerledi, pencerelerden içeriye sirayet etti ve tüm binanın yanmasına sebebiyet verdi. Bu malzeme şimdi NFPA uzmanları başta olmak üzere tüm dünya yangın bilim insanları tarafından tartışılmaktadır. Sadece İngiltere’de 1600 adet daha aynı dış cephe malzemesine sahip binanın varlığı rapor edilmektedir.İstanbul’daki yangın içeriye sirayet edemediÜlkemizde bu sayı daha fazladır. Azerbaycan 16 ölümlü benzeri bir yangından sonra tüm yanıcı dış cephe malzemelerini söküp atmıştır. İstanbul’da 2012 yılında meydana gelen 34 katlı Polat Tower yangınında da benzer şekilde yanıcı dış cephe malzemesi yüzünden yangın çok kısa sürede teras katına kadar hızla ilerledi. Ancak yanan kısımda pencere olmadığından, dış cephe kaplama malzemesinin arkasındaki yalıtım malzemesi yanıcı olmayan taşyünü olduğundan ve bunun da arkasında hiç yanmaz perde beton duvar bulunduğundan içeriye sirayet edemedi.Yangın kaçış merdiveni bulunmalıdırYüksek katlı binalarda acil durum asansörlerinin de olması gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “2017'deki Londra Grenfell Tower yangınında ayrıca korunmuş yangın kaçış merdiveni ve acil durum asansörü olmadığı için 80 kişi (çoğu yanarak) öldü. Bizdeki mevzuatta ise (Binaların Yangından Korunması Hakkında Yönetmelik) bu yükseklikteki binalarda (24 kat) en az iki adet korunmuş ve yangın güvenlik holü bulunan yangın kaçış merdiveni istenmektedir. Ayrıca acil durum asansörü istenmektedir ve bu binada da mevcut olduğu düşünülmektedir. Binayı kullananlar bu kaçış merdivenlerinden kaçabildiler ve hiç can kaybı olmadı.” dedi.Acil durum asansörleri çalışmalıdırYangın sırasında asansörlerin çalışmadığını, bunun da olması gereken bir durum olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, acil durum asansörlerinin çalışması gerektiğini söyledi. Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Yangın çıkınca asansörler senaryo gereği kaçış katına iner, kapılarını açar ve başka komut almaz ama acil durum asansörlerinin çalışmaya devam etmesi gerekir. Aynı zamanda yangınla savaş sistemleri hariç elektriğin de zorunlu olarak kesilmesi gerekir. Jeneratörlerin sadece yangınla savaş sistemlerinin enerjisini beslemesi ve sürdürmesi gerekir. Buna acil durum enerji sistemi denir ve ülkemizde maalesef bu konu yeterince bilinmediğinden acil durum asansörleri yangın esnasında genellikle çalışmaz. Eğer burada da çalışmadı ise müdahale eden itfaiyeciler çok zorlanmış olmalıdır. Acil durum enerji sistemi acil durum asansörlerini çalıştırmakla birlikte kaçış yollarına duman girmemesi için basınçlandırma fanlarını da çalıştırmalıdır. Acil durum asansörü hem hareket kabiliyeti olmayan engellilerin tahliye ve kurtarılmasında ihtiyaçtır ve hem de itfaiyecilerin ve söndürme, kurtarma ekiplerinin hızlı bir şekilde üst katlara çıkıp inebilmeleri için ihtiyaçtır.” uyarısında bulundu.Çok katlı binalarda dışardan müdahale imkansızdırÖğr. Gör. Abdurrahman İnce de itfaiyenin bu çok yüksek katlı binalara dışarıdan müdahalesinin belli bir yükseklikten sonra handikap hatta imkânsız olduğunun altını çizerek “Dahili müdahale yapılması gerekir. Bunun için bina dışında itfaiye su verme ağzı (siyam ikizleri) ve her katta da itfaiye su alma vanaları bulunur. İtfaiyeciler, kişisel koruyucu donanımlarına ilaveten hortumlarını alarak yangın çıkan katın bir alt katına çıkar, konuşlanırlar. İşte bu kata hızlı bir şekilde çıkabilmeleri için acil durum asansörlerinin (eski ismi itfaiyeci asansörü) çalışması gerekir. Ayrıca yukarıda değinildiği gibi kurtarma amacı ile de kullanılır.” dedi.Yüksek binalarda yangın önlemleri alınmalıdırSadece rezidanslar değil, bu çok yüksek binaların başta elektrikli cihazlarının bakımlarının aksatılmaması ve güvenli olması gerektiğinin altını çizen Öğr. Gör. Abdurrahman İnce, alınması gereken önlemleri de şöyle sıraladı:“Yangınlar çoğunlukla ısıtma-soğutma sistemlerinden ve pişirme işlemlerinden çıkar. Bunların dışında dikkatsiz sigara içimi başta olmak üzere çok sayıda yangın çıkış sebebi vardır. Sadece rezidanslar değil tüm yüksek katlı binalar; hastaneler, oteller, ofis binaları, konutlar için yangına karşı ekstra önlemler alınması gerekir. Konuyla alakalı kısmı; dış cephe yalıtım ve kaplama malzemeleri A1 sınıfı hiç yanmaz vasıfta olması gerekir. Bu hususta çok büyük yangın ve buna bağlı can kaybı riski vardır. Bu binaları kullananlar yangın kaçış merdivenlerini denemek için zaman zaman kullansınlar, yani tatbikat yapsınlar ve her zaman kullanıma hazır tutsunlar. Yangın çıkmaması için her türlü önlem alınmalıdır. Elektrikli cihazların havalandırma menfezleri kapatılmamalı ve hava sirkülasyonu engellenmemelidir.”

17 EKI 2022

Ağır eşya taşırken bu hareketlerden kaçının!

Kol çantası yerine omuz çantası tercih edinÜsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Program Başkanı Prof. Dr. Deniz Demirci, Dünya Omurga Sağlığı Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada omurga sağlığının önemine dikkat çekti ve ağır eşya kaldırılırken uygulanması gereken yöntemleri paylaştı.Omurga sağlığı herkes için önemliOmurganın vücut için yapısal destek, merkezi sinir sistemi için koruma sağladığını ve hareket etmeyi kolaylaştırdığını belirten Prof. Dr. Deniz Demirci, “Basitçe söylemek gerekirse, her hareket omurgadan kaynaklanıyor. Omurga sağlığının sporculardan sedanter bireylere kadar herkes için son derece önemli olduğunu söyleyebiliriz. Sağlıklı bir omurga olmadan dik oturmak, eğilmek, nesneleri almak, yürümek, boynu bükmek ve hareket ettirmek gibi günlük işler ve hareketler son derece zor veya ağrılı hale gelebilir. Omurga zedelendiğinde hareket kabiliyetinin sınırlı olması beklenebilir ve ağrı olmadan normal bir şekilde hareket edememek yaşam kalitesini düşürebilir. Bu nedenle omurga sağlığına önem vermek ve yaşam kalitesindeki rolünü anlamak önemlidir.” dedi.Omurganın 3 işlevi varProf. Dr. Deniz Demirci, omurganın üç ana işlevini şöyle sıraladı:Omuriliği ve ilgili sinir köklerini korumak,Sinir sistemi, elektriksel uyarıları iletmek için omuriliği kullanır. Basınç, dokunma, soğuk, sıcak, ağrı ve cilt, kaslar, eklemler ve iç organlardan gelen duyusal bilgilerin tümü omurilikten taşınır. Hasarlı bir omurilik, sinirsel tepkileri kesintiye uğratarak vücudun belirli bölgelerindeki duyuları devre dışı bırakabilir.Dik duruşu korumak için yapısal destek ve denge sağlamak,Esnek hareketi mümkün kılmak.Yük kaldırırken teknik çok önemliAğır nesnelerin doğru bir teknikle kaldırılmaya dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Deniz Demirci, “Kaldırma tekniği yanlışsa omurgaya zarar verilebilir. Eğer eşya çok ağırsa, yardım alınmalı ve tek başına kaldırmaya çalışılmamalı. Doğru şekilde kaldırmak için nesneye olabildiğince yakın durulmalı ve nesneyi kaldırmak için sırt ve vücudun üst kısmı yerine bacaklar ve dizler kullanılmalı. Bir yük taşırken postür yani duruş temel esastır. Optimal postürü ve bunun nasıl korunacağını bilmek, doğru kasların çalışmasını sağlayarak yaralanmaların önlenmesine yardımcı olacaktır.” dedi ve optimal duruşun nasıl oluşturulacağı ile ilgili önemli bilgiler paylaştı:Optimal duruşta;Çene geride,Omuzlar geride ve gevşek,Omurganın doğal kıvrımları korunmuş,Leğen kemiği nötral pozisyonda (öne doğru veya arkaya doğru eğik değil),Dizler çok hafif bükülü,İki ayak düz ve baş parmaklar karşıyı göstermeli.Bel yüksekliğindeki ağırlığı taşımak daha kolay Bel yüksekliğindeki bir yükü kaldırıp taşımanın yerdeki yükü kaldırıp taşımaktan daha kolay olduğunu ve bu şekilde taşımanın önerildiğini belirten Prof. Dr. Deniz Demirci, taşınacak objenin yüksekliğini artırmanın ergonomik bir çözüm olduğunu söyledi ve ağır eşya kaldırılırken dikkat edilmesi gerekenleri şöyle sıraladı:Ayakların arası belli bir açıklıkta olmalı,Kaldırılacak yük vücuda yakın tutulmalı,Kalça ve dizleri bükerek eğilmek gerekiyor (squat gibi),Yük bacakları ve kalçayı kullanarak kaldırılmalı,Kaldırma ve indirme aşaması boyunca omurganın doğal kıvrımları korunarak sırt düz tutulmalı,Yükü kaldırıp indirirken kontrollü hareket etmek gerekiyor,Yükü vücudun iki tarafına da eşit paylaştırılarak kaldırma işlemi yapılmalı.Bu hareketlerden kaçınılmalı… Prof. Dr. Deniz Demirci, ağır bir cismin yerden kaldırılırken kaçınılması gereken hareketleri ise şöyle paylaştı: Omurgayı döndürerek yükü kaldırmak,Sarsıntılı hareketler sergilemek,Bacaklar dümdüz tutularak yere eğilip yükü kaldırmak veVücudun tek tarafı ile yük taşımak.Egzersiz ve beslenmeye dikkat edilmeli Prof. Dr. Deniz Demirci, aktif bir yaşam tarzı sürdürmenin bel, boyun, sırt ağrısı yaşama riskini azaltmaya yardımcı olduğunu söyledi ve sözlerine şöyle devam etti:“Optimal egzersiz; aerobik aktivite, karın bölgesi ve gövde merkez kaslarını güçlendirme ve esneme egzersizlerinin kişiye özel hazırlanmış bir kombinasyonunu içerir. Bu konuda bir fizyoterapistten destek almak faydalı olacaktır. Esnek kalmak için esneme egzersizleri yapmak aynı zamanda eklem fonksiyonunu ve hareket aralığını desteklemeye yardımcı olur. Bu da omurga sağlığını geliştirmeye ve genel yaralanma riskini azaltmaya yardımcı olur. Egzersiz yapmak için ağrının başlamasını beklemek ve daha fazla sakatlanma riski almak yerine zayıf üst sırt, boyun ve omuz kaslarının gücünü ve dayanıklılığını artırmak için daha hafif ağırlıklarla dirençli egzersiz yapılması yararlı olacaktır. Öte yandan sağlıklı kiloyu korumakta fayda var. Uygun bir beslenme ve egzersiz sağlıklı bir kiloyu korumanın ana yollarıdır.”Omuz çantası yerine sırt çantası kullanılmalıSırt veya el çantası taşınırken fark edilir bir gerginlik hissedilmeyecek bir ağırlıkta olması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Deniz Demirci, “Omuz çantalarının yerine yükün iki omza eşit dağıtıldığı sırt çantalarını tercih etmek daha iyi olacaktır. Ağır bir çanta uzun süre aynı omuzda taşındığında omuz öne ve aşağı doğru yuvarlanmaya başlıyor. Bu da üst sırt ve boyundaki kaslarda strese sebebiyet verebiliyor. Bunu önlemek için çantanın gün boyunca tarafı değiştirilmeli.” diye konuştu.

15 EKI 2022

Prof. Dr. Tarhan: “Normal iyilik mum ışığıysa, sessiz iyilik güneş gibidir”

“Akıldan Kalbe, Gönülden Topluma Sessiz İyilikler Platformu” Projesi Hayata GeçiyorSaygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından “Akıldan Kalbe, Gönülden Topluma Sessiz İyilikler Platformu” Proje Koordinatörü Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan, Proje Koordinatör Yardımcısı Ayşe Banu Güngenci, Türk Kızılay Derneği Genel Merkez Yönetim Ofisi Başkanı Şemsi Kamile Canbay ve Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan açılış konuşmalarını gerçekleştirdi.Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan: “Sessiz İyilikler kavramının projeye dönüşmesi için çok emek verdik”Akıldan Kalbe, Gönülden Topluma Sessiz İyilikler Platformu Proje Koordinatörü Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan açılış konuşmasında, Sessiz İyilikler Projesi’nin hedeflerinden ve gönüllülük esaslarından bahsetti. STK’lar arasında iş birliğini artırmak istediklerinin altını çizen Turan; “Sessiz İyilikler kavramının bir projeye dönüşmesi için çok emek verdik. Kızılay’a bizlere böyle bir fırsat sundukları için çok teşekkür ediyorum. Projemiz; Üsküdar Üniversitesi, Haydi Tut Elimi Derneği, Üsküdar Belediyesi ve Üsküdar Kaymakamlığı ile Kızılay Üsküdar Şubesi iş birliğiyle yürütülecektir. Projemizin hedefleri ise STK’lar arası iletişimin üst düzeyde sağlanması, kamu ve sivil toplum iş birliğinin sağlanması ve güçlendirilmesidir. Hesap verebilirlik, saydamlık, katılımcılık ve verimlilik ilkeleri doğrultusunda bir model oluşturmayı hedefliyoruz. İyi niyetli olmak yetmiyor iyi niyeti sürdürmemiz, bırakmamamız gerekiyor. İyi duygu ve düşünceli olmak ve bunu davranışa dönüştürmek gerekiyor. Bu da yeterli değil bu davranışları çoğaltarak sürdürülebilir hale getirmemiz ve bizden sonraki nesillere aktarmamız gerekiyor.” dedi.Şemsi Kamile Canbay: “Her yeni proje heyecanımızı artırıyor”Türk Kızılay Derneği Genel Merkez Yönetim Ofisi Başkanı Şemsi Kamile Canbay, Kızılay’ın faaliyetleri hakkında dinleyicilere paylaşımlarda bulundu. Kızılay’ın yurt içi ve yurt dışı çalışmaları ile devam eden farklı ölçekli 850 hizmet alanına ilişkin bilgi paylaşan Canbay, “Akıldan Kalbe, Gönülden Topluma Sessiz İyilikler Projesi” gibi her yeni projenin yeni umut ve çalışma aşkı verdiğini aktardı.Prof. Dr. Tarhan: “Kötülüğün çoğaldığı böyle bir çağda doğru olmamız çok önemli”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Tarhan açılış konuşmasında ortaya konan projenin önemine değindi. İyiliklerin azaldığı ve bencilliğin arttığı böyle bir çağda doğru olmanın ve insanlığa faydalı hizmetler yapmanın önemine dikkat çekti. Tarhan; “İnsanlık tarihinde “Akıldan Kalbe, Gönülden Topluma Sessiz İyilikler Platformu” na benzeyen projeler hep olmuştur. Fakat bu çağda bu projelere olan ihtiyaç şiddetle arttı. Küresel narsisizm ile ‘başkası açlıktan ölse de bana ne’ anlayışı hâkim olmaya başladı. Metaverse ile bütün kaynakları; güç, para ve hakimiyeti tek bir gücün elinde toplamak istiyorlar. Dijital küresel veri tabanını yönetenlerin eline bu güç geçmek üzere. Böyle bir durumda hiç olmazsa bizler bu yanlışları söyleyip doğruları yaparak örnek olmalıyız. Gelir adaletsizliği olan toplumda huzur olmaz. Göçler tesadüfi değil, sebepleri gelir eşitsizliği ve gelişmemiş ülkelerdeki fakirliktir. Bu zamanda küresel olarak yayılan ve farkında olmadığımız diğer bir anlayış ‘sen çalış ben yiyeyim’ anlayışıdır. Küresel sistem benmerkezcilik ve hesap verilemezliği yüceltiyor. Bencillik ve özgürlüğün sınırlarının birbirine karıştığı ilginç bir çağda yaşıyoruz. Böyle bir çağda doğru olmamız çok daha önemli.” dedi.Prof. Dr. Tarhan: “Normal iyilik mum ışığıysa, sessiz iyilik güneş gibidir”Yardımlaşmanın ve iyi niyet davranışlarının kaynağının kadim Anadolu kültüründeki yeri hakkında paylaşımlarda bulunan Tarhan, “Akıldan Kalbe, Gönülden Topluma Sessiz İyilikler” projesinin bu kültürün bir yansıması olduğunun altını çizdi. Tarhan; “Bu proje elimizdeki Anadolu kültürü hazinesinin bir yansımasıdır. Bu proje tamamlanıp kitap haline geldiğinde literatüre çok büyük bir katkı sağlayacak, bütün dünyada ‘buna ihtiyaç var biz de yapalım’ diyenlere referans olacaktır. Bu çağın en önemli iki hastalığı var. Bunlar; egoizm ve sekülerizm. Sekülerizm yani dünyacılıkta hesap verme duygusu olmadan, bu dünyada istediğim her şeyi yapabilirim duygusu yüceltiliyor. İnsanı koruyan iyi niyeti, vatanseverliği veya dindarlığı değil; hesap verme duygusudur. Hesap verilebilirliğin iç bekçisi de vicdandır. Vicdan içimizdeki bekçidir. Neyi yapmamız ve neyi yapmamamız gerektiğini söyler. Çocuklarımızı yalnızca zeki, başarılı değil iyicil yetiştirmemiz lazım. Bu sebeple Sessiz İyilikler Projesini Haydi Tut Elimi Derneği ile 2010 yılından bu yana sürdürüyoruz. Sessiz iyilikte, bir elin verdiğini diğer el görmesin anlayışı vardır. Bu iyilik modeliyle içimizdeki narsisizmi tedavi ediyoruz. Bu insanın nefsine ağır geliyor, ‘iyilik yapıyorum ama kimse alkışlamıyor’ diyor. Sessiz iyilikte övgü ve alkış almadan iyiliğe devam etmek var, zor bir şeydir. Normal iyilik mum ışığıysa, sessiz iyilik güneş gibidir. Hakikat açısından o derece kıymetlidir. Bu ancak bilgeleşmiş kişilerde olur, gelişmişlik düzeyiyle ilgili. Bu anlayış bizim kültürümüze balık bilmez halik bilir olarak yerleşmiş.” ifadelerini kullandı.Açılış konuşmalarının ardından gerçekleşen proje tanıtım sunumları ve toplu fotoğraf çekimi ile program son buldu.

15 EKI 2022

Madenlerde tehlikeyi tamamen yok edemeyiz ama minimalize edebiliriz…

Üsküdar Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Nuri Bingöl, Bartın’da meydana gelen patlamaya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.Kazalar aksaklık sonucu meydana geliyorKazaların durup dururken olmayacağını, bir yerlerde aksaklığın var olduğuna dikkat çeken Dr. Bingöl, “Alınan tedbirler ne kadar iyi olursa tehlikeyi o kadar düşürebiliriz ama ‘Tehlike nedir?’ diye baktığımız zaman; tehlike, yer altında çalışmaktır. Tehlike yanıcı materyaller olan kömür ve metan gazıdır. Kömür metan gazıyla ilişkili olduğu için bu tehlikeden doğan riskleri tamamen yok edemeyiz. Kabul edilebilir riski minimal hale düşürebiliriz. Burada söylemek istediğim olay, Türkiye taş kömürlerinin maden ocağı var. Bilgi birikimine dayanarak örnek gösterilen maden ocağı burasıdır. Nerelerde ihmal olduğu teknik ekibin çalışması sonucu ortaya çıkar.  Patlama önemli burada. Patlayıcı ortamı oluşturmamak lazım. Patlamanın önlemi muhakkak alınmalı. Patlamayı engellemek lazım. Patlamadan sonra, göçük olacak ve sonrasında yangın olacak. Bunlar için önlem gerekiyor. Kısa bir sürede yangını kesmek için otomatik yangın söndürücü kullanılabilir. Birtakım bariyerlerle önlemler alınabilir. Söylediklerim teknik anlatımdır ancak teknik inceleme sonucu bunu anlayabiliriz.” dedi.Cep telefonu dahi tutuşturmak için yeterli olabiliyor…Metan gazı CH4’ ün formülize ettiği bataklık gazı olarak geçen bir gazdır ve doğal gazın ham maddesidir ifadelerini kullanan Dr. Bingöl, “Herkesin evinde var olan bir gaz. Evde de bu patlama olabilir, sanayide de olabilir. Özellikle madende olacak diye bir kural değil. Biz bunlara patlayıcı ortam diyoruz. Kokulandırılma gerekir. Kömür bloğunun metan gazından dolayı blok blok olan kömür depremlerde de sıkışır. Sıkışan metan gazı açığa çıkınca çakmağı tutarsanız yanar. Madende kömürü alma esnasında birden kömür boşalırsa sensörlerin devreye girmesi tabii ki mümkün ama on üç tane tutuşturucu kaynaktan herhangi biri ile tutuşturursan; cep telefonu da olabiliyor, sigara, çakmak, kibrit vs. bunlarla buluştuğunda ani boşalma gazı yaptığı konsantrasyon itibarı ile patlayabiliyor elbette. Patlayıcı ortam oluşma sınırları var. Metan için %5 ile gibidir. Bu ise şunun gibidir; 100 metre küplük odaya %5 metre küplük gaz sızdırırsanız patlar. %5’lik kısma ulaşmamak çok önemlidir. Madenlerdeki havalandırmayı etkili tutmak çok önemlidir. Oluşabilecek metan gazı rutin ölçülmeli.” ifadelerini kullandı. Metan gazı %5 sınırını geçmişRutin bir işte %5 seviyesine ulaşmasını beklemiyoruz, ani bir boşalma olmuş böylece metan sınırı %5’i geçmiş olarak gösteriyor diyen Dr. Nuri Bingöl, “Bunun bir ihtimali planlı patlatmayla sert kömür bloğunun patlatılması esnasında o sıkışmış gaz orada bulunan maden mühendisleri sayesinde detaylı tespite tabi tutulacaktır bu bağlamda bilinmiş olacaktır. Gaz aniden boşaltılınca ihtimal olarak bu patlama oluştu diye düşünüyorum. Madenin içi karanlıktır bu bağlamda ortamda göz gözü görmüyor olması normaldir. Karbon monoksit yoğundur. Çalışmanın durdurulduğunu düşünüyorum. En azından oradaki gaz tahliye edilene kadar. Kömür bu bağlamda yanıcı bir materyaldir. Sıcaklık seviyesi düşürülemedi. Havalandırmada herhangi bir yanlış olsaydı o dumanı o zamanda görmeliydik. Farklı bir durum olduğunu düşünüyorum.” şeklinde konuştu.Profesyonel ekiplere güvenmek gerekiyorŞu anda da yangını söndürebilmek mümkün lakin yangını söndürebilmek zahmetli olacaktır diyen Dr. Bingöl, “İtfaiyeciler ve tahlisiye ekipleri tam koruma maskeleri ile ısıya dayanıklı fakat yanıcılığı olan fakat ısıya dayanıklı kıyafetleri ile çalışmalarda bulunacaklardır. Önerim şu; orada profesyonel ekipler var onlara güvenmemiz gerekiyor. AFAD orada, ekiplere güvenelim. Bir yandan arama kurtarma ve yangın söndürme çalışmalarının eşitlikte gittiğinden emin olunması gerekiyor.” dedi.

14 EKI 2022

Her şey “Dumansız Kampüs” için...

“Türkiye'de 20 milyondan fazla kişi tütün kullanmaktadır”Sigara içen kişilerin artmaması ve azalması konusunda çarpıcı açıklamalarda bulunan Dünya Sağlık Örgütü Yöneticisi, Yeşilay Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Toker Ergüder; “Öncelikle sigara kullanımını azaltmaya yakınlarımızdan başlamalıyız. Çevremizdeki herkesi uyarmalıyız. Sigara bağımlılığında siz doktor adayları olarak bize destek olun. Doktorlar olarak sigarasız bir ortamda yaşamak zorundasınız. Sigara bağımlılığında özellikle, 18-25 yaş arasındaki artışı çok fazla. Türkiye'de her yıl 125 bin kişi sigara içtiği için hayatını kaybediyor. Ülkemizde tüm ölümlerin %25'i sigara kaynaklı ölümlerdir. Aslında tüm dünyada sigara içme oranları düşüyor ancak ülkemizde bu oranlar artış halinde. Türkiye'de başka bir sıkıntımızsa özellikle kadınların sigara içme oranlarının büyük ölçüde artması. Özellikle kadın doktorlarda, kadın hemşirelerde, kadın öğretmenlerde sigara içme oranları toplumun çok üzerinde. Erkeklerde eğitim ve statü yükseldikçe sigara içme oranları düşüyor, kadınlardaysa eğitim ve statü yükseldikçe sigara içme oranları artış gösteriyor. Sigara firmaları tüm bunları çok iyi bildiği içinde belki bu üniversitenin hemen dışında belki bir kafeteryada sigara firması size ilk sigarayı uzatacaktır ve eğer siz onlara hayır diyebilirseniz hayatınız boyunca bağımlı olmaktan kurtulacaksınız.” ifadelerini kullandı.“Tütünün yayılmasının ana sebebi tütün endüstrisidir”Tütün kontrolü kavramından söz eden Ergüder, sigaraya bağlı ölümlerin bu kontrol sayesinde azalacağının altını çizdi. Ergüder; “Tütün kullanımı dünyanın ve ülkemizin en önemli önlenebilir ölüm nedenidir. Bu durumu tütün kontrolü olarak ifade edebiliriz. Çünkü Türkiye’nin en önemli ve önlenebilir halk sağlığı sorunu tütün kullanımıdır. Tütün salgınının ve yayılmasının ana sebebi tütün endüstrisidir. Bizim mücadelemiz sigara içen insanlar değildir, sigara içen herkes genç yaşlarda bağımlı hale getirilmiş ve tütün endüstrisi tarafından tuzağa düşürülmüş insanlardır. Bizim en büyük mücadelemiz tütün endüstrisidir. Mesela sıtmayı yaymak için arkasında bir endüstri yoktur ama bu tütün mikrobunu yaymak için arkasında bir endüstri vardır. Bu endüstri ne yazık ki herkesi bağımlı hale getirip kar elde etmeye çalışır. Salgının önlenmesine yönelik çok etkili yöntemler var. Bu yöntemleri hayata geçirmeliyiz.” şeklinde konuştu. “Sigara dumanına maruziyet ciddi hastalıklara sebep oluyor”Sigaranın yapısından ve zararlarından bahseden Ergüder; “Zehirli bir bitki olan tütünün ince bir kâğıt içine sıkıştırılarak sarılmış halidir. İçinde 3 madde vardır. Bunlar; karbon monoksit, nikotin ve katran. Bunların içinde en az 70 tane kanserojen madde var ve 7 bine yakın kimyasal madde var. Akciğer kanserlerinin %99'u sigaradan kaynaklanmaktadır. Asıl bağımlılık yapan maddesi nikotindir. Diğerleri de kansere sebep olan maddelerdir. Sigara dumanı, 50’sinin kanserojen olduğu bilinen 6 binden fazla sağlığa zararlı kimyasal madde içerir. Hem içilen sigara hem de pasif içici olarak maruz kaldıkları sigara, insanların vücudunda hastalık yapıyor. Sigara dumanını ağzınızdan çekince akciğerlere gidiyor, oradan kana karışıyor. Daha sonra idrarla nikotin olarak atılıyor. Gittiği bütün organlarda kansere ve çeşitli hastalıklara sebep oluyor.” dedi.

12 EKI 2022

Sağlıkta Yeni Akademik Yıl Oryantasyonu Tamamlandı

Sağlık Bilimleri Fakültesi oryantasyon programı NP Sağlık Yerleşkesinde gerçekleştirilirken, SHMYO oryantasyon programı Çarşı Yerleşkede yapıldı.Doç. Dr. Mesut Karahan: “Üniversite aktif ve sosyal olmanızı istiyoruz”Üniversitede sosyalleşmenin ve projeler yapmanın önemine değinen Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Müdürü Doç. Dr. Mesut Karahan; “Derslerinizi takip edin, devam zorunluluğuna özen gösterin, üniversitemizin tüm imkanlarından faydalanın kişisel gelişiminiz için fırsatları güzel değerlendirmenizi öneriyorum. Biz sizin sosyalleşmenizi de istiyoruz. Kulüplere üye olun, aktif olun.” dedi.Kurumsal İletişim Etkinlik Yöneticisi Dağhan Işık Sosyal Medyanın önemine değindi. Işık; “Yaptığımız organizasyon ve etkinlikleri web sitesinden duyurduğumuz gibi sosyal medya hesaplarımızdan da duyuruyoruz, bu neden ile sosyal medya hesaplarımızı mutlaka takip etmenizi öneriyorum.” dedi.Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanı Sinan Eker, Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığı Hakkında hazırlanan tanıtım filminde, yerleşkelerdeki kütüphaneler, elektronik kaynaklar ve kitap ödünç alma hakkında öğrencileri bilgilendirdi.Öğrenci İşleri Daire Başkanı Cumhur Bakır, öğrencilerin devam durumu, sınav notları, ders kayıt işleri, muafiyet talep sonuçlarını öğrenci bilgi sistemi üzerinden kontrol edebileceklerini dile getirdi.Bilgi Teknolojileri Uzmanı Erdal Özdek, Bilgi Teknolojileri Daire Başkanlığı Hakkında hazırlanan tanıtım filminde, öğrencilere her yerleşkede kullanımına sunulduğu internet hizmeti, öğrencilere verilen e-posta adresleri, dersliklerde olan akıllı tahtalar, bilgisayar laboratuvarları hakkında öğrencilere bilgilendirme yaptı.Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanı Özcan Demir, 17 Ekim itibarıyla öğrenci kulüpleri başvurusu ve kısmi zamanlı çalışma bursu başvuruları olacağını dile getirdi.

05 EKI 2022

Fizyoterapi ve Rehabilitasyon öğrencileri beyaz önlüklerini giydi!

Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü Başkanı Prof. Dr. Deniz Demirci öncülüğünde gerçekleştirilen tören NP Diş ve Sağlık Yerleşkesi İbn-i Sina Oditoryum Konferans Salonunda yapıldı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunması ile başlayan törenin ardından açılış konuşmaları gerçekleştirildi.Prof. Dr. Deniz Demirci: “Beyaz önlük giymek ayrıcalıktır”Açılış konuşmalarının ilkini Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü Başkanı Prof. Dr. Deniz Demirci yaptı. Beyaz önlük giyecek öğrencilere tavsiyelerde bulunan Demirci; “Beyaz önlük giymek bir ayrıcalıktır. Bunu biliniz ve bu ayrıcalığın sorumluluğunu hep hissediniz. Beyaz önlük giymek ayrıca da zordur. Kolayca kirlenebilir ancak siz beyaz önlüğün temsil ettiği vicdani, ahlaki ve insani değerlerin bırakın kirlenmesini asla lekelenmesine dahi izin vermeyin.” şeklinde konuştu.Prof. Dr. Arif Altuğ Ertekin: “İnsanlara dokunup birilerine şifa olacaksınız”Sonrasında konuşmasını yapmak üzere kürsüye gelen Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin; “Karşımda böyle bir topluluk görünce hem okulum adına hem meslek adına duygulanmamak elde değil. Sizler bu mesleği seçmişsiniz. İnsanlara dokunup birilerine şifa olacaksınız. Bu önlüğü giymekle sağlık camiasına sizler de katılacaksınız ve inanıyorum ki çok güzel işler başaracaksınız. İnanıyorum ki içinizden bir kısmı bu işin eğitim ve akademisyenlik yönünde olacak. Hepinizi tebrik ediyorum.” dedi.Prof. Dr. Mehmet Zelka: “Yaptığınız hizmetin bedeli ölçülemeyecek derecede önemli”Öğrencilerin mesleki sorumluluğu yüklenmeye bir adım daha yaklaşmış olduklarından bahseden Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka; “Öğrencilik hayatında bazı günler var ki bugünlerin özel anlamları vardır. Mesleki sorumluluğu yüklenmeye bir adım daha yaklaşmış bulunuyorsunuz. Bu önlüğü giymenizle birlikte sizlere yetkiler ve sorumluluklar verilmektedir. Beyaz önlüğün getirdiği sorumluluğu sonuna kadar taşıyacaksınız. Yaptığınız hizmetin değerini alacağınız ücretle ölçmeyin, alçaltmayın. Yaptığınız hizmetin bedeli ölçülemeyecek derecede önemli. Hayatınızda başarılar diliyorum.”  ifadelerini kullandı.Tören toplu hatıra fotoğrafı çekiminin ardından sona erdi.

05 EKI 2022

Sağlığınız için molalarda yürüyün!

Uluslararası Herkes İçin Spor Federasyonu (TAFISA) tarafından 1991 yılında başlatılan Dünya Yürüyüş Günü’nde fiziksel olarak aktif olmanın ve fiziksel hareketsizliğin küresel krizine karşı basit ve eğlenceli bir kutlama yöntemi olması hedefleniyor Ülkemizde 3-4 Ekim günleri yürüyüş günü olarak kutlanıyor.Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Deniz Demirci, yürüyüş yapmanın önemini ve yürüyüş yaparken dikkat edilmesi gereken noktalara dikkat çekti.Tempolu yürüyüş pekçok fayda sağlıyorYürümenin basit, ücretsiz olarak daha aktif olmanın, kilo vermenin ve daha sağlıklı olmanın en kolay yollarından biri olduğunu belirten Prof. Dr. Deniz Demirci, “İster doğada yalnız bir açık hava yolunu, ister şehir kaldırımlarında yoğun bir rotayı, ister bir koşu bandı egzersizini veya ofis binanızın etrafında birkaç turu seçin, yürüyüş, aktif kalmak için nispeten erişilebilir bir yoldur. Bir egzersiz şekli olarak tempolu yürüyüş, dayanıklılık kazanmanıza, kilo kontrolü sağlamanıza ve kalbinizi daha sağlıklı hale getirmenize yardımcı olabilir. Orta yoğunluklu fiziksel aktivite uykuyu, hafızayı ve düşünme ve öğrenme yeteneğini geliştirir, ayrıca anksiyete belirtilerini de azaltır.” dedi.Kan akışını iyileştirir, kan basıncını düşürebilirYürüyüşün kalp atış hızını artıran bir tür kardiyovasküler fiziksel aktivite olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Deniz Demirci, “Bu da kan akışını iyileştirir ve kan basıncını düşürebilir. Endorfin gibi bazı hormonları serbest bırakarak ve vücuda oksijen sağlayarak enerji seviyelerini artırmaya yardımcı olur. Tempolu yürüyüş, orta yoğunlukta, düşük etkili bir egzersiz olarak kabul edilir ve daha yüksek etkili egzersizlerde yaralanmaya yatkın olan kalça, diz, ayak bilekleri eklemlerine aşırı yük bindirmez.” dedi.Haftada en az 150-300 dakika orta yoğunlukta egzersiz öneriliyor2018’de yayınlanan, Fiziksel Aktivite Rehberi’ne göre kronik rahatsızlıkları olan yetişkinlerin mümkünse haftada en az 150-300 dakika orta yoğunlukta aerobik fiziksel aktivite yapmasının önerildiğini kaydeden Prof. Dr. Deniz Demirci, “Yürüyüş, bu aerobik bileşeni karşılayan bir egzersizdir ve yüksek tansiyon ve vücut kitle indeksini iyileştirmenin yanı sıra diyabet, inme ve kardiyovasküler hastalık ve erken ölüm riskini azaltma ile ilişkilidir. Yürüyüş hızı, süresi ve sıklığı kişinin başlangıç kondisyon seviyesine bağlı olarak ayarlanabilir, böylece neredeyse herkes egzersiz olarak yürüyüş yapabilir.” dedi.Yürüyüş ile kilo vermek mümkün müdür?Yaklaşık iki hafta içinde düzenli bir yürüyüş programı uygulanması sonrası vücutta çeşitli gelişmeler fark edildiğini ifade eden Prof. Dr. Deniz Demirci, “Kan basıncında azalma, daha güçlü bacak kasları, günlük enerji düzeyinde artma gibi gelişmeler gözlemlenir. Düzenli bir yürüyüş programını sürdürdüğünüzde kilo verme gerçekleşecektir ancak bu zaman ve sabır gerektirir. Kilo vermek isteyenler haftada 5-7 gün, 45-60 dakika veya daha fazla, orta-şiddetli yoğunluk seviyesinde (kalp atışları maksimum kalp atış hızınızın %50-85'i olacak şekilde) bir yürüyüş programına kademeli olarak çalışmalıdır. Önemli ölçüde kilo kaybı elde etmek için, egzersiz ve diyetinizde kalori azaltma kombinasyonu önerilir. Kas kütlesini artırmak ve bacaklara ek olarak tüm vücudunuzdaki kaslara yönelik olarak, egzersiz programınıza bir kuvvet antrenmanı bileşeni eklenmesi tavsiye edilir.” diye konuştu.Molalarınızda 10-15 dakikalık tempolu yürüyüş yapınProf. Dr. Deniz Demirci, yürüyüşle ilgili önerilerini şöyle sıraladı:Haftanın çoğu günü en az 30 dakika orta yoğunlukta egzersiz yapın.Haftada 1-2 kez işe yürüyerek gidin.Molalarınızda 10-15 dakikalık tempolu bir yürüyüş yapın.Yemeklerden önce veya sonra 10-15 dakikalık tempolu bir yürüyüş yapın.Merdivenlerden inip çıkın; asansör ve yürüyen merdivenleri kullanmaktan kaçının.Evdeyken de aktif olun.Biraz bahçe veya bahçe işi yapın.Köpeğinizi gezdirin.Markete yürüyerek gidin.Prof. Dr. Deniz Demirci, güvenli yürüyüş için önerilerini de şöyle sıraladı:Mümkün olan yerlerde kaldırımlarda yürüyün. Caddelerde yürüyorsanız, her zaman karşıdan gelen trafiğe dönük olun.Hava karardıktan sonra yürümekten kaçının. Yürümeyi seçerseniz, iyi aydınlatılmış caddelerde yürüyün, yansıtıcı aksesuarlar ve açık renkli giysiler giyin, bir el feneri, bir düdük ve bir cep telefonu taşıyın.Bir misyonla yürüyün. Nereye gittiğinizi biliyormuş gibi görünmeye çalışın ve tempolu yürüyün.Nerede ve ne zaman yürüyeceğinizi birilerine bildirin ki nerede olduğunuzu ve ne zaman döneceğinizi bilsinler.

30 EYL 2022

Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ’ın yeni kitabı “Beyinde Estetik ve Sanat Hareleri” raflarda

Bugüne kadar önemli kitapları okurlarına sunan Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ’ın yeni kitabı okurla buluştu.Alanında önemli bir eksikliği dolduracak kitap ilk günlerden yoğun ilgi görüyor. Kitap Hakkında: En önemli beyinsel yeteneğimiz var olmayanı hayal etmedir. Estetik ve sanatın beynimizle ilişkilerini düşünebilmenin ilk şartı; çoğumuza biyoloji dersleri yoluyla sadece var olan gerçekliğin ve nesnelerin güdümünde çalıştığı öğretilen hayvani-biyolojik bir organın, nasıl olur da var olanın bilgisinden var olmayanı hayal etme mertebesinde çalışabildiğine kafa yormaktır.Estetik ve sanat, bu kafa yormada var olanların dünyasından var olmayanın dünyasına geçişte beynimizle gerçekleştirdiğimiz iki aşamalı insan beyni çalışmasının örneklerini oluşturur. İlk aşamayı oluşturan estetik, var olanın dünyasından öbür uca doğru bir kalkış noktasını oluşturur. Çünkü Estetik, eski Yunanca hissetmek, algılamak anlamına gelen aisthesis sözcüğünden gelmektedir. Güzelliğin oluşturulması ve değerlendirilmesiyle ilgilenir. Beyin bilgisi diliyle bu, varlığımızın hissetme ve algılamayla ilgili parçası olan beynimizi kullanarak daha doğrusu beynimiz sayesinde güzellik kavramının oluşturulması ve değerlendirilmesidir. Diğer bir anlatımla, estetik sanata doğru gidişte var olanın izlenimleriyle kurduğumuz ilk aşamanın sonucudur.Sanat ise en genel anlamıyla, henüz estetik duyum aşamasında ya da var olanla ilişkinin içinde olmayan, var olmayana yönelik yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesi olarak anlaşılır. Estetik ve sanat kavramlarının başına eklenen “Nöro” eki, bu iki kavramın öncüllerinin de yapımızda var olduğunu ve bu varoluşun beynimiz tarafından sağlandığını ayrıca bu varoluşsal ilişkinin çeşitli beyin hastalıklarıyla bozulabileceğini gösterir. Kitabın ön kapağında yer alan Ressam William Utermohlen’in Alzheimer hastalığının sanatında oluştuğu değişim bu ilişkinin en çarpıcı örneklerinden biridir.Detaylı Bilgi ve Kitap Temini İçin Tıklayınız:

30 EYL 2022

Dijital teknoloji kullanımı ödül ya da ceza olmamalı!

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Demet Gülaldı, dijital çağda çocukları bekleyen olası riskleri değerlendirerek ailelere önemli tavsiyelerde bulundu.Dr. Demet Gülaldı, dijital teknolojilerin hızla gelişimiyle birlikte anne ve babaların, çocukların fiziksel, sosyal ve bilişsel gelişim açısından ekran tabanlı teknolojiyle etkileşiminden endişe duyduklarını belirterek “Çoğu zaman çocuklarını ekrandan ayırmakta zorluk çeken aileler bunun bir bağımlılık işareti olacağı konusunda kaygılanmaktadırlar.” dedi.Dijital çağ çocukların alışkanlıklarını da değiştirdiDijital çağın çocukların ve gençlerin hayatlarını, çocukluk ve ergenlik davranışlarını, alışkanlıklarını hızla değiştirdiğini belirten Dr. Demet Gülaldı, “Akıllı telefonlar ve tabletler gibi internet ve internete erişim araçları, sosyal medya platformları ve mesajlaşma uygulamaları ile birlikte dünya çapında gençlerin ve çocukların yaşamlarının ayrılmaz bir parçası haline geldi. Yeni teknolojiler sayesinde değişen etkileşim kurma şekli ile duygularımızı, mutlu anlarımızı, üzüntülerimizi, kızgınlıklarımızı daha hızlı paylaşıyor, hikâyelerimizi daha geniş kitlelere anında duyurabilir hale geldik.” diye konuştu.Dijital ortamlarda geçirilen zaman artıyorÇocuklar ve gençler için teknoloji bağımlılığı riskinin ortaya çıktığını kaydeden Dr. Demet Gülaldı, “Araştırmalar, çocukların dijital ortamlarda eskiye oranla daha fazla zaman geçirdiğini, akıllı telefonları kullanma yaşının neredeyse okul öncesi döneme kadar indiğini, sosyal medya kullanımı, cep telefonlarındaki uygulamalar ve online oyunların çocukları ve gençleri dijital ortamın bağımlısı haline getirdiğini göstermektedir.” uyarısında bulundu.Pandemide dijital teknolojiye yönlendirdikÖzellikle Covid 19 pandemisi sürecinin bu değişimi hızlandırdığını vurgulayan Dr. Demet Gülaldı, “İster istemez daha önce ekranlardan uzak tutmaya çalıştığımız çocuklarımızı eğitim ve sosyalleşme amaçlı ekran aracılıyla dijital teknolojiye yönlendirdik. Çocukların dijital teknolojiyi en fazla kullandıkları araçlar akıllı telefonlar, tabletler, oyun konsolları ve dizüstü bilgisayarlar olmaktadır.” dedi.Pandemide internet kullanım oranı % 82,7 olduTürkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yaptığı Çocuklarda Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması-2021’in sonuçlarına dikkat çeken Dr. Demet Gülaldı, “Covid 19 salgınının etkisinin sürdüğü 29 Mart ve 21 Mayıs 2021 tarihleri arasında 6-15 yaş grubundaki çocukların internet kullanım oranın % 82,7 olduğunu göstermektedir. Aynı araştırma sonuçları düzenli internet kullanan 6-15 yaş grubundaki çocukların çevrimiçi derse katılma oranının %86,2, ödev veya öğrenme amacıyla kullanım oranının %83,6, oyun oynama ve oyun indirme oranının % 66,1, video izleme oranının % 61,0 internet üzerinden sesli veya görüntülü arama yapma oranının ise 55,5 olduğunu belirtmektedir.” dedi.Dr. Demet Gülaldı, yapılan bir başka araştırmada da okul öncesi dönemde teknolojiyi çoğunlukla çizgi filim ve video izlemek için kullanırken; okul döneminde bilgisayar oyunları oynama ve sosyal medya, ergenlik döneminde ise internet kullanımı, interaktif oyunlar ve sosyal medya olarak kullanıldığının belirtildiğine dikkat çekti.Dijital teknolojiler kontrollü kullanılmalıİnternet kullanımı, sosyal medya ve akıllı telefonlarla sürdürülen dijital etkileşim ve aşırı dijital teknoloji maruziyeti nedeniyle çocukları ve gençleri potansiyel risklerden korumanın aileler açısından önemli olduğunu vurgulayan Dr. Demet Gülaldı, “Çocukların henüz gelişim çağında iken kontrolsüz ve aşırı bir şekilde dijital teknolojiye maruz kalmaları ve dijital teknolojik araçlarla uzun süre vakit geçirmeleri sosyal duygusal, bilişsel ve fiziksel gelişimleri üzerinde olumsuz etkiler yaratacağı gibi uyku bozuklukları, yeme bozuklukları, duygu durum bozukluklarına ve çeşitli sağlık sorunlarına da sebep olmaktadır.” uyarısında bulundu.Siber zorbalık olumsuz etkiler oluşturuyorİleri dönemlerde ortaya çıkan risklere de işaret eden Dr. Demet Gülaldı, “Arkadaşlar veya yabancılar tarafından elektronik ortamda gönderilen zararlı mesajlar, başka bir kişiyi çevrimiçi olarak taklit etmek, özel mesajların paylaşılması, utanç ve mahcubiyete yol açan fotoğrafları veya videoları yüklemek, geniş kitlelere yaymak ve insanları çevrimiçi gruplardan dışlamak gibi çeşitli şekillerde ortaya çıkan siber zorbalık, çocukların ve gençlerin sosyal ilişkilerini, akademik başarılarını ve kimlik gelişimleri olumsuz yönde etkilemektedir.” dedi.Bu önerilere kulak verilmeli!Dr. Demet Gülaldı, dijital teknolojik alanı çocuklar için daha güvenli hale getirebilmek için pratik tavsiyeleri şöyle sıraladı:• Çocuklar, dijital politikaların merkezine yerleştirilmelidir.• Aileler çocuklarının haklarına saygı duyarak onlarla ilgili sosyal medya paylaşımlarını yapmamalıdır.• Çocukların bilgilerinin gizliliği sağlanmalı ve çevrimiçi kimlikleri korunmalıdır. Çocuklarının henüz doğmamış görüntülerinin paylaşımı, çocuklarının video ve fotoğraflarının yayınlanmasının çocuk istismarı olduğu bilinmelidir.• Çocuklar; çevrimiçi tüm risklerden, istismar, sömürü, çocuk ticareti, siber zorbalık ve uygunsuz materyallere maruz kalmak da dâhil olmak üzere korunmalıdır. Bunun için aileler gerekli otoritelerle iş birliği yapmalıdır.• Çocuklara bilgili, katılımcı ve dijital dünyada güvende olmalarını sağlamak için dijital okuryazarlık dersi verilmelidir.• Anne babalar çocuklarına dijital teknolojinin kullanımı konusunda doğru model olmalıdır.• Aileler kendi rahatları için çocuklarını kontrolsüz bir şekilde dijital teknoloji ile baş başa bırakmamalıdır.• Tablet, akıllı telefon ve bilgisayar gibi dijital teknolojik cihazların kullanımı çocuğa verilen bir ödül ya da ceza olmamalı, günlük rutin içerisinde çocuğa kullanım hakkı tanınmalı ve bu kullanımın zaman ve yer açısından sınırları belirlenmelidir.

19 EYL 2022

Dil öğrenmede kritik yaş ‘4’

Söylediklerinin en az yarısı doğru anlaşılmıyorsa dikkat! Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölüm Başkan Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Özlem Oğuz, çocuk yaşlarda başlayan ve ileri yaşlarda da görülebilen konuşma sesi bozukluklarına yol açan nedenler hakkında değerlendirmelerde bulundu, tavsiyelerini paylaştı.Zorlanmak öğrenme sürecinin bir parçasıDil becerilerini öğrenen küçük çocukların kelimeleri doğru şekilde söylemekte biraz zorlanmalarının normal olduğunu belirten Dr. Oğuz, “Bu, öğrenme sürecinin bir parçasıdır ve konuşma becerileri zamanla gelişir. Her yaşta belirli seslerde ve kelimelerde ustalaşırlar. Ancak bazı çocuklarda konuşma esnasında anlaşılırlığa yönelik zorluklar ya da bazı konuşma sesi hataları söz konusu olabiliyor. Bu durum çocukların, beklenen yaşı aşan belirli sesleri ve kelimeleri söylemekte zorlandıkları anlamına geliyor.” dedi.Bozukluklar yetişkinlikte de devam edebilirKonuşma sesi bozukluklarının bir çocuğun kendi dilindeki sesleri/ses kalıplarını öğrenme, ifade etme veya kullanma zorluğuna verilmiş olan genel bir tanımlama olduğunu ifade eden Dr. Özlem Oğuz, “Çocukların konuşma üretimindeki hatalar ebeveynler, diğer yetişkinler ve hatta çocuklar tarafından fark edilebilir ve belki de endişeye sebep olabilir. Bu zorluklar, aynı yaş grubundaki çocukların iletişim yetenekleriyle karşılaştırıldığında genellikle açıktır ve çocuklarda gördüğümüz bu zorluklar bozukluğun nedenine ve doğasına bağlı olarak yetişkinlikte de devam edebilir.” diye konuştu.Yapısal nedenlerden kaynaklanabiliyor Konuşma sesi bozukluğu olan çocuklarda konuşma üretimine ilişkin performans konusunda sorunlar yaşandığını ve anlaşılırlığın etkilendiğini vurgulayan Dr. Özlem Oğuz, “Bu tanı, bozukluğun nedenine ve şiddetine bağlı olarak farklı şekilde ortaya çıkabilir. Artikülasyon bozukluğu, fonolojik bozukluk, çocukluk çağı konuşma apraksisi ve dudak damak yarıklığı, işitme engeli, down sendromu, otizm spektrum bozukluğu ve serebral palsi gibi durumların eşlik ettiği konuşma sesi bozukluğu türlerinin olduğunu söyleyebiliriz. Konuşma sesi bozukluğu, yapısal nedenlerden dolayı ya da çocuğun edinmekte olduğu dilin fonolojik kurallarını ‘nedensiz’ olarak öğrenmede gecikmesi kaynaklı ortaya çıkabiliyor.” ifadelerini kullandı.Aile öyküsü de etkili olabiliyorBazı durumların eşlik etmesi halinde çocukta konuşma sesi bozukluğu şüphesi ve çocuğun tanı alma ihtimalinin arttığını belirten Dr. Özlem Oğuz, “Ailede herhangi bir dil ve konuşma bozukluğu öyküsü, doğum öncesi-sırası-sonrası koşullar, oral motor yapılarda farklılıklar (dudak damak yarıklığı, dil bağı, dental deviasyonlar, orofasiyal myofonksiyonel bozukluklar), orta kulak iltihabı öyküsü, işitme engeli ve sinirsel patolojiler tanı almada riski artırabilecek durumlar arasında yer alıyor.” dedi.Duyumlar ile müdahale edilmemeliYaygın inanışın aksine ankiloglossi olarak tanımlanan dil bağının her zaman ve kesin olarak konuşma sesi bozukluğuna yol açmadığını vurgulayan Dr. Özlem Oğuz, “Bazı durumlarda beslenme, ağız içi hijyen ve konuşma üretiminde sorunlara neden olabiliyor ancak ankiloglossisi olan herkeste sorun görülmesinin mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Bir uzman hekimin ve dil-konuşma terapistinin görüşünün ardından ankiloglossiye gerekli müdahale gerçekleştirilebilir. Duyumlar ve uzman olmayan görüşler temel alınarak duruma müdahale edilmemeli. Yanlış müdahale durumunda ses, konuşma ve yutmaya ilişkin çok daha büyük sorunlar ile karşı karşıya kalınabilir.” diye konuştu.Kritik yaş ‘4’Dr. Özlem Oğuz, ‘Çocuğun kelimede yer alan bir sesi söylememesi, kelimeye kelimede olmayan bir ses ekleyerek söylemesi, kelimede yer alan sesleri değiştirmesi, farklı bir şekilde üretmesi, sesleri her zaman doğru bir şekilde üretememesi ve anlaşılırlığının düşük olması durumları konuşma sesi bozukluğu tanısını akla getiriyor’ dedi ve sözlerine şöyle devam etti:“Çocuğun belirli bir yaştan sonra telefon sözcüğü yerine ‘tefon’, kuş yerine ‘tuş’, araba yerine ‘aba’, su yerine ‘şu,’ ya da ‘du’, yılan yerine ‘lılan’, kapı yerine ‘kakı, tapı, papı’, şapka yerine ‘şakba’ gibi üretimler yapıyor olması beklenmedik bir durumdur. Bir çocuk üç yaşına geldiğinde söylediklerinin en az yarısı doğru bir şekilde anlaşılıyor olmalı. 4 yaşını tamamlamış olan bir çocuğun anadilde yer alan sesleri doğru bir şekilde üretmesi ve konuşmalarının aile harici bireyler tarafından da anlaşılabiliyor olması gerekiyor. Konuşma sesi bozukluğu olan bir çocuk, beklenen yaşı geçse bile kelimeleri telaffuz etmek için mücadele etmeye devam edecek ve örnekleri verilmiş olan hatalara benzer hatalar sergileyecektir. Böyle bir durumda değerlendirme için bir dil ve konuşma terapistine gidilmesi öneriliyor. Dil ve konuşma terapisti, konuşma sesi bozukluğu için uygun olan değerlendirme prosedürünü uygulayacak ve ardından yine çocuğa uygun olan terapi yöntemini seçerek müdahale sürecine başlayacaktır.”Erken müdahale ileri yaşlar için çok önemliDil ve konuşma terapilerinde oral-motor egzersizler olarak adlandırılan üfleme, balon şişirme ve dudak hareketleri çalışılmasının yanlış olduğunun ve bu tarz uygulamalarla terapi yaptığını belirten kişilerden uzaklaşılmasının çocuk için gerekli bir adım olduğunun farkında olunması gerektiğini vurgulayan Dr. Özlem Oğuz, “Bu nedenle dil ve konuşma terapisi alınacak olan uzmanın diploma ve eğitim yeterliği muhakkak sorgulanmalı. Konuşma sesi bozukluğunda erken müdahale, ileri yaşlar için oldukça önemli. Okul öncesi dönemde konuşma sesi bozukluğu olan çocukların okul döneminde okuma-yazma öğrenimi sürecinde zorlanabileceği göz önünde bulundurulmalı ve kendiliğinden düzelebileceği ihtimaline tutunulmamalı.” dedi.

15 EYL 2022

Sosyalleşmenin ilk adımı okul öncesi eğitim…

 Okul öncesi eğitim sosyal gelişimden akademik gelişimine kadar etkiliyor Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Semiha Füsun Akdağ Aycibin, okul öncesi eğitimin çocuğun gelişimindeki önemine değindi. 36 ay okul öncesi eğitim için uygunOkul öncesi eğitimin zorunlu ilköğretim çağına gelmemiş 36–72 ay grubundaki çocukların eğitimini kapsadığını hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Semiha Füsun Akdağ Aycibin, “Dolayısıyla 36 ay okul öncesi eğitime başlamak için uygundur. Okul öncesi eğitimin amacı; çocukların bedensel, zihinsel, duygusal gelişimini ve iyi alışkanlıklar kazanmasını, onların ilköğretime hazırlanmasını sağlamaktır. Okul öncesi eğitimin önemi bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de son yıllarda vurgulandığını söyleyebiliriz.” dedi.Birçok yönüyle olumlu etkiliyorOkul öncesi eğitimin çocuğun gelişimi üzerinde bilişsel, sosyal, fiziksel, dil olmak üzere pek çok yönden katkıları olduğunu belirten Dr. Akdağ, bunları ise şöyle değerlendirdi:Beyin gelişiminin büyük bölümü 6 yaşına kadar tamamlanıyorBilişsel gelişim: “Okul öncesi eğitimin önemi nereden geliyor diye araştırınca beyin gelişiminin 3’te ikisinin 6 yaşına kadar tamamlandığını görüyoruz. Bu değerli yılları kaybetmemek, beyindeki nöronların öğrenme ile birbirine bağlanması ve sağlam bir ağ oluşturması için okul öncesi eğitimin şart olduğunu görüyoruz. Çünkü bu yaşta çocukların merak duygusu ve öğrenme kapasitesi çok yüksektir. Bilişsel açıdan en hızlı öğrenme döneminden azami faydalanmak okul öncesi eğitim ile olur. Bu süreçte sürekli bir gelişme halinde olan beyinlerine doğru ve sağlıklı bilgi akışı sağlanmalıdır.Sosyalleşmenin ilk adımı: Okul öncesi eğitimSosyal gelişim: Bilindiği gibi okul, bir çocuğun ailesi dışındaki ilk toplumsal ve sosyal çevresidir. Bu çevrede öğreneceği yeni bilgiler ve kazanımlarla çocuk yetişkin yaşlarda karşılaşacağı sorunları çözme becerisi de kazanacak ve kendisine özgü başa çıkma yöntemleri geliştirecektir. Yapılan araştırmalara göre, böyle bir eğitim kurumuna devam eden çocuklar hem zihinsel hem de psikolojik olarak çevresiyle uyum içinde yaşayan bireyler olarak yetişmektedir. Çünkü okul öncesi eğitim sosyalleşmenin ilk adımıdır. Topluluk içinde olma, paylaşma, iletişim kurma ve toplum kuralları (yemekten önce el yıkama, sırada bekleme vb.) okul öncesi eğitim ile öğrenilir.Fiziksel direnç kazanıyorlarFiziksel direnç: Okul öncesi eğitim kurumlarına devam eden çocukların ilerde fiziksel olarak akranlarına göre daha güçlü oldukları görülmektedir. Okul gibi ortamlar bu açıdan çok önemli bir işleve sahiptirler ve çocuklar okula başladıklarında sık hastalanmakla birlikte bu hastalıklara karşı da direnç kazanmaktadırlar.Okul öncesi yılları, dil gelişimi için de önemliDil gelişimi: Dilin kazanılması ve gelişimi konusunda çalışan bilim insanları, dil gelişiminde özellikle de okul öncesi yıllarının kritik dönem olduğu konusunda birleşmektedirler. Ayrıca dil çocuğun öğrenmesinde çok önemli bir etkendir. Bu nedenlerle okul öncesi yıllarda çocuğun dil gelişimine önem verilmesi, dil gelişimini destekleyici öğretme- öğrenme ortamlarının hazırlanması gereklidir. Çocuğun bu yaşlarda kazanacağı yaşantıların niteliği daha sonraki öğrenmelerini büyük ölçüde etkilemektedir.”Dil gelişimine yardım edecek etkinliklere katılmalıDr. Öğr. Üyesi Semiha Füsun Akdağ, okul öncesi eğitimde çocuğun dil gelişimine yardım edecek etkinliklerin düzenlenmesinin önemini vurgulayarak “Bu etkinlikler çocuğun kelime hazinesinin zenginleştirilmesini sağlayacak etkinlikler (kelime oyunları, resimler hakkında konuşma, parmak oyunları, tekerlemeler, dramatizasyon, plak dinleme, kitap okunması) olması yararlıdır.” dedi.Okul öncesi eğitim uyumu kolaylaştırıyorEğitime erken yaşlarda okul öncesi eğitimle başlayan bireylerin, gerek farklı eğitim kademelerindeki öğrenimlere, gerekse topluma daha iyi uyum sağladığının araştırmalarda belirtildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Semiha Füsun Akdağ, şunları söyledi:“Bu bireylerin sosyal ve akademik becerilerinin, okul öncesi eğitimi almamış akranlarına göre daha gelişmiş olduğu belirlenmiştir. Benzer şekilde erken yıllarda verilen kaliteli eğitimin, bireyin sosyal ve toplumsal yaşamda daha etkin ve üretken olmasına katkıda bulunduğu bilinmektedir. Eğitim yatırımlarının getiri oranlarıyla ilgili yapılan bazı çalışmalar, farklı tür ve kademedeki eğitime yapılan yatırımın sonuçlarının farklılaştığını göstermektedir. Buna göre insana yapılan yatırımın getiri oranlarının okul öncesi eğitimde hem diğer eğitim kademelerinden, hem de okul sonrası dönemdeki yetiştirmelerden daha yüksek olduğu belirlenmiştir.”Çocuğun geleceğinde de belirleyici oluyorÇocukluk yıllarında edinilen becerilerin önemli bir bölümünün, yetişkinlikte bireyi yönlendirdiği, kişiliğini, inanç ve değer yargılarını biçimlendirdiği araştırmalarca gözlendiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Semiha Füsun Akdağ, “Nitelikli okul öncesi eğitim dil, edebiyat, matematik ve fen alanlarındaki becerilerinin ortaya çıkmasını sağlamakta, aynı zamanda çocukların sosyal yeterlik ve öz yeterlilikleri gibi becerilerinin gelişimini desteklemektedir.” dedi.Öğrencinin başarısını da önemli ölçüde etkiliyorÜsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Dr. Öğr. Üyesi Semiha Füsun Akdağ, sözlerini şöyle tamamladı: “Kaliteli okul öncesi eğitimin, çocukları bir sonraki öğretim kademesine hazır hale getirdiği ve bulunduğu kademedeki başarısını etkilediği ve ilköğretim okullarında başarıyı artırdığı bilinmektedir. Benzer biçimde Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD, 2012) verilerine göre, Türkiye’den PISA değerlendirmelerine katılan 15 yaşındaki öğrenciler arasında bir yıl ya da daha az okul öncesi eğitim alanların ortalama puanı, hiç okul öncesi eğitim almayanlara göre ortalama 42 puan daha yüksektir. Benzer biçimde OECD (2015) raporunda Türkiye’de 1-2 yıl arasında okul öncesi eğitim alan öğrencilerin, almayan öğrencilere göre daha yüksek performans gösterdikleri ve bu öğrenciler arasında 17 puanlık anlamlı fark bulunduğu belirtilmektedir.”  

14 EYL 2022

Emziren anneler beslenmede bilinçsiz kısıtlamaya gitmemeli!

Beslenme, anne sütünün kalitesini etkiliyor!Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Görevlisi Funda Tuncer, emzirme döneminde beslenmenin bebek ve anne sağlığı üzerindeki etkilerine ilişkin değerlendirmede bulundu.Beslenme uzmanı Funda Tuncer, anne sütünün bebeğin ihtiyaçları doğrultusunda üretilen, bebeğin bağışıklık sisteminin gelişimine yardımcı olan, güvenilir, ekonomik, doğal ve eşi bulunmaz bir beslenme yöntemi olduğunu söyledi. Tuncer, buna ek olarak emzirmenin, anne ile bebeğin arasındaki sevgi bağının gelişimini sağladığını ifade ederek bu bağın gelişiminin bebeğin ve annenin psikolojik sağlığına da faydalı olduğunu ifade etti.Anne sütü, en kaliteli proteini içeriyorAnne sütünün diğer sütlere göre daha az protein ve mineral içermesiyle bebeğin böbreklerini yormadığını kaydeden Tuncer, “Bunun yanı sıra anne sütü içeriğindeki protein doğadaki en kaliteli proteindir ve mineralleri diğer sütlere oranla daha az içermesine rağmen bu minerallerin emilimine yardımcı olacak proteinlerle bebeğin tüm ihtiyaçları karşılanır. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü ilk 6 ay yalnızca anne sütü alımını ve daha sonra ek besinlerle birlikte 2 yaşına kadar emzirmeyi önermektedir.” dedi.Emzirme döneminde yetersiz beslenme bağışıklık sistemini zayıflatırEmzirme döneminde annenin beslenmesinin sütün kalitesini ve annenin sağlığını etkilediğini belirten Beslenme uzmanı Funda Tuncer, “Buna ek olarak bebeğin ideal şekilde gelişiminin devamı için de beslenmenin yeterli ve dengeli olması önemlidir. Emzirme döneminde yetersiz beslenme annenin vücudunda bulunan depoların tükenmesine, kendini yorgun hissetmesine ve bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olur.” diye konuştu.Düzenli emzirme denemeleri sütü artırırEmzirmenin başlangıcı ile sağlıklı emzirmenin, doğum şekline, sayısına, hormonal ve duygusal değişimlere göre farklılık gösterdiiğini kaydeden Beslenme uzmanı Funda Tuncer, “Emzirmenin en kısa sürede gerçekleşmesi için annenin bebeğini mümkün olan en kısa sürede emzirmesi gerekmektedir. Böylece annenin süt salgılamasını sağlayan oksitosin ve prolaktin hormonları üretilecek ve süt salınımı uyarılacaktır. Düzenli emzirme denemeleri ile süt, 3-4 günde yeterli miktarda gelmeye başlamaktadır. Emzirme süt salınımının en güçlü uyaranıdır. Bu nedenle anne bebeğini ne kadar çok emzirirse süt salınımı da o kadar çok olacaktır. Anne sütünün yeterliliği bebeğin yaşına uygun miktarda idrar yapması ve dışkılaması ile yaşına uygun miktarda ağırlık kazanmasından anlaşılmaktadır. Bu nedenle anneler sütün yetersizliği konusunda endişe etmemeli ve anne sütün yeterli miktarda gelebileceğine inanmalıdır.”diye konuştu.Bu dönemde kilo vermeye çalışmak hatalıEmzirme döneminde annelerin yaptığı en büyük hatalardan birinin besin çeşitliliğine önem vermemesi olduğunu vurgulayan Funda Tuncer, “Genellikle annelerin sebze ve meyve tüketimi ihmal ettiği bildirilmektedir. Buna ek olarak doğum sonrası ağırlık kaybını hızlandırmak için bilinçsizce enerji alımını kısıtlamaktadır. Bu durum annelerin bütün besin ögelerinden yeterli miktarda almamasına ve vücudunda besin ögesi dengesizliklerine yol açmaktadır.” uyarısında bulundu.Anne sütü için beslenme dengeli olmalıBeslenmenin özellikle anne sütünün yağ kompozisyonu ile vitamin ve mineral içeriğini etkilediğine dikkat çeken Funda Tuncer, “Bu nedenle günlük beslenmede tüm besin gruplarına yer vermeye özen gösterilmelidir. Emzirme döneminde annenin besin tercihlerinin, ek besinlere başladığında bebeklerin besin tercihlerini etkilediği bildirilmektedir. Bu nedenle bebeğin yaşamının ilerleyen dönemlerinde sağlığının belirleyicisi olan beslenme alışkanlıklarının gelişimi için annenin sağlıklı besin tercihleri yapması önemlidir.”diye konuştu.Beslenmelerinde nelere dikkat etmelidir?Beslenme uzmanı Funda Tuncer, emzirme döneminde annenin artan enerji ve besin ögesi gereksinimlerinin karşılanması ve kaliteli süt üretiminin sağlanması için yeterli ve dengeli beslenmenin gerekli olduğunu vurgulayarak dikkat edilmesi gerekenleri şöyle sıraladı:* Özellikle bu dönemde tüm besin ögelerine gereksiniminin arttığı göz önüne alınarak besin çeşitliliğine önem verilmesi gerekmektedir.* Süt üretimi nedeniyle günlük enerji gereksiniminde ortalama 500 kkal artış meydana gelir. Ancak emzirme döneminde enerji gereksinmesi annenin doğum sonrası vücut ağırlığına ve süt üretiminin yoğunluğuna göre belirlenmelidir.  Bunun yanı sıra ilk 6 aylık dönemde çok düşük enerjili beslenme programları yetersiz ve dengesiz beslenmeye neden olabileceğinden uygulanmamalıdır.* Enerjinin artışıyla birlikte protein gereksiniminde de artış meydana gelmektedir. Bu gereksinme karşılanmadığı takdirde anne dokularındaki protein miktarı azalmakta ve bu durum anne sağlığını bozabilmektedir. Bu nedenle protein bakımından zengin olan süt ve süt ürünleri, tavuk balık ve kırmızı et gibi hayvansal protein kaynakları ile birlikte kuru baklagiller ve yağlı tohumlar gibi bitkisel protein kaynaklarından da yararlanılmalıdır.* Emzirme döneminde annelerin karbonhidrat gereksinimlerinde artış olmamaktadır. Yeterli ve dengeli beslenme için tüketmeleri gereken karbonhidrat kaynaklarının hem besin ögesi çeşitliliği sağlanması hem de vitamin ve mineral gereksinimleri dahil diğer besin ögelerinin karşılanması için meyveler, sebzeler, kuru baklagiller ve tam tahıllar gibi kompleks karbonhidratlardan sağlanması gerekmektedir. Buna ek olarak özellikle basit şekerlerin tüketiminin sınırlanmalıdır.Haftada iki kez balık tüketilmeli*Doymuş ve çoklu doymamış yağ asitleri anne sütünün içeriğinde bulunan temel yağlardandır. Emzirme döneminde alınan çoklu doymamış yağ asitleri anne sütünde de bu yararlı yağların miktarını arttırmaktadır. Bunun yanı sıra bebeğin beyin gelişiminde önemli rol oynayan omega-3 yağ asitlerini de ihmal edilmemelidir. Annelerin omega-3 yağ asidi gereksinimlerinin karşılanması için haftada en az 2 kez balık tüketmeleri gerekmektedir.  Ancak emziren kadınlar balık ve kabuklu deniz ürünlerini tüketirken bu besinlerin cıva içeriği nedeniyle dikkatli olmaları gerekmektedir.* Anne sütünün vitamin ve mineral miktarının en etkili belirleyicisi annenin beslenmesidir. Emzirme döneminde vitamin ve mineral gereksiniminin birçoğunda artış meydana gelmektedir. Özellikle emzirme döneminde artan A ve E vitaminleri, B1, B6 ve B12 vitaminleri, C vitamini, iyot, kalsiyum ve demir gereksinimlerine yönelik yeterli miktarda vitamin ve mineral alımına dikkat edilmelidir.* Emzirme döneminde annenin sıvı gereksinimi de artış göstermektedir. Bu dönemde salgılanan süt miktarı için önerilen sıvı tüketimi 2,5-3 litredir. Anne sütünün devamlılığı için annenin susuz kalmaması, emzirirken yanında mutlaka su bulundurması gerekmektedir.

08 EYL 2022

Üsküdar’da 9. mezuniyet coşkusu!

“Sadece teknik becerileri bilmek, yanlış şeyler yaptırıyor”Ataşehir Ülker Spor ve Etkinlik Salonu’nda düzenlenen 9. Dönem mezuniyet töreninde heyecan ve coşku bir arada yaşandı. Üsküdar Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Furkan Tarhan ve TARHAN-İDER Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Fırat Tarhan’ın da katıldığı törende Rektör Yardımcısı ve Mezuniyet Organizasyonu Koordinatörü Prof. Dr. Sevil Atasoy ve Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hikmet Koçak’ın da aralarında yer aldığı akademisyenler de hazır bulundu.Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, açılış konuşmasında yeni mezunlara tavsiyelerde bulundu.Üsküdar Üniversitesi ailesinin bir kez daha mezuniyet töreninde bir araya gelmesinin kendini mutlu ettiğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Pandemi döneminde üniversite öğrencisi olanlara artık gazi demek istiyorum.  Üniversiteyi zor şartlarda okudular. Kısmen üniversitede oldular, kısmen online dersler aldılar çevrimiçi olarak takip ettiler. Pandemi sürecinde biz üniversite olarak hızlı bir reaksiyon aldık. Çevik davrandık, hızlı bir şekilde online olarak canlı dersleri yaptık. Hiç videodan dersler yapmadan, hocalarımız büyük fedakârlık gösterdiler. Dersleri online olarak, canlı olarak dersleri, devam ettirdik ve bir şekilde eğitim kalitesini düşürmeden eğitimi yapmaya çalıştık. Çok şükür pandemiyle ilgili süreç de kontrol altında gidiyor. Hemen hemen artık bu konuda bu büyük toplantıyı yapabilecek seviyeye geldik. Bu nedenle aynı zamanda hepinize ve insanlığa geçmiş olsun da demek istiyorum.” dedi.Üniversite eğitiminin bir maraton olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Genç arkadaşlarımız için bu mezuniyet töreni, insanın hayatındaki çok önemli dönemeçlerden birisi. Artık öğrencilik bitiyor, öğrenciliğin özgürlük boyutu var, ders çalışmanın dışında sorumluluk boyutu daha az. Mezun olduktan sonra biraz özgürlük kısıtlanıyor, sorumluluk boyutu daha fazla ortaya çıkıyor. Bu nedenle mezun olanlara aynı zamanda hayatın gerçeklerine hoş geldiniz de demek istiyorum. Çünkü mezuniyet öncesi dinamikle, mezuniyet sonrası dinamik aynı olmuyor biliyorsunuz. Buna da uyum sağlamayı başaranlar, okulda başarılı olanlar sosyal hayatta da başarılı oluyorlar, meslek hayatında da başarılı oluyorlar aile hayatında da başarılı oluyorlar.” dedi.Üniversite olarak amaçlarının sadece teknik ve akademik becerileri öğretmek olmadığını, aynı zamanda yaşam becerilerini de öğretmek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Sosyal becerileri, duygusal becerileri size öğreterek hayatta da hem başarılı hem mutlu hem iyi şeyler yapan mezunlar olmanız yönünde strateji geliştirmiştik. Bunu da uygulamaya çalıştık bu strateji içerisinde 21. yüzyılın becerileri var. Yenilikçilik, girişimcilik becerileri var. Biraz önce söylediğim gibi yaşam becerileri var. Bu yaşam becerileri derslerini biz, üniversite ilk kurulduğu zaman 2013’te pozitif psikoloji dersi olarak kurduk. Sonra 2015’te Harvard başlattı. Sonra 2018’de Yale Üniversitesi başladı. Şimdi artık gelişmiş ülkelerde, ortaokul liselerde bu dersler var. Mindfulness yani farkındalık dersleri olarak sadece üniversitelerde değil, oralarda da okutuyorlar.” diye konuştu.Hayat becerilerini öğretmenin önemini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Hayat becerilerini öğretmezsek, sadece teknik becerileri öğrenen gençler yanlış şeyler yapıyorlar. Bu yaşam becerileri dersinin içeriğine baktığımız zaman, ne öğretiyor? Kendini tanımayı öğretiyor, empatiyi öğretiyor, bağışlayıcılığı öğretiyor, yardımlaşmayı öğretiyor, paylaşmayı öğretiyor.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şöyle devam etti: “Bunlar zaten bizim Anadolu irfanının gerçekleri. Biz bunu bilimsel metodoloji içerisinde sunmaya çalıştık ve pozitif psikoloji derslerinde de sunduk. Bununla ilgili ciddi literatüre katkı sağladık ve bunun ilk sonuçlarını da akademik alanda aldık. Enteresan bir şey yaşadık. Mesela dünyada Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilir gelişme programı var. O program içerisinde tanımlamam 17 tane etiket var. O 17 etiketten, iki etiketi Üsküdar Üniversitesi aldı. 2021 – 2022 yılı bu nedenle bizim için uğurlu geldi.” dedi.Etiketlerden birinin Quality Education yani “eğitim kalitesi” etiketi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Dünya standartlarına uygun eğitim kalitesi verdiğimizi kanıtlamış olduk.  Dünyada Time Higher Education (THE), Birleşmiş Milletler’in standartlarını kullanan bir kuruluş geçtiğimiz Nisan ayında bize uluslararası standartlarda bu etiketi bize resmi olarak verdi. Diğer etiket de Good Health and Well Being etiketi. Türkçe karşılığı iyi sağlık iyi oluş demek. “İyi sağlık ve iyi oluş” etiketini de almaya hak kazanmamızın en büyük sebebi gençlere birinci sınıftan itibaren yaşam becerilerini öğretmemiz. Bunu da belgeleyince almış olduk. Bu etiketi almak kolay değil.” dedi.Bu konuda proaktif olmalarının dünyanın gidişini bazı konularda ön görebilmelerinin önemli bir katkısı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dünya üniversiteleri içerisinde ilk 500’e giren vakıf üniversitelerinden biri olduklarını belirterek şunları söyledi:“Bu sene biz yine bir sürpriz yaşadık. SCIMAGO diye derecelendirme kuruluşu var. THE kuruluşundan hariç. SCIMAGO da Scopus veri tabanında yapılan bir araştırma endeksinde dünya üniversitelerini derecelendiriyor. Dünya üniversitelerini derecelendirirken Türkiye’de de 500’ün altına giren vakıf üniversitesi dört tane var. O dört üniversiteden biri de biziz. Dünyada ilk 500 üniversiteye giren, araştırma endeksi puanı yüksek olan üniversiteyiz. Dünyada 5 araştırma endeksinde uluslararası bir derecelendirme kuruluşu tarafından ilk 500’e girdik. Hatta bizim sıralamamız 398, web sayfamızda da vardır, buna girdik.”Ayrıca güzel bir haberin de UNESCO’dan geldiğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “UNESCO, TWAS programı var. UNESCO mükemmeliyet merkezleri belirliyor. UNESCO Temsilcisi üniversitemizi ziyaret etti. Bizi nörobilim alanında mükemmeliyet merkezi olarak ilan ettiler, yayınladılar. Türkiye’deki tek mükemmeliyet merkezi olan üniversiteyiz. UNESCO TWAS kuruluşu tarafından tanımlanmış ve burada nöro bilim dünyada postdoc olarak nörobilim yani doktora sonrası eğitim göndermek üzere bize öğrenci gönderme kararı aldı.Bu sene bir güzel haberin daha Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’ndan geldiğini ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bunu Sayın Bakanımız Mustafa Varank açıkladı. Türkiye’deki patent alan üniversitelerin listesini yayınladılar. Biz vakıf üniversiteleri arasında ikinci olarak bu sene 12 tane patent almışız. Türkiye’de 200 üniversite arasından, vakıf üniversiteleri arasından ikinciyiz patentte. Burada ben bu patent için başvuran, çalışan hocalarımıza özellikle teşekkür ediyorum ve burada bizim kurduğumuz teknoloji transfer ofisi var, kuluçka merkezimiz var. Biliyorsunuz Teknopark’ın bir öncesi. Kuluçka merkezimizde bununla ilgili patentten sorumlu bir görevlimiz var. Projeden sorumlu görevlimiz var. AR-GE’yle ilgili konularda görevli bölümlerimiz var. Tüm TÜBİTAK standartlarına uygun teknoloji transfer ofisi  kurmamızın ilk sonuçlarından birisi oldu. Bu kuluçka merkezimiz, teknoloji transfer ofisimizin ve hocalarımızın ciddi şekilde sahip çıkmasıyla yürüyor. Yani hocalarımız sahip çıkmasa bizim bu sonuçları almamız mümkün değil. Ben burada öğrencilerimin nezdinde onları yetiştiren hocalarımıza teşekkür ediyorum. Emekleri çok önemli. Aynı zamanda öğrencilerimizi buraya getirip bize emanet eden devamlı onların arkasında olan eli öpülesi annelere, babalara ve bütün büyüklerine de hepinize minnet ve şükranlarımı belirtmek istiyorum. Onlar da sağ olsunlar, var olsunlar.” diye konuştu.Üniversite olarak şu an 30 bin civarında mezun verdiklerini, şu anda 23 bin öğrencilerinin olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “6 fakülte var, 1 meslek yüksek okulu var, 5 enstitü var. 600’ü aşkın akademik kadromuz, 39 lisans bölümümüz, 59 ön lisans bölümümüz, 46 yüksek lisans bölümümüz, 14 doktora bölümümüz, 86 tane laboratuvarımız var resmi olarak tanımlanmış ve bizim uygulama ortağımız NPİSTANBUL Hastanesi var. Bu da Avrupa’da ikinci,Türkiye’de ilk olan nörobilim hastanesi, beyin hastanesi olarak hizmet veriyor. Bu hastane şu anda uluslararası alanda da ciddi şekilde faaliyet gösteriyor. Şu anda hasta yataklarının neredeyse 3’te birine yakını uluslararası hastalarla yürüyen bir hastane olarak da öğrencilerimizin hizmetinde. Hem stajyerler hem de bu sene Tıp Fakültemizin 4. Sınıfında okuyan öğrencilerimiz burada staj yapacaklar. Daha sonra intern yapacaklar.” dedi.Üniversite olarak dünya standartlarında değil, dünya standartlarının üstünde olmayı hedeflediklerini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Dünya standartları bizim için küçük bir hedef. Büyük hedef dünya standartlarının üzerinde olabilmek. Bu nedenle hedefimiz büyük olduğu için gençlere bir örnek anlatmak istiyorum. 1960’larda Amerikan Başkanı Kennedy NASA’yı ziyaret ediyor. Orada bir temizlik işçisi görüyor. Elinde süpürge, ona takılıyor, ‘Ne yapıyorsun?’ diyor. Temizlik işçisinin vizyonuna bakar mısınız, ‘Ben uzaya gönderilen araçların yetiştirilmesine yardım ediyorum’ diyor. Vizyon. Mimar Sinan, Süleymaniye’yi yaparken 1-2 işçiyi ziyaret ediyor. Onlara ne yaptıklarını soruyor. Biri ‘Ben yevmiye bu kadar çalışıyorum’ diyor. Diğeri ‘Ben dünyanın en büyük mabedini yapıyorum’ diyor. İkisi de aynı işi yapıyor fakat vizyon çok önemli.” diye konuştu.Vizyon sahibi olmanın önemini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Genç arkadaşlarımız  vizyonunuz sizden büyük olsun. Vizyonunuz Türkiye’den de büyük olsun. Vizyonunuz evrenin üstünde olsun. Böyle olursa ancak hayatta doğru kararlar verirsiniz, doğru şekilde ilerlersiniz. Bizim bu nedenle de en çok önem verdiğimiz konulardan biri de pozitif psikoloji derslerinde öğretmeye çalıştığımız… Yale Üniversitesi de bu dersi verirken iyilik bilimi diye halka açtı. 2021'nin Mart ayında konuyu iyilik bilimi olarak halka açtı ve kısa sürede 3,5 milyon kişi kayıt yaptırdığı için New York Times haber yaptı. Neden? Çünkü insanlar iyilik bilimine ihtiyaç hissediyor. Dünyanın gidişi bu yönde. Bizim Anadolu kültürünün ürettiği bilgiler bunlar. Doğu kültürü bu. Sosyal sermayemiz bizim. Sosyal sermayemizi zenginleştirmemiz gerekir. Finansal sermayeye fazla odaklanan kapitalist sistem şu anda duvara çarptı artık sosyal sermeyenin üzerinde duruyor, daha çok psikolojik sermayenin üzerinde duruyor.” diye konuştu.İnsanın psikolojik varlık olduğunun anlaşıldığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “2000'li yıllarda bütün iktisatçılar homo ekonomik istiyordu. 2002 yılında Nobel Ekonomi Ödülünü iktisatçı bir psikolog olan Daniel Kahneman aldı.  Onun tezi de satın alma davranışında psikolojik etkenlerdi. Artık ondan sonra insanın homo ekonomikus değil, homo psikolojikus olduğu anlaşıldı. İnsan psikolojik varlık. Yatırım yaparken para için yapmıyor sevdiği şeylere yapıyor, takdir için, güven için yapıyor. Bu nedenle kendimizi bu alanda geliştirmemiz gerekiyor. Sözü fazla uzatmadan şunu söylemek istiyorum. Genç arkadaşlar ideallerini gerçekleştirirken ego idealleri olsun, hedefleri olsun.” dedi.Genç mezunlara bir de uyarıda bulunan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Onlara bir konuda uyarıda bulunmak istiyorum. Emin olun sosyal medya çok tehlikeli ve belalı bir alan. Bir hata yaparsınız yakınlarınız unutur ama sosyal medya unutmaz. Bir hata yaparsınız sevdikleriniz affeder ama sosyal medya affetmez. Onun için sosyal medyayı ben kötü yola düşen birine benzetiyorum kimin ne taraftan çekeceği belli olmuyor. Tecrübeyle sabittir. Herkese başarılar diliyorum.” diye konuştu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, mezun öğrenciyle sohbet ettiÜsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet bölümünden mezun olan Gamze Önder ile Prof. Dr. Nevzat Tarhan bir süre sohbet etti. Prof. Dr. Tarhan, tekerlekli sandalyede törene katılarak diplomasını alan Gamze Önder’in yanına giderek tebrik etti ve başarılar diledi.Dereceye giren öğrencilere plaket ve hediye takdimleri yapıldıTörende dereceye giren öğrencilere de plaket ve hediye takdimi oldu. Lisans düzeyinde ilk üç dereceye giren mezunlar Huriye Sude Ceşen, Rabia Duman, Sıla Kulaç, Seba Alturkmanı, Mohammad Al-Hammadi’ye Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka, Üsküdar Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Furkan Tarhan ve Tarhan Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Fırat Tarhan tarafından plaketleri verildi.Ön lisansta dereceye giren Ebru Güneş, Ülkü Dilli ve Sinemiz Kaçar da Rektör Yardımcısı, Mezuniyet Organizasyonu Koordinatörü Prof. Dr. Sevil Atasoy, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hikmet Koçak ve Rektör Danışmanı, İstanbul 22,23,24. Dönem Milletvekili Halide İncekara’dan plaket ve hediyelerini aldı.Kızına diplomasını takdim ettiMezuniyet töreninde mutlu anlar yaşandı. Üsküdar Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nden Dr. Öğretim Üyesi Hasan Çiçek, Klinik Psikoloji Yüksek Lisans programından mezun olan kızı Cansu Çiçek’e diplomasını verdi.Dr. Osman Coşkun kızının mezuniyet sevincine ortak olduT.C. Cumhurbaşkanlığı Bilim, Teknoloji ve Yenilik Politikaları Kurul Üyesi Dr. Osman Coşkun da kızının diploma sevincine ortak oldu. Üsküdar Üniversitesi Psikoloji bölümünden mezun olan Neva Coşkun diplomasını babası Dr. Osman Coşkun’dan aldı.Başarılı spor takımlarına plaket verildiTörende branşlarında önemli başarılara imza atan Üsküdar Üniversitesi’nin spor takımlarına da plaket takdimleri yapıldı. Üniversitenin futbol, futsal, kadın ve erkek basketbol, kadın voleybol ve korfbol takımlarına Kurucu Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka, Üsküdar Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Furkan Tarhan ve Tarhan Vakfı Mütevelli Heyet Üyesi Fırat Tarhan tarafından plaket takdimleri yapıldı.Mezunların sahneye çağrılarak diplomalarını aldığı törende bazı mezunlar, bebekleri ve çocuklarıyla diplomalarını aldı.Mezuniyet andı okuyup kep attılarÜsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur, mezunlara mezuniyet andını okuttu. Mezunlar daha sonra kep attı. Heyecanlı ve coşkulu anların yaşandığı mezuniyet töreni DJ performansı ile sona erdi. Mezuniyet töreni ÜÜ TV ve Üsküdar Üniversitesi Youtube hesabından canlı olarak yayınlandı.

08 EYL 2022

Hareket kabiliyetini artırıyor, ağrıyı ortadan kaldırıyor…

Fizyoterapi uygulamaları, yaşam kalitesini yükseltmede etkili oluyorDünya Fizyoterapi Konfederasyonuna üye olan tüm ülkelerde 8 Eylül Dünya Fizyoterapistler Günü olarak kutlanıyor. Dünya Fizyoterapi Konfederasyonu, 1996 yılında konfederasyonun resmi olarak ilk toplantı günü olan 8 Eylül’ü Dünya Fizyoterapi Günü olarak kabul etmiştir.Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Deniz Demirci, 8 Eylül Dünya Fizyoterapistler Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada fizyoterapinin önemine ilişkin değerlendirmede bulundu.Fizyoterapinin fiziksel fonksiyonu değerlendirmeye, iyileştirmeye ve sürdürmeye yönelik bir sağlık mesleği olduğunu kaydeden Prof. Dr. Deniz Demirci, “Fizyoterapi, kas-iskelet sistemi, nörolojik ve kardiyopulmoner sorunları olan kişilerin tedavi öncesinde, sırasında ve sonrasında kapsamlı değerlendirmeleri, değerlendirme bulgularını ve uygulanan müdahalelerini ve bu müdahalelerin sonuçlarının değerlendirilmesini içerir.” dedi.Fizyoterapistler yaşam kalitesini yükseltmeyi hedefliyorFizyoterapinin, sağlığın ve refahın geliştirilmesi ve insan hareketlerindeki bozuklukların veya işlev bozukluklarının önlenmesi, tedavisi veya rehabilitasyonu ile ilgilendiğini ifade eden Prof. Dr. Deniz Demirci, “Hareket bozuklukları, doğuştan gelen deformite, hastalık, travma, yanlış kullanım, kullanmama veya herhangi bir sakatlıktan kaynaklanabilecek duygusal veya fiziksel yoksunluktan kaynaklanabilir. Hareket bozuklukları, fonksiyonel aktivitelerin gerçekleştirilmesindeki zorluklarla ilişkili olduğundan, fizyoterapinin birincil amacı sıklıkla hastalara normal fonksiyonun restorasyonunda veya maksimum potansiyellerine ulaşmalarında yardımcı olmaktır. Bu amaca ulaşmak için fizyoterapistler ağrıyı azaltmayı, dengeyi iyileştirmeyi, kas gücünü ve motor kontrolünü iyileştirmeyi, kardiyovasküler uygunluğu geliştirmeyi, solunum fonksiyonunu iyileştirmeyi veya eklem aralığını artırmayı hedeflemektedir.” diye konuştu.Kişiselleştirilmiş plan oluşturulurFizyoterapistlerin, maksimum yaşam kalitesini hedefleyerek hem bireylerin hem de genel toplumun sağlık ve esenliğini teşvik ettiklerini ifade eden Prof. Dr. Deniz Demirci, şunları söyledi:“Bir fizyoterapist hastaya odaklanır ve kişiselleştirilmiş bir plan oluşturmak için yaşam tarzını inceler. Sağlık veya tıbbi faktörler, sosyo-ekonomik stresler ve yaşam tarzı faktörleri nedeniyle hareket davranışlarını değiştirme riski taşıyan bireylerde bozuklukların, fonksiyonel kısıtlamaların ve sakatlıkların önlenmesini sağlar. Bozukluklar, işlevsel kısıtlamalar ve sakatlıklardan kaynaklanan hareket davranışları değişmiş bireylerde ve birey gruplarında, hareket için gerekli olan vücut sistemlerinin bütünlüğünü yeniden sağlamak, işlevi ve iyileşmeyi en üst düzeye çıkarmak, yaşam kalitesini artırmak ile yükümlüdür.”Fizyoterapi süreci pekçok faydaya sebep oluyorProf. Dr. Deniz Demirci, fizyoterapist ve fizyoterapi sürecinden fayda sağlanabilecek durumları da şöyle sıraladı:Ağrıyı azaltır veya ortadan kaldırır: Terapötik egzersizler ve eklem ve yumuşak doku mobilizasyonu gibi manuel terapi teknikleri veya ultrason, bantlama veya elektrik stimülasyonu gibi tedaviler, ağrıyı hafifletmeye ve ağrıyı azaltmak için kas ve eklem fonksiyonlarını eski haline getirmeye yardımcı olabilir.Ameliyat gereksinimini azaltır: Fizik tedavi, ağrıyı gidermeye veya bir yaralanmayı iyileştirmeye yardımcı oluyorsa, bazı durumlarda ameliyat gerekmeyebilir. Ameliyatın gerekli olduğu durumlarda da ameliyat öncesi fizyoterapiden faydalanmak mümkündür. Bu ameliyat sonrası iyileşme sürecini de hızlandırır. Fizyoterapi, ameliyat sonrası toparlanma sürecine de destek sağlar.Hareket kabiliyetini geliştirir: Fizyoterapi ayakta durmada, yürümede veya hareket etmekte zorluk yaşayan her yaştan insana yardımcı olabilir. Germe ve kuvvetlendirme egzersizleri ile birlikte hareket kabiliyetini geri kazanmaya yardımcı olur. Fizyoterapistler, bireyleri baston, koltuk değneği veya başka herhangi bir yardımcı cihazla en uygun şekilde mobilize edebilir. Kişiye özel planmış yaşam kalitesini artıran müdahaleler uygular.İnme sonrası fizyoterapi: İnme sonrası bir dereceye kadar işlev ve hareket kaybetmek yaygın görülür. Fizyoterapi, vücudun zayıflamış kısımlarını kuvvetlendirmeye, yürüyüş ve dengeyi iyileştirmeye yardımcı olur. Fizyoterapistler ayrıca inme hastalarının evde daha bağımsız olabilmeleri için yatakta transfer ve hareket etme becerilerini geliştirebilir ve tuvalet, banyo, giyinme ve diğer günlük yaşam aktiviteleri için bakım yüklerini azaltabilirler.Spor yaralanmalarında fizyoterapi: Fizyoterapistler, farklı spor dallarında yaralanma risklerinin belirlenmesi konusunda rol oynar. Yaralanma sonrası spora güvenli bir şekilde geri dönmeyi sağlamak için uygun iyileşme veya yaralanmayı önlemek için egzersiz programları tasarlayabilirler.Dengeyi geliştirir ve düşmeleri önler: Fizyoterapistler kişileri  düşme riski açısından değerlendirir. Düşme riski yüksekse, terapistler dengeyi güvenli ve dikkatli bir şekilde zorlayan egzersizler önerecektir. Terapistler ayrıca daha güvenli yürümeye yardımcı olmak için koordinasyonu geliştirmeye yönelik egzersizlerle yardımcı olur. Denge sorunu olan kişinin vestibüler sistemindeki bir sorundan kaynaklandığında, fizyoterapistler uygun vestibüler işlevi hızla geri getirebilen ve baş dönmesi veya vertigo semptomlarını azaltan veya ortadan kaldıran rehabilitasyon programı düzenleyebilir.Diyabet ve vasküler durumu yönetir: Genel diyabet yönetim planının bir parçası olarak egzersiz, kan şekerini etkili bir şekilde kontrol etmeye yardımcı olabilir. Ek olarak, diyabetli kişilerin ayaklarında ve bacaklarında duyu ile ilgili sorunlar olabilir. Fizyoterapistler, ileride daha fazla sorun yaşamamak için bu hastalara uygun ayak bakımı sağlamaya ve eğitmeye yardımcı rehabilitasyon programı planlayabilir.Yaşlanmanın beraberinde gelebilecek sorunları azaltır: Bireyler yaşlandıkça artrit veya osteoporoz gelişebilir veya eklem replasmanına ihtiyaç duyabilirler. Fizyoterapistler, hastaların eklem replasmanından kurtulmalarına ve artritik veya osteoporotik durumları konservatif olarak yönetmelerine yardımcı olabilir.Kalp ve akciğer hastalıklarını yönetir: Bireyler kalp ile ilgili rahatsızlıklardan sonra kardiyak rehabilitasyon alabilirler. Pulmoner problemler için fizyoterapi, kuvvetlendirme, kondisyon ve nefes egzersizleri yoluyla yaşam kalitesini iyileştirebilir ve hastaların akciğerlerindeki sekresyonu temizlemesine yardımcı olabilir.Kadın sağlığı ve diğer sorunları azaltır: Fizyoterapistler, kadın sağlığı ve bağırsak inkontinansı, meme kanseri, kabızlık, fibromiyalji, lenfödem, erkek pelvik sağlığı, pelvik ağrı ve idrar kaçırma gibi problemler ile ilgili özel rehabilitasyonu programı planlayabilirler.

06 EYL 2022

Okula gitmek istemeyen çocukla pazarlığa girilmemeli!

 Okula uyum süreci 1,5 ayı bulabilir!Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Demet Gülaldı, okula uyum ve bu sürecin sağlıklı şekilde atlatılmasına yönelik önemli paylaşımlarda bulundu. Okula uyumun hem akademik başarıyı hem de okula olan memnuniyeti kapsayan çok boyutlu bir yapı olduğunu kaydeden Dr. Demet Gülaldı, “Okula uyum, çocuğun okul kültürünün ve öğrenme ortamlarının gerekliliklerine en üst düzeyde öğrenme için uyum sağlama derecesini ifade eder. Kaygı - stres yaşamadan akranları ve öğretmenleri ile uyumlu bir şekilde etkileşimde olabilmesidir.” dedi.Okula uyumun üç boyutu bulunuyorOkula uyumun akademik boyutunun, öğrencilerin verilen ödevleri ve sınıf etkinliklerini ele alma biçimleri ve sınavlardaki performansları ile ilişkili olduğunu ifade eden Dr. Demet Gülaldı, “Sosyal boyut, sınıf arkadaşlarıyla iş birliği yapmak ve akranlara ve öğretmenlere karşı saygılı bir tutum sergilemek gibi okuldaki sosyal etkinliklere katılımı içerir. Okula uyumun kişisel-duygusal yönü, öğrencilerin kaygı ve stresle başa çıkma biçimleriyle ilgilidir. Okula uyumu sağlayan en önemli faktörler arasında öğretmen, akran ilişkileri, ebeveyn tutumları, okulun fiziki yapısı ve çevresel koşullar gibi faktörler sayılabilir.” dedi.Okuldan korkma ve okul reddi yaşanabilirOkula uyum sorunları yaşamayan çocukların “uyumlu çocuk”, sorun yaşayan çocukların ise “uyumsuz çocuk” olarak etiketlendiğini belirten Dr. Demet Gülaldı, okula uyum sağlayamama sonucunda çocukta okuldan korkma, okula gitmeyi reddetme gibi durumların sıklıkla görülebildiğini söyledi. Dr. Demet Gülaldı, şunları söyledi:“Çocuklarda okula gitme zamanı yaklaştığında huzursuzluk, ağlama, içe ve dışa yönelik saldırganlık, sinirlilik, baş ağrısı, mide bulantısı ve iştahsızlık gibi tepkiler de ortaya çıkmaktadır. Okulda ise içe kapanma, ağlama, etkinliklere katılmama, sınıfa girmek istememe, akranlarına karşı saldırganlık, öğretmene ya karşı gelme ya da aşırı yakınlık kurma gibi davranışlar gözlenebilir. Okul öncesi dönemde ise uyum sorunu yaşayan çocukların annelerinden ayrılmak istememek, tüm gün ağlayarak kapıda veya pencerede beklemek, annesini de okulda yanında tutmaya çabalamak gibi davranışlar sergilediği görülmektedir. Uyum sorunu yaşayan çocuklarda görülen geceleri alt ıslatma, uyku bozuklukları, yeme bozuklukları, sindirim sistemi bozukları da yaşamı olumsuz şekilde etkileyecektir.”Güvenli bağlanan çocuklar daha kolay uyum sağlıyorÇocukların okul ortamıyla tanıştıkları ilk kurumun okul öncesi kurumları olduğunu ifade eden Dr. Demet Gülaldı, “Çocuğun yaşantısındaki en önemli olaylardan hatta tüm yaşamını etkileyecek bir başlangıç olması açısından erken çocukluktaki bu deneyim çok önemlidir.  Erken çocukluk hatta bebekli döneminde anne ya da bakım veren kişi ile kurulan güvene dayalı bağlanma ilişkisinin çocuğun okula ve yeni çevreye uyum sağlamasında önemli etkisi vardır. Güvenli bağlanan çocuklar anneden rahatlıkla uzaklaşıp yeni keşifler yapmaya hazır durumdadırlar. Okula başlama döneminde çocukların okula uyum sağlama süreçleri için çocuğa zaman tanımalıdır. Bu süreç yaklaşık 1-1,5 aylık bir süreyi kapsasa da okul ortamı, çocuğun okula hazır oluşu, anne baba tutumları ve çocuğun mizacı ile değişiklik gösterebilir.” dedi. Okula uyum çocuğun gelecekteki yaşam kalitesini etkiliyorOkula uyumun sağlanmasının çocuğun gelişimi üzerindeki etkilerine de değinen Dr. Demet Gülaldı, “Çocukların okulda geçirdikleri zaman düşünüldüğünde okulda mutlu olmaları ve uyum sağlamaları çocukların yaşam kalitesi için önemli olmaktadır. Okula uyum sağlayan çocukların öğrenme sürecinde daha dikkatli okul etkinliklerine katılımcı daha aktif ve bağımsız çalışabilmektedirler. Bu çocukların akademik başarılarının yüksek olmasında bu uyumun etkisi de büyüktür. Ayrıca okul uyumu çocukların akranları ve öğretmenleriyle yakın ve güvene dayalı ilişkiler kurmasına da zemin yaratmaktadır. Özellikle akran ilişkileri okula uyum sürecinde önemli rol oynamaktadır. Çocukların akranları tarafından kabul/ret edilmesi ve akran davranışlarının yönü okula uyumu kolaylaştırmakta veya zorlaştırmaktadır.” diye konuştu.Okul fobisi oluşmasın!Dr. Demet Gülaldı, okul uyumu olmadığı durumlarda ve gerekli müdahaleler yapılmadığında ilerleyen dönemlerde okul fobisi oluşacağını, aile ve çocuk için yaşam kalitesinin önemli ölçüde bozulacağını söyledi.Dr. Demet Gülaldı, okula uyumun sağlanmasının önemine işaret ederek “Okulların oryantasyon programları okula uyum sürecinde ailelere yardımcı olmaktadır. Okulu kısa sürelerle ziyaret etme, okulu, okul çevresini ve arkadaşlarını tanıma, serbest faaliyetlerde birlikte olma fırsatları ile çocuklar kendilerini daha rahat hissedebilirler. Çocuktaki kaygıyı en aza indirebilmek öğretmenle ilk karşılaşmanın rahat ve samimi bir ortamda olması önerilmektedir. En önemlisi uyum sürecinin sağlıklı olması için çocuğun bilişsel olarak da okula hazır olduğundan emin olmak gereklidir.” dedi.Anne ve babalara tavsiyeler!Dr. Demet Gülaldı, okula uyum konusunda anne ve babalara düşen görevlere de işaret ederek şunları söyledi:Okula uyumu etkileyen faktörler arasında en önemlisi, ebeveyn tutum ve davranışlarıdır. Okula uyum sağlamamanın nedeni olarak okul ve akranları ile olan ilişkilerden çok onlara bakım veren kişilerden anneden ayrılma endişesinin de etkisi olmaktadır.Aile içerisinde demokratik bir tutumun olduğu, kararların birlikte ve gerekçeleriyle açıklanarak alındığı, belirli kuralların olduğu ve sorumluk alarak yetişen çocukların okula ve yeni ortamlara daha kolay uyum sağladığı ve olumlu arkadaşlıklar kurduğu gözlenmektedir.Ailelerin okula başlayacak çocuklarına yeni yaşantısı ile ilgili bilişsel düzeyine uygun açıklamalar yapması uygun olacaktır. Çocuğun okula gitmek ve evden ayrı kalmak ile ilgili kaygıları olacağından sorularına doğru ve gerçekçi cevaplar verilmelidir.Okula gitmek istemeyen çocukla kesinlikle pazarlığa girmemeli, okula gittiği takdirde çeşitli vaatlerde bulunulmamalıdır.Okul ve öğretmen hakkında aile içerisinde olumsuz ifadeler kullanmamaya özen göstermelidir. Kimi zaman anne ve babanın kendi olumlu deneyimlerinden bahsetmeleri de sürece yardımcı olmaktadır.Uyum sürecinin uzadığı durumlarda profesyonel bir destek alınması çocuk, aile ve okul açısından süreci kolaylaştıracaktır.

31 AĞU 2022

Çalışma verimliliğinde havalandırma önemli!

Çalışma ortamındaki havada oksijen bolca olmalı!Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, iş yerlerinde havalandırmanın önemine işaret ederek doğru havalandırma konusunda değerlendirmede bulundu.Yetersiz havalandırma performansı düşürebilirDr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, çalışılan kapalı ortamın havasının çalışma türüne göre havalandırılmadığı takdirde, çalışanların sağlık ve güvenliğinde ciddi tehlikeler yaratacağını belirterek “Bir ofis ortamında bile, proses gereği herhangi bir zehirli hava üremesi söz konusu olmamasına rağmen, havalandırma yetersiz ise ortamdaki hava kalitesi düşecek solunan hava kirli havaya dönüşecektir. Özellikle ortamdaki oksijen miktarı yüzde 20’nin altına düşerse çalışanların performansı düşecek, çalışanlarda yorgunluk belirtileri görülecektir.” dedi.Merkezi havalandırma sistemlerinde yetersizlik yaşanabilirMerkezi havalandırma sistemlerinde havalandırma ve iklimlendirme sistemlerinde sistemin yetersiz kalmasının bu tehlikeyi daha da büyüteceğini kaydeden Uçan, “Çünkü merkezi havalandırma sistemlerinde ortamdan emilen havanın tekrar iklimlendirilerek kullanılması, emilen hava içerisindeki kirletici unsurların, havalandırma yapılan diğer lokasyonlara dağılmasına neden olacaktır. Bu nedenle de pandeminin başlamasıyla birlikte yüzde 100 atmosfer havası ile çalışmayan sistemlerin, çalışma ofisleri, AVM ve benzeri kapalı yerlerde kullanılmaması istenmişti.” hatırlatmasında bulundu.Ağır sanayideki çalışma ortamlarının havalandırılması önemliDr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, ofis ortamlarında bile havalandırmanın böylesine önemli olduğu düşünüldüğünde proses gereği çeşitli toz ve gazların bulunduğu ortamlardaki havalandırmanın öneminin daha iyi anlaşılacağını ifade etti. Uçan, havalandırılmayan veya ağır sanayi, kimyasal madde ve petrol işleme tesisleri ile sürekli olarak proses gereği ortamda kirli ve çalışanın sağlığını tehdit eden kimyasal gaz, duman veya buhar üreten iş yerlerinde havalandırmanın son derece önemli olduğunu vurguladı.Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, bu ortamlarda bir yandan içerdeki kirleticileri havalandırma sistemi aracılığıyla dış ortama verirken bir yandan da çalışanların sağlığı ve güvenliği açısından sorun yaratabilecek parametrelerin kontrol altında tutulması ve referans değerlerinin üzerine çıkmamasının sağlanması gerektiğini söyledi.Ofis ortamlarında havalandırma sağlıklı bir şekilde yapılmalıdırOfisler de dahil olmak üzere çok sayıda insanın bir arada çalıştığı ortamlarda havalandırmanın sağlıklı bir şekilde yapılmasının önemine işaret eden Dr. Uçan, “Buna ek olarak çalışma sırasında bilgisayar, fotokopi gibi elektronik cihazlarla birlikte, iş yeri hava kalitesini olumsuz yönde etkileyen her türlü üretim makinesinden çıkacak toz, gaz vb kirleticilere, işyerindeki proseste kullanılan hammaddeler doğrultusunda, çalışanın sağlığı ve güvenliği için mutlaka havalandırma, tozsuzlaştırma veya atıkların bertarafı konusunda önlemler alınmalıdır. Alınacak önlemler, sadece çalışanların iş kazası geçirmelerini ve meslek hastalıklarına yakalanmalarını önlemekle kalmayacak, aynı zamanda çevrenin de bu kirleticilerden olumsuz yönde etkilenmemelerini sağlayacaktır.” diye konuştu.Çalışma ortamındaki havada oksijen bolca olmalıdırİş sağlığı ve güvenliği kapsamında kapalı ortamlarda havalandırmanın nasıl olması gerektiğine değinen Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, “Evlerimizde de yaptığımız gibi, iyi bir çalışma ortamındaki hava kalitesi ne olmalı sorusuna belki de oksijeni bol bir hava diye cevap verebiliriz. Ofisler gibi çok sayıda insanın birlikte çalıştıkları ortamların merkezi havalandırma sistemleri ile havalandırılması, bu sistemlerin sıcak ve soğuk günlerde içerideki optimum hava sıcaklıklarını sağlayabilme ve dış ortamdan emilen hava içerisindeki koku ve istenmeyen partikülleri engelleyebilme yeteneğinin olması yeterli sayılabilir.” diye konuştu.Çalışma yerlerinin özelliğine göre önlemler alınmalıdırDr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, çeşitli hammaddeler ve kimyasallar kullanarak üretim, bakım, temizleme ve onarım çalışmalarının yapıldığı ortamlarda iç ortamdan dışarıya kirli havayı atmak veya ortama sürekli olarak taze hava vermenin kesinlikle yeterli olmayacağını vurguladı.Çalışma yerlerinin özelliği doğrultusunda önlemler alınması gerektiğini ifade eden Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, “Özellikle üretim yapılan yerlerde her zaman, ofislerde olduğu gibi yaz ve kış aylarında ortam sıcaklığını kesinlikle 22-24°C arasında tutabilmek çoğu zaman mümkün değildir. Örneğin bir dökümhanede 1300°C’de ergimiş metalin bulunduğu bir ortamda veya bir et işleme tesisinde 22-24°C’lik çalışma ortamı sağlayabilmek imkansızdır. Bu yüzden de çalışılan ortamlarda çalışanların sağlığını, güvenliğini ve performasını üst düzeyde tutabilmek amacıyla çeşitli KKD’lerin (Kişisel Koruyucu Donanım) kullanılmasının yanı sıra ortamda prosesten kaynaklanabilecek kirlilikten optimal düzeyde etkilenmelerin sağlayacak, yöntemler geliştirilmelidir.” dedi.Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, çalışma ortamlarında çoğu zaman sadece havalandırmanın yeterli olmayabileceğini de belirterek “Bu durumlarda çalışanların ortam içerisindeki toz ve gazlardan nasıl korunmaları gerektiği konusunda da çeşitli eğitimler verilmelidir.” dedi.

31 AĞU 2022

Duymayan beyin köreliyor…

İşitme cihazı kullanılmaması beyni köreltebiliyor!Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Odyoloji Bölümü Araştırma Görevlisi Busemnaz Avşar, işitme kaybı, nedenleri ve tedavisine ilişkin değerlendirmede bulundu.Bu belirtilere dikkat!Odyolog Avşar, işitme kaybı belirtilerine dikkat çekerek “Bu şikayetleriniz varsa işitme kaybı yaşıyor olabilirsiniz: ‘Gürültülü ortamlarda başkalarını anlamakta güçlük çekiyorum.’, ‘Duyuyorum ama anlamıyorum’, ‘İnsanlar sanki fısıldıyormuş gibi konuşuyor’, ‘Kelimeleri ve sesleri ayırt etmede zorlanıyorum’, ‘Televizyonu çok yüksek ses seviyesinde izlediğimi söylüyorlar.’ Sayılan belirtiler yüksek ihtimalle bir işitme kaybının habercisidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre işitme kaybı, dünya çapında tahmini 466 milyon kişinin mustarip olduğu en yaygın duyusal eksikliktir.” dedi.İşitme kayıpları kalıcı olabiliyorİşitme kaybının, kulaklarımızda veya sesi beynin işitmeden sorumlu bölgesine taşıyan sinirlerde sorun olduğunda ortaya çıkan bir durum olduğunu ifade eden odyolog Busemnaz Avşar, “Kulak kendi içinde bölümlere ayrılır ve kaybı yaratan sorun bu bölümlerin hangisinden kaynaklanıyorsa işitme kaybı ona göre isimlendirilir. Problem dış kulak ve/veya orta kulak kaynaklı olabilir. Bir kısmı ilaç veya cerrahi müdahale ile çözülebilirken bir kısmında işitme kaybı kalıcıdır. İç kulak ve/veya işitme siniri ve devamında ise işitme kaybı kalıcıdır. Bazen problemler hem dış kulak-orta kulak hem de iç kulak kaynaklıdır ve işitme kaybı kalıcıdır.” diye konuştu.İşitme cihazları kullanılmalıİşitme kaybının hayat kalitesini olumsuz etkilememesi için diğer kalıcı işitme kaybına sebep olan problemlerde olduğu gibi işitme cihazı kullanılması gerektiğini kaydeden odyolog Avşar, “Yani işitme kaybı, kulağın hangi bölümündeki hasardan kaynaklandığına göre geçici ve kalıcı işitme kaybı olarak sınıflandırılabilir. Ancak işitme kaybının seviyesi de önemli bir faktördür. Sessiz bir ortamda bir kol boyu mesafede fısıltı seslerinin duyulamaması/anlaşılamaması da işitme kaybının olabileceğini akla getirmelidir.” uyarısında bulundu.Her yaş grubunda işitme kaybı görülebilirTürkiye’de yenidoğan 1000 bebeğin 2-3’ünün işitme kayıplı olarak dünyaya geldiğini belirten   Avşar, “Bazen sağlıklı işiterek dünyaya gelen bir bebek, çocukluk çağında da işitme kaybı yaşayabilmektedir. Bunun yanı sıra çevresel bazı faktörler, her yaş grubu için işitme kaybı konusunda risk faktörüdür. Ayrıca yaşlanma süreci de çoğunlukla beraberinde işitme kaybını getirmektedir. Yani işitme kaybı, yenidoğan bir bebekten yaşlılık dönemindeki bireye kadar, her yaş grubunda görülebilmektedir.” diye konuştu.Aşırı gürültüye maruz kalmaktan kaçınılmalıdır İşitme kaybından korunmada bazı önlemlerin alınabileceğini ifade eden odyolog Busemnaz Avşar, şunları söyledi:“İşitme kaybını önlemenin en iyi yolu hem iş hem de diğer zamanlarda aşırı gürültüye maruz kalmaktan kaçınmaktır. Eğer iş ortamı yüksek gürültüye sahipse kulak koruma tıkaçları işitmenin korunması konusunda yarar sağlayacaktır. Başka bir yol, işitme sistemine yan etkisi olan ilaçlardan kaçınmaktır. Kullanılan ilaçların işitme sistemine herhangi bir yan etkisi olup olmadığının kontrolü çok önemlidir. Yine tekrarlayan kulak enfeksiyonları, işitmenin düzenli bir şekilde değerlendirilmesini gerektirmektedir. Kafa travmasını önlemek için tedbirler almak da işitme kaybından korunmanın bir başka yoludur.”İşitme şikâyeti olduğunda odyolojiye başvurulmalıİşitme ve denge ile ilgilenen profesyonellerin odyologlar olduğunu kaydeden odyolog Avşar, “Odyologlar, işitme kaybının, işitme kaybının yol açabileceği denge problemlerinin ve işitme kaybının eşlik etmediği, tek başına var olan denge problemlerinin klinik yönetiminde kritik öneme sahiptirler. İşitme kaybı şüphesi olan kişiler odyoloji kliniklerine geldiklerinde ilk olarak hastanın şikâyeti ve şikâyeti ile ilgili geçmişi detaylı bir şekilde öğrenilir.” dedi.Kulak kiri de işitme kaybına neden olabilirAvşar, şöyle devam etti: “Kulak kiri bile bazen işitme kaybına neden olabilmektedir. Bu nedenle otoskopik muayenede kulak kiri fark edilirse öncelikle kirin temizlenmesi gerekecektir. Hasta hikayesi ve otoskopik kontrolün ardından işitme kaybının tipini/derecesini ortaya çıkarmak, konuşmaları anlama yeteneğini değerlendirmek için ileri tetkikler yapılır. Hastanın şikâyetleri ile işitme kaybının tipi ve derecesinin belirlenmesi, işitmeye yardımcı olacak doğru yolu belirlemek açısından çok önemlidir.” dedi.İşitme kaybında yaygın olarak işitme cihazları kullanılıyorİşitme kaybının gelişen teknoloji sayesinde giderilebildiğini kaydeden odyolog Avşar, işitme kaybının giderilmesinde işitme cihazlarının kullanıldığını belirterek “Şu ana kadarki medikal ve teknolojik gelişmeler, kalıcı işitme kaybının giderilmesi için büyük adımlar atılmasını sağlasa da henüz beklenen seviyeye ulaşamamıştır. Bu sebep ile hala işitme kaybının yönetilmesinde en çok uygulanan yöntem işitme cihazı uygulamalarıdır. Odyologlar tarafından hastanın işitme kaybına göre özenle ayarlanmış bir işitme cihazı işitme kaybının hasta üzerinde yarattığı olumsuz etkileri oldukça hafifleterek hastayı rahat ettirecektir.” dedi.Yardımcı dinleme cihazları ve biyolojik kulak da kullanılıyorYardımcı dinleme cihazlarının da işitme kaybında kullanılan bir başka seçenek olduğunu ifade eden Avşar, “Bazı durumlarda, özellikle çok ileri derecede işitme kayıplarında, işitme cihazları fayda gösterememektedir. Bu durumlarda cerrahi olarak uygulanan sesi doğrudan işitme sinirine gönderen koklear implantasyon (biyonik kulak) yönteminden yararlanılır. Belirli işitme kaybı türleri için de kulak ameliyatı, kulak tüpü ve ilaç tedavisi de uygulanan diğer yöntemlerdir.” dedi.İşitme kaybı beyni de etkiliyor!Odyolog Busemnaz Avşar, işitme kayıplarının ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayarak sözlerini şöyle tamamladı:“Unutulmaması gereken şudur ki; işitme cihazları sadece duyurmakla kalmaz, aynı zamanda beynin konuşmalar da dahil olmak üzere günlük hayatta karşılaştığımız tüm sesleri anlamasına vesile olur. Çok hafif işitme kaybında bile işitme cihazı kullanılmaması, beynin sesleri anlama ile görevli bölümlerini köreltir ve geri dönüşü olmayan sıkıntılara sebep olabilir.”

24 AĞU 2022

Kaza bölgesinde izleyici olma davranışı acilen terk edilmeli…

Kazalarda en büyük faktör ‘sürüş yorgunluğu’  Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, trafik kazalarında iş sağlığı ve güvenliğinin önemine ilişkin değerlendirmede bulundu.Firmalarda ‘Yol trafik güvenliği yönetimi’ uygulanmalı!Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, trafik kazalarında genellikle araç sürücülerinin kusurlu olup olmadıklarının konuşulduğunu belirterek araçların bağlı olduğu firmaların kazaların meydana gelmesindeki rollerinin de tartışılması gerektiğini söyledi. Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Bugüne kadar olaylara sadece sürücü (çalışan) açısından yaklaşıldığı için sonuç alınamamaktadır. Çok büyük oranda yük taşıması yapan firmalarda ve otobüs firmalarında yol trafik güvenliği yönetimi uygulanmalıdır. Trafik kazalarının önlenmesi, trafik kazalarından kaynaklı insan ölümlerinin, yaralanmalarının oluşmaması, manevi ve maddi kayıpların olmaması için yapılan bütünsel çalışmalardır.” dedi.Kök sebep analizi yapılmalı!Trafik kazalarının, yol, hava koşulları, sürücü ve araç unsurlarının bir bileşkesi olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Trafik kazasına sebep olan kök sebebin bulunması için tüm bu unsurları değerlendirebilecek yetkinlikte ve uzmanlıkta bir ekip tarafından kaza araştırması ve kök sebep analizi yapılması şarttır. Ancak bu şekilde kazaların önlenmesi sağlanabileceği gibi, bütüncül yaklaşım ile sistemin tamamında yapılması gereken iyileştirmelerin belirlenmesi mümkün olacaktır.” dedi.Şoförler fail değil, mağdur olarak ele alınmalı!Özellikle ticari araç kullanan ve bir firmaya bağlı çalışan sürücülerin yasal tabiri ile şoförlerin trafik kazalarının faili değil mağduru olarak ele alınması gerektiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Yol şartları, hava koşulları, sürücü, sürücülerin hizmet verdiği firmanın yol trafik güvenliği yönetim sistemi, ülkenin trafik mevzuatı ve bu mevzuatı uygulama sistemi ana kapsamlarının her biri detaylı olarak incelenmelidir.” dedi. Uçan, araçların şehirler arası yollarda uyulması gereken hız sınırına uymalarının, tırlarda takometre ve GPS cihazı bulundurulmasının önemine işaret etti.Sürücülerin işe alım süreçleri ve oryantasyonları önemlidirİşverenlerin trafik kazalarına sebep olabilecek tüm konularda fonksiyonel süreçler oluşturması gerektiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Örneğin sürücü ile ilgili konularda sürücü yetkinlik değerlendirme ve işe alım süreçlerinde trafik kuralları bilgisi, araç kullanma yeterliliği, sağlık durumu, geçmiş trafik cezaları gibi bilgilere sahip olunması gereklidir. Sürücü oryantasyon programının varlığı ve yeterliliği, ödül- ceza uygulamaları, iş güvenliği eğitimlerinin varlığı ve yeterliliği, periyodik olarak alması gereken güvenli sürüş eğitimlerinin alınması, yasal sürüş, çalışma, dinlenme sürelerine uyumun takibi, sürüşü olumsuz etkileyecek sağlık bozulmalarının takibi, kullandığı karayolu taşıtı ile ilgili tüm bilgilendirmelerin yapılması, sürekli iyileşme için periyodik geribildirim yapılması gibi kritik konular titizlikle değerlendirilmelidir.” dedi.Kaza bölgesinde izleyici olunmamalıdırMardin de ilk kaza olduktan sonra ikinci TIR çarpması ile ölü ve yaralı sayısının arttığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Bu ise yardıma gelen 112 ekiplerinin yol güvenliğini oluşturmadan yardıma başladıklarını gösteriyor. Bu hayati yanlış olmuştur. Bu konuda bu ekiplere sürekli olarak nasıl hareket etmeleri gerektiği eğitim ve tatbikatları verilmelidir. Kaza bölgesinde izleyici olarak bulunmak çok yanlıştır. Burada olduğu gibi vefat veya kişinin ömür boyu engelli olarak kalmasına sebep olabilir. Bundan acilen toplum olarak vazgeçmeliyiz.” dedi.Yorgun ve uykusuz araç kullanmak kazalara davetiye çıkarıyorTrafik kazalarında en büyük nedenlerden birinin sürücünün yorgun ve uykusuz araç kullanması olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Sık sık gerçekleşen yolcu otobüsü kazalarında, şoförlerin dinlendirilmeden çalışmaya zorlanmasının önemli bir payı olduğu biliniyor.” dedi.Yetersiz sayıda şoför çalıştırılıyorGünümüze kadar babadan oğula geçen şoförlük mesleğinin, ailelerin çocukların bu işi yaptırmak istememeleri sebebiyle tüm sektörlerde şoför bulma zorluklarına sebep olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Şoför arzındaki bu daralma, firmaların işe aldıkları şoförlere, tatmin edici ekonomik şartlar sağlayamamaları sebebiyle firmaların direkt ve dolaylı maliyetleri arttığı gibi yetersiz sayıda şoför ile sürdürmeye çalıştıkları operasyonel faaliyetler, yasal sürüş sürelerine uyumsuzluk,  gece sürüşlerinin artması gibi sebeplerle trafik kazaları artmaktadır. Ayrıca kronik yorgunluk, kronik uykusuzluk, aile ile yeterli ve kaliteli vakit geçirememek gibi sebepler ile çalışan memnuniyetsizliği, trafik kazası ve cezası sayılarının artması gibi olumsuz sonuçlara sebep olmaktadır.” dedi.Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, özellikle tarım sezonunda, memleketlerinde tarlası, bahçesi olan şoförlerin dönemsel olarak da olsa şoförlük mesleklerinden daha çok para kazandıklarından işi bıraktığını ve tarımsal faaliyetlere girdiğini belirterek “Şoför arzındaki bu azalma ve kaliteli şoför azlığı firmaların tüm olumsuz koşulları ve olumsuz neticelerini kabul ederek, hiçbir değerlendirmeye tabi tutmadan sadece yasal belgelere sahip şoförleri işe almalarına ve şoförlerin çeşitli şartlarını kabul etmelerine sebep olmaktadır.” dedi. Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, şoförün yasal yeterlilikleri, yasal çalışma süreleri, çalışma şartları, sağlık durumları ve kontrolleri, psikolojik durumları, sosyal hayattaki pozisyonları, beslenme alışkanlıkları, meslek hastalıkları gibi çok önemli konuların maalesef ikinci planda kaldığını sözlerine ekledi.Sürüş yorgunluğu ve uykusuzluk en önemli faktörÜlkemizde ağır vasıta ile yük ve yolcu taşımacılığı yapan sürücülerin trafik kazalarına karışmalarındaki en önemli faktörlerden birinin sürüş yorgunluğu ve uykusuzluk olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Tek başına bu alanda yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Mola vermeksizin uzun süre araç kullanan sürücüler, gece, öğleden sonra ve normalde uyuduğu saatlerde araç kullanan sürücüler, uyku yapan ilaçlar ya da alkol alan sürücüler, yalnız araç kullanan sürücüler, uzun ve sıkıcı yollarda araç kullanan sürücüler, sık yolculuk yapan sürücüler, uykusu bozulmuş ve yorgun sürücüler uyku ilişkili kazalar açısından en çok risk altında olan sürücülerdir.” dedi.Uykusuzluk kaza riskini artırıyorUykusuzluğun optimum tepki zamanlarını azaltmakta ve orta derecede uykulu kişilerde performansı azaltarak tehlike anında zamanında durabilmelerini engellediğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Tepki zamanındaki çok hafif yavaşlamalar ise özellikle yüksek hızlarda kaza riskleri üzerinde derin bir etki yaratabilmektedir. Uyku ihtiyacı olan kişi direksiyonda daha çabuk yorulmakta, zamanla dikkati azalmakta ve direksiyon başında uyuya kalarak kazaya neden olabilmektedir.” dedi.Ölümcül kazaların %20’si yorgunluğun en çok olduğu saatte meydana geliyorDr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, sürücü yorgunluğunun, kamyon sürücüleri için özel bir problem olduğunu kaydederek “Yapılan bir çalışmada tüm ölümcül kazaların %20’sinin ve kamyonların karıştığı yaralanmalı kazaların ’unun gece yarısı ile sabah saat 6:00 arasında sürücü yorgunluğunun zirve yaptığı saatlerde meydana geldiğini ortaya konulmuştur. Kamyon sürücüsü yorgunluğunun tüm kamyon kazalarında %30 ila %40 arasında bir etkisi vardır. Birçok çalışma, genç erkek sürücülerin (30 yaş altı) uyku nedenli kazaya karışma risklerinin daha fazla olduğunu ortaya koymaktadır. Uyku nedenli kazalara karışan sürücülerin yaklaşık yarısının 30 yaş altı erkek sürücüler (21-25 yaş arası pik noktası) olduğunu ortaya koymuştur.” dedi.Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda başta tehlikeli madde taşımacılığı, ağır vasıta ile yük ve yolcu taşımacılığı olmak üzere aşağıdaki konular, devlet, üniversite, sivil toplum kuruluşları, yol trafik güvenliği alanında çalışan özel sektör ve diğer özel sektörlerin katkıları ile yeniden ele alınması gerektiğini vurguladı.

17 AĞU 2022

23 sene içinde deprem algısı hızla azalarak yok oldu!

Deprem sonrası ilk 72 saat hayati önem taşıyor…Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, Marmara depreminin 23’ncü yıldönümünde olası depremlere karşı alınabilecek önlemler hakkında önemli bilgiler ve tavsiyeler paylaştı.Deprem toplanma alanları feda edildiMarmara depreminden sonra geçen 23 sene içinde deprem algısının hızla azalarak yok olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “İstanbul genelinde bütün ülkede yapılmaması gereken her türlü yanlış yapılıyor ve yapılma hızı arttı. Deprem toplanma alanları yapılanmaya feda edildi. Deniz kumsal alanına 20 katlı binalar yapıldı. Dere yataklarına 287 metre yüksekliğinde Türkiye’nin en yüksek binalarından biri yapıldı. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Normalde imar olmayan buralarda imarın problemlerini düşünmek bile ürkütücü oluyor. Bu binalar 9.0 şiddetinde depreme dayanıklı olarak projelendiriliyor ve projelerin kontrolü sadece bağlı bulundukları belediyelerde yapılıyor. Ayrı bir mercii tarafından kontrol edilmiyorlar. Bu yapıların kontrolü ile 4 katlı bir binanın kontrolü aynı oluyor.” dedi.Sönümleme sistemi olmaması dezavantaj oluşturuyorJaponya’da yüksek katlı bina yapıldığını ve gerçek anlamda 8.0 şiddetinde depreme dayanıklı olduklarını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Tüm yapılan bina zeminlerinde titreşim sönümleme sistemi oluyor. Ayrıca bina deprem modellemelerini yaptırarak önceden deneme yaptırılıyor. İmalat çok sıkı kontrol ile yapılıyor. Bizim binalarda genellikle sönümleme sistemi olmadığından dolayı depremde binalar çok büyük miktarda sallanacaktır. Bu ise depremde bina zarar görmese bile çok büyük korku oluşturacaktır. Kesinlikle deniz kumsal alanlarına ve dere yataklarına bina yapılmamalı. Ayrıca yüksek katlı bina inşa etme çılgınlığından da vazgeçilmeli.” diye konuştu.Sönümleme sistemi olmaması dezavantaj oluşturuyorYangın tehlikesinin dikkate alınması ve bu riske karşı önlemler alınması gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Deprem sarsıntısı sensörü ile doğalgaz vanası ve şebeke elektriğinin otomatik olarak kapatılması gerekiyor. Çok sayıda yangın ihtimali düşünüldüğünde itfaiyenin yetersiz kalacağı dikkate alınarak halkın yangını kendisinin söndürebileceği imkanlar da oluşturulmalı. Soba ve ateşli aletler mutlaka sabitlenmeli. Sanayi tesislerinde kullanılan yanma prosesleri deprem sarsıntısı ile otomatik durdurulacak şekilde sistem geliştirilmeli.” ifadelerini kullandı.Aile Afet Müdahale Planı mutlaka hazırlanmalıDeprem ve sel gibi beklenmeyen doğal afetlere hazırlıkta aile fertlerinin birlikte plan yapmasının önemine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Herhangi bir afet durumunda aile bireylerinin hepsi bir arada olabileceği gibi, yaşam koşulları gereği hepsi ya da bir kısmı bir arada olamayabilir. Deprem anında aile bireylerinin paniğe kapılmadan hareket edebilmeleri için mutlaka bir planın yapılması gerekiyor. Bu plan, bilinçli yaşamın çok önemli bir gereğidir ve aslında hayatın tüm konuları ile ilgili planlı yaşamak mutluluğun en temel şartlarından da birisidir.” diye konuştu.Aile Afet Müdahale Planı nasıl olmalı?Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, Aile Afet Müdahale Planı’nda bulunması gereken noktalara ilişkin olarak şu bilgileri verdi:Aile bireylerine direkt veya dolaylı olarak ulaşılabilecek il içi/il dışı iletişim bilgileri,Ayrı yerlerde bulunuluyorsa en uygun nerede ve nasıl bir araya gelinebileceği,Bir araya gelme durumu söz konusu olamayacaksa neler yapılması gerektiği,Aile bireylerine ait kişisel bilgiler (kronik hastalık, engellilik, hamilelik, vb),Kullanılan iletişim cihazlarının iletişimin daha etkin yapılabilmesi için teknik özelliklerinin bilinmesi,İki sorumlu belirlenmesi,Planda aile ile ilgili temizlik görevlisi, bebek bakıcısı, misafir ve benzeri kişilere ait de aynı aile bireylerinde olduğu gibi bilgilerin belirtilmesi,Sahiplenilmiş evcil hayvanlarla ilgili bilgilerin belirtilmesi,Planda birinci sorumlunun zor şartlarda kalması göz önüne alınarak ikinci sorumlunun belirlenerek gerektiğinde aynen birinci sorumlu gibi davranabilmesi için gerekenlerin belirtilmesi,Altın sürelere ilişkin plan yapılması,Planın ağırlıklı olarak altın saatler şeklinde ifade edilen afet sonrası 72 saate göre belirlenmesi,Yaşam alanlarının (ev, işyeri) yapısal ve yapısal olmayan tehlikeler dikkate alınarak en güvenli ve riskli yerlerinin belirlenmesi,Yaşam alanlarının krokisinin çizilerek özellikle yaşam üçgeni olabilecek/afet ve acil durum çantası konulabilecek yerlerin, tehlikeli olabilecek yerlerin ve alternatif çıkış/kaçış yollarının belirtilmesi,Yaşam alanlarında elektrik, doğalgaz ve su ana vanalarının/şalterlerinin, ilkyardım dolabının, yangın söndürme tüpünün, varsa kimyasal/tehlikeli maddelerin, ışıldak ve benzeri malzemelerin bulunduğu yerlerin krokide belirtilmesi gerekir.Deprem sonrası 72 saat çok önemliAfet ve acil durum çantasının depremde hayatı sürdürmeye büyük katkısı olacağını ifade eden Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, sözlerine şöyle devam etti:“Devletin yanı sıra özel kurum ve kuruluşların en kötü ihtimalle ulaşamayacaklarını düşünerek, en azından bu süre zarfında ihtiyaçların giderilmesi amacıyla malzemelerin bulundurulduğu bir afet ve acil durum çantası hazırlanması gerekiyor. Depremden hemen sonraki “altın saatler” olarak adlandırılan 72 saatlik altın süre iyi değerlendirilmeli. 72 saatlik süre, kişinin gerek enkaz altında kalması ve gerekse kurtulması halinde kendini duyurabilme, iletişim, ısınma, yeme-içme ihtiyacını giderme ve sağlıklı haber alma gibi temel konularda çok önemli. Deprem, su baskını, yangın gibi doğal afetlerde kişilerin yaşam ihtiyaçlarını karşılayan geniş çeşit ürünleri ve ilk yardım malzemelerini içeren 40 cm. x 32 cm. x 10 cm. ebatlarında bir settir. Set çantası, su geçirmez kumaştan imal edilmelidir. Elde, omuzda ve sırtta taşımaya uygun olmalıdır.”Afet ve Acil Durum Çantasında neler olmalı?Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan çantanın içinde olması gereken malzemeleri şöyle sıraladı:“Çantada el feneri, çok amaçlı katlanır çatal-kaşık seti, radyo, pil, plastik düdük, iş eldiveni, yağmurluk, su, korunma örtüsü, maske, sargı bezi, anında soğuk kompres, ikaz yeleği, polar battaniye, yedek anahtar (ev, iş yeri, araç), termos veya matara, kuru gıda (kuruyemiş, çikolata, pestil gibi), konserve yiyecek, resmi evrakların fotokopisi (Mobil cihazların bulutuna da yüklenebilir: Kimlik, ehliyet, pasaport, araç ruhsat, emlak tapu, sağlık-ev- iş yeri-araç sigorta poliçeleri fotokopileri) nakit para, aile bireylerinin güncel fotoğrafları, kullanılan ilaçların listesi ve ilgili tıbbi bilgiler, yerel harita, aile bireylerinin toplanma nokta görseli olmalı.”Malzemelerin son kullanma tarihine dikkat!Çanta içindeki malzemelerin son kullanma tarihine dikkat edilmesi gerektiğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Malzemeler kullanacak kişilerin bebek, çocuk, yaşlı, engelli, hamile, hasta, evcil hayvan gibi özelliklerine göre belirlenmeli. Malzemeler kolay alınabilecek ve kullanılabilecek şekilde yerleştirilmeli, birbirlerini olumsuz etkilemeyecek şekilde konumlandırılmalı. Deprem çantası, evde sığınma alanı olarak düşündüğümüz yerde bulundurulmalı.”

15 AĞU 2022

Pandemi sağlıkta dijital dönüşümü hızlandırdı

VR teknolojileri tedavi ve terapi süreçlerinde etkin rol oynuyor…Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sağlık Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tuğba Altıntaş, sağlıkta dijital dönüşümle birlikte hayatımıza giren uygulamaların sağladığı avantajlar hakkında değerlendirmelerde bulundu.Dijital sanayi sağlık sektörünü de geliştirdi21. yüzyılda tanık olduğumuz Endüstri 4.0 adı verilen dijital sanayi devrimi ile insan gücünün yerini makine gücünün aldığını ve üretim süreçlerinin de kendiliğinden yönetilebilir hale geldiğini ifade eden Doç. Dr. Tuğba Altıntaş, “Dijital sanayinin temelinde yüksek teknoloji ve inovasyon vardır. Bilişim teknolojileri ile sanayinin bir araya getirildiği dijital sanayi, sağlık sektöründe de gelişim gösterdi. Türkiye, sağlık hizmetlerinde dijital dönüşüme internet kullanımının yaygınlaştığı 2000’li yıllardan sonra başladı.” dedi.İnsan kaynaklı hatalar minimuma indiriliyorSağlıkta dijital dönüşümün sağlık hizmetinin üretilmesinden hastaya ulaştırılmasına ve hasta takibine kadar geçen tüm süreçte dijital teknolojinin kullanılması olarak tanımlanabileceğini belirten Doç. Dr. Tuğba Altıntaş, “Teşhis ve tedavi süreçlerinin uzaktan yürütülmesi anlamına gelen tele-tıp ve tele-sağlık olarak bilinen bu teknolojiler günümüzde en çok başvurulan hizmetlerdendir. Sağlıkta dijital dönüşüm tıbbi bilgi kaynaklarına erişimi kolaylaştırırken insan kaynaklı hataları en aza indiriyor, hasta güvenliğini ve hizmet kalitesini artırıyor.” ifadelerini kullandı. Covid-19 ile dijital dönüşüm zorunlu hale geldi Pandeminin sağlıkta dijital dönüşümü hızlandırdığını vurgulayan Doç. Dr. Tuğba Altıntaş, “Hatta pandemi sürecinin getirdiği karantina ve izolasyon uygulamalarının bunu zorunlu hale getirdiği söylenebilir. Teması azaltmak ve salgının yayılımını kontrol altına almak için geliştirilen HES (Hayat Eve Sığar) uygulaması buna en güzel örnektir. Ayrıca uzaktan muayene ve e-reçete uygulamaları, termal kameralarla ateş ölçümü yapılması, temizlik robotları, akıllı saat ve akıllı bileklik gibi giyilebilir teknolojiler yine pandemi döneminde hayatımıza giren dijital sağlık teknolojilerindendir.” dedi.Hekimlerin iş yükü ve muayene kuyrukları azalıyorDoç. Dr. Tuğba Altıntaş, ‘Sağlıkta dijital teknoloji kullanımının en önemli avantajı, hastanelerin ve hekimlerin iş yükünü azaltmasıdır.’ dedi ve sözlerine şöyle devam etti:“Özellikle kişisel sağlık sistemi (e-Nabız) ile hasta; tahlil raporlarını, muayene bilgilerini, daha önce yazılmış olan reçetelerini görür ve yönetir, hekim de hastanın izni çerçevesinde hastaya ait sağlık verisine her yerden erişebilir. Verilerin akıllı bir şekilde sisteme bağlanması hastalara daha iyi ve hızlı bir tedavi olanağı sağlıyor. Belgelerin dijital ortamda kayıtlı olması başka bir deyişle kağıtsız ofise geçiş, dosyalama maliyetini düşürürken zamandan da tasarruf sağlıyor.  Dijital dönüşümün bir diğer avantajı da merkezi hekim randevu sistemi (MHRS) ile karşımıza çıkıyor. Bu uygulama, bireylerin internet üzerinden veya telefonla ülke genelindeki tüm hastanelere randevu amaçlı ulaşmasını sağlıyor. Uygulama sayesinde hastanelerde muayene kuyruklarının, hasta bekleme sürelerinin önüne geçiliyor ve böylece kalabalık azaltılıyor.”Giyilebilir teknolojiler hayatı kolaylaştırıyorGiyilebilir teknolojilerin de sağlıkta dijital dönüşüm kapsamında hayatı kolaylaştıran uygulamalar arasında yer aldığını ifade eden Doç. Dr. Tuğba Altıntaş, “Bu sayede hastanedeki kompleks cihazlar sanal ortama taşınmış oluyor. Kişiler hasta olsun ya da olmasın tansiyon, şeker, nabız, kandaki oksijen miktarı, uyku süresi ve benzeri ölçümlerine akıllı saat, akıllı bileklik gibi giyilebilir teknolojilerle ulaşabiliyor. Bu sayede herkes kendi sağlık durumunu takip edebilir oldu.” diye konuştu.Dijital teknolojiler ile sağlıkta büyük veriye ulaşılabiliyor Doç. Dr. Tuğba Altıntaş, dijital sanayi çağının büyük veri çağı olduğunu söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü:“Dijital teknolojiler ve taşınabilir/giyilebilir teknolojiler sayesinde tıp ve sağlık alanında büyük veriye ulaşılabiliyor. Farklı kaynaklardan toplanan farklı türde sağlık verisi, yapay zekanın makine öğrenimi ile veriyi işlemesini sağlıyor. Böylelikle makine öğrenimi; hastalıkların teşhis ve tedavisinde, salgın yayılım tahminlerinde, radyoterapide, ilaç üretiminde ve benzeri alanlarda uygulanabiliyor. Tedavi ve terapi süreçlerinde sanal gerçeklik (VR) teknolojileri de büyük rol oynuyor. Robotik cerrahi, fizik tedavi, psikoterapi ve sağlık eğitimi gibi alanlarda VR teknolojilerinden yararlanılıyor. Gelecekte VR teknolojilerinden farklı sağlık alanlarında da yararlanılacağı düşünülüyor. Ayrıca nesnelerin interneti (IoT) tabanlı uygulamalarla geliştirilen akıllı saat, akıllı bileklik, EEG kulaklığı, stresi kontrol eden bileklik, adım sayısı ve harcanan kaloriyi ölçen akıllı ayakkabı gibi giyilebilir ve takılabilir cihazların yakın gelecekte çok daha gelişmiş sistemlerle ve yeni alanlarda kullanımda olacağı öngörülüyor.”

11 AĞU 2022

Hamilelik döneminde beslenme neden önemli?

Hamilelikte beslenme, bebeğin yaşam boyu sağlığının temelini oluşturuyorÜsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Görevlisi Funda Tuncer, hamilelik döneminde beslenmenin bebek sağlığı üzerindeki etkilerine ilişkin değerlendirmede bulundu.Anne adayı beslenmesine dikkat etmeliHamilelik süresince annenin beslenme düzeni ve yaşam şeklinin hem kendi sağlığı hem de bebeğin yaşam boyu sağlığının temeli olduğunu kaydeden Öğretim Görevlisi Funda Tuncer,  “Hamilelik döneminde anneler hem kendi gereksinimlerini karşılayarak vücudundaki besin öğeleri depolarını dengede tutmalı hem de bebeğin büyümesi için gerekli enerji ve besin öğelerini sağlamalıdır. Yetersiz beslenme annede anemi gelişmesine ve bebeğin düşük doğum ağırlıklı doğmasına veya büyüme geriliğine neden olmasının yanında ölü doğum riskinde de artışa yol açabilmektedir.” diye konuştu.İlk üç ayda yeterli ve sağlıklı beslenme gerekliÖğretim Görevlisi Funda Tuncer, “Enerji ve besin ögesi gereksinimlerinde hamileliğin ilk üç ayında büyük bir değişim olmamakla birlikte hamileliğin sonraki dönemlerinde bebeğin gelişimiyle ağırlık kazanımına paralel olarak gereksinim daha fazla artmaktadır. Ancak ilk üç aylık süreçte annenin besin ögesi bakımından yeterli ve sağlıklı beslenmesi gerekmektedir.” dedi.Günlük protein alımı 70 gramdan az olmamalıHamilelik döneminde artan protein gereksinimlerinin karşılanması için ortalama 25 gram proteinin ek olarak verildiğini kaydeden Öğretim Görevlisi Funda Tuncer, “Hamileliğin ilk 3 ayında gereksinim düşük düzeydedir (1 gram/gün) ve sonraki aylarda gereksinim daha fazla artmaktadır. Ancak hamileliğin herhangi bir döneminde günlük protein alımının 70 gramdan az olmaması ve en az yarısının kaliteli protein kaynaklarından olan hayvansal kaynaklardan sağlanması gerekmektedir.” dedi.Kan şekerindeki dalgalanmalara dikkat! Hamilelik döneminde bebeğin ve annenin gereksinimlerinin karşılanması için karbonhidrat alımının günlük 175 gram altında olmaması gerektiğini vurgulayan Öğretim Görevlisi Funda Tuncer, “Alınan karbonhidrat miktarının yanı sıra karbonhidrat türünün seçimi de önem arz etmektedir. Hamilelik döneminde yüksek şekerli besinlerin tüketimiyle gerçekleşen kan şekerindeki dalgalanmalar bebeğin yüksek doğum ağırlıklı doğmasına ve yaşamının ilerleyen dönemlerinde şişmanlık ve diyabet gibi kronik hastalık geçirme riskinin artmasına neden olmaktadır. Bu nedenle hamilelik döneminde özellikle son 3 aylık dönemde şekerli besinlerden uzak durarak tam taneli tahıllar, tam buğday ekmeği, bulgur, kuru baklagiller ve düşük glisemik indeksli sebze ve meyvelerin tüketimi önerilmektedir.” diye konuştu.Vitamin ve mineral alımına özen gösterilmeliHamilelik döneminde artan kan hacmi ve yeni hücre sentezinin, bazı vitamin ve minerallerin gereksinimini arttırdığını kaydeden Öğretim Görevlisi Funda Tuncer, şunları söyledi:“Özellikle A vitamini, D vitamini, folat, demir, kalsiyum ve magnezyum gibi besin ögelerinin eksikliği bebekte gelişim problemlerine neden olmaktadır. Gebeliğin ilk ayında bebeğin normal omurilik, beyin ve kafatası gelişimi için folat oldukça önemlidir. Yetersiz folat alımının kalp ve damar hastalıkları riski, preeklampsi ve nöral tüp defekti ile ilişkili olduğu belirtilmektedir. Bu nedenle hamileliği düşünen kadınların 3 ay öncesinden başlayarak diyetle ya da takviye yoluyla 400 mcg ve hamilelik sürecinde de 600 mcg folat alımı nöral tüp defektinin önlenmesi için sağlanmalıdır.Tüm besin grupları alınmalıBuna ek olarak hamilelik süresince demir gereksinimlerinin karşılanması için 60 mg elemental demir takviyesi önerilmektedir. Bunun yanı sıra diğer vitamin ve mineral gereksinimlerinin karşılanması için tüm besin gruplarından yararlanmalı, özellikle sebze ve meyvelerin, süt ürünlerinin tüketiminin yeterli olması sağlanmalıdır. Annede kan bulgularınca belirlenen bir vitamin ve mineral eksikliği olması durumunda hekimlerin yönlendirmeleri ile takviye alınabilmektedir.”Pikaya dikkat!Hamileliğin ilk döneminde tat ve koku almada aşırı duyarlılığa ve hormonal değişikliklere bağlı olarak besin almada isteksizlik ya da aşerme meydana gelebildiğini kaydeden Öğretim Görevlisi Funda Tuncer, “Bunun yanı sıra besin olmayan maddelerin yenilmesi anlamına gelen pikaya dikkat etmek gerekir. Pika gelişiminde; açlık, stres, mikro besin ögesi eksiklikleri gibi nedenler rol oynamaktadır.” dedi.Bulantı ve kusmalar önlenebilir mi?Sıklıkla sabahları görülen bulantı ve kusmanın hamileliğin ilk dönemlerinde yaygın görülen bir problem olduğunu ifade eden Öğretim Görevlisi Funda Tuncer, “Hafif bulantılarda sık aralıklarla küçük miktarlarda beslenme, baharatlı ve yağlı besinleri kısıtlama, galeta, leblebi ve tuzlu kraker gibi yağsız, kuru ve tuzlu besinlerin tüketimi bulantıyı azaltarak rahatlama sağlayabilmektedir. Bunun yanı sıra B6 vitamini takviyesi ve zencefil kullanımının da bulantıyı azaltabildiği belirtilmektedir.” dedi.Bitki çayı kullanımına dikkat edilmeliGebelik döneminde dikkat edilmesi gereken bir diğer noktanın ise bitki çaylarının kullanımı olduğunu vurgulayan Öğretim Görevlisi Funda Tuncer, “Bitki çayları ve bitkisel ürünler vücutta ilaç benzeri etki yapabileceği için zencefil, ahududu yaprağı, nane yaprağı, kuşburnu gibi bitki çaylarının tüketimi günde 2-3 bardak olarak sınırlandırılırken; papatya, dut, defne, hatmi çiçeği, hindiba ve sinameki çaylarının tüketiminin zararlı olabileceği düşünülmektedir. Buna ek olarak işlenmiş et ürünleri ve alkol alımından hamilelik ve emzirme süresince uzak durulması ile kafeinin 200 mg alınacak şekilde sınırlandırılması önerilmektedir.” dedi.Çiğ süt ve çiğ etten yapılan yiyecekler tüketilmemeliÖğretim Görevlisi Funda Tuncer, hamilelik süresince bebeğin gelişimine zarar verecek bakteriyel enfeksiyonlardan kaçınmak için çiğ sütten yapılmış taze peynirlerin, iyi pişirilmemiş yumurtaların, çiğ süt ve çiğ etten yapılan yiyeceklerin, salam gibi soğuk etlerin iyi yıkanmamış sebze ve meyvelerin tüketiminden uzak durulması gerektiğini de sözlerine ekledi.

10 AĞU 2022

Fransız balkonlar güvenlik riskleri taşıyor

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, günümüzde binalarda sıkça kullanılan Fransız balkon mimarisine ilişkin değerlendirmede bulundu.Güvenlik açısından riskler barındırıyorYaygınlaşan Fransız balkon kullanımına ilişkin güvenlik şartları oluşturulmasını ve denetimlerin artırılması gerektiğini kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, “Günümüz mimarisinde sıkça kullanılan Fransız balkonlar, standart balkon ebatlarında olmayan yani sandalye ve masa konulamayan balkonlardır. Yapısal olarak pencerelerin tamamen açılabildiği ve önlerinde bariyerlerin bulunduğu Fransız balkonlar genellikle hava almak amacıyla kullanılıyor. Fransız balkon denilmesinin nedeni Paris'te çok sık karşılaşılmasıdır. Ancak yeni dönemde Türkiye’de yer alan projelerde de sıklıkla uygulanıyor.” dedi.Estetik kaygısı güvenliğin önüne geçmesin!Fransız balkonların son dönemde yeni binalarda çok kullanıldığını ancak bazı projelerde teknik ve sağlamlık konusunda emniyetin ikinci plana atıldığını belirten Rüştü Uçan, “Günümüzde estetik kaygısı, güvenliğin önüne geçti. Belediyelerin bu konuda gerekli denetimleri yapması ve önlemleri alması gerekiyor.” ifadelerini kullandı.Korkuluk mantolama üzerine yapılmamalıBalkonlarda yükseklik, demirler arası mesafe ve monte yönteminin büyük önem taşıdığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, sözlerine şöyle devam etti: “Yükseklik en az 90 cm, yatay bağlantılar arası ise en az 15 cm olmalı. Tercihen yatay değil aralıkları arası en fazla 15 cm olan dikey bağlantılar kullanılmalı. Müteahhit bir binayı yaparken balkon korkuluğunu manto malzemesinin üzerine sabitliyor. Böyle bir uygulamanın güvenliğinden söz etmek mümkün değil. Ancak Fransız balkonları yasaklamak da çözüm değil. Güvenlik şartları oluşturulmalı, olgunlaştırılmalı, denetimler artırılmalı, küpeşte yükseklik kriterleri tekrar gözden geçirilmeli. Ankrajlar mermere değil de betona önce hilti ile açılıp çok güçlü yapıştırıcı ile yapıştırılıp daha sonra vidalanmak suretiyle sabitlenmeli.”Çocukların güvenliği düşünülmeliCam ile korkuluk arasında 10 cm mesafe olması gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Özellikle küçük ve yeni yürümeye başlayan çocuğu olan ailelerde bu sorun sıkça dile getiriliyor. Burada olması gereken ise çocuk cam ile korkuluk arasına sığmamalı. Mimari aşamada güvenlik düşünülmeli. Ayrıca aileler de balkon veya pencere yakınına küçük çocuğu kucakta taşımamalı ve küçük çocuklar balkonda yalnız bırakılmamalı. Oluşabilecek kazaları önlemek için balkon demirleri ile tavan arasına emniyet fileleri takılması da bir çözüm olarak düşünülebilir.” tavsiyesinde bulundu.Denetimsizliğin sonuçlarını toplum yaşıyorKonuyu İmar Yönetmeliği açısından değerlendirmenin doğru olmadığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Ancak mimari aşamada tasarımlar yapılırken riskler düşünülmeli ve binalar inşa edilirken bu güvenlik önlemleri göz önünde bulundurulmalı. Mimarlar Odası’nın denetimlerini içeren bir belge olma özelliği taşıyan Sicil Durum Belgesi 2012 yılında kaldırıldı. Bu uygulama ile mimarların, projelerin ve tasarımların denetlenme zorunluluğu da kaldırılmış oldu. Denetimsiz bir ortam yaratıldı ve denetimsizliğin sonuçlarını millet olarak hepimiz çekiyoruz.” dedi.

31 TEM 2022

UNESCO’da Staj Hakkı Kazandı

Sosyal Hizmetler Bölümü öğrencisi Merve Ceren Kılıç eğitim, bilim, iletişim, kültür ve daha bir çok konuda çalışmalar yürüten UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Programı’nda stajyerlik hakkı elde etti.Başarısı Bununla Sınırlı KalmadıÖğrencilik hayatında olmasına rağmen çeşitli çalışmaları takip edip aktif katılan Merve Ceren Kılıç’ın başarısı bununla sınırlı kalmadı.  Kılıç daha önce Dış İşleri Bakanlığı ve Türkiye Ulusal Ajansı’nın Romanya’nın Bükreş kentinde düzenlediği ırkçılık karşıtı konulu “Let’s Talk About (anti) Racism” seminerinde de ülkemizi temsil hakkı elde etmişti.

29 TEM 2022

13 bölümde sağlık profesyonelleri yetişiyor…

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, sağlık bilimleri fakültesinde eğitim görmenin sağladığı avantajlara değindi. Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, sağlığın insan bedeni, ruhu ve sosyal ilişkileri açısından tam bir iyilik hali olduğunu belirterek yaşam süreci içinde bu iyilik hallerinde bozulmalar olabildiğini söyledi.13 bölümde sağlık profesyonelleri yetiştiriliyorİnsanın bir bütün olduğunu kaydeden Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, “Bir sistemdeki hastalık diğer sistemleri de etkileyebilmekte ve sonuçta tüm varlığımız etkilenebilmektedir ki bunun örneklerini yaşadığımız pandemi sürecinde gördük ve görmekteyiz. İnsan sistemlerindeki hastalık ve sağlık durumlarını bu konuda eğitim almış meslek grupları incelemektedir. Üniversitemiz Sağlık Bilimleri Fakültesi bünyesinde yer alan 13 bölümde, sağlık durumu, hastalıkların tanılanması, tedavi ve rehabilitasyonu konusunda üst düzey bilgi birikimi ve uygulamalı eğitimlerle deneyimlendirilmiş sağlık profesyonelleri topluma hizmet verecek şekilde yetiştirilmektedir.” dedi.Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, Sağlık Bilimleri Fakültesi bünyesindeki Beslenme ve Diyetetik, Çocuk Gelişimi, Dil ve Konuşma Terapisi, Ebelik, Ergoterapi, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon, Hemşirelik, İş Sağlığı ve Güvenliği, Odyoloji, Ortez ve Protez, Perfüzyon, Sağlık Yönetimi ve Sosyal Hizmetler lisans bölümlerinde, alanlarında yetkin ve deneyimli öğretim görevlileri ile teorik ve uygulamalı eğitimler verilerek lisans sürecini tamamladığını söyledi.Yüksek lisans ve doktora programlarıyla uzmanlaşabilirlerAyrıca öğrencilerine yüksek lisans ve doktora programları ile alanlarında uzmanlaşma ve akademisyenlik seçenekleri de sunulduğunu kaydeden Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, sözlerini şöyle tamamladı:“Odyoloji dışındaki tüm bölümlerimizde yüksek lisans, Dil ve Konuşma Bozuklukları Terapisi, Hemşirelik, İş Sağlığı ve Güvenliği ile Sağlık Yönetimin bölümlerinde ise doktora programlarımız bulunmaktadır. Üniversitemizde yan dal ve çift anadal programları da bulunmakta olup öğrencilerimizin talep etmeleri halinde birbirine yakın meslek dalları için avantajlı bir seçim olabilmektedir.”

27 TEM 2022

1 Konu 1 Konukta bu kez İSG Eğitimi olanakları konuşuldu…

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, İş Sağlığı ve Güvenliği bölümü hakkında bilgilendirmelerde bulundu.“Yeniliklere uyum sağlayarak çalışmak istiyoruz”İş Sağlığı ve Güvenliği bölümü hakkında bilgilendirmelerde bulunan İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan; “Türkiye’de Laboratuvar olarak önder şekilde devam ediyoruz. Ben 8 senedir bu işin başındayım. 8 senedir zamanla dersleri de olumlu şekilde geliştirerek özellikle Erasmus yurtdışı bağlantıları kurarak, birtakım sempozyumlar yaparak konuyu daha güncel bir hale getirdik. Biz iş güvenliğinin sadece dersle sınırlı olacak şekilde kalmasını istemiyoruz. İş güvenliğini sürekli olarak güncellemek, yeniliklere uyum sağlayarak çalışmak istiyoruz. Üsküdar Üniversitesi olarak bölüm başkanı ben dahil olmak üzere Müge Hoca, Nuri Bingöl ve Tuğçe hocamız olmak üzere bize destek olan birçok hocamızla birlikte çalışmalarımızı sürdürüyoruz. İş sağlığı güvenliği nedir sorusuna bakarsak, bütün mesleklerde çalışanların bedensel, ruhsal ve sosyal yönden iyilik hallerini sürdürmeleri ve daha üst seviyelere çıkarma çalışmalarıdır. İş sağlığı güvenliğini tamamlamak için 4 yıl lisans okuyan öğrencilerine faydalı olması için gerekli olan dersler, hocalar, laboratuvar ve stajlarını ne kadar iyi geliştirebilirse bu kadar faydalı oluyor.” ifadelerini kullandı.“Her iş yerinde iş güvenliğine uygun çalışma şartlarının oluşması gereklidir”Öğrenciler için İngilizce eğitiminin önemine özellikle vurgu yaptıklarından bahseden Uçan; “Üniversiteye ilk girdiğiniz günden itibaren özellikle İngilizce eğitiminin de önemine vurgu yapıyoruz. Lisans bitirene kadar İngilizce konuşabilir, rahatlıkla derdinizi anlatabilir hale gelirseniz size her zaman için katkı oluyor. Her sene bir veya iki öğrenci Portekiz’e gidip, Portekiz Teknik Üniversitesinde bir dönem eğitim görüyorlar. Portekiz’de okudukları dersler bizim derslerimizle eş değer olmadığı için hiçbir kayıpları olmadan öğrenci 4 yılda üniversitesini bitirebiliyor. Not ortalaması belli puan üzerinde olan öğrencilerimiz için çap yapma fırsatı var. Burada güzel olan bir tarafta öğrencilerimiz özellikle mühendisliklere de iş sağlığı ve güvenliğinden çap yaparak gidebiliyor. Birçok mühendislikte bırakılmasına rağmen biz hala AUTOCAD dersi veriyoruz. Çizim dersleriyle öğrenci, ileride acil bir durum ile karşılaşıp kat planlaması çizmesi gerekirse bunu kendisinin yapabilmesi önemlidir. Öğrenciler daha okurken bir proje nasıl okunacak, proje nasıl çizilir bu konuda bir dönem beş saat ders alarak kendini geliştiriyor. Bunların her zaman için faydalı yaklaşım olduğuna inanıyoruz. Mesela zorunlu ders olarak statik dersini koyduk. Statik dersini koyarken şunu düşündük, bir çalışan iş güvenliği uzmanı o çalıştığı makinada ne tür güçlükler var ne tür dinamik etikler altında parça nasıl oluyor, bunların en aşağısından teorisini bilmesi gerekmektedir. Bu konulara vakıf olduğun zaman problemle karşılaştığı zaman ona göre yaklaşım gösterecektir. İş alanlarına bakarsak, 6331 iş sağlığı güvenliği kanunu çıkmadan önce Türkiye’deki bütün iş kollarına hizmet veren tek bir bölüm vardı o da muhasebe bölümüydü. 6331 kanunu sonrası iş sağlığı güvenliği olduk çünkü şu anda her iş yerinde risk analizi yapılması ve her iş yerinde iş güvenliğine uygun çalışma şartlarının oluşması gereklidir.” şeklinde konuştu.“İş güvenliğini yeniliklere uydurarak çalışmak istiyoruz”Öğrencilere ne kadar fazla bilgi ve tecrübe aktarılabilirse o kadar daha başarılı olunacağından bahseden Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan; “İş güvenliği özellikle Avrupa ülkelerinde de yine lisanınızı baştan geliştirirseniz buralarda da işini bilen, doğru yapan insanlara ihtiyaç vardır. Biz bunu göğsümüzü gererek söylüyoruz, birçok öğrencimiz yurt dışında da bu tür firmalarda vs. çalışıyorlar. Başka yerlerde hoca veya eğitici olarak çalışıyorlar. Biz iş güvenliğini sadece ders sırasında olarak bırakmak istemiyoruz. İş güvenliğini güncel olarak güncellemek, yeniliklere uydurarak çalışmak istiyoruz. Piyasada tanınan yıllarca çalışmış otuz yıllık kırk yıllık tecrübeli olan hocalarımızın destekleriyle bugüne kadar yürüdük.  Bilgi ne kadar fazla olursa ne kadar tecrübe aktarabilirsek o kadar daha başarılı olduğumuzu gördük. Sağ olsunlar destekleri ilk günden beri 6-7 yıldır başlangıçtan beri devam ediyor.” dedi.Etkinlik katılımcıların sorularının yanıtlanmasının ardından sona erdi.

07 TEM 2022

TRİO Mobil’de İş Sağlığı ve Güvenliği toplantısı gerçekleştirdi

“İş güvenliği ve verimlilik standartlarının yükselmesinde TRİO Mobil önemli rol oynuyo"Endüstriyel operasyonlarda iş güvenliğini ve verimliliği artırmak amacıyla yapay zeka destekli IoT çözümleri sunan, aynı zamanda öncü bir teknoloji şirketi olan TRİO Mobil, 500 binden fazla bağlı cihazı yöneten bulut platformuna sahip. Sahip olduğu bu platform sayesinde 25 binin üzerinde kurumsal müşteriye hizmet vererek, dünya çapında global markaların tesislerinin ve ekipmanlarının dijitalleşmesine yardımcı oluyor. TRİO Mobil’in, Türkiye dışında ABD, İngiltere, Almanya, İtalya, İsveç, Hollanda, Romanya, Bulgaristan ve Hindistan’da da ofisleri bulunuyor. İş güvenliği ve verimlilik standartlarının yükselmesinde önemli rol oynayan TRİO Mobil, aynı zamanda Avustralya, Avrupa, MEA ve APAC bölgelerindeki güçlü partner ağı ile müşteri odaklı hizmet sunuyor.Üsküdar Üniversitesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölümü, Türkiye'de öncü olarak alanında ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencileri yetiştirirken, bölüm öğretim üyeleri iş güvenliği alanında çok sayıda ulusal ve uluslararası olarak bilimsel yayınlar gerçekleştiriyor.Öte yandan TRİO Mobil şirketi, AB ve TÜBİTAK projeleri için patent başvuruları gerçekleştirilmiş ve gerçekleştirilmeye de devam ediyor. Öncelik ise İş Sağlığı ve Güvenliğinde dijitalleşme ve yapay zeka tabanlı projeler üzerindeki çalışmalara veriliyor.Bir araya gelen taraflar sanayi iş birliği çerçevesinde ortak çalışmalar ve projeleri konuşurken, belirlenen ana başlıklar sonrası toplantıyı sonlandırdı.

05 TEM 2022

Sağlık Bilimleri Fakültesi artık yeni yerleşkesinde…

Üsküdar Üniversitesi ailesi her geçen gün büyüyor. İletişim Fakültesi, Adli Bilimler, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi binalarının ardından şimdi de Sağlık Bilimleri Fakültesi yeni binasına taşıyor.NP Sağlık Yerleşkesinde çalışmalar devam edecekKurulduğu günden bugüne Üsküdar Üniversitesi Çarşı ve Güney Yerleşkede eğitim öğretim faaliyetlerini sürdüren Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi, 2022-2023 Akademik yılı güz döneminde NP Sağlık Yerleşkesinde eğitimine devam edecek. Hangi bölümler NP Sağlık Yerleşkesinde?NP Sağlık Yerleşkesinde eğitime devam edecek bölümler;Beslenme ve Diyetetik, Dil ve Konuşma Terapisi, Ebelik, Ergoterapi, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon, Hemşirelik, Odyoloji, Perfüzyon, Ağız Diş Sağlığı, Diş Protez Teknolojisi, Odyometri. 

04 TEM 2022

Sağlık Bilimleri Fakültesi taşınma öncesi kapanış etkinliği düzenlendi

Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin: “Bir arada olunca Sağlık Bilimlerinden çok fazla bilimsel çalışmalar çıkıyor”Sağlık Yerleşkesi bahçesinde gerçekleştirilen buluşmada Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin tüm akademisyenlere özverili çalışmalarından dolayı teşekkürlerini iletti. Ertekin; “Sevgili arkadaşlar iyisiyle kötüsüyle, zorluklarıyla, kolaylıklarıyla bir dönemi toparladık. Bir de tabi çarşıdan ayrılmak da çok kolay bir şey değil. Çarşının ayrı bir ruhu vardı ama malum her yerde verilen görevi de yaparız. Hep böyle koşturmayla bir arada olduk bu sefer hiç değilse en azından yüzümüzü görüp, birbirimizle iki kelime kelam edecek bir ortam olsun istedik. Bunun planlanmasında arkadaşlarımdan öneri geldi, Tuğba Hanım sağ olsun çok uğraştı. Bir arada olalım istedim. Ben sizlerle bir arada olduğumuz için hep böyle koşturma dışında çok memnun oldum ve çok keyif aldım. Yukarda tabi daha önce hiç çalışmadığımız, ilk defa çalışacağımız bir düzen olacak. Ben bu görevi devraldıktan sonra bütün hocalarımdan çok destek aldım. Gösterdiğiniz özverili çalışmalar için çok teşekkür ederim. Hem şahsım adına hem de dekanlığımız adına inşallah yukarda da daha keyifli, daha verimli, daha iyi çalışmalarımız olur çünkü sağlık üniteleri hep bir arada olacak. Tıp da bir arada olacak böyle bir arada bulununca da Sağlık Bilimlerinden bilimsel çalışmalar çok fazla çıkıyor. Hepinize yeniden çok teşekkür ediyorum.” şeklinde konuştu.Prof. Dr. Ahmet Konrot: “Sağlık Bilimleri Fakültesi bir arada olması gereken bir kurumdur”Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Konrot, Sağlık Bilimleri Fakültesi bölümlerinin çok fazla ortak noktası olduğundan bahsetti. Konrot; “Ben merkez kampüste başladım, bir dönem burada oturdum. Ondan sonra güney yerleşkeye gittim, şimdi de Ümraniye’ye geçiyorum. Bir araya gelip böyle daha sık beraber olacağımız bir durumu hayal ediyordum. Sağlık Bilimleri Fakültesinin bir arada olması gereken bir kurum olduğunu düşünüyorum çünkü o kadar çok ortak yanımız var ki her birimiz büyük bir özveriyle çalışıyoruz. Sevgili dekanım eksik olmasın uzakta olmamıza karşın her zaman destek oldular. Sizlerle olmak keyifli, daha da sık birlikte olalım. Umarım 2022-2023 daha keyifli geçer, birbirimizi daha sık gördüğümüz bir ortam olur.” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. Selma Doğan: “Çok iyi bir ekibimiz olduğuna ben gönülden inanıyorum”Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Selma Doğan fakülte çatısı altında etkinlik yapılması gerektiğine değindi. Doğan; “Bölümler bazında gayretler gösteriyoruz ama fakülte çatısı altında bir kongre, bir etkinlik yapsak böyle daha hepimizin buluştuğu biliyorsunuz bizim ortak noktamız sağlık, dergimiz olacak mesela inşallah. Bunları önümüzdeki yıllarda ya da dönemlerde hedefliyoruz. Çok iyi bir ekibimiz olduğuna ben gönülden inanıyorum. Nerde olursak olalım, her şey güzel olsun inşallah.” dedi.Prof. Dr. İsmail Barış: “Fakültemiz gerçekten çok büyük”Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölüm Başkanı Prof. Dr. İsmail Barış, Sağlık Bilimleri fakültesinin gerçekten çok büyük olduğundan bahsetti.Prof. Dr. Güler Cimete: “Bu yıl gerçekten çok dinamik şeyler yaşadık”Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Güler Cimete bu sene güzel şeyler yaşadıklarından bahsetti. Cimete; “Biz ebelik bölümü sesi çok çıkanlardanız. Aslında bu yıl gerçekten çok dinamik şeyler yaşadık. Yeni dekanımız oldu, hoş geldiniz. Mutlu olduk o bizi dinamik yaptı. Biz ebelik bölümü olarak kadromuz baya güzel oldu. Koşturmaktan hepimiz genç ve dinç kaldık. Bir koridoru gezdiğim zaman en az on arkadaşımı görüp iyi kötü böyle ayaküstü de olsa bir paylaşımımız oluyordu bu keyifliydi. Meslek Yüksekokulundaki pek çok arkadaşımızı görüyorduk ve etkileşimimiz oluyordu. Sosyalleşelim, bina içinde de buna ihtiyacımız olacak. Bu sene gerçekten güzel şeyler yaşadık.” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. Deniz Demirci: “Yeni eğitim-öğretim yılında mutlu bir hayat diliyorum”Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Deniz Demirci Sağlık Bilimleri Fakültesi hocaları hakkında değerlendirmelerde bulundu. Demirci; “Üsküdar Üniversitesi’nde yenilerdenim. Bir senemi doldurdum. Çarşı yerleşkesine geldiğimde burası çok güzel dedim ama inşallah bizim bölüm buradadır dedim ama sonra dediler ki; ‘Bölümünüz güney yerleşkede oraya gideceksiniz.’ Güney yerleşkeye gittim, oraya da vuruldum. Orası daha güzeldi. Bir buçuk seneye yakındır çalışıyoruz. Çok güzel hocalarımı tanıdım orada. Buraya da derse geldim, dünya tatlısı çok sıcak hocalarımla karşılaştım. Onlar da çok sevecen karşıladılar. Hepimize Ümraniye’de yeni eğitim-öğretim yılında mutlu, sağlıklı, huzurlu bir hayat diliyorum.” dedi.İş Sağlığı ve Güvenliği bölümü çarşı yerleşkede kalmaya devam ediyorÜsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, İş Sağlığı ve Güvenliği bölümünün çarşı yerleşkesinde kalmaya devam edeceğini iletti. Uçan; “Ben buraya geleli sekiz sene oldu. Buranın kuruluşundan itibaren buradayım. İş Güvenliğinin buradaki kuruluşundan bugüne geldik. Yeni gelenler oluyor, gidenler oluyor. Biz burada çarşı yerleşkede kalıyoruz, sizleri bekleriz. Her zaman masamız, sandalyemiz açık. Teşekkür ederim.” şeklinde konuştu.Dr. Öğr. Üyesi Nuri Bingöl teşekkürlerini ilettiÜsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Nuri Bingöl; “Herkese hoş geldiniz diyorum. Özellikle Tuğba hocama teşekkür etmek istiyorum. Bu güzel organizasyonun her şeyini A’dan Z’ye düzenleyerek yaptığı için herkese afiyet olsun.” ifadelerini kullandı.Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan: “Yeni başlangıçlar, yeni bir enerji getirir”Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan Sağlık Bilimleri Fakültesinin Np Diş ve Sağlık Yerleşkesine taşınması hakkında değerlendirmelerde bulundu. Esencan; “Sağlık yerleşkesine gidiyoruz ama biz gidiyoruz, gittiğimiz yerleri güzelleştirecek olanlar bizleriz. Burayı da güzelleştiren sizlerdiniz. Oraya gittiğimizde de aynı duyguları yaşayacağımıza eminim. Yeni başlangıçlar, yeni bir enerji getirir. Güzel olacağına inanıyorum. Yeni değişiklikler her zaman için ilk başta birazcık endişeyle yaklaşılır ama bence hepimiz seveceğiz. Belki niyetimizi öyle yaparsak daha huzurla gideriz ama biz birlikte olduğumuz sürece gittiğimiz her yerin güzelleşeceğine inanıyorum. Burada olmaktan çok mutluyum. Üç yıldır buradayım ama sanki uzun yıllardır sizlerle birlikteymişim gibi hissediyorum. Bunu da sağladığınız için hepinize çok teşekkür ediyorum.” şeklinde konuştu.Yemeklerin yenmesinin ardından bazı öğretim ve araştırma görevlilerine bütün dönem boyunca yaptıkları özverili çalışmalardan dolayı başarı belgeleri taktim edildi.Etkinlik, toplu fotoğraf çekiminin ardından sona erdi.

04 TEM 2022

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü 7. Dönem mezunları yeminlerini ettiler

Prof. Dr. Selma Doğan: “Pandemi döneminde hemşireliğin insan yaşamı için önemi anlaşıldı”Hemşirelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Selma Doğan, açılış konuşmasında yedinci dönem mezunlarına seslendi. Pandemi döneminde hemşirelik mesleğinin öneminin anlaşıldığını ifade eden Doğan; “Hemşirelik bölümümüzden bugüne kadar toplam da 517 öğrencimizi mezun etmiş bulunuyoruz. Bu yıl mezun edeceğimiz 111 genç arkadaşımızla birlikte toplamda 628 hemşire meslektaşımızı ülkemizin sağlık ordusuna ve insanlığın hizmetine kazandırmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Pandemi döneminde sağlığın ve hemşireliğin insan yaşamı için ne denli önemli olduğu herkes tarafından daha da fazla anlaşılmış oldu. Hemşirelik öğrencileri olarak sizler de buna tanıklık ederek çok önemli bir mesleğin üyesi olduğunuzu eminim ki bu yolla daha da iyi fark ettiniz. Bu süreçte elbette en büyük övgü ve alkışı sevgili ailelerimiz hak ediyorlar, ailelerimiz büyük özverilerle her daim gençlerimizin arkasında durdular ve en büyük destekçileri oldular.” şeklinde konuştu.Prof. Dr. Selma Doğan: “Üsküdar Üniversiteli olarak gittiğiniz her yerde bizi en iyi şekilde temsil edeceksiniz”Hemşirelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Selma Doğan konuşmasının devamında; “Hocalarınız olarak sizlerden, hastalarınıza en iyi şekilde, duyarlılıkla bakım vermenizi, onları anlamanızı, şefkatle yaklaşmanızı, haklarını korumanızı, her ne olursa olsun doğru ve adil olmanızı, toplumsal çıkarları bireysel çıkarların önünde tutmanızı, bilgi ve emeğin en önemli değerler olduğunu unutmamanızı, takım ruhu ile çalışmanızı, mesleğinize sahip çıkmanızı, ülkemize ve insanlığa hizmet için çaba göstermenizi bekliyoruz. Bugün burada edeceğiz yeminle de bu sözü bizlerin eşliğinde vermiş olacaksınız. Bu yemin sizlerin rehberiniz olacak, lütfen yeminin her cümlesini ayrı ayrı düşünün ve bu ilkelere uygun olarak çalışmaya özen gösterin. Sevgili mezunlar, bu dört yıl içinde elbette çok yoruldunuz ancak güçlü bir üniversitenin gerek kadrosu gerekse eğitimiyle güçlü bir bölümünden mezun olduğunuzdan kuşkunuz olmasın, okulunuz her zaman referansınız olacak ve kapıları her zaman sizlere açık olacaktır. Üsküdar Üniversiteli olarak gittiğiniz her yerde bizi en iyi şekilde temsil edeceğinize inanıyoruz. Hepinizin yolu açık olsun, üniversite yıllarınızı unutmadan hep ileriye yönelin, yaşamınız mutlu ve başarılarla dolu olsun, sevgiyle, iyilikle kalın.” İfadelerini kullandı.Prof. Dr. Ertekin: “Çok özel bir mesleğiniz var insana, cana dokunuyorsunuz”Yedinci dönem hemşirelik yemin töreninde saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın ardından Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin öğrencilere seslendi. Ertekin; “Öğrencilerimizden ayrılırken hem bir veda hem bir burukluk hem de bir güzellik oluyor. Onlar geldiğinde sevinip mutlu oluyor giderken de üzülüyoruz. Ama inanıyoruz ki gittikleri yerlerde çok başarılı olacaklar. Buradaki öğrencilerimiz birer sağlık çalışanı neferi olacaklar. Çalışma hayatına başladığınızda iyi bir eğitim aldığınızı fark edeceksiniz. Sizlerin çok özel bir mesleğiniz var insana, cana dokunuyorsunuz.” dedi.Prof. Dr. Mehmet Zelka: “Yaptığınız hizmetin değerini parayla ölçmeyin”Öğrencilerin arasında girerek konuşmalarına başlayan Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka, sırtını sağlama aldığını ifade etti. Genç hemşir ve hemşire adaylarına tavsiyelerde bulunan Zelka; “Burada üç kesimin temsili var. Hayatta ya öğrenen ya üreten ya da onlara destek olanlardan olun, dördüncü kişi olmayın diyor. Asıl önemli olan saha yani uygulama alanıdır. Sizler de inanıyorum ki edindiğiniz bilgileri daha da geliştireceksiniz. Bu mesleği yaparken insanlara hizmet etme ve faydalı olma imkânına sahip olacaksınız. Yaptığınız hizmetin değerini aldığınız ücretle ölçmeyin. Bilin ki onun değeri parayla ölçülemeyecek kadar çok değerli. ” ifadelerini kullandı.Programın sonunda, Dr. Öğr. Üyesi Hatice Demirdağ tarafından hemşirelik bölümünü bitiren öğrencilere, tüm katılımcıların ayakta eşlik etmesiyle Hemşirelik Yemini ettirildi.Yemin sırasında tüm salon ayakta bu anlara şahit oldu.Etkinlik sonunda, mezun öğrencileri tebrik eden aileler duygu dolu anlar yaşadı.

30 HAZ 2022

3. dönem ebelik mezunları yemin etti

Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin: “Kendimizi geliştirmeye açık olalım”Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin öğrencilerin haklarını korumaları konusunda son derece duyarlı olması gerektiği konusunda değerlendirmelerde bulundu. Ertekin; “Kendimizi geliştirmeye de açık olalım ama hakkınızı koruma konusunda son derece duyarlı olalım. Sizlerin yetiştireceği evlatlar bu toplumun kalkınmasında, bu kültürünün iyi gelişmesinde, insani değerlerin oluşmasında, bilimin gelişmesinde ve yaşamın gelişmesinde son derece önemli roller oynayacaklar. Bu açıdan hepinizin üzerinize düşen sorumlulukların farkında olacağınıza inanıyorum. Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum, tebrik ediyorum.” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. Güler Cimete: “Öğrenme ve öğretme yaşam boyu devam edecek”           Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik bölüm başkanı Prof. Dr. Güler Cimete yemin törenlerini önemsediklerinden bahsetti. Cimete; “Üsküdar Üniversitesi Ebelik bölümü 2016 yılında öğrenci almaya başladı. Bu yıl ki öğrencilerimiz üçüncü mezunlarımızdır. Birinci ve ikinci mezunlarımız pandemi dönemine denk geldiği için ilk defa bu yıl ki mezun öğrencilerle yemin töreni yapabiliyoruz. Yemin törenlerinin yüz senelik bir geçmişi vardır. O nedenle önemsiyoruz. Eğitimimizin büyük sorumluluk içeren kısımlarını şimdilik bitirdik. Belki birkaç gün rahatlayacağız fakat sürekli değişme, öğrenme ve öğretme yaşam boyu devam edecek. Sağlık disiplininin içerisinde yer aldığınız için sürekli öğrenecek, sürekli hizmetlerinizi bilimsel bilgiler doğrultusunda yenileyeceksiniz ve hep daha kaliteli hizmet vermek üzere çaba göstereceksiniz. 4 yıldır böyle olmanız için çaba gösterdik. Umut ederim başarabilmişizdir. Bir takım mesleki etik değerleri de kazandırmaya çalıştık. Umarım insana saygı duymayı, adaletli olmayı, zarar vermemeyi, insanların yararına çalışmayı ilke edindirebilmişizdir. Sadece fiziksel sorunuyla değil onların duyguları ve sosyal problemleriyle ilgilenmeye size ilke olarak kazandırabilmişizdir. Gördüğüm kadarıyla bu konuda içim rahat. Çalışma alanımızda sizin gibi lisans ve lisans üstü eğitimden geçmiş ebelerin sayısı az. Giderek sayımız arttıkça ebelik bakım uygulamalarının kalitesini arttırdıkça hem ülkemize bu alanda sunduğumuz hizmeti arttırmış hem de toplumda ebeye yönelik imajı iyi yerlere taşımış olacağız. Şu ana kadar ki bütün öğrencilerimle gurur duyuyorum.” şeklinde konuştu.Ailelerin de yoğun ilgi gösterdiği yemin töreninde zaman zaman duygulu anlar da yaşadı.Tüm ebelik mezunlarının hep bir ağızdan yemin ettiği tören, toplu fotoğraf çekiminin ardından sona erdi.

14 HAZ 2022

İşte sel afetine karşı önlemler…

Dikkat! Derinliği bilinmeyen sularda yürünmemeli…Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan; sel afeti öncesi, sırası ve sonrasında yapılması gerekenlerle ilgili önemli tavsiyelerde bulundu.Sanayi bölgeleri riski yerler…Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, ‘Üniversitelerin yaptığı son araştırmalarda organize sanayi bölgelerinin çoğunun sel risk haritalarına göre riskli yerlerde olduğu tespit edildi’ dedi ve yerleşim yerleri ile sanayii alanlarının sel riski olan alanlarda kurulmasına izin verilmemesi gerektiğini vurguladı.Sel öncesi hasarı azaltmak için neler yapılmalı?Bir sel öncesinde hasar olasılığını azaltmak için bodrum pencerelerinin çevresine ve zemin seviyesindeki kapıların tabanına hava koşullarına karşı koruma macunu sürülmesi gerektiğini belirten Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan,“Suyun binadan uzaklaşmasını sağlamak üzere iniş boruları için drenaj konuttan yeterli bir mesafeye kurulmalı.Bodrum kat giderlerine bir karter pompası ve sıfır ters akış valfleri takılmalı.Önemli belgelerin sel hasarından korunabilmesi için bodrumda saklanmamalı, daha yüksek bir seviyede tutulmalı.Eğer sel tahmin ediliyorsa dış gaz vanasını kapatılmalı.Elektrikli, doğal gazlı veya propan ısıtma ekipmanını korumak için özel önlemler alınmalı.Yeterli zaman varsa, nasıl devam edilmesi gerektiğine ilişkin talimatlar için elektrik veya yakıt tedarikçisine danışılmalı.Elektrik, sel henüz başlamadıysa ve sigorta kutusunun etrafındaki alan tamamen kuruysa kapatılmasına dikkat edilmeli.Kesici panelin yanında gücü kapatırken panelden uzağa bakılmalı ve bir el feneri bulundurulmalı.” dedi.Su var ise elektriğe müdahale edilmemeliSelin yakın olması durumunda evdeki mobilyaların, elektrikli aletlerin ve diğer eşyaların zemin seviyesinden yukarı katlara taşınmasını öneren Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, sözlerine şöyle devam etti:“Kirliliği önlemek için sel alanından böcek ilacı gibi toksik maddeler uzaklaştırılmalı. Bazı durumlarda evler kum torbaları veya polietilen bariyerlerle korunabilir. Su ve canlı elektrik kabloları öldürücü olabilir. Bu yüzden su varsa elektriği kesmek için müdahalede bulunulmamalı. Eğer tahliye gerekiyorsa ev hemen terk edilmeli ve yetkililer geri dönmenin güvenli olduğunu belirtene kadar eve girilmemeli. Evcil hayvanlar taşıma kabı ile taşınmalı, büyük hayvanlar ise tasma takılarak kontrol altında tutulmalı. Sel sırasında hangi alanların etkilendiğini, hangi yolların güvenli olduğunu, nereye gidileceğini ve yerel acil durum ekibi evden çıkılmasını istediğinde ne yapılacağını öğrenmek için radyo kanallarını takip etmekte fayda var. Kısa yolların kullanılması engellenmiş ya da tehlikeli bir alana yönlendirebilir. Bu sebeple mutlaka yetkililer tarafından belirtilen yollar takip edilmeli. Acil durum çantası da rahatlıkla ulaşılabilecek yerde bulundurulmalı.”Su baskını olan alandan geçilmemeliDerinliği bilinemeyeceği için ayakkabıyı aşan bir sel akıntısının çok kısa sürede karşı konulamayacak bir akıntı halini alabileceğini vurgulayan Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, “Yürürken hızlı akan su kişiyi alıp götürebilir. Otomobil ile sel sularından veya alt geçitlerden geçilmemeli. Su göründüğünden daha derin olabilir ve araba sıkışabilir ya da hızlı su tarafından süpürülebilir. Su yüksekse ve hızlı akıyorsa köprüleri geçmekten kaçınılmalı. Hızla yükselen sulara kapılma durumunda otomobil stop ederse olduğu yerde bırakılmalı, şoför kendini ve yolcuları kurtarmalı.” dedi.Sudan etkilenmiş cihazlar yangın riski taşırSel baskınından sonra eve dönülürken çok dikkatli olunması gerektiğini ifade eden Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, “Su baskınından önce ana güç anahtarı kapatılmamışsa, kalifiye bir elektrikçi kapatmanın güvenli olduğuna karar verene kadar tekrar eve girilmemeli. Sudan etkilenmiş olan cihazlar açıldığında şok veya yangın riski taşır. Elektrikli bileşenler tamamen temizlenmeden, kurutulmadan ve kalifiye bir elektrikçi tarafından incelenmeden hiçbir cihaz, basınç veya kanalizasyon sistemi kullanılmamalı. Ana elektrik panosu, güvenli olduğundan emin olmak için kalifiye bir elektrikçi tarafından temizlenmeli, kurutulmalı ve test edilmeli.” şeklinde uyarılarda bulundu.İş yerlerinde nelere dikkat edilmeli?İşyerlerinde sel acil eylem planı toplanma yerinin farklı olduğuna değinen Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, tavsiyelerini şöyle paylaştı:Talimat verilirse ana şalterlerdeki yardımcı programlar kapatılmalı ve cihazların fişi çekilmeli. Eğer ıslaksa elektrikli ekipmana kesinlikle dokunulmamalı,İşyerini terk etmek gerekiyorsa akan suyun içinden geçilmemeli,İşyerinde suyun ulaşamayacağı en uygun alan en üst alandır. Sel olmadan yeri daha önce tespit edilmiş olmalıdır,Sel riski olan yerlerde önemli evraklar su geçirmez dolaplarda saklanmalı, Bir acil durum kiti oluşturulmalı ve bir işyeri iletişim planı yapılmalı,İşyeri yükseltilmediği ve güçlendirilmediği sürece bir taşkın yatağında inşa etmekten kaçınılmalı,Sel riski yüksek bir bölgede yaşanıyorsa işyerindeki fırın, şofben ve elektrik panosu yüksek bir alanda konumlandırılmalı.

09 HAZ 2022

Üsküdar’da Kırmızı Baret heyecanı yaşandı…

Dr. Öğr. Rüştü Uçan: “Öğrencilerimizin senaryolarla eğitim görmesini sağlıyoruz”Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Rüştü Uçan teorik derslerle yetinilmediğine ve eğitim açısından bu alanda derslerin uygulamalı vakalarla gösterilmesi gerektiğine dikkat çekti.Uçan; “Biz üniversite olarak sadece teorik olarak ders veren hocaların yanında mutlaka bu işi yapmış, holdinglerde bulunmuş kişilere de ders verdirdik, böylelikle öğrencilerin bilgileri artıyor. Öğrencilerimizin senaryolarla eğitim görmesini sağlıyoruz. Bu dersi lisansa koyduk ve bir dahaki senede lisansüstüne koyacağız. Vakalar ve olaylar sayesinde daha iyi anlaşılıyor sadece teorik ders yetmiyor. Bu sene trafikle ve güvenli sürüşle ilgili de ders koyacağız. Bu dersi de formüle bir de eğitmen birine verdireceğiz. Bu tür çalışmalara diğer üniversitelerde de ağırlık verilmesini tavsiye ediyorum. Öğrencilere de şunu söylemek istiyorum, İngilizce dillerini geliştirsinler şimdiden çalışsınlar ki ilerisi için problem kalmasın. Bizler, kendimizle birlikte öğrencilerimizle gelişmeye çalışıyoruz. Eğitim durduğu an hayat durdu diye kabul ediyoruz.” şeklinde konuştu.Prof. Dr. Haydar Sur:  “İş sağlığı ve güvenliği alanı benim için ayrı bir önem taşıyor”Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur, konuşmasında öğrencilere iş sağlığı ve güvenliği alanının önemini anlattı. Meslek ilgisinden dolayı bu alanın önem arz ettiğine değinerek öğrencilere tavsiyelerde bulunan Sur; “İş Sağlığı ve Güvenliği alanı benim için ayrı bir önem taşıyor. Bunun nedeni halk sağlığı uzmanı olmam, saç ayağının altında yükseliyor. Halk sağlığı ana bilimi, bu alanının en önemli yerini de iş sağlığı ve güvenliği oluşturuyor. Mesleki ilgim nedeniyle başlayan bu ilgi birden dostluğa döndü. Tüm koruyucu sağlık hizmetlerinin ve aklımın erdiğince mühendislik çalışmalarının göbeğinde yer alan kavşak kısmıdır. Mühendislik kısmını haddimi aşmadan belirtiyorum. Onun için size öğretilen üç beş mevzuat metni beş on uzmanlık teknikleri ile limitli kalırsanız kendinize çok yazık edersiniz. İnanılmaz gürül gürül akan dünyanın içinde kendinizi geliştireceğiniz bilim dallarının içinde bulacaksınız. İçinden bir tanesini seçin ve oradan ilerleyin. İçinizde meslek hastalıkları ve iş kazaları açısından olayların büyük bölümü suların altında kalmaktadır. Tüm çalışanlara hayırlı sonuçlar vermesi için güzel gelişmeler yapmanızı diliyorum.” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. Aktuğ Ertekin: “Bu başarıların verimli olarak devam etmesini dilerim” Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Aktuğ Ertekin öğrencilere ve hocalara teşekkürlerini iletti. Ertekin; “Emek veren destek veren herkese, hocalarıma teşekkür ediyorum. Bu başarıların verimli olarak devam etmesini dilerim. İşin tabi akademisyenlik boyutunda bilgiyi paylaştıkça büyüyen bir olay olursa asla göz ardı etmeden güzel atılımlar ve çalışmalarla devam etmesini diliyorum.” dedi.Etkinliğe, İş Sağlığı Ve Güvenliği alanında yazılan tezlerde ‘Teşvik ve Motivasyonun Arttırılması ve Ödül Desteği’ konusunda artı danışmanlığı tanımak adına Dr. Ali Rıza Tiryaki’de konuşmacı olarak katılım sağladı.Törende yüksel lisans öğrencileri de tamamladıkları tezlerle ilgili sunumlar gerçekleştirdi. Bu sunumlar katılımcılar tarafından da ilgiyle takip edildi.İş Sağlığı ve Güvenliği ile ilgili Yüksek Lisans Tezlerinin arasından seçilen Hülay Mutlu Dr. Haldun Sirer adına Dr. Kaan Karadağ’dan plaketini alırken, Onur Şahin Dr. Engin Tonguç adına Dr. Şevket Aksoy’dan aldı.Ayşegül Okur, Muhammet Öz, Naz Berber, Mehmet Can Sandıkçı, Hakan Seyrekoğlu’nun plaketleri de başarılarından dolayı takdim edildi.Plaket takdimin ardından, İş Sağlığı ve Güvenliği öğrencilerine kırmızı baretleri verildi.Heyecanlı anların yaşandığı program, toplu fotoğraf çekiminin ardından sona erdi. 

07 HAZ 2022

Sağlık Bilimleri Fakültesi ‘2. Perfüzyon Günleri’ yapıldı.

Dr. Öğr. Üyesi Zehra Akgün: “Perfüzyon günleri geleneksel hale gelmiştir”Üsküdar Perfüzyon Günleri etkinliğinin amacına değinen Akgün; “Bu programın amacı 4. Sınıf öğrencilerinin mezuniyet projesi kapsamında hazırladıkları ödevleri sunmak ve güncel bilgileri paylaşmaktır. Yapılan bu etkinlikte hedefimiz bilgi alışverişinde bulunmak, sahada çalışan perfüzyonistlerle öğrencilerimizi tanıştırmak, diğer üniversitelerde okuyan öğrencilerle buluşmak ve dostluklar kurulmasına fırsat vermektir. Perfüzyon günleri Üsküdar Üniversitesinde artık geleneksel hale gelmiştir. İlerleyen yıllarda öğrenci kongresi, sempozyum ve panellerle karşınızda olmak ve daha büyük organizasyonlara imza atmak istiyoruz.” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. A. Aktuğ Ertekin: “İnsan yaşamı uzadıkça kalple ilgili işlemlere destek artacaktır”Bu tür etkinliklerin öğrenciler içi çok önemli olduğunu vurgulayan Ertekin; “İnsan yaşamı uzadıkça kalple ilgili işlemlere desteklerin daha çok gereksinim duyulması tabi ki kaçınılmaz bir olaydır. Ben burada öncelikle bize katılım sağlayan rektör yardımcıma, değerli öğretim üyesi arkadaşlarımıza, kıymetli konuklarımıza ve çok sevgili öğrencilerimize teşekkür ediyorum. 4’üncü sınıf öğrencilerimizden sunum yapacak olan arkadaşlarımıza şimdiden başarılar diliyorum ve tebrik ediyorum. Öğrencilik yıllarında bu tür bilimsel etkinliklerin içinde var olmak gerçekten çok güzel. Çünkü inanıyorum ki içinizden birçok arkadaşımız ilerleyen dönem içerisinde akademi camiasında yer alıp bilginin, eğitimin, kültürün ilerlemesinde büyük katkılar sağlayacaklardır. Bu etkinliklere destek veren herkese teşekkürler.” dedi.Prof. Dr. Hikmet Koçak: “Kalp hastalıklarının çok eskilere dayanan bir tarihi var”Kalp cerrahisinden söz eden Prof. Dr. Hikmet Koçak; “Kalp cerrahisi deyice perfüzyonu konuşmamak olmaz. Bütün organların geçmişi var ama hastalıklar itibariyle kalp hastalıklarının da çok eskilere dayanan bir tarihi var. Kalp, eski dönemlerde Mısırlılarda duyguların ve heyecanın merkezi olarak kabul edilmiş. Hristiyanlıkta kutsal sayılmıştır. Kalp de bir organ ve onun da hastalıkları var. Her zaman yol düz değil, asfalt değil. Neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Bütün cerrahi bölümlerde hikayeler çok farklı, heyecanlı ve hayret vericidir. Kalp cerrahisi de onlardan biridir.” şeklinde konuştu.Dördüncü sınıf öğrencileri mezuniyet projelerini sundu!Etkinlik toplamda 4 oturumda gerçekleşti. Oturum başkanlığını Prof. Dr. Ali Kocailik ve Öğr. Gör. Tarık Demir’in üstlendiği 1. oturumda Perfüzyon Bölümü son sınıf öğrencilerinden Esra Balcancı “Türkiye’de ve Dünyada Perfüzyon Eğitimi”, Ömer Faruk Erdoğan “Kalp Akciğer Makinesinin Komponentleri”, Edanur Uçar “Kardiyoplumoner Bypassta Kan Gazı” başlıklı sunumlarını gerçekleştirdi.Oturum başkanlığını Prof. Dr. Osman Sulak ve Öğr. Gör. İsmail Yerli’nin üstlendiği 2. oturumda Merve Poyraz “Kardiyoplumoner Bypassta Antikoagülanlar”, Buket Işık Daloğlu “Kardiyoplumoner Bypass Sırasında Hipotermi Uygulaması”, Tevfik Arslan “Santral ve Periferik Kanülasyonun Serebral Dolaşıma Etkisi”, Gülşen Tuncer “Ototransfüzyon” başlıklı sunumlarını gerçekleştirdi.Oturum başkanlığını Doç. Dr. Onur Gürer ve Öğr. Gör. Tolga Öztemel’in üstlendiği 3. oturumda Hilal Tonyalı “Minimal İnvaziv Kalp Cerrahisinde Perfüzyon”, Buğra Taha Kutluay “Minimal İnvaziv Kalp Cerrahisinde Kanülasyon”, Fatmanur Kabadayı “Minimal İnvaziv Kalp Cerrahisinde Vakum Destekli Venöz Drenaj”, Sinem Şerif “Minimal Ekstrakorporeal Dolaşım Devresi (MECC)” başlıklı sunumlarını gerçekleştirdi. Oturumun başkanlığını Bilim Uzmanı Nihal Kolbaş ve Bilim Uzmanı Mücahit Ergin’in üstlendiği son oturumda ise Yiğitcan Tekneci “Derin Hipotermik Sirkulatuar Arrest ve Antegrad Selektif Serebral Perfüzyon”, Şevval Eröztekin “Torakotomi ve Sternotomiyle Yapılan Kalp Cerrahisinde Kardiyopleji Stratejileri”, Asiye Akyılmaz “Gebelerde Perfüzyon”, Hilal Aygün “Yetişkinlerde DelNido Kardiyopleji” başlıklı sunumlarını gerçekleştirildi.

02 HAZ 2022

III. Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Öğrenci Kongresi Gerçekleştirildi

Prof. Dr. Hasan Uslu: “Çalışanlarımıza aynı derecede önem veriyoruz”      Kongre, Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hasan Uslu’nun açılış konuşmalarıyla başladı. Uslu; “Bilindiği üzere iş sağlığı ve güvenliği bilimi ile insanın en önemli hakkı olan ‘Yaşama hakkı’ çalışanlar için güvence altına alınmaktadır. Bu alan alın teri dökerek emek veren tüm çalışanlar ve işverenler için büyük bir gereklilik arz etmektedir. Üniversite olarak; ‘Her çalışan öncelikle insandır.’ görüşüyle tüm çalışanlarımızın korunmasına aynı derecede önem vererek, kongremizin ana teması olan ‘İş Sağlığı ve Güvenliğinde Erişilebilir’ olmayı da hedefliyor ve bu hedef için çalışmalarımıza ara vermeden devam ediyoruz. Bizler, bugünün öğrencileri olan geleceğin İş Sağlığı ve Güvenliği profesyonelleri olacak bireylerimizin, iş sağlığı ve güvenliği faaliyetlerini en iyi şekilde uygulanacağına yürekten inanmaktayız.” şeklinde konuştu.Prof. Dr. Mehmet Zelka: “İSG’de uzaktan eğitimin yapılması kesinlikle uygun değildir”Konuşmasına geçen yıl ev sahipliğini yapmış olduğumuz kongrenin düzenlenme bayrağını Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesinin devralmasından memnuniyet duyduğunu dile getirerek başlayan Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka; “İş sağlığı ve iş güvenliği çok önemlidir. Türkiye’ de İş sağlığı ve Güvenliği lisans bölümü sadece 2 vakıf üniversitesinde bulunmaktadır. Bu üniversitelerden bir tanesinin Üsküdar Üniversitesi olmasından onur duyuyoruz. Üsküdar Üniversitesinde eğitim sadece teoride kalmıyor, Türkiye’nin değil bütün ülkelerin İş Sağlığı ve Güvenliği ihtiyaçları düşünülerek oluşturulan dersler ile tatbikat alanları ve bilgisayar programları ile sahada karşılaşacakları problemlere çözümler üretebilmeleri yönünde eğitimler vererek destekliyoruz. Böylece insan hayatı ile doğrudan ilişkili olan İş Sağlığı ve Güvenliği yüz yüze alınması gereken uygulama ağırlıklı bir eğitimdir. İSG Ön lisans ve Lisans eğitiminin uzaktan eğitim ile yapılması kesinlikle uygun değildir.” ifadelerini kullandı.Sedat Yenidünya, İş Sağlığı ve Güvenliği eğitiminin önemini vurguladıÇalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdür Yardımcısı Sedat Yenidünya, kongredeki konuşmasında, üniversitelerdeki iş sağlığı ve güvenliği program müfredatının iyileştirilmesi ile ilgili düzenlenen çalıştay ile İş Sağlığı ve Güvenliği eğitiminin önemini vurguladı.Dr. Rüştü Uçan: “Alan gelişime çok açık bir alandır”Üsküdar Üniversitesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı ve MESKA Vakfı Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, İş Sağlığı ve Güvenliği alanında nitelikli akademik personelin yetişmesi konusunda sadece sosyal politika altında tanımlanan iş sağlığı ve güvenliğinin; fen bilimleri altında doçentlik alanı tanımlanması konusunda MESKA Vakfı’nın çalışmalarından bahsetti. Uçan; “İş Sağlığı ve Güvenliği multi disipliner bir alandır. Birçok bilimsel araştırma projesi üzerinde çalışıyoruz. Alan gelişime çok açık bir alandır.” dedi.Mustafa Sıtkı Turgut: “Kulüp etkinlikleri sadece saha gezileri ile sınırlı kalmıyor”Üsküdar Üniversitesi İş Sağlığı ve Güvenliği bölümü öğrenci kulübü ‘SBL İSG’ adına konuşma yapan 3. Sınıf öğrencisi Mustafa Sıtkı Turgut; “Kulüp etkinlikleri sadece saha gezileri ile sınırlı kalmıyor. Meslektaşlarımızla bir araya gelerek hazırladığımız ‘snapshot’lar’  ile beyin fırtınası yaparak geleceğin iş güvenliği uzmanlarına riskleri çok yönlü fark edebilme yeteneği kazandırıyoruz.” şeklinde konuştu.Necmi Türer, kendi hayat hikâyesinden bahsederek çalışmanın önemini vurguladıKongreye davetli konuşmacı olarak katılım sağlayan HIMA Middle East FZE pazarlama yöneticisi Necmi Türer, üniversite mezunu gençlere kariyer yollarının nasıl açılacağı konusunda bir sunum gerçekleştirdi. Türer, oto tamirhanesinde başladığı kariyer yolculuğuna, uluslararası bir proses güvenliği firmasında (HIMA Middle East FZE) 82 ülkenin pazarlama yöneticisi olarak çalışmaya başladığını belirtti. Kendi hayat hikâyesinden bahsederek çalışmanın önemini vurgulamış oldu.Özellikle öğrencilerin bilimsel çalışmaya teşvik edilmesi amacıyla düzenlenen kongrede Acil Durum Yönetimi, Antropometri, Ergonomi, Erişilebilirlik ile Beraber Tehlikeli Maddeler ve Atık Yönetimi, Yangın ve Patlama, Yapı İşlerinde İSG ve diğer İSG konularının yer aldığı bildiriler sunuldu. Sunumların bitmesinin ardından kongre sona erdi.Üsküdar Üniversitesinden Doç. Dr. Müge Ensari Özay, Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, Arş. Gör. Tuğçe Oral ve  Sürekli Eğitim Merkezi Yönetici Yardımcısı Bengisu ALTINTEN düzenleme kurulunda yer aldı.

18 MAY 2022

“Çocuk Gelişimi Semineri” gerçekleştirildi.

Seminere, Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi bölümü Öğr. Gör. Elif Konar Özkan, Öğr. Gör. Neşe Şekerci, Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı ve Öğr. Gör. Merve Yüksel katılım sağladı.Öğr. Gör. Elif Konar Özkan: “Çocuk kitaplarında merak önemlidir”Çocuk gelişim kitaplarının içerik ve biçimsel özelliklerinden bahseden Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi bölümü Öğr. Gör. Elif Konar Özkan seminerde “Çocuk Edebiyatı” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. Özkan; “Yazılan kitaplar çocukların yaşlarına uygun bir dil düzeyinde olmalıdır. Çocuk kitaplarında merak önemlidir. Bunun için yazılan metinlerin görsellerle desteklenmesi gerekir. Merakın yanı sıra mizah ve gülmece gibi unsurlarında kitabın içerisinde yer alması da önemlidir. Kitaplar, çocukların anlayacağı biçimde sade ve yalın yazılmalıdır. Kullanılan malzeme, boyalar, kâğıtlar ve harf puntolarının büyüklüğü önem arz ediyor.” şeklinde konuştu.  Öğr. Gör. Neşe Şekerci: “Çocukların duygusal ve fiziksel ihtiyaçları vardır”“Çocuk Sağlığı ve Acil Müdahale” başlıklı bir sunum gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi bölümü Öğr. Gör. Neşe Şekerci, toplumlar arasında çocukların nasıl değerlendirildiği konusundan bahsetti. Şekerci; “Çocukların duygusal ve fiziki ihtiyaçları vardır.” dedi. Şekerci, katılım sağlayan öğrencilere çocuk sağlığının neden önemli olduğu hakkında bilgiler verdi. ‘Sağlık Nedir?’ başlığında sağlığın genel tanımı yapan Şekerci, ‘Çocuk Sağlığı Nedir?’ açıklamasına da yer verdi ve anne sağlığını etkileyen faktörlerden bahsetti. Sağlık ölçütlerinden ve bunun yararlarının neler olduğu da sunumunun sonunda aktardı. Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı: “Saldırganlık aslında bir şeye tepkidir”“Çocuklarda Sosyal ve Duygusal Problemler” konusu hakkında değerlendirmelerde bulunan Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi bölümü Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, çocukların duygusal ve sosyal gelişimlerinin sürekli olarak devam ettiğinden bahsetti. Gülaldı; “Çocukların davranışları yaşlara göre değişkenlik göstermektedir. 3 yaşa kadar utanma duygusu gelişir. Çocuklarda saldırganlık bir duygudur, saldırganlık aslında bir şeye tepkidir. Çocukların sosyal çevreleri, yetişkinlerle girmiş oldukları iletişimler önemlidir. Çocuğun yaşamış olduğu çevre, kent hayatı, kırsal yaşam, ailesi, büyüdüğü kültür ve çocuğun doğuştan getirmiş olduğu özellikler çocukların tutumlarını etkilemektedir. Bununla birlikte aile ile birlikte yaşayan aile büyükleri (babaanne- dede) anne baba arasındaki iletişim, anne veya babanın vefat etmiş olması çocuğu başkalarının büyütmesi, kardeşler, kardeşlerin arsındaki yaş farkı, cinsiyet gibi faktörlerin hepsi çocuğun gelişimini etkiler.” ifadelerini kullandı.Öğr. Gör. Merve Yüksel: “Çocuklar fiziksel, eğitimsel ve duygusal olarak ihmal ediliyor”  “Risk Altındaki Çocuklar” konusunda sunum gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi bölümü Öğr. Gör. Merve Yüksel, davranış bozukluğu olan çocukların ve zorunlu göç etmiş çocukların risk grubuna girebildiğini belirtti. Yüksel; “Erken çocukluk (0-6 yaş) dönemi bu dönemdeki çocukların anne ve babalarının tutumları çok önemlidir. Çocukların bulundukları yerdeki uyarıcı ortamlar (ilgisini çekebilecek, dikkatini verebilecek) gelişiminde katkı sağlamaktadır. Çocuklar fiziksel, eğitimsel ve duygusal olarak ihmal ediliyor. Mesela fiziksel ihmal çocuğa banyo yaptırılmamasıdır eğitimsel ihmal ise çocuğun ödevlerinin takip edilmemesi, veli toplantılarına katılım sağlanmaması örnek vermek istiyorum.” dedi. Duygusal ihmalin ise çocuğun sevgi ve ilgi ihtiyacının ebeveyniler tarafından karşılanmaması konusuna değindi. Maddi olanakların dışında çocukları birtakım deneyimlerden mahrum edilmemesi gerektiğini vurguladı ve çocuklarda risk kavramının önemini anlattı.Üsküdar Üniversitesi Çarşı Yerleşke Emir Nebi 2 konferans salonunda gerçekleştirilen seminer, Mithatpaşa Mesleki Teknik Anadolu Lisesi öğrencileri ve Çocuk Gelişimi bölümü öğrencilerine yönelik düzenlendi. Yoğun bir ilgi gören program toplu fotoğrafın çekilmesinin ardından sona erdi.  

12 MAY 2022

Hamilelik dönemindeki ruh sağlığı sorunları, çocuğa da geçiyor!

Çocukların ruh sağlığı için ebeveyn ruh sağlığına yatırım yapılmalı…Üsküdar Üniversitesi Anne ve Bebek Uygyulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen 3. Anne Bebek Ruh Sağlığı Sempozyumu’nda konunun uzmanları anne ve bebek ruh sağlığını tüm yönleriyle ele aldı. “Birlikte Daha Güçlüyüz” temasıyla çevrimiçi gerçekleşen sempozyumun moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi’nden Öğretim Görevlisi İdil Arasan Doğan yaptı.Doç. Dr. Hüseyin Ünübol, açılış konuşması yaptıSempozyumun açılış konuşmasını yapan sempozyum başkanı, Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Hüseyin Ünübol, anne ve bebek ruh sağlığının önemine işaret ederek anne, baba ve bebek ruh sağlığının aslında toplum ruh sağlığının temelini oluşturduğunu söyledi. Doğum sürecinin çoğu zaman göz ardı edildiğini kaydeden Doç. Dr. Hüseyin Ünübol,  kadının bu dönemde desteklenmesi gerektiğini belirterek babanın bu dönemdeki desteğinin önemine işaret etti.Üsküdar Üniversitesi tarafından 2019 yılında Fahri Doktara unvanı takdim edilen, İngiltere Southampton Üniversitesi Senior Perinatal Psikiyatrist ve Onursal Kıdemli Öğretim Üyesi Dr. Alain Gregoire “Anne Ruh Sağlığına Farkındalık” başlıklı açılış konuşmasında anne ve bebek ruh sağlığı ilişkisine değindi.Alain Gregoire: “Dünyada 13 milyon kadın perinatal depresyondan muzdarip”Dr. Alain Gregoire, dünyada 196 ülkede her yıl ortalama  131 milyon doğum olduğunu belirterek “Yaklaşık olarak yıl içerisinde her bir 131 bin, ruh sağlığı alanında en ciddi hastalıklar arasında yer alan postpartum psikozdan muzdaripler. Dünyada yaklaşık 13 milyon kadın, perinatal depresyondan muzdarip. Depresyondan muzdarip olan bu kadınların maalesef bu hastalıkları göz ardı ediliyor, teşhis edilemeyebiliyor. Bu kadınlar düşük ve orta gelirli ülkelerde karşımıza çıkıyor.” dedi. Hamilelik döneminde ortaya çıkan perinatal depresyonun en sık karşılaşılan sorunlardan biri olduğunu kaydeden Dr. Alain Gregoire, kadınların gerektiği kadar ruh sağlığı desteği alamadığına dikkat çekti. Dr. Alain Gregoire, yapılan araştırmaların kadınların 3’te birinin prenetal dönemde muhakkak psikolojik bir problem yaşadığını gösterdiğini ifade etti.Çocukluk döneminde kötü duygusal durumlara ve travmalara maruz kalınması sonucu post travmatik stres bozukluğu ortaya çıktığını ifade eden Dr. Alain Gregoire, “Çok yaygın görülen hastalık durumlarından bir tanesi. Özellikle perinatal ruh sağlığı bağlamında bizim için önem arz ediyor.”dedi.Dr. Alain Gregoire: “Anne ruh sağlığının kötü olması çocukların ruh sağlığını olumsuz etkiliyor”Dr. Alain Gregoire, ruh sağlığı sorunlarının anneler kadar babaları da etkilediğini söyledi. Dr. Alain Gregoire, hem hamilelik döneminde hem de doğum sonrasında annenin ruh sağlığının kötü olmasının çocukların ruh sağlığını da kötü etkilediğini kaydetti. Dr. Alain Gregoire, “Hamilelik dönemindeki ruh sağlığı sorunlarının çocuğa da geçtiğini görebiliyoruz. Annenin ruh sağlığının yeterli düzeyde olması çok önemli. Çocukların ruh sağlığı için ebeveyn ruh sağlığına yatırım yapılmalıdır. Bebek ve çocuk ruh sağlığı için ebeveynin ruh sağlığı önemli.”dedi. Dr. Alain Gregoire, doğum öncesi dönemde ruh sağlığına yatırım yapılmasının hem çocukların hem de ailenin ekonomik kalkınması için de ciddi bir pozitif etki yaratacağını kaydetti.Doç. Dr. Barış Önen Ünsalver: “Annenin ruh sağlığı bebeğin gelişimini etkiliyor”İki oturumdan oluşan sempozyumun ilk oturumunda “Anneye/Bebeğe Tıbbi Destek” ele alındı.Birinci oturumda Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları, NP Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Barış Önen Ünsalver, “Anne Ruh Sağlığı Neden Önemlidir?” başlıklı sunumunda dünyada ve Türkiye’de anne ruh sağlığı destek çalışmalarından örnekler verdi.Perinatal dönemin gebelikten başlayarak doğumdan sonraki iki yıla kadar uzayabilen dönem olduğunu kaydeden Doç. Dr. Barış Önen Ünsalver, annenin ruh sağlığı sorununun kadının her açıdan çok önemli olduğunun altını çizdi. Doç. Dr. Barış Önen Ünsalver, “Anne ruh sağlığı annenin kendisi için, kadın için, çocuklar için, toplum ve evlilik için çok önemli. Annenin ruh sağlığında bir sorun olduğu zaman yeni doğanla bağ kurmada güçlük yaşayabilir. Yeni doğanla bağ kurma güçlüğü sonucunda bebeğin fiziksel ve nöropsikiyatrik gelişim sorunları olabilir ve bunun sonunda annenin ruh sağlığı sorunu daha çok artacaktır.” diye konuştu. Doç. Dr. Barış Önen Ünsalver, annenin ruh sağlığındaki sorunların da evlilik uyumunda bozulmaya, eşin verdiği desteğin kalitesinin bozulmasına ya da evlilikteki ilişkide hiyerarşinin değişmesine ve evlilik sorunlarının ortaya çıkmasına yol açabileceğini ifade etti. Doç. Dr. Barış Önen Ünsalver: “Erken dönemde yaşanan bağlanma sorunları gelecekte problemlere yol açabilir”Doç. Dr. Barış Önen Ünsalver, bağlanma sisteminin bebeğin gelişimi üzerindeki etkilerine de değinerek “Bağlanma sistemi, çocukta var olan ve annedeki tamamlayıcı bakım verici sistemle etkileşim halindeki bir düzenleyici sistemdir. Bebek annesine yakınlaşarak, güvenlik, koruma ve emniyet bulmayı umar. Bu yakınlık arayışı anneyle göz teması kurarak veya beden teması yoluyla olabilir.”dedi. Doç. Dr. Barış Önen Ünsalver, erken dönemde yaşanan bağlanma sorunlarının gelecekte çocukta önemli sorunlara yol açabileceği uyarısında bulundu. Ünsalver, erken dönem bağlanma sorunlarının yansımalarının ise erken çocuklukta tepkisel bağlanma bozukluğu gelişimi, yetişkinlikte sınırda kişilik yapılanması, yetişkinde madde kullanım sorunları, anksiyete bozuklukları, depresif bozukluk gibi sorunlar olduğunu ifade etti.Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, “Gebelik, Doğum ve Doğum Sonrası Tıbbi Destek” başlıklı sunumunda doğum öncesi, doğum sonrası ve doğum sırasında ortaya çıkabilecek sorunlar ve çözümlerine ilişkin bilgi verdi.Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik bölümünden Dr. Öğretim Üyesi Ayça Demir Yıldırım, “Antenatal Dönemde Destek: Evlere Ziyaret”  başlıklı sunumunda hamilelik döneminde anne adaylarına verilen desteğin önemini vurguladı.Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik bölümünden Öğretim Görevlisi Fatma Tuncer ise gebelik ve emzirme döneminde beslenme konusunda sunum yaptı.“Bebeğe Ruhsal Destek” başlıklı ikinci oturumda ise Üsküdar Üniversitesi’nden Öğretim Görevlisi Kudret Eren Yavuz, “Bağlanma ve Yeterince İyi Ebeveynlik” başlıklı sunumuyla katıldı. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi bölümünden Dr. Öğretim Üyesi Demet Gülaldı ise dezavantajlı bebeklere sahip annelere desteğin önemine işaret etti.

29 NİS 2022

Üsküdar ve NPİSTANBUL Ailesi çevrimiçi bayramlaşmada bir araya geldi

Üsküdar Üniversitesinde Ramazan bayramı coşkusu! Üsküdar Üniversitesi ve NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nin akademik, uzman ve idari personeli bayram heyecanını öncesinden yaşadı. Zoom üzerinden gerçekleşen dijital bayramlaşma törenine ilgi oldukça yoğun oldu.Tarhan: “Camdam cama değil candan cana bayramlaşabileceğimiz nice bayramlara” Tören Kurucu Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın konuşmasıyla başladı. Tarhan; “Ramazanın verdiği manevi zenginlik atmosferinin devam etmesini temenni ediyorum. Çocuklarımızda kültürel aktarımı maalesef aile değil, sosyal medya yapıyor. Bayramın etkisinin güzelliklerinin devam etmesi ve hakiki bayram olması için çocukların sevinebilmesi, mağdurların mutlu olması, toplumun bir parçası olduğunu hissettirmek gerekiyor. Bütün çalışma arkadaşlarımın bayramlarını en iyi dileklerimle kutluyorum. Candan cana bir araya geldiğimiz bayramlaşma yapabildiğimiz güzel günlere diyorum.” dedi.Üsküdar üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Furkan Tarhan ile Vakıf Yönetim Kurulu Üyesi Fırat Tarhan’ın da katılım sağladığı törende Furkan Tarhan güzel dileklerde bulunarak “Ramazan bereketini tüm yıl yaşamak dileğiyle herkese sevdikleriyle mutlu bayramlar.” ifadelerini kullandı.Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka, Üsküdar Üniversitesi ailesinin bayramlaşma merasimini her bayramda sürdürmesinden duyduğu mutluluğu dile getirerek; “Güzel bir Ramazan ayından sonra bayramlaşma imkânı bulmak mutluluk belirtisidir. Bundan sonraki bayramlarda inşallah yüz yüze de bayramlaşmalarımız olur. Herkese sağlıkla nice bayramlar dilerim.” dedi.Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Muhsin Konuk da iyi dileklerde bulunarak “Bütün çalışma arkadaşlarımızın bayram tadında bir bayram geçirmelerini dilerim.” ifadelerini kullandı.Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Sevil Atasoy da bayram heyecanını dile getirdi. Atasoy; “Üniversitemizin tüm mensuplarının aileleriyle ve sevdikleriyle birlikte nice bayramlara erişmelerini diliyorum.” dedi.Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hikmet Koçak ise bayram dileklerini paylaştı. Koçak; “Üsküdar ailesinin bayramlarını kutluyorum.” ifadelerini kullandı.Daha sonra söz almak isteyen herkes bayramla ilgili dilek ve temennilerini dile getirerek birbiriyle bayramlaştı.

22 NİS 2022

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Pandemiden en çok çocuk ve ergenler hasar aldı”

“Çocukla beraber zaman geçirmek yük olarak görülüyor”Dünya genelinde çocuk ruh sağlığı alanında çalışmalar yürüten bilim insanlarının  oluşturduğu uluslararası sivil toplum kuruluşları bir araya gelerek 23 Nisan’ı Dünya Bebek, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Günü olarak belirledi. Üsküdar Üniversitesi Anne ve Bebek Ruh Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından çevrimiçi olarak düzenlenen 23 Nisan Dünya Bebek, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Günü Paneli’nde bebek, çocuk ve ergen ruh sağlığının önemine dikkat çekildi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Bu kararın milli bayramımıza denk gelmesi çok anlamlı ve güzel oldu” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan,  panelde yaptığı konuşmasında birkaç yıldır üniversite bünyesinde Anne – Çocuk Ruh Sağlığı Merkezi’nin çeşitli faaliyetler sürdürdüğünü söyledi. Tarhan, “Dünyadaki küresel eğilimleri tespit ettik. Gençlerin ve çocukların psikolojik ihtiyaçlarını tespit ettik. Bu konuda bilimsel çalışmalar ile birlikte topluma bilgilendirmeler yapılması, ebeveyn eğitimi ihtiyacının olduğunu düşünüp planlamalar yaparken güzel bir gelişme oldu. Dünyada ruh sağlığı üzerine çalışan kuruluşların ortak kararı ile 23 Nisan Dünya Bebek, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Günü olarak ilan edildi. Bu kararın bizim milli bayramımıza denk gelmesi de çok anlamlı ve güzel oldu.” dedi.Tarhan: “Yerel olma özelliğimizi kaybedersek çocuklarımız kolonizasyon çocuğu olur”Milli bayramların bir toplumun milli değerlerinin yaşandığı ve aktarıldığı günler olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan sözlerine şöyle devam etti: “Kültürel kimliğimiz organik yani canlı yapılardır. Geçmişten alacağız, bugünle sentezleyeceğiz ve çocuklarımıza aktaracağız. Bu şekilde çocuklarımıza kendi değerlerimizi aktararak yani küresel çapta ‘ben’ kalarak ‘biz’ olmak, kendi kimliğimizi koruyarak dünyada var olmak önemli. Yerel olmadan evrensel olamayız. Bu bir kuraldır. Yerel olma özelliğimizi bırakırsak küresel emperyalizmin nesnesi haline geliriz ve çocuklarımız bizim çocuklarımız olmaz. Dünyadaki sermaye grupları tarafından manipüle edilen kolonizasyon çocuğu olurlar. Ancak milli değerleri, milli ülküsü ve milli idealleri olan çocuklar böyle durumlarda kendi kültürlerini koruyabilirler.”Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Çocuklarımız popüler kültür çocuğu olma eğilimindeler”Dünya bu şekilde devam ederse 50 yıl sonra birçok kültürün yok olacağına dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Popüler kültür tüm dünyada ekonomik, sosyal ve kültürel hareketliliği rızaya dayalı bir sistemle yönetme eğiliminde. Rızaya bağlı şekilde çocuklarımız bizim olmaktan çıkıp popüler kültürün çocuğu olma eğiliminde. Bunun sonucunda da birçok değerimizi kaybederken aslında kendi kimliğimizi de kaybetmek gibi bir durumla karşı karşıyayız. Bu durum sadece bizim için değil, dünya için de geçerli. 23 Nisan’ın bu şekilde ilan edilmesi bu sorunun çözümü için bir açılım olabilir.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Pandemiden en çok çocuk ve ergenler etkilendi”Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dünyanın pandemiden sonra ciddi bir kriz yaşadığını vurguladı ve sözlerine şöyle devam etti: “Pandemiden en çok çocuklar ve ergenler etkilendi. Pandemiden en çok 65 ve ileri yaştaki bireylerin etkileneceği bekleniyordu. Fakat pandemiden en çok hasar alan grubun çocuklar ve ergenler olduğu görüldü. Bunu biz çocuk psikiyatrisi kliniklerinde ciddi şekilde gözlemliyoruz. Ergen vakaları çok artış gösterdi. Hastane yatışları da yükseldi. Aile bağları kuvvetliyse bu durum çocuklar için bir kazanıma dönüşebildi ama bağları sağlıklı olmayan ailelerde anne ve babaların rollerini reddetme vakalarına çok rastladık. Anne her türlü imkana sahip, bütün fiziksel imkanları karşılıyor ama anne rolünü reddediyor. Çocuğuyla birlikte zaman geçirmek, sevmek, koklamak, yemek yedirmek gibi yaklaşımları bir yük olarak görüyor. Küresel olarak da bunun yaygınlaştığını görüyoruz.”Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Anne ve çocuk arasında sevgi devamlılığı olmalı”0-3 yaş arasındaki bir çocuk için annenin yerini hiç kimsenin tutmadığını ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Anne veya anne yerine geçen kişiyle ilişkinin kalıcı, tutarlı ve devamlı olması gerekiyor. Buna psikolojide nesne devamlılığı diyoruz. Sevgi devamlı olmuyorsa, sık sık değişiyorsa böyle durumlarda çocuk ruh sağlığı sağlıklı gelişmez. Çocuk ruh sağlığının sağlıklı gelişmesini istiyorsak nesne devamlılığını sağlamamız gerekiyor. Çocuk bir gün annenin yanında, diğer gün kreşte başka bir gün bakıcının yanında kaldığında fiziksel ihtiyaçları karşılansa bile ruhsal ihtiyaçları karşılanamıyor. Bu yüzden toplumsal farkındalığa, anne ve baba eğitimine ihtiyaç var. Biz üniversite olarak bilgi üretiriz, bilgiyi kanıtları ile birlikte toplumu bilgilendirmek üzere bilimsel akışa sunarız ama sağlık politikalarını ve çocuk ruh sağlığı politikalarını belirleyenlerin de bu bilgilerden doğru şekilde faydalanmalarını bekliyoruz.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Çocuklarımız küresel kültürün öznesi olsun”‘Çocuklarımız küresel kültürün nesnesi değil öznesi olsun’ diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çocuklarımız sadece kendilerine çalışan, küresel bir şekilde yayılan narsisizmin kurbanı olmasın. Yaşadığımız topluma, ülkeye, vatana ve hatta gezegene de ‘bir şeyler katmalıyım’ diyen çocukların yetişmesini sağlamamız çok önemli. Bu da 0-3 yaş arasındaki bir çocuğun annesi ve ailesi ile birlikte olması ile mümkün. Aileyi güçlendirme misyonumuz olmalı. Bu nedenle bu konular bizim için önceliklidir.” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Duygusal ihmale uğrayan çocuk büyümüyor” Öğrenilmiş otizm kavramına da değinen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Öğrenilmiş otizm var sanki. Sosyal medya çocuklarımızda non – verbal öğrenme güçlüğü yapıyor. Non-verbal öğrenme güçlüğü dediğimizde matematiksel öğrenme iyi, teknik becerileri öğrenmek iyi ama sosyal ve duygusal becerileri öğrenemeyen bir nesil geliyor. Sosyal ve duygusal becerileri öğrenemeyen bir nesil ne demektir? Non-verbal öğrenme güçlüğü olan bir nesilden bahsediyoruz. Gençlerimiz bir nevi otizm spektruma giren durumla karşı karşıya. Otizmin yaygınlaşması, salgın haline gelmesi tesadüf değil. Küresel olarak otizm salgını var. Vakalar artıyor. Genetik boyutu olanlar daha büyük risk grubunda. Asıl sorun çocuklara ince motor, kaba motor, sosyal, duyusal ve duygusal becerileri öğretemeyen bir ortamın olmasıdır. Çocuklarda duygusal ihmal var. Fiziksel olarak yediriliyor, içirilip giydiriliyor ama duygusal ihmal varsa çocukta büyüme duruyor.”Prof. Dr. Nurper Ülküer: “Atatürk 100 yıl sonra da dünyaya ilham vermeye devam ediyor”Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nurper Ülküer de “Geliştiren Ebeveynler-Mutlu Çocuklar” başlıklı sunumunda Dünya Bebek, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Günü’nün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’yla aynı günde ilan edilmesinin çok anlamlı ve gurur verici olduğunu söyledi. Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Atatürk çocuklara bayram hediye eden bir lider olarak tüm dünya milletlerine örnek olmuştur ve aradan 100 yıl geçmesine rağmen ilham vermeye devam ediyor. Bu büyük bir onurudur.” dedi.Prof. Dr. Nurper Ülküer: “Beyin deneyimlerle değişir”Beyin ve sinir bilim alanındaki bilimsel çalışmaların mutluluğun beyinde başladığını ortaya koyduğunu ifade eden Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Beyin doğduğunda henüz olgunlaşmamıştır. Beyin deneyimlerle değişir. Küçük bir çocuğun bakımvereni ile olan ilişkisinin kalitesi her şeyden önemlidir. Olumsuzluklar beyin gelişimini etkiler. Beyin zaman içinde inşa olur. Beyin mimarisinin oluşumu hiyerarşik bir sıra izler. Temel önemlidir. Beceri beceriyi getirir. Yüksek düzey bir becerinin gelişimi eğer bir önceki alt düzey bağlantılar tam oturamamışsa zorlaşır.” dedi.Prof. Dr. Nurper Ülküer: “0-3 yaş arasında bebeğin anne ve babasıyla etkileşimi çok önemli”Beyin gelişimindeki duyarlı dönemlere işaret eden Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Dil öğrenmenin, alışkanlıkların, duygusal kontrolün en hızlı olduğu ve çevresel uyarılara en fazla açık olunan dönem 0-3 yaş dönemidir. Duygusal kontrol çocuğun ruh sağlığı açısından en önemli olan konulardan bir tanesi. Harvard Üniversitesi araştırmaları ve diğer nöro bilimsel çalışmalar, erken çocukluk dönemindeki deneyimlerin ve çocuğun çevresinden aldığı uyarıların çocuğun beyin yapısını etkilemekte ve bunun yaşam boyu sürdüğünü vurguluyor. Bu nedenle anne-bebek, baba-bebek, aile, bakımveren bebek etkileşimleri çok önemli.  Bu dönemdeki olumsuz çocuk yaşantıları yaşamın sonraki yıllarında ortaya çıkacak ruhsal ve bedensel problemlerin yolunu açıyor.” dedi. Ülküer, olumsuz çocuk yaşantılarının da ihmal, istismar, aile içi şiddet, savaş ve göç gibi toplumsal hareketlilik, pandemi ve yoksulluk olduğunun altını çizdi.Prof. Dr. Nurper Ülküer: “Geliştiren bakım, beyin gelişiminin temelini oluşturur”“Geliştiren bakım” kavramına da değinen Prof. Dr. Nurper Ülküer, duyarlı ve karşılık veren geliştiren ebeveyn çocuk ilişkisinin önemini vurguladı. Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Bebeklik dönemi ve erken çocukluk dönemindeki küçük çocuklara birincil derecen bakım verenin kapasitesi güvenli bir ev ortamıyla doğrudan ilişkilendirilmektedir. Çocuğun ilk öğrenme ortamı ev ortamında şekillenir. Dolayısıyla ev içindeki ilişkiler ve ev ortamının kalitesi gelişimi doğrudan etkilemektedir. Küçük çocukların en şekillendirici deneyimleri geliştiren bakım ile olmaktadır. Geliştiren bakım bebeğin beyin gelişiminin temelini oluşturur. Geliştiren bakım, çocukların sağlıklı büyümeleri, beslenmeleri, güven içinde olmaları, karşılayıcı ve duyarlı bakımın verildiği ve erken öğrenme olanaklarından oluşan temel şartların bütünüdür.” dedi.Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Seda Aydoğdu’nun “Çocuk Ruh Sağlığının Geleceğimizdeki Yeri” sunumuyla katıldığı panel, ÜÜ TV ve Üsküdar Üniversitesi Youtube resmi hesabından canlı olarak yayınlandı.

18 NİS 2022

“Dumansız Kampüs” için eğitimler başladı

Prof. Dr. Hikmet Koçak: “Nefes ne kadar önemliyse dumansız hava da o kadar önemlidir”Ders öncesi yaptığı konuşmada sağlığı olumsuz yönde etkileyen maddelerden birinin sigara kullanımı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Hikmet Koçak; “Sıhhat ve sağlık çok önemlidir. Sağlığımızı en çok etkileyen maddelerden biri de sigaradır. İçinde binlerce zararlı madde var. Kendimize zarar verebiliriz ama asıl zararı topluma veriyoruz. Sadece insanlara değil biraz daha büyük çaplı düşünecek olursak ekolojik denge adına hemen hemen bütün canlılar için zararlı bir maddeden bahsediyoruz. Sizler elçi olacaksınız, önce kendinizden başlayarak daha sonra üniversitenizde ve çevrenizde faaliyette bulunacaksınız. Nefes çok önemli. Pandemi döneminde bunu herkes hissetmiştir. O dönemde sanki denizin dibine batmışsınız da yüzeye çıkamıyormuşsunuz gibi oluyordu. Onun için nefes ne kadar önemliyse dumansız hava da o kadar önemlidir. ” dedi.Prof. Dr. Toker Ergüder: “Doktorların sigara içmesi, sigara firmaları için reklamdır”Doktorların sigara içme oranları hakkında çarpıcı açıklamalarda bulunan Ergüder; “Biz doktorların sigara içmesini istemiyoruz. Doktorların sigara içmesi, sigara firmaları için büyük reklamdır. Ne yazık ki Türkiye’de sağlık çalışanlarının sigara içme oranı çok yüksek. Özellikle kadın doktorlarda sigara içme oranı toplumdan daha yüksek. Türkiye’de doktorların sigara içme oranı yaklaşık %20 iken, Avustralya’da doktorların sigara içme oranı %1’in altındadır. Yani oradaki doktorlar sigara içmezler. Amerika’da bütün üniversitelere gittiğinizde, kampüslere girdiğiniz zaman hiç kimsenin aklına sigara içmek gelmez. Bilgi insanlara sigarayı bıraktırsaydı, en başta doktorlar sigara içmezdi. Doktorlar bu kadar anatomi, fizyoloji, göğüs hastalıkları, kanser vs. derslerinden sonra yine sigara içiyorsa demek ki bilgi insanlarda her zaman tutum ve davranış oluşturmaz.” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. Toker Ergüder: “Tütünün yayılmasının ana sebebi tütün endüstrisidir”Tütün kontrolü kavramından söz eden Ergüder, sigaraya bağlı ölümlerin bu kontrol sayesinde azalacağının altını çizdi. Ergüder; “Tütün kullanımı dünyanın ve ülkemizin en önemli önlenebilir ölüm nedenidir. Bu durumu tütün kontrolü olarak ifade edebiliriz. Çünkü Türkiye’nin en önemli ve önlenebilir halk sağlığı sorunu tütün kullanımıdır. Tütün salgınının ve yayılmasının ana sebebi tütün endüstrisidir. Mesela sıtmayı yaymak için arkasında bir endüstri yoktur ama bu tütün mikrobunu yaymak için arkasında bir endüstri vardır. Bu endüstri ne yazık ki herkesi bağımlı hale getirip kar elde etmeye çalışır. Salgının önlenmesine yönelik çok etkili yöntemler var. Bu yöntemleri hayata geçirmeliyiz.” şeklinde konuştu.Prof. Dr. Toker Ergüder: “Sigarada asıl bağımlılık yapan madde nikotindir”Sigaranın yapısından ve zararlarından bahseden Ergüder; “Zehirli bir bitki olan tütünün ince bir kâğıt içine sıkıştırılarak sarılmış halidir. İçinde 3 madde vardır. Bunlar; karbon monoksit, nikotin ve katran. Asıl bağımlılık yapan maddesi nikotindir. Diğerleri de kansere sebep olan maddelerdir. Sigara dumanı, 50’sinin kanserojen olduğu bilinen 6 binden fazla sağlığa zararlı kimyasal madde içerir. Hem içilen sigara hem de pasif içici olarak maruz kaldıkları sigara, insanların vücudunda hastalık yapıyor. Sigara dumanını ağzınızdan çekince akciğerlere gidiyor, oradan kana karışıyor. Daha sonra idrarla nikotin olarak atılıyor. Gittiği bütün organlarda kansere ve çeşitli hastalıklara sebep oluyor.” ifadeleriyle sözlerini noktaladı. Prof. Dr. Haydar Sur:  "Sigara insan eliyle oluşturulan en büyük afettir"Üsküdar Üniversitesi Dumansız Kampüs Kurulu Başkanı Prof. Dr. Haydar Sur," Sigaranın insan eliyle oluşturulan en büyük afet olduğunu ifade ederek öğrencilere "Dumansız Kampüs" ve "Dumansız Hava Sahası" konularına gösterdikleri ilgiden dolayı teşekkür ederek kapanış konuşmasını gerçekleştir.Program hatıra fotoğrafı çekiminin ardından sona erdi.

12 NİS 2022

Üsküdar öncülüğünde uluslararası “Dünya Sağlık Günü” etkinliği düzenlendi

“Farklı birçok ülkeden katılım gerçekleşti”Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik bölümü, Okul Sağlığı Hemşireliği uygulamaları “WE CHOOSE HEALTH” başlıklı ERASMUS+ öğrenci değişim hareketliliği projesi kapsamında “Dünya Sağlık Günü” etkinliği düzenledi.Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan’dan öğretim görevlisi ve öğrencilerin yoğun katılımıyla gerçekleşen projede, Üsküdar Üniversitesi öğretim görevlilerinden Dr. Öğr. Üyesi Emine Ekici ve Öğr. Gör. Merve Çolak ile birlikte birçok öğrenci katılım sağladı.“İklim değişikliğiyle mücadele vurgusu yapıldı”ERASMUS+ programı kapsamında düzenlenen etkinlikte, Üsküdar Üniversitesi Hemşirelik Bölümü 4. sınıf öğrencisi Şeyma Sönmez, Dünya Sağlık Örgütü’nün bu yıl belirlediği “Bizim Gezegenimiz, Bizim Sağlığımız” temasına yönelik İngilizce bir sunum gerçekleştirdi. Sunumda iklim değişikliğinin nedenleri ve etkileri konularına değinerek, iklim değişikliğiyle mücadelede bireysel olarak yapılması gerekenler hakkında açıklamalarda bulundu.Etkinlik sonunda Üsküdar Üniversitesi öğretim görevlisi ve öğrencilerinin önemli katkılarından dolayı Okul Müdürü Semih Durmuş tarafından kendilerine hediye takdiminde bulunuldu.

31 MAR 2022

Bilişim dünyasının göbeğinde hemşirelik…

“Biz hemşireler de bu sistemin içinde önemli bir kısmı oluşturuyoruz”Hemşirelik bölümü öğrencilerinin yoğun katılımıyla gerçekleşen programın moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Selma Doğan yaptı. Bilişim çağının meslekler alanında kullanım alanlarına dikkat çeken Doğan; “Biliyorsunuz, dünyamız bilişim çağındadır. Hayatımızın her alanında bilgisayar ve bilişim teknolojileri anlamında kullanıyoruz. Ve bundan sonra da o tarafa evrilmemiz kaçınılmaz görünüyor. Bilişim sistemleri hayatımızda uzun süredir var. Özellikle mesleki anlamında kullanım alanları son yıllarda daha fazla ağırlık göstermeye başladı. Kalitede hataların önlenmesi, iş veriminin arttırılması bilişim sistemlerini daha fazla kullanmamız öneriliyor. Ağırlıkta çalıştığımız hastane ortamları çok yoğun bilgi akışı olan karmaşık ortamlardır. Bilgilerin sistemi içinde tutması, işlenmesi bilişim dediğimiz şeyin oluşuma dönüşmesi karışık. Biz hemşireler de bu sistemin içinde önemli bir kısmı oluşturuyoruz. Hemşireliğe boşuna omurgası temel yapı taşı denmiyor. Bu nedenle bilgilerin alınması verilerin elde edilmesi, aktarılması bütün alanlarda hemşireler görev alıyorlar. Etkili bir biçimde bilgi yönetimlerini gerçekleştirmeleri gerekiyor.” dedi.“Robot hemşirelerden söz ediliyor”Üsküdar Üniversitesi olarak bilişim alanında öğrencileri her zaman ileriye taşıdıklarını ve ona göre yetiştirildiklerini dile getiren Prof. Dr. Selma Doğan; “Hemşireliğin her kademesinde kişilerin bilişimle ilgili konulara geçmişe göre daha fazla donanım ve duyarlılıklarımızı arttırmamız gerekiyor. Eğitim ve uygulama alanında görev alanlar olarak alt yapımımızı güçlendirmemiz gerekiyor. Robot hemşirelerden söz ediliyor. İlerlememizi sağlayan pek çok durumlar var. Üsküdar üniversitesi sağlık bilimleri fakültesi olarak öğrencilerimizden başlayarak duyarlılığı arttırmak, başlangıç noktası gibi düşünürsek daha ileriye mezunlarımızı yetiştirmeyi hedefliyoruz. Bilişim sistemlerini daha iyi kullanmalarını sağlayacak yolu açabilmek açısından ilk toplantıyı yapmak istedik. Devamının gelmesini diliyorum.” şeklinde konuştu.  “Hemşirelik, diğer mesleklere göre çok daha değişken bir meslektir”Hemşirelik mesleğinin diğer mesleklere göre daha değişken olduğunu dile getiren Hemşirelikte Bilişim Derneği Başkanı Dr. Nuray Aydın Ateş; “Hemşireler, bakımın en iyi olmasını kalite ve güvenin yüksek olmasını ister. En iyi bakımı en düşük maliyetlerle vermek isteriz. Bunu en çok düşünen ekip üyelerinden biriyiz. En iyi bakımı en iyi maliyetle verirken tabi ki güncel bilgiyi almak ve yorumlamak sorumluluğumuz vardır. Üstelik bu yorumlama içerisinde bir de çok da olasılık ve seçenek vardır. Biz sabit bir varlıkla uğraşmıyoruz, dinamik bir varlıkla uğraşıyoruz. Yani hiçbir insan tek değil. Üstelik insanın günü gününü, saati saatini tutmuyor. Dolayısıyla hemşirelik, diğer mesleklere göre çok daha değişken bir meslektir. Bütün bu değişkenlikler arasında bilgiyi hem doğru hem etkin hem de hızlı vermek zorundayız. ” dedi.“Bilişim dünyasının tam göbeğindeyiz” Hemşireliğin bilişimle ilişkisinden bahseden Ateş; “Dijital yöntemleri kullanarak görünürlük sıklığını artırabiliyoruz. Hemşirelikte eğer bir işlemi sık sık yaptığınızı kaydederseniz bir hemşire bir işi kaç kere kaydetti sayabileceksiniz. Bilişim kanıta dayalı, güncel bilgiye ulaşma kolaylığı, doğru, etkin ve hızlı karar almayı sağlıyor. Klinik uygulama ve hatalarını önlemede, azaltmada ve hasta bakımını, sonuçlarını iyileştirmede bilişim önemli rol oynamaya başladı. Bilişimin artık gerekli bir şey olduğunu biliyoruz. Bunu reddetmek kaçınılmaz. Artık bilişim dünyasının tam göbeğindeyiz. ” ifadelerini kullandı.

17 MAR 2022

Prof. Dr. İsmail Barış’ a sosyal hizmet alanına katkılarından ötürü ödül verildi

“Prof. Dr. İsmail Barış ÇESAV tarafından ödüle layık görüldü”Ödül töreni, ÇESAV’ın kurucularından Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Dr. İmren Aykut, Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka, Üsküdar Üniversitesi Genel Sekreteri Selçuk Uysaler ve Genel Sekreter Yardımcısı Asil Barış Bağ’ın katılımı ile Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşkesi Senato Salonu’nda gerçekleşti. Ödül takdimi esnasında belli bir dönem Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) Genel Müdürlüğünü görevini yürüten Prof. Dr. İsmail Barış’ın ÇESAV tarafından düzenlenen projeler üzerindeki etkisine ve önemine değinildi.“ÇESAV’ın ortaya koyduğu projeler Dr. İmren Aykut tarafından anlatıldı”ÇESAV kurucularından, Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Dr. İmren Aykut ödül takdimi sırasında ÇESAV’ın çalışmalarına değindi. Özellikle “Terk Edilmiş Kız Çocukları Koruma ve Kurtarma Projesi” hakkında bilgilendirmede bulunan Aykut, projenin uzun yıllardır faaliyette olduğunu dile getirdi. Aykut proje sayesinde 270’ten fazla kız çocuğunun hayata hazırlanarak topluma kazandırıldığına dikkat çekti. Ankara, İstanbul, İzmir ve Adana illerinde vakfa bağlı toplamda 10 ev bulunduğunu ifade eden Aykut, şu anda bu evlerde 41 kız çocuğunun barındığını ve bu şekilde eğitimlerinin sürdürüldüğünü aktardı.“Prof. Dr. Barış’ın ÇESAV projeleri üzerinde büyük katkısı bulunuyor”ÇESAV’ın çalışmalarına destek veren, özellikle “Çocuk Evlerinin Yapılandırılması” projesinde büyük katkı sağlayan Prof. Dr. İsmail Barış’a teşekkürlerini ifade eden Dr. İmren Aykut, proje sürecinde yaşanan zorlukları ve bu zorluklar sonucunda elde edilen başarılara değindi. Belli bir dönem Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) Genel Müdürlüğünü görevinde olan Prof. Dr. İsmail Barış’ın bu proje üzerindeki etkisine ve önemine değindi. Proje faaliyetlerinin başarılı bir şekilde devam ettiğini dile getiren Dr. İmren Aykut, bu sayede topluma kazandırılan kız çocukları ve eğitimleri hakkında açıklamalarda bulundu.Ödül töreni, ÇESAV tarafından Prof. Dr. İsmail Barış’a ödül takdimi ve toplu fotoğraf çekiminin ardından sona erdi.ÇESAV tarafından Prof. Dr. İsmail Barış’a takdim edilen mektupta ise şu ifadelere yer verildi:Sayın Prof. Dr. İsmail BarışÜsküdar Üniversitesi Öğretim ÜyesiBelediye Başkanlığı dahil, üst düzey bürokratik görevlerde de bulunarak çok değerli tecrübe ve donanımlara sahip olan Sayın İsmail Barış, Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü döneminde bu kurumun çağdışı kalan yapısında gerçekleştirdiği son derece, zor olan dönüşüm ve modernleşme ile kimsesiz ve terkedilmiş çocuklarımızın zihinsel, ruhsal ve bedensel gelişmelerine yaptığı büyük katkıdan dolayı Yönetim Kurulumuz Vakfımız en büyük ödülü olan “Altın Madalyamızın” kendisine takdim edilmesine karar vermiştir.Başarılarınızın devamını diler, minnet ve şükranlarımızı sunarız.SaygılarımızlaDr. İmren AykutÇESAV Yönetim Kurulu Başkanı

09 MAR 2022

8 Mart Dünya Kadınlar Günü Kapsamında Sempozyum Gerçekleştirildi

Dünya Kadınlar Günü Sempozyumu’nun 1. Oturumunda Prof. Dr. Özen Kulakaç, Hazal Hartavi, Sevcan Kuyumcu ve Av. Birsen Baş Topaloğlu yer alırken, 2. oturumunda Dr. Öğr. Üyesi Semra Baripoğlu, 3. oturumunda ise Ayşegül Güder ve Kübra Daştan konuşmacı olarak katılım sağladı.Prof. Dr. Mehmet Zelka; “Dünyada hak ve adalet anlayışı zayıfladıkça, kadına yönelik şiddet artıyor”Kadına yönelik şiddetin toplum üzerindeki etkisinden bahseden Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka; “Dünya istatistiklerine baktığımızda, yapılan araştırmalar çerçevesinde 736 milyon kadının şiddete maruz kaldığını görüyoruz. Fakat bu durum sadece 736 milyonu etkileyen bir mesele değildir. Bunlar birer ailenin ferdidirler, toplumun birer bireyidirler. Bazı çalışmalar eğitim seviyesi yükseldikçe, ekonomik seviye geliştikçe şiddet oranının düştüğünü gösteriyor. XVIII. yüzyılda kadınlara o kadar ciddi ayrımcılık yapmışlar ki, bunları ancak ciltler dolusu çalışmalarla ortaya koymak mümkün. 1857’den çok daha eski yıllardan beri bu şiddet başlamış. Bu yüzden dünyada hak ve adalet anlayışı zayıfladıkça, kadına yönelik şiddet artıyor.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Zihinsel dönüşüm olmadan sosyal dönüşüm olmuyor” Kadına yönelik şiddet oranının toplumun kültürel yapısıyla bağlantılı olduğunu dile getiren Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “1960’larda kadının özgürleşme hareketi başladı. Özellikle II. Dünya Savaşı’nın başından sonra yapılan cinsiyetçilik çok göze batmaya başladı. Cinsiyetçilik konusunda ataerkil kültürünün getirdiği ön yargılar, toplumlarda en büyük engeli oluşturdu. O engelde zihinsel dönüşüm olmadan sosyal dönüşüm olmuyor. Onun için zihinlerde dönüşüm yapmak gerekiyor. Çünkü bu sosyal bir farkındalık. Bireysel farkındalığın öne çıkması için, sosyal farkındalık önemlidir. Bu dünya kadın hakları ve kadının özgürleşme hareketiyle ilgili bir konu. Türkiye’de gündeme gelmesini ben ilk defa 2000’li yıllarda fark ettim. 2000’li yıllarda dünya da ciddi bir özgürlük rüzgârı esiyor. Tabii bu sosyal hayatı, aile hayatı ve insan ilişkilerini de etkiliyor. Aslına bakarsanız bütün hayatı etkiliyor. Bunun üzerine biz Türkiye’de ki ataerkil kültürün, kadına yönelik şiddet olaylarının arttırdığını ve sosyal olarak Türkiye’nin modernleşme süreci içerisinde bir engel olduğunu fark ettik.” dedi.Prof. Dr. Güler Cimete; “Aile içi şiddet ve kadına yönelik şiddet çocukları da etkiliyor”Şiddetin aile içi iletişim ve çocuklar üzerindeki etkisini istatistikler üzerinden izah eden Prof. Dr. Güler Cimete; “1 Ocak- 28 Şubat tarihleri arasında ülkemizde 98 tane kadın şiddete maruz kaldı ve yaşamını yitirdi. Şiddet, kadınları fiziksel yönde olumsuz etkiliyor ve bunun son noktası ölüm, sakat kalma ve değişik hastalıklar oluyor. Aile içi şiddet ve kadına yönelik şiddet çocukları da etkiliyor. Bu nedenle sadece ‘kadın kendi başına etkileniyor’ diyemeyiz. Çocukların ruh sağlıkları, fiziksel sağlıkları ve kadına yönelik şiddetler, aynı şekilde çocuklara yönelik de olabiliyor. Onlar da şiddet görebiliyor ya da tanık olabiliyor. Bu durum da psikolojik olarak onları olumsuz etkiliyor.” dedi.Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin; “Geleneği değiştirmekteki en büyük etkenin eğitim olduğunu düşünüyorum”Dünya Kadınlar Gününün sadece bir gün değil her gün gündemde olması gerektiğini vurgulayan Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, kadına şiddetin evrensel bir sorun olduğunu dile getirdi. Ertekin; “Dünyada kadınlar gününün fazla konuşulmaması, sadece gelişmekte olan veya gelişememiş ülkelerin sorunu değildir. Bunu kökten bir anda düzeltmek çok kolay değil. Milattan önce bile kadın ve erkek arasındaki bu toplumsal bakışın farklı olduğunu görebiliyoruz. Bizim ülkemizin de bu işe bakışı çok farklı. Cumhuriyetin kurulmasından sonra dünyada birçok ülkede bu kavram yokken gerek kanun nezdinde gerekse uygulamalarda kadın toplum içinde hak ettiği yere ulaşsın diye bir sürü yaklaşımlar sergilenmiştir. İnanıyorum ki bu gelecek zamanda daha çok geliştirilecek. Bu işi de yapmanın en güzel yolu kültürü, geleneği değiştirmekteki en büyük etkenin eğitim olduğunu düşünüyorum.” şeklinde konuştu.

28 ŞUB 2022

Uzmanlar uyardı! Savaş haberlerini izletmeyin, kaygılandırıcı ifadelerden kaçının…

Erken yaştaki olumsuzluklar yaşam boyu etkilere yol açıyor!Prof. Dr. Nurper Ülküer, dünyada milyonlarca çocuğun savaş, şiddet, hastalık ve ölümle karşı karşıya kalırken bu sorunları yaşamayan ama akranlarının çaresizliğini kitle iletişim araçlarıyla ve anne-babalarının konuşmalarından öğrenen çocukların sayısının bu sayının onlarca katına çıktığını söyledi. Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Çocuklar, sonsuz hayal güçleri ile bunları kendi dünyalarının bir parçası haline getiriyor ve aynı olumsuzlukları kendi dünyalarında yaşayabiliyor. Olumsuzlukların yarattığı kaygı ve korku, çocuğun gelişiminde, sanki olayı kendisi yaşamış gibi, önemli ve geri dönüşü oldukça zor olan ve tüm yaşamları boyunca onlarla birlikte olacak psiko-somatik problemleri de beraberinde getiriyor. Çocuk gelişimi alanında, bilhassa sinir-bilimsel çalışmalar, erken yaşlardaki olumsuzlukların, yaşam boyu devam eden fiziksel ve ruhsal problemlere neden olabileceğini vurgulamaktalar. İşte bu nedenle, her iki grup çocuğun da korunmaya ve daha güvenli ortamlarda olmaya ihtiyaçları ve hakları var.” diye konuştu.Şiddete tanıklık etmek psiko-somatik problemlere neden oluyor!Savaş yaşayan, şiddete tanıklık eden çocukların yaşadığı travmaların geri dönüşü çok zor olan, ve yaşam boyu devam edebilecek psiko-somatik problemlere neden olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Bu tür travmaların ve olumsuzlukların çocukların gelişimleri üzerindeki etkileri yaşlarına ve içinde bulundukları ortamlara göre farklılık gösterir. Örneğin bebeklerin ve küçük çocukların, hala birincil bakım vereni ile olan yakın bağı nedeni ile olumsuzluklardan etkilenmeleri daha çok bakım verenleri ile olan güvenli etkileşimlerinin kesilmesi sonucu ortaya çıkabilir. Unutulmaması gereken bir şey varsa, anne-babaların ve bakım verenlerin de aynı olumsuz durumlardan etkilendikleri ve fiziksel ve ruhsal sağlık açısından güçlükler yaşadıkları ve çocuklarına gereken ilgi ve sevgiyi gösteremeyebilecekleridir. Bu ise çocukların ihmal ve istismar tehlikesini arttırır. Diğer bir deyişle, bilhassa küçük çocukları savaşın ve diğer olumsuzlukların yıkıcı etkisinden korumanın en önemli yolu anne-babaların bu tür olumsuzlukların etkisinden uzak tutacak ve bu tür olaylardan etkilenmeyecek şekilde güçlü olmasıdır.” uyarısında bulundu.Güvende zannedilen çocuklar, korkuları sanal yaşıyor Savaş, şiddet, sel ve yangın gibi afet haberleri ve olumsuzlukları gazete, televizyon ve sosyal medya gibi araçlardan seyreden çocukların da bu haberlerden olumsuz etkilendiklerine dikkat çeken Prof. Dr. Nurper Ülküer, şunları söyledi: “Bu tür haberler günlük yaşamımızın bir parçası olmuş durumda. Sadece çocukları değil, yetişkinleri de etkileyen bu durumun, çocuğun gelişimini, bilhassa sosyal ve duygusal gelişimini olumsuz etkilediğini anlatan araştırmaların sayısı giderek artıyor. Yani ‘güvende’ olduğunu düşündüğümüz çocuklarımız, evlerinin oturma odasında birden kendini savaşın ortasında, çocukların ağlaştıkları bir cenaze merasiminde veya hastanelerdeki hasta yataklarının başında bulabiliyor ve hayal dünyalarının yardımı ile de şahit oldukları bu ‘boyutlara’ geçebiliyorlar. Korkuları, kayıpları ve kaygıları oturdukları ve kendilerin en güvende hissettikleri evlerinde ‘sanal’ olarak yaşayabiliyorlar.”Bu belirtilere dikkat!Çocuğun savaş gibi sarsıcı olaylardan etkilendiğinin bazı davranışlarla anlaşılabileceğini kaydeden Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Çocukların sordukları sorulardan, gece uyanmalarından, ışığı kapamak istememelerinden, anne-babalarına yapışmalarından, açık bir nedeni olmadan ağlama ve öfke krizine girme ve benzeri davranışlarından anlayabilirler. Çok daha yoğun yaşanan durumlarda alt ıslatmaları, suskunluk, hiperaktivite veya içine kapanma da gözlenebilir.” uyarısında bulundu.Savaş haberleri çocuğa izletilmemeliAnne babalara düşen en büyük görevin, bu tür haberlerin çocuklar tarafından izlenmesini mümkün olduğu kadar engellemek olduğunu belirten Ülküer, “Ancak günümüz koşullarında bunun tam da gerçekleşmeyeceğini düşünürsek çocuklarına gördüklerini onların anlayacağı bir dille anlatmalı, çocuğun korkularını azaltmaya çalışmalıdır.” dedi.Sorularına doğru ve tutarlı cevap verilmeliÇocukların sorduğu sorulara doğru ve tutarlı cevap vermenin önemli olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Çocuklar gördüklerini anlayabilmek için soru sorarlar. Örneğin ‘Bu çocuklar neden ağlıyor? Niye ormanlar yanıyor? Bu insanlar eden kaçıyorlar? Bize de gelirler mi? şeklinde sorular sorabilir. Bu soruların cevabı oldukça zor olmakla birlikte, gerçekleri ve nedenleri sade, samimi ve anlaşılır cümlelerle anlatmak en uygunudur. Ancak ebeveynlerin çocuklarının yanında konu ile ilgili konuşmalarına dikkat etmeleri de ayrı bir önem taşır. Zira  anne ve babaların çocuklarına söyledikleri ile genel konuşmalarında kullandıkları cümleler farklı olursa, bu çocukların kafasındaki soru işaretlerini daha da artırır.” diye konuştu.Korkuyla terbiye yöntemine başvurulmamalı!Bu tür olumsuzlukların çocuk terbiyesinde asla kullanılmaması gerektiğini de vurgulayan Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Maalesef gayet masum bir şekilde bazen anne ve babaların başvurduğu bir korkuyla terbiye’ yöntemi vardır. ‘Onlar yaramazlık yaptığı için böyle oldu. Eğer sen de yaramazlık yaparsan sen de öyle olursun’ ya da ‘Seni de onların yanına yollarım’ şeklinde oldukça tehlikeli ifadeler asla kullanılmamalıdır. Bu tür söylemler, çocukların kaygısını arttırmaktan başka bir işe yaramaz.” uyarısında bulundu.Çocuğun empati ve şefkat duygusunu geliştirmek için fırsat olabilirÇocuklarda farkındalık, empati ve şefkat duygularının gelişmesine yardımcı olunması gerektiğini de ifade eden Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Çocuklar bu soruları akranlarının yaşadığı gerçek travmaları gördüklerinde soruyorlar. Onlarla konuşurken ‘Bize bir şey olmaz, merak etme’ tavrı yerine, bu çocukların üzüntülerini ve onlara neler yapabileceklerini de anlatmak gerekir. Aynı şekilde olaylarda bir tarafı haklı bir tarafı haksız şekilde göstermemek, ayrımcılığa ve ön yargıya neden olacak ifadelerden uzak durmak gerekir. Hepimizin ihtiyacı olan empati ve şefkat duygularını, çocuklarla birlikte yaşamak ve onlara yaşatmak önemlidir. Belki de bu olumsuzlukların en olumlu çıktısı olabilir.” dedi.

25 OCA 2022

Sema Biçer: “Aşk, benleri yok etme pahasına biz olmaktır.”

 “Kendi yaşamımızdaki sınırlarımız çok önemlidir”İlişkilerdeki sınırlardan söz eden Biçer; “Arkadaşlık, dostluk sürecinde evlenmeye karar vermeden önceki dönemlerde eğer kişi ilişkilerindeki sınırları bedeniyle ilgili, ruhuyla ilgili, değerleriyle ilgili sınırlarını koymayı ve başkalarının sınırlarına saygı duymayı öğrenirse eğer duygusal ilişkilerde de bunu becerebilir oluyor. Onun için bizler kendi yaşamımızdaki sınırlarımız ve diğer kişilerin sınırlarına saygı duyma konusundaki durumumuzun nasıl olduğu çok önemlidir.” dedi. “Gece rüyamız, gece hayalimiz oluyor”Duygusal arkadaşlık ilişkisinden bahseden Biçer; “Duygusal ilişkilerde duygusal arkadaşlık başlıyor ve bu ilişkilerde elektrik alma, birden dünyamızın o olması gibi her ne şekilde olursa olsun her kişiye hissettiğimiz duygulardan tamamen başka bir duygu içerisinde oluyoruz. Yaşamımızda artık o duygusal yakınlık hissettiğimiz kişi çok özel biri oluyor. Gece rüyamız, gece hayalimiz oluyor. Telefonu elimizden bırakamadığımız, gönderdiğimiz mesajın hemen karşılığını beklediğimiz ve baktığımız her yerde onu gördüğümüz, gözümüzü kapattığımız zaman onun hayalini gördüğümüz kişi olmaya başlıyor.” ifadelerini kullandı.“Aşk, normal insanda anormal ilgi daralmasıdır”Aşktan ve aşk tanımlarından söz eden Biçer; “Aşk, normal insanda anormal ilgi daralmasıdır. Herkesin ona benzemesi, duyduğumuz her sesin onun sesiymiş gibi gelmesi gibi yoğun, duygusal bir süreç oluşturuyor. Biz normaliz ama aşık olduğumuz kişinin üzerinde anormal bir ilgi oluyor. Aşık olduğumuz, o duyguları yoğun hissettiğimiz ve başka kimsenin hayatımızda o kadar kalmadığı bir dönem yaşıyoruz. Aşk dediğimiz şey benleri yok etme pahasına biz olmaktır. Hayatımda sen olmazsa ben eksik kalırım demektir. O yoğun duygular içinde hayal ettiğimizi görüyoruz. Aşk, hayal edilenle gerçek arasındaki farkın anlaşılamamasıdır. Aşk, aşık olan kişinin kendisi ile ve aşık olduğu kişiye verdiği anlamla ilgilidir. Yani aşık olunan kişi ile ilgisi yoktur.” şeklinde konuştu“Aşkın sevgiye dönüştürülmesi gerekiyor”Aşkın evlilik için yeterli olup olmadığına değinen Biçer; “Kavgaları durdurarak, iş birliği ve yeni bir başlangıç içinde başlayarak kolları sıvamak gerekiyor. Önce ben olmayı sonra biz olmayı öğrenmek gerekiyor. Olgun bir şekilde sevmeyi öğrenmeli insan. Çünkü sevmek sanattır. Evlilik ikinci bir doğum gibidir, her doğum gibi sancılıdır. Hayatları yeniden yapılandırmak gerek. Evlilik devam ederken meşakkatli bir yolculuk var. Aşk yaşam boyu yoğun duygularla beraber devam etmiyor. Evlenmeyle beraber aşkın sevgiye dönüştürülmesi gerekiyor. Aşk bir görme kusurudur. Kusur, evlenince düzelir.” sözlerine değindi.

18 OCA 2022

Üsküdar Üniversitesi Sakarya ve Kocaeli’ndeki Aday Öğrenciler ile Buluştu

Üsküdar Üniversitesi, Kurumsal İletişim Daire Başkanlığı Eğitim Kurumları ve Rehberlik Hizmetleri Birimi Tercih ve Kariyer Günleri Fuarlarına katılım sağladı.Sakarya Sen Hotel ve Kocaeli Kongre merkezinde düzenlenen Tercih ve Kariyer Günleri Fuarlarında Üsküdar Üniversitesi standı aday öğrenciler tarafından büyük ilgi gördü.Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve İletişim bölümü ve Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi bölümü öğrencilerinin bilgi vermek üzere katılım sağladığı atölye çalışmalarında aday öğrencilerin bölümlere dair soruları yanıtlanarak üniversite hakkında bilgiler verildi.Aday öğrencilerin yoğun ilgisi gösterdiği Üsküdar Üniversitesi standından öğrenciler birçok sorusuna cevap alarak ayrıldı.

06 OCA 2022

Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanlığında Görev Devir Teslim…

İlk olarak Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü ardından da Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanlığını başarı ile sürdüren Prof. Dr. Şefik Dursun koltuğu Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin’e devretti.Görevine Rektör Danışmanı olarak devam edecek Dursun için Online gerçekleştirilen Senato Toplantısında devir teslim töreni düzenlendi.Törende Dursun’a görev süresince başarılı çalışmalarından ötürü başta Kurucu Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan olmak üzere tüm senato üyeleri teşekkürlerini iletti.Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka da Dursun’a plaket takdim etti.

29 ARA 2021

Dr. Öğr. Üyesi Emine Ekici; “Canlı türlerinin yok olması söz konusu”

“Canlı türlerinin yok olması söz konusu”İnsan faaliyetlerinin iklim değişikliği üzerindeki etkisine ve bu etkilerin getirilerine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Emine Ekici; “İklim değişikliği ile evrenimiz ardı sıra gelen felaketler ile karşı karşıya kalıyor. Ozon tabakasının incelmesi, biyoçeşitliliğin azalması, toprağın bozulması ve gıda üretim sistemlerindeki sorunlar dünyanın geleceğini ve tüm canlıların yaşamını, insan sağlığını önemli ölçüde etkiliyor. Özellikle fosil yakıt kullanımı, tüketim faaliyetleri ve sanayileşme gibi insan faaliyetlerinin neden olduğu sera gazı emisyonlarının artışı sonucu sıcaklık değişimlerine bağlı olarak ortaya çıkan ekosistemde bozulmalar, canlı türlerinin yok olması söz konusu.” dedi.“Göçler, toplumsal sorunlar ortaya çıkıyor”İklim değişikliklerinin insanlar üzerindeki getirilerinden bahseden Dr. Öğr. Üyesi Emine Ekici bu noktada yapılması gerekenlerin öneminden bahsetti. Ekici; “İnsanlarda bulaşıcı hastalıklar ve bulaşıcı olmayan hastalıkların görülme sıklığında artışlar yaşanıyor. Ayrıca seller, orman yangınları, fırtınalar gibi aşırı hava olaylarının sıklığında ve şiddetinde artışlara bağlı olarak ölümler, yaralanmalar ve vektörlerle bulaşan hastalıklarda artma görülüyor. Bu şekilde göçler, toplumsal sorunlar ortaya çıkıyor. Bu nedenle güvenli çevrenin sürdürülmesi, temiz hava, temiz içme suyuna ulaşımın sağlanması ve bu kaynakların korunması son derece önemli.” şeklinde konuştu.“Karbon ayak izimizin en aza indirilmesi gerekiyor”Karbon ayak izlerinin dünyanın yüzey sıcaklığı üzerindeki etkisinden bahseden Dr. Öğr. Üyesi Emine Ekici; “Dünya Meteoroloji Örgütü, 2020 yılında ortalama yüzey sıcaklığının sanayi öncesi döneme göre 1-2 derece daha yüksek olduğunu açıkladı. Bilim insanları 1,5 derece sıcaklık artışının ciddi risklere neden olduğunu belirtiyor. Tam da bu nedenle atmosfere salınana karbonun azaltılması ve karbon ayak izimizin en aza indirilmesi gerekiyor.” dedi.  “Konuların güçlendirilmesi gerekiyor”Hemşirelerin ulusal ve bireysel düzeyde küresel iklim değişikliği ile mücadelede katkı sağlaması için önerilerde bulunan Dr. Öğr. Üyesi Emine Ekici; “Uluslararası Hemşireler Birliği (ICN) hemşirelerin ulusal ve bireysel düzeyde küresel iklim değişikliği ile mücadelede katkı verebileceğini belirtiyor. Sağlık hizmeti israfının azaltılmasına yönelik atık yönetimi politikalarının savunuculuğunun yapılması, sağlık çalışanlarının güvenliği ve korunması. Sağlık hizmetlerinin yönetimi ve sağlık ortamının düzenlenmesi için çevre sağlığı komitelerinde aktif olarak çalışılması ve bireylerin, ailelerin ve toplulukların sağlıklı yaşam tarzı seçimleri yapmaları, sera gazlarına katkıyı azaltma, kendi uygulamalarını değiştirmek, aktif ulaşım, yeşil enerji kullanmak ve diyet değişiklikleri gibi konuların güçlendirilmesi gerekiyor.” şeklinde konuştu.

21 ARA 2021

Ebe Barbara Harper Üsküdar Üniversitesinde!

Op. Dr. Yusuf Olgaç: “Doğum bir ebe işidir, doktor işi değil”Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Yusuf Olgaç ebelik bölümü öğrencilerine tavsiyelerde bulundu. Olgaç; “Benim için çok önemli ebelik, bizler doğum ekipleri hep beraber çalışıyoruz. Hepimiz aynı amaç uğruna çalışıyoruz. Ama tabi burada rollerimizi değişmeye başladık. Bizler doktor olarak sizlerin rollerini çalmaya başladık. Ya da siz bu rolleri bize terk ettiniz. Doğum bir ebe işidir, doktor işi değil. Biliyorsunuz Türkiye sezaryen doğum oranında ikinci sıradadır. Ben genelde gebelerle ailelerle konuştuğum zaman onlarda oradan sistemi ve doktorları suçluyorlar. Doktorlar sistemi suçluyor. Ve bu sistemin bozukluğu nedeniyle herkes topu birbirine atıyor ama çözüm üretemiyoruz ve olduğumuz yerde sayıyoruz. Sizlere kısaca öğüdüm şu olacak, mesleğinize sahip çıkın. Sahip çıkın derken çok iyi bir üniversitede eğitim alıyorsunuz. Üniversiteler size bilgi ve beceri sağlar ama mesleği öğretmezler. Mesleği sahaya çıkınca öğrenmeye başlayacaksınız. Ve doğum işinin sürekli eğitim gerektirdiğini unutmayın. Ben bile eğitimlere katılıyorum kadın doğum uzmanı olmama rağmen. Herkesten öğreneceğiniz bir şeyler mutlaka olacaktır, eğitimlerinize devam edin. Görev tanımınızı unutmayın sizler ebesiniz, hemşire değilsiniz. Hemşirelikte önemli bir meslek ve onlarda çok kutsal bir iş yapıyorlar. Ama ebeliğin yeri çok ayrıdır. Bu yolculukta hepinize başarılar diliyorum.” şeklinde konuştu.Barbara Harper: “Eğitimde her damla aslında gelecek için bir damladır”Yazar, ebe ve eğitmen Barbara Harper, suyun işlevlerine ve verilen eğitime değindi. Harper; “Biz suda doğumu genel tabiriyle kullanıyoruz. Ben bunu iki şekilde tanımlıyorum, suda doğum ve suda doğumun işlevi. Aralarındaki farklardan bahsetmek istiyorum. Suyun içindeki işlevi kullanmadaki amaç suda doğum yaptırmak değil. Aslında mutlu bir karşıtlık gibi görünüyor. Bebeği havuza göndermenin farklı bir yönüdür. Doğum işlemi sırasında suyun kullanılması çok farklı ve huzurludur. 2004’te Anadolu hastanesine geldiğimde hastane bana bir havuz ayarladı. Aynı zamanda ayrı bir doğum havuzu da bulunuyordu. Anne adayı suyun içinde çalışma yaptı. Ve suya doğumu çok kolaylıkla yaptı. Fakat bu işleme karşı duygusal tepkileri doktorları endişelendirdi. Doktor tamam artık bunu bitirmem gerekiyor dedi. Beni kenara çekti ve ne yapacaksam ben kendim yapayım dedim. Çocuğu dünyaya getirmek şeklinde ve bebek yatağa doğdu. Suyun yardımıyla yapılan doğumun ilk seferiydi. Aslında her şey yolundaydı. Tüm insanları eğitmek konusunda sadece Anadolu hastanesinde değil insanları eğitmekti amacım. Onlar bunu reklamını yaptılar ve İran Tahran’dan bir doktor da geldi. Suya doğumla ilgili Ali Akilhan Tarhan’dan gelip ilk suda doğumu yaptırdı. Ve İran suda doğumda ilerledi. Ve Türkiye bunu yapmadı. Eğitimde her damla aslında gelecek için bir damladır.” dedi“Suyun içinde, dışında ve yanında olmak beyninizdeki bilinci değiştiriyor”Anne adayının ve bebeğinin rahat ve kendini güvende hissetmesi için çalıştığını söyleyen Harper; “Bizim işimiz bebeği dünyaya getirmek değil, ebelikle ilgili ilk öğrettiğim beş günlük bir çalışmaydı. Ve insanlara huzurlu ve kolay doğumu anlatıyordum. Sınıf çerçevesinde bir halka olarak toplandık. Ebelik öğrencilerine bu bilgiyi nasıl kullanabileceğimizi sorduk. Kendi ülkeniz ve hastaneleriniz için işleri nasıl değiştirmek istiyorsunuz? Ve bir tane ebe, ebelik okulunun başıydı kendisi. 30 senedir de çalışan birisiydi. Beş gün öncesinde işimin ne olduğunu biliyordum. Benim işim aslında bebeği en çabuk şekilde dünyaya getirmekmiş. Kadının eziyet çekmesini önlemek için. Ve üçüncü gün sonunda ne yapacağımı bilemedim. Çünkü bana bunun işim olmadığını söylüyorsunuz. Şimdi anlıyorum, işim odaya girmek. Ve gayet rahat olmak, sevgiyi verebilmek adına anneyle ilgilenmek, ona bebeğin dünyaya gelebilmesi için imkân tanımaktır. Yapabileceğim her şeyi yapıyorum. Onun güvende hissetmesi içindir. Ve bunu yaptığımda doğumu gayet huzurla yapabiliyor. Suyun içinde, dışında ve yanında olmak beyninizdeki bilinci değiştiriyor. Sizi daha fazla ve üretken yapıyor. Acıyı en aza düşürtüyor. Ve ben bir doğumdaysam asla ne kadar acı çektiğini sormuyorum. Acı aslında önlenemez. Ama acı çekmek optimaldir. Acı ise değiştirebilirdir. Bunu zihnimizde kontrol edebiliyoruz. Su acı sinyalini değiştirebiliyor. Ve rahatlığı anneye verebiliyor. Ben havuzu anne rahminin dışarıya daha geniş bir şekilde uzantısı olarak tarif ediyorum.” ifadelerini kullandı.Etkinlik videosu: https://www.youtube.com/watch?v=YOXbyxDUPBw&t=1749s

14 ARA 2021

Ergoterapi öğrencilerinden anlamlı ziyaret…

“Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi Bölümü öğrencileri, Engelsiz Yaşam Merkezi ile beraber”Kutlama, engelli bireyler ve ailelerini, Üsküdar Belediyesi Başkanı Hilmi Türkmen, Ergoterapi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sevda Asqarova, merkez müdürü Ömer Yiğit ile merkezdeki uzman ve öğrencileri bir araya getirdi.Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Üsküdar Belediyesi Engelsiz Yaşam Merkezi’ni kurulduğu günden bu yana yalnız bırakmazken, öğrenciler toplu bir şekilde merkezde gözlemde bulundular. Teknolojik olarak geliştirilmiş olan terapi odalarını, standart terapi odalarını, aktivite odalarını ve merkezin çeşitli hizmetler için kullanılan uygulama alanlarını görerek sorumlulardan bilgi aldı.  “Aileler bu hizmetten çok memnun”Engelsiz Yaşam Merkezi çalışanı, aynı zamanda Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi bölümü mezunu Ergoterapist Şeyda Nimet Akgün öğrencilere, merkezde bulunan kapsamlı duyu bütünleme odası ve ergoterapi odası hakkında bilgi verdi. Duyu bütünleme odasının içerisindeki görsel ve işitsel teknolojiyle birleşmiş aletlerden ve oda içerisinde bulunan imkanların ne kadar fazla olduğunu, merkeze duyu bütünleme terapisini almaya gelen çocukların da ailelerinin bu hizmetlerden çok memnun kaldığını söyledi.Başkan Türkmen’den Üsküdar’a teşekkür…Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’in de bulunduğu ziyarette Türkmen, Engelsiz Yaşam Merkezi’nde hizmet alan bireyler ve aileleriyle görüştü. Başkan Türkmen ve Engelsiz Yaşam Merkezi Müdürü Ömer Yiğit, kuruldukları günden bu yana gördükleri destekler ve yardımlaşmalar için Prof. Dr. Sevda Asqarova’ya teşekkürlerini iletti.Toplu fotoğraf çekimin ardandan konferans salonunda merkezin sunduğu hizmetlere yönelik bir tanıtım videosu paylaşıldı. Türkmen ve Yiğit’in birer konuşma yaptığı gezide Prof. Dr. Sevda Asqarova da konuştu.“Hepimiz birer engelli adayıyız”Konuşmasında projenin faydalarından, en büyük paydaşımız olan merkezin sunduğu hizmetin çok değerli oluşundan bahseden Asqarova; “Hepimiz birer engelli adayıyız, engellilerin yanındayız ve engelsiz yaşam için çalışmalıyız.” dedi.Etkinliğin sonunda merkezde hizmet alan bireyler, hazırladığı gösterilerle katılımcıları büyüledi.

10 ARA 2021

‘Ergoterapi ile Sınırlara Dokun ve Değiş’ Sempozyumunun 2’incisi Gerçekleştirildi

“II. Ergoterapi İle Sınırlara Dokun Ve Değiş Sempozyumu artık geleneksel hale geldi” Çevrimiçi gerçekleştirilen sempozyumun moderatörlüğünü ve açılış konuşmalarını Üsküdar Üniversitesi Serebral Palsi ve Ergoterapi Kulüp Başkanı Sevilay Tunç ile Başkan Yardımcısı Yağmur Erol üstlendi.Serebral Palsi ve Ergoterapi Kulübü olarak kulübün kurulduğu günden bu yana birbirinden güzel etkinlikler yaptıklarını dile getiren Tunç, sempozyumun ikincisini hayata geçirmekten duyduğu mutluluğu dile getirdi. Murat Kurt: “Hiçbir gerekçeyle engellilerin eğitim alması engellenemez”“Özel Gereksinimli Çocukların Eğitim Hakları”na değinen Kurt; “Özel gereksinimli bireylerin eğitim hakları evrenseldir. Anayasadaki engellilere yönelik temel düzenlemeler bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyetindeki her vatandaşın anayasaya uymak zorunda olduğunu vurgulamak isterim. Anayasadaki 50.madde,“Çalışma Şartları ve Dinlenme Hakkından bahsetmek istiyorum. 50. maddeyi “Kimse yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz. Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar.” olarak açıklayabiliriz. Anayasanın 61.maddesi olan “Sosyal Güvenlik Bakımından Özel Olarak Korunması Gerekenler” maddesini “Devlet, korumaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alır. Bu amaçla gerekli teşkilat ve tesisleri kurar veya kurdurur.” olarak açıklayabiliriz. Bu maddenin engelliler için önemi büyüktür. Engelliler Hakkında Kanun mevzuatının 15.maddesi olan “Hiçbir gerekçeyle engellilerin eğitim alması engellenemez.” maddesi de engellilerin eğitim hakları konusunda dikkat edilmesi gereken bir maddedir. Engelli çocukların özel eğitimleriyle ilgili süreçte %20 engelli sağlık raporu alınmasıyla başlanır. Engelli ailelerinin/bakım verenlerinin ve eğitim alacak kişilerin mutlaka eğitim haklarıyla ilgili bilgilendirilmeleri gerekir.” dedi.Akif Ülger : “Engellilerde eğitim alanında Ergoterapistlerin yeri ve önemi çok büyük”Engellilerde eğitim konusuna ilişkin konuşan Ülger; “Engellilerde eğitim denildiğinde akla; hangi tür engellilere nasıl, ne zaman, nerede ve kim tarafından bu eğitim verilecektir? Gibi sorular gelir. Bu sorulara yönelik uygun çalışmalar ile ilerlemek önemlidir. Bizim okulumuzda genellikle hafif ve orta seviyedeki engellilere eğitim veriyoruz. Engellilerde eğitim alanında Ergoterapistlerin yeri ve önemi çok büyük ve kıymetli. Örneğin bir Ergoterapist gözüyle bakıldığında hafif zihinsel engeli olan bir çocukta akademik olarak; orta seviyede zihinsel engelli bir çocuk için giyinme ve öz bakım olarak son olarak da ağır seviyede zihinsel engeli olan bir çocuğun ise temel kavramları için yapılabilecek aktiviteleri ve gelişimsel açıdan değerlendirilmesi gerektiğini ergoterapistlerden öğrenebiliyoruz. Tüm bunlar yapılırken terapistin çocukla sıcak ve insancıl bağların mutlaka kurulması gerekiyor.” şeklinde konuştu.Fizyoterapist Ebru Özker: “Onlara uygun ortamı sağlamak bizlerin görevi”Eğitimsel ortamlarının fiziksel düzenlenmesinin önemine vurgu yapan Fizyoterapist Ebru Özker; “Okul farklı tecrübeler kazandırıyor, her çocuk farklı tecrübeler kazandırıyor. Hepsinin farkı ihtiyaçları olabiliyor. Onlara uygun ortamı sağlamak bizlerin görevi. Çocukların en sosyal ortam olarak bulundukları yer okul. Biz şanslıyız okulumuzda ergoterapist ve fizyoterapisler bulunabiliyor, başka okullarda bu imkânlar maalesef kısıtlı. Biliyorsunuz serebral palsili öğrencilerin birincil sorunları duruş bozuklukları, görme problemleri, uzanma - kavrama, ortopedik ve nörolojik sorunlar olabiliyor. Her çocuğun farklı farklı düzenlemelere ihtiyaçları var. Öğrenme süreci bunlar nedeniyle olumsuz etkilenebiliyor. Öğretmenlerle iş birliği yaparak bütüncül olarak yaklaşmayı bunun yanı sıra öğrenmeyi, yaşam kalitesini, fonksiyonelliği arttırmayı amaçlıyoruz. Öğretmenin farkındalığının artması önemlidir. Bizler çocukların hayat kalitesini arttırama çalışırken aslında onlar bizlerin yaşam kalitesini arttırıyor, bizler onlardan çok şey öğreniyoruz öğrendiklerimiz diğer çocuklara miras olarak devam ediyor. Öğrenilen bilgilerin diğer çocuklara aktarılması bunu görmemiz bizleri çok mutlu edecektir.” dedi.Uzm. Ody. Ümit Yerli:  “Kendimizi bile olduğumuz farklılıklarımızla kabul edemiyoruz”“Değişime giden yolda terapi sürecine bireysel farklılıkları dahil etmenin ve erken müdahalenin önemi” konulu sunumunu gerçekleştiren Uzman Odyolog Ümit Yerli; “Benim bu konuyu seçme sebebim, birkaç hafta önce ayak bileğim yırtılmasından sonra koltuk değneği kullanmaya başlayarak bu açıdan hayatı gözlemlemem oldu. Sonrasında şunu düşündüm; Bizler bireysel farklılara öncelik veriyor muyuz yoksa sadece lafta mı? Engelliler adına gerekli bilgiler gerçekten ulaşabilir mi? Bu sorulara vereceğimiz cevapların önemli olduğunu düşünüyorum. Bir çocuğa bakarken, günlük yaşamında yönlendirirken onu olduğu gibi kabul edebiliyor muyuz? Kendimizi bile olduğumuz gibi farklılıklarımızla kabul edemiyoruz. Bireysel farklılıklar bizim terapi programımızda çok önemli. Beyindeki nöralplastiste 0-3 yaştan sonra da devam eden bir süreç, tüm uzmanların bir ekip halinde bir an önce çocuğun hayatına girerek onun bireysel farkındalığını dikkate alarak doğru zamanda müdahale gerçekleştirilmelidir.”Uzman Fizyoterapist İmran Erkanat Toylan: “Hayvanlar çocuklar için ilişki ve bağ kurabilecekleri canlılardır”“Farklı Gelişen Çocuklarda Hayvan Destekli Terapi İle Sınırları Aşmak” konusuna ilişkin değerlendirmelerini paylaşan Toylan; “ Hayvan destekli terapiler insanlar ile hayvanlar arasında doğal ve iyileştirici bağların kurulması amaçlanan, hem koruyucu hem de terapötik ihtiyaçlara yönelik klinik bir müdahale yöntemi olarak tanımlanıyor. Çocuklar da hayvanlara sezgisel olarak tepki verebiliyorlar. Hayvanlar çocuklar için ilişki ve bağ kurabilecekleri canlılardır. Bir hayvanla terapi yapılırken şunların gelişimi sağlanabiliyor; motor beceriler ve hareketlerin gelişimi, özgüven ve sözlü iletişimin artması vb. çocukların empatik ve besleyici becerileri öğrenmelerine yardımcı olabiliyor.  Zaman zaman terapiye başlayan ailelerde kendileri de evcil hayvan sahiplenebiliyorlar, hayvan destekli terapilerle bireyler daha da özgürleştiklerini ifade edebiliyorlar.  Sosyal yönde etkileşimleri zayıf çocuklarda özellikle hayvanlarla girdikleri etkileşimleri sonucu olumlu sonuçlar elde edebiliyoruz. Gelişim bozukluklarına sahip çocuklarda hayvanların eşliğinden yararlanılmasının çocukların sözel ve sözel olmayan iletişimlerini belirgin bir şekilde arttığını gözlemleyebiliyoruz.” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. Sevda Asqarov: “Dünya Engelliler Gününün anlam ve önemi çok büyük”Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sevda Asqarova 2. Oturumun Başkanlığını üstlendi. Asgaravo, Dünya Engelliler Gününün anlam ve önemine değinerek teşekkür konuşmasında bulundu. Asgarova; “Ergoterapi bölümü olarak birçok etkinlik düzenlediğimiz gibi bu özel günde de siz değerli konuşmacılarımızla ve kıymetli öğrencilerimle bir arada olmaktan çok mutluyum. Bu anlamlı günde verimli sempozyum düzenlemek için çalışan öncelikle sunucularımız kulüp başkanımız Sevilay Tunç’a ve kulüp başkan yardımcımıza, tüm kıymetli konuşmacılarımıza, öğrencilerimize teşekkür etmek istiyorum.” dedi.Turgay Karakaş: “Bizlere hayatı öğretenler ergoterapistlere yürekten teşekkür etmek istiyorum”“Ergoterapiye Serebral Palsi Açısından Bakış” konusuna ilişkin kendi yaşam hikâyesinden bahseden Karakaş;  “SERÇEV Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapmaktayım. Altı yaşıma kadar yürüyemedim,  konuşamadım ve kendi okul dönemimde Serebral Palsili bir birey olarak pek çok zorluk yaşadım. Fakat bunları engel olarak görmek istemedim. Akademik başarılarıma yöneldim, 1994 yılında Türkiye ikincisi oldum ve Ankara Üniversitesi Uzay Bilimleri bölümünü kazandım. Üç alanda yan dal yapan tek kişi olduğumu ve Türkiye’deki ilk uzay mühendisi olduğumu söylemek isterim. Uzaya ilgim dokuz yaşımda ilk ayaklarımın üstünde kendi başıma durmayı başardığımda gökyüzüne baktığımda duyduğum heyecandan kaynaklanıyor. Şimdi ise TÜBİTAK’ta savunma sanayisinde uzay mühendisi olarak çalışmaktayım. Tüm bunları anlatmamın sebebi benim gibi tanılı bireylerin hayata ve kendilerine olan umutlarını yeşerterek ilham kaynağı olabilmeyi istemem. Mustafa Kemal Atatürk’ ün ‘Eğitimde feda edilecek tek bir fert bile yoktur.’ sözü ile konuşmamı sonlandırmak istiyorum.” ifadelerine yer verdi.Uzman Fizyoterapist Mahmut Çalık: “Engelli bireylere daha çok fırsat verilmeli teşvik edilmeli.”Engellilerde Sporun önemine ve gerekliliğine dikkat çeken Uzm. Fzt. Mahmut Çalık; “2015 yılından beri engellilerde spor alanında çalışmaktayım. Ekibimle beraber Avrupa şampiyonluğu, Avrupa ikinciliği ve Avrupa üçüncülüğü kazandık. Türkiye genelinde 2.5 milyon engelli birey mevcut. Ancak çok az bir kısmı sosyal katılımı gösteriyor. Büyük bir çoğunluğunun toplum ile ilişkisi zayıf. Engelli bireylere daha çok fırsat verilmesi ve sosyal katılımları için teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Spora ilgisi ve yeteneği olan her engelli için mutlaka uygun bir spor dalı vardır. Engellilere ulaşan meslek gruplarının engelli bireyleri yapabileceği ölçüde spora teşvik etmesi bu noktada çok kıymetli. Türkiye milli engelli takımının başarıları bu konuya ilham kaynağı olabilecek bir örnektir.” dedi.Ergoterapist İrem Hayta: “Optimal işlevsellik, destekleyici bir aile ve toplumun bağlamında gerçekleşir”“Özel Gereksinimli Bireylerin Ailelerine Ergoterapist Desteğinin Önemi”ne ilişkin konuşan Ergoterapist İrem Hayta; “Teşhis, günlük yaşam aktiviteleri, yardımcı günlük yaşam aktiviteleri, transfer, fonksiyonel hareketlilik, güvenlik eğitimi, bakıcı vücut mekaniği, duygusal destek ve kaynakları en son olarak takip önerileri ergoterapist desteğinin temel taşlarıdır.İlk teşhisi aldıklarında panik halde olan ailelere durumu sade, yalın ve anlayacakları şekilde anlatmak önemlidir. Bilinçli aileler de olabiliyor. Rehabilitasyon planına ilk olarak günlük yaşam aktivitelerini nasıl yaptığını sorup yanıtlarını aramalıyız. Analizi çıkarttıktan sonra stratejileri ailelere öğretmenin önemi çok büyüktür.”Ergoterapist Mehmet Küçük: “Suyun duyulara etkileri vardır”“Özel Gereksinimli Çocuklarda Bir Müdahale Yaklaşımı: Su İçi Etkinlikler” konusuyla ilgili bilgilerini paylaşan Ergoterapist Mehmet Küçük; “Özel gereksinimde etkinliklere katılımın önemi büyük. Otizm spektrum bozukluğu olan bireylerde su içi etkinlikleri ruhsal, bilişsel ve fiziksel yarar sağlar. Otizm spektrum bozukluğu olan bireylerin suya ilgisi varsa yönlendirilmesi gerekir. Bu konuda hem bireyin değerlendirilmesi hem de aileye gerekli bilgilerin verilmesi bu yönlendirmeyi sağlar. Suyun duyulara etkileri vardır. Bu etkileri bireylerin ihtiyaçlarına göre kullanabiliriz. Kas kuvvetini ve aktif katılımı arttıracak aktivitelere kullanılabilir. Su içerisinde motor planlama, bileteral integrasyonun geliştirilebilir.” dedi. Dr. Öğr. Üyesi Vildan Kandemir: “Ülkemizde Ergoterapi istihdam alanının arttırılması gerekiyor”Okyanus Yaşlı Bakımevi Merkezleri Uluslararası Yaşlı Bakım ve Bakımevi Danışmanı Dr. Öğr. Üyesi Vildan Kandemir 3. Oturumda “Yaşlı ve Engelli Bakımında Sınırları Ergoterapi İle Zorlayalım” adlı sunum gerçekleştirdi. Kandemir; ergoterapinin uluslararasında kabulü olunan bir bölüm olduğunu dile getirdi. Nüfusumuzun %9’unun yaşlı popülasyondan oluştuğunu anlattı ve kronik hastalık yükü SGK’nın finansal sürdürülebilirliğini azalması ve hastanelerde ödenebilir hizmetlerin tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini ifade etti. Kandemir, “Yaşlı birey hastalığı ile ön plandaysa o bakımı / tedaviyi üstlenecek disiplinler vardır, fakat sosyal hayata katılım ve insan onuruna yakışır yaşamı idare etmesi gerekiyor ise multidisipliner bir bakış açısı ve Ergoterapi önemlidir. Ergoterapinin bilişsel, işlevsel, bakım, fizik alanında kişiye, yaşlıya, engelliye özel kişi odaklı bir yaklaşım sergilemektedir. Ülkemizde Ergoterapi istihdam alanının arttırılması gerekiyor.” dedi.Dil ve Konuşma Terapisti Hande Güzel: “Ses terapisi, işitme engelli bireyler için terapilerde ergoterapistlerden destek alınabilir”Dil ve Konuşma Terapisti Hande Güzel sempozyumun 3. Oturumunda “Rehabilitasyon Sahasında Konuşma Terapistleri ve Ergoterapistler” adlı sunumunu gerçekleştirdi. Güzel; “ Bir çocuk eğer başkalarının söylediklerini anlamakta alıcı dil veya ifade edici dilde güçlük yaşıyorsa bu bir dil bozukluğudur. İkincil dil bozukluğu var olan yetersizliğe dil bozukluğunun eşlik etmesi anlamına gelmektedir. Değerlendirme ve terapi multidispliner bir ekip takibinde yapılmaktadır. Ergoterapi ile bu süreci beraber yürütüyoruz, bu süreçte keyif almasını sağlıyoruz.” sözlerini ifade etti.Uzman Fizyoterapist Onur Aşkar: “Duyusal adaptasyonu en iyi sağlayan meslek dalları ergoterapi ve psikolojidir” “Fizyoterapist Gözüyle Ergoterapiye Geçişin Temel Hatları” konusunu değerlendiren Onur Aşkar; “Bizim için bir insanın sağlıklı tanımına uyabilmesi için şu üç noktaya bakmamız lazım davranış, öğrenme, günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlık. Duyusal adaptasyonu en iyi sağlayan meslek dalları ergoterapi ve psikolojidir çünkü merkezi sinir sistemindeki sempatik veya parasempatik sistemler her dönem ihtiyacı olan şey duyusal sistemlerdir. Beynin işlevleri tam ve dengeli olduğunda vücut hareketleri uyarlanabilir öğrenme kolaydır ve iyi davranış bunun doğal sonucudur burada ergoterapistlerin rolü çok değerlidir.’’ sözleriyle sunumunu tamamladı.Ergoterapist İsa Kör: “Daha dayanıklı olanlar yaşam sorunlarıyla daha iyi başa çıkabilir”Engelli Bireylerin Aktivite Performansını Nasıl Artırabiliriz? Sorusunu yanıtlayan Ergoterapist İsa Kör 3. Oturumunda şu sözlere yer verdi; “Dayanıklılık bireylere stres altında başa çıkma fırsatları sağlamak için daha büyük sistemler tarafından başlatılan hayatta kalma ve koruyucu süreçleri arttıran bireysel bir süreçtir. Daha dayanıklı olanlar yaşam sorunlarıyla daha iyi başa çıkabilir zorlukların yükünü hafifletebilir ve daha fazla esneklik gösterebilir sonuç olarak daha iyi yaşam kalitesine sahip olacaklardır. Birçok araştırma sonuçları engelli çocuğa sahip ailelerin zaman enerji ekonomik ve psikolojik durumlar nedeniyle engelli birey bulunmayan ailelere göre daha fazla stres altında olduğu belirtilmiştir. Engelli çocuğa sahip olmak annelerin aile ve sosyal yaşamda sorunlar yaşamasıyla karşı karşıya kalmaktadır. Psikolojik ve fiziksel yükler ebeveynlerin kişisel zorluklar ve dengesizlikler yaşamasına depresyon ve aksiyete yaşamasına neden olur bu sebeple müdahale planımızın sistematik ve planlı olması gerekir.” dedi.Öğr. Gör. Elif Konar Özkan: “Masallar ve metaforlarda duygulara sesleniyor, engelleri aşıp sınırlara dokunuyoruz”Öğr. Gör. Elif Konar Özkan; “Fizik tedavi servisinde lösemili insülinli görme engelli çocuklarla masal etkinlikleri yapmış birisi olarak sadece gözleriyle mimikleriyle konuşabilen bir hastam ile masal etkinliği yaptık en sonunda harika bir gülümseyişle tepki verdi. Taşlangoz kitabında birlikte bir maceraya çıktık ve duygularını bana aktarmış oldu. Masallarda ve metaforlarda biz aslında duygulara seslenmiş oluyoruz ve birlikte engelleri aşıp sınırlara dokunuyoruz. Hem duygu dünyasında hem zihin dünyasında birçok duygusal değişim gösteriyoruz ve birçok keşif yapıyoruz, hayallerimiz de heybemizde bulunuyor.” şeklinde konuştu.Sempozyum, Prof. Dr. Sevda Asqarova’nın teşekkür takdimi ve kapanış konuşmalarıyla sona erdi.

01 ARA 2021

AIDS Farkındalık Günü ve Üreme Sağlığı Sergisi açıldı…

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik bölümü öğrencilerinin Çarşı Yerleşke Lobi alanında açtığı sergiye öğrencilerin ilgisi yoğun oldu.Ebelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Güler Cimete’nin de katıldığı sergide Öğr. Gör. Ayça Demir Yıldırım, Ebelik ikinci sınıf öğrencilerinin Sağlıklı Gebelik ve Ebelik Bakımı dersi kapsamında üreme sisteminin işlevleri ve üreme sağlığına katkıları konularında öğrencileri bilgilendirdi.Bugünü özellikle seçtiklerini dile getiren Yıldırım, 1 Aralık Dünya AIDS gününde HIV ve AIDS Farkındalık Günü’ne dikkat çekmek istediklerini kaydetti.Yıldırım: “HIV ve AIDS bulaşıcı ama önlenebilir bir hastalıktır!”Öğr. Gör. Ayça Demir Yıldırım, üreme organları ve üreme sağlığına ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu: “Gebeliğin nasıl oluştuğunu, bebeğin anne karnında nasıl büyüdüğünü, geliştiğini ve bu sağlıklı gelişimin nasıl devam ettiğini takip etmesi için ebelerin üreme organlarına hakim olması gerekiyor. Ebelik sınıfı öğrencilerinden üreme organlarının her bir detayını daha iyi öğrenebilmeleri için kadın ve erkek üreme organların maketlerini yapmalarını istedik. Üreme organları sadece gebelik açısında değil, cinsel sağlık için, üreme sağlığı için de çok önemli. Her iki cinsiyet için de hem erkek hem kadın açısından üreme sağlığı için üreme organlarını enfeksiyonlara karşı korumaları önemli. HIV ve AIDS bulaşıcı bir hastalık ama insanları dışlayacağımız bir hastalık değil. Onları kapsayarak tedavi ve bakımlarına ebeler olarak katkı sağlamaya çalışarak bugünü anmak istedik.” dedi.

30 KAS 2021

Prof. Dr. Ahmet Konrot, Dil ve Konuşma Terapistleri Derneği Başkanı Oldu!

  Avrupa Dil ve Konuşma Terapistleri Birliği ile bu konuda ortak çalışmalar yapılıyor!DKTD, dil ve konuşma bozuklukları ve terapisi alanında uluslararası kriterlere uygun olarak eğitim almış olan kişilerin oluşturduğu bir meslek derneği. Amaçları arasında, bu meslek dalının halka en yararlı ve etik bir biçimde icra edilmesini sağlamak, dil ve konuşma bozuklukları konusunda halkı ve diğer uzmanları bilgilendirmek ve dil ve konuşma bozukluklarının tanı ve tedavisi için yapılan bilimsel çalışmaları teşvik etmek için yer almak,  dil ve konuşma terapistlerinin meslek haklarını korumak, DKT öğrencilerinin ve mezunların işbirliğini sağlamak gibi hedefler bulunmakta. Vizyonları ise; Derneğin temel misyonu, dil ve konuşma terapisine ihtiyaç duyan herkesin etkili iletişimini, beslenme ve yutma sağlığını insan hakları temelinde korumak, erişilebilir, sürdürülebilir kılmak ve onların kaliteli hizmet almaları için bilimsel ve etik çalışarak ulusal ve uluslararası alanda söz sahibi olmak. DKTD, Avrupa Dil ve Konuşma Terapistleri Birliği’nin (ESLA) asli üyelerinden olup uluslararası tanınırlığı her geçen gün artmakta. Dernek, dil ve konuşma terapistlerinin diplomalarının tüm Avrupa birliğinde geçerli olması için Ortak Eğitim Platformu (CTP) oluşturabilmek için Avrupa Dil ve Konuşma Terapistleri Birliği ile ortak çalışmalar yapmakta.Dil ve konuşma bozuklukları çocukları olduğu kadar yetişkinleri de etkileyebilir!Sözel iletişimin aksamasına neden olan bozukluklara çözüm getirmeye çalışan bir bilim dalı olan dil ve konuşma bozukluklarının alanı, kekemelik, ses bozuklukları, yutma bozuklukları, sesletim (artikülasyon) bozuklukları gibi konuşma bozukluklarını ve dilin seslerini, anlamını, gramerini, kullanımını içeren dil bozukluklarını kapsar. Bazı dil ve konuşma bozuklukları gelişimsel olarak belirli bir nedene bağlı olmadan ortaya çıkabileceği gibi, işitme engeli, zihinsel engel, otizm, serebral palsy, inme (strok) ve diğer nörojenik bozukluklar ve kazalar, hastalıklar gibi dış etkenlere bağlı olarak da görülebilir.

25 KAS 2021

Kadına Yönelik Şiddete Hep Birlikte “DUR!” diyoruz

Öğr. Gör. Ümit Ertem “25 Kasım Kadına Yönelik Uluslararası Şiddetle Mücadele Günü” için hazırlanan video da kadına yönelik şiddet adına mesaj verdi. Ertem; “Şiddete razı olma, dur de!” dedi. Düzenlenen çalışmaya destek amaçlı Çorlu Kaymakamı Cafer Sarılı, Kadın Hakları Koruma Derneği Çorlu Şubesi Başkanı Feraye Karagöz, İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Bsk. Yard. Av. Birsen Bastopaloğlu  ile birçok STK kuruluşu, Yerel önleme ve Güvenlik Kurulu üyelerinden önemli isimler katılım sağladı.

25 KAS 2021

Üsküdar Üniversitesinde Öğretmenler Günü coşkusu yaşandı

Üsküdar Üniversitesi Öğrenci Konseyi Temsilcileri, öğrenci konseyi başkanı Emine Sıla Kanat önderliğinde 24 Kasım Öğretmenler Gününü akademik kadronun tamamına kahve ve lokum dağıtarak kutladı. Üsküdar Üniversitesinin Merkez, Çarşı ve Güney Yerleşkelerinde akademisyenleri karşılayan konsey temsilcileri tüm gün lobi alanlarında, oturma alanlarında ve odalarında akademisyenlerimize kahve ve lokum dağıtarak 24 Kasım Öğretmenler Gününü kutladı.Kendilerine lokum ve kahve hediye eden öğrencilerini gören İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Baver Demircan, İletişim Fakültesi Yeni Medya Ve İletişim Bölüm Başkanı Doç. Dr. Feride Zeynep Güder, İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Doç. Dr. Gül Esra Atalay mutluluklarını gizleyemedi.

18 KAS 2021

Erken çocukluk gelişimi ele alındı…

 “Gelişim çocukların en temel hakkıdır” Erken çocukluk gelişimini destekleyen programların, yoksulluğun çocuklar ve aile üzerindeki etkilerini azaltacağına dikkat çeken Prof. Dr. Nurper Ülküer; “21. Yüzyılın başlarından itibaren yapılan ve yayınlanan bilimsel araştırmalar, erken çocukluk dönemi çalışmalarının insani kalkınma temeli olduğunu ortaya koymuş ve açıkça belirtmiştir. Birinci oturumumuzun adını ‘Bilimden Politikaya’ olarak belirledik. Hükümetler için maliyeti az, geri dönüşümü en yüksek olan yatırımın erken çocukluk gelişimine yapılan yatırım olduğunun farkındayız. Dünya Sağlık Örgütünün hazırladığı sağlığın sosyal göstergeleri arasında sağlıktaki eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasında erken çocukluk gelişiminin eşitleyici olduğu vurgulanıyor. Erken çocukluk gelişimi Dünya Sağlık Örgütünün planlarına girmiştir. Her şeyden önemlisi gelişim, çocukların en temel hakkıdır. Ancak biliyoruz ki bugün dünyanın birçok ülkesinde ve Türkiye’de kaliteli erken çocukluk gelişimi erişiminde sorunlar yaşanmakta. Sunulan hizmetlerden ilk olarak yararlanması gereken grup dezavantajlı küçük çocuklara bakım verenlerdir. Fakat bu grup hizmetten ihtiyaçları ölçüsünde faydalanamıyor.” dedi.“Erken çocukluk gelişimi 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları arasında”2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları çerçevesinde erken çocukluk döneminin önemine değinen Ülküer; “Erken çocukluk gelişimi 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları arasında yerini aldığı için küresel bir taahhüt olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de 2023 yılına kadar erken çocukluk dönemi konusunda önemli çalışmaların başlatıldığını biliyoruz. Bu durum bizim çalışmalarımıza güven ve destek veriyor. Bu gerekçelerden ve uluslararası küresel ve ulusal gelişmelerden yola çıkarak platformumuzun vizyonu; doğum öncesinden başlayarak 8 yaşına kadar devam eden yaşam aralığında tüm çocukların sağlıklı, mutlu, kendine güvenen, öğrenen ve öğrenmeye devam eden gelişimsel potansiyeline en üst düzeyde ulaşmış bireyler olması ve hiçbir çocuğun arkada bırakılmamasıdır. Misyonumuz ise erken çocukluk gelişimini destekleyen bu alanda deneyim ve çalışmaları olan sivil toplum kuruluşları arasında iletişim oluşturmak, deneyimleri paylaşmak, istişare ve iş birliği ile ortak çalışma hazırlamak, projeler üretmek, kanıta dayalı erken çocukluk gelişimini destekleyecek hizmetlere daha fazla yatırım yapılmasını sağlamaktır.” şeklinde konuştu.“Planımızı kiminle paylaşsak büyük bir heyecanla karşıladı”Yapılan çalışmalardan ve planlardan bahseden Ülküer, kongrenin düzenlenme amacına değinerek bu alandaki çalışmaların süreçlerini şu sözlerle aktardı: “Çocukların yaşamlarında en iyi başlangıcı yapmalarına destek olmak için çalışmalar yapmayı planlıyoruz. Planladığımız çalışmaların neler olması ve nasıl şekillenmesi konusunda ise konunun sahipleriyle bir tanışma toplantısı yaparak, bir yol haritası belirlemek istedik işte bu kongre fikri böyle doğdu. Çocukları ve ailelerini özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre geliştirecek iyi sağlık, iyi beslenme, duyarlı bakım, erken öğrenme ve koruma gibi hizmetlerin tüm çocukların erişimini sağlamada gerekli olan sektörel, sektörler arası ve sektörler üstü hizmet sunma modellerine erişilebilir olma özelliklerini gözden geçirelim istedik. Bu kongrede amacımız bu hizmetin nasıl finansa edileceği, yatırım ve yönetişim modellerinin neler olabileceği sorularına cevap aramak. Bu planımızı kiminle paylaşsak bizi büyük bir heyecanla karşıladı.” ifadelerini kullandı.“Sonuçların bizlere yol haritası olmasını umuyoruz”Kongrenin kavramsal çerçevesini kapsamlı ve çok sektörlü istişareler sonunda oluşturduklarına değinen Ülküer; “Bakanlarımız, uluslararası kuruluşlar ve STK’lar bir araya gelerek bu konuda epey kafa yormuştu. Kongrenin kavramsal çerçevesini istişareler sonunda oluşturduk ve oturumlarımızı bu sorular çerçevesinde şekillendirmeye çalıştık. Bugün burada konuya inanan ve çocuklarımıza en iyi başlangıcı sağlamanın derdinde olan birçok katılımcıyla beraber çalışıyoruz. Bu kongre uzun bir seyahatin kilometre taşlarından biri olacaktır. Bugün elde ettiğimiz sonuçlarla yol haritamızı oluşturacağız. Nihai amacımız hiçbir çocuğun arkada bırakılmadan sağlıklı, mutlu, kendine güvenen, öğrenen ve öğrenmeye devam eden ve gelişimsel potansiyeline ulaşmış birer birey olmalarını desteklemektir.” dedi.Katılımcıların yoğun ilgi gösterdiği kongreye UNICEF’ten Saja Abdullah, Dünya Sağlık Örgütü’nden Aigül Kuttumuratova ve Joel E. Reyes gibi önemli isimler katıldı. Kongrede “Erken Çocukluk Gelişimi” konusuna ilişkin hali hazırda yapılan ve planlanan çalışmalara dikkat çekildi.

28 EKI 2021

Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi öğrencilerinde önlük giyme heyecanı yaşandı…

“Üsküdar Üniversitesi Türkiye’de sağlık bilimleri fakültesinde 13 bölümü olan tek üniversite”Merkez Yerleşke Nermin Tarhan Konferans Salonunda gerçekleştirilen törenin açılış konuşmasını yapan Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi dekanı Prof. Dr. Şefik Dursun, fakültenin kapsamlı eğitimi ve sağlam kadrosuna dikkat çekti.Üsküdar Üniversitesi’nin Türkiye’de Sağlık Bilimleri Fakülteleri arasında en çok bölüm bulunduran üniversite olduğunu belirten Dursun; “Ergoterapi bölümü Üsküdar Üniversitesi’nin kapasite ve öğretim üyeleri bakımından lokomatifidir. Üniversitemizde bulunan 13 Sağlık Bilimleri bölümünden biri de ergoterapi bölümüdür. Pandemi ile dünya olarak mücadelemiz devam ediyor üniversite olarak bu süreci elimizden geldiğince en az hasarla atlatmaya gayret ediyoruz. Eğitimlerimiz yüzde 60 yüz yüze, yüzde 40 online olarak devam ediyor. Üsküdar Üniversitesi 20 binin üzerinde öğrencisi olan 12 yıllık kurumlaşmış bir üniversite. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesinde 13 farklı bölüm mevcut. Türkiye’de başka bir sağlık bilimleri fakültesinde 13 fakülte yok.” dedi.“Sağlık alanında çalışmak büyük bir ayrıcalıkla beraber sorumluluk taşıyor”Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hikmet Koçak’ın konuşmalarıyla devam eden törende Koçak, Ergoterapi bölümünün önemini vurguladı. Koçak; “Sağlık hizmetinin insanlık tarihi kadar eski bir tarihi var. Sizler sağlık alanında çalışırken, bu mesleği yaparken yardım bekleyen insanlara hizmet edeceksiniz. Bu bir ayrıcalıktır fakat sorumluluğu da büyüktür. Bu sebeple çok çalışmanız gerekiyor. Bu önlük giyme töreniyle mesleğe ilk adımı attınız. Beyaz önlük şeffaflık, temizlik ve güveni ifade eder.” diye konuştu.Ergoterapi bölümü öğretim üyelerinin sahnede 125 öğrenciye sırayla beyaz önlüklerini giydirmesiyle devam eden program toplu fotoğraf çekimi ve Ergoterapi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sevda Asqarova’ya çiçek takdim edilmesiyle son buldu.ÜÜTV’den de canlı olarak yayınlanan önlük giyinme törenine öğrenciler kadar aileleri de yoğun ilgi gösterdi.

19 EKI 2021

Yeni akademik yıl oryantasyon programları devam ediyor…

Prof. Dr. Şefik Dursun: “İyi bir Üsküdar Üniversitesi mezunu olarak hayata atılacaksınız”Yeni eğitim yılında Üsküdar Üniversitesine yeni başlayan öğrencilere nasihatler veren Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şefik Dursun; “Üsküdar Üniversitesi 12.yılını bitirdi ve şimdi 25 bine yakın öğrencisi olan oldukça kalabalık bir aile haline geldi. Sayın Kurucu Rektörümüz Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın vizyonuyla sağlık alanında da çok gelişmiş bir üniversite. Biz Üsküdar Üniversitesi olarak sizlere her alanda istediği eğitimi vermeye hazırız. Üsküdar Üniversitesinin fiziki imkânlarından ziyade hocalarımızın sizlere verecekleri önemli. Bu oryantasyon programının Fİ-JİTAL diye görüyorsunuz. Ben daha kolay anlaşılabilsin diye açıklayayım; akşam bir dersim vardı zoom diye bir programımız var. Dersleri çevrimiçi oradan anlatıyoruz. Yani bizleri yüz yüze olmayan eğitimde öğrencilerimiz oradan dinliyor. İlk dersim dün akşamdı ve çok rağbet vardı sevindim. Çocuklar siz derse rağbet ederseniz önce hocalarınız mutlu olur. İstanbul’a yeni gelenleriniz için söylüyorum, İstanbul gezilecek yer tabii ki gezeceksiniz. Ama unutmayın sizin birinci göreviniz Üsküdar Üniversitesinden iyi bir öğrenci olarak ayrılmak. Burası size istediğinizi verecek göreceksiniz. İyi bir Üsküdar Üniversitesi mezunu olarak hayata atılacaksınız. Zaman çok hızlı geçiyor. İşlerimiz çok olacak, uygulamalarımız çok olacak bir bakacaksınız ki 4 yıl olmuş.” şeklinde konuştu.Doç. Dr. Mesut Karahan: “Üniversite Kültürü dersi ile sizin sosyalleşmenizi istiyoruz”Üniversitede sosyalleşmenin ve projeler yapmanın önemine değinen Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu müdürü Doç. Dr. Mesut Karahan; “Benim çok değer verdiğim bir şey var. TÜBİTAK öğrenci projeleri. Normalde bu proje hakkı sadece fakültelere verilmişti bu sene ilk kez meslek yüksekokullarına da verildi. Ara dönemde bir TÜBİTAK projesi nasıl yazılır konusunda bir günlük eğitim vermek istiyoruz. Alanınızda veya farklı bir alanda hocalarınızla görüşerek projeler yazmanızı istiyoruz. Tabii ki eğitim-öğretimde başarılı olmanız da çok önemli. Ama bunun sonucunda diploma alacaksınız. Biz sizin sosyalleşmenizi de istiyoruz. Kulüplere üye olun, aktif olun. Alanında uzman kişiler; hocaları, iş adamlarını davet edelim. Bakın geçen sene 86 tane seminer yaptık. Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu tarihinde bir rekor kırıldı. Kendi seminerlerimiz oluyor, hepsini sizlere açtık. Ayrıca 1.sınıf olduğunuz için SKS Direktörlüğü bir seçim yapacak; sınıf temsilcileriniz belirlenecek. İşte dersin hocasıyla, program başkanıyla, danışmanınızla iletişiminizi hep onlar sağlayacak. Sizler dilek ve temennilerinizi sınıf temsilcilerinize, onlar program başkanlarına onlarda müdüriyete iletecek. Böylelikle, daha rahat iletişim halinde olacağız.” dedi.

18 EKI 2021

Şiddet ve ihmale maruz kalan çocuğun suça eğilimi artıyor

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nurper Ülküer, suça sürüklenen çocuklara ilişkin değerlendirmelerde bulundu.Suç ve çocuk kelimelerinin aynı cümlede yer almasının bile çocuk haklarının ihlal edilme ihtimali olduğunu belirten Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Bu çocukların neden suça sürüklendiğinin araştırılması ve onları zorlayan şartları ortadan kaldırması için gerekli önlemlerin alınması şarttır.” dedi.Geçen yıl 117 bin çocuk suça sürüklendiGeçtiğimiz yıl ülkemizde ortalama yarım milyona yakın çocuğun güvenlik birimleri ile tanıştığını belirten Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Bu rakam geçen yıla oranla daha düşük olmakla birlikte yine de hatırı sayılır bir sayı. Kolluk kuvvetlerine gelen çocuklar, daha çok mağdur olarak geliyorlar. 4’te biri kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği yani suça sürüklendiği için, daha az bir kısmı fiili işlediği iddiası ile küçük bir kısmının ise bilgisine baş vurma amacı ile veya buluntu çocuklar olarak güvenlik birimlerine geliyorlar. Bu grup içinde 117 bin çocuk suça sürüklenen çocuk olarak tanımlanıyor. Çocukların yaşları büyüdükçe oransal olarak sayıları da artmakla birlikte, her 10 çocuktan ikisinin 11 yaş altı olduğu da raporlarda yer alıyor. Yine istatistiklere göre, oğlan çocukları kızlara göre daha fazla suça sürükleniyorlar.” diye konuştu.Çocuğun gelişiminde aile ve çevreyle etkileşim çok önemliÇocukların gelişimlerinin, doğuştan getirdikleri genetik özelliklerinin yanı sıra çevreden aldıkları uyarınların etkisinde şekillendiğini kaydeden Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Son yıllarda giderek daha da önem kazanan nörolojik beyin gelişim çalışmaları, çocukların beyin gelişiminin mimarisini çocuğun çevreden aldığı uyaranların ve ona verdiği tepkilerin oluşturduğunu kanıtlamıştır. Diğer bir deyişle, çocuğun duyularının, duygularının (ki bunun içinde duyguların kontrolü ve tanınması da vardır) dil gelişiminin, öğrenme becerilerinin kazanılmasında çocuğun doğduğu andan itibaren, başta anne-babası veya diğer önemli yetişkinlerle etkileşimlerinin önemli olduğu artık bilinmektedir.” diye konuştu.Yoğun ihmal ve istismar ömür boyu süren etkiler bırakıyorÇocukluğun ilk yıllarının bu nedenle en kritik yıllar olarak karşımıza çıktığını ifade eden Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Birçok sosyal-duygusal gelişimsel sorunların yine bu dönemdeki olumsuz etkiler sonucu ortaya çıktığı bilinmektedir. Bilhassa, toksik stres yani yoğun ihmal ve istismarın uzun süre devam etmesi şeklinde tanımlanan durumun, çocukluk döneminin ilk yıllarında beyinde geri-dönülmez sinirsel izler bıraktığı ve bu etkilerin yaşam boyu devam ettiği bilinmektedir.” dedi.Suça sürüklenmiş çocukların yaşam hikayeleri birbirine benziyorSuça sürüklenmiş çocukların yaşam hikayelerinin birbirine benzer olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Çoğunluğu yaşamlarının ilk yıllarından itibaren yoğun ve sürekli şiddete maruz kalmış (aile içi şiddet, ihmal, istismar, yoksulluk..) çocuklardır. Şiddet, şiddeti ve mağdur olmayı, mağdurluk ise suça sürüklenmeyi tetiklemektedir.” dedi.Çocukların suça sürüklenmesinde çevresel etkilerden çok genetik etkilere daha fazla sorumluluk atfeden araştırmalar da bulunduğunu kaydeden Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Genetik etki, akıl hastalığı ve suç davranışı eğilimi, çeşitli anti-sosyal davranış türleri ve bu tür davranışları destekleyebilecek dürtüsellik dahil olmak üzere ebeveynlerden gelen kalıtsal faktörlerle ilişkili olduğu da bilimsel çalışmalarla desteklenmektedir. Ancak bu etkilerin çocukların maruz kaldığı çevresel risklerin genetik risk faktörlerinin etkisini arttırdığı da bildirilmiştir.” dedi.Ebeveynler, bakım verenler ve akran gruplarının rolü büyükGenelde iki önemli çevresel faktörün çocuğun suça sürüklenmesinde rol oynadığını kaydeden Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Birincisi çocukluğun ilk yıllarında ebeveynler/bakım verenler, ikincisi ise daha sonraki yıllarda akran gruplarıdır. Genellikle akran grupları birbirine benzer olumsuz deneyimler geçirmiş çocukların birbirini bulması ile oluşmakta ve böylece olumsuz davranişlar karşılıklı kabul görüp, pekiştirilelerek benimsenmektedir.”dedi.100 çocuktan 70’i travmatik olaylar yaşamışÇevresel faktörlerden bir diğerinin ise çocukluk travmaları olduğunu belirten Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Dünyadaki her 100 çocuktan 70’inin  fiziksel istismar, cinsel istismar gibi travmatize edici olay yaşadığı çeşitli raporlarda dile getirilmiştir. Çocuklukta bu ve benzeri olaylara maruz kalma, gelişimsel gecikmeler, madde kullanımı ve intihar dahil olmak üzere bir dizi olumsuz duygusal, gelişimsel, davranışsal ve akademik sonuçları beraberinde getirdiği gibi, psikiyatrik bozuklukların temelini oluşturmaktadır.” diye konuştu.Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Travma sonrası stres bozukluğunun yaygın bir semptomu olan aşırı uyarılma, saldırgan davranış gibi kolayca tetiklenen ve aşırı öfke içeren davranış kalıpları çocukların suça sürüklenmesine katkıda bulunabilir. Travmatik stresin bir sonucu olarak kişinin kendisinin veya başkalarının duygularını tanımadaki eksiklikleri gibi duygu işlemenin değişmesi, başkalarında düşmanca niyet görme gibi değişen bilişsel süreçler ve insanlara bağlanmada zorluk gibi değişen kişilerarası süreçler de çocuğun suça sürüklenmesini etkileyen süreçler içine dahil edilmektedir.” dedi.Cezalandırmak yerine; suç öncesi alanda iyileştirme yapılmalıdırSuça sürüklenen çocukların içinde bulundukları durumlar göz önüne alındığında, yasalar yoluyla çocuğun toplumsal ve psikolojik tehlikelere karşı korunması için tedbirler alınması gerektiğini kaydeden belirten Prof. Dr. Nurper Ülküer, şunları söyledi:“Gerektiğinde, eğer ailenin ihmal ve istismarı söz konusu ise çocuğun aileden de korunması gerekir. Çocuğun gelişiminin sürekliliğinin desteklenmesi ve olumsuz deneyimlerin etkilerinin azaltılması için önleyici, koruyucu ve onarıcı kurumların olması gerekir. Diğer taraftan, adalet sistemi, bilhassa Çocuk Koruma Kanunu (ÇKK) çerçevesinde çocuğun haklarını korumakla yükümlüdür. Çocukları cezalandırmak yerine; suç öncesi alanda onları iyileştirmek önemli bir ilke olmalıdır. Yine ÇKK çerçevesinde çocuğu suça götüren süreci engellemek, önleyici tedbirler alarak çocuğun suça sürüklenmesinin önüne geçmek önemlidir.Koruyucu ve destekleyici tedbirler alınmalıdırÇKK temel olarak; çocukların cezalandırılması yerine denetim altına alınmalarını, ailelerinden koparılmadan aile ortamlarında korunmalarını ve cezalandırılmaya en son çare olarak başvurulması hususlarını kabul etmektedir. Çocuğun suç işleyerek adli makamlarla karşılaşmasından sonra, çocuğun dış ve iç dünyası ile ilgili olan bağlarının yeniden onarılması ve çocuğun toplumsallaştırılmasına yönelik çalışmalara daha çok yer verilmelidir. Koruyucu ve destekleyici tedbirler, çocuğun korunması ve desteklenmesi amaçlarını taşımaktadır.”Aileler bu konuda neler yapabilir?“Çocuğun gelişim sürecinin başladığı ilk sosyal çevre olarak aile ortamının iyiliği çocuğun gelişiminde önemli etkiye sahiptir” diyen Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Çocuğun dünyaya açılan ilk kapısı olan aile ortamında olumsuz yaşam olaylarına, şiddet, ihmal ve istismara maruz bırakılan çocukların suça eğilimi artmaktadır. Bu nedenle, aileler çocukları ile daha iyi etkileşim ve iletişim içinde olmalı, onları olası risklerden korumalıdır.”dedi.Çocuklar suçlu doğmazlarAilelerin, bilhassa yoksulluğun, sınırlı ekonomik şartların olumsuz etkilerinden korunabilmeleri, çocukları için daha uygun ev ortamları hazırlayabilmeleri desteğe ihtiyacı olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Nurper Ülküer, “Ailelere, bilhassa risk grubunda olanlara, ebeveynlik danışmanlıkları verilmesi, psiko-sosyal ve finansal destek sağlanması şarttır. Bu çerçevede toplum merkezlerinin düzenli aralıklarla yapacakları taramalar ile aileye yönelik risk faktörlerini önceden farkedip önlem alması gerekir. Unutmayalım, çocuklar suçlu doğmazlar veya ortada bir neden yokken suça sürüklenmezler. Devletin, yerel yönetimlerin ve ailelerin, ‘kendine güvenen, mutlu ve öğrenmeye açık çocuklar yetiştirmek’ birinci görevleri olmalıdır. Ancak bu şekilde çocuklarımızın güvenliklerini sağlayabilir  onların iyi vatandaşlar olmalarına yardımcı olabiliriz.” dedi.

07 EKI 2021

6 Ekim Dünya Serebral Palsi Günü Semineri

“Serebral Palsi’li bireylerin farkındayız ve onların yanındayız”Serebral Palsi ve Ergoterapi Kulübünün tanıtımını ele aldığı sunumunu yapan kulüp başkanı Sevilay TUNÇ: “Ben Üsküdar Üniversitesi 3. Sınıf öğrencisİ ve Serebral Palsi ve Ergoterapi Kulüp başkanı Sevilay Tunç. Kulübümüz, Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi ailesine 2020-2021 yılında katılmıştır. Etkin bir şekilde faaliyet göstermekte olan bölümümüze Serebral Palsi alanında da çok özel bir bakış açısı kazandırmak ve bu alandaki faaliyetlerimizle başta okulumuz Ergoterapist adaylarına, Serebral Palsi’li bireylerin ailelerine ve toplumumuza farkındalık katabilmek adına çalışmalar düzenlemekteyiz. Serebral Palsi alanında tedaviye dâhil olacak uzmanların, bu bireylerin ailelerinin ve CP’li bireylerin içinde yaşadığı toplumun bilinçlenmesini odak olarak görmekteyiz. Vizyonumuz; Başta serebral palsi olmak üzere çeşitli engellere ve hastalıklara sahip bireylerin kapasitelerinin mümkün olan en üst düzeyiyle hayata katılımlarını arttırmak ve bu konu hakkında toplumu bilinçlendirmek üzerine çalışmaktır. Kulübümüz kurulduğu günden bu yana bölümümüzün diğer kulüpleriyle birlikte birçok etkinliği düzenlemiştir. Tüm bu etkinlikleri ve özel günleri kulübümüzün sosyal medya hesabından takip edebilirsiniz.” dedi.  Kulüp başkan yardımcısı Yağmur Erol sözü devraldıktan sonra “Serebral Palsi, gelişmekte olan beyinde (anne karnındayken, doğumda ya da doğduktan sonra iki yaşından önce) oluşan bir zedelenme nedeniyle, çocuğun duruş ve hareketlerde güçlük çekmesi halidir. Zedelenmenin beynin hangi bölgesinde ve ne kadar yaygın olduğuna bağlı olarak serebral palsi'nin belirtileri değişir. Örneğin bazı hastalarda sadece hafif topallama, diğer bazılarında ise tekerlekli sandalye kullanma gereksinimi bulunabilir. Oluşmuş beyin hasarını geriye döndürmek mümkün değildir, fakat serebral palsi'li çocuk modern tıbbi ve destek tedavileriyle pek çok becerisini ilerletebilir. Tedavinin en önemli unsuru ailenin ve çocuğun ilgisi, uyumudur. Dünya Cerebral Palsy Günü, CP topluluğu için sosyal bir harekettir. Bu farkındalık gününün vizyonu, CP’li her bireyin diğer herkes gibi aynı hak ve fırsatlara sahip olmasını sağlamaktır.” dedi.“Bebeklerin ilk görevinin kendini regüle etmeyi öğrenmektir.”Seminerimize “Serevral Palisili Çocuklarda Regülasyon” konulu sunumuyla katılarak konuşmasında çeşitli literatür araştırmalarına ve değerli bilgilerine yer veren Erg. Furkan CANGİ  “Regülasyonu ‘Değişime tepki olarak ayarlanabilme yeteneğini ifade eder. Bu nedenle, öz denetim değişime içsel (bireysel / öz) bir yanıttır.’ olarak anlatılabilir.  . Regülasyon; fizyolojik, duyusal, duygusal, bilişsel ve davranışsal olmak üzere 5 kategoriye ayrılarak incelenebilir. Serebral Palsi'li çocuklar fizyolojik regülasyonda risk altındadırlar. Ayrıca duyusal regülasyon büyük bir önem taşır. Bebeklerin ilk görevi kendini regüle etmeyi öğrenmek ve dünyaya ilgi duymaktır. Bebekler keşfettikleri çevre üzerinden kendilerini regüle ederek gelişir. Bebeklerde ağlamadan gülmeye ani geçişleri regülasyon problemi örneği olarak verilebilir. Davranışsal regülasyon diğer regülasyon çeşitlerini de arça parça içinde barındırır.” İfadelerini kullandı.“Yardımcı ekipmanların kullanımı Serebral Palsi'li bireylerde uygundur ancak bunlara mümkün olduğunca bağımlı olmamak gerekir.”“Serebral Palsi Tanılı Çocuklarda Vaka Örnekleriyle Günlük Yaşama Katılım Aktiviteleri Nasıl Olmalı?” başlığında konuşan Erg. İremnur SOYLU; “Serebral palsi, ‘İnsan vücudundaki kasların hareketlerini, tonusunu veya vücudun duruşunu etkileyen bir grup fiziksel engel durumudur’ diyebiliriz. Ergoterapinin amaçları performansı kuvvetlendirmek ve arttırmak, adaptasyon ve üretkenlik için gerekli olan beceri ve fonksiyonların öğrenilmesini kolaylaştırmak, patolojiyi azaltmak veya düzeltmek ve sağlıklı olma durumunu teşvik etmek, sürdürmek için bireyin seçilmiş aktivitelerine katılımını yönetmek olarak sıralanabilir. Serebral Palsi'li bireylerde uygulanabilecek aktivite örnekleri oldukça çeşitli olabilecek şekilde üretilebilir ve uygulanabilir. Serebral Palsi’li bireylerin kullanımına uygun olarak tasarlanmış çatal ile yemek yeme aktiviteleri de bu örneklerden biridir. Bu aktivitelerin çocuklar ve aileleri üzerindeki etkisi çok büyüktür. Çocukların gelişimini ve günlük hayata katılımını sağlarken ailelere de çocukları ile etkileşim imkânı sunar. Yardımcı ekipmanların önemi elbette büyüktür ve farklı kullanımlar için çeşitlendirilmiştir. Bu noktada biz ergoterapistler doğru ekipmanı önermeye özen göstermeliyiz. Yardımcı ekipmanların kullanımı Serebral Palsi'li bireylerde uygundur ancak bunlara mümkün olduğunca bağımlı olmamak gerekir. Serebral Palsi'li bireylerde ayrıca ciddi solunum sorunları olabilmektedir. Oral hassasiyet durumunda uygulanabilecek müdahale çeşitleri oldukça büyük önem taşır.  Dünya çapında 18 milyar Serebral Palsi'li birey vardır ve Serebral Palsi adına göstermemiz gereken farkındalık çok önemlidir.”“Serebral Palsi’li bireylerin aileleri süreç hakkında bilgilendirilmeli ve planlanma aşamalarına da dâhil edilmelidir.”“Serebral Palsinin Aile İle Etkileşimi Ve Ergoterapistin Katkısı” konusuna değinen Erg. İsa KÖR; “Ergoterapistler Serebral Palsi'li çocukların aileleriyle etkileşim halinde olmalıdır. Serebral Palsi’li bireylerin aileleri süreç hakkında bilgilendirilmeli ve planlanma aşamalarına da dâhil edilmelidir. Aileler ile yapılan çalışmalar hem aile içi motivasyonu hem Serebral Palsi’li çocuğun memnuniyetini hem de çocuk ile aile arasındaki etkileşimi arttırmada büyük önem taşır. Serebral Palsi'li bireyler günlük yaşam aktivitelerinde rol almalıdır. Kapasitelerine uygun olarak belirlenecek aktiviteler ile hayatın içine dâhil edeceğimiz Serebral Palsi’li bireyler zamanla bu çeşitli günlük yaşam aktiviteleriyle mevcut kapasitelerini ve psikolojilerini de iyileştirebilirler. Ailelere de gerekli eğitimlerin verilmesi kilit noktalardandır. Çünkü eğitimin ardından gelecek olan motivasyonun etkisi daha kalıcı ve güçlü olabilmektedir. Ailelere umut verilmesi yanlış olmamakla birlikte bu umutların gerçeğe uygun olması yıpratıcı süreçleri önlemek adına dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Aktivite seçimleri de kapasiteye uygun olmalıdır. Ergoterapistlerin yaklaşımının çok önemlidir. Serebral Palsi'li bireylerin ailelerinin yorgunluğuna çözümünün mutlaka iş bölümü (anne-baba arasında) sağlaması gerekir. Babaların annelere kıyasla daha geri planda kaldığını görüyorum genellikle. Bu durumdaki denge kurulmalı ve bu denge adına ergoterapistler hem araştırmalar yapmalı hem de uygulamalar üretmelidir. İş bölümünün sağlanması gerekir. Farkındalığımız çok önemini ve değerlidir. Ben geliştirilmesi gerektiğini de inanıyorum.” ifadelerini kullandı.

18 EYL 2021

Dil Beyinde Özel Bir Yapılanmayı Gerektiriyor

T.C. Millî Eğitim Bakanlığı Malatya / Darende- Irmaklı Ortaokulu web sitesinde yayınlanan yazısında dil şebekesinin beyinde bulunduğu yerin insanlarda farklılık gösterdiğine dikkat çeken Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, “Konuşma, anlama, isimlendirme, yazma ve okuma işlevlerine genel olarak dil işlevleri adını veriyoruz. Dil işlevlerinin beyinle olan özel ilişkileri 1860’lardan başlayarak teker teker çözülmüş ve sonunda bu işlevlerin kendi aralarında da bağlı olmak üzere beyinde özel bir yapılanmayı gerektirdiği ortaya çıkmıştır. Bu yapılanmaya beyindeki dil şebekesi diyoruz. Bu tarihlerden itibaren otopsi çalışmalarının sağladığı verilerle önce konuşma sonra anlama ve sonrasında da okuma ve yazma işlevlerinin beyindeki alt yapıları ortaya konulmuştur.” şeklinde konuştu.Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ’ın T.C. Millî Eğitim Bakanlığı Malatya / Darende- Irmaklı Ortaokulu web sitesinde yayınlanan yazısı aşağıdaki gibidir:Canlı türleri içinde dilin en zengin ve çeşitli biçimde ortaya çıktığı tür olan insanlarda, dilin tek organı beyindir. Dil ile beyin arasında nasıl bir ilişki var? Dil şebekesi nedir, insan beyninin neresinde bulunur? Sağ ya da sol elini kullanan kişilerin dil şebekesinin konumu ile arasında bir bağlantı var mı? Birden çok dil bilen kişinin beyni ile tek dil bilenin beyni arasında fark söz konusu mu?Evrimsel, gelişimsel, biyolojik, sosyal ve kültürel bir iletişim aracı olan dil, en zengin ve çeşitli haliyle canlı türleri arasında insanda anlam buluyor. Sadece sese değil aynı zamanda grafik sembollere de dayanıyor. Dilin gelişimsel olduğunu ifade eden Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, doğumdan sonra ortaya çıkan dilin yaşam boyu gelişme gösterdiğini söyledi. Dilin biyolojik bir temele sahip olduğunu belirten Nöroloji Uzmanı Tanrıdağ, dilin tek organının beyin olduğunu sözlerine ekledi. Sosyal iletişimin en önemli aracı olan dilin bu özelliğiyle her türlü sosyal ilişkinin içine girmesine ve gerektiğinde savaşların bile yerini almasına yol açtığını vurgulayan Prof. Dr. Tanrıdağ, dilden edebiyat gibi yazılı ve sözlü bir iletişim aracı doğduğundan kültürel olduğunu da kaydetti. Dil işlevlerinin beyinle olan ilişkisinin ortaya çıkarıldığı tarihi sürece dikkat çeken Tanrıdağ, ikili arasındaki bu özel ilişkinin 1860’lı yıllardan başlayarak çözüldüğünü söyledi. Tanrıdağ tarihi sürece ve gelişmelere ilişkin şunları dile getirdi.Dil Beyinde Özel Bir Yapılanmayı Gerektiriyor“Konuşma, anlama, isimlendirme, yazma ve okuma işlevlerine genel olarak dil işlevleri adını veriyoruz. Dil işlevlerinin beyinle olan özel ilişkileri 1860’lardan başlayarak teker teker çözülmüş ve sonunda bu işlevlerin kendi aralarında da bağlı olmak üzere beyinde özel bir yapılanmayı gerektirdiği ortaya çıkmıştır. Bu yapılanmaya beyindeki dil şebekesi diyoruz. Bu tarihlerden itibaren otopsi çalışmalarının sağladığı verilerle önce konuşma sonra anlama ve sonrasında da okuma ve yazma işlevlerinin beyindeki alt yapıları ortaya konulmuştur.” Tanrıdağ dil şebekesinin beyinde bulunduğu yerin insanlarda farklılık gösterdiğine dikkat çekti.Sizin Şebekeniz Nerede?“İnsanlarda beyindeki dil şebekesinin en önemli özelliği; bu şebekenin insanların büyük bir bölümünde sol beyin yarısı içinde bulunmasıdır. Konuşma, anlama, okuma ve yazmayla ilgili harekete geçirici merkezler birbirleriyle bağlı biçimde bu yarının içindedir. Sonraki yıllar içinde yapılan araştırmalar beyinde var olan dil şebekesinin tarafıyla insanların baskın olarak hangi ellerini kullandıkları konusunun yakından ilişkili olduğu göstermiştir. Şöyle ki; sağ ellerini sol ellerine göre daha becerikli kullananların hemen hemen tamamında beyindeki dil şebekesi sol tarafta olmakta, sol ellerini sağ ellerine oranla daha becerikli kullananların ise yaklaşık üçte ikisinde bu durum sürerken geriye kalanlarda bu şebekenin beynin sağ tarafında yer aldığı anlaşılmıştır. Bunun nedenleri tartışmalıdır.” Dilin beyindeki gelişiminin nasıl olduğuna ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, insanların dil için hazır bir beyin mekanizmasıyla doğduğunu söyledi.Dil İçin Hazır Beyin Mekanizmasıyla Doğuyoruz“İnsanlar doğuştan dil için hazır bir beyin mekanizmasıyla doğarlar. Bu mekanizma daha bebek anne karnındayken 3-6 aylıkken ortaya çıkmaya başlar. Doğumdan sonra çocuğun konuşmasına kadar geçen süre bu konuşma mekanizmasını harekete geçirmek için gerekli belleğin gelişimiyle ilgilidir. Eğer başka bir nedenle bellek yeteri kadar dış dünyaya ait materyal toplayamazsa çocuk konuşmayı öğrenemez.”Erken Konuşan Bebek Güçlü Belleğe Sahip“Çocuğun erken dönemde ya da beklendiğinden daha erken konuşması belleğinin güçlü olduğunu gösterir. Dolayısıyla konuşma zekâyla ilintilidir. Çocukların birden fazla dil öğrenmelerinin etkileri tartışmalıdır. Zekâ ve bellek kapasiteleri yüksek olan çocuklarda bu daha çabuk ve problemsiz olduğu halde çok dilliliğin bazı çocuklarda kekemeliğe yol açabildiği ileri sürülmüştür.” Birden çok dil bilmenin beyin üzerindeki etkisine ilişkin de bilgi veren Tanrıdağ, farklı dillerin beyinde farklı alanlarla ilintili olmadığını kaydetti. Bugüne kadar bu konuda yapılan araştırmaların öğrenilen farklı dillerin beyinde aynı dil şebekesi tarafından temsil edildiğini gösterdiğini vurgulayan Tanrıdağ, öğrenilen her yeni dil için farklı beyin alanı değil benzeri alan kullanıldığını söyledi.Farklı Diller Beyinde Aynı Alanı Kullanıyor“Öğrenilen her yeni dil için farklı bir beyin alanı değil benzeri bir alan kullanılmaktadır. Farklı dillerin aynı beyin alanları içinde temsil edilmesi farklı zamanlarda arşivlenen dosyaların aynı kütüphanede saklanmasına benzetilmektedir. İnsan belleğinin özelliğinden dolayı önce öğrenilen dil her zaman daha fazla hatırlanan dil olmaktadır. Bu dilin kullanılmaya devam edilmesi dil belleğini daha da sağlamlaştırmaktadır. Nitekim bu yüzden konuşma problemi yaşayan çok dilli insanlarda bu dil bozukluklarından düzelme birbirleriyle ilintili olmaktadır. Bu konuda yaşanan gelişmeler Pitres Kanunları olarak bilinir. Buna göre bir insanda çoklu dil bozukluğu oluştuğunda; düzelme önce ana dilden ve çok kullanılan dilden başlar. Eğer ana dil aynı zamanda çok kullanılan dilse bu düzelme daha da belirgindir. Bunun dışında, eğer bilinen diller aynı dil ailesine mensuplarsa örneğin bu diller Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca ise bunların düzelmeleri birbirine yakın olur. Ancak bilinen diller örneğin Türkçe, İngilizce ve Japoncaysa bunların düzelmelerinde ana dil ve kullanım özellikleri daha fazla devreye girer.”

03 EYL 2021

Üsküdar’da renkli ve coşkulu diploma heyecanı!

Üsküdar Üniversitesi 2019-2020 Akademik Yılı 7. Dönem ve 2020-2021 Akademik Yılı 8. Dönem Mezuniyet Töreni, Şaban Özdemir ve Ece Tözeniş’in sunumlarıyla Ümraniye Millet Bahçesi Etkinlik Alanında gerçekleştirildi.Küçük Üsküdarlılar ilgi odağı olduPandemi nedeniyle seyreltilmiş olarak düzenlenen ve üç gün boyunca devam eden mezuniyet töreninde mezunlar heyecanlı ve coşkulu anlar yaşadı. Tören ilginç ve renkli anlara da sahne oldu. Bazı mezun öğrenciler, bebekleri ve çocukları kucaklarında diplomalarını aldı. Sağlık Bilimleri Fakültesi Törenine annesiyle birlikte katılan minik bebek, kendine özel dikilen cübbesiyle de hocaların ve katılımcıların ilgi odağı oldu.Minik kızıyla diplomasını aldıİkinci gün düzenlenen törenlerde de Sağlık Hizmetleri Yüksekokulu Diş Protez programından mezun olan Ebru Yiğit Akgül de minik kızıyla diplomasını aldı. Çiçeği burnunda mezun Akgül, minik kızıyla diploma sevinci yaşadı. Bazı mezunlar da törene sevimli dostları ile katıldı.Kendi törenleri için çalıştılarİletişim Fakültesi Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü 2019-2020 Akademik Yılı mezunlarından Şahan Şengül ve Rüveyda Gönülalçak hem mezun oldular hem de mezuniyet töreni organizasyonunda görev aldılar. Üsküdar Üniversitesi Kurumsal İletişim Birimi’nde çalışan Şahan Şengül, diplomasını almak için sahneye çıkarken yüzleri gülümseten bir pankart taşıdı.Pankartta son dönemde sosyal medya platformlarında gündem olan bir akıma ait olan bir ifade yer aldı. Pankartta “Sizce ben mezun olduğum üniversitede işe girip, kendi mezuniyet törenimi düzenlemiş miyimdir?” yazarken, Rüveyda Gönülalçak ise diplomasını almak için sahneye çıkana kadar ve diplomasını aldıktan sonra da Üsküdar Üniversitesinin kurumsal sosyal medya hesaplarını yönetmeye devam etti.Şengül ve Gönülalçak öğrencilik dönemlerinde Kurumsal İletişim Direktörlüğünde yarı zamanlı olarak çalışmaya başladılar, gösterdikleri üstün gayret ve performansı beğenilince mezun olduktan sonra Kurumsal İletişim Direktörlüğünde profesyonel iş hayatına adım attılar.İSG mezunları baretleriyle diploma aldıSağlık Hizmetleri Yüksekokulu İş Sağlığı ve Güvenliği mezunları da kırmızı baretleri ile diplomalarını aldı.Mezuniyet töreni, Üsküdar Üniversitesi ÜÜ TV ve Üsküdar Üniversitesi resmi Youtube sayfasından da canlı olarak yayınlandı.İlk günkü törende enstitüler, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Fakültesi mezunlarına diplomaları takdim edildi. İkinci günde Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, İletişim Fakültesi ve Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu 1. Töreni gerçekleştirildi. Mezuniyet Töreninin üçüncü gününde Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu mezunları diplomalarını aldı. 

02 EYL 2021

Üsküdar’da Görkemli Mezuniyet Coşkusu

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “En büyük proje kendinizsiniz”Üsküdar Üniversitesi 2019-2020 Akademik Yılı 7. Dönem ve 2020-2021 Akademik Yılı 8. Dönem Mezuniyet Töreni, Şaban Özdemir ve Ece Tözeniş’in sunumlarıyla Ümraniye Millet Bahçesi Etkinlik Alanında gerçekleştiriliyor.Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın önderliğinde Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka, Rektör Yardımcıları Prof. Dr. Muhsin Konuk, Prof. Dr. Sevil Atasoy, Prof. Dr. Hikmet Koçak ve Üsküdar Üniversitesi Senato Üyeleri öğrencileri selamlayarak törendeki yerlerini aldı. Mezuniyet törenine Mütevelli Heyet Başkanı Furkan Tarhan, Kurucu Mütevelli Heyet Üyesi Mustafa Ataş, Yönetim Üst Kurulu Üyesi ve İDER Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Fırat Tarhan’ın yanı sıra çok sayıda aile de katıldı.Dereceye giren mezunlara plaket ve hediyeleri takdim edildiTörende dereceye giren lisans ve ön lisans mezunlarına diploma, plaket ve hediyeleri Fırat Tarhan, Mustafa Ataş, Furkan Tarhan, Prof. Dr. Hikmet Koçak ve Prof. Dr. Muhsin Konuk,  tarafından takdim edildi. Kurucu Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan ve Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka, 7. Dönem Üniversite Birincisi Psikoloji mezunu Serap Akbulut, 8. Dönem Üniversite Birincileri Kimya - Biyoloji Mühendisliği İngilizce mezunu Sara Yassine, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü mezunu Feyza Remziye Tuncer’e plaket ve hediyelerini takdim etti. Rektör Yardımcısı, Mezuniyet Organizasyonu Koordinatörü Prof. Dr. Sevil Atasoy ise ön lisans birincileri Tıbbi Görüntüleme Teknikleri Mezunu Rabiye Demir, Tıbbi Laboratuvar Teknikleri Mezunu Mine Taban, Anestezi Mezunu Fatma Tengiz, Sosyal Hizmetler Mezunu Banu Gündoğdu’ya plaket ve hediyelerini verdi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, doktora mezunlarına cübbelerini giydirdiTörende enstitü mezunlarını temsilen Sağlık Yönetimi Doktora Programı Mezunu Arzu Bulut ve Psikoloji Doktora Mezunu Hüseyin Koç’a cübbeleri Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından giydirildi. İlk günkü açılış töreninde okul birincileri kütüğe plaket çakarken; sancak devir teslim töreni de gerçekleşti. İlk günkü öğleden önceki tören Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur tarafından mezuniyet andının okutulması ve keplerin havaya atılmasıyla sona erdi.Tebrik mesajları gönderildiTörene katılamayan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Seyfullah Hacımüftüoğlu, Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fuat Erdal, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yusuf Sarınay, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rümeyza Kazancıoğlu, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Ataç’ın gönderdiği mesajlar okundu. Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Mezunlarımız hayatlarının önemli dönemlerinden birini yaşıyor”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, konuşmasında pandemi gölgesinde gerçekleştirilen törende önlemler aldıklarını belirterek çifte mezuniyet sevinci ve mutluluğunu bir arada yaşadıklarını söyledi. Tarhan, mezunların hayatlarındaki en önemli dönemlerden birini yaşadıklarını da ifade etti.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Sağlık ve teknolojiyi birleştiren tema oluşturduk”Üsküdar Üniversitesi’nin 10 yıllık geçmişi, 25 yıllık sağlık alanında geçmişi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Davranış bilimleri ve sağlık, nörobilim ve mühendislik konusunda AR-GE odağı oluşturduk. 2011’de kurulduğumuzda sağlık ve teknolojiyi birlikte kurmak gibi bir tema oluşturduk. Geleceğin bilimi bu yöndeydi. Mümkün olduğunca gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Bilgisayar yazılım, endüstri, biyomühenslik gibi mühendislik alanlarıyla beraber multidisipliner çalışma yönündeydi. Bunun ne kadar isabetli olduğu 2018’de Davos’taki toplantıda yapay zeka konusu vurgulandı. Eylem planımızın isabetli olduğunu zaman bize gösterdi. 2013’te İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü iş birliğinde bilim ve fikir festivali yaptık. Halen festivalimize devam ediyoruz. Bu alanda da öncü olduk. Bizden sonra benzer birçok festival düzenlenmeye başlandı. Bunun proje fikrini de bizim çıkardığımızı söylemem gerekiyor. Bu konuda mütevazı olamayacağım.” dedi.Üsküdar Üniversitesi olarak 23 bin mezun verdiklerini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, geçen yılki mezunlarla beraber bu törende toplam 13 bin 763 öğrencinin mezun olduğunu belirterek “Yeni akademik yılda yaklaşık 4 bin yeni öğrencimiz aramıza katılacak. Onlara da huzurunuzda teşekkür ediyorum, her birini tebrik ediyorum. Onlara da inşallah güzel bir eğitim verme sorumluluğumuzu hissettiğimizi belirtmek istiyorum.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Çevik üniversite kavramını hayata geçirdik”Pandemi sürecinde değişen koşullara Üsküdar Üniversitesi olarak iki hafta gibi çok kısa bir sürede uyum sağladıklarını belirten Tarhan, “Hocalarımızla iş birliği yaptık. Altyapımızı hemen güçlendirerek çevik üniversite kavramını hayata geçirmiş olduk. Senkron, canlı dersleri aynı anda yapabildik. Video göndererek ders vermek değil, bire bir canlı dersleri hocalarımız evde oldukları zaman bile online çevrimiçi derslere katıldılar. Eğitimlerimizi aksatmadan yapmaya çalıştık. Bu sene yüz yüze eğitime başlıyoruz. Bunun  müjdesini vermek isterim. Dersler %60 yüz yüze % 40 online olarak seyreltilmiş şekilde olacak.”dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Eğitimin yüz yüze olması şart”Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdar Üniversitesi yönetimi, akademik ve idari kadrosu olarak Fi-jitalleşme Manifestosu yayınladıklarını belirterek “Uzaktan öğretimin olacağına ama eğitimin uzaktan olmayacağına inandık. Öğretim teorik olabilir fakat eğitimin yüz yüze olması şart. Eğitimin yüz yüze olması için muhakkak uygulamasının yapılabilmesi gerekiyor. Bunu da en iyi şekilde yapmaya çalıştık.” dedi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Diş Hekimliği Fakültesi’nin 2021-2022 Akademik Yılında eğitime başlayacağını, aynı zamanda Tıp Fakültesi İngilizce bölümünün de açıldığını söyledi.30 Ağustos Zafer Bayramı kahramanlarını andıİki gün önce kutladığımız 30 Ağustos Zafer Bayramı’na da değinen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bugün burada toplanabiliyorsak burada üniversiteyi bitirip tören yapabiliyorsak emin olun 30 Ağustos zaferini kazanan, o günlerde çile çeken kahramanlara çok şey borçluyuz. Onlara minnet ve şükran borçluyuz. O zamanki silahlı kuvvetlerimizin komutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına çok şey boçluyuz.” dedi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, zaferin kazanılmasında ve Kurtuluş savaşının kazanılmasında katkıları bulunan Fahrettin Paşa ve Denizli Müftüsü Nusret Efendi gibi gizli kahramanların da minnet ve şükranla anılması gerektiğini kaydetti.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “İş birliği kurma becerisi edinin”Genç mezunlara 21. yüzyıl becerilerini edinmelerini tavsiye eden Tarhan, üniversite olarak bu becerileri hayata geçirmeyi hedeflediklerini söyledi. Tarhan, “Hayat mücadeledir diyen eski versiyon bilginin yerine hayat iş birliği ve uyumdur bilgisi, 21. Yüzyıl becerisi. İyi iş birliği yapabilen uyum sağlayabilen başarılı oluyor, güçlü oluyor. Başkasını ezen başarılı olmuyor. Bunun için sihirli kelime iş birliği. Kim iyi iş birliği yaparsa o kişi fark oluşturabiliyor. Biz bunu pozitif psikoji ve iletişim becerileri olarak 2013 yılında ders olarak koyduk. 2015 yılında Harvard’ın ders olarak koyduğunu gördük 2018’de Yale, 2019’da Bristol üniversitesi ders olarak koydu. Pozitif psikoloji 21. Yüzyıl değeri. İş birliği kurabilmek meslek hayatında da özel hayatta da önemli. Hayatın yaşam boyu öğrenme olduğunu da hep vurguluyoruz.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “İlk projeniz kendiniz olmalı”Proje kültürünün önemini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, öğrencilerine proje kültürünü öğretmeyi hedeflediklerini belirterek “İlk projeniz kendiniz olmalı. En büyük proje kendinizsiniz. Kendinizi yeniden inşa etmek, yapılandırmak çok önemli. Projede ne vardır? Mantıksal bir hedef vardır ve yol haritası çizilir. Buna göre her şey planlanır ve mantıkal çerçevede gider. Hayat da bir projedir. Mutlaka iyi bir projeniz olsun. Son olarak muhakkak hayatta hedef piramidiniz olsun. Burada soyut hedefler olmalı. Hayatınızın sonunda nasıl anılmak istiyorsunuz, bunları unutmamanız lazım.” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Türkiye Cumhuriyeti’nin kadınları olarak gümbür gümbür geliyoruz”İlk gün düzenlenen İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Diploma Töreninin açılış konuşmasını yapan İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, üniversiteyi dereceyle bitiren öğrencilerin çoğunluğunun kadınlardan oluştuğunu belirterek “Türkiye Cumhuriyeti’nin kadınları olarak gümbür gümbür geliyoruz. Bu çok önemli.  Her yere izimizi bırakacağız.” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Varanlar sadece yürüyenlerdir”İnsanın ulaştığı en uzak noktanın ay olduğunu, dünyayla ay arasındaki mesafenin 360 bin kilometre olduğunu kaydeden Prof. Dr. Arıboğan, “Bir insan yaklaşık 70 yıllık ömrü içerisinde her gün 20 bin adım atması halinde aya yürüyerek varabiliyor yani yukarı doğru gittiğimizde aya gidebiliyoruz. Dünyanın en derin yeri ise Mariana Çukuru. O da 11 bin kilometre. Sadece iki yılda 20 bin adım atarak oraya da ulaşabiliyoruz. Bunu neden anlattım? İki tane şey için. Yürüyerek ulaşabileceğimiz yerin sonu yok. Her yürüyenin varması kesin değil ama  varanlar sadece yürüyenler. Onun için yürümeye devam edeceğiz. Burası bir bitiş değil, başlangıç. Bundan sonra daha uzun ve daha sebatkar ve azimli bir biçimde yürümeye devam etmeniz gerekiyor. İki, nereye doğru yürüyeceğinize siz karar vereceksiniz. Ya göğe doğru yürürsünüz ya çukurun dibine doğru yürürsünüz. Bu sizin hayatta neyi hedeflediğinizi gösteren bir şeydir. Üstelik çok emin olun çukura doğru yürümek çok daha kolay sadece iki yılınızı alıyor. Yükseğe doğru yürümek çok daha zor, çok emek vermeniz gerekiyor. Ama sonunda gideceğiniz yer sizin hedeflediğiniz yer. Çukuru mu gökyüzünü mü hedefleyeceksiniz, buna siz karar vereceksiniz. Size son tavsiyem: Sadece hedefleyin. Limanınızı iyi hedefleyin ve insan kendisinden ne inşa ediyorsa ondan ibarettir derler. Hepiniz kendi kendinizin heykeltraşınız.” diye konuştu.Prof. Dr. Şefik Dursun: “En iyisi olmak için gayret gösterin”Mezuniyet törenlerinin öğleden sonraki bölümü Sağlık Bilimleri Fakültesi Diploma Töreninde konuşma yapan Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şefik Dursun da pandemi gibi zor bir dönemde mezun olan öğrencileri ve ailelerini tebrik etti. Prof. Dr. Şefik Dursun, “Öğrencilerimize elimizden geldiği kadar bildiklerimizi aktardık. Yapabildiğimiz kadar uygulamalarımızı yaptırdık. Çok değerli evlatlarım buradan mezun olurken her şeyi biliyor değilsiniz. Biz bildiğimiz kadarını size öğrettik. Ancak hayatta çok daha farklı olaylarla karşılaşacaksınız. Bu durumda yeni tecrübeler edineceksiniz. Herkes işini iyi yapmalı. En iyisi olmak için gayret gösterin.” tavsiyesinde bulundu.Mezunlar üç günlük törenlerle uğurlanıyorGeçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle yapılamayan 7. Dönem Mezuniyet Töreni ile bu yıl mezunlarını kapsayan 8. Dönem Mezuniyet Töreni bir arada pandemi önlemleri alınarak gerçekleştiriliyor. İlk günkü törende enstitüler, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Fakültesi törenleri yapıldı. Mezunlara diplomaları takdim edildi. İkinci gün Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, İletişim Fakültesi ve Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu 1. Töreni gerçekleştirilecek. Mezuniyet Töreni üçüncü günde Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu mezunlarının diploma takdimleri ile sona erecek.En küçük ÜsküdarlıBüyük bir coşkuyla gerçekleşen mezuniyet töreninde bazı mezun öğrenciler bebekleriyle diplomalarını aldı. Sağlık Bilimleri Fakültesi Törenine annesiyle birlikte katılan minik bebek, kendine özel dikilen cübbesiyle hocaların ilgi odağı oldu. Mezuniyet töreni, Üsküdar Üniversitesi ÜÜ TV ve Üsküdar Üniversitesi resmi Youtube sayfasından da canlı olarak yayınlanıyor.  

27 AĞU 2021

Dördüncü doz aşı muamması

 Prof. Dr Mehmet Baltalı bianet.org sitesinde yayınlanan yazısında, "Dördüncü doz aşısını olmuş bir sağlık çalışanıyım. Tıp doktoru ve öğretim üyesiyim. Mesleğimde salt bilimsel verilere göre hareket etmeye çalıştım. Ancak dördüncü doz aşı olmamın nedeni yeterli bilimsel verilerin olması değil, aksine olmaması gerektiğini." dile getirdi. Prof. Dr. Mehmet Baltalı’nın bianet.org sitesinde yayınlanan yazısı aşağıdaki gibidir:16 Ağustos 2021 sabahı sağlık çalışanlarına dördüncü doz aşının uygulanacağı bildirildi. Bunun üzerine sosyal medyada ciddi eleştiriler başladı. "Biz Sinovac aşısını boşuna mı olduk?" tweetleri atıldı.Enfeksiyon hastalıkları uzmanı hocalar gibi Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK) de önceliğin tüm Türkiye’yi aşılamak olduğu, yüksek riskli bireylere yapılacak dördüncü doz aşının gerekli olmadığını belirttiler.Türk Tabipleri Birliği (TTB) eski başkanı dördüncü doz aşı uygulamasının bir skandal olduğu, bu kararla Türkiye’nin dünyaya rezil olduğunu söyledi (1,2). Aynı gün öğlen saatlerinde ise Sağlık Bakanlığı’nın bu uygulamadan vazgeçtiği öğrenildi. Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca da öğlen saatlerinde yazdığı tweette "Özel seyahat için talep edilmesi dışında ek bir aşı gerekliliği yoktur" cümlesini kullandı.Sonrasında da Türk Tabipleri Birliği dördüncü doz uygulamasının öncelikli olmadığına dair bir basın bildirisi yayınladı (3). Herkesin kafası karıştı. İki doz Sinovac  sonrası bir doz BioNtech olanlara dördüncü doz BioNtech uygulamasının gerçekten gerekip gerekmediği sorusu kafaları karıştırmış oldu.16 Ağustos 2021 sabahı çalıştığım hastaneye gider gitmez dördüncü doz aşısını olmuş bir sağlık çalışanıyım. Tıp doktoru ve öğretim üyesiyim. İnsanların politik yorumlara ve çıkarımlara değil, doğru bilimsel verilere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Mesleğimde salt bilimsel verilere göre hareket etmeye çalıştım. Ancak dördüncü doz aşı olmamın nedeni yeterli bilimsel verilerin olması değil, aksine olmaması.SinovacSinovac’tan başlayalım. Grip aşısına benzer yöntemlerle üretilmiş inaktif bir COVID-19 aşısı. Türkiye, Şili, Brezilya gibi gelişmekte olan ülkelerde uygulanıyor. Faz 3 çalışması yok, etkinliği var ancak insanlara virüs bulaşmasını, hastaneye yatışları ve ölümleri ne ölçüde önlediği belli değil. Bunun sebebi de Türkiye, Brezilya ve Endonezya gibi ülkelerde yapılan çalışmaların çok farklı sonuçlar ortaya çıkarması. Bu nedenle de Avrupa Tıp Ajansı (EMA) tarafından önerilmiyor ve birçok Avrupa ülkesi girişte bu nedenle Sinovac aşısını değil, kabul gördükleri diğer aşılardan iki doz istiyor. Etkisi olduğu birçok ülkede gözlemlenmiş. Bazılarının "Boşuna mı Sinovac aşısı olduk?" şeklindeki yakınmaları gerçekten haksız ve mesnetsiz. Türkiye’de de hastane çalışanları ve yaşlılar başta olmak üzere birçok riskli insanın yaşamı Sinovac sayesinde kurtulduğunu beraber yaşadık.Sinovac aşısının COVID-19 virüsünün Delta varyantına olan etkisi çok bilinmiyor. Bununla ilgili sadece Tayland’da yapılmış bir çalışma var. Bu da Sinovac aşısının oluşturduğu antikorların Delta varyantına fazla etki etmediğini bildiriyor (4). Başka bir faz1/2 çalışmasında da Sinovac aşısının oluşturduğu antikor düzeylerinin aşı uygulandıktan 6 ay sonra eşik değerlerinin altına indiği ve Sinovac aşısı olan yaşlı bireylerde üçüncü doz aşı uygulanmasının gerektiği de gösterilmiş (5).BioNtechBioNtech aşısı ise bir m-RNA aşısı. İnsanları COVID-19 virüsünün bulaşmasından ilk etapta yüzde 90’ın üzerinde koruduğu faz 3 çalışması ile kanıtlanmış. ABD’de kullanımına tam onay verilen tek aşı; İsrail halkının en az yüzde 60’ı iki doz BioNtech aşısı olmuş. Ancak aşının Delta varyantına karşı koruyucu etkisinin daha az olduğu, aşının etkisinin ise ilk uygulanışından 6-8 ay sonra anlamlı olarak azaldığı  bildirilmiş. Buna paralel olarak da Delta varyantının çoğalması ile ABD, İngiltere ve İsrail gibi iki doz aşının yaşayanların çoğuna uygulandığı ülkelerde vakalar ve hastane yatışlarında ciddi olarak artış görülüyor.Bu durum aşıların ek üçüncü doz uygulanmasına başlanmasına yol açtı. Bunun temelinde bilimsel yayınlarda aşıların üçüncü doz uygulamalarının antikor düzeylerini ciddi oranda arttırdığına yönelik çalışmalar var. İki doz Sinovac aşısı olanlarda üçüncü doz Sinovac sonrası virüse karşı antikor yanıtının ciddi olarak arttığı gösterilmiş (5). Bunun en önemli nedeni ilk iki doz aşı ile oluşan hafıza hücrelerinin aktive olması olarak gösteriliyor. İki doz BioNtech aşısı olanlara üçüncü doz aşı uygulamasının sonuçları da buna bağlı olarak yüz güldürücü. İsrail’de üçüncü doz BioNtech aşısı olanlarda aşısızlara göre, COVID-19 vakaları, hastaneye yatışlar ve ölümlerde anlamlı olanlarda azalma görülüyor (6).Bilimsel ve gerçek dünya verileri, şu ana kadar BioNtech aşısı ile; iki doz aşı olmuş bireylerin, aynı tür faz 3 çalışmaları yapılmış aşının üçüncü dozunu olmalarına yönelik. Vücutta ilk antikoru oluşturmakta tek bir aşının iki doz uygulanması yerine Astra Zeneca ve BioNtech gibi farklı iki aşı 15-28 gün arayla peşpeşe uygulaması benzer şekilde etkili (heterolog aşılama) (7). Ek üçüncü doz ile ilgili net bir bilimsel yayın yok.Delta varyantı etkisiBuna rağmen Türkiye gibi iki doz etkinliği bilinmeyen Sinovac aşısı olan ülkelere, durumun aciliyeti göz önüne alındığında, etkinliği bilinmemesine rağmen, üçüncü doz olarak BioNtech veya Moderna gibi etkinliği kanıtlanmış bir aşının uygulanması öneriliyor (8). KLİMİK ve TTB’nin de aynı doğrultudaki önerileri doğrultusunda bizde iki doz Sinovac olmuş yüksek riskli bireyler haklı olarak ilk iki aşıdan altı ay sonra üçüncü doz aşılarında çoklukla Sinovac aşısını değil, BioNtech aşısını tercih ediyorlar.Tüm bu yayınlar ve çıkarımlar Delta varyantı hesaba katmadan yapılmış. Başka bir deyişle iki doz Sinovac aşısı olmuş bireylerde aşıdan 6 ay sonra yapılmış tek doz BioNtech aşı, yeterince antikor oluştursa dahi Delta varyantına etki edecek mi, yoksa BioNtech aşısını hiç Sinovac aşısı olmamış gibi sıfırdan 2 doz mu uygulamak gerekiyor, gerçekten bilinmiyor. Bu çerçevede KLİMİK, TTB ve bu doğrultuda Sağlık Bakanı’nın dördüncü doz aşı için yazdığı "ek bir aşı gerekliliği yoktur" sözleri bir çıkarım, ancak net bir bilimsel dayanağı yok.Türkiye’de bilime, bilimsel çalışmalara gereken önem verilmiyor ve bunlardan doğru çıkarımlar zamanında yapılmıyor. Aşılanmaya geç başlanması, ilk yapılan aşı tercihinde faz 3 çalışması yapılmamış bir aşıya öncelik verilmesi, buna bağlı olarak aşı tedarikinde yaşanan problemler, pandemi ile ilgili rakamların, sonradan itiraf edildiği gibi, düşük gösterilmesi, bilimsel verilerden uzak olmanın örnekleri.İsrailİsrail, 8 milyon nüfusu ile tüm dünyaya örnek olacak bir aşı kampanyası yaptı, etkinliği kanıtlanmış, faz 3 çalışması yapılmış BioNtec aşısının toplumun yüzde 60’ına uyguladı, Delta varyantının vaka sayısını arttırmasının görülmesi ile de bilimsel verilerin ışığında üçüncü doz aşıya başladı. Şimdi de bunun semeresini alıyor. İsrail’den çıkan bilimsel yayınlar ise tüm dünyanın takip ettiği örnek aldığı durumda. Burada üzücü olan ise 80 küsur milyon nüfuslu, yüzlerce tıp fakültesi, eğitim ve araştırma hastanesi olan, hele de Sağlık Bakanlığı’nın tüm verilere hakim olduğu Türkiye’nin, ötekilerden vazgeçtim, en basitinden milyonlarca kişi iki doz Sinovac, bir doz BioNtech aşısı yaptırmış iken, bunun yeterli olup olmadığına dair doğru şeffaf bir bilimsel yayın çıkaramamış olması ve insanları açmazda bırakması.Karar kişininÖnümüz sonbahar. İnsanlar kapalı ortama geçecekler, okullar açılacak, toplu taşıma araçları tıka basa dolu olacak. Delta varyantının etkisi ile hastalığın ciddi oranda yayılması yüksek olasılık. Ben, COVID-19 hastalarıyla temasta olan yüksek riskli bir birey olarak bu tür bir bilinmezliğin olduğu bir ortamda vücudun ayrı ikinci aşının ikinci dozuna reaksiyonunun daha fazla olabileceğinin bilmeme rağmen, ilk üç aşıda herhangi bir yan etki görmemiş biri olarak, dördüncü doz aşı olmayı seçtim. İnsanlara tavsiye eder misin deseler Sağlık Bakanı’nın sözlerini değiştirerek yanıt veririm: "Dördüncü aşının gerekli veya gereksiz olduğuna dair bir kanıt yok". Karar herkesin kendi takdiri.Yazı Linki:Kaynak: bianet

20 AĞU 2021

Dünyanın en tercih edilen mesleklerinden biri…

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölüm Başkanı ve Üsküdar Üniversitesi Dil ve Konuşma Terapisi Araştırma ve Uygulama Merkezi (ÜSESKOM)  Müdürü Prof. Dr. Ahmet Konrot, dil ve konuşma terapisi eğitimi ve bu eğitimin önemine ilişkin değerlendirmede bulundu.İletişim ile ilgili bozuklukların yaşam boyu önlenmesi için çalışıyorlar…Prof. Dr. Ahmet Konrot, dil ve konuşma terapistinin insan iletişimi - dil (lisan) - konuşma ile ilgilendiğini söyledi. Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Nedenlerine bakmaksızın çocuklarda, ergenlerde, yetişkinlerde ve yaşlılarda tüm ses, konuşma, yutma fonksiyonları ve dil (lisan) bozukluklarını tedavi eder. Dil ve konuşma terapisti, insan iletişimi ile ilgili bozuklukların yaşam boyu önlenmesi, ayırıcı tanısı, değerlendirmesi, tedavisi ve bilimsel incelemesinden sorumlu bir meslek erbabıdır.” dedi.En çok tercih edilen mesleklerden biriDil ve Konuşma Terapisi mesleğine ilişkin bilgiler veren Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Dil ve Konuşma Terapisi mesleği, biyomedikal bilimler (anatomi, fizyoloji, nöroloji, çocuk hastalıkları, psikiyatri, kulak burun boğaz, genetik, fizik tedavi ve rehabilitasyon, odyoloji vb), klinik dilbilim (fonetik, akustik, fonoloji, psikodilbilim, nörodilbilim), psikoloji, kognitif nöropsikoloji ve özel eğitim bilimleri ile birbirini bütünleyen disiplinlerarası ve çoklu-disiplinli bağımsız bir bilim alanı olarak yasal zeminde de tanımlanmış bir sağlık meslek mensubudur. Dil ve Konuşma Terapistliği, bugün dünyada en çok tercih edilen ve en rekabetçi mesleklerden biridir.” diye konuştu.Lisans programlarının geçmişi çok yeniÜlkemizde Dil ve Konuşma Terapisti yetiştirmeye yönelik lisans programlarının henüz çok yeni bir geçmişe sahip olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ahmet Konrot, “İlk lisans programı 2012-2013 öğretim yılında başlamıştır. Üsküdar Üniversitesi de bu alandaki lisans, yüksek lisans ve doktora eğitim programlarını 2014 yılında başlatarak alana nitelikli eleman yetiştirmede önemli bir konumdadır.” dedi.Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Üsküdar Üniversitesi’nde eğitim-öğretim zorunlu ve uygulamalı klinik çalışmalar ile sürdürülmekte, bunun yanı sıra öğrenciye seçimlik ders fırsatları da sunarak, bölgenin ve ülkenin ihtiyacını karşılayacak nitelikli ve donanımlı diplomalı personel ihtiyacının karşılanmasına katkıda bulunmaktadır.” diye konuştu.Lisans öğrencileri araştırmalarıyla bilimsel katkı sunuyorDil ve Konuşma Terapisi lisans öğrencilerinin, bölüm öğretim elemanları ve doktora öğrencilerinin danışmanlığında ÜSESKOM’da ve diğer kurumlarda dil ve konuşma bozuklukları ve terapisi alanında bilimsel araştırmalar da gerçekleştirdiklerini belirten Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Her yıl olduğu gibi bu yıl da lisans son sınıf öğrencileri araştırma sonuçlarını sundu. Düzenlenen sempozyumda bu yıl 76 bildiri sunuldu. Söz konusu bildirilerin bilimsel dergilerde makale halinde yayına dönüştürülmesi çalışmaları sürdürülmektedir.” dedi.ÜSESKOM, Ümraniye Sağlık Bilimleri Yerleşkesine taşındıÇok disiplinli bir anlayışla müfredatta yer alan kuramsal bilgilerin uygulamaya dönüştürülmesi, mesleğimizin olmazsa olmaz koşuludur diyen Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Bu da büyük ölçüde usta-çırak ilişkisini de gerektirmektedir. 2013 yılında ön lisans, lisans ve yüksek lisans programlarında yer alan uygulama dersleri için gerekli akademik desteği sağlamak amacıyla kurulmuş olan Üsküdar Üniversitesi Dil ve Konuşma Terapisi Araştırma ve Uygulama Merkezi (ÜSESKOM), bundan böyle Üsküdar Üniversitesi Ümraniye Sağlık Bilimleri Yerleşkesindeki yerinde çalışmalarını sürdürecek.” dedi.Uygulama imkanları sunuluyorProf. Dr. Ahmet Konrot, üniversitelerinin Dil ve Konuşma Terapisi eğitiminde öğrencilerine önemli imkanlar sunduğunu belirterek şunları söyledi:“Her geçen gün fiziki alt yapı olanaklarını geliştirmenin yanı sıra, öğrencilerin uygulamalı eğitimlerine destek veren NPİSTANBUL Beyin Hastanesi ile NP Feneryolu Tıp Merkezlerindeki Dil ve Konuşma Terapisi birimlerinin hizmet olanaklarını da genişletiyor. NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’ne iki, NP Feneryolu Tıp Merkezi’ne de bir yeni dil ve konuşma terapisti istihdamıyla çevreye yönelik DKT hizmetlerinin yanı sıra öğrencilerimizin uygulama ve gözlen olanakları da artmış oldu. Üniversite adaylarımız istihdam alanları geniş bir meslek sahibi olmak istiyorlarsa, onları ülkemizde yeni gelişmekte olan keyifli ve pek çok yönden kişiyi tatmin eden bir meslek olan dil ve konuşma terapisi eğitimi almak üzere sağlık alanında özellikli çalışmalarıyla öncülük eden ve öğrenci odaklı bir anlayışla nitelikli mezunlar yetiştirme çabasında olan Üsküdar Üniversitesi’ne bekliyoruz.”

20 AĞU 2021

Nüfusun yaşlanması perfüzyonist ihtiyacını artıracak!

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Perfüzyon Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Zehra Akgün, Türkiye’de az bilinen perfüzyonist mesleği hakkında değerlendirmelerde bulundu.2011 yılındaki kanun ile meslek tanımı yapıldıPerfüzyonistliğin çok bilinen bir meslek olmadığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Zehra Akgün, “26 Nisan 2011 yılında resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6225 sayılı kanun ile perfüzyonist mesleğinin tanımının yapıldı. Kanunun çıkmasına karşın zorunlu kılınan nitelikte eğitimi almış mezun perfüzyonistlerin olmamasının bu bölümün öncelikle açılmasında etkili olduğunu söyleyebiliriz. Kanun ile perfüzyonistlerin kalp akciğer makinesini kullanarak beden dışı kan dolaşımını yöneten meslek mensupları oldukları belirtildi. Bu program mekanik kalp destek cihazlarının yönetiminde, yapay kalp teknolojilerinde, kalp-akciğer nakil ünitelerinde,  organ korumasının yapılacağı her tür cerrahide, izole organ kemoterapisinde görev alabilecek seviyede teorik ve pratik donanıma sahip insan gücünün yetişmesini sağlayacaktır.” dedi.Yapıcı ve yaratıcı bireylerin yetişmesi amaçlanıyorPerfüzyon lisans eğitimi ile yapıcı, yaratıcı, eleştirici düşünme yeteneğine sahip, edindiği bilgi ve becerileri klinik uygulamalarda kullanabilen, bilim ve teknoloji arasındaki ilişkiyi kurabilen bireyler yetiştirmenin amaçlandığını ifade eden Akgün, “Perfüzyon öğrenimi, öğrencilerin yapacakları çalışmalarla bilgiye kendilerinin ulaşmalarını, edindikleri bilgileri analiz edebilmeleri, bu bilgilerden yaratıcı yönlerini geliştirerek, yararlanabilmelerini ve doğru kararlar verebilmelerini sağlamalı. Bu kapsamda, perfüzyonla ilgili bilgilerin seviyesi ve yeterlilik düzeyinin son derece önemli olduğundan bahsedebiliriz.” diye konuştu.Önümüzdeki yıllarda perfüzyonist ihtiyacı artacaktırDr. Öğr. Üyesi Zehra Akgün, dünyada ve Türkiye’de ölüm nedenlerinin başında kalp ve damar hastalıklarının geldiğini hatırlatarak sözlerine şöyle devam etti:“Dünyada yılda 17 milyon, Avrupa Birliği’nde yılda 2 milyon, Türkiye’de ise 200 bin dolayında kişi kalp ve damar hastalıklarına bağlı nedenlerden kaynaklı hayatını kaybediyor. Türkiye’de genç nüfus yapısına karşın ölümlerin yüksek oranda görülmesi, önümüzdeki yıllarda nüfusun yaşlanması ile birlikte daha yüksek boyutlara ulaşacağı tahmin ediliyor. Türkiye’de 65 yaş üzerindeki nüfus yaklaşık yüzde 5 kadarken önümüzdeki 10-15 yılda bunun iki katına çıkacağı, buna paralel olarak kalp ve damar hastalıklardan kaynaklı ölümlerin 2020 yılına doğru 400 bin dolayına yükseleceği öngörülüyor. Dolayısıyla bu alanda çalışan donanımlı sağlık personeline ihtiyaç artacaktır.” Kamuda ve özel sağlık kuruluşlarında çalışabiliyorlarPerfüzyon Bölümü lisans mezunlarının kalp ve damar cerrahisi bulunan kamu hastanelerinde, üniversite hastanelerinde, eğitim araştırma hastanelerinde, özel sağlık kuruluşlarında ve medikal sektörde görev yapabildiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Zehra Akgün, “Yaşam boyu öğrenmeye açık, pozitif yaklaşım göstererek takım arkadaşlarıyla uyum içinde çalışacak, problem çözme yeteneğine sahip, iletişim becerisi yüksek, sorunlara akılcı çözümler üretebilecek, mesleki yayınları ve teknolojiyi takip ederek bilimsel gelişimini canlı tutacak, uzun süre kapalı ortamda ve yoğun bakımda çalışabilecek, nöbet sistemine uyum sağlayacak, gerektiğinde kısa ve uzun mesafe transport işlemleri için seyahat edebilecek, etik kurallara saygılı ve hasta haklarına duyarlılık gösterecek adaylar bu bölümü tercih edebilir.” diye konuştu.Perfüzyon Bölümü bilim insanlarının yetişmesinde rol alacakÜsküdar Üniversitesi Perfüzyon Bölümü Lisans Programı’nın Türkiye’de bu alanda ihtiyaç duyulan perfüzyon uygulamalarının geliştirilmesinde rol alacağını ifade eden Akgün, “Güncel teknolojik gelişmeleri takip edecek ve alanında yetişecek insan gücü ile özellikle cerrahi alanda görev alan hekimlere ameliyat esnasında alanına teorik ve pratik olarak hakim personeller yetiştirilecek. Ülkemizde söz konusu alanda eğitimde mevcut problemlerin çözümü için akademik seviyede yapılacak araştırmalara da ihtiyaç duyuluyor. Bu program, alanda ihtiyaç duyulan bilim insanlarının yetiştirilmesinde önemli bir rol üstlenecektir.” dedi.

19 AĞU 2021

Hem işitme hem denge sistemlerini inceliyor…

Sağlık Bilimleri Fakültesi Odyoloji Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Didem Şahin Ceylan, odyoloji bölümü ve eğitimine ilişkin değerlendirmede bulundu.Odyoloji hem işitme hem denge sistemlerini incelerOdyo (audio) kelimesinin ses ya da işitme, işitilebilir ses gibi anlamlara geldiğini belirten Dr. Öğretim Üyesi Didem Şahin Ceylan, fakat odyolojiyi bu kadar küçük bir tanım içerisine sığdırmanın doğru olmadığını belirterek “Çünkü işitmemizi sağlayan kulaklarımız, aynı zamanda bizim dengeden sorumlu organlarımız. Dolayısıyla odyoloji hem işitme hem denge sistemlerini inceleyen; sıkıntı ya da problemleri tespit eden ve uygun rehabilitasyonları inceleyen bir bilim dalıdır. Odyoloji bilimini uygulayan veya bu bölümde bir şeyler üreten meslek mensuplarına ise odyolog denmektedir.” dedi.Odyologların hasta profili çok geniştirOdyologların çok geniş popülasyon ve yaş aralığında hasta profiline sahip olduğundan sorumluluklarının fazla olduğunu kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Didem Şahin Ceylan, “Yeni doğan, 24 / 48 saatlik bebeklerden, yaşla birlikte işitme ve denge kaybının artmasına bağlı olarak her yaştan birey, odyologların ilgilendiği hasta profilinde yer almaktadır. İşitsel bilgilerden yoksun kalan bir bebeğin konuşma üretimi de olmayacağından erken dönemde işitme kaybının tespiti, cihazlandırılması ve uygun rehabilitasyon programı ile yaşıtlarıyla aynı veya onlara yakın düzeyde gelişim gösteren bireyler olarak topluma kazandırılmasında odyologların rolü büyüktür. Ayrıca denge problemleri, yaşam kalitesini önemli derecede düşüren problemler olduğundan yine bu bireylerin hayatlarına da uygun müdahalelerle dokunanlar odyologlardır.” diye konuştu.Empati becerisi gerekiyorOdyoloji bölümünün sağlıkla ilgili bir alan olması nedeniyle ağır bir ders programı olduğunu belirten Dr. Öğretim Üyesi Didem Şahin Ceylan, “Odyoloji bölümü, bu ağırlığın altından kalkabilecek öğrenciler tercih etmelidir. Söz konusu insan olduğundan, manevi karşılığı yüksektir ancak bunun için üst düzey empati, sabır ve vicdan sahibi olmak gerekir. Bir odyolog diğer tüm sağlık çalışanları gibi, karşısındaki yerine kendini koyabilmeli; hastanın tüm şikâyetlerini eksiksiz dinleme sabrına sahip olabilmeli ve umut satmak yerine kişinin hayatına dokunabilmelidir.” diye konuştu.İstihdam ve iş olanakları açısından seçenekler sunuyorOdyolojinin Türkiye’de önü açık olan bir bilim olduğunu kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Didem Şahin Ceylan, “Mezunlarımız devlet ve özel sektörde odyolog olarak çalışabiliyor. Devlete atanabiliyorlar, özel sektörde de hem işitme cihazı firmalarında, biyonik kulak dediğimiz daha üst düzey işitme cihazı firmalarında veya işitme engelli bireylerin işitsel rehabilitasyonlarını yürütüldüğü özel eğitim kurumlarında görev yapabiliyorlar. Aynı zamanda, kulaklık teknolojisinin gelişmesiyle veya işitme engelli bireylerin sayısının artışına bağlı olarak ilerleyen dönemlerde odyolojinin istihdamının da artacağını düşünüyoruz. İşitme kayıplı bireyler ya da daha erken yaşta işitme kaybına sahip olan bireyler ortaya çıktıkça odyologlara duyulan ihtiyaç da artacaktır. Aynı zamanda değişen ve gelişen tıpla ömrün uzaması, daha fazla yaşlı ve daha fazla işitme kaybı demek.” diye konuştu.Endüstri ve sanayide çalışma alanları artacakOdyoloji alanında gelecekte endüstri ve sanayide talebin artacağının öngörüldüğünü kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Didem Şahin Ceylan, bu alandaki istihdam olanaklarına ilişkin de şunları söyledi:“Bu sektörler gürültünün yoğun olduğu alanlar olduğundan, iş yeri hekimleri gibi odyologların da bu alanda istihdam edileceği öngörüsündeyiz. Ayrıca okul öncesi ve okul çağında işitme kaybına uğrayan ve fark edilmeyen çok sayıda çocuk var. Dolayısı ile yeni doğan taramalarına ek olarak çocukların rutin işitme taramalarını yapma ve ileri tetkikler için yönlendirme veya işitsel rehabilitasyon uygulaması gibi görevlerle devlet ve özel okullar da odyologların çalışabileceği alanların arasında gösterilebilir. Tabi bir de işitme cihazı bayileri gibi kendilerine özel iş yerleri açıp işitme cihazı uygulama merkezlerini işletebiliyorlar.İşin bir de akademik boyutu var. Artık çok sayıda üniversitede odyoloji bölümü var. Bu kadar odyoloji bölümüne kıyasla alanda çok az doktora mezunu var. Bu nedenle de akademik kariyerde mezunlar için cezbedici olabilir.”Odyoloji zevkli bir meslek alanıdırDr. Öğretim Üyesi Didem Şahin Ceylan, odyoloji bölümünün eğitim süreci ve profesyonel yükümlülüğü çok ağır olmasına rağmen kendi içinde çeşitli çalışma alanları olan güzel, zevkli bir meslek alanı olduğunu söyledi. Ceylan, “Sadece maddi getirisi ile değil, layığı ile bu mesleği icra edebilme özelliklerinin varlığından emin olunduktan sonra tercih edilmesi gereken bir alandır.” diye konuştu.

19 AĞU 2021

Üniversite eğitimi sayesinde profesyonel ebeler yetişiyor…

Ebeler hangi özelliklere sahip olmalı?Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Güler Cimete, ebelik mesleğinin günümüz şartlarındaki öneminden, bölümde okumanın avantajlarından ve iş olanaklarından bahsetti.Ebelik sağlık meslekleri arasında ilk sıralardaEbeliğin üreme sağlığı ile ilgilenen çok eski mesleklerden biri olduğuna değinen Prof. Dr. Güler Cimete, “Bu nedenle, doğurgan yaştaki kadınlar başta olmak üzere, eşlerin, çocukların, aile ve toplumun ebelik mesleğinin temel hizmet kitlesini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ebelerin ana hizmet alanlarını özellikle gebelik, doğum ve doğum sonrası süreçte anne, baba, bebek ve çocuk sağlığı hizmetleri ile aile planlaması hizmetleri oluşturuyor. Hizmet kitlesi bu derece fazla olduğu için ülkemizde sayısal olarak ilk sıralarda yer alan sağlık meslekleri arasında yer alıyor ve hem kamu kurumlarında hem de özel pek çok sağlık kuruluşlarında görev alabiliyorlar.” dedi.Toplum sağlığına ciddi katkı sağlıyorlarÜlkemizde ebelik eğitiminin üniversite düzeyine çıkarılması sayesinde profesyonel ebelerin yetiştirilmesine, sundukları hizmet içeriğinin genişlemesine ve kalitesinin artmasına ciddi katkı sağlandığını vurgulayan Cimete, “Ebelik insana bütüncü bakış açısı ile yaklaşım gösteren bir meslektir. Bu nedenle gebelik, doğum ve doğum sonrası dönemde kadınlara ve ailelerine yalnızca fiziksel yönden değil, duygusal, sosyal, spiritüel yönden de destekleyici bakım sunarlar. Ebelerin özellikle aile planlaması, gebelik dönemi, doğum süreci, lohusalık dönemi ve yenidoğan-bebek-çocuk bakımına yönelik eğitim ve danışmanlık hizmetleri çok kapsamlıdır ve toplum sağlığına da ciddi katkılar sağlar.” ifadelerini kullandı. Ebeler insana değer vermeli, kriz çözebilmeliEbelik mesleğinin merkezinde insanın olduğu bir bilim dalı olduğunu belirten Prof. Dr. Güler Cimete, “Ebelik bölümünde okumak isteyen bir adayın sağlıkla ilişkili konulara ilgi duyması, insanlarla iletişimden hoşlanması yararlı olacaktır. Ebelik eğitimi süresince öğrencilerde özellikle insana değer verme, etkili iletişim kurabilme, kritik düşünebilme, problem çözebilme, multidisipliner ekip içinde çalışabilme, empati yapabilme, kriz çözebilme, ilgili ve duyarlı olma, eşitlikçi, adaletli olabilme gibi özellikler geliştiriliyor.” dedi.Yüksek lisans ve doktora ebelere avantaj sağlıyor Ebelerin genellikle çocuk sahibi olmak isteyen çiftlere, gebelere, doğum yapan ve yapmış kadınlara, bebek-çocuk sahibi olmuş ebeveynlere hizmet verdikleri için ağırlıklı olarak sağlıklı ve mutlu bir nüfus ile çalıştıklarını ifade eden Prof. Dr. Güler Cimete sözlerine şöyle devam etti:“Bir bebeğin anne karnından itibaren gelişimini izleyen, doğumunu gören, yeni canlıya ilk dokunan, bakımını gerçekleştiren bir sağlık personeli olarak ebeler, iş doyumu yönünden sağlık disiplinleri içinde en avantajlı grubu oluşturuyor. Ülkemizde son yıllarda pek çok üniversite kapsamında açılan Yüksek Lisans ve Doktora programları ile uzman ve doktoralı ebeler yetişiyor. Bu sayede hem sağlık kuruluşlarında uzman ya da doktoralı ebe olarak çalışabiliyor hem de üniversitelerin Ebelik Bölümlerinde akademisyen olarak görev yapabiliyorlar. Ülkemizde uzman ve doktoralı ebe sayısı çok az olduğu için bu tür lisansüstü eğitim yapmış ebelerin çalışma ortamlarında çok değerli olduklarını söyleyebiliriz. Fakat ebelik mesleği geleneksel olarak kadın mesleği olarak görülüyor ve erkeklerin bu bölümü tercih etmeleri pek çok üniversitede kısıtlanıyor. Oysa ebelik mesleği de cinsiyet ayrımının yapılmaması gereken mesleklerdendir.”İşte ebelerin çalışma alanları…Ebelerin gebe eğitimi ve izlemleri, doğuma hazırlık ve bebek bakımı eğitimleri, doğuma yardım etme, doğum sonrası anne ve yenidoğanın bakımı, anne ve babalık rollerine uyumun desteklenmesi, 0-6 yaş çocukların bağışıklanması, büyüme-gelişmelerinin izlenmesi, sorunların erken tanılanıp çözümlenmesi ve aile planlaması hizmetlerini sağladığını kaydeden Cimete, “Bu sayede kamu ve özel hastanelerin gebe izlem polikliniklerinde, riskli gebe, doğum ve doğum sonrası bakım, jinekoloji ve sağlıklı yenidoğan kliniklerinde, infertilite birimlerinde, aile planlaması merkezlerinde, Aile Sağlığı Merkezleri ve Toplum Sağlığı Merkezleri’nde, sağlık sigortası şirketlerinde ebe olarak çalışabiliyorlar. Aynı zamanda üniversitelerin Sağlık Yüksek Okulu ve Sağlık Bilimleri Fakülteleri’nin Ebelik Bölümlerinde akademisyen olarak görev yapma imkanına sahip oluyorlar. Ayrıca ebeler, serbest çalışma ve kabin açma hakkına sahip ender meslekler arasında yer alıyor. Serbest ebe olarak çalışan ebeler, gebe eğitim ve izlemleri yapma, doğuma eşlik edip doğum sonrası dönemde anne-bebek-aile bakımını sürdürebiliyorlar.” dedi. Simulatif maketlerle laboratuvar eğitimi alıyorlarÜsküdar Üniversitesi Ebelik Bölümü’nde öğrencilerin teorik bilgilerin yanında laboratuvarlarda simülatif maketler ile yoğun bir eğitim aldıklarını ifade eden Prof. Dr. Güler Cimete, “İkinci sınıftan itibaren başlayan klinik eğitimlerinde öğrenciler, olabildiğince çok vaka görebilecekleri kamu hastanelerinde klinik uygulamaya çıkıyorlar. Son sınıf öğrencilerine intörlük programı ile teorik derslerin pekiştirildiği yoğun bir klinik uygulama olanağı sunuluyor. Böylece öğrencilerin profesyonel birer ebe olarak çalışma yaşamına atılmaları sağlanıyor. Ayrıca hem Erasmus hem de mavi diploma olanağı ile yurt dışı eğitim deneyimi yaşamak ya da gelecekte yurt dışında görev yapmak isteyen öğrencilere imkan sağlanmış oluyor.” diye konuştu.

18 AĞU 2021

Opr. Dr. Uçar Çallı: “Üsküdar Üniversitesi İSG işinin Oxford’u”

Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan: “Üsküdar İş Sağlığı ve Güvenliğinde Türkiye’nin en iyisi”Açılış konuşmasını Üsküdar Üniversitesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan yaptı. Uçan: “Bu toplantılarımızın 40’ncsını gerçekleştiriyoruz. 40 hakikaten büyük bir sayı. Türkiye’de genelde 40’a pek ulaşamıyoruz. Biz her ay bir tane yaparak üç yılı geçmişiz. Uçar hocam sağ olsun en başından beri çok büyük destek veriyor. Bizim üniversite İSG konusunda iki yıllıkta da dört yıllıkta da çok iddialı konuşuyorum, Türkiye’nin en iyisi diyorum. Laboratuvarlarımız olsun, yüksekte çalışma, yangın eğitim sahalarımız olsun iyi bir durumdayız.” dedi.“Üsküdar Üniversitesi bu işin Oxford’u”Konuşmasına Dr. Rüştü Uçan’ın söylemlerine katıldığını belirterek başlayan Opr. Dr. Uçar Çallı, “Rüştü hocamız bu konuda iyiyiz dedi bu kelimeye çok katılmıyorum çünkü bence Üsküdar Üniversitesi bu konuda çok iyi. Ben Üsküdar Üniversitesine bu işin Oxford’u diyorum. Gerçekten eğitim-öğretim konusunda çok istekli davranan, gençlere yol açan bir ekip. Bu kadar güzel bir ekip nasıl bir araya geldi hayretler içindeyim.” ifadelerini kullandı.İş yeri hekimliği deneyimlerini paylaşan Opr. Dr. Çallı: “Şimdi iş yeri hekimliği ile iş güvenliği şöyledir; iç içe geçmiştir. Almış olduğum uluslararası eğitimlerde hangi işte hangi hastalığın gelişeceğini çok iyi biliyorlar ve öğretiyorlar çünkü. Sahada yabancılarla çalışıyordum, içerisinde İspanyol’u var, İtalyan’ı var, Korelisi var, Japon’u var bizim çocuklara böyle çok kötü davranıyorlar, bizim çocuklar da bir atraksiyon yapamıyorlar adamlar o kadar dolular ki, bu adamlar nasıl bu kadar bilgililer? O zaman iş sağlığı ve güvenliği de öğrenelim dedim.” ifadelerini kullandı.“Senaryo bazlı eğitim inanılmaz bir tecrübe kazandırıyor.”Opr. Dr. Çallı: “SBLİSG, senaryo bazlı eğitim sizlere inanılmaz bir tecrübe kazandırıyor. Altını çiziyorum bilgi değil, tecrübe kazandırıyor. Senaryo bazlı eğitimde ben günde yaklaşık 7-8 tane senaryo yazmaya başladım, her seferinde daha güzele gitmeye başladı. Artık o kadar ilerledik ki gerçek bir olayı ele alıyoruz, üzerine senaryo yazıyoruz. Dünya literatürünü de araştırdıktan sonra yeni çıkan ekipmanlar buluyoruz. Biz SBLİSG olarak önce 5-6 çeşit modelleme yaptık arkadaşlarla beraber. Mesela bu modellerden ergo sağlığını bir arkadaşım çok beğendi. Başka bir arkadaşım olay yeri incelemeyi beğendi. Bu modellerimizden biraz bahsetmek istiyorum. Ergo sağlıktan bir örnek vereyim; hidroelektrik santraller var, bunlar suyu topluyorlar. Daha sonra parça parça veriyorlar. Derenin akışı biraz etkilendiği için mesela metil cıvanın çok yüksek olduğu bulunmuş dünyada. Bu metil cıva bizim topraktan yediğimiz sebzelere geçiyor. Oradaki çalışanlar etkileniyor. Mesela burada metil cıva ergo sağlığına giriyor.” diye açıkladı.Etkinliğin ilerleyen dakikalarında ise Opr. Dr. Çallı, iş ekipmanlarından örneklerle konuşmasına devam etti.

16 AĞU 2021

Sağlık eğitiminin önemi pandemide daha çok anlaşıldı…

 Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı ve Biyofizik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şefik Dursun, Sağlık Bilimleri Fakültelerindeki bölümlerin öneminden ve istihdam olanaklarından bahsetti.“Pandemide sağlık eğitimlerinin değeri anlaşıldı”Sağlık alanında verilen eğitimlerin ve sağlık alanında yetiştirilen öğrenciler tarafından halka sunulan hizmetin pandemi döneminde daha net görüldüğünü hatırlatan Prof. Dr. Şefik Dursun, “Üniversitemizde çocuk gelişimi, beslenme ve diyetetik, fizyoterapi, dil ve konuşma terapisi gibi önemli bölümler bulunuyor. Bunların her biri uygulamalı olduğu için insanlarla diyalog kuran öğrenciler yetişiyor. Yetişmeleri sırasında öğrenciler teorik derslerden sonra öğrendiklerini alanda uygulama imkânı buluyor. Kariyer merkezinde uygulamalı derslerin işletmelerde mesleki eğitimini yapmak üzere organize oluyorlar. Biz bunu pandemiye rağmen elimizden geldiği kadar gerçekleştirmeye çalıştık.” dedi.“Sağlıklı yüz yüze eğitim için aşı önemli”Aday öğrencilerin intibaklarını ve oryantasyonlarını sağlayacak bir hazırlık yaptıklarını belirten Prof. Dr. Şefik Dursun, “Şu anda pandemi olduğu için görülüyor ki bu ortamda üniversite çalışanları ve öğretim elemanlarının aşı olması hususu son derece önemli. Öğrencilerin de aşı olmaları halinde daha sağlıklı ve daha huzurlu bir ortam sağlayabiliriz. Böylece kesintisiz olarak yüz yüze eğitimi devam ettirebiliriz. Gerek Sağlık Bakanlığı’nın gerekse diğer yetkililerin ifade ettiği gibi yüz yüze eğitim olmazsa olmazdır. Bu nokta da öğrencilerin de aşı olmasını gerektirecek bir durumdur. Bir başkasını veya ailelerini, koruyacaklar, arkadaşlarını ve kendilerini de koruyacaklar.” ifadelerini kullandı.“Hemşirelik uygulamalı eğitim olmadan öğrenilemez”İnsanlık tarihinin sonuna kadar sağlığın son derece önemli olacağını vurgulayan Prof. Dr. Şefik Dursun, “Dolayısıyla öğrenciler sağlıkla ilgili bölümlerden mezun olduktan sonra alanda iş bulmak için zorluk çekmezler. Örneğin hemşirelik, Sağlık Bakanlığı politikalarında olduğu gibi üniversitemizde ayrı bir fakülte olacak kadar önemli bir yere sahip. Pandemi nedeniyle uygulamalı eğitimlerde sıkıntılar yaşandı fakat telafi etmeye çalıştık. Hemşirelik mesleğini uygulamalı eğitim olmadan öğrenmek mümkün değil.” dedi.“Uygulamalı eğitimler uzaktan verilmemeli!”Prof. Dr. Şefik Dursun, çocuk gelişimi ve iş sağlığı güvenliği ile ilgili açık öğretim üniversitelerinde eğitim verildiğine dikkat çekerek sözlerine şöyle devam etti:“Çocuğu görüp psikolojisi ile ilgilenmek ve onun toplumla sosyal ilişkilerini takip edebilmek bir çocuk gelişimcisinin bizzat yaşayarak edinmesi gereken bir süreç. Öğrencilere bu özellikler açık öğretimde verilmeye çalışılıyor. Bu yanlış bir uygulama. Bu konuda uygulamalı eğitimin sağlık alanında çok önemli olduğunu düşünüyoruz. İş sağlığı güvenliğini de aynı şekilde düşünmek gerekiyor. Yangını görmeyen iş sağlığı güvenliği uzmanı oluyor. İş sağlığı güvenliği artık Türkiye’nin önemli bir sorunu haline geldi. Türkiye’de üniversitelerin kontrolünü Yükseköğretim Kurulu yapabilse daha iyi olur. Örneğin Sağlık Bilimleri Fakültesi YÖK tarafından denetleniyor.”“İyi bir eğitimle iş bulma sıkıntısı yaşamayacaklardır”Sağlık Bilimleri Fakültelerinde birçok bölümün yer aldığını ifade eden Prof. Dr. Şefik Dursun, “Mezun olduktan sonra iş bulamamak gibi bir endişe var ama lisansı bitirmiş sağlık bilimleri fakültesi öğrencisine Türkiye’de ihtiyaç duyuluyor. İyi bir eğitim aldıktan sonra bir ebe, çocuk gelişimci, hemşire ve fizyoterapist iş bulma sıkıntısı yaşamayacaktır.” dedi.

15 AĞU 2021

Sağlık alanının en eski mesleği için gerekli kriterler…

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Selma Doğan, tercih döneminde adaylara yönelik hemşirelik bölümünün sağladığı kariyer fırsatları ve çalışma alanları ile ilgili önemli bilgiler paylaştı.Hemşirelik sağlık alanının en eski mesleğiHemşireliğin sağlık alanının en eski, en temel ve sayıca en fazla olan mesleği olduğunu belirten Prof. Dr. Selma Doğan, “Hemşireler doğum öncesinden başlayarak ölüme kadar geçen sürede insanın olduğu her ortamda bireylerin, toplumun sağlığını koruma, hastalık durumunda iyileştirme ve hastalıkla birlikte yaşamada bireylerin rehabilite edilmesi alanlarının tümünde görev alıyorlar.” dedi.Hemşirelik bölümü birçok alanda istihdam olanağı sunuyorHemşirelik bölümü mezunlarının sağlık alanında koruyuculuk, tedavi edicilik ve rehabilitasyondan oluşan her üç alanında çalışabildiklerini ifade eden Prof. Dr. Selma Doğan, “Aile sağlığı merkezleri, anne çocuk sağlığı merkezleri, iş sağlığı ve okul alanları, huzurevleri, hastaneler, klinikler, ameliyathaneler, yoğun bakım üniteleri, özel tedavi birimleri, poliklinikler, tarama merkezleri, bakım rehabilitasyon ve evde bakım merkezleri hemşirelik bölümünün çalışma alanları arasında yer alıyor. Hemşirelik bölümünden mezun olan öğrenciler, bu alanlarda klinik hemşire, eğitici, yönetici ve özel dal hemşiresi olarak çalışabileceği gibi hastanenin kalite geliştirme, araştırma, eğitim departmanlarında da görev alabiliyorlar.” diye konuştu.Lisansüstü eğitimle uzmanlaşma mümkünProf. Dr. Selma Doğan, hemşireliğin çeşitli uzmanlık alanları olan bir meslek olması ile birlikte hemşirelikte uzmanlaşmanın lisansüstü eğitim programları ile mümkün olduğunu söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü:“Uzmanlık için iç hastalıkları, cerrahi hastalıları, psikiyatri, halk sağlığı, çocuk sağlığı ve hastalıkları, kadın sağlığı ve hastalıkları hemşireliği, onkoloji, hemşirelik eğitimi ve yönetimi gibi lisansüstü eğitim programları tercih edilebilir. Ayrıca Sağlık Bakanlığı onaylı sertifikasyon programları ile yoğun bakım hemşireliği, psikiyatri hemşireliği, diyaliz hemşireliği, kemoterapi hemşireliği, diyabet hemşireliği, acil bakım hemşireliği, ameliyathane hemşireliği, enfeksiyon kontrol hemşireliği, nutirsyon hemşireliği, palyatif bakım hemşireliği, stoma ve yara bakım hemşireliği gibi belirli alanlarda branş imkanı bulabiliyorlar.”Empati yetenekleri gelişmiş olmalıHemşireliğin geniş insan grupları ile sürekli, yoğun bilgi birikimi ve duyarlılıkla yapılması gereken bir meslek olduğunu vurgulayan Doğan, “Aynı zamanda sağlık bakım ortamları değişken ve hızlı karar vermeyi gerektiren, karmaşık sorunları olan bireylerin tedavi ve bakımını üstlenmeyi gerektiren ortamlardır. Bu nedenle hemşirelik adayları sürekli öğrenmeye açık ve çok yönlü olmalı. Ayrıca entelektüel olarak eleştirel düşünme, hızlı ve doğru karar verme ve problem çözme becerilerine sahip olmalıdırlar. İletişim, empati yeteneğinin gelişmiş olması ve grupla çalışmaya yatkınlık da hemşire olabilmenin gereklikleri arasında yer alıyor.” ifadelerini kullandı.

14 AĞU 2021

Neden Üsküdar? Neden Ergoterapi?

Sevda Asqarova açılış konuşmasında Ergoterapi bölümünü tercih eden adayları iş hayatında üniversitemizi ve bölümü başarılı bir şekilde temsil eden mezunlara birlikte ’’Neden Üsküdar, Neden Ergoterapi ’’, ‘’ Ergoterapi’nin İş İmkânları ve Geleceği ’’, ’’ Ergoterapist Bakış Açısıyla Ergoterapi Bölümü ’’, ‘’Geçmişten Geleceğe Türkiye'de Ergoterapi ‘’ gibi konularla adayları bilgilendirdi.Erg. ve Kl. Psk. Cahit Burak Çebi: “Üsküdar Üniversitesi pozitif psikoloji alanında öncü bir üniversitedir”“Ben Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi bölümünü okurken aynı zamanda birinci sınıfın sonunda okulumuzun çap olanakları sayesinde psikoloji bölümüne de başladım aynı anda hem ergoterapi hem de psikoloji bölümünden mezun oldum. Ardından yine Üsküdar Üniversitesinde Klinik Psikoloji yüksek lisansımı tamamladım. Şuanda da Np Feneryolu Tıp merkezinde ergoterapist olarak çalışıyorum. Üsküdar üniversitesinin konum olarak çok merkezi bir yerde olması ve şehir üniversitesi olması biz öğrenciler için bir avantaj. Okulumuz öğrencilere kaliteli kurumlarda ve birbirinden farklı alanlarda staj imkânları sağlıyor. Ergoterapi ise anlamlı ve amaçlı aktivitelerle sağlığı ve refahı geliştiren kişi merkezli bir sağlık mesleğidir. Temel amacı ise bireylerin günlük yaşamda bağımsız olabilmelerini sağlamaktır. Üsküdar Üniversitesi pozitif psikoloji alanında öncü bir üniversite olduğu için bölüm derslerimiz arasında pozitif psikoloji dersimiz de yer alıyordu. Ben de şuan mesleğimi icra ederken pozitif psikolojiden yararlanıyorum. Güçlü akademik kadroya sahip Üsküdar üniversitesi ailesinin içinde yer almaktan gurur duyuyorum ve bu aileye dâhil olacak, mesleğini severek yapacak tüm aday arkadaşları aramıza bekliyoruz.” ifadelerini kullandı.Erg. Hazal Pural: “Ergoterapi’nin temel amacı, kişilerin günlük yaşam aktivitelerine katılımını sağlamaktır.”“Ergoterapi, anlamlı ve amaçlı aktivitelerle sağlığı ve refahı geliştiren kişi merkezli bir sağlık mesleğidir.  Ergoterapi’nin temel amacı, kişilerin günlük yaşam aktivitelerine katılımını sağlamaktır.  Ergoterapistler; pediatrik rehabilitasyon, psikiyatrik rehabilitasyon, el rehabilitasyonu, mesleki rehabilitasyon, toplum temelli rehabilitasyon, onkolojik rehabilitasyon, kognitif rehabilitasyon, geriatrik rehabilitasyon, nörolojik rehabilitasyon, askeri rehabilitasyon gibi alanlarda çalışabilmektedirler. Askeri rehabilitasyon, bireyin aile ve toplum ile yeniden bütünleşmesini sağlayarak, fonksiyonlarını optimal düzeyde sürdürmesini sağlar. Askeri rehabilitasyon, askerliği esnasında yaralanan ya da bedensel yeteneklerin bir kısmını kaybetmiş gazilerin hayata yeniden uyum sağlamaları, yaşam kalitelerini yükseltmeleri, aileleri ve toplumla bir bütün içerisinde yaşamalarını sağlayan gerekli olan tüm evreleri, tüm çabaları kapsayan genel bir kavramdır. Ergoterapi, askeri rehabilitasyon ile gazilerin kendi kendilerine yeterli hale gelebilmeleri için günlük yaşam aktivitelerinde, tüm transferlerinde bağımsızlığı amaçlar.” dedi.Erg. Amine Kalkan: “Ergoterapi mesleğinin en önemli perspektifi bireye bütüncül olarak bakabilmesidir.”“Bir bireye bütüncül bakabilmek ergoterapi mesleğinin biricik olmasını sağlayan perspektifidir. Ben de mesleğin bütüncül bakabilme hedefinden dolayı ergoterapiyi tercih ettim. Pediaitri, ergoterapi mesleğinde ivme kazanmış alanlardandır. Ben çocuklarla çalışmaktan keyif aldığım için ve çocuklarda daha kısa sürede daha iyi bir gelişim kaydedebildiğimiz için pediatri alanında çalışmayı tercih ettim. Bizler mezun olduktan sonra üzerimizde Üsküdar üniversitesi kimliğimizi taşıyoruz. Bu kimlikte bizlere meslek hayatımızda güzel ve farklı kapılar açıyor.” ifadelerini kullandı.Erg. Esra Pekel: “Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi bölümünde bir aile gibiyiz”“Ergoterapi mesleği içerisinde birçok alana sahip ama hepsi bir bütün halindedir. Ben ise öğrencilik hayatımda en çok istediğim el rehabilitasyonu alanında çalışıyorum. Benim çalıştığım şehirde bir fabrika yer alıyor. Ve özellikle bu fabrikada bir sürü iş kazaları oluyor. Bizler ergoterapist olarak bu kişilerin bağımsızlığı için çalışıyoruz ve kişilerin mutlu olacağı şeyler üzerine yöneliyoruz. Bizler Üsküdar üniversitesi ergoterapi bölümünde bir aile gibiyiz. Hem üst dönemlerimiz ile hem alt dönemlerimizle irtibat halindeyiz. Okulumuz, bizlere birbirinden farklı alanlarda ve kaliteli kurumlarda Staj olanakları sunuyor. İyi ki Üsküdar Üniversitesi ergoterapi bölümünde okudum.“ ifadelerini kullandı.Erg. Ali Rıza Anteplioğlu: “Üsküdar Üniversitesi, öğrencileri birden fazla burs olanakları ile destekliyor”“Ben Üsküdar üniversitesinde Ergoterapi bölümünü tam burslu olarak okudum. Ve okul hayatımda hiçbir şekilde bursumda bir kesinti olmadı. Aksine okulumuzda çalışma bursu veya yemek bursu gibi ekstra burslar mevcuttur. Ben devlet hastanesinde toplum ruh sağlığı merkezinde çalışıyorum. Psikiyatrik hastalar her toplum ve her ülkede görülebilen, hastalık bulgusu ve seyri kişiye göre değişebilen hastalıklardır. Hastalık nedeniyle ortaya çıkan problemlerin fazlalığı ve karmaşıklığı, çeşitli profesyonellerin interdisipliner çalışmasını gerektirir. Psikiyatrist, psikolog, ergoterapist, psikiyatri hemşiresi, sosyal hizmet uzmanı ve aile interdisipliner ekibin üyelerindendir. Sosyal zaman aktiviteleri; ergoterapinin en önemli komponentlerinden biridir ve sosyal iyilik halinin en önemli destekleyicilerindendir. Danışanlarımla medikal tedaviye ek olarak kendini iyi hissetmesi, özgüveninin artması, sosyal becerilerinin artması ve hastalığın etkilerinin sürekli düşünülmemesi için serbest zaman aktiviteleri çok kritiktir." dedi.Erg. İsa Kör: “Üsküdar Üniversitesi gerçekleştirdiğim her sosyal sorumluluk projesinde beni destekledi”“Ben özel olarak evde rehabilitasyon hizmeti veriyorum. Okulumuzda yer alan çalışma bursları sayesinde okulun tercih tanıtım günlerinde çalışarak aday öğrenci ve ailelerine bölümler ve üniversite hakkında bilgiler verebilirsiniz. Üniversitemizde bir aile ortamı mevcuttur. Üsküdar Üniversitesinden mezun olduktan sonra bir aidiyet duygusu hissediyorsunuz. Biz bölüm olarak 27 Ekim ergoterapi günü başta olmak üzere tüm yıl boyunca bir sürü etkinlikler düzenliyoruz. Bu etkinlikler sayesinde bölümümüzde yer alan her sınıftan arkadaşımızla tanışma fırsatı edinebiliyoruz. Ben öğrencilik hayatımda birden fazla sosyal sorumluluk projesi yaptım ve okulumuzda her zaman beni bu konuda destekledi. Ergoterapist olarak güney amerikaya gittim ve orada bir sürü gönüllü çalışmalara katıldım. Orada birden fazla ergoterapist ile tanışma fırsatı edindim.  Yurtdışındaki ergoterapistler ile benzer işler yaptığımızı gözlemledim." dedi.Erg. Esra Alan: “Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi bölümündeki aile ortamı benim için çok kıymetli”“Hacettepe Üniversitesi ergoterapi bölümünden mezun olduktan sonra Üsküdar Üniversitesi ergoterapi bölümünde yüksek lisans eğitimime başladım.  Ve Üsküdar Üniversitesinde gerçekten bir aile ortamının olduğunu gördüm ve bu aile ortamı benim için çok kıymetli. Ben devlet hastanesinde psikiyatrik rehabilitasyon alanında çalışıyorum. psikiyatrik rehabilitasyonda biz ergoterapistler; özellikle sosyal ve mesleki işlevsellikte problem yaşayan, öz bakımını düzenli bir şekilde yerine getiremeyen, motivasyon seviyesi düşük, hayatına yeni bir yol çizmekte zorluk yaşayan hastalarla çalışmaktayız. Amacımız ise hastaları destekleyerek daha aktif olmalarını, mevcut sorunlarına dair içgörü kazanmalarını ve bağımsız bir şekilde hayatlarını idame ettirmelerini sağlamaktır. Madde kullanım bozuklukları, bireyin fiziksel ve ruhsal sağlığını, aile, toplum ve iş uyumunu bozan genetik ve nörobiyolojik temeli olan ciddi bir hastalıktır. Madde kullanım bozukluğunun rehabilitasyonunda; bilişsel ve davranışçı yönelimli grup terapileri, bireysel görüşmeler, grup aktiviteleri, okuma saati ve spor aktivitelerini kullanabiliriz." dedi.Prof. Dr. Sevda Asqarova: ‘’Biz ilklerin üniversitesiyiz’’Programa katılanlara teşekkür eden Prof. Dr. Sevda ASQAROVA, “Mezunlarımızın da söylediği gibi Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi bölümü olarak bizler bir aile gibiyiz. Mezun olduktan sonra dahi tüm öğrencilerim ile irtibat halindeyim. İlk devlet Hastanesi'ne atanan ergoterapi öğrencisi bizim okulumuzdan oldu. İlk beyin Hastanesi'nde çalışan ergoterapist bizim okulumuzdan oldu. Dans terapi ile ergoterapiyi birleştiren mezunlarımız var. Biz ilklerin üniversitesiyiz. Farklı okulların ergoterapi lisans bölümünden mezun olduktan sonra bizim okulumuzda ergoterapi yüksek lisansına devam eden öğrencilerimiz var. Staj öğrencilerimin hepsi benim için çok değerlidir ve tüm mezunlarımız şu anda çok güzel yerlerde çalışıyorlar. Okurken de çok kaliteli ve farklı alanlarda stajlarını gerçekleştirdiler. Bizi tercih edecek tüm aday öğrencilerimizi heyecanla bekliyoruz.

09 AĞU 2021

Türkiye’nin adli bilimcileri, Üsküdar’da yetişiyor

Rakipsiz yetişiyorlar…Üsküdar Üniversitesi, Prof. Dr. Sevil Atasoy öncülüğünde, Türkiye'nin adli bilimcilerini yetiştiriyor. Mühendislik ve Doğa Bilimler Fakültesi Adli Bilimler Bölümü’nde teorik ve uygulama açısından kapsamlı 4 yıllık lisans eğitimi veriliyor.Prof. Dr. Sevil Atasoy: “Bu alanda rakipleri yok”Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Bağımlılık ve Adli Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sevil Atasoy, bu alanda rakipsiz olduklarını belirterek ilk adli bilimcileri yetiştirmenin mutluluğunu yaşadıklarını söyledi.Üsküdar Üniversitesi'nin Adli Bilimler Bölümü’nün bu yaz ilk mezunlarını verdiğini hatırlatan Prof. Dr. Sevil Atasoy, bölümün ilk öğrencilerinin, rakipsiz ‘Türkiye’nin ilk adli bilimcileri’ unvanıyla 2020-2021 eğitim-öğretim yılında mezun olduklarını belirterek bundan mutluluk duyduklarını kaydetti.Adalet hizmetlerinin yükselmesine katkıda bulunacaklar… “Mezunlarımızın bir bölümü KPSS sınavına girdi, bir bölümü Adli Bilimler, Ceza Adaleti ya da Biyogüvenlik yüksek lisansı yapmak üzere Üniversitemizin Bağımlılık ve Adli Bilimler Enstitüsü’ne başvurdu” diyen Prof. Dr. Sevil Atasoy,  “Öğrencilerimizin arasından doktora ile kariyerlerine yine çatımız altında devam edecek olanlar çıkacak, böylelikle Adli Bilimler lisansına sahip doçentler, profesörler yetişerek ülkemiz adalet hizmetlerinin daha da yükselmesine katkıda bulunacak. Bazı öğrencilerimiz kendi aralarında birleşerek şirket kuracak, gerek iddia gerekse savunma taraflarına belge incelemeden ses ve görüntü analizine varan geniş bir şemsiyede bilirkişilik hizmeti verecek. Yine üniversitemizde açılan bilirkişilik temel eğitimini alarak adliyelerimizin bilirkişi listelerine kaydolacaklar.” ifadelerini kullandı. Dünyanın tek akredite organı FEPAC’a başvuruluyorDers içerikleri bilim alanına yönelik biçimde ve uluslararası standartlarda şekillendirilmiş olan Üsküdar Üniversitesi Adli Bilimler Bölümü, Türkiye’de de bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi özel ya da resmi kriminal laboratuvarlarda görev yapacak, bilimsel araştırmalar yürütecek, yeni yöntem ve gereçler geliştirecek, bunları uygulamaya geçirecek mezunlar vermeyi hedefliyor. Bu yıl, dünyanın adli bilimler eğitimi alanındaki tek akreditasyon organı FEPAC’a başvuruyor.Terör, insan kaçakçılığı, siber suçlarla mücadele edecekler…Başta terör, insan kaçakçılığı, çocuk istismarı, siber suçlar, yasa dışı uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, rüşvet ve sahtecilik gelmek üzere her türlü suçun önlenmesi ve aydınlatılmasının başarısı, adli bilimler alanında çalışan nitelikli insan gücünün varlığına, uluslararası standart ve kalitede olay yeri incelemesine, ayrıca olay yerinden, mağdur, şüpheli ve tanık üzerinden toplanan delillerin çağdaş bilgi ve teknolojilerle analizine doğrudan bağlıdır. Bu niteliklere sahip mezunlar, büyük veri analizinde yapay zeka ve makine öğrenmesi uygulamaları ile donatılarak  suçların önlenmesi ve aydınlatılmasında vazgeçilmez bir iş gücü oluşturacak.Dışa bağımlılıktan kurtaracak…Öte yandan sınırların kaldırıldığı, suçlu ve suçun sınır tanımadığı günümüzde, teknolojik gelişmeler yasa dışı güçler tarafından da yakından izlendiğinden adli bilimler alanında çalışacak profesyonellerin, gelişmiş ülkelerden sadece bilgi ve teknoloji transferi ile yetinmeyip, ülkemizi dışa bağımlılıktan kurtaracak, patent almaya yönelik yeni araç-gereç, yöntem ve teknolojiler geliştirecek şekilde eğitiliyor.Adli Bilimler alanında lisans eğitimi sayesinde disiplinler arası düşünmesini bilen, güçlü ve güvenilir bilimsel temele sahip, sağlam bir laboratuvar deneyimi bulunan kişiler yetiştirilerek bilirkişilik hizmetleri çağın ilerisine taşınıyor.

05 AĞU 2021

Tercih maratonu uzadı…

“Hayat Tercihtir” yol gösteriyorÜsküdar Üniversitesi akademik kadrosunun desteğiyle hazırlanan ve üniversite adaylarına meslek seçimi ve doğru tercihler konusunda yol gösterecek olan “Hayat Tercihtir” programı, Cumartesi ve Pazar günleri saat 12:05’te TV 100 ekranlarında izleyicisiyle buluşmaya devam ediyor. Gazeteci Şaban Özdemir’in moderatörlüğünde, Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş’in daimi konuk olduğu programda, alanında uzman akademisyenler misafir ediliyor.Tercihler boyunca hafta sonu ekranlarda…Çekimleri Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kütüphanesi’nde gerçekleştirilen “Hayat Tercihtir” programında  7 Ağustos 2021 Cumartesi gününün konukları, Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ve  Rektör Yardımcısı, Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hikmet Koçak olacak. Arıboğan ve Koçak, Üsküdarlı olmak, İTBF bölümleri, Tıp eğitimi, geleceğin meslekleri, doğru tercih ve meslek seçiminin püf noktaları konusunda adaylara önerilerde bulunacak.8 Ağustos Pazar, fi-jital üniversite konuşulacakProgramın 8 Ağustos 2021 Pazar günkü bölümünde ise Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka ile Rektör Yardımcısı ve Moleküler Biyoloji ve Genetik (İngilizce) Bölüm Başkanı Prof. Dr. Muhsin Konuk adaylarla buluşacak. Prof. Dr Mehmet Zelka ve Prof. Dr. Muhsin Konuk, fi-jital eğitim, Üsküdar’da öğrenci olmak, AR-GE çalışmaları, üniversitelerde proje kültürü, sosyal, kültürel etkinlikler, doğru tercih ve meslek seçiminin püf noktaları konusunda bilgiler verecek.Tahsin Aksu danışmanlığı, Ebranur Özdemir editörlüğünde gerçekleştirilen program tercih döneminde her cumartesi-Pazar 12:05’te TV100 ekranlarında.

05 AĞU 2021

Kariyer Testi ile mesleğinizi seçin

1 milyon kişi, Kariyer Testi ile mesleğini bulduÜsküdar Üniversitesi, YKS’nin en önemli aşamalarından biri olan tercih döneminde adaylara önemli bir hizmet sunuyor. Üniversite tarafından 2015’ten bu yana uygulanan Kariyer Testi, meslek seçiminde kararsız olan adaylar için önemli bir yol gösterici oluyor.Yaklaşık 1 milyon kişiye kılavuz olduKariyer Testi sayesinde adaylar ilgi, yetenek ve kişilik özelliklerine uygun meslekleri görme şansına sahip olabiliyor. Bugüne kadar kariyer testini yaklaşık 1 milyon aday çözerek kariyerine yön verdi.Kariyer Testi, başarılı olunabilecek alanları belirliyorBu test ile kararsız olanlar kendi yetenek ve ilgileri doğrultusunda başarılı olabileceği alanları belirleyebilirken, mesleğiyle ilgili karar vermiş olanlar da o mesleğin kendine ne kadar uygun olup olmadığını test etmiş oluyor.Kariyer Testi nedir?Eğitim Kurumları ve Rehberlik Hizmetleri Yöneticisi Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş: “Holland Meslek Tercihi Puanlama Cetveli olarak da bilinen Kariyer Testi, 90 sorudan oluşuyor. Adayların sorulara verdiği ‘hoşlanırım’ ya da ‘hoşlanmam’ yanıtı adayların kişilik tipini ortaya çıkarıyor. ‘Gerçekçi’, ‘Araştırıcı’, ‘Artistik’, ‘Sosyal’, ‘Girişimci’ ve ‘Geleneksel’ olarak belirlenen tiplerin belirgin özelliklerinin öne çıktığı Kariyer Testinde bu tiplere uygun etkinlikler ve tipik meslekler anlatılıyor.” dedi.Tercih danışmanları yol gösteriyorÜsküdar Üniversitesi, her yıl olduğu gibi bu yıl da aday öğrencilere, aldıkları puanlara göre, doğru bölümleri tercih etmeleri için uzman rehberler eşliğinde hizmet veriyor. 30 Temmuz-13 Ağustos 2021 tarihleri arasında tercih tanıtım günleri kapsamında adaylar merak ettikleri her şeyi uzmanlardan öğrenebilecek.Tercih uzmanları yardımcı oluyorAdaylar, kariyer danışmanı Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş önderliğinde, eğitim uzmanı Ertuğrul Tut ve beraberindeki rehber uzmanlar ile tercihlerini yapabiliyor. Adaylar öte yandan sunulan tercih robotu hizmetiyle de başarı sırasına göre yine tercih danışmanları ile tercih listesi oluşturabiliyor.Güçlü akademik kadro ile bir arada olma imkanıÜsküdar Üniversitesi’nin yerleşkelerini ziyaret eden adaylar, aralarında Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Sevil Atasoy, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Prof. Dr. Haydar Sur, Prof. Dr. Muhsin Konuk ve Prof. Dr. Sinan Canan’ın da bulunduğu önemli isimlerle bir araya gelme fırsatı da buluyor.Hem yüz yüze hem çevrimiçi görüşme imkânıPandemi sürecinde öğrencilerini fi-jital eğitim anlayışıyla tanıştıran Üsküdar Üniversitesi pandemi tedbirleri kapsamında özellikle de şehir dışında olan adaylar için bu yıl yüz yüze tanıtımın yanı sıra online tercih danışma hizmetleri de veriliyor. Üsküdar Üniversitesi çevrimiçi iletişim merkezi, farklı kanallarla adaylara yol gösteriyor. Adaylar, her zaman her yerden ulaşabilecekleri bu merkezde çevrimiçi görüşme, canlı destek, çağrı merkezi, WhatsApp hattı, bilgi formu ve sosyal medya gibi pek çok kanaldan bilgiye ulaşabiliyor.360° Sanal Tur ile tek tıkla Üsküdar’ı keşfet!Üsküdar Üniversitesini ziyaret etme imkânı bulamayan öğrenci adayları için sanal tur ile üniversitede kısa bir sanal tur da yapılabiliyor. Adaylar üniversitenin tüm alt yapısını uzaktan görebilme olanağı buluyor.Adayları yine “Sarı Tişörtlüler” karşılıyorÜsküdar Üniversitesini ziyaret eden adaylara, bu yıl da üniversitenin öğrencileri karşılıyor. Nam-ı diğer “Sarı tişörtlü”ler, üniversitenin bölümlerini adaylara gezdirerek merak ettikleri her konuda kendilerini bilgilendiriyor.Kariyer testine aşağıdaki linkten ulaşılabiliyor:https://uskudar.edu.tr/tr/kariyer-testi

30 TEM 2021

Tercih Buluşmaları Üsküdar’da başladı

Davranış bilimleri ve sağlık alanında Türkiye’nin ilk tematik üniversitesi olan Üsküdar Üniversitesi,  bir sınav maratonunu geride bırakan, tercih aşamasına gelen öğrenci adayları ve ailelerine kapılarını açtı. Üsküdar Üniversitesi, her yıl olduğu gibi bu yıl da aday öğrencilere, aldıkları puanlara göre, doğru bölümleri tercih etmeleri için uzman rehberler eşliğinde hizmet veriyor. 30 Temmuz-13 Ağustos 2021 tarihleri arasında tercih tanıtım günleri kapsamında adaylar merak ettikleri her şeyi uzmanlardan öğrenebilecek.Hem yüz yüze hem çevrimiçi görüşme imkânıPandemi sürecinde öğrencilerini fi-jital eğitim anlayışıyla tanıştıran Üsküdar Üniversitesi pandemi tedbirleri kapsamında özellikle de şehir dışında olan adaylar için bu yıl yüz yüze tanıtımın yanı sıra online tercih danışma hizmetleri de veriliyor. Üsküdar Üniversitesi çevrimiçi iletişim merkezi, farklı kanallarla adaylara yol gösteriyor. Adaylar, her zaman her yerden ulaşabilecekleri bu merkezde çevrimiçi görüşme, canlı destek, çağrı merkezi, WhatsApp hattı, bilgi formu ve sosyal medya gibi pek çok kanaldan bilgiye ulaşabiliyor.360° Sanal Tur ile tek tıkla Üsküdar’ı keşfet!Üsküdar Üniversitesini ziyaret etme imkânı bulamayan öğrenci adayları için sanal tur ile üniversitede kısa bir sanal tur da yapılabiliyor. Adaylar üniversitenin tüm alt yapısını uzaktan görebilme olanağı buluyor.YÖK sanal fuarında adaylarla buluşuyoruzÜsküdar Üniversitesi öte yandan Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen ve Türkiye’nin yükseköğretim kurumlarının yer aldığı en kapsamlı sanal fuar niteliği taşıyan Study in Turkey YÖK Sanal Fuarı 2021’de de yer alıyor. "Üniversiteni Keşfet YÖK Sanal Fuarı 2021" adıyla düzenlenecek olan fuar, dört gün boyunca 09:00-17:00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek. Dev Kız Kulesi bu kez EKET Fuarı’ndaÜsküdar Üniversitesi, adayları bu yıl EKET Fuarı’nda da yalnız bırakmıyor. Üniversite ve bölüm tercihlerinde adaya kılavuz olan bu fuarda Üsküdar’ın uzman kadrosu adaylarla bir araya gelecek. Hem akademisyenler hem de tercih danışmanları 3 gün boyunca fuara katılacak adaylara bölüm ve programlar hakkında bilgi verecek. Adaylar yüz yüze tercih danışmanlarıyla bir araya gelme fırsatı yakalayacak. Adaylar bu yıl da fuar alanına taşınan dev Kız Kulesi’nin etrafında buluşacak.Hayat Tercihtir fuar alanında adaylarla buluşuyorFuar kapsamında Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş ve Şaban Özdemir “Hayat Tercihtir” buluşmaları ile İstanbul Kongre Merkezi fuar alanında aday öğrencilerle bir araya gelecek. Tözeniş ve Özdemir, adayların merak ettiği tüm soruları yüz yüze cevaplayacak.“Hayat Tercihtir” hafta sonu TV100 ekranlarındaTercih dönemi boyunca her cumartesi ve pazar günü TV 100 ekranlarından yayınlanan, sunuculuğunu gazeteci Şaban Özdemir’in yaptığı, Eğitim Uzmanı Psk. Dan. Ece Tözeniş’in daimi konuk olduğu “Hayat Tercihtir” programı, adaylara meslek ve üniversite seçimi konusunda kılavuzluk yapıyor. Ebranur Özdemir editörlüğünde gerçekleştirilen programda üniversite adaylarına tercih dönemiyle ilgili bilgi veriyor.“Üsküdar’a Gelirken”  ÜÜ TV’deAdaylara destek ÜÜ TV’den de sürdürülüyor. Ali Çakmak moderatörlüğünde hafta içi her gün ÜÜ TV’den canlı gerçekleştirilen programlarda bölüm, program ve üniversitenin sunduğu olanaklar akademisyen ve uzman isimlerin katılımıyla anlatılıyor.Adayları yine “Sarı Tişörtlüler” karşılıyorÜsküdar Üniversitesini ziyaret eden adaylara, bu yıl da üniversitenin öğrencileri karşılıyor. Nam-ı diğer “Sarı tişörtlü”ler, üniversitenin bölümlerini adaylara gezdirerek merak ettikleri her konuda kendilerini bilgilendiriyor.“Kariyer Testi” ile mesleğini belirleÜsküdar Üniversitesi, seçeceği meslek konusunda kararsız kalan adaylara kariyer testi imkânı da sunuyor. “Holland Meslek Tercihi Puanlama Cetveli” olarak da bilinen Kariyer Testi, 90 sorudan oluşuyor. Adayların sorulara verdiği “hoşlanırım” ya da “hoşlanmam” yanıtı adayların kişilik tipini ortaya çıkarıyor. “Gerçekçi”, “Araştırıcı”, “Artistik”, “Sosyal”, “Girişimci” ve “Geleneksel” olarak belirlenen tiplerin belirgin özelliklerinin öne çıktığı Kariyer Testi’nde bu tiplere uygun etkinlikler ve tipik meslekler anlatılıyor.Kariyer Testi, seçeceği meslekle ilgili karar vermekte zorlanan adaylara ilgi duydukları alan konusunda yardımcı olmayı amaçlıyor.Tercih uzmanlarıyla tercih…Adaylar, kariyer danışmanı Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş önderliğinde, eğitim uzmanı Ertuğrul Tut ve beraberindeki rehber uzmanlar ile tercihlerini yapabilecek. Adaylar öte yandan sunulan tercih robotu hizmetiyle de başarı sırasına göre yine tercih danışmanları ile tercih listesi oluşturabilecek.Güçlü akademik kadro ile bir arada olma imkanıÜsküdar Üniversitesi’nin yerleşkelerini ziyaret eden adaylar, aralarında Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Sevil Atasoy, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Prof. Dr. Haydar Sur, Prof. Dr. Muhsin Konuk ve Prof. Dr. Sinan Canan’ın da bulunduğu önemli isimlerle bir araya gelme fırsatı da buluyor.

16 TEM 2021

Adaylara yol gösterecek “Hayat Tercihtir” TV100’de başlıyor

Üsküdar Üniversitesi akademik kadrosunun desteğiyle hazırlanan ve üniversite adaylarına meslek seçimi ve doğru tercihler konusunda yol gösterecek olan “Hayat Tercihtir” programı, Pazar günleri saat 12:05’te TV 100 ekranlarında izleyicisiyle buluşacak. Gazeteci Şaban Özdemir’in moderatörlüğünde gerçekleşecek programda Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş, alanında uzman akademisyenleri ağırlayacak.İlk program 18 Temmuz Pazar yayınlanacakÇekimleri Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kütüphanesi’nde gerçekleştirilen “Hayat Tercihtir” programı, 18 Temmuz 2021 Pazar günü saat 12:05’te ilk bölümüyle TV 100’de yayınlanacak.Her bölümde iki uzman akademisyenin ağırlanacağı programın ilk konukları, Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Bağımlılık ve Adli Bilimler Ensititüsü Müdürü Prof. Dr. Sevil Atasoy ve Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur olacak.Prof. Dr. Sevil Atasoy, adli bilimlerde kariyer planlamayı anlatacakUzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş, programın ilk yarısında Prof. Dr. Sevil Atasoy ile Üsküdar Üniversitesi fırsatları ve adli bilimlerde kariyer planlama, doğru tercih ve meslek seçiminin püf noktalarını ele alacak.Prof. Dr. Haydar Sur, tıp eğitimiyle ilgili bilgi verecekProgramın diğer yarısında ise Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş, Prof. Dr. Haydar Sur ile Üsküdar’da tıp eğitimi, tıp fakültesi fırsatları, doğru tercih ve meslek seçiminin püf noktaları konusunda adaylara bilgi verecek.Tercih dönemi boyunca adaylara tercihlere dair püf noklarınının anlatılacağı programın sonraki bölümlerinde Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Sinan Canan, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Prof. Dr. Muhsin Konuk, Prof. Dr. Mehmet Zelka da paylaşımlarda bulunacak.

24 HAZ 2021

Bebeğiniz kelime yerine işaret dili kullanıyorsa dikkat

0-3 yaş arasında bebeğinizi ekrandan uzak tutunBebeklerde dil gelişiminin önemine işaret eden uzmanlar, bebeklerin özellikle 12-18 ayda ortalama 5-20 kelime bilmeleri gerektiğini ve basit iki kelimelik cümleler kurması beklendiğine dikkat çekiyor. Uzmanlar, “Eğer kelimeleri kullanmak yerine işaret dilini kullanıyorsa, sizin isteklerinize tepki vermiyorsa, birtakım sesleri çıkarmıyorsa bir uzmanla görüşmek gerekmektedir.” uyarısında bulunuyor. Uzmanlar, 0-12 ay arasında dil gelişimi için mutlaka bebeklerle konuşmak gerektiğini, cevap vermese bile kelimeleri tekrar etmenin önemli olduğunu vurguluyor. Ebeveynlere, 0-3 yaş arası ekrandan uzak tutulması tavsiyesinde de bulunuyor. Bebekler yüz ifadesi ve sesle iletişim kurabiliyorKişiler arası iletişimin sağlanmasının en önemli yolunun sözel dil kullanımı olduğunu kaydeden Öğretim Görevlisi Merve Yüksel, “Fakat bebekler, doğdukları andan itibaren konuşamasalar bile yüz ifadeleri, ağlamalar ve seslerle iletişim kurarlar ve aslında bu iletişimin temel amacı ihtiyaçları duyurmaktır. Çocuklar ise kelimelerle kendini ifade etmeye başlar ve aynı zamanda özerkliklerinin de farkına varmış olurlar. Kelimeler, kavramlar ve en nihayetinde sözlü dilin ortaya çıkışı çocuğun bilişsel gelişimi ile paralel olarak gelişir ve birbirinden bağımsız değildir.” dedi.Bebeklik ve erken çocukluk dönemi önemliDilin gelişebilmesi için düşüncenin oluşmaya başlamış olması gerektiğini ifade eden Yüksel, “Aslında düşünce gelişimi, dil tarafından belirlenir de denebilir. Dil sayesinde düşünce gelişir ve yine dil sayesinde aktarılmış olur ve bu süreç de çocuğun çevresine, en nihayetinde de topluma uyumunu sağlamış olur. Bu, pek tabii çocuğun içinde bulunduğu kültürün ana dili ile gerçekleşir. Özellikle bebeklik ve erken çocukluk dönemi, dilin kazanılmasında önemlidir ve herhangi bir nedenle dil gelişiminde geri kalınması topluma uyumu ve tüm yaşamı etkileyebilecek nitelikte olabilmektedir.” diye konuştu.Her bebek dil yeteneği ile doğarHer bebeğin eğer fiziksel olarak önemli bir problemi yoksa dil yeteneği ile doğduğunu belirten Öğretim Görevlisi Merve Yüksel, “Yaşamın ilk yılı dil öncesi dönem, okul öncesi yıllar ise temel dil yeteneklerinin kazanıldığı dönem olarak tanımlanır. Dil öncesi dönemde bebek, konuşmasa bile sesleri duyabilir. Hatta doğumdan sonraki birkaç gün içinde sesler arasından annelerinin sesini ayırt edebilirler. İsteklerini çeşitli sesler çıkararak ve ağlayarak bildirir. Genel olarak 6. Aydan itibaren “ba-ba”, “de-de” gibi çeşitli heceleri çıkarmaya başlar. 12. Aya doğru ise ilk kelimeler çıkmaya başlar.” dedi.Dil gelişiminin evreleri nasıl olmalı?Öğretim Görevlisi Merve Yüksel, dil gelişim dönemlerini şöyle sıraladı:1-2 Ay:  İnsan sesine ve özellikle annenin sesine tepki verir. Herhangi bir ihtiyaç ya da problem olduğunda bunu ağlayarak belirtir. Değişik sesleri ayırt etmeye başlar.İlk 4 Ay:  Farklı sesleri ayırt edebilir.4-8 Ay: Seslere karşı tepki verir. Konuşmalara hırıltı ile cevap verir. Farklı ses tonlarını algılar ve taklit etmeye başlar.İlk 9 Ay: Ağlar, gülümser, ünlü sesleri çıkarır. Elini uzatır; verme, işaret etme, gösterme hareketleri yapar.9-12 Ay: Yetişkinlere benzer ses tonu çıkarmaya başlar. 12 aylıkta 5-10 kelimelik bir hafıza oluşur. Fakat ilerleyen ilk 6 ayda iki katına çıkar.1-2 Yaş: Bir iki sözcüklü kelimeler kurar. Olumsuz cümleler ve soru cümleleri oluşturur.2-3 Yaş: Kelime dağarcığının hızla arttığı dönemdir. 3-4 kelimelik cümleler kurar ve 2 yaşında yaklaşık 250 kelime haznesine sahiptir. 3. yaşta ise 1000 kelimeye kadar çıkabilir.3-5 Yaş: Sorulara cevap verebilir. Konuları değiştirebilir. Kendi kendine soru-cevap diyalogları oluşturur. Kendi kendine konuşabilir. “Neden”, “Niçin” soruları sorabilir.5-6 Yaş: Dili akıcı bir şekilde konuşabilir. “Çünkü”, “Ama”, “Sadece” gibi bağlaçlar kullanarak cümleler kurabilir. Duygu ve düşünceleri aktarabilir.Dil gelişimi bazı faktörlerden etkilenebilirGenel olarak bu evrelerin sırayla ortaya çıkmakla birlikte ortaya çıkış zamanları farklılık gösterebildiğini kaydeden Yüksel, “Tüm bebekler, öğrenmeye öncelikle dildeki sesleri öğrenmekle başlarlar ve her yaştaki insanda olduğu gibi anladıkları kelime sayısı kullanılan kelime sayısından fazladır. Çocuğun ilk kelimeleri arasında isimler başta gelir. Ardından fiiller, sıfatlar ve edatlar gelir. Çocukların öğrenebildiği ve ifade edebildiği dilsel özelliklerdeki bu sıralama genelde değişmezken, gelişimin hızı; fizyolojik ve genetik özellikler, bilişsel gelişim, sosyal çevre ve etkileşim, aile-çocuk arasındaki sözel iletişim düzeyi, sosyoekonomik ve sosyokültürel özelliklerden etkilenebilmektedir.” dedi.Bu belirtiler sorun habercisi olabilirBiyolojik faktörlere bağlı olarak duyma sorunu, görme sorunu, yarık dudak-damak benzeri sorunları olan çocukların konuşmalarında sorun çıkabileceğini ve gecikmeye neden olabileceğini kaydeden Merve Yüksel, “Ayrıca zihinsel gerilik, serebral palsi, otizm, yaygın gelişimsel bozukluk gibi durumlar da dil gelişiminde problemlere neden olabilir. Normal gelişimsel süreç içerisinde her ay ve yaşta kullanması gereken kelime sayısı, kurması gereken cümle yapıları gibi beklentiler vardır. Bu beklentileri gerçekleştirmiyorsa, söylenenleri duymuyormuş ve anlamamış gibi görünüyor, uygun tepki vermiyorsa tüm bu bulguları birlikte değerlendirerek bazı tedbirler alınması gerekir.” uyarısında bulundu.Yüksel, “Özellikle 12-18 ayda ortalama 5-20 kelime bilmeleri gerekir ve basit 2 kelimelik cümleler kurması beklenir. Eğer kelimeleri kullanmak yerine işaret dilini kullanıyorsa, sizin isteklerinize tepki vermiyorsa, birtakım sesleri çıkarmıyorsa bir uzmanla görüşmek gerekmektedir.” diye konuştu.Bebeğinizle mutlaka konuşunDil gelişimini etkileyen en önemli faktörlerin başında çocuğun sosyal çevresinin geldiğini kaydeden Merve Yüksel, “0-12 ay arasında dil gelişimi için mutlaka bebeklerle konuşmak gerekir. Cevap vermese bile kelimeleri tekrar etmek önemlidir. ‘Suyu döktüm’, ‘Kapıyı açtım’ gibi bazı yapılan işler konuşularak anlatılabilir. İsmini söylediğinizde bakmasını sağlamak, kullandığı kelime ve heceleri ‘Su içmek istiyorsun’ vb. şeklinde desteklemek, “ce-ee” ve “fış fış kayıkçı” gibi oyunlar oynamak dil gelişimini olumlu etkileyecektir.” dedi.0-3 yaş arasında kesinlikle ekran seyrettirilmemeliDil gelişiminde uyaran eksikliğini azaltmanın en iyi yolunun, bolca konuşmak ve televizyon, tablet gibi aletlerden kesinlikle uzak tutmak olduğunu vurgulayan Merve Yüksel, önerilerini şöyle sıraladı:0-3 yaş arasında hiçbir şekilde televizyon/ekran seyrettirilmemesi önerilmektedir. Çünkü televizyonun karşısında bir iletişim sisteminin içine değil, ondan yanıt beklenmeyen pasif bir sistemin içine dahil olmaktadır. Bu yüzden birebir bakım vereni ve çevresindeki erişkinlerle olan ilişkileri çocuğun dil gelişimini zenginleştirir.12-36 aylarda ise resimli kitapları birlikte incelemek, ‘Ben yaptım’, ‘Sen yaptın’ gibi zamirleri kullanmak, yaşıtları arasında bulunmasını sağlamak gerekir. Kız çocuklarının daha erken, erkek çocuklarının daha geç konuşabileceği ile ilgili bir inanış vardır. Bu da erkek çocuklarda konuşma gecikmelerinin fark edilmesini ve erken müdahale edilmesini engellemektedir. 3 yaşından itibaren kreşe gitmek de dil gelişiminin zenginleşmesini sağlayan en önemli etmenlerden bir tanesidir. Orada akran ve yetişkinlerle kuracağı sosyal ilişkiler bunu desteklemektedir. Başka bir dikkat edilmesi gereken nokta ise anne baba ve yetişkinlerin çocukla konuşurken “bebeksi” bir dilde iletişim kurmamaya çalışmalarıdır.Öğretim Görevlisi Merve Yüksel, ebeveynlerin dil gelişim evrelerinin özelliklerini, çocukların konuşmalarını geciktirecek etmenleri bilmelerinin ve bunlara dikkat etmelerinin önemli olduğunu belirterek “Bu sayede bir problem olduğunda fark edilebilmekte ve müdahale edilebilmektedir. Çok daha ileri boyuttaki konuşma gecikmelerinde öncelikle bir çocuk psikiyatristine başvurulması gerekmektedir.  İhtiyaca göre dil-konuşma terapistleri ya da psikolog ve özel eğitim uzmanlarına yönlendirilebilmektedir.” diye konuştu. 

08 HAZ 2021

Duyu Bütünlemede Müzik Terapi Etkinliğinin Üçüncüsü Gerçekleştirildi

Duyu Bütünlemede Müzik Terapi Etkinliğinin Üçüncüsü GerçekleştirildiÜsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi Bölüm Başkanı ve Müzik Terapi Uygulama ve Araştırma Merkezi (MÜTEM ) Müdürü Prof. Dr. Sevda Asqarova öncülüğünde, “Duyu Bütünlemede Müzik Terapi” etkinliği düzenlendi. Yoğun katılımın sağlandığı etkinlikte “Müzik Terapinin” tedavilerdeki önemi ve yeri anlatıldı.Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi Kulüp Başkanı Melike Şahan’ın moderatörlüğünü üstlendiği programda, “Duyu Bütünlemede Müzik Terapi” başlığı uzman isimler; Müzik Terapisti Funda Ceylan, Uzm. Dr. Şerafettin Özdoğan, Çocuk Gelişim Uzmanı Melisa Akköse Kaya, Ergoterapist İbrahim Erarslan, Stajyer Ergoterapist Dilara Güler tarafından ele alındı.“İnsanlar dinledikleri müziğin yardımıyla kendilerini keşfetmenin yollarını bulur” Açılış konuşmasını gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi ve Duyu Bütünleme Kulüp başkanı Melike Şahan, “Ergoterapi ve duyu bütünleme kulübü olarak Müzik Terapi Uygulama ve Araştırma merkezi (MÜTEM) ile çok sıkı bir şekilde çalışmalarımızı yürütmekteyiz ve beraber etkinlikler düzenlemekteyiz. Sizlere kısaca duyu bütünleme ve müzik ilişkisinden bahsetmek istiyorum. Müzik, özel gereksinimli bireylere tutum ve davranış kazandırmada çok etkilidir. Müzik etkinlikleri ile meşgul olmak özel gereksinimli çocukların stres düzeylerini azaltır, onların güzel vakit geçirmelerini sağlayarak oluşabilecek olumsuz davranışların ortaya çıkmasını engeller. Öz saygılarının ve motivasyonlarının artmasına yardımcı olarak çocukların eğlenmesini, ruhen ve bedenen dinlenmelerini sağlar. Müzik etkinlikleri sayesinde özel gereksinimli çocukların dikkat becerileri, el kol koordinasyon becerileri, işitsel algıları ve dili kullanma becerileri artar. Ayrıca bu tür etkinlikler, özel gereksinimli çocukların sözel ve sözel olmayan iletişim becerilerinin gelişmesine de katkı sağlamaktadır.” şeklinde konuştu.“Müzik; işitme engellilerin eğitimlerinde ve rehabilitasyonunda kullanılan etkili yöntemlerdendir”“İşitme Engelli Bireylerde Müzik Eğitimi ve Müzik Terapi” konusunda değinen Müzik Terapisti Funda Ceyhan, “İşitme engelli çocuklar için erken teşhis, erken cihazlandırma ve erken eğitim çok önemlidir. Erken teşhis konulmamış bir çocuk zaten erken cihazlandırma ve erken eğitim olanaklarından yararlanamayacaktır. Müziğin işitme engelli bireylerin zihinsel gelişimlerini desteklediği, sözel açıklama becerilerini geliştirdiğini, dil gelişimlerini arttırdığını, dinleme becerilerini gerçekleştirdiğini, özgüven gelişimlerini, sosyal ve duygusal gelişimlerini desteklediğini, dikkat ve özgüven sorunlarını arttırmıştır. İşitme engelli bireylerin hangi iletişim biçimini kullandığını bilmek ve bu iletişimi kullanıyor olmak önemlidir.” dedi.“Müzik, beyinde birçok merkezi etkilemektedir.”Müzik Terapi kasları gevşetir mi? konusuna değinen Uzm. Dr. Şerafettin Özdoğan, “Beyindeki sinir hücreleri bol tekrar ve konsantrasyon içeren öğrenme süreci ile yeni bağlantılar kurabilir. Egzersizler sırasında ritim ve müzikten yararlanmak hem motivasyonu arttırır hem de çoğu doğal hareket ritmik olduğundan iyileşmeyi uyarabilir. Müzik, beyin hasarı sonrası konuşamayan afazi hastalarında konuşma terapisinin parçası olarak sıklıkla kullanılır. Tedavi amaçlı şarkı söyleme ve melodik tonlama terapisi başarılı sonuçlar vermektedir. Ayrıca müzik dinleme müdahalelerinin hipertoniden muzdarip nötolojik bozukluğu olan hastalarda kas gerginliğini azaltmada ekili bir araçtır.” şeklinde konuştu.“Müzik, çocukların ruhsal yapısını rahatlatıp stres düzeylerini azaltır”“Otizm Spektrum Bozukluğu Olan Çocuklarda Müziğin Gelişimine Etkisi” konusuna değinen Çocuk Gelişim Uzmanı Melisa Akköse Kaya, “Müzik insanların duygu ve düşüncelerini aktardığı bir iletişim şeklidir. Çocuğun bebeklikten başlayarak düzenli uyku öncesinde rahatlatıcı rolü bulunmaktadır. Dil gelişimini destekleyerek çocuğun olumlu davranışlarını destekler. Otizmde beyinde uzak bağlantılar arasında problemler olduğundan müzik bu bağlantıların kurulmasına yardımcı olmaktadır. Otizmde müziğe verilen yanıtın konuşmadan daha aktif bir şekilde verildiği gözlenmektedir. Müzik, otizmde motivasyonu artırarak toplumsal etkileşimi geliştirme potansiyeline sahiptir. Otizmde yaşam kalitesini artıran müzik, otistik belirtilerin şiddetinde anlamlı derecede azalma görülmesine olanak sağlar.” dedi.“Homonculus terapistlere çok önemli bir yol gösteren yapıdır”“Duyusal Problemlerde Müziğin Önemi ve Rolü, İletişime Açılan Kapı” konusuna değinen Ergoterapist İbrahim Erarslan, “Müzik terapi uygulamalarına başlamadan önce aynı ergoterapide olduğu gibi danışanın kültürel, akli ve bedeni özelliklerini öğrenmek, yatkınlıklarını tespit etmek ve ardından bu analizlere göre belirlenecek, kişiye özgü müdahale planı oluşturmak gerekir. Müzik; psikiyatri, pediatri, onkoloji yoğun bakım üniteleri başta olmak üzere birçok alanda kullanılmaktadır. Bu alanlardaki uygulamaların amacı zihinsel, duygusal, algısal, fiziksel, sosyal alanlardaki bilgi ve becerilerin kazandırılmasına ve işlevsel davranışların geliştirilmesine yardımcı olmaktır. Müzik terapi metotları temel olarak aktif müzik terapi ve pasif müzik terapi olmak üzere iki başlık altında toplanabilir. Çocuğun tedavi olduğunun farkına varmadan müziğin haz ve eğlencesine kendisini kaptırmasını terapist olarak sağlayabilirsek hem motivasyonu arttırmış oluruz hem de sosyal iletişim becerilerini geliştirmiş oluruz.” şeklinde konuştu.“Söz konusu beyin hasarı olan kişilerde müzik terapi müdahaleleri öz-benlik duygusunu entegre eder.”Stajyer Ergotrapist Dilara Güler; etkinliğimizde duygusal uyumu kolaylaştırmak için müzik terapi müdahaleleri ve önemi hakkında paylaşımda bulundu. Güler, “Travmatik beyin hasarı geçiren kişilerde olay, hasta veya aile tarafından beklenilen bir durum değildir. Yeni sürecin var olan durumuna alışmaya çalışmak, akut olaya karşı olan duygusal krizleri beraberinde getirir. Nörolojik hasar sonrası görülen ilk izlenim, hastadan gelen ‘şok’ yanıtıdır. Duygusal krizlerle birlikte görülen anosognozi, nörolojik rehabilitasyon sürecine olan uyumu düşürür. Müzik terapi müdahaleleri uyum sorunlarını ele alarak hastaya güvenli ve desteklenmiş bir ortam sağlayarak duygularını daha doğru ve olumlu bir şekilde yönetebilme içgüdüsü sunar.” dedi.

01 HAZ 2021

Umudun, Cesaretin ve Sevincin Tanığı Hemşireler…

Moderatörlüğünü Prof. Dr. Selma Doğan’ın yaptığı etkinlikte açılış konuşmalarını Prof. Dr. Mehmet Zelka ve Prof. Dr. Şefik Dursun yaptı.Prof. Dr. Dursun: “Hemşireler hastaya en yakın olan kişiler”Prof. Dr. Şefik Dursun, hemşirelik mesleğinin kutsal bir değer taşıdığına vurgu yaparak; “Eğitim alanında bizlere de çok şey düşüyor. Çocuklarımıza bu değerler altında eğitimler veriyoruz. Sağlık alanında değerli bir meslekte görev yapan hemşireler, hastaya en yakın olan kişilerdir.” dedi.Prof. Dr. Zelka: “Sağlığın olmadığı yerde refah, ekonomi, eğitim yer alamaz”Prof. Dr. Mehmet Zelka; “Covid-19 tüm dünyayı etkisi altına aldı. Sağlık yapısını çok ciddi manada etkiledi. Sağlığın olmadığı yerde refah, ekonomi, eğitim yer alamaz. Ne kadar kıymetli olduğunu bu süreçte daha iyi anlıyoruz. Pandemi sürecinde tüm sağlık çalışanlarının katkıları çok önemli olmuştur.” dedi.Prof. Dr. Doğan: “Hemşireler, sağlık sisteminin bir omurgası”Hemşirelerin sağlık alanındaki yeri ve önemine değinen Prof. Dr. Selma Doğan; “Hemşireler bu alanın en önemli üyeleridir. Kesinlikle göz ardı edilmemesi gereken bir noktadalar. Ülkemizde de sayı olarak en fazla olan gruptur. Sağlığı koruma ve geliştirme alanlarında dünyada da çok önemli görev üstleniyorlar. Yaşlanan dünyada, önemli görevlerde yer alıyorlar, hastalara en yakın mesafede çalışan grup oldular. Hastalara müdahale gücü ve etkileme gücü en yüksek olan meslek grubudur. İnsanın olduğu her yerde görev alan kişiler hemşirelerdir. Pandemi döneminde de özellikle hemşirelerin yerinin önemi daha iyi anlaşıldı ve görünür hale geldi. Yıllardır bu görünürlüğün mücadelesini verdik. Çünkü hemşireler, sağlık sisteminin bir omurgasıdır.” ifadelerini kullandı.Doç. Dr. Uysal: “Tüm beceri ve deneyimleri ortaya koymak çok önemli”Doç. Dr. Nurcan Uysal; “Tüm dünya Covıd-19 pandemisine hazırlıksız yakalandı ve bu mücadelede hemşireler en ön saflarda yer aldı. Onlar için zorlu bir mücadeleydi ve hala öyledir. Tüm beceri ve deneyimleri ortaya koymak çok önemlidir. 17 hemşire ile bir araştırma çalışması yaptık. Mart 2019’dan bu yana yaşanan pandemi bir krize neden oldu, mevcut denge bozuldu. Salgın hastalıkların hepsinde mücadele eden hemşirelerdir. Tüm korku, endişe ve belirsizlik durumlarını yaşayan hemşireler için pandemi zor bir süreçtir.” dedi.Dr. Öğr. Üyesi Babaoğlu: “Pandemi de psikolojik tepkiler ortaya çıktı”Dr. Öğretim Üyesi Elçin Babaoğlu, Covid-19 pandemisinin hemşirelerin ruh sağlığına etkilerinden bahsetti. Babaoğlu; “Pandemi sırasında ortaya çıkan psikolojik tepkiler aşırı korkudan kayıtsızlığa ve kaderciliğe kadar giden bir çeşitlilik gösteriyor. Sars salgını üzerine yapılan araştırmalar oldu ve böyle pandemilerin psikolojik etkilerinin kısa süreli olmadığı, şiddetli ve kalıcı ruhsal sorunlara yol açabileceğini göstermiştir. Duygu-durum bozuklukları, kaygı bozukluğu ve travma sonrası stres bozukluğu sağlık çalışanlarında gözlemlenen psikolojik tepkiler ve durumlardır. Hemşireler diğer sağlık personellerine göre daha fazla etkileniyor. Kişileri etkileyen, olayların kendisi değil, bu olaylara geliştirdikleri bakış açısıdır. Pandemi de psikolojik tepkiler ortaya çıktı.” şeklinde konuştu.Prof. Dr. Doğan: “İnsanlar mutlu değil”Psikolojik iyi oluş ve pozitif psikolojiye değinen Prof. Dr. Tayfun Doğan; “Pozitif psikoloji olumluya odaklanır. Sıradan bir insanın güçlü yanlarını ve erdemlerini incelemekten başka bir şey değildir. Yaşamın anlamı ve amaçları çok önemlidir. Anlamlılık duygusu ve anlamlı kılan düşüncelere sahip olma gibi. Mutluluğun önemi de büyüktür. Bir tercihte olabilir. Mutlu insanlar daha uzun yaşar, daha sağlıklıdır. Enerjik ve üreticidir. Daha sayacağım birçok şey var. Mutlu insanlardan zarar gelmediğini görebiliyoruz. Ama pandemi sürecinde insanlar çok öfkeli maalesef. Ruhsal anlamda bozukluklar oldu. İnsanlar mutlu değil.” İfadelerini kaydetti.

01 HAZ 2021

Perfüzyon Günleri Etkinliği’nin İlki Gerçekleştirildi

“Üsküdar Üniversitesi bir ilke imza attı”Programın açılış konuşmasını Sağlık Bilimleri Dekanı Prof. Dr. Şefik Dursun yaptı. Dursun: “Üsküdar Üniversitesi bir ilke imza atmış oldu. Ali hoca Üsküdar Üniversitesine geldiğimden beri hedeflediği perfüzyon eğitimini ve lisansüstü programlarının kurulması isteği oldu. Azmedince oluyor. Şu anda pandemiye rağmen lisans programı çok güzel gidiyor. İmkânlarımızı öğrencilerimize en iyi şekilde sunuyoruz. Ali ve İsmail hocalarımız boş durmuyorlar çevrelerinde oluşmuş imkânları öğrencilerimize yetişmeleri için sunuyorlar. Bu bizim için çok önemli bir destek.” dedi.4’üncü sınıf öğrencileri mezuniyet projelerini sundu!Toplamda üç oturumdan oluşan etkinliğin ilk oturumunda Üsküdar Üniversitesi Perfüzyon Bölümü son sınıf öğrencileri Aleyna Zeycan Köse, Ebru Nur Kabakbaş ve Miray Satıcı “Antegrat Selektif Serebral Perfüzyon”, İrem Kısa, Ali Furkan ve Gülnur Demir “Kanülasyon Yöntemleri ve Kanül Seçimi” başlıklı sunumlarını gerçekleştirdi. Yusuf Altundal, Ayhan Demirelli, Aylin Akova ve Ekrem Almalıoğlu “Kardiyopleji Solüsyonları” başlıklı sunumlarını gerçekleştirirken, Dilara Aybi, Elif Eğribük, Aybüke Özkan ve Sevgi yapalak “Kardiyopleji Yöntemleri” başlıklı sunumlarını programın 2. oturumunda gerçekleştirdi.Etkinliğin son oturumunda ise Emre can Demiray, Muhammet Murat Tosun, Muhammet Sait Ödemiş ve Sümeyra Türkmen “Modifiye Ultrafiltrasyon”, Zehra İnce, Meryem Özer, Beren Açıkel ve Şükran Meydan “Hemodilüsyon”, Neslihan Erzurum, Sema Nur Taştan, Dilara Ayaz ve Zeynep İrten de “Kan Koruma Yöntemleri” başlıklı sunumlarını gerçekleştirdi.

31 MAY 2021

Covid-19’da Fizyoterapist Olmak Etkinliği Gerçekleştirildi

Etkinliğin moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Deniz Demirci’nin yaptı.Uzm. Fzt. Güven: “Çocukları iyi hissettirecek düzenlemeler yapılmalı”Uzm. Fzt. Nilay Güven, “Yaptığınız her işte olduğu gibi mesleğinizi sevmeniz gerekiyor. Bu işte çocukları sevmek önemli çünkü seanslar sürecinde bir dakika bile susmadan ağlayan, hasta ve çok ağır hastalığı olan çocuklar ile iletişim kuruyoruz. Bu noktada tabii ki sabır olacak. Sevmek ve ilgi alanınızı iyi belirlemiş olmanız gerekiyor. Bu süreçte çok tecrübe ediniyoruz. Yürüyemeyen çocukları yürütebilmek çok değerli ve buna tanık olmak paha biçilemez. Edindiğim tecrübeler ışığında geçmişe yönelik kendime bir anekdot verecek olursam her çocuğun algı seviyesinde ve süresinde anlık hızlı çözümler üretilebilmeli, pediatri seansında çocuğun mutlu olabileceği, onu iyi hissettirecek düzenlemeler yapılmalı.” dedi.Uzm. Fzt. Akkurt: “Staj yapmak fizyoterapist için çok önemli bir unsur”Akademik personel olarak çalışan fizyoterapistlerin Covid-19 sürecinde yaşadığı sorunları aktaran Uzm. Fzt. Ferit Akkurt; “Fizyoterapist olmanın muazzam bir güzelliği bulunuyor. Covid-19 döneminde öğrencilerimiz bu güzellikten mahrum kaldı. Staj yapmak fizyoterapist için çok önemli bir unsur. En azından hastaya dokunmak, hasta ortamını hissetmeniz gerek. Covid-19 nedeniyle online eğitime geçtiğimiz ilk zamanda videolar üzerinden ders işliyorduk ancak öğrencilerim de hastaya dokunma, yüz yüze etkileşim halinde olmayı çok istiyorlardı. Öğrenciler staj yapma imkânı bulamadı. İşe başlama döneminde en önemli unsurlardan biri özgeçmişte staj yapılan yerlerin bulunması. Bu alan pandemi nedeniyle maalesef boş kalacak. Etkileşimimiz bu dönemde çok az ama birbirimize her alanda ne olursa olsun desteklemeliyiz ve referans olmalıyız.” şeklinde konuştu.Uzm. Fzt. Kamiloğlu: “Telerehabilitasyona geçiş ile beraber internet kullanımı azaldı”Geriatrik Fizyoterapistler ve Covid-19'da yaşadıkları sıkıntıları aktaran Uzm. Fzt. Dilara Kamiloğlu: “Covid-19 ile birlikte yaşlılarımızın internet kullanımı 2015'te %5,6 iken 2020 yılında bu oran %7’lere çıktı. Biz de yeni bir strateji yarattık. Ne yapabiliriz diye düşündük ve telerehabilitasyona geçtik. Telerehabilitasyona geçiş ile beraber yaşlılarımızın internet kullanımı biraz daha azaldı. Bu noktada ailelerden yardım istedik. Mart-Haziran arası telerehabilite ile sürdü. Hazirandan sonra evlere gitmeye başladık. Çünkü çoğu klinik kapalıydı. Yaşlılar bizden doğru bilgi beklediler ve fonksiyon kayıplarını en aza indirmeye çabaladık. Çalışırken en önem verdiğim nokta mutlaka yaşlılarımıza biz bu işi yalnızca sizin için yapıyoruz mesajı vermekti. Meslektaşlarıma vereceğim en önemli tavsiye psiko-sosyal yaklaşım, hastaya nasıl yaklaşılması gerektiği ve ağrının nasıl yönetmemesi gerektiği hakkında bilgilenmeleri.” Dedi.Uzm. Fzt. Gülegül: “Hastamızın sağlığı için her şeyi göze alıyoruz”Uzm. Fzt. Fatih Gülegül, evde çalışan fizyoterapistlerin Covid-19 döneminde yaşadıkları tecrübeleri aktardı. Gülegül; “Evde fizik tedavi sürecinde hastanın yaşama alanını bire bir gördüğümüz için tedavi konusunda fikir sahibi olmamızı sağlıyor. Evin içinde hasta için risk barındıran eşyalara karşı önlem alabiliyoruz. Hasta evde kendini tedavi esnasında daha rahat hisseder. Özellikle ağır hastalar için kliniğe hastaneye gitmek biraz daha zor oluyor. Bu nedenle evde bakım çok daha sağlıklı. Uzmanlar hastalarına birebir daha fazla zaman ayırıyor ve verimli tedaviler gerçekleşiyor, hastalarla iletişim çok daha rahat oluyor. Dezavantajları ise hastaların fazla rahatlamaları sonucu tedaviler aksayabiliyor. Hasta evde tek olunca sürekli kendime umutsuz hissedebiliyor. Bu tür sonuçlar da hastanelere yönlendiriyoruz. Eğer sonuç alamazsak biz birebir ilgileniyoruz. Hastamızın sağlığı için her şeyi göze alıyoruz.” Diye konuştu.Uzm. Fzt. Kocabey: “Yakın temasta çalıştığımız için riskimiz çok yüksek”Uzm. Fzt. Burcu Kocabey, pandemi sürecinde de yaşadığı deneyimlerden bahsederek; “Hastalar bu süreçte kalabalık alanlarda, hastaneler, klinikler gibi ortamlarda bulunmak, risk altında kalmak istemediler. Çekinceleri vardı ve daha bireysel çalışan fizyoterapi merkezlerine, sağlık yaşam merkezlerine başvurdular. Bu durum bağımsız çalışan fizyoterapistlerin lehine bir durum oldu. Tabi ki erken dönemde birçok kapanma da yaşadık ve hizmet veremedik. Fakat dediğim gibi pandemi sürecinde evde çalışan fizyoterapistler için de bir avantaj oldu diyebiliriz. Bağımsız çalışmak, hastanelerin öngörülemeyen durumları nedeniyle avantajlı oldu. Bulunduğunuz ortamı ve kliniğinizi siz belirleyebilir, kuralları siz koyabilirsiniz. Tabii ki hastayı, ekipmanları siz seçip en uygun ekipmanları kullanabilme avantajına sahipsiniz. Hasta ile yakın temasta çalışıyoruz ve hem hastayı hem de kendimizi bu süreçte salgından korumayı bilmeliyiz. Yakın temasta çalıştığımız için riskimiz çok yüksek.” dedi.

20 MAY 2021

V. Özel Öğrenme Güçlüğüne Multidisipliner Yaklaşım Sempozyumu Gerçekleştirildi!

Birçok farklı üniversiteden, çok sayıda akademisyen ve öğrencinin katıldığı sempozyumun moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi Kulüp Başkanı Berkay Karpuz ve Ergoterapide Pozitif Uyum Kulüp Başkanı Şevval Ateş üstlendi.Açılış konuşmalarını Üsküdar Üniversitesi Disleksi Kulübü Yönetim Kurulu Üyelerinden Kulüp Başkanı Serra Korkmaz, Kulüp Başkan Yardımcıları Sertaç Geren ve Erva Nur Kurt yaptı.“Özel Öğrenme Güçlüğüne Multidisipliner Yaklaşım Sempozyumu geleneksel hale geldi”Disleksi Kulübü olarak açıldıkları günden bu yana birbirinden güzel etkinlikler yaptıklarını dile getiren kulüp üyeleri; “Kulüp açıldığından bu yana birbirinden güzel etkinlikler yaptık. Okulumuzda atölye açtık ve bu atölyede çeşitli etkinlikler gerçekleştirdik. Sonrasında atölyemize disleksi tanılı misafirlerimizi davet ederek birtakım çalışmalar yaptık. Sizlerin katılımıyla yüz yüze gerçekleştirdiğimiz sempozyumlarda merdivenleri bile doldurup taşıran, online olarak gerçekleştirdiklerimizde yoğun ilgi gören Özel Öğrenme Güçlüğüne Multidisipliner Yaklaşım Sempozyumlarının 5’incisini bugün sizlerle birlikte hayata geçirmekten mutluluk duyuyoruz.” dedi.“Öğrenme güçlüğü bir çeşit beceri eksikliğidir”"Özel Öğrenme Güçlüğünde Sosyal Duygusal Beceriler" başlığında konuşan, ilk oturumun başkanı Prof. Dr. Aylin İlden Koçkar; “Sosyal bilgi işleme, problem çözme, mizahı anlama, yüz ifadelerini ve karmaşık duyguları anlama, sosyal ipuçları, sosyal biliş ve sosyal becerilerdeki yetersizliklerdir. Özel öğrenme güçlüğü yaşayan çocukların aile arasında daha az yakınlık ile daha fazla iletişim sorunu olduğunu da bildirmektedir. Daha düşük sosyal zekâ becerileri vardır.” dedi.“Ergoterapi Özel Eğitimciler için olmazsa olmaz disiplindir”“Öğrenme Güçlüğü ve Ergoterapiye Genel Bakış” konusuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Sertan Talas; “ DSM-5’e göre özgül öğrenme bozukluğu, diğer akademik öğrenmeler için temel oluşturan, okuma, yazma ve aritmetik gibi özel akademik becerilerin öğrenilmesi ve kullanılmasına ket vuran nörogelişimsel bir bozukluktur. Kendine bakım boyutunda çocukların diğer özel gereksinim gruplarına göre daha az desteğe ihtiyaç duyabilir. Üretkenlik ve boş zaman etkinlikleri bağlamında ise ergoterapistlere büyük görev düşmektedir.” ifadelerini kullandı.“Her çocuk özel ve biriciktir”Özel öğrenmede tanılama hakkında fikirlerini dile getiren Çocuk Gelişimci Elif İpek Tutuş; “Özel öğrenme kalıtımsal, doğum öncesi veya doğum sonrası nedenlerden olabilir. İlk tıbbi teşhisi Amerikan Psikiyatri Derneği koymuştur. Bu alanda en önemli tedavi ve değerlendirme yöntemi eğitimdir. Eğitimde akran öğretimi, iş birlikçi öğretim kullanılmaktadır. Akademik alanda dikkat, algı, hafıza, dil/okuma, uzamsal etkilenen etmenlerdendir.” şeklinde konuştu.“Bilgiyi işleme kuramı iki temel öge üzerinde durmaktadır”“Özel Öğrenme Güçlüğünde Bilgiyi İşlemleme Süreçleri” konusundan bahseden Erg. Özge Özgenç Gür; “Birincisi duyusal kayıt, kısa süreli bellek/ çalışan bellek ve uzun süreli bellektir. İkincisi ise bilişsel süreçleri içerir. Bunlar içsel zihinsel eylemlerdir ve bilginin bir yapıdan diğerine geçişini sağlar. Duyusal kayıda gelen bilgilerin bir kısmı atılır, bir kısmı kısa süreli bellekte algılanır. Bilgi bazı süreç yardımı ile uzun süreli belleğe geçer. Bilgiye gereksinim olduğunda uzun süreli bellekten geri getirilir.” dedi.“Bu çeşitliliğin içinde zorluklar kadar pek çok hediye de var”ICF Yönetici ve Lider Koçu MBA, PCC, ACPC Berna Pınar Tunç “Özel Olmak Neden Bu Kadar Güç?” başlıklı konuşmasında, “Disleksinin yaşattığı zorlukları biliyoruz. Ama bildiğimiz bütün bilgilerin içinde en iyi şey disleksi bir engel değil, disleksi bir çeşitlilik ve bu çeşitliliğin içinde zorluklar kadar pek çok hediye de var.” ifadelerini kullandı.“Çocuklar eğitim dilinden dolayı bazı yetersizliklere sahip olabiliyor”Özel öğrenme güçlüğünü, dil ve konuşma terapisi perspektifinden ele alan Dkt. Muhammed Selman Babar; “Özgül öğrenme güçlüğü ne değildir? Edinilmiş değildir. Özgül öğrenme güçlüğü nörogelişimseldir. Bizim bunu edinilmiş bir zekâ bozukluğu olarak değerlendirip bu bakış açısıyla bakmamamız gerekiyor. Zekâ bozukluğunu gösteren bir bozukluk değildir. Geçici bir durum değildir hayat boyu devam eden bir durumdur. Eğitim dilindeki yetersizliklerden kaynaklanmamaktadır. Örneğin biz Türkçe eğitimi alıyoruz fakat yurtdışına çıktığımızda İngilizce eğitimi alıyoruz. Çocuklar böyle durumda eğitim dilinden dolayı bazı yetersizliklere sahip olabiliyor. Bizim bunu özgül öğrenme güçlüğüne bağlamamamız gerekiyor.” dedi.“Ergoterapistler, öğrenme sorunu yaşayan bireylerin günlük yaşamda daha bağımsız olabilmelerini hedefler““Özel Öğrenme Güçlüğünde Ergoterapi Ve Duyu Bütünleme Yaklaşımları” konusunu ele alan Erg. Melike Şahan; “Öğrenme sorunu yaşayan bir çocuğa özel öğrenme güçlüğü tanısının koyulabilmesinin ilk şartı çocuğun zekâsının normal veya normalin üzerinde olmasıdır. Disleksi tanısı alan bireylerin frontal bölgeleri disleksi olmayan bireylere göre çok daha yoğun aktivasyon gösterirken, oksipital ve parietal bölgeleri çok daha az aktivasyon göstermektedir. Frontal bölgenin aktivasyonunun yoğun olması bu çocukların hayal kurma becerilerinin çok daha güçlü olduğunu gösterir. Oksipital ve parietal bölgenin aktivasyonunun az olması bu çocukların okuma, yazma gibi akademik becerilerde sorun yaşayabileceklerini gösterir. Disleksi tanısı olan bireylerin sol parietotemporal bölgelerinde gri ve beyaz madde yoğunluğunun da çok daha az olduğu tespit edilmiştir. Özel öğrenme güçlüğü tanısı olan çocukların ve yetişkinlerin tedavisinde ergoterapi ve duyu bütünleme müdahaleleri kullanılabilir.” şeklinde konuştu.“ İyi bir rehberlik yapıldığında iyi başarılara imza atabiliyorlar”“Özgül Öğrenme Güçlüğünde Aile Tutumunun Çocuk Üzerine Etkisi” konusunda değinen Dr. Öğr. Üyesi Ulviye Akın; “Disleksiyle baş edebilmek ailelerimiz için ilk başlarda hiç kolay olmayabilir. Çünkü disleksiyi anlamakta ya da kabullenmekte ailemiz zorlanmış olabilir. Klinik gözlemimde babalar kabullenmekte biraz daha zorlanıyor. Anneler çok daha çabuk baş edebiliyorlar. Disleksinin dikenli yollarını aşıp gül bahçesine ulaşmak zaman alıyor ya da almış olabiliyor. Ama şunu hep ailelerimize söylüyorum, çok sayıda uluslararası okulları kazanan çok sayıda başarılı danışmanları gördükten sonra şunu fark ettim; evet, başladığımızda ne yapılacağını bilmiyor aileler çok zorlanıyor. Ama onlara iyi bir rehberlik yapıldığında gerçekten de iyi başarılara imza atabiliyorlar.” dedi“Çocukların iç motivasyonu çok önemli’’“Özgül Öğrenme Güçlüğündeki Beceri Kayıplarına Yaklaşımlar” konusunu ele alan İsa Kör; “Öğrenme güçlüğünde çocuklarda genel anlamda fazla özgüven, ama sosyal anlamda özgüven eksikliği görüyoruz. Aileler bazen çocuklarının üstün zekâlı olduklarını düşündükleri için tanı koymadan bu terimi kullanabiliyorlar. Bunun hem artı hem de eksi yönleri var.” dedi. Kör, ailelerin bu tarz yaygın gelişimsel bozuklukların ne olduklarından detaylı bir şekilde bilgilendirilmesinin çok önemli olduğunu belirterek; “Aileyi bilgilendiriyoruz, ama çocukların onlara bu isim takılmasını çok hoş görmüyorum, özellikle görüşmelerimde çocukların yapmasını istediğim birçok aktivitede ben bunu yapabilirim diyerek katılım sağlamadıklarını görüyorum. Çocukların ayrıca iç motivasyonu çok önemli. Çocukların ve ailelerin tanı koyulmadan yaşadıkları herhangi bir zorlukla karşı karşıya geldiklerinde “Evet ben de disleksi olacağım” şeklinde önyargılı konuşarak çocukların birçoğunun yeterli seviyede gayret göstermiyor.” ifadelerini kullandı.“Amerika’dan Bursa’ya kapsamlı bir sempozyum oluyor’’          Üçüncü oturum başkanı Bülent Madi “Ergoterapistin Eğitiminde Hareket Sanat Müzik” konusunu ele alan bir sunum gerçekleştirdi. Madi; “Ergoterapi bizim aramıza biraz geç katıldı, ama özellikle Üsküdar Üniversitesi bünyesinde nörobilimde yapılan çalışmalar için ayrıca tebrik etmek istiyorum.” dedi ve bebeklerin vücut ve beyin gelişiminin anne karnındayken üçüncü haftadan başladığını, zamanla gelişim tamamlandıkça karmaşık sistemlerin ortaya çıktığını ve buna adaptasyonun sağlandığını belirtti.“Sevdikleri işi yapmaları odaklanmalarını arttırıyor”“DEHB, Öğrenme Güçlüğü ve Güncel Gelişmeler” konusuna değinen Ece Türün, çocuklara sevdikleri işi yaptırmanın odaklanmayı arttırdığını, bir işin zorla yapılmasının dikkat problemlerine yol açtığını ve dolayısıyla fren sistemlerinde birtakım problemler yaşanabileceğini vurguladı. DEHB tanılı çocukların duygularını çok yoğun yaşadıklarını ve bu yüzden öfke nöbetleri geçirebildiklerini söyledi. DEHB ve Özgül Öğrenme Güçlüğü görülen çocuklara uygulanacak yaklaşımlarda olumlu yönlere bakılması gerektiğini belirtti.“Kanıta dayalılık ilkesinin benimsenmesi önemli’’“Yaygın Gelişimsel Bozukluklarda Müzik Terapi” konusunu ele alan sayın Kadir Akpınar, müzik terapide söz konusu terapi işin içine giriyor ise yapılan çalışmaların bilimsel olması gerektiğini ve kanıta dayalılık ilkesinin benimsenmesini söyledi. Akpınar, otizm spektrumu olan çocuklarda ritim temelli aktif müzik terapi çalışmalarında taklit becerisi, eş zamanlı uyum, sosyal iletişim, algısal motor beceri, davranışsal beceriler, dinleme, dinlediğini uygulama gibi becerilerin geliştiğinin kanıtlandığını bir araştırma örneği de gösterdi.“Çocuğun günlük yaşamdaki optimum becerilerin bellek ve organizasyon ile ilişkilidir’’“Dislekside Ergoterapi Müdahalelerinin Etkinliği ve Önemi” konusunu ele alan Berfin Demirci, pediatri alanında edindiği klinik deneyimlerden birisi olan disleksili çocuklarda, kuvvetli yönlerinden bahsetti. Her bireyin kendi içerisinde çok özel olduğunu, dolayısıyla uygulanacak müdahalelerin kişi odaklı olması gerektiğini vurguladı. Ergoterapide kişinin aktiviteye katılım için ilgi alanlarını belirlemenin uygulanacak müdahalede daha etkili sonuçlar doğuracağını söyledi. Çocuğun günlük yaşamdaki optimum becerilerinin bellek ve organizasyon ile ilişkili olduğunu belirtti. Günlük yaşamdaki bağımsızlığın aynı zamanda akademik becerilere de nasıl yansıdığını açıkladı.“Disleksinin okuma, çözümleme ve anlamlama boyutları var"DSM V’te (Ruhsal BozukluklarınTanısal ve Sayımsal El Kitabı V) nörogelişimsel bir bozukluk olarak tanımlanan öğrenme güçlükleri genel olarak üç tür şeklinde ele alındığından ve bunlardan ilki okuma güçlüğü olarak adlandırılan disleksidir, şeklindeki tanımı ile sunumuna giriş yapan Sevilay Tunç; “Disleksinin okuma; çözümleme ve anlamlama boyutları var.” Diyerek disleksili çocukların okul dönemi özelliklerini anlatırken örneklerle destekleyen konuşmacımız bu gözlemlerin akademik hayatta etkilerinden bahsederek önemine dikkat çekti.“Disleksi yönetiminde nöroplastisite temelli inter(trans)disipliner uygulamalar daha etkili olabilir”“Bağlantısal Beyin Ağ Organizasyonu Çerçevesinde Disleksi Nedir?” konusunu ele alan Prof. Dr. Şükrü Torun; “İnsan beyni standart değildir. Beynimiz, sinir sisteminin tüm birimleri ile iletişim içindedir. Bütün olarak çalışan iç içe girmiş, büyük ölçekli bir fonksiyonel networkler organizasyonudur. Kortikal düzeyde akıcı okuma becerisinin edinim sürecinde görsel işlemcilerden bazıları bir dil-görme işlemleri ara yüzüne dönüşür. Tipik okuyucu ile disleksili okuyucunun sol inferior girus, sol frontal girus alanlarında çakışma görülürken frontal, parietal ve oksipital bölgelerde ayrışma görülür. Dislekside nörokreatif müzik terapi yaklaşımının ana hedefleri; ritmik işitsel-görsel-motor entegrasyon, ritmik grafem-fonem eşleme, hızlı sözcük tanıma-hızlı isimlendirme, prozodidir. Paralel hedefleri ise; hece vurgusu-ritmik/müzikal geçiş becerileri, ritim-hareket-ses entegrasyonu, kreatif sembolik ses-hareket kodlama, emosyonel kreativite, Öz-farkındalık, özgüven, sosyal katılım/ etkileşim, motivasyondur.” dedi.“Okul yaşantısında öğrencilere kazandırılması gereken temel becerilerden biri de sosyal becerilerdir”“Öğrenme Güçlüklerinde Akran Zorbalığı Ve Çocukluk Çağı Depresyonu” konusunu ele alan Uzm. Psk. Aynur Sayım; “Öğrencilerin, öğretmenlerin ve diğer personellerin kendilerini fiziksel, psikolojik ve sosyal bakımdan özgür hissetmelerine okul güvenliği denir. Okulda öğrenme için uygun bir ortam yaratılmalıdır. Okulun içindeki zorbalık okula geliş gidiş sırasındaki zorbalıktan çok daha sık olmaktadır. Okuldaki oyun bahçeleri zorbalığın gerçekleştiği en tipik yerdir. Toplumdaki tüm bireylerin sahip olmaları gerekli olan temel bilgi, beceri, davranış ve alışkanlıkları kazandırmakla sorumlu olan okul yaşantısında öğrencilere kazandırılması gereken temel becerilerden biri de sosyal becerilerdir. Sosyal beceriler bireyin başkaları ile iyi ilişkiler kurmasında, toplumsal kurallara uymasında, başkalarına yardım etmesinde, haklarını kullanabilmesinde sosyal becerilerin önemi büyüktür. Stres altında bulunan çocuklar, kayıp yaşayan çocuklar veya dikkat, öğrenme, davranış veya anksiyete bozukluğu olan çocukların depresyona yakalanma riski daha fazladır. Tedavide psikoterapi, psikiyatri, aile ve okul işbirliği çok önemlidir.” dedi.“Laterralizasyonun iyi gelişmemesi disleksi gibi sorunlara neden olabilmektedir”“Disleksili Çocuklar İçin Duyusal Stratejiler” konusunu ele alan Erg. Sedanur Yılmaz; “Disleksili çocuklarda bilişsel becerilerde problemler, görsel işitsel algı ve işlemleme problemleri, motor koordinasyon, denge problemleri sıklıkla rapor edilen problemler arasında görülür. Duyu bütünlemesine dayalı olan yaklaşımlar disleksiye sahip çocuklarda uygulanan programlardan birisidir. Birçok bilim insanı vestibüler uyarım eksikliğini öğrenme problemleriyle ilişkilendirmektedir. Vestibüler, proprioseptif, taktil, işitme sistemlerinin görme üzerinde çok güçlü etkileri vardır. İşitsel sinir sistemi çalışmaya başlayan ilk sistemimizdir. Temel işitme alanı ne duyduğunu bilmeden duymaktadır. İşitsel algı çevreden gelen duyusal uyaranlarla kulaklarımıza ulaşan bilgileri alma ve yorumlama kabiliyeti olarak tanımlanabilir. Proprioseptif duyu vücudun pozisyonunu ve hareketleri hakkındaki gerekli bilgiyi beyne ileten sistemdir. Aktiviteler sırasında oluşturulan doğru vücut postürü aktiviteye kolay odaklanmayı sağlamaktadır.” şeklinde konuştu.“Çocuklar normal veya yüksek zeka seviyelerine sahip oldukları halde yine de öğrenemeyebilirler”Çoc. Gel. Psk. Güler Hemidova; “Tam olarak tedavisi olmayan diskalkuli etkili öğrenme stratejileri ve veli desteğiyle en az seviyeye indirilebilmektedir. Diskalkuli tanısı alan bireyler rakamlar, basit işlemler, problemler ve problemlerle ilgili sezgileri kullanmada ve anlamada güçlük çekerler. Çok basit anlamda disleksiye anlama, dilsel bilgi üretiminde ya da tepkide bulunmadaki işlev bozukluğu dersek diskakuliyi de niceliksel ve mekânsal bilgi üretiminde, anlama ya da tepkide bulunmadaki işlev bozukluğu olarak tanımlayabiliriz. Diskalkulik öğrenciler para, zaman, yön gibi nicelikleri kullanmada zorlandıkları için günlük yaşamda sıkıntı çekmektedir. Diskalkuli tanısı koyulan bir öğrenciyi sınıfa dâhil edebilmemizi sağlayacak pratik yöntemler ve öğretim tasarımları mevcuttur. Bunlar okuma becerilerini geliştiren stratejiler, matematiksel problem çözme becerilerini geliştiren stratejiler ve genel öğretim tasarımlarından oluşmaktadır.” dedi.“Sanal gerçeklik uygulamalarını özel öğrenme güçlüğünde de görmek mümkün”Özel öğrenme güçlüğü ile sanal dünyayı birleştiren ergoterapi yaklaşımlarını ele alan Erg. Menekşe Yüksel; “Sanal dünyalar bize gerçeklikte yapamayacağımız birçok imkânı sunar. Kişi için tehlikeli olan veya ekonomik olarak yapılamayacak müdahaleleri, direkt geri dönüşler alabileceğimiz ve gerçekliği aratmayacak deneyimlerle sunabiliyoruz. Ayrıca kişinin problemi her ne ise o probleme yönelik, hedeflediğimiz noktaya yönelik sanal dünyalar yaratmamız da artık çok kolay.” şeklinde konuştu.“Özel öğrenme güçlüğünde multidisipliner çalışma ortamı çok değerlidir’’“Dislekside Güncel Veriler” konusunu ele alan Atıf Tokar; “Sanal dünyaya yatkın, konuşmak yerine emojileri seven, dokunmayı sevmeyen, bedensel farkındalık zayıflığı görülen, yüz okuma becerisi gelişmemiş, karışık zemin algılama zorluklarına sahip, cep telefonu kullanımı dışında ince motor becerileri zayıf bir alfa nesil geliyor. Yeni kuşağın tanınması doğru müdahale için önemlidir. Disleksili çocuklarda çalışırken hassasiyet noktaları vardır. Sosyalleşme ciddi bir sorun olmaktır. 3. sınıftan sonra ülkemizde müfredat soyut bilgiye geçmektedir ve bu dönem önemlidir. Disleksili çocuklar okuldan kopma noktasına gelirken psikolojik bozulma başlayabilir. Özel öğrenme güçlüğünde ergoterapistlerin önemli bir rol üstlendiği multidisipliner çalışma ortamı çok değerlidir.” ifadelerinde bulundu."Çocuklarının durumunu kabul etmeyen velilere destek olmak gerek"“Erken Çocukluk Dönemde Özgül Öğrenme Güçlüğüne Dair Gözlemler ve Eğitime Başlangıç” konusunu ele alan Çoc. Gel. Melisa Akköse Kaya; “Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile özgül öğrenme güçlüğünün bir arada görüldüğü vakalar ile fazlaca karşılaşmaktayız. Okul öncesi kurumda çalışan eğitmenlere yönelik araştırma ve çalışmalarımda dikkat çeken bir belirti olarak özgül öğrenme güçlüğünden şüphelenilen çocuklarda kavram ve algılama becerisinde yetersizliklerin ortaya çıktığını gördüm. Bunların yanı sıra bu çocuklarda kaygı ve başarısızlık korkuları görülmektedir. Velilerin çocukları hakkındaki gözlemlerini endişe ile de olsa eğitmenlerle çoğunlukla paylaştıklarını biliyoruz. Ancak kabullenmeyip paylaşmaktan çekinen bir grup da var. Bu gruba destek olmak da müdahale programının ayrılmaz bir parçasıdır.” dedi.“Zihin haritalarını uygulayıcılar için çok değerli bir araçtır” “Dislekside Zihin Haritaları” konusunu ele alan Erg. Veysel Özkök; “Prof. Dr. Roger Sperry’nin Nobel Ödülü aldığı Corpus Callosum ile ilgili çalışması ve Tony’ın çalışmalarıyla bilim dünyasına kattığı zihin haritaları uygulayıcıları için çok değerli bir araçtır. Zihin haritaları bir düşünme aracıdır. Zihin haritalarının kalıcı, eğlenceli ve özgün bir öğrenme avantajı sunmaktadır aynı zamanda hafızayı geliştirmektedir. Lineer yöntemin aksine sağ ve sol hemisferi işin içine katarak yaratıcı düşünmeye katkı sağlar. Zihin haritalarının disleksili bireylerde kavramayı kolaylaştırır, fikirleri kaybetmemeyi sağlar, bilgileri küçük parçalara bölerek kolay anlaşılır hale getirir.” İfadelerini kullandı.“Özgül öğrenme güçlüğü dünya ortalamasında 10 çocuktan birinde görülmektedir”“Yaşam Boyu Özgül Öğrenme Güçlüğü” konusunu ele alan Gülten Yörük; “Özgül öğrenme güçlüğü dünya ortalamasında 10 çocuktan birinde görülmektedir. Bu ciddi bir orandır. Ancak Türkiye’de farkındalığın arttırılması gerekmektedir. Özel eğitim paydasının büyük bir kısmının özgül öğrenme güçlüğü görülen bireylerdir. Ergoterapistlerin özgül öğrenme güçlüğe sunabileceği katkılar oldukça fazladır. Dislekside geleneksel eğitim üzerinden bir değerlendirme yapıldığında birçok çocuğun yetersiz sonuç alacaktır, modern ve bireysel farklılıklara dayalı eğitim sistemi daha etkili bir sistem ve değerlendirme yolu olacaktır. Disleksi adeta zekayı gizleyen bir perdedir. Yetişkinlerde de disleksi görülebilir, bu noktada erken farkındalık önemlidir.” dedi.“Sanatla terapi, insanın kendini görebileceği en estetik aynadır”“Özel Öğrenme Güçlüğünde Pozitif Terapi” konusunu ele alan Şevval Ateş; “Sözel ifadelerin zorluğuna karşı olarak sanat terapisi müdahale programında farklı bir yol sunar. Problemi doğrudan konuşmak yerine sanat ile istenildiği kadar ve istenildiği şekilde ifade etmek mümkündür. Sanat terapisi dislekside beyin yarım küreleri arasındaki dengenin sağlanmasına yardımcı olabilir. Sanat terapisi, bireysel farkındalığı etkiler ve müdahale sürecine de yardımcı olur. Sanatla terapi, insanın kendini görebileceği en estetik aynadır.” dedi.Sempozyum, Prof. Dr. Sevda Asqarova’nın teşekkür belgeleri takdimi ve kapanış konuşmalarıyla sona erdi.

17 MAY 2021

Üsküdarlı Öğrencilerin 14 Projesi TÜBİTAK’tan Araştırma Desteği Aldı!

 TÜBİTAK 2209-A Programın amacı, üniversitelerde öğrenim görmekte olan lisans öğrencilerini, projeler yoluyla araştırma yapmaya teşvik etmek. TÜBİTAK 2209-A Programında desteklenen 14 adet lisans araştırma projesinin 8 tanesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, 6 tanesi Sağlık Bilimleri Fakültesi öğrencilerine ait. Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi’nden 6 adet Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü, 1 adet Biyomühendislik Bölümü ve 1 adet de Adli Bilimler Bölümünden olmak üzere 8 öğrenci projesi desteklenmeye uygun görüldü.  Moleküler Biyoloji ve Genetik alanında desteklenen projelerin 5 tanesi aynı zamanda TRGENMER (Transgenik Hücre Teknolojileri ve Epigenetik Uygulama ve Araştırma Merkezi) bünyesinde, Merkez Direktörü Dr. Öğretim Üyesi Cihan Taştan eş danışmanlığında araştırma projesi olarak devam ediyor.Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Desteklenen ProjelerProje YürütücüsüProje İsmiProje DanışmanlarıÖzüm KılıçMilnesium Tardigradum Türünde Bulunan hsp70 Proteini ile Rekombinant Dondurma SolüsyonuDr. Öğr. Üyesi Cihan TaştanHasret ArazAntibiyotik Dirençli Mycobacterium Smegmatis Bakterisi için CRISPR Kullanarak Dirençsiz Hale GetirmekProf.Dr. Sevim IşıkDr.Öğr. Üyesi Cihan Taştanİlayda ÇavrarAntibiyotiğe Dirençli Escherichia Coli Bakterisini CRISPR ile Dirençsiz Hale GetirmeProf.Dr. Sevim IşıkDr.Öğr. Üyesi Cihan TaştanBuse BaranBuğdayın (Triticum Vulgare), Buğday Cüce Virüsü (WDV)’ne Karşı Direncini Artırmak İçin CRISPR Tabanlı Modifikasyonların UygulanmasıProf. Dr. Muhsin KonukDr.Öğr. Üyesi Cihan TaştanCemre Can İnciHIV Hızlı Tanı KitiDoç. Dr. Kaan YılancıoğluDr.Öğr. Üyesi Cihan TaştanFurkan MeriçKuarsetin- Saponin Moleküllerinin Kronik Myeloid Lösemi Hücrelerinde Antikanser Etkilerinin ve Sinyal Yolaklarinin BelirlenmesiDoç.Dr.Belkıs Atasever ArslanAfra Gülsüm DuranMuşmula (Mespilus germanica) ve Yerelması (Helianthus tuberosus) Bitkilerinin Antioksidan Aktivitelerinin, Rooibos (Aspalathus linearis) Bitkisinin Antioksidan Aktivitesi ile KarşılaştırılmasıDr.Öğr.Üyesi Tuba SevimoğluAyşe Öykü TuncayAdli Bilimlerde Lif Delili ve Adli TekstilDoç.Dr.Aylin Yalçın SarıbeyÖte yandan, Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesinden 2 adet Ergotizm Bölümü, 2 adet Ebelik Bölümü, 1 adet Ortez/Protez Bölümü ve 1 adet Dil ve Konuşma Terapisi Bölümünden olmak üzere toplam 6 adet öğrenci projesi desteklenmeye uygun görüldü. Sağlık Bilimleri Fakültesi Desteklenen ProjelerProje YürütücüsüProje İsmiProje DanışmanlarıMelike ŞahanErgotizmProf.Dr. Sevda Asqarova Menekşe YükselDokun DinleProf.Dr. Sevda Asqarova İlayda AltundalSağlık Bilimleri Fakültesi Öğrencilerinin Şiddet Eğilimi Prof.Dr.Güler CimeteYasin TutkunKabartmalı TPE Protez EldiveniDr.Öğr.Üyesi Ayşe Nedret OkanBetül ÇetinkayaGebelerin Doğum Şekillerine İlişkin Tercihlerini Etkileyen FaktörlerDr.Öğr.Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan Ayşe Nur DuranTüp Batma Derinliği Ve Sıvı Yoğunluğu Bakımından Modifiye Edilmiş LaxVox®Egzersizlerinin Akustik, ElektroglottografikVe Nazometrik Ölçümlere EtkisiAraş.Gr.Göksu YılmazProf.Dr.Ahmet Konrot AR GE ve Yenilik Politikaları Direktörlüğü (ARGEYEP) Direktörü Halime Usta Yoğun, TÜBİTAK 2209-A Üniversite Öğrencileri Araştırma Projeleri Destek Programı kapsamında desteklenen proje yürütücüsü öğrencileri ve danışman akademisyenleri tebrik ettiklerini belirtti.

11 MAY 2021

Herkesin bir birinden kaçtığı dönemde onlar en yakında durdular…

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Biimleri Fakültesi Hemşirelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Selma Doğan, 12 Mayıs Hemşireler Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada Covid-19 pandemisinde hemşireliğin önemine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.Prof. Dr. Selma Doğan: “Mücadelenin en ön safında hemşireler yer alıyor”Bir yılı aşkın süredir tüm dünyayı etkisi altına alan Covid 19 pandemisinin bütün sektörleri etkilemekle birlikte en fazla sağlık hizmetlerinin yükünü arttırdığını kaydeden Prof. Dr. Selma Doğan, “Bu süreçte sağlık çalışanları büyük bir özveri ile bugüne kadar çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Covid-19 pandemisi ile mücadelede en ön safta görev alan sağlık çalışanlarının başında ise hemşireler gelmektedir. Toplumun sağlığının korunması, geliştirilmesi ve sağlık hizmetlerinin yerine getirilmesinde yaşamsal bir rolü olan hemşireler, Covid-19 pandemisine karşı yürütülen savaşta ön saflarda kendileri ve yakınlarının sağlığını riske ederek, yoğun bir çalışma temposu içinde büyük bir özveri ile 24 saat kesintisiz hizmet vermektedir. Hemşireler Covid-19 hastalarının bu en zor dönemlerinde, en yakın mesafede her türlü sağlık bakım gereksinimlerini karşılamak için büyük bir gayret göstermektedirler.” dedi.Prof. Dr. Sema Doğan: “2020 Yılı Dünya Hemşireler Yılı olarak ilan edildi”Prof. Dr. Selma Doğan, “Sağlık bakım ekibinin yarıdan fazlasını oluşturan hemşireler Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Hemşireler Konseyi tarafından “sağlık hizmetlerinin niteliğini arttırmada en önemli insan gücü” olarak tanımlanmış ve geçtiğimiz 2020 yılını  “Dünya Hemşireler Yılı” olarak ilan edilmiştir.” dedi.Prof. Dr. Selma Doğan: “Toplum sağlığının korunmasında ve tedavi süreçlerinde görev alıyorlar”Hemşirelerin dünya genelinde ve ülkemizde Covid-19 pandemisi ile yürütülen olağanüstü mücadelede toplumun sağlığına kavuşması için her yaştan bireyin gerek Covid -19’dan korunması gerekse Covid-19 pozitif bireylerin tedavi ve bakım süreçlerinde aktif olarak görev aldığını belirten Prof. Dr. Selma Doğan, şunları söyledi: “Hemşireler Covid-19 ile mücadelede aile sağlığı merkezleri, okullar, iş yerleri, huzurevleri gibi kurumlarda her yaş grubundan bireylere koruyucu hizmetler kapsamında, Covid 19 ve korunmaya yönelik toplum eğitimleri, sürveyans çalışmaları, aşılama, sanitasyon ve sosyal izolasyon uygulamaları, ev ziyaretleri, evde bakım hizmetleri verdikleri gibi  hastanelerde  hastalarının servis ve yoğun bakım ünitelerinde temel ve ileri düzey tedavi ve bakımlarını kesintisiz olarak yerine getirmektedirler.” Prof. Dr. Selma Doğan: “Hemşirelik mesleğinin önemi anlaşıldı”Covid-19 pandemisi ile gerek uluslararası gerekse de ulusal platformda hemşirelik mesleğinin ve hemşirelik bakımının öneminin yeniden gündeme geldiğini belirten Prof. Dr. Selma Doğan, “Diğer insanların birbirinden kaçtığı, birbirine yaklaşamadığı ve dokunamadığı pandemi günlerinde hemşireler hastaların en yakınındaki en büyük destekleyicileri olmuşlardır.” dedi.Fatma Kartaloğlu Agay: “Hemşireler önemli sorunlarla yüzleşiyor”Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Hemşirelik Hizmetleri Yönetici Yardımcısı Fatma Kartaloğlu Agay ise pandemi sürecinde en ön safhalarda yer alan hemşirelerin önemli sorunlarla karşı karşıya geldiklerini söyledi. “Hemşireler, halk sağlığını koruyucu, tedavi edici, eğitici, destekleyici, liderlik edici ve strateji geliştirici rollerini tüm rolleri ile multidisipliner ekibin en önemli üyelerinden biri olarak görev aldı” diyen Fatma Kartaloğlu Agay, bu süreçte acil servis hemşireliği, yoğun bakım hemşireliği, enfeksiyon kontrol hemşireliği, iş yeri hemşireliği, servis hemşireliği gibi branşlaşmış hemşirelik alanlarının öneminin anlaşıldığını kaydetti.Fatma Kartaloğlu Agay, “Pandemi sürecinde hemşireler kişisel koruyucu ekipman kullanımından izolasyon uygulamasına, el hijyeni uygulamalarından hijyen kurallarına kadar birçok önlem standardının uygulanmasında hemşireler hem rol model hem de eğitici olarak görev aldı.” diye konuştu. Agay, salgının başından itibaren virüsün mekanizmasıyla ilgili yeterli bilgi olmaması, hastalığın bilinen tedavisinin olmaması, bakımından sorumlu oldukları hastaları kaybetmeleri, hastalığı aile üyelerine ve yakınlarına bulaştırma korkusu, tüm sağlık çalışanları ile hemşirelerin de yüzleştiği en önemli sorunlar arasında yer aldığını ifade etti.Fatma Kartaloğlu Agay: “İş yoğunluğundan bunalan hemşireler stres yaşıyor”ABD Hemşireler Derneği’nin ülkedeki hemşirelerin yüzde 51'inin salgın sürecinde iş yoğunluğundan bunaldığını, ülkedeki sağlık çalışanlarının yüzde 93'ünün stres yaşadığını ve yüzde 76'sının yorgunluk ve tükenmişlik hissettiğini bildirdiğini açıkladığını söyledi.Fatma Kartaloğlu Agay: “Tükenmişlik hemşirelik alanında çok daha sık ortaya çıkıyor”Ülkemizdeki hemşirelerin de aynı kaygıları yaşadığını belirten Fatma Kartaloğlu Agay, “Hayat kurtarmanın yanında, insancıl olma, bakım verici olma, şefkatli olma gibi rollerin de verildiği hemşirelik alanında tükenmişlik çok daha sık ortaya çıktığı gözlemlenmektedir. Bu noktada kurumların tükenmişlik ve yetersizlik duygularını önleyici stratejiler geliştirmesi sağlık bakımının devamlılığının sağlanması ve hemşire açığının engellenmesi açsından hayatidir. Hemşirelerin ikincil travmalardan korunması, çalışma alanlarında iş yükü planlamalarının uygun yapılması, rol karmaşalarını engelleyici önlemler alınması ve iyi uygulama örneklerinin takdir görmesi hemşirelerin psikolojik olarak etkilenmesini engellemede fayda sağlayacaktır.” diye konuştu.Fatma Kartaloğlu Agay: “Hemşirelere güvenli bir çalışma ortamı sunuyoruz”Pandemi sürecinde ilk vakanın bildirimi ve riskin tespitinden itibaren hemşirelerin ilgili süreci sürdürebilmeleri adına NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nde yapılan çalışmalardan da bahseden Agay, “Çalışma alanlarının belirlenmesi, mesai saatlerinin iş yükleri boyutunda düzenlenmesi, yeterli kişisel koruyucu ekipmana ulaşım, riskli aile üyeleri bulunanlar için konaklama alanı, birimler arası rotasyon uygulamaları, düzenli geri bildirimler yaparak tüm sağlık çalışanlarımızı bulaşa yönelik koruma altına aldık. Düzenli online toplantılar ve eğitimler ile salgın yönetimine ilişkin geri bildirimlerde bulunarak. Pandemi ekiplerimiz için grup ve bireysel düzeyde Psikoterapiler düzenleyerek kaygılarının önüne geçmeye çalıştık. Salgının başlangıç evresinden itibaren Sağlık Bakanlığı’nın rehberliği doğrultusunda Üsküdar Üniversitesi ile müşterek çalışmalar yapılmış olup, laboratuvarda PCR çalışılarak yerinde ve hızlı testlerin yapılması, hemşirelere ulaşılabilirlik ve zamanın yanında güvenli bir çalışma ortamı sunmuştur.” dedi.

10 MAY 2021

Duyu Bütünleme ve Müzik Terapi Programının İkincisi Gerçekleştirildi

Moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi Kulüp Başkanı Melike Şahan’ın üstlendiği programda duyu bütünleme ve müzik terapi konuları uzman isimler; Müz. Hakan Sezgin, Erg. Merve Arı, Müz. Kadir Akpınar, Erg Kadriye Yağmurcu tarafından ele alındı.“Müzik duygularımızın en açık dilidir”Açılış konuşmasını gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi ve Duyu Bütünleme Kulüp Başkanı Melike Şahan; “Kulübümüzün amacı duyu bütünleme ve ergoterapi ilişkisi üzerine yoğunlaşarak hem bizlere hem de bu alanla ilgili tüm kişilere yaptığımız çeşitli etkinlikler aracılığıyla bilgi aktarmaktır. Yıl içerisinde birbirinden farklı etkinlikler gerçekleştirdik ve hız kesmeden etkinliklerimizi gerçekleştirmeye devam ediyoruz. Ergoterapi ve duyu bütünleme kulübü olarak MÜTEM ile çok sıkı bir şekilde çalışmalarımızı yürütmekteyiz ve beraber etkinlikler düzenlemekteyiz. Kısaca duyu bütünleme ve müzik ilişkisinden bahsetmek istiyorum. Müzik; estetik, yaratıcı ve yapıcı düşünme kapasitelerini arttırır. Görsel dünyayı algılayabilme, nesnelerin görüntülerini zihinde oluşturabilme ve bunların farklılıklarını kavrayabilme yetisi ve uzamsal zekanın temeli için müzikle uğraşmak oldukça faydalıdır. Müzik dersleri sinirleri eğiterek beyindeki algısal gelişmeyi sağlar. Müzik terapi; duygusal bağ kurma, davranış sorunlarını azaltma, sözel ve bedensel dilin kullanımını arttırma, motor becerilerini geliştirme ve pekiştirme, bozuk motor gelişimlerinin düzenlenmesine yardımcı olur. İnsanlar dinledikleri müziğin yardımıyla kendilerini keşfetmenin yollarını bulurlar.” şeklinde konuştu.“Müzik terapinin kazanımları çok fazladır”Pedagojik Müzik ve Dans Kazanımları konusuna değinen Müz. Hakan Sezgin; “Dansın parametreleri; zaman, enerji kalitesi ve mekandan oluşmaktadır. Müzik terapi insanların duygu ve düşüncelerini ritmik ya da aritmik yapılarda melodi ile ifade etme şeklinde olabilir. Bu esnada sosyal gelişim, duygusal gelişim, motor becerileri gelişimi, bilişsel gelişim, dil gelişimi, motor becerileri, koordinasyon açısından kazanım sağlanmış olunur. Kısacası terapi o anda ve orada olmakla başlar. Terapötik açıdan karşımızdaki kişiyle duygusal bağ kurduktan sonra çalışmalıyız. Kurulan güçlü ilişkiden sonra, var olan hatalar düzeltilmiş olunur.” dedi.“Anksiyeteye yol açan birçok durumda müzik terapi tamamlayıcı bir tedavidir”Müzik terapinin anksiyete üzerindeki etkisinden bahseden Erg. Merve Arı; “Müzik Terapinin altında yatan temel kuram müziğin dikkat dağıtıcı bir etkisinin olmasıdır. Ağrı ve anksiyete gibi olumsuz uyaranlardan hoş ve ümit verici şeylere yönlendirebilmektedir. Anksiyeteye hem zihinsel hem fiziksel belirtiler eşlik etmektedir. Son yapılan çalışmalarda, müzik terapi uygulanan hastaların ağrı şiddetinin azaldığı, anksiyete puanlarının uygulanmayan hastalarda daha düşük olduğu belirlenmiştir.” diye konuştu.“Müzik, demanslı hastaların geçmiş anılarıyla ilişki kurmasını sağlar”Nörorehabilitasyonda müzikle terapi konusundan bahseden Müz. Kadir Akpınar; “Dejeneratif beyin hasarları Alzheimer, Hungtington, Freidreich Ataksisi olarak ayrılır. Müzik terapi, demans hastalarının ve onlara bakım verenlerin yaşam kalitesini yükseltmeye yöneliktir. Günde 30 dakika ritim çalışmasından demans hastalarının hafızaları olumlu şekilde etkilenir. Bakım verenin de seansta bulunması faydalıdır. Çünkü bakım vereni ile kurulan ilişki pozitif yönde etkilidir. Her ikisinin de yaşam kalitesini arttırarak hastanın ajite oranını önemli bir şekilde azaltır.” ifadelerini kullandı.“Dans terapide doğaçlama hareket, beden ve zihnin katmanları yeniden işlenir”Ergoterapide müzik ve yaratıcı hareket egzersizlerinin öneminden bahseden Erg. Kadriye Yağmurcu; “Müzik terapisi, bir müzik terapistinin bir danışan veya grupla, onların fiziksel, duygusal, zihinsel, sosyal ve kognitif ihtiyaçlarına karşılık verebilmek adına iletişim, diyolog, öğrenim, mobilizasyon, ifade, organizasyon ve bunlarla ilişkili diğer terapötik amaçları geliştirmek ve kolaylaştırmaktır. Kas hafızası ise çocuklarda kaba bir motor beceriyi öğrenme şekli ile doğrudan bağlantılıdır. Bu hafızamızı pekiştirmeyi ve yeniden üretebilmeyi etkilemektedir.” dedi.

07 MAY 2021

Emekli Vali Yrd. Seymen: “Devletlerin en önemli görev ve hizmet alanı sosyal hizmetlerdir”

Tüm devletlerin vatandaşlarına vermek zorunda oldukları hizmetler arasında en zor olanın sosyal hizmet alanı olduğunu ifade eden Mehmet Seymen; “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2.maddesi bile gençlerimizin yarın içinde yer alacakları alanın önemini tanımlamaktadır. Anayasamızda ifadesini bulan bu sosyal devlet, görev ve sorumluluklarını idare organları eliyle yerine getirir. Mülki idare; bakanlık emirlerinde sayılan korunmaya, bakıma, yardıma ihtiyacı olan aile, çocuk, engelli, yaşlı ve diğer kişilere götürülmesi gereken görev ve hizmetleri yürütmek için kurulmuş teşkilattır ve bu sosyal hizmet görev ve sorumluluklarının yerine getirilmesini sağlar, gözetir ve denetler.” diye konuştu.“Çocukların koruma altına alınmasında emeğim olduğu için onur duyuyorum”Seyhan sözlerine şöyle devam etti:“5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 6.maddesi diğer kurum, kuruluşlar ve kamu görevlilerine getirdiği yükümlülüğün yanında, vali ve kaymakamlara özel olarak bildirim yükümlülüğünü getirmiştir. Emek vermiş olmaktan her zaman onur duyduğum bir diğer yükümlülük de budur. Korunmaya ihtiyacı olan çocuklar ve haklarında derhal korunma tedbiri alınmasında zorunluluk görülen çocuklar, haklarında henüz mahkeme kararı alınmadan acilen sosyal hizmet kuruluşlarından birinin korunmasına alınması ihtiyacı görüldüğünde, Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü marifetiyle, valinin onayını almak suretiyle mahkeme kararı alınıncaya kadar devlet koruması altına alınır. Aynı şekilde 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Aile İçi Şiddetin Önlenmesi Kanunu’nun 3. maddesi de bu kanunda sayılan tedbirlere mülki idare amiri tarafından karar verileceğini hüküm altına almıştır. Kadına yönelik aile içi şiddetin etkin olarak önlenmesi amacıyla bu tedbir yetkisi acil hallerde kolluk amirlerine de verilmiştir. Kolluk amirleri derhal kadınla ilgili bu tedbiri alır ama takip eden ilk iş günü içerisinde kaymakamlara, valilere başvurulur.”“Devletin yurttaşlarına karşı en önemli görev ve hizmet alanı sosyal hizmetlerdir”Sosyal hizmetlerin sunumunda verilen hizmetin kolaylaştırılmasında mülki idare amirlerinin rolünün önemine değinen Seymen; “Bu özellikle gençlerin bilmesi gereken bir boyut. Bana göre demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti niteliğine sahip tüm devletlerde devletin yurttaşlarına karşı yürütmekle yükümlü olduğu en önemli görev ve hizmet alanı sosyal hizmetler alanıdır. Çünkü bu hizmetlerin götürülme biçimi devletin yurttaşlarının insan haklarına duyduğu saygıyı gösterir.” dedi.“Görev mahallinizde daima devleti yanınıza almayı ihmal etmeyin”Gelecekte sosyal hizmet alanında çalışacaklara tavsiyelerde bulunan Seyman; “Görev mahallinizde daima devleti yanınıza almayı ihmal etmeyin. Yürüteceğiniz görevler, diğer kurum ve kuruluşlarla iş birliği ve desteği gerektiren görevler olduğu için, bu kurum ve kuruluşların size desteğini sağlayacak olan ildeki en büyük otorite vali, ilçede ise kaymakamlardır.” dedi.“Görevinizin yasal hükümlerini öğrenin”Disiplin ve soruşturma ilişkisine de değinen Seymen; “Yıllarca genç memur kardeşlerimizle, herhangi bir disiplin suçu işleme sebebiyle karşı karşıya kaldığımızda olayın farkında olmadıklarını, işlem yazılı olarak önlerine geldiğinde çok üzüldüklerini, hatta bir ceza ile sonuçlandığında kahrolduklarını, isyan ettiklerini görmüşlüğümüz oldu. Genç kardeşlerime tavsiyem, görevli olduğunuz alanı, görevinizi ve pozisyonunuzu düzenleyen yasal hükümleri öğrenin, göz ardı etmeyin. Bir devlet memuru 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun tüm hükümlerini bilmese de memur olma şartlarını düzenleyen hükmünü, devlet memurunun özlük haklarıyla ilgili hükümlerini, devlet memurlarının disipline ilişkin hükümlerini bilmeli. Çok değil toplasanız 8-10 madde eder. Bunları ara sıra da olsa şöyle bir göz gezdirip, gelecekte bir fiil sebebiyle ne ile karşılaşacaklarını bilmek durumundasınız. Bu bir disiplin ilişkisidir. Sonuçta içinde yer aldığınız, bir sınavla girdiğiniz, devletin takdir edip atadığı bir pozisyondasınız. Bundan sonra hayatınız kuralsız ve sorumsuz olarak sürecek değil ki. Bu hizmet ilişkisi sizi aynı zamanda bağlayan birtakım kurallarla sürecektir. Bu kurallara uymazsanız keyfilik olur ve birtakım suç fiilleri ortaya çıkar.” diyerek sözlerini noktaladı. 

05 MAY 2021

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Çocuğun hayatına ilk dokunuşu ebe yapıyor”

Pandemi koşulları nedeniyle çevrimiçi düzenlenen 5 Mayıs Dünya Ebeler Günü Sempozyumu, bu alanda eğitim gören öğrencileri uzman isimleri buluşturdu.Prof. Dr. Güler Cimete: “Ebelik en hassas gruplarla çalışan bir meslektir”Aynı zamanda sempozyum başkanı da olan Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Güler Cimete açılış konuşmasında içinde bulunulan Anne Bebek Ruh Sağlığı Haftasında ve 5 Mayıs Dünya Ebeler Günü’nde böyle bir sempozyum düzenlemekten mutluluk duyduklarını belirterek sempozyuma katılan Ebelik Derneği başkanlarına da teşekkür etti. Sempozyum konusunu sürdürülebilirlik olarak belirlediklerini belirten Prof. Dr. Güler Cimete, “Çünkü sürdürülebilir sağlık kalkınma hedeflerine ki bunların içinde sağlık hedefleri önemli bir yer tutuyor. Diğer hedefler de sağlığı direkt ya da dolaylı bir şekilde etkiliyor. Bu hedef alanlarında da ebelere düşen sorumluluklar oldukça fazla ve ebelerin yeri de gerçekleştirdikleri hizmetlerle oldukça fazla. Bu yıl Uluslararası Ebelik Örgütü tema olarak ‘Verileri İzle Ebelere Yatırım Yap’ başlığına seçmiş durumda. Özellikle gebe sağlığını koruma,  geliştirme, sağlıklı ortamlarda doğum yaptırma, lohusalık döneminde izleme, ülkemizde 0-6 yaş çocukların büyüme gelişmesinin izlenmesi, bağışıklama gibi hizmetler de ebelere verilmiştir. Dolayısıyla ebelik, en hassas gruplarla çalışan bir meslektir.” diye konuştu.Prof. Dr. Güler Cimete: “Ebeliğin, anne bebek ölümlerini önlemede %80’lere varan katkısı var”Uluslararası Ebeler Örgütü’nün toplum sağlığı hizmetlerinin en iyi şekilde verilmesi amacıyla politikalar belirlenmesini ve ebelere yatırım yapılmasını önerdiğini kaydeden Prof. Dr. Güler Cimete, “2014 yılında ortaya konulan Dünya Ebelik Durumu Raporu, ebelerin yerini ve önemini, anne ve bebek ölümlerinin azaltılmasında özellikle ne kadar etkili olduğunu ortaya koydu. Ebelik hizmetlerinin anne bebek ölümlerini önlemede yüzde 80'lere varan katkısı var.” dedi. Prof. Dr. Güler Cimete, “Ebe sayısının artırılması, eğitim düzeyinin yükseltilmesi, çalışma ortamı uygun koşulları sağlaması halinde 2035 yılına kadar anne ölümlerinin %41’i, yeni doğan ölümlerinin %39’u, ölü doğumların %26’sı önlenebilecek. Bu da yılda ortalama 2.2 milyon insanın ölümünün önlenmesi anlamına gelmektedir. O nedenle ebelik müdahaleleri çok önemli.” diye konuştu.Prof. Dr. Şefik Dursun: “Son 10 yılda ebelik mesleği ile ilgili sağlık politikaları büyüdü”Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şefik Dursun ise açılış konuşmasında ebelerin bizim toplumumuzda ve diğer toplumlarda kıymetinin son derece fazla olduğunu belirterek “Son 10 yılda ebelik mesleği ile ilgili sağlık politikaları kabul edilebilir ve değer verilebilir şekilde büyütüldü, genişledi. Üsküdar Üniversitesi olarak geçtiğimiz yıl mezunlar verdik. Hemşerilik ve ebelik en çok insanla ilgilenen bölümlerdir. Diğerleri de ilgileniyor elbette ama ebelik ve hemşirelik daha farklı.” dedi. Üniversite olarak en iyisini yapmaya çalıştıklarını belirten Prof. Dr. Şefik Dursun,  “Üsküdar Üniversitesi de bir ekip çalışması içerisinde çok güzel bir noktaya geldi.” dedi.Prof. Dr. Mehmet Zelka: “Tüm dünyada sağlığa artan bir şekilde önem veriliyor”Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka da açılış konuşmasında günümüzde ülkelerin sağlığa artan bir şekilde önem verdiklerini belirterek bunda içerisinde bulunduğumuz pandemi sürecinin de etkili olduğunu kaydetti. Bugün Dünya Sağlık Örgütü’nün de aldığı bir tavsiye kararı olduğunu belirten Prof. Dr. Mehmet Zelka, ülkelerin gayri safi milli hasılalarının asgari yüzde beşini sağlık sektörüne ayırmalarını tavsiye ettiğini söyledi.Prof. Dr. Mehmet Zelka: “Nitelikli ebelik eğitimi için gayret gösteriyoruz”Sağlığa gittikçe artan bir şekilde önem verilmesinin sağlıkla, sağlık sistemleri ile ilgili düzenlemelere gidilmesine de yol açtığını belirten Prof. Dr. Mehmet Zelka, sağlık alanındaki eğitimlerin de önem kazandığını kaydetti. 10 yaşında genç bir üniversite olan Üsküdar Üniversitesi’nin davranış bilimleri ve sağlık alanında tematik yapıya sahip ilk üniversite olarak kurulduğunu kaydeden Prof. Dr. Zelka, “Üniversitemizde şu anda mevcut olan 6 fakültemizden bir tanesi Sağlık Bilimleri Fakültesidir. Sağlık Bilimleri Fakültesine baktığımızda, Türkiye'de en fazla bölüme sahip olan fakültelerden bir tanesidir. 13 bölümü olan bu fakültemizde, bu 13 bölümden bir tanesi de ebelik bölümü olmuştur. Bu bölümde nitelikli bir eğitimin sürdürebilmesi için bütün arkadaşlarımızla gerek yönetim olarak gerek akademik kadrolar ciddi gayretler gösteriyor.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Sezaryenle doğan çocuğun stresi yüksek çıkıyor”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, açılış konuşmasında ebelikle ilgili bölümü üniversite olarak ilk açanlardan biri olduklarını ve ebeliğe önem verdiklerini söyledi.Son yapılan bilimsel çalışmalarda iki tane olgunun ortaya çıktığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Normal doğumun ne kadar önemli olduğunu gösteren iki tane bilimsel bilgi var. Normal doğan çocukla sezaryen ile doğan çocukların topuklarına doğar doğmaz birer iğne batırılıyor ve onlara stres testi yapılıyor. Beynin salgıladığı stres hormonu ACTH var. Strese karşı vücudun verdiği ilk tepkidir, savaş - kaç tepkisini başlatan hormondur. İğneyi batırdıktan sonra o hormonun hemen kandaki seviyesini ölçüyorlar. Sezaryenle doğan çocukta doğduktan sonra iğne batırıldığı zaman beyin stres hormonunu daha çok salgılıyor. Kanaldan geçerek doğan yani o doğum sürecini yaşayan çocuklarda ise beyin stres hormonunu daha az salgılıyor. Buna prenatal yani doğum öncesi psikoloji deniyor. Sadece bu alana yönelik çalışan psikologlar var. Çocuğun o kanaldan geçmek için gösterdiği mücadele onun hayattaki ve karşı doğduktan sonra karşılaşacağı strese karşı ilk deneyimi oluyor. O deneyimi sezaryenle çocuğun elinden almış oluyoruz.”Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Çocuğun hayatına ilk dokunuşu ebe yapıyor”Doğduğu zaman çocukta ikinci tepkinin ağlamak şeklinde olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, “Niye ağlar çocuk? Annenin karnı çok konforlu bir alan. Hiç nefes almasına bile gerek yok, her şey hazır geliyor, sıcak ortam. Arada bir de hareketleniyor, hareketli olduğu zaman dışarıdan sevildiğini de hissediyor. Rahatça oynadığı ve hareket ettiği bir ortamdan birdenbire gün ışığına, soğuk bir alana çıkıyor. Öyle olunca çocuğun ilk tepkisi korku oluyor.  Korku olduğu zaman hemen ebeler onu yıkayıp, temizleyip anneye veriyorlar. Bir müddet sonra çocuk için güvenli alan oluşuyor. İnsan beyninde güvenli alan fiziksel değildir, güvenli alan zihinseldir. Eğer mutlu ve sıcak ortam varsa evimiz güvenli alandır. Çalıştığımız yerde sıcak bir ortam varsa güvenli alandır. Stresli bir ortam varsa güvensiz alandır, korku ve stres hormonlarına sebep olur. Çocuktaki güvenli alan ve güvenli bağlanma duygusu ile hayat yolculuğu başlıyor. Onun hayatına ilk dokunuş da ebenin o andaki dokunuşu oluyor.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Normal doğumda çocukta daha çok antikor görülüyor”Bu alanda yapılan ikinci araştırmanın daha çok mikrobiyolojik araştırma niteliğinde olduğunu ifade eden Tarhan, “Normal doğan çocuklarla sezaryen doğan çocukların enfeksiyon geçirme oranı ile antikorlarının oranları ölçülüyor. Sezaryen ile doğan çocuklarda annedeki birçok antikor sıfır çıkıyor. Normal kanaldan geçerek doğan çocuklarda sezaryenle doğan çocuklara göre daha çok antikor ortaya çıkıyor. Vücuttaki probiyotik ve prebiyotik dediğimiz bize lazım olan mikroplardır. Bunlar vücuttaki bağışıklık sisteminin parçasıdır. Günümüzde milyonlarca probiyotik bakteri kapsüle alınıp satılıyor. Onlar bağırsaklardaki canlı ve faydalı bakterilerdir.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Mikrobiyatayı alarak doğan çocuk ilk 6 ayda daha güçlü oluyor”Normal kanaldan doğan çocuklarda, vajinal kanaldan geçerken annenin vücudundaki faydalı mikropların çocuğun ağzına ve burnuna bulaştığını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çocuk onu alıyor ve yutuyor. İlk yuttuğu şeyler aslında annenin vajinal kanalındaki doğal mikroplu ortamda, vücut içinde bir denge içinde olan probiyotik yapıdır. Bu bilimsel çalışmada, sezaryenle doğum yapıyorsanız annenin vajinal kanalındaki sıvıyı çocuğun ağzına burnuna sürün diyorlar. Çocuk için ilk aşı orada olmuş oluyor. Birincisinde stres aşısını öğreniyor, ikincisinde doğal mikroplarla vücudu tanıştırıyorlar. Annenin bağışıklık sistemi ile çocuk ahenkli çalışa kadar yeni enfeksiyonlara karşı hemen vücuttaki doğal biyolojik vitaminleri alsın diye çalışıyorlar. K vitamini gibi vücuttaki birçok vitamini bağırsaktaki mikrobiyota üretiyor. O doğal ve faydalı mikrobiyotayı çocuk anneden alırsa ilk 6 aylık dönemde daha şanslı ve daha güçlü oluyor.” diye konuştu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yakın zamanda sezaryen karşıtlığı başlayabilir” Bilimsel bilgilerin çok biriktiğini söyleyen Tarhan, “Yakın zamanda sezaryen karşıtlığının başlayacağını düşünüyorum. Sigara karşıtlığı başlamıştı. Bunu ilk başlatanlar da hekimlerdi. Sigara içenlerle içmeyenler arasında akciğer kanseri ile ilgili sebep sonuç ilişkisi o kadar çok yüksek çıkıyordu ki bunu başlattılar. Şu anda dünyada sigara ile ilgili müthiş bir bilinç oluştu. Aynı bilinç sezaryenle doğumda yok. Sezaryenle doğum ile normal doğum arasında maalesef kadın doğum uzmanları bazen sezaryeni tercih ediyor. Doğumun da tabii gecesi gündüzü, belirli bir saati yok. Gece kadın doğum uzmanı birçok ameliyat yapmış, yorulmuş, bir de takip ettiği hasta gece üçte telefon edip doğum başladı dediğinde hayatı altüst oluyor. Bakıyorlar doğum yaklaşıyor, daha kolay olduğu için sezaryen yapalım diyorlar. Zaten insanda doğum sancısı korkusu var.” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Doğumların yaklaşık yüzde 50’si sezaryen olarak gerçekleşiyor”Şu anda Türkiye'de doğumların yaklaşık yüzde 50’sinin sezaryen şeklinde olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sözlerini şöyle sürdürdü:“Bu iç biyolojik ritmimize ve biyolojik doğamıza uygun değil. Bu konularda bir tez konusu vesaire verilebilir. Mezun verdiğimiz için yüksek lisans bölümü de açabiliriz. Preklinik çalışan bir psikoloğa da tez verilebilir. Çocuk ile anne arasındaki iletişim fiziksel temasla değil emosyonel yani duygusal temasla başlıyor. Annenin ses tonu,  sözlerindeki eşik altı vurgular, ninniler çok önemli bu temasta. Bahar olduğu için bir haftada her yer çiçek açtı, yemyeşil oldu. Beynimizin kısa sürede blumming yaptığı ve içe kaçtığı iki dönem var; birinci dönem 0-3 yaş arası, ikinci dönemde ergenlik dönemidir. Orada sinaptik ateşlemeler oluyor. Ondan sonraki çevre ve insan onu buduyor. Otistiklerde budanma olmadığı için beyinleri karmakarışık oluyor. Beyindeki traktuslar, yollar karmakarışık oluyor. Duygusal ve sosyal öğrenme olmadığı için beyin gelişmiyor.”Sempozyumda dört oturum gerçekleştirildi Açılış konuşmalarının ardından oturumlara geçildi. “Güncel Araştırmalarla Anne Sağlığı” başlıklı birinci oturumda Üsküdar Üniversitesi Ebelik Bölümü Öğretim Üyesi Ayça Demir Yıldırım “Güncel Yaklaşımlar Doğrultusunda Antenatal Ebelik Bakımı”; Üsküdar Üniversitesi Ebelik Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan  “Araştırmalar Doğrultusunda; Doğuma Dokunan Ebeler” başlıklı sunumlarını yaptı. İlk oturumda Osmangazi Üniversitesi Ebelik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Fatma Deniz Sayıner ise “Postpartum Süreçte Ebelik Bakımı; Araştırmalar Ne Diyor?” başlıklı sunumu yaptı.Sempozyumun “Güncel Araştırmalarla Yenidoğan ve Çocuk Sağlığı” başlıklı ikinci oturumunda Anadolu Ebeler Derneği Başkanı, Ebe Nasibe Üzel “Yenidoğana Dokunan İlk Eller” başlıklı sunumu yaptı. Bu oturumda Üsküdar Üniversitesi Ebelik Bölümü Öğretim Görevlisi Günay Arslan “Sağlıklı Geleceğin Sağlıklı Çocukları İçin Ebeler” başlıklı sunumu yaptı.Sempozyumun “Anne ve Bebek Ruh Sağlığı” başlıklı üçüncü oturumunda Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ABD, NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Gül Eryılmaz “Prekonsepsiyonel Dönemde Çiftlerin Ruh Sağlığının Desteklenmesinde Ebeler” başlıklı sunumuyla katkıda bulundu. Üçüncü oturumda Karadeniz Teknik Üniversitesi Doğum Kadın Hastalıkları Hemşireliği AD Doç. Dr. Songül Aktaş “Anne Ruh Sağlığının Desteklenmesinde Ebeler” başlıklı sunumunu yaparken; Üsküdar Üniversitesi Ebelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Güler Cimete “Çocuk Ruh Sağlığının Desteklenmesinde Ebeler” başlıklı sunumu yaptı.“Ebeliğe Yön Vermek” başlıklı üçüncü oturumda ise Selçuk Üniversitesi Ebelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sema Dereli Yılmaz, “Neden Ebelik Eğitimine Odaklanılmalı?” ve Üsküdar Üniversitesi Ebelik Bölümü’nden Araştırma Görevlisi Ebru Sağıroğlu, “Ebelikte Uzmanlaşmak” başlıklı sunumlarını yaptı.Program, fotoğraf yarışması ödüllerinin verilmesiyle sona erdi.

05 NİS 2021

Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi Bölümü Otizme Işık Tutuyor

 Katılımın yoğun olduğu sempozyumun moderatörlüğünü Ergoterapi Kulüp Başkanı Berkay Karpuz üstlendi.“Ergoterapi ile manyetik uyarım tedavisini eş zamanlı kullanarak bir tedavi yaptık”Otizm spektrum bozukluğunda ergoterapinin öneminden bahseden Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Ergoterapi, Üsküdar Üniversitesi ile birlikte gerçek anlamda bir uyum tedavisi olarak ve bilimsel olarak daha da iyi yerlere gelmekte. Duyu bütünleme tedavisi, pandemi döneminde daha çok dikkat çekmeye başladı. Bir çocukta öğrenme testi olarak genellikle ince motor kaba motor becerileri gözlemlenirken ergoterapiyle birlikte emosyonel beceriler de gözlemlenebilmektedir. Hiç genetik olmasa bile otizm görülebiliyor. Otizm spektrum bozukluğu erken fark edilirse daha iyi başarılar elde edilir. Biz NPİSTANBUL Beyin Hastanemizde bir bilimsel araştırma projesi olarak ergoterapi ile manyetik uyarım tedavisini eş zamanlı kullanarak bir tedavi yaptık. Protokolden de çok olumlu bir sonuç aldık. Bu durum otizmin ciddi bir beyin sorunu olduğunu çok iyi gösteriyor. Beyine her zaman müdahale edilebilir. Bu bir hastalık değildir. Hasta diyerek etiketleme yapmayalım. Bu kişilerin öğrenme müdahaleleri farklıdır. Çeşitli tedavilerle uyum sağlanmasına destek olunur. Ayna nöronlar, bu çocuklarda zayıftır. Küçük yaşta öğretmek, dikkatini toplamayı başarabilmek, ortak dikkat alanı bulduğu zaman ayan nöronlar hareket etmeye başlar. Bunu geliştirmeye çalıştığımızda beyin egzersiz yapmaktadır. Bu sayede yeni yollar, yeni bağlantılar kurulur.” diye konuştu.“Çocuklarla göz teması kurmalıyız”Otizm spektrumundaki çocuklarda iletişim becerilerinden söz eden Uzm. Fzt. İmran Erkanat Toygar; “Otizm spektrum bozukluğunda, sosyal etkileşim becerilerinde yetersizlik, iletişim ve oyunda yetersizlik, takıntılar ve diğer belirtiler olarak söyleyebiliriz. Çocukların anlamadıklarını düşünerek tekrar tekrar söylemek iletişim kurmayı kapatıyor. Konuşma esnasında vücut duruşlarımızın net olması çok önemli. Vücut dilini ne kadar iyi kullanırsak, çocuk bizi o kadar iyi anlar. Onların ilgisini çekebilecek oyunlarla oynandığında bir yerden sonra iletişimi başlatmış oluyoruz.” dedi.“Ailelerin bu süreçte hayatı değişiyor”Otizmli çocuğa sahip ailelerde psikolojik sağlamlık ve ailelere yönelik ergoterapi müdahaleleri konusunu değinen Erg. Esra Alan; “Aileler bu dönemde kaygı içerisinde olurlar. Daha sonra araştırma içerisine girerler. Buradan sonra ise yaşam döngüsü başlar. Döngünün odak noktası çocuklar olur ve kendilerinden ödün verirler. Aileler, kendilerine yönelik stresle başa çıkma yöntemlerini kullanarak, o anki ruh haliyle mücadele etmeli ve durumun farkında olmalıdır.” ifadelerinde bulundu.“Otizm, beyin gelişimi ve işleyişindeki farklılıktan kaynaklanır”Otizm spektrum bozukluğu ile uyum sağlama konusundaki görüşlerini dile getiren Erg. İsa Kör; “Temporal bölgede nöral bağlantının daha az olduğunu, daha kuvvetsiz olduğunu görüyoruz. Nöronlara destek sağlayan hücrelerde (glia) çok aktiftir. Serebellum beyindeki çok fazla nörona sahip, otizmlerde ise bu yapı yarı yarıya azdır. İletişimdeki eksiklik bu bölgeden kaynaklanır. Aileler çocuğa rol yüklemeye çalışıyorlar. Aslında çocukların özgürlüğünün elinden alındığını görüyoruz. Ne kadar barışçıl bakılabilirse o kadar iyi. Toplumsal olarak farkındalığın oluşumunun sağlanması gerektiğini düşünüyorum.” diye konuştu.“Duyu bütünleme problemi, duyusal temelli motor bozukluklar olarak karşımıza çıkar”Otizmde fizyoterapi temelli değerlendirme müdahalesini ele alan Uzm. Fzt. Onur Aşkar; “Erken çocukluk yıllarında duyusal uyarılma ve motor aktivite, duyu-motor süreçleri oluşturmak için nöronları ve bağlantıları biçimlendirir. Duyu bütünleme problemi, modülasyon ayırt etme ve duyusal temelli motor bozukluklar olarak karşımıza çıkar. Denge, konuşmada ve öğrenmede zorluk, konsantrasyon güçlüğü, organize olamama gibi sorunlara yol açmaktadır.” dedi.“Her otizmli birey birbirinin aynısı değildir”Etkinlikte “Tanı mı, çocuk mu?” başlığı altında konuşan Erg. Hande Çelik; “Müdahalede önemli olan şey doğru değerlendirmedir. Değerlendirme yaparken aileden bilgi alma, çocuğu gözlemleme ve uygun ölçekler kullanmak önemlidir. Tamamen tanıya odaklanılmamalıdır. Tanıya takılmayıp, çocuğu çok iyi değerlendirmeliyiz. 0-2 yaş arası öğrenmeye açık olduğundan dolayı çok iyi müdahale etmemi gerekmektedir. Çocukta tanı varsa ve bir şey öğretilmiyorsa semptomlarında daha da artış olmaktadır.” diye konuştu.Otizmde duyusal problemlerin yeri Otizmde duyusal problemlerin yerinden bahseden Stajyer Ergoterapist İrem Doğan; “Vestibüler sistem, hareket edip etmediğimizin, başımızın pozisyonunun, hangi hızla hareket ettiğimizin bilgisini alır. Taktil duyu, derimizin yüzeysel dokunma dışında ağrı seviyesi, basınç, pürüzlü pürüzsüz, sıcak-soğukluk algısıyla ilişkilidir. Proprioseptif sistem (Derin duyu), vücudun pozisyonu ve hareketleri hakkında bilgi verir. Visual duyu, çevreden gelen bilgileri organize eder. İnteroreseptif duyu, iç organlardan gelen bilgileri ağılamayı sağlayan duyularımızdır. İşitsel duyu çevredeki sesleri anlamlandırırken, tat-koku duyusu birbirleriyle entegre bir şekilde çalışır.” dedi. “Terapi sırasında uygulanan duyusal aktivitelerin belli bir amacı vardır”Pandemi sürecinde otizmli bireylere evde ergoterapi desteği verilmesi üzerine konuşan Stajyer Ergoterapist Dilara Bartu; “Duyu işlemi zayıf olan çocuk öğrenme ve davranış süreçleri ile ilgili uygun yanıt üretmekte zorlanır. Tüm duyusal bilgiler çocuğun beyninde bir vücut resmi çizilmesini sağlar. Evde duyu bütünleme etkinliklerine sadece terapistler tarafından uygulanan bir yöntem olarak bakılmaması gerekir. Terapi sırasında uygulanan birçok duyusal aktivitenin belli bir amacı vardır.” şeklinde konuştu.“Danışanının kardeş durumu göz ardı edilmemeli”Otizm spektrum bozukluğunu genel olarak değinen ergoterapi bölümü 1. sınıf öğrencileri Emre Çetin ve Nursima Erdoğan şöyle konuştu:“Otizmli çocukların yüzde 80’inde duyusal işlem bozukluğu bulunabilmekte. Duyusal işlem bozukluğu duyularımız aracılığıyla dünyayı algılar ve bilgi edinme yeteneğimizdir. Ergoterapi tedavi programı hazırlanırken mutlaka kişinin ebeveynlerinden bilgi alınmalıdır. Aile, öğretmen ve bakıcıyla birlikte çalışılmalıdır. Tedavi programının en önemli ve unutulan noktası evdeki kardeşler olabilir, Otizmle ilgili tedavilerde kardeşlerin çok önemli bir faktör olduğu gerekli testlerle araştırılmış ve onaylanmıştır. Kardeşler bir etkinliğin (tedavinin) başlatılıp sürdürülmesinde önemli role sahiptir. Eğer varsa danışanının kardeş durumu asla göz ardı edilmemelidir. Eğer kardeşte de otizm varsa bu durum birlikte oyun oynamaya engel bir durum teşkil etmez.”

01 NİS 2021

Prof. Dr. Ülküer ÇGEDER Başkanlığında Güven Tazeledi…

Prof. Dr. Nurper Ülküer’in dernek başkanı seçildiği toplantıda Çocuk Gelişimi Bölümü Arş. Görevlisi Begüm Gamiş, Çocuk Gelişimi Bölümü mezunu Mehmet Oğuzhan Körlü ve Songül Dakak’da yönetim kuruluna seçildi.“Mesleğimizin odak noktası her zaman ‘çocuğun bütüncül gelişimi’ olacaktır”Prof. Dr. Nurper Ülküer, odak noktasının çocuğun bütüncül gelişimi olduğunu vurgulayarak “Bu yeni dönemde amacımız çocuğun olduğu her yerde olmak. Mesleğimizin gereğini en yatkın ve etkin bir şekilde icra edecek meslektaşlarımızı desteklemek olacaktır. Meslektaşlarımızın özlük haklarını her platformda onlarla birlikte savunmaya devam ederken, onların çocuğa dokundukları her yerde, en iyi şekilde hizmet verebilmeleri için gerekli bilgi, beceri ve güveni onlara sağlayacak mesleki gelişim ve destek çalışmalarına bu dönem daha öncelik vereceğiz. Bunu yaparken mesleğimizin odak noktası her zaman ‘Çocuğun bütüncül gelişimi’ olacaktır.” dedi.

30 MAR 2021

Ergoterapinin olmazsa olmazı “müzik terapi”

 Moderatörlüğünü Ergoterapi Kulüp Başkanı Berkay Karpuz’un üstlendiği programda Duyu Bütünleme ve Müzik Terapi konuları ele alınarak, uzman konuşmacılar tarafından değerlendirildi. Online ortamda gerçekleşen etkinliğe Uzman Dr. Mustafa Sedat Özdemir, Ergoterapist Şevval Ateş ve Ergoterapist Zehra Akyol konuşmacı olarak katıldı.“Müzik Terapi ruhun eğitiminin yanında, ruhun arınmasını sağlar”Açılış konuşmasını gerçekleştiren, Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi ve Duyu Bütünleme Kulüp Başkanı Melike Şahan; “Müzik; estetik, yaratıcı ve yapıcı düşünme kapasitelerini arttırır. Görsel dünyayı algılayabilme, nesnelerin görüntülerini zihinde oluşturabilme ve bunların farklılıklarını kavrayabilme yetisi ve uzamsal zekanın temeli için müzikle uğraşmak oldukça faydalıdır. Müzik dersleri sinirleri eğiterek beyindeki algısal gelişmeyi sağlar. Çocuklara az da olsa müzik eğitimi vermek onların zekalarını, algılama ve öğrenme kapasitelerini artırır, bedensel ve zihinsel koordinasyon kurmalarını sağlar ve yaratıcılıklarını geliştirir. Müzik terapi; duygusal bağ kurma, davranış sorunlarını azaltma, sözel ve bedensel dilin kullanımını arttırma, motor becerilerini geliştirme ve pekiştirme, bozuk motor gelişimlerinin düzenlenmesine yardımcı olur.” şeklinde konuştu.“Toplumlar şifa için müziği seçti”Müzik terapinin tıp ve pediatride kullanımı konusuna değinen Uzm. Dr. Mustafa Sedat Özdemir; “Müziğin insanlığa etkisi binlerce yıl önce fark edilmiştir. Önceden toplumlar şifa için müziğe yer vermiştir. Osmanlı döneminde ve Anadolu'daki şifahanelerde 1850’lere kadar müzik terapi kullanılmıştır. Bu yüzden müzik terapi küllerinden doğan bir uygulamadır. Elbette müzik terapi tek başına tedavi yöntemi değildir. Alınan tedavinin destekleyicisi niteliğindedir. Madde bağımlılığı, onkoloji, sınav kaygıları, yeme bozukluğu, gibi birçok hastalıkta müzik terapi kullanılmaktadır.” dedi.Otizmli bireyin, insanlarla duygusal bağ kurabilmesine yardımcı oluyorOtizm spektrum bozukluğunda müzik terapinin rolü ve önemine değinen ergoterapist Şevval Ateş; “Otizmin kelime anlamı kendi kendine yeten demektir. Müzik terapisinin otizm için ise pek çok faydası vardır. Müzik terapi otizmli bireylerin iletişim sürecinde iyileşme sağlar, herhangi bir alanda yaratıcılığı geliştirir, okunanları anlamayı ve yazmayı kolaylaştırır.  Anksiyete durumlarında etkili bir azalma sağlar ve otizmli bireyin çevresindeki insanlarla duygusal bağ kurabilmesine yardımcı olur.” ifadelerini kullandı.“Yeni doğan bebekler müzik terapiye ihtiyaç duyar” Yeni doğanda ergoterapi ve müzik terapi yaklaşımları konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan ergoterapist Zehra Akyol; “Yeni doğan terimi genellikle doğumdan yaklaşık 2 aylık olana kadar olan bebeklik sürecindeki dönemi ifade eder. Regülasyonlarla sorunu olan bebekler, uyku sorunu yaşayan bebekler, beslenme zorluğu olanlar ve emme sırasında ağzını tam kapatmayan bebekler ergoterapi değerlendirmesine ihtiyaç duyarlar. Müzik terapi bireylerin fiziksel, psikolojik, sosyal ve zihinsel ihtiyaçlarını karşılamada müziği ve müzik aktivitelerini kullanan uzmanlık alanıdır. Müzik terapi, yeni doğan bebeklerin sorunlarında oldukça etkili bir yöntemdir.” şeklinde konuştu.

29 MAR 2021

Beynin Enerji Hırsızlığına Dikkat!

“Bireylerde odaklanamama problemi var”Özellikle çalıştığı yönetici ve öğrencilerde odaklanamama problemi gözlemlediğini belirten Berna Pınar Tunç; “Dikkat dağınıklığının, yaşanılan sıkıntılı günlerde özellikle artışta olduğunu görebiliriz. Bu kendimde de olan bir problem. Her insanda olduğu gibi bende de oluyor. Mesela bir projeye başlıyorum, ama projeyi tamamlamak için her zaman gösterdiğim efordan daha fazlasını göstermek zorunda kalıyorum. Var olan niyetlerle gerçekleşen bilgiler ve onları gerçekleştirmek üzereyken dikkatimizi dağıtan faktörler olabiliyor. Şu anda gelecek kaygısı var ve olup bitenleri anlamlandırmak için harcadığımız bir efor var. Deneyimlemek çok önemli. Dikkat duygularla alakalı. Bu nedenle dikkat dağıtıcıları ortadan kaldırmak çözüm. Çünkü bireylerde odaklanamama problemi gözlemliyorum.” Şeklinde konuştu.“Beynimiz kaygıyla başa çıkmak için enerji hırsızlığı yapıyor”İnsan beyninin tehditlerle başa çıkabilecek düzeyde yaratıldığını söyleyen Tunç; “Aynı kaynakları odak için de sosyal ilişkilerde de kullanıyoruz. Bu, bizim bir işi bitirmek için harcayacağımız enerjiden çalıyor. Sosyal hayatta da bir enerji harcıyoruz orada beyin yine devreye giriyor. Kilo vermek gibi düşünebiliriz. Açlık bilinci ile ne yersek depolamaya başlıyor. Onun için hiç yemek yemeyerek kilo verilmez. Her şeyden yemek gerekiyor. Algıyı kırmak ve kaygı yönetimi de böyledir. Dikkati yeterince önden hazırlarsak, istediğimiz şeylere odaklanabiliriz. ‘Ne yapıyorum?’, ‘Nasıl yapıyorum?’, ‘İçinde bulunduğun gerçek duruma dair mevcut yanıtların var mı?’ gibi sorular çok önemli. Beynimiz kaygıyla başa çıkmak için enerji hırsızlığı yapar, buna izin vermeyelim.” Dedi.“Dikkat devreleri duygularla tetiklenir”Dikkat ve odaklanmanın duygularla yakın bir ilişkisi olduğuna değinen Berna Pınar Tunç; “Örneğin, iç faktörler; ruhsal durumlar, ilgi alanları, motivasyon faktörleri, fiziksel durum ve zihniyettir. Benim sesimi daha önce duymuş olmanız bir kalabalığın içinde bana odaklanmanızı sağlar. Dikkat duygularla çok yakın çalışır. İçinde motivasyon da vardır. Sürekli dikkat söz konusu olduğunda orada haz duyguları devreye girer. Tüm bunların içinde motivasyon önemlidir. Fiziksel durum rahat değilken de birey hiçbir şeye odaklanamaz. Tüm devreler bizi ayakta tutar. Dikkat türlerinin nerde, ne zaman kullanacağına beyin karar verir. Hiç görülmeyen bir şey dikkat çeker. Renkler, zıtlıklar ve duygusal yük dış faktör olarak ya odaklar ya da dikkati dağıtır. Dikkat devreleri duygularla tetiklenir.” İfadelerini kullandı.

26 MAR 2021

“Sosyal Hizmet Uzmanı İyi Bir Gözlemci Olmalı”

“Psiko-sosyal sağlık arka planda kalmamalı”Vaka üzerinde yapılan çalışma ve görüşmelerde eksik kalındığını belirten Sağlam; “Aile Bakanlığı bizim mutfağımız olabilir, ama Türkiye’de sağlık denildiği zaman fiziksel ve biyolojik sağlığa önem veriyoruz. Tek buna yönelmek eksikliklere yol açıyor. Daha geniş çaplı bakmalıyız. Sosyal hizmet uzmanı, insanların sağlık ve iyilik hallerinin geliştirilmesinde, insanların kendilerine daha yeterli hale gelmelerinde, başkalarına bağımlı olma hallerinin önlenmesinde ve aile bağlarının güçlendirilmesinde etkinlik ve programlar yürütür. Psiko-sosyal alanlarda yapılan çalışmalar var. Psiko- sosyal sağlık arka planda kalmamalı.” Diye konuştu.“Çocukluk çağı istismarlarının uzun dönem etkilerini bilmek gerekiyor”Dinamik alanlarda eğitim ve terapilerin mutlaka bilinmesi ve uygulanması gerektiğine dikkat çeken Sağlam; “Cinsel istismar vakalarını görüyoruz. Bu vakalarla çalışmak için tanı ölçütlerini bilmek gerekiyor. İşleyişlerine hâkim olmak kesinlikle şart. Tıbbi sosyal hizmet alanında sadece yönlendirme yapılırsa uygun olmaz. Sosyal hizmetin rolleri her alanda farklı boyut gösteriyor. Klinik ağırlıklı çalışılan yerlerde de aynı şey geçerli. Sadece yönlendirme ve danışmanlık yapmak doğru değil. Psiko-sosyal ve çevresel kaynakların kullanımı ile kişinin kendini güçlendirilmesi için temel işlevsel kapasitelerde iyileşmeyi de vurgulamak önemli. Özellikle çocukluk çağı istismarların uzun dönem etkilerini bilmek gerekiyor.” Dedi.“Sosyal hizmet uzmanı iyi bir gözlemci olmalı”Sosyal hizmette iyi bir gözlem için belli özelliklerin olması gerektiğini vurgulayan Sağlam; “Bunlar için ekstra bir eğitime gerek yok, üniversitelerde eğitimleri yeterince veriliyor. İyi bir sosyal hizmet müdahalesinde bulunmak önemli. Gözlem yeteneği ilk görüşmeler için çok önemli diyebiliriz. Görüşmeden sonuçlar çıkarmak gerekiyor. Genel görünüş, davranış, yıkıcı, temas etmeye hevesli, girişken, duygu durumuna hâkim, düşünme süreçleri, konuşma, dil becerileri gibi özellikler son derece gerekli özellikler arasındadır. Bunları bütün olarak tanımlamak gerekirse bir sosyal hizmet uzmanı iyi bir gözlemci olmalıdır.” İfadelerini kullandı.

24 MAR 2021

Dünya Down Sendromu Farkındalık Günü’ne Özel Program…

“Bilişsel hızları yaşıtlarına göre yavaş ve gecikmeli”Down Sendromlu bireylerin çektiği öğrenme güçlüklerinden ve zihinsel süreçlerinden bahseden Üsküdar Üniversitesi Disleksi ve Ergoterapi Kulübü Başkanı Serra Korkmaz; “Down Sendromlu çocuklar bilişsel gelişim, normal gelişim gösteren çocuklara göre aslında aynı sırayı izliyor. Buna rağmen bilişsel hızları yaşıtlarına göre yavaş ve gecikmeli oluyor. Bunun sonucunda öğrenme güçlüğü görülebiliyor. Bunun yanında çevreyi algılaması, koordinasyonu, dil gelişimi buna bağlı olarak iletişim-etkileşim becerileri, nörolojik olarak zihinsel süreçlerin etkilenmesi sonucu olumsuzluğa yol açar. Öğrenmeyi sağlayan ‘girdi’, ‘entegrasyon’, ‘hafıza’, ‘çıktı’ adımlarından birinde sorun yaşanır. Down sendromluların özgün bilişsel profili gelişimle, yaşam deneyimleriyle, eğitimle ve sürecin dinamik doğasının etkisiyle değişmiştir.” Dedi.“Bazı süreçler ister istemez aileyi yorabiliyor”Dezavantajlı çocuklarla multidispliner şekilde ilgilenilmesi gerektiğini vurgulayan Ergoterapist İsa Kör; “Çocuklar doğduğunda saf niyetleri olur, başkalarıyla dalga geçme dürtüleri olmaz ama birçok şeyi aileden öğrenirler. Belli bir yaştan sonra aile, çocuğu sosyalleştirmek ister ve o baskıyla çocuğun dışarıdaki sosyal ortamı değiştirmeye çalışır. Belli bir zaman sonra anne-baba olmayınca sosyal ortama giremezler. Günlük yaşam aktivitelerini yerine getiren çok fazla Down sendromlu birey var. Birçok kişide farkındalık oluşturmak amacıyla ve iş yapabilirliğini gösteren kurumlar var. Fakat buradaki sorun bütün çocuklara ulaşamamamız. Bazı süreçler ister istemez aileyi yorabiliyor. Biz terapistler aileyi yönetirken, danışanlarımızla ilgilenirken 20-30 yıllık süreçlere bakmamız gerekiyor. Çünkü aile bu süreçleri yönetebilecek mi bu önemli. Bazen bu süreçleri bazı aileler yürütemiyor. Bu noktada bizim farklı ilgi alanlarını arttırarak, çocuklarda eksik gördüğümüz yerlere müdahale etmemiz gerek. Bunun son derece önemli.” İfadelerinde bulundu.“Müzik Terapi, Down sendromlu bireylerin gelişiminde büyük yer kaplıyor” Sanat Terapisinin gelişim geriliği, öğrenme bozukluğu, kişilik bozuklukları, depresyon, nörolojik bozukluklar, travma sonrası stres bozukluğu gibi birçok hastalık üzerinde etkisi olduğuna değinen Üsküdar Üniversitesi Ergoterapide Pozitif Uyum Kulüp Başkanı Şevval Ateş; “Ergoterapideki sanatsal aktiviteler danışanların duygu ve düşüncelerini ses, ritim, hareket, renk, form, desen ve benzeri araçlar kullanarak ifade etmesini sağlar. Tüm bu sanatsal araçlar, danışanların ifade edebilmeleri için farklı bir dil sunar. Danışanların yaptıkları işe odaklanarak rahatlamalarını sağlayarak yeteneklerini ve becerilerini keşfetmelerine, geliştirmelerine yardımcı olur, özgüvenlerinin yeniden inşasına katkıda bulunur. Down sendromlu çocuklar müzik ve çeşitli ritim algıları ile yaptıkları çalışmalarda çok mutlu olurlar. Bireyin gelişim basamaklarının tümünde geniş yer kaplayan müzik eğitimi, Down sendromlu bireylerin gelişiminde oldukça fazla yer kaplamaktadır.” Dedi.  “Ergoterapi, birçok alanda uygulanabilen planlı bir tedavi”Down sendromunda duyu bütünleme terapisinin kullanabileceği alanlar ve müdahale üzerinde duran Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi ve Duyu Bütünleme Kulüp Başkanı Melike Şahan; “Duyu bütünleme bozukluğu modülasyon problemi, duyusal diskriminasyon problemi, fiziksel motor planlama ve koordinasyon problemleri olarak gözlenmektedir. Postural fiziksel problemler, sosyal-davranışsal problemler, öğrenme problemleri alanlarında kullanılmaktadır. Ergoterapi, Down sendromlu bireylerde bebeklik ve oturma dengesi, yürüme gibi en temel aktivitelerden akademik başarı, sosyal yaşama uyum gibi hayatın birçok alanına kadar uygulanabilen planlı bir tedavidir. Bu sebeple ergoterapi merkezinde kişinin durumu takip edilmelidir.” İfadelerinde bulundu.En önemli fark, manipülatif becerilerde görülüyorNormal gelişen çocuklarla Down sendromlu çocukların gelişim farklılıklarından söz eden Üsküdar Üniversitesi Serebral Palsi ve Ergoterapi Kulüp Başkanı Sevilay Tunç ise; “Motor gelişim basamaklarına ulaşım süreci açısından, Down sendromlu çocuklar ile engeli olmayan akranları arasındaki en önemli fark, manipülatif becerilerde görülmektedir. Down sendromlu bireylerde kalp rahatsızlıkları, tedavi sürecinin uzun süreç gerektirmesi ve tedavi süresince inaktif yaşam süreçleri gibi dezavantajlar, bireylerin motor gelişim basamaklarına daha geç ulaşmalarına ve akranları ile aralarında büyük oranda gelişimsel farklılıklar oluşmasına neden olur.” Dedi.Programda ayrıca, kulüp başkanlarının Tebessüm Kahvesi Proje Koordinatörü Şermin Çoban ve Kahve çalışanı Emrah’la yaptıkları röportaja da yer verildi. Tebessüm Kahvesi,  Down Sendromlu gençlerin sosyalleştikleri iş yeri hem de kişisel gelişimleri için eğitim aldıkları okul niteliği taşıyor. 

17 MAR 2021

Prof. Dr. Konrot: “Konuşma Bir Dışavurum ve Eylemdir”

Nizip Abdülkadir Sayın Rehberlik ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen konferansa katılan Konrot, “Eğitim Ortamlarında Dil ve Konuşma Bozuklukları” başlığı altında değerlendirmelerde bulundu.“İnsanoğlu dünyaya geldiği andan itibaren çevresiyle etkileşim içindedir”İletişim kurarken kişinin bilgi, duygu paylaşmak, ikna etmek gibi çok fazla amacı olabileceğini belirten Konrot; “Dil ve Konuşma Terapisinde genel alan iletişim, dil, konuşma, ses ve yutmadan oluşur. İnsanoğlu dünyaya geldiği andan itibaren çevresiyle etkileşim içindedir ve bu etkileşim onu bireye dönüştürür.” Dedi.  “Konuşma bir dışavurum ve eylemdir” Dili tanımlamanın kolay olmadığını vurgulayan Konrot; “Fakat dilin özelliklerini anlatarak tanımlama yapılabilir. Dili sözel ve sözel olmayan dil olarak ikiye ayırıyoruz. Konuşma bir dışavurum ve eylemdir.” İfadelerini kullandı.

15 MAR 2021

Üsküdar Üniversitesi 56 Yeni Akademisyen Alacak!

Üsküdar Üniversitesi 2547 sayılı Kanun’un ilgili maddeleri, “Öğretim Üyeliğine Yükseltilme ve Atanma Yönetmeliği’nin yürürlükteki ilgili maddeleri ile “Öğretim Üyesi Dışındaki Öğretim Elemanı Kadrolarına Yapılacak Atamalarda Uygulanacak Merkezi Sınav ile Giriş Sınavlarına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” ve “Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyeliğine Yükseltilme ve Atanma Usul ve Esasları” hükümlerine göre öğretim elemanı alımı yapacak.Üsküdar Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Diş Hekimliği Fakültesi, İletişim Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi’nin çeşitli bölümlerinde araştırma ve öğretim görevlisi olarak görevlendirilmek üzere 56 personel alımı yapılacak.Ayrıntı için: https://uskudar.edu.tr/tr/icerik/6473/13-03-2021-tarihli-ogretim-elemani-kadro-ilani

12 MAR 2021

Üsküdar Üniversitesinden 23 Bin Öğrencisine ZOOM Lisansı!

Önemli yatırımlar ile sağlam teknolojik altyapı oluşturan Üsküdar Üniversitesi, Pandemi sürecinde öğrencilerine uzaktan, kesintisiz eğitim olanakları sunmak üzere “Fi-Jital Üniversite” kavramını hayata geçirmişti. Bu adımla birlikte öğrenciler üniversitenin hem fiziki hem de dijital eğitiminden en efektif şekilde yararlanıyor. Birçok dijital platform üzerinden gerçekleştirilen uzaktan eğitim ders ve uygulamalarıyla Üsküdar Üniversitesi öğrencileri, ALMS programı ile sanal sınıf uygulaması Perculus’a girerek senkron (canlı) şekilde online eğitim alabilirken şimdi Zoom ile iş birliğine gidildi. ALMS üzerinden Zoom’ a girerek senkron (canlı) eğitim yapılması ve yapılan derslerin kayıt ve yeniden izlenmesine yönelik entegrasyon çalışmaları ise ayrıca sürdürülüyor.İnteraktif Katılım Kolaylaştı Öğrencilerinin online derslerden daha fazla verim alabilmesi adına önemli bir adım daha atan üniversite, akademik kadroyla birlikte her bir öğrencisi için toplam 23 bin Zoom lisansı satın aldı. Öğrencilere daha kolay interaktif katılım imkânı sunan, etkileşim ve süre sınırının olmadığı STIX programı üzerinden, Yüksek Lisans derslerinin Zoom yazılımı aracılığı ile verilmesi testlerinden sonra, şimdi de alınan Zoom lisansları ile ALMS üzerinden Zoom yazılımı kullanılarak dersler yapılacak. Zoom derslerinde, tüm öğrenciler kişi sınırı olmaksızın kameralarını da açık tutabilecek. Mikrofon ile anında katılım sağlayabilecek. Böylece daha interaktif yapılacak derslerde öğrenme veriminin artması ve etkileşimin üst düzeye taşınması amaçlanıyor.Öğrenciler çok daha nitelikli eğitim alabilecek...ZOOM programından online toplantı ve konferanslardan da yararlanabilen akademisyenler ve öğrenciler aynı zamanda Üsküdar Üniversitesi Bilgi Teknolojileri Direktörlüğü’nün geliştirdiği STIX programı (stix.uskudar.edu.tr) ile birbirleriyle iletişim halinde olarak bilgi, belge ve ödev paylaşımını 7/24 sağlayabiliyorlar.

08 MAR 2021

“Pandemide Kadın Olmak” Semineri Gerçekleştirildi

İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan'ın açılış konuşmasıyla başlayan seminerde Uçan, pandemi sürecinin zorluklarına değinerek, bu sürece adapte olmada herkesin zorlandığını aktardı. Bu süreçte en çok zorlananların kadınlar olduğunu söyleyen Uçan, kadınların iş güçlerinin arttığına değindi.Dr. Öğr. Üyesi Hacer Kayhan: “Kadınlar her olayda kilit noktadır”Seminerin ilk konuşmacısı olan İş Sağlığı ve Güvenliği Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Hacer Kayhan, konuşmasında pandemi sürecini ilk duyduğunda önceki gripler gibi geçici olduğunu düşündüğünü fakat süreç ilerledikçe çok daha uzun süreceğini anladığını aktardı. Kayhan; “Süreç o kadar hızlı gelişti ki ilk vakadan sonra üç ay okula gidemedik. İlk olarak virüsü tanımadığımız için korktuk. Şu an hala korkuyoruz ama artık virüsü bildiğimiz için bilinçli bir korku yaşıyoruz. Bu süreçte yaşlılar da gençlerde ayrı etkilendi. Ebeveynler olarak bizler de ruhen büyük sıkıntılar yaşadık. Bu süreçte ekonomiyi kesme gibi bir lüksümüz olmadı. Çünkü çalışanlarımız var ve geçimlerini bu şekilde sağlıyorlar. Bu sebeple pandeminin yaşandığı ve virüsün görüldüğü yerlere girmek zorunda kaldık. Çoğu işi online yapmaya çalışıyoruz ama her iş online olamıyor. Bazı sektörlerde insanlar sahadayken onlarla beraber olmanız gerekiyor. Pandemi ve iş hayatı ayrı bir senaryo, mesleki iş sağlığı ve güvenliği ayrı bir senaryo. Çoğu şirket artık iş güvenliğini ‘iyi olma halinde’ tutmaya çalışıyor. Bu süreçte pandemiyle yaşamayı öğrendik. Önümüzdeki bir yıl daha bu sürecin içerisinde olacağımızı tahmin ediyorum. Dikkatli olmak ve birbirimizi korumak zorundayız. Kadınlar her olayda kilit noktadır. Bu süreçte bize çok büyük bir rol düşüyor.” Şeklinde konuştu.Sağlık personeli İlknur Aktürk: “Sağlık çalışanlarının %70'i kadınlardan oluşuyor”Seminerin ikinci konuşmacısı Üsküdar Üniversitesi Sağlık Personeli İlknur Aktürk oldu. Hemşire olan Aktürk, pandemi ilk başladığında ilk olarak neler yapılacağını saptadıklarını aktardı. Aktürk; “Sağlıkçılar olarak daha soğukkanlı bir durum sergiledik. Sağlıkçı olarak bu süreci halka anlatmak ilk olarak zor oldu. Fakat bizim görevimiz bunu anlatmaktı ve başardığımızı düşünüyorum. Sağlık çalışanlarının %70'i kadınlardan oluşuyor. Bizlerin iş gücü bu süreçte arttı. Çünkü evlerdeydik ama aynı zamanda çalışmaya devam ettik. Bu süreçte bizi zorlayan işin psikolojik boyutu oldu. Çocuğum bu süreçte okula gidemediği için psikolojik olarak etkilendi ve online eğitime bir direnç oluşturdu. Çocuk, anne babanın işe gidip kendisinin dışarı çıkamamasını anlamlandıramadı.” Dedi.Arzu Temizalan Uçar: “Çalışan anneler pandemide dezavantajlı gruplar arasındaydı”MESKA Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Arzu Temizalan Uçar pandemi süreci başladığında ilk olarak sağlıklı bilgiye ulaşma ihtiyacı hissettiğini belirtti. Kurum olarak hemen aksiyon aldıklarını belirten Uçar; “Pandemi sürecinde personelimize bu konularda eğitimler verdik. Müşterilerimize eylem planına ilişkin raporlar gönderdik. Eğitici afişler hazırladık. Vaka yönetim rehberi oluşturarak COVİD-19’lu personelimizi takip ettik. Bu süreçte aile büyüklerimizi de bilgilendirmeye çalıştık ve ziyaretlerimizi seyrekleştirdik. Çalışan anneler için çok dezavantajlı bir durum oldu pandemi. Çünkü iş hayatlarını evlere taşıdılar ve bu sebeple belki çocuklarını ihmal etmek durumunda kaldılar.” İfadelerini kullandı. Nagihan Demir pandemide eğitim konusuna değindi Üsküdar Üniversitesi İş Sağlığı ve Güvenliği öğrencisi Nagihan Demir online eğitim tecrübesi hakkında bilgi verdi. Demir; “Online eğitimle yüz yüze eğitimde olduğu gibi verim alamıyoruz. Sistemsel sıkıntılar ve internet nedeniyle ders akışında kopmalar yaşanıyor. Pandemi süreci başladığından beri farkındalığın arttığını düşünüyorum.” Dedi.

08 MAR 2021

“Korona Günlükleri: Ergoterapi Müdahaleleri” Programının 18’incisi Gerçekleştirildi

Berfin Demirci: “Terapideki hedef çocuğun her zaman mutlu olmasıdır”Ergoterapist Berfin Demirci, ‘Duyu bütünlemede Çevresel Düzenleme ve Kullanılan Materyallerin Önemi’ başlıklı konuşmasını gerçekleştirdi. Demirci; “Duyu Bütünleme duyusal bilgilerin sinir sisteminde ayırt edilmesi, kayıt edilmesi demektir. Çevreden gelen uyaranların duyusal organlarımız tarafından algılanması, merkezi sinir sisteminde bu bilgilerin işlenmesidir. Terapideki hedef çocuğun her zaman mutlu olmasıdır. Çocuğun etkileşime ve iletişime açık olması, ortamdaki uyaranları rahatlıkla tolere edebilir halde olması olumlu tecrübeler öğrenmeyi kolaylaştırır.” Dedi.Veysel Özkök: “Mobbing Kamuda özel sektöre göre daha çok görülüyor.”Ergoterapist Veysel Özkök, Mobbing ve Ergoterapi Müdahalelerine değindi. Özkök, “Mobbing psikolojik bir şiddettir. 2000’li yılların ortasından bu yana çalışma ortamı ile ilgili en çok dikkat çeken sorunlardan biri olarak mobbing karşımıza çıkmaktadır. Kelimenin kökü olan Mob kavramı rahatsız etme, yıldırma, çevresine toplanma gibi anlamlara gelmektedir. Bu tarz davranışlara sıklıkla maruz kalmak kişinin mobbinge uğradığını gösterir. İki çeşit Mobbing vardır; birincisi Dikey Mobbing (Hiyerarşik Mobbing) en çok görülen mobbing türüdür üst sınıfın altı ezmesi. Diğeri Yatay Mobbing aynı statüdeki kişinin mobbing uygulaması. Mobbing, kamuda özel sektöre göre daha çok görülüyor.” Dedi.Abdulkadir Ulu: “İnce Motor Beceri küçük kas gruplarının hareket kabiliyetidir”Ergoterapist Abdulkadir Ulu, otizmli çocuklarda ince motor becerileri ve günlük yaşam aktiviteleri konusuna değindi. Ulu, “İnce motor beceri küçük kas gruplarının hareket kabiliyetidir. Bu beceriler çocuğun yemek yeme, yazma, bilgisayar kullanma, kitaptaki sayfaları çevirme, giyinme ve bakım gibi kişisel bakım aktivitelerini yerine getirme yeteneklerini etkileyebilir. Örneğin; İpe boncuk dizme çalışmaları, çocuklarda el göz koordinasyonu, belirli bir etkinlikte belirli süre dikkatini toplama ve örüntü oluşturma kazanımlarına yönelik çalışmalardır.” Şeklinde konuştu.İmran Toylan: “Bebeğin güvenliği, sakinliği, stresten uzak kalması en önemli unsurdur”Uzman Fizyoterapist İmran Toylan, Öğrenme Piramidi - Vücut- Akıl Bağlantısına değindi. Toylan, “Bebek hayata gözlerini açtığı an itibari ile öğrenme süreci başlar. Okul sıralarında devam eder ve hayat boyunca da devam eder. Bulunduğu çevre içindeki yaratıcı oyunlar ve aktiviteler vücut- akıl sisteminin gelişmesine yardımcı olur. Akıl- vücut sistemi akademik öğrenme için gerekli becerilerin kazanılması için gereklidir.Eğer bebek güvenli, sevgi içinde büyürse insanlar ve dış dünya ile ilişkisi o derecede güvenli, sakin bir yapıda oluşur. Kısaca bebeğin güvenliği, sakinliği, stresten uzak kalması en önemli unsurdur. Stresten uzak olması bebeğin deneyimlerini arttıracak ve öğrenme için yeterli motivasyonu sağlayacaktır” ifadelerini kullandı.Zeynep Nur İpek: "Ergoterapistin rolü madde kullanımının bireyin aktivite performansı üzerindeki etkilerini değerlendirmektir”Ergoterapist Zeynep Nur İpek, Madde Bağımlılığı ve Ergoterapi Müdahalelerine değindi. İpek, “Madde bağımlılığı vücudun işlevlerini olumsuz yönde etkileyen maddelerin kullanılması ve kişi kullanmaya devam ettiği halde, zarar gördüğü halde bu maddenin kullanımını bırakamamasıdır. Psikolojik etkenler, kalıtımsal etkenler, biyolojik etkenler, sosyokültürel etkenler vs. gibi durumlar madde kullanımı ve bağımlılığı nedenleridir. Bilişsel olarak beynin karar verme, öğrenme, hafıza, uyku, duygu ve davranış üzerindeki kontrolle ilgili bölgelerini olumsuz yönde etkilemektedir. Ergoterapistin rolü madde kullanımının, bireyin aktivite performansı üzerindeki etkilerini ve yaşamındaki işlevsel bozukluğun boyutunu değerlendirmektir.” Şeklinde konuştu.

25 ŞUB 2021

Güvenlik Kültürü ve İnsan Faktörleri Konuşuldu

“Güvenlik iklimi net ve daha açık”Bir kültürün yerleşik olabilmesi için felsefesi olması, o felsefenin ise bir ruh yapısı olması gerektiği sözlerini kaydeden Ocaktan, güvenlik kültürü ve güvenlik iklimi kavramlarını  verdiği örneklerle açıkladı: Dr. Murat Can Ocaktan; “Güvenlik kültürünün tanımında bir organizasyonun sağlık ve güvenlik yeterliliği ile birey ve grup değerlerinin ürünüdür. Yani güvenlik kültürü bir sonuçtur. Güvenlik kültürü tanımı, 1986 Çernobil faciasından sonra kullanılan bir yaklaşımdır. Güvenlik kültürü dediğimiz, normal değerler, tutumlar görüp tanımlanabilirken, güvenlik iklimi bir içsel algıyla görülür. Güvenlik kültürü adı daha güç anlaşılır daha akla yatan nedenleri vardır, güvenlik iklimi daha nettir daha açıktır.” Diye konuştu.“Sanayi Devrimi ile birlikte korkunç toplumsal sosyal yaralar ortaya çıktı”Sanayi Devriminin toplumsal sonuçlarına değinen Ocaktan; “Sanayi Devrimleri birbirlerini takip ediyor. 1’inci Sanayi Devrimine bakarsak 18.Yy 1780’lerde klasik bir buharlı enerji kaynağı kullanılmasıyla ortaya çıkan bir dönem. Maden kömürü ve buharın kullanılması hareket gücünü ve makineleşmeyi getiriyor. Makinelerin yaygınlaşması gelişim hızında çok büyük bir artı olarak değerlendiriliyor. Tarım toplumumdan sanayi toplumuna geçişte vahşi bir çalışma ortamı var, çok uzun zaman da devam edemiyor, çünkü Birleşik Krallıkta adada sanayi devrimine yönelik adımlar hızla başlıyor. Madencilik hızla gelişiyor. Fakat kimlerin kaç saat çalıştığını, yaş sınırları gibi bir takım şeyler hakkında bilgi verilmediği için çok korkunç toplumsal sosyal yaralar ortaya çıkıyor.” İfadelerini kaydetti. 

12 ŞUB 2021

Öğrenciler pandemide uzaktan eğitim uygulamalarından memnun…

Üsküdar Üniversitesi’nde 2020-2021 güz döneminde öğrencilerin memnuniyet düzeyleri ölçüldü. 17 bin 684 öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilen çalışmada pandemi sürecinde uzaktan eğitim ve teknolojik altyapıya ilişkin görüşler değerlendirildi. Çalışmaya göre aşağıdaki sonuçlar ortaya çıktı:Sosyal medya uygulamalarından %81 memnuniyet“Sosyal medya, mobil uygulama, TV gibi iletişim kanalları aktif olarak kullanımı ve bilgilendirme faaliyetleri yeterlidir” önermesine katılımcılardan %81 oranındaki 12 bin 365 katılımcı olumlu görüş bildirdi.Dijital ulaşılabilirlik memnuniyeti %78“Çağrı merkezi, ondestek, whatsapp hattı gibi iletişim kanalları kolay ulaşılabilir ve yeterlidir” önermesine 14 bin 800 katılımcıdan %78 oranındaki 11 bin 608 kişi olumlu cevap vererek katıldığını belirtti.  Uzaktan eğitim uygulamalarında %79 memnuniyet“LMS, ZOOM, ÜÜTV vb. senkron eğitimler kolay ulaşılabilir ve yeterlidir” şeklindeki değerlendirmeye 15 bin 998 katılımcıdan %79 oranındaki 12 bin 571 kişi olumlu cevap vererek katıldığını söyledi.  STIX programından %87 memnun kaldıUzaktan eğitim sisteminin bir parçası olan STIX dosya paylaşım uygulamasına ilişkin olarak da öğrencilere memnuniyet durumları soruldu. “STIX dosya paylaşım sistemi kolay ulaşılabilir ve yeterlidir” değerlendirmesine 16 bin 109 katılımcıdan %87 oranındaki 14 bin 42 kişi olumlu görüş bildirdi.  Uzaktan eğitim teknolojilerinden memnuniyet de yüksek“Uzaktan eğitim teknolojilerinin kullanımından genel olarak memnunum” önermesine ise 15 bin 907 katılımcıdan %73’ü (11 bin 612 kişi) olumlu bulup katıldığını ifade etti.  İdari hizmetlerde memnuniyet %81 oranında“İdari hizmetler (ders kayıt, belge alma, askerlik işlemleri vb.) yeterlidir” şeklindeki değerlendirmeye 13 bin 999 kişiden %81 oranındaki 11 bin 316 kişi olumlu yanıt verdi.  Danışman hoca memnuniyeti %83“Danışman hocam bana gerekli zamanı ayırmakta ve yeterli şekilde benimle görüşmektedir” önermesine 14 bin 570 katılımcıdan %83 oranında 12 bin 151 kişi olumlu bulup katıldığını söyledi.  Online mecralardaki etkinlikler %70 oranında yeterli bulundu“Online mecralarda yapılan sanatsal, kültürel ve bilimsel etkinlikler tatmin edici ve yeterlidir” önermesine 13 bin 913 katılımcıdan %70’i yani 9 bin 691 kişi olumlu görüş bildirdi.  Kütüphane kaynak yeterliliği memnuniyeti %79“Kütüphane gerek duyduğum her türlü kaynak açısından yeterlidir” önermesine 11 bin 702 kişiden %79 oranındaki 9 bin 258 kişi olumlu görüşlerini iletti.   Öğrenciler rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinden memnun“Rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri ulaşılabilir ve yeterlidir” şeklindeki değerlendiremeye 11 bin 296 katılımcıdan %78’i yani 8 bin 804 katılımcı olumlu yanıt verdi.  %74’ü aldığı eğitimin beklentilerini karşıladığını söylüyor “Üniversitede aldığım eğitim beklentilerimi karşılamaktadır” değerlendirmesinin de sorulduğu çalışmada 15 bin 330 katılımcıdan %74’ü yani 11 bin 297 öğrenci, aldığı eğitimin beklentilerini karşıladığını ifade etti.

11 ŞUB 2021

Prof. Dr. Konrot: “İletişim, düşüncelerimizi karşımızdakinin beyninde canlandırmaya çalışmaktır”

Eğitimcilere yönelik ınstagram üzerinden gerçekleştirilen programda Konrot, dil ve konuşma terapisi alanına dair önemli değerlendirmelerde bulundu.“Bizim mesleğimiz genelde iletişim alanıyla ilgilidir”Dil ve Konuşma Terapistleri hakkında konuşan Konrot; “Biz kısaca dil ve konuşma terapisti diyoruz ama aslında sorun sadece dil konuşma ile sınırlı değil. Bizim meslek alanımız genelde iletişim alanıyla ilgili. Yani insanlar arasındaki iletişimde karşımıza çıkan sıkıntılarla uğraşan bir meslek alanıdır. İletişim dediğiniz zaman da insanın çevresiyle olan kasıtlı etkileşiminden söz ederiz. Doğduğumuz andan itibaren doğduğumuz çevreyle etkileşim içerisindeyiz. Ama çevreden de bize gelen birtakım uyaranlar var ve biz o uyaranlardan birtakım ipuçları alarak zihnimizde onları bir şekliyle ilişkilendirmeye çalışarak nasıl bir dünyaya geldiğimizi kavramaya çalışırız. Kim olduğumuzu kavramaya çalışırız.” Dedi.“Etrafımızdaki bazı varlıklar bizimle kasıtlı olarak etkileşime girmek istiyorlar”Çevreyle olan etkileşimimizden bahseden Konrot; "Bizi tanıdıkları halde bizim tanımadığımız dünyaya gelmemize sebep olan iki kişi var. Onların anne ve babamız olduğunu, etrafımızdaki kişilerin insan olduğunu, canlıları vs. keşfediyoruz. İçine doğduğumuz evrenin nasıl bir şey olduğunu keşfetmek durumundayız. Dolayısıyla doğduğumuz andan itibaren en önemli görevlerimizden, misyonlarımızdan bir tanesi de içinde olduğumuz evreni tanımaktır. Etrafımızdaki bazı varlıklar bizimle kasıtlı olarak etkileşime girmek istiyorlar. Biz kundağın içerisinde tavana bakarken bir şeyler derlerdi. Dolayısıyla kasıtlı olarak da bizimle etkileşim içerisine girmekte olan bir kısım var. Bunun da ne olduğunu kavramak durumundayız." şeklinde konuştu.“İletişim, düşüncelerimizi karşımızdakinin beyninde canlandırmaya çalışmaktır” Konuşmasında iletişim konusuna değinen Konrot; “Biz sadece içine doğduğumuz dünyayı değil, bu evrenin nasıl bir şey olduğunu, içine doğduğu dünyadaki nesneleri, varlıkları, meydana gelen hareketleri ve bunlar arasındaki ilişkiyi de temsil eden son derece soyut olan bir iletişim sisteminin de ne olduğunu ayrıştırmaya çalışmak durumundayız. Doğduğumuz andan itibaren yaşadığımız şey bir taraftan içinde yaşadığımız evrene, diğer taraftan da bu evrenin nasıl temsil edildiğini öğrenmeye başladığımız bir evredir. Bu süreç içerisinde fiziksel ve zihinsel gelişimimizin yanında buna paralel olarak bu kasıtlı etkileşim içerisinde bulunduğumuz sistemi kavramayla ve bunu nasıl ifade edeceğimizi de öğrenmeyle ilgili bir sürecin içerisindeyiz. Bu süreçte de karşımıza bazı problemler çıkıyor. İletişim, düşüncelerimizi karşımızdakinin beyninde canlandırmaya çalışmaktır. Ama bunu doğrudan doğruya yapamayacağım için sizlerle bir araç kullanarak düşüncelerimi ifade edebiliyorum. Bu kullandığım araç da seslerden yararlanmadır. Sesleri arka arkaya dizerek düşüncelerimizi aktarıyoruz." ifadelerini kullandı.

01 ŞUB 2021

Çocuk İçin Oyun Beslenme Kadar Önemli!

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Öğretim Görevlisi Neşe Şekerci, çocuk ve oyun ilişkisinin önemine işaret ederek oyunun çocuğun gelişimi üzerindeki etkilerini değerlendirdi.Oyunun geçmişi çağlar öncesine dayanıyorOyunun ne olduğu konusunda eski zamanlardan beri çok değişik görüşler ileri sürüldüğünü kaydeden Şekerci, “Oyun insanoğlunun var olduğu her çağda ve her yerde varlığını eğitim ve gelişim açısından sürdürmüş önemli bir etkinliktir. Oyun ve oyuncağın geçmişinin insanlık tarihi kadar eski olduğu, arkeologların yaptığı çalışmalarda ortaya konmuştur. Bugün bilinen pek çok oyunun eski çağlarda da bilindiğini gösteren belgeler, buluntular vardır” dedi.Oyun, baştan savmak için bir uğraş olmamalıOyunun çocuk dünyasındaki yeri tartışmasız bir kabul görse de yetişkinler tarafından oyunun çocuk gelişimindeki öneminin kimi zaman hafife alındığını belirten Şekerci, “Yetişkinler gözüyle oyun, çocuğun eğlenmesi, oyalanması ya da başlarından savmak için bir uğraş olarak görülmektedir.  Oysa oyun, çocuk için ciddi bir iştir.  Bazı ebeveynler, oyunu sadece boş zaman etkinliği olarak değerlendirmekte ya da çocuklar açısından oldukça değerli olan bu deneyimin gücünün farkında olmamaktadır” diye konuştu.Oyun, ciddi bir ihtiyaçtırÇocuk için çok ciddi bir uğraş olan oyunun, aynı zamanda bir eğlence ve öğrenme kaynağı olduğunu belirten Neşe Şekerci, “Dünyanın her yerinde, her çağda ve her kültürde çocuklar oyun oynarlar. Oyunların biçimleri, özellikleri, oyuncakları çağdan çağa değişse de çocuğun olduğu yerde oyun ve oyuncakların olmaması mümkün değildir. Oyun çocuğun yaşantısında beslenme, nefes alıp verme kadar önemli bir ihtiyaçtır” dedi.Hangi yaştaki çocuk, nasıl oyun oynar?Öğretim Görevlisi Neşe Şekerci, çocukların yaşlarına göre oyun becerilerinin gelişimine ilişkin şu bilgileri verdi:Bebeklik döneminde; nesneleri ve çevreyi tanıma çabası içerisindedirler. Emekleme ve yürüme ile birlikte etrafta gördükleri her şeyi dokunarak, atarak, ağızlarına sokarak tanımaya çalışırlar.1-3 yaş döneminde; buldukları nesneler ile taklit oyunlarına başlarlar. Bir bardak ile su içme, telefon ile konuşma taklitleri yaparlar. Bu dönemde kendi başlarına oynarlar. Etrafta başka çocuk olsa bile onları sadece izler, iletişim kurmaya çalışmazlar. Karşılıklı oturtsanız bile herkes elindeki ile oynar ya da karşısındaki çocuğun elindeki oyuncağı ister.3-6 yaş dönemi; oyun dönemi olarak da adlandırılır. Çocuklar 3 yaşa kadar nesneler ve çevreleri ile deneyim kazanırlar ve 3 yaşından sonra oyun kurmaya başlarlar. Fakat çoğu 3 yaş çocuğu hala oyuncakları paylaşmada, iş birliği yaparak oyun oynamada problem yaşar.3-6 yaş döneminde; çocuk gün boyu soru sorar, konuşur, yorulmadan oyun oynar. Toplumsal kuralları öğrendikçe arkadaşlarıyla oyun kurmaya ve birlikte vakit geçirmeye başlar.4-5 yaş çocukları; çoğunlukla evcilik, askercilik gibi hayali oyunlar oynamayı tercih ederler, izledikleri filmlerdeki karakterleri taklit ederler. Ahşap bloklar ve legolarla çeşitli inşa oyunları oynarlar. Bazen bu oyun materyallerini oynadıkları oyunda farklı amaçlarla kullanırlar.5-6 yaş çocukları; çocuklarda birlikte oyun kurarak oynama yaklaşık 5-6 yaş civarında görülür. 5-6 yaş çocukları masa oyunlarına daha çok ilgi duyarlar. Kesme yapıştırma, resim yapma, rakamları yazma, yapbozlar ile oynamayı tercih ederler.Anne ve babalar bu uyarılara kulak verinOyun ve oyuncak konusunda ebeveynlere tavsiyede bulunan Öğretim Görevlisi Neşe Şekerci, tavsiyelerini şöyle sıraladı:• Çocuğa oyun için uygun ortamın ve yeterli malzemenin sağlanması gerekir. Bunun için evin bir köşesi, bir odası, evin bahçesi, oyun parkları kullanılabilir. Arkadaşları ile oyun oynayabileceği ortamlar sağlayabilirsiniz.• Oyun oynayan çocuğun oyunu birden bire kesilmemeli, oyununu tamamlaması için önceden bilgi verilmelidir.Oyuncakları bir kutuda toplamayın!• Oyuncakların hepsini bir kutuya doldurmak yerine, oyuncaklar özelliklerine göre gruplandırılmalıdır. Çocuğun aynı düzeni sağlaması istenmelidir.• Benzer oyuncaklardan çok fazla almak yerine, çocuğun farklı oyunlar kurabileceği çok amaçlı oyuncaklar tercih edilmelidir.Çocuk oyuncağını kendi seçmeli• Oyuncak alırken çocuğun seçmesine izin verilmelidir. Her hangi bir nedenle çocuğun seçtiği oyuncak alınamıyorsa nedeni çocuğa açıklanmalıdır.• Oyuncak alırken farklı gelişim alanlarına hitap etmesine dikkat edilmelidir.• Oyuncakların mutlaka satın alınması gerekmez, çocuğunuz ile birlikte çeşitli oyuncaklar yapabilirsiniz.Oyuncakları ara sıra saklayın• Çocuğunuzun oynadığı oyuncaklara ilgisi azaldığı zaman bir süre ortadan kaldırıp daha sonra tekrar ortaya çıkarabilirsiniz.• Çocuğunuzla oyun oynarken sadece çocuğunuz ve oynadığınız oyunla ilgilenerek oyunlar oynayınız.• Çocuğunuzla oyun oynayarak ona yaklaşma ve duygularını tanıma imkânı bulabilirsiniz. Oyun çocukla iletişim kurmanın ve çocuğu tanımanın en etkili yoludur.Çocukla oynamak bağları güçlendiriyorÖğretim görevlisi Neşe Şekerci, anne ve babaların çocukların oyunlarına dâhil olduklarında aralarındaki ilişkiyi güçlendirdiğini belirterek şunları söyledi:• Çocuklar onaylandıklarını hissetmekte,•  Çocuk ve yetişkin arasındaki bağ güçlenmekte,•  Çocukların dikkat süreleri artmakta,•  Akranlar arası etkileşim daha olumlu hale gelmektedir.

29 OCA 2021

Hikâyeler ve Masallar Beyne Bilişsel Esneklik Kazandırıyor

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü Öğretim Görevlisi Elif Konar Özkan, çocuğun gelişim dönemine uygun kitap seçiminin önemine işaret ederek değerlendirmede bulundu.Kitap, çocuğun gelişimini destekliyorÇocuk yayınlarının temel amacının, dil zevki, kitap sevgisi ve okuma alışkanlığı kazandırmak olduğunu, bunların da nitelikli çocuk kitaplarıyla kazanılacağının aşikâr olduğunu belirten Öğretim Görevlisi Elif Konar Özkan, “Çocuklar, dünyayı keşfetmeye hayret ederek başlarlar. Dolayısıyla bir yandan gözlem ve deneme yanılma yoluyla dünyaya dair keşifleri devam ederken kitaplar da çocukların bu keşif egzersizlerine yardımcı olur. Böylece deneyimleri genişler, dile karşı hassasiyeti gelişir, kelime bilgisi artar, dağarcığı zenginleşir, bakış açısı ve ufku enginleşir. Tüm gelişim alanlarıyla birlikte estetik, sanatsal gelişimi de desteklenir, pekişir. Bu bağlamda çocuk kitaplarının nitelikli ve özenle hazırlanmış, yaş ve gelişim özelliklerine, ilgi ve ihtiyaca uygun seçilmiş olması gerekmektedir” dedi.Kitap seçiminde nelere dikkat edilmelidir?Erken çocukluk dönemi söz konusu olduğunda ilk akla gelenlerin, oyuncak kitaplar ve resimli kitaplar olduğunu kaydeden Özkan, çocuğa gelişim dönemine uygun kitap seçerken dikkat edilmesi gereken noktalara işaret ederek şunları söyledi:“Banyo kitapları veya oyuncak kitaplar olarak adlandırılan kitaplar, çocukların ilk tanıştığı kitaplar arasındadır. Bu kitapların çocuğun sağlığına zararı olmayan maddelerden yapılmış olmasına dikkat edilmelidir zira hepimizin deneyimlediği gibi çocuklar kitapların tadına bakmayı da çok severler. Daha sonra mukavva kitaplar ile tanışırlar. Bu tür ürünler hem ince motor becerileri hem de çocuğun oyun ve oyuncak ilişkisiyle birlikte kitaba aşinalık kazanması açısından önemlidir.Resimli kitaplar çocuk ve yetişkin arasında iletişim kuruyorBir sonraki aşamada ise ABC kitapları adı verilen resimli kitaplar devreye girer. Resimlerin çocuğa gösterilerek hikâyenin anlatıldığı bu tür kitaplar ise hem yetişkinle çocuğun iletişim kurmasını hem de kavram ve dil gelişimi özelinde bilişsel gelişimini destekleyerek çocuğun dünyayı tanımasını sağlar.2-4 yaş arasında; birbiri ile ilişkili resim ve cümlelerden oluşan, tek olaylı, neşeli ve gerçekçi öyküler ilgi uyandırıcıdır. Bu yaşlarda çocuk sadece dinleyici de değildir artık anlatmaya da başlar. Dinlediği öyküleri resimlere bakarak tekrar tekrar anlatmayı ve kitaptaki her bir ayrıntı ile ilgili soru sormayı sever. Bu şekilde dikkatle dinlemeye, sormaya ve anlatmaya alışan çocukların çevreye uyum sağlaması da kolaylaşmış olur. Çocukların sözlü anlatım becerisinin gelişmesi ileride yazılı anlatım becerilerinin gelişmesine de yardımcı olacaktır.4-6 yaş arasında; çocuklar okunan kitapları dinlemeyi, dinlediği kitaplara dair sorular sormayı ve soruları cevaplamayı, öyküden farklı öyküler çıkarmayı öğrenir ve sever.5-6 yaş çocukları; kitaplardaki resimlerin ayrıntılarıyla ilgilidirler ve bu durum onların hayal gücü ve estetik gelişimi açısından önemlidir. Kitapların çocuklar tarafından sevilmesi, dinlenmesi ve okunması için biçim (kullanılan malzeme, boyut, ağırlık, kapak ve ciltleme, punto, mizanpaj ve resimleme) ve içerik (tema, konu, karakterler, dil ve üslup) açısından özenle, çocuğa göre ve çocuk gerçekliğine uygun hazırlanmış olması gerekir. Bu noktada çocuğu ve niteliği önemseyen, alanda bilinen yayınevlerinin kitapları tercih edilmelidir.”Kitapla tanışmak için bir alt sınır yokÇocuğun kitapla tanışması için belli bir yaş sınırı olmadığını belirten Öğretim Görevlisi Elif Konar Özkan, “Uzun zamandır çocuk gelişimi, eğitimi ve ruh sağlığı uzmanları ilk yılların ne kadar önemli olduğu konusunda hemfikir. Zengin uyaranların ve elverişli şartların çocuğun potansiyelini ortaya çıkarmasında ve tüm gelişim alanlarının desteklenmesinde önemli olduğu sürekli vurgulanır. Çocuğun çevresiyle olumlu etkileşimi, öğrenim ve öğretim faaliyetlerini kolaylaştırmakta ve hızlandırmaktadır. Ayrıca çocukların doğuştan meraklı ve öğrenmeye hazır olduklarını ama öğretilmekten hoşlanmadıklarını, en iyi öğretim ve öğrenim yolunun rol model/örnek olma olduğunu da bilmekteyiz. Dolayısıyla kitaplarla tanışmak için bir alt yaş sınırı yoktur demek yanlış olmayacaktır. Kitap okumaya daha erken başlanamadıysa hiç değilse bir yaş civarı bu bağı kurulmalıdır” diye konuştu.   Kitap okumak mı hikâye anlatmak mı daha yararlı olabilir?Çocuğa kitap okumanın ve hikâye anlatmanın yerinin ayrı ve önemli olduğunu ifade eden Elif Konar Özkan, şunları söyledi:“Hikâye ve masal anlatmak ve dinlemek, farklı yolakların çalışmasını, hayal gücü kullanımını gerektirdiği ve sözcük dağarcığını geliştirdiği için küçük yaşlardan itibaren ihmal edilmemesi gereken bir faaliyettir. Hikâye ve masalların alternatif gerçeklik etkisiyle beyni ve ayna nöronları etkilediği pek çok uzman tarafından sıklıkla dile getirilmektedir. Hikâyeler, ‘bilgi aktarımı, normları dayatma ve aykırı değerleri kontrol etme’ açısından önemlidir. Masallar ise ahlaki değer ve gelenek aktarımını sağlamaktadır. Ayrıca vücut dili, ses, hayal gücü göstergeleri beyinde gerçek yaşantılarla ve hayali tecrübelerde aynı tepkiyle karşılanmaktadır. Dolayısıyla erken yaştan itibaren dinleme becerileri çocuğun tecrübe hanesini zenginleştirecektir.”Beyin gelişimine de katkılar sağlıyorHikâye ve masalların tedavi edici, iyileştirici, terapötik bir yönü olduğunun da bilindiğini belirten Elif Konar Özkan, “Beyin için hikâyeler/masallar, yaşamsal tehditlere karşı savunma tepkileri hazırlar; bilişsel esneklik kazandırır. Bunlar adeta insanoğlu için hayatta kalma stratejileri ve kendini koruma davranışı egzersizleridir. Tabii anlatımda da tıpkı kitap seçiminde ve okumada olduğu gibi dikkat edilmesi gereken noktalar vardır. Anlatımda tüm duyuları harekete geçirecek şekilde anlatmak; canlı tanımlamalar, betimlemeler ve çağrışıma açık ifadeler kullanılması etkili olacaktır. Ayna nöronların tetiklenmesi hâlinde hikâye dinleyen, anlatan gibi hikâyenin/masalın içine girer; dinleyen için anlatının etkisi temsili özdeşim kurma açısından önemlidir. Kitap okumada dil ve söyleyiş ilkelerine uygun okumaya dikkat edilmelidir. Doğru telaffuz ile dinleyeceği kitaplar çocuğun hem günlük yaşam becerilerine hem de akademik başarısına katkıda bulunacaktır” diye konuştu.“Aileler ve eğitimciler, çocuklara sık sık hikâye, masal, mesel, anekdot anlatmalı ve sesli kitap okumalıdır” diyen Elif Konar Özkan, “Çocukların yaşına, yeteneklerine, ilgilerine, ihtiyaçlarına, gelişim özeliklerine uygun kişisel kitaplık/kütüphane oluşturmak, il/ilçe halk kütüphanelerine üyelik, okuma alışkanlığı oluşturulması için iyi olacaktır. Çocukların harçlıklarının bir kısmını kitaplara, dergilere harcamak konusunda rehberlik edilmelidir. Çocukla birlikte geçirilen vaktin bir süresi okumaya ayrılmalıdır. Çocuklarla okunan kitaplar hakkında konuşulmalı, sohbet edilmelidir” dedi.Çocuğa çizgi film izletmek mi kitap okumak mı daha yararlıdır?Kitap okumanın gelişim alanları açısından daha öncelikli olduğunun altını çizen Elif Konar Özkan, şu tavsiyelerde bulundu:“Televizyon izleme ve ekranla ilişkinin sınırlandırılması özellikle erken dönemler için dikkat edilmesi gereken hususlardandır. Televizyon ve ekranın her türlüsünün bakıcı gibi kullanılmaması mühimdir. Çocuklarla ilgili alanlarda çalışan pek çok uzman (psikolog, pedagog, çocuk gelişimci, psikolojik danışman vb.), özellikle erken çocukluk döneminde, çocuğun ekranın her türlüsünden uzak tutulmasını tavsiye etmektedir. Ekran, çocuğun hareket ve oyun imkânını kısıtlamakta, hayal gücünü ve dilini kullanmasına ket vurmaktadır.Çocuklara uygun deneyimleri destekleyerek, çocuğa iyi bir televizyon izleyicisi ve ekran kullanıcısı olarak model olmak gerekmektedir. Çocuğu televizyon veya ekranla tek başına bırakmak olumsuz etkilere neden olabilmektedir. Çizgi film izlemede de tıpkı kitap seçiminde olduğu gibi çocuğun kişilik ve gelişim özelliklerine uygun seçimler yapmak önemlidir. Ekranın karşısında çocukla birlikte olmak ve seyredilenlere dair konuşmak, sohbet etmek, soru sormak ve çocuğun sorularına cevap vermek yerinde olacaktır. Erken çocukluk dönemlerinden itibaren çocuğa bilinçli ve eleştirebilen bir bakış açısı kazandırabilmek için model olmak şarttır. Aileler ve eğitimciler hem kendileri medya okuryazarlığı konusunda bilinçlenmeli hem de çocuklara bu konuda rehberlik etmelidir.”  Çocuğa kitabın değerini hissettirmek önemliÖğretim Görevlisi Elif Konar Özkan, çocuk yayınları konusunda öncelikle çocuğu tanımak gerektiğini belirterek “Mutlaka nitelikli çocuk edebiyatı ve çocuklara yönelik diğer yayınları seçmek; okuma, anlatma, canlandırma, kukla gibi çocuğa uygun ve etkili yöntemleri seçerek uygulamak önemlidir. Nitelikli örneklerle arşiv oluşturmak, kitabın çocuğa hediye edilebilecek değerde olduğunu hissettirmek, çocuğun gelişimini desteklemek ve çocuğun hayatını anlamlandıracak bir okuryazar olarak yetiştirilmesi açısından dikkate alınmalıdır” diye konuştu. 

28 OCA 2021

Normal ses düzeyi rahatsız ediyorsa dikkat!

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Odyoloji Bölümü Arş. Gör. Mina Gök ve Arş. Gör. Busemnaz Avşar, seslerin tahammül edilemez hale geldiği ses yüksekliği algısı bozukluğu olarak tanımlanan hiperakuzi hakkında önemli bilgiler paylaştılar.Normal sesler rahatsızlık verebiliyorHiperakuzinin odyolojik literatürde en sık kullanılan terimler arasında olduğunu belirten Odyoloji Bölümü Arş. Gör. Mina Gök, “Hiperakuzi, normalde zararsız olduğu düşünülen seslerin tahammül edilemez hale geldiği ses yüksekliği algısı bozukluğudur ve oldukça sık görülür. Sağlıklı kişilere rahatsızlık vermeyen sesler, hiperakuzili bireyler tarafından çok yüksek hatta acı verici olarak algılanabiliyor. Hiperakuzi birbirlerine benzerliği nedeniyle sıklıkla fonofobi ve mizofoni ile karıştırılıyor. Oysaki hiperakuzi işitme sistemi kaynaklı bir bozukluktur. Mizofonide kişiler yalnızca bazı özel seslere hassasiyet gösterirler. Fonofobi ise ses korkusudur ve her ikisi de duyguların düzenlendiği beyin bölgesi ile alakalı bozukluklardır” dedi.Hayat kalitesini düşürüyorHiperakuzinin yaşamın sosyal, psikolojik, akademik ve ekonomik alanlarını etkileyerek hayat kalitesini düşürebildiğine dikkat çeken Gök, “Ağır vakalarda durum eve kendini kapatmaya kadar gidebiliyor. Hiperakuzi rahatsızlığı yaşayan bireyler günlük ve normal ses şiddetindeki seslere tahammül edemezler, bazı çevresel sesler onlar için işkence haline gelir. Ayrıca hastalarda baş ağrısı, denge sorunları, koku ve ışığa duyarlılık gibi şikâyetler de görülebiliyor. Hastalara rahatsızlığa neden olan sesler sorulduğunda pes ve tiz seslerden trafik sesine kadar geniş bir bantta seslerden rahatsızlık duydukları yanıtı alınmıştır. Gürültü, rahatsızlık faktörlerinden sadece bir tanesidir. Hastalar arasında hiperakuziye bağlı zorluk yaratan sesler ve durumlar değişkenlik gösteriyor” ifadelerini kullandı. Hiperakuzi çınlama habercisi olabilirArş. Gör. Mina Gök, hiperakuzisi olan hastaların yaklaşık yüzde 90’ında çınlama şikayeti gözlendiğini söyledi ve sözlerine şöyle devam etti: “Bu nedenle hiperakuzinin çınlama habercisi olabileceği ve her iki olgunun da benzer mekanizmalardan kaynaklanabileceği düşünülüyor. Kulak çınlaması ve hiperakuzi; anksiyete ve stres ile şiddetlenebiliyor. Ayrıca her iki durum için de depresyon görülme olasılığının oldukça yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Yaygın görülen bir rahatsızlık olmasına rağmen hiperakuzinin nasıl oluştuğu hakkında evrensel bir fikir birliği olmamakla birlikte yüksek gürültüye maruz kalma en yaygın neden olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle, mesleki gürültü maruziyeti ve gürültüye bağlı işitme kaybı başlıca risk faktörleri olarak gösteriliyor. Araştırmalar; profesyonel müzisyenlerin, özellikle de pop/rock müzik çalan ve kendilerini uzun süreli yüksek şiddette sese maruz bırakan kişilerin hiperakuziye yakalanma olasılıklarının daha yüksek olduğunu gösteriyor.”Risk faktörleri sorgulanıyorAyrıntılı bir hasta hikayesinin odyolojik değerlendirmenin ilk basamağı olduğunu belirten Arş. Gör. Busemnaz Avşar, “Hiperakuzi için olası risk faktörleri sorgulanırken; bir psikiyatrik hastalığın olup olmadığı, gürültüye maruz kalma ve akustik travma geçmişi gibi durumların mutlaka gözden geçirilmesi gerekiyor. Hiperakuzi tanısında kullanılan birkaç yöntem vardır. Bunlar odyologlar tarafından yapılan ses yüksekliği rahatsızlık seviyelerini ölçeklendirme teknikleridir. Desibel cinsinden ölçülen ses yüksekliği rahatsızlık seviyesi (LDL), kişinin bir sesi rahatsız edici derecede yüksek olarak algıladığı noktayı tanımlar. Hiperakuzili hastalarda bu ses seviyesi, ortalama seviyenin 100 dB HL olduğu genel popülasyona kıyasla çok daha düşüktür. İşitme kaybının etkisi olmaksızın hiperakuzi, tüm frekans bantlarını etkiler. Böylece hastaların odyometrik bulgularında LDL seviyesinin benzer şekilde tüm frekanslarda azaldığı görülür” dedi.Odyometrik testlerde dikkatli olunmalıOdyometrik testlerin azami özen gösterilerek yapılması gerektiğinin önemine dikkat çeken Avşar, “Burada dikkat edilmesi gereken nokta, odyologlar tarafından hastaya verilen ilk test tonunun özenle belirlenen bir seviyede tutulması gerektiğidir. Aksi halde, kişiyi rahatsız olacağı uyarana maruz bırakmak, yardım etmek yerine bu sıkıntıyı artırma ve durumu daha da kötüleştirme riskini taşır. Rahatsızlık eşiğini aşma olasılığı olan diğer testlerden de kaçınılmalıdır” ifadelerini kullandı.Nörolojik semptom varsa görüntüleme teknikleri kullanılmalıHiperakuzili hastalarda tek taraflı semptomlar ve odyolojik bulgular gözlendiğinde nörolojik semptomların varlığı gibi durumlarda görüntüleme tekniklerinin kullanılması gerektiğini belirten Avşar, “Görüntüleme yöntemini seçerken de hastanın durumu her zaman göz önünde bulundurulmalı. Örneğin MRI taramalarına kıyasla bilgisayarlı tomografi (BT) gibi daha sessiz yöntemlerin kullanılması gerekir” dedi. Tinnitus Yeniden Eğitim Terapisi yönteminin popülaritesi artıyorBazı iç kulak kaynaklı hiperakuzi durumları için cerrahi müdahale gerekli olabildiğini ve operasyona tetkikler sonrası Kulak, Burun, Boğaz hekimlerinin karar verdiğini belirten Arş. Gör. Busemnaz Avşar, “Hiperakuzi tedavisi hastalık nedeniyle oluşan psikolojik yükü hafifletmeyi amaçlıyor ve genelde fiziksel semptomları ortadan kaldırmayı hedefliyor” diye konuştu.Avşar, hiperakuzi tedavi yöntemlerini şöyle sıraladı:Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) en etkili yöntemlerden biridir. LDL seviyesini arttırarak normale yaklaştırdığı ve hiperakuzi şiddetini azalttığı gösterilmiştir.Tinnitus Yeniden Eğitim Terapisi (TRT) hastayı durumu hakkında bilgilendirmeyi amaçlamaktadır ve hiperakuzi için kullanımı giderek popüler hale gelmektedir.     Alternatif tedaviler de hiperakuzi için tercih edilebiliyor. Vitamin takviyeleri, akupunktur, egzersiz, yoga, meditasyon, masaj, gevşeme terapisi ve hipnoz gibi yaklaşımlar uygulanabiliyor.

27 OCA 2021

İnce: “Başka amaçlarla yapılmış binalar hastaneye çevrilemez”

“Başka amaçlarla yapılmış binalar hastaneye çevrilemez”Uzun yıllardır hastanelerde yangın güvenliği konusunda çalışmalar yapan İnce; “Hastaneler yangına karşı en riskli binalar. Özellikle hastane binalarında tasarım aşamasında yangına karşı güvenlik önlemlerinin alınması gerekiyor. Başka amaçlarla yapılmış binalar hastaneye çevrilemez. Maalesef öyle yapıldığını da görüyoruz. Otel olarak yapılmış birçok binanın hastane binası olarak kullanıldığını görüyoruz. Bir binanın hastane olabilmesi için o kadar çok nitelik gerekiyor ki daha kazma vurulmadan, tasarım aşamasında diğer mimarlarla birlikte projeye yangın uzmanı gözüyle bakılması gerekiyor. Sonradan bunları yapmak, binaları yıkıp yapmak kadar zor. O yüzden yapılan binalar daha tasarım aşamasındayken hastane binası olarak tasarlanmalı.” Dedi.“İtfaiye teşkilatlarına ulaşım ve erişim imkânları da bizler için önemli”İnce, sözlerinin devamında hastanelerin konumlarının çok önemli olduğuna dikkat çekerek; “Hastane yalıtım güvenliğini dikkate alırken aynı zamanda itfaiye teşkilatlarına ulaşım ve erişim imkânları da bizler için önemli. İtfaiye buraya kaç dakikada gelebilir? Hangi cephelerden erişebilir? En yakın itfaiye istasyonu kaç kilometre uzaklıkta? Yoğun trafikte bile ne kadar sürede ulaşabilir? Gibi bilgiler hastane yöneticilerinin ihtiyacı olan bilgilerdir. İkinci ve üçüncü en yakın itfaiye istasyonu bilgilerinin hastane ve acil durum yöneticilerinin planlarında kayıtlı olması lazım.” İfadelerini kullandı.“Yangında asıl tehlike duman ve zehirli gazdır”Yangında asıl tehlikenin duman ve zehirli gaz olduğunu belirten İnce; “Yangının maruz bırakacağı duman, zehirli gazlar, boğulma ve zehirlenmenin olduğu yangınları ele aldığımızda zarar görme ve ölümlerin büyük bir çoğunluğu yangının çıkarmış olduğu duman ve zehirli gazlardan kaynaklanıyor. Hastanelerde çalışanlar da binayı kullananlar da sağlıklı insanlardır. Ama hastanelerde aynı büyüklükteki yangının maruz bırakacağı hastaların hareket kabiliyetleri yok. O nedenle hastanelerde risk çok. Bu yüzden hastanelerde kesinlikle iç yangının çıkmaması lazım. Mevzuat ve standartların istediği önlemleri kesinlikle almak lazım.” İfadelerini kullandı.

25 OCA 2021

16’ncı “Korona Günlükleri: Ergoterapi Müdahaleleri” Programı Gerçekleştirildi

Covid-19 sürecinde Bireylerin Psikolojik duygu durum değişiklikleri ve geliştirilen aktivite programlarıKlinik psikolog İpek çalışkan Covid-19 sürecinde bireylerin psikolojik duygu durum değişiklikleri ve geliştirilen aktivite programları konusunda bilgiler verdi. Çalışkan, “salgınlar insanların var olduğundan beri dünyada kaydedilmiş. Corona ve pandemi süreci aslına bakarsanız deprem gibi sel gibi tsunami gibi nitelendirilen zorlayıcı yaşam olayları kategorisine eklenmiş. Ve bunların yetişkinler ve çocuklar üzerindeki ruhsal etkileri var. Maalesef ki bu etkiler tramvatik etkiler. Bu süreç uzun ve belirsiz bir süreç olduğu için travmatik etkileri de açıkçası zorlayıcı yaşam olaylarının sonuçları olarak ortaya çıkıyor. Fakat en çok görülen ruhsal bozukluk olarak değerlendirdiğimiz kaygı düzeyinin artması” dedi.Ergoterapi bakış açısıyla şizofreni hastalığının değerlendirme ve müdahale yöntemleriErg. Melike Şahan ergoterapi bakış açısıyla şizofreni hastalığının değerlendirme ve müdahale yöntemleri konusunda sunumunu gerçekleştirdi. Şahan “Şizofreni bir bireyin ruh halini, davranışlarına, hareketlerini, gerçeği algılayış şeklini ve düşüncelerini çarpıtarak değiştiren, ailesi ve sosyal çevresi ile ilişkilerini bozan psikotik bir hastalıktır. Şizofreninin ortaya çıkışı tek bir nedene bağlı değildir. Birden fazla sebebin bir araya gelmesi ile ortaya çıkıyor. Şizofreni beynin limbik sistemini frontal korteksini ve bazal ganglionlarını etkilemektedir. Şizofreni tanısı alan bireylerin genel beyin hacminde küçülme bulunmuştur. Yapılan araştırmalarda şizofreni tanısı koyulmuş kişinin beynine çok fazla bilginin İletildiği ama kişinin bunları ayıklayamadığı ve bütünleştiremediği sonucuna varmıştır.” Şeklinde konuştu.Gelişimsel bozukluk taılı bireylerde snoezelen terapi uygulamalarının görsel sistem üzerine etkileriErg. İremnur Soylu da yaygın gelişimsel bozukluk tanıdığı bireylerde snoezelen terapi uygulamalarını görsel sistem üzerindeki etkisi değindi. Soylu “İlk olarak görsel sisteme gelen dünyayı tanımamızı sağlayan bize nesnelerin uzaklıkların yakınlıklarını mesafelerini ayarlamamızı sağlayan bilgileri görsel sistem üzerinden alırız. Ve görsel sistemi ayırt etmek için de gelişimsel olarak belirli bir kognitif işlemleme yapmamız gerekir ve uyaranları ayırt etmemiz gerekir. Dolayısıyla görsel sistem bizim için çok önemli bir hale geliyor. Görsel sistem duyusal girdi, tüm gelişimsel süreçlerin başlangıcıdır ve ilk yıldaki görmenin genel gelişim üzerindeki etkisi, işletme sürecinden daha kapsamlı ve belirgindir. İfadelerini kullandı.Pandemi sürecinde davranış problemleri olan çocukların okul yönetiminde ergoterapistin rolüErg. İsa Kör Pandemi sürecinde davranış problemleri bulunan çocukların okul yönetiminde ergoterapistin rolü konusuna değindi. Kör “Biz davranış problemlerine baktığımızda davranış problemleri göstermiş çocukların ilerde daha büyük problemlerle karşılaşacağını düşünüyoruz. 2016 yılında ABD’de yapılan bir araştırmada 6-11 yaşları arasındaki çocukların yaklaşık 2 milyon 260 bin 000’unun davranış problemlerine sahip olduğu görülüyor. Bu oran çok büyük bir oran. Bu çocukların pandemik felaketlerde hiperaktivite, davranış problemleri, genel psikolojik problemlerde bize epidemiyolojik araştımalar söylüyor ki davranış zorluklarıyla bu çocuklar yüzleştiyorlar. Burada çocukların çevresel ve aile faktörleri çocukların davranış problemlerinin ortaya çıkmasına katkıda bulunuyor. Bunlar bir risk faktörü olarak görünüyor” dedi.Pandemide evden çalışma sürecinde karpal tünel sendromuKarpal tünel sendromu konusunda değerlendirmelerde bulunan Erg. Neşe Erden “Karpal tünel sendromu, el bileğinin Karpal tünelinden geçerken median sinirin sıkışmasının neden olduğu bir tuzak nöropatisidir. Tuzak nöropatisi en çok karşılaştığımız nöropatilerden ve neredeyse yüzde doksanını oluşturuyor. Karpal tünel El bileğinde bulunan ele giden tendon, sinir ve damarların geçtiği bir kanal yapısıdır. Epidemiyolojisinde mesleki riske bağlı olarak aslında daha çok karşımıza çıkıyor, daha çok 36 ve 60 yaşlarında kadınlarda yaygın olarak çıkıyor. Kadınlarda yaygın olmasının sebebi de erkeklere göre Karpal kanalın daha dar oluşundan ve hormonal sebeplerden dolayı. Özellikle el bileğini sürekli bükülü kaldığı durumlarda veya el ve el bileğini sürekli yük binen işlerde çalışanlarda daha sık görülür” İfadelerini kullandı.

22 OCA 2021

Üsküdar Üniversitesi Aday Öğrencileri Bilgilendirmeye Devam Ediyor

Meslek tanıtımları gerçekleştirildiÖğrencilerin kariyerlerine yönelik çalışmalarına devam eden Üsküdar Üniversitesi fijital üniversite anlayışıyla online meslek tanıtım buluşmaları gerçekleştiriyor. Bu kapsamda Bahçelievler Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Bilyön Koleji, Zonguldak Devrek Anadolu Lisesi, ODTÜ Geliştirme Vakfı Kocaeli Okulları, Sabri çalışkan Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi ile Ümraniye Era Koleji aday öğrencilerine meslek tanıtımları gerçekleştirildi.SHMYO TanıtıldıSağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Müdürü Yardımcısı Öğr. Gör. Ömer Faruk Karasakal adaylara Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu’nda yer alan programlar ile ilgili bilgilendirme yaparken, Öğr. Gör. Selen Akçay Gıda Teknolojisi, Öğr. Gör. Eyser Kılıç Boz Biyomedikal Cihaz Teknolojisini, Öğr. Gör. Müge Çolakoğlu Özer Çocuk Gelişimini, Dr. Öğr. Üyesi Öznur Karaoğlu Sağlık Kurumları İşletmeciliğini anlattı.Mühendislik ve Sağlık Bilimleri Bölümleri Anlatıldı Öte yandan, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Gökhan Apaydın öğrencilere Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünü anlatırken, Prof. Dr. Tunç Çatal Moleküler Biyoloji ve Genetik, Dr. Öğr. Üyesi Uğur Çini Elektrik-Elektronik Mühendisliği, Dr. Öğr. Üyesi Murat Anlı Endüstri Mühendisliği, Arş. Gör. Mina Gök Sağlık Bilimleri Fakültesi bölümleri, Berfin Demirci de Ergoterapi, bölümlerini anlattı.İkinci dönemde de devam edecekÜniversitenin sağladığı eğitim imkânları, mezuniyet sonrası iş olanakları hakkında öğrencilere detaylı bilgi verilen buluşmalar eğitim öğretim yılının ikinci döneminde de devam edecek.

20 OCA 2021

Prof. Dr. Konrot: “İletişim ve dil konuşmada ayırıcı tanıdır”

“İletişim ve dil konuşmada ayırıcı tanıdır”Prof. Dr. Ahmet Konrot, dil ve konuşma terapistliğinin ne olduğunu, ne ile uğraştığını anlatmasının ardından iletişim ve iletişimde oluşan sorunlara da değindi. Konrot, sözel dil, sözel olmayan dilden ve ayrıştırılmış eğitim ortamlarında sıklıkla görülen ve görülebilecek olan konuşma bozukluklarından bahsederek; “İletişim ve dil konuşmada ayırıcı tanıdır.” Dedi.Dil ve konuşma bozuklukları eğitimi, yönetim ve uzmanlık gerektiriyor!Bütünleşme bağlamında eğitim ortamlarında sıklıkla görülebilecek iletişim-dil- konuşma bozukluklarını detaylı olarak ele alan Prof. Dr. Konrot, bu alanların hepsinin dil ve konuşma bozuklukları kapsamında yönetim ve uzmanlık gerektirdiğini vurguladı. Konrot; “Dil-konuşma bozuklukları yönetimi çok yönlü ve herkesin kendi payına düşeni gerçekleştirdiği çok paydaşlı bir süreçtir.” İfadelerini kullandı.

19 OCA 2021

“Korona Günlükleri: Ergoterapi Müdahaleleri” Programının 15’incisi Gerçekleştirildi

Erg. Didehan Eskiüçtepe: “Amacımız 65 yaş üstüne yaşamda aktif rol vermek”“Covıd-19 sürecinde 65 yaş üstü bireylerde Psikososyal destek Ergoterapi yaklaşımıyla ev temelli aktivite programı” konusunda konuşan Erg. Didehan Eskiüçtepe; “Projemde bireyler için dağıtımı hedeflenen bir örnek aktivite önerisi programı ve temsili iki saat dilimine göre aktivite programı uygulamayı hedefledim. Ergoterapistler olarak temel amacımız, aktivite adaptasyonu ve 65 yaş üstü bireylere yaşamın içerisinde aktif rol vermeyi sağlamaktır.” Şeklinde konuştu.Erg. İrem Hayta: “Karantina sürecinde ev temelli çalışmalara devam ediyoruz”Erg. İrem Hayta “Karantina sürecinde hidrosefali çocuklara Ergoterapi müdahalelerinin önemi” konusunda değerlendirmelerde bulundu. Ergoterapi müdahalelerinin çocukların tüm hayatındaki süreçlerde etkili olduğuna değinen Hayta; “Bu süreçte ailelerle iletişim içinde olmamız çok önemli. Çocuğun bütün hayat mücadelesinde yönlendirmeyi bizler sağlıyoruz. Ailelere destek oluyoruz. Sosyal, okul ve ev ortamlarında sorunlar yaşanabiliyor. Aktivitelere yönlendirmek için ev düzenlemeleri önemlidir. Karantina sürecinde ev temelli çalışmalara devam ediyoruz. Gelişim basamaklarını takip ediyoruz.” Dedi.Erg. Menekşe Yüksel: “Gençleri umutsuzluk öldürüyor”Erg. Menekşe Yüksel, “Covıd-19 sürecinde artan çocuk ve gençlerdeki intiharı önlemek için Ergoterapist desteği” konusunda değerlendirmelerde bulunarak; “Artık çok küçük yaşlarda intihar vakalarını görebiliyoruz. Gelecek kavramına umutla bakamazsa birey, intihar kaçınılmaz oluyor. Çocuklar ve gençler bu noktaya gelmeden önce gelecek planlarını oturtmak adına birçok şey yapabiliriz. Son çare intihar değildir, bunu öğretmek gerekiyor.  Ekonomik sorunlar, ruh sağlığı bozuklukları, gelecek kaygısı, din, medya gibi faktörleri de sebepler arasında görebiliyoruz. İntihar ciddi bir olaydır. Gençleri umutsuzluk öldürüyor.” İfadelerini kullandı.Erg. Nihan Yurdadön :“Fleksör Tendon yaralanmalarında rehabilitasyonun amaçları var”"Covıd 19 döneminde Fleksör Tendon yaralanmaları Rehabilitasyon süreci ve müdahaleleri” başlıklı konuşmasını gerçekleştiren Erg. Nihan Yurdadön; “Fleksör Tendon yaralanmalarında rehabilitasyonun amacı, hastanın parmak hareketlerini arttırmak, mümkün olan en iyi fonksiyonel duruma ulaşmak, mesleki ve rekreasyonel faaliyetlerini yeniden kazanmasını sağlamak ve GYA da bağımsızlığı oluşturmaktır.” Dedi.Erg. Mehmet Küçük : “Su içi etkinliklerin yararı çok oluyor”  Erg. Mehmet Küçük: “Özel Gereksinimli çocuklarda bir müdahale yaklaşımlı su içi etkinlikler” konusunda sunumlarını gerçekleştirdi. Küçük; “Özel eğitimin bir tamamlayıcısı olarak, özel gereksinimi olan bireyler için hareket temelli etkinlikler önemlidir. Toplumsal yaşama sağlıklı bir katılım gerçekleşir. Su içi etkinliklerin yararı ve önemi çoktur.  Bireyin genel ruh halini olumlu etkiler.” İfadelerini kaydetti.

14 OCA 2021

14’üncü “Korona Günlükleri: Ergoterapi Müdahaleleri” Programı Gerçekleştirildi

Erg. Sedanur Yılmaz: “Danışanın öyküsünün alınması çok önemli”“Covid-19 sürecinde fibromiyalijisi olan geriatrik bireylerde düşmeyi önlemeye yönelik yaklaşımlar” başlıklı konuşmasını gerçekleştiren Erg. Sedanur Yılmaz: “İlk adım olarak danışanın öyküsünün alınması çok önemli. Ergoterapislerin ayrıntılı bir geçmiş için yeterli zaman ayırmaları gerekiyor. Biz karşımızdaki kişiye yeterli zamanı verirsek kişi kendini önemli hissetmiş oluyor, biraz daha anlaşılmış hissediyor. Ve aslında bu süreç bireylerin iyileşmesinde ilk adım olmuş oluyor. Bir sonraki adımda da ayrıntılı bilgi edinmek çok önemli. Ayrıntılı bilgi edinmek için ise mevcut şikayetleri dinleniyor, önceki düşmeler, mevcut veya daha önce kullanılan ilaçlar, görme şikayetleri, baş dönmesi, uyku sorunları, hafıza ve konsantrasyon zorlukları, aile, sosyal ve mesleki roller, önceki başarılı ve başarısız tedavi müdahaleleri mutlaka öğrenilmeli. Ergoterapi müdahalelerinde danışanın öyküsünün alınması çok önemli.” Dedi.Erg. Tayfun Zengin: “Madde bağımlılığı piskosoyal bir sorundur”Erg. Tayfun Zengin, “Madde bağımlılığı tedavisi görmüş bireylerde nüksün önlenmesinde Ergoterapi’nin rolü” konusunda değerlendirmelerde bulunarak; “Madde bağımlılarına yönelik Ergoterapi alanında Türkiye’de çok fazla çalışma yok. Ama üzerinde çalışmamız gereken bir konu. Kişinin hayatında olumsuz pek çok etkisi olmasına rağmen engelleyemediği bir istekle maddeyi kullanmaya devam etmesi bağımlılıktır. Madde bağımlılığı sadece bireyi değil bireyin çevresindeki insanları da olumsuz yönde etkileyen ve büyük zararları olan psikososyal bir sorundur. Burada özellikle aileyi ön plana çıkartmak gerekiyor. Bağımlı birey aileyi çok fazla etkiliyor. Bağımlı birey bağımlı olduğu maddeye vakit ayırdığı için öncelikle aileye yalan söylemeye başlıyor. Bu durum ilerleyen süreçte aile içi şiddete kadar varabiliyor.” Şeklinde konuştu.Erg. Kadriye Yağmurcu: “Ergoterapistlerin kişiye özel müdahaleleri günlük yaşam aktivitelerini daha anlamlı ve planlı hale getiriyor”“Pandemi döneminde fetal alkol spektrum bozukluğu riski taşıyan gebelere yönelik yaratıcı hareket ve dans içeren ergoterapi müdahaleleri” konusunda konuşan Erg. Kadriye Yağmurcu; “Fetal alkol sendromu gebelik döneminde anne adaylarını teratojen maddeler, yasadışı madde ve alkol kullanımı sonrasında bebeğin nörogelişimsel, nörobilişsel problemler yaşama riski ve bunun sonucunda ortaya çıkan gelişim gerilikleridir. Ergoterapistlerin kişiye özel müdahaleleri, uygulamanın yaratıcı hareket ve dans içerikli çalışmaların, günlük yaşam aktivitelerini daha anlamlı ve planlı hale getiriyor. Aynı zamanda bağımlı bireylerin içindeki boşluğunun hareket vasıtasıyla tamamlanması olumlu sonuçları da beraberinde sunmaktadır.” Dedi.Erg. Engin Şahin: “Beyinde dopamin eksikliği arttıkça Parkinson da ilerler”Erg. Engin Şahin “Karantina sürecinde Parkinson hastalarına Ergoterapi müdahalelerinin etkisi” konusunda sunumlarını gerçekleştirdi. Şahin; “Parkinson hastalığı ‘beyin sapı’ denilen bölgede gri cevher çekirdeklerinin hasarı sonucu dopamin salgılayan hücrelerin dejenerasyonu ve/veya kaybı nedeni ile ortaya çıkar. Fakat bu hasarın nasıl ortaya çıktığı ve hücrelerin neden tükendiği henüz bilinmemektedir. Parkinson hastalığı dopamin sentezleyen hücrelerinin hasara uğraması ile oluşur. Parkinson hastalığına yol açtığı hareket bozukluğu ilerleyici ve kroniktir. Beyinde dopamin eksikliği arttıkça hastalık da ilerler.” İfadelerini kullandı.Erg. Amine Kalkan: “Bizim temel amacımız çocukların kendi başlarına yemek yiyebilmeleri”Erg. Amine Kalkan “Pandemi döneminde çocuklarda duyusal kaynaklı beslenme ve yeme zorluklarına Ergoterapi müdahaleleri”  konusunda değerlendirmelerde bulundu. Kalkan Ergoterapinin yeme, beslenme ve zaman aktivitelerine katılımındaki rolü konusuna değinerek; “Biliyorsunuz ki yemek yeme aktivitesi günlük yapılan temel bir aktivitedir. Çocukların katılımını sağlamak için yemeğin günlük hayatta önemli bir yeri var. Çocukların kendi başlarına yemek yiyebilmeleri bizim buradaki temel amacımız aslında. Bu bağımsızlığın önüne geçen duygusal, bilişsel, fiziksel problemler bizim de çalıştığımız alanlar içerisine giriyor. Ergoterapistler kişinin kendi kendine yemek yiyebilmesinin ve beslenmesinin ne kadar önemli bir günlük yaşam aktivitesi olduğunu bilirler. Beslenme çocuklar için gelişimsel yapıtaşlarından biridir. Çocuklar ile aileler için tıbbi, sosyal ve duygusal etkileri olan bir beceridir.” İfadelerini kullandı.

08 OCA 2021

Ergoterapi ile 2021’e Pozitif Uyum Etkinliği Gerçekleştirildi

Ergoterapi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sevda Asqarova’nın öncülüğünde düzenlenen etkinlikte ergoterapide pozitif uyum ele alındı. Etkinliğin açılış konuşmasını Ergoterapi Bölümü 4.’üncü sınıf öğrencisi ve Ergoterapi Bölümü temsilcisi Berkay Karpuz yaptı. Ardından Ergoterapide Pozitif Uyum Kulübü başkanı Şevval Ateş de konuşmasını gerçekleştirdi.“Ergoterapi Bölümü öğrencileri konuşmalarını gerçekleştirdi”Etkinlikte aynı zamanda Ergoterapi Bölümü, 2’nci sınıf öğrencisi Ülkü Nur Erdem, 3’üncü sınıf öğrencisi Ayşe Metin ve 4’üncü sınıf öğrencisi Eda Gülsüm de konuşmalarını gerçekleştirerek Ergoterapi Bölümü öğrencilerine yeni yılda mutluluk, sağlık, pozitiflik ve başarı diledi.Ergoterapi mezunları Uzm. Psk. ve Erg.  Burak Çebi ve Erg. İsa Kör öğrencilere yeni yıl için bazı tavsiyelerde bulundu. Açılış konuşmalarının ardından Ergoterapi Bölümü 1. sınıf öğrencileri tarafından “Senden Daha Güzel Şarkısı” seslendirildi. Hemen arkasından 1. sınıf öğrencileri yeni yıl dileklerinde bulundu.2’nci sınıf öğrencilerinden oluşan Ergoterapide Pozitif Uyum Klubü “Emojilerle Şarkı Bulma Yarışması”, “Ergoterapi Hakkında Sorular” adlı yarışma “İşaret Dili ile Yeni Yıl Dileği”, “Neler Oluyor Hayatta Şarkısı” ve “1 Yılda Yılbaşı Etkinliklerimiz Nasıl Değişti?” adlı videolar izletildi.3’üncü sınıf öğrencilerinin hazırlamış olduğu bardaklarla şarkı gösterisi ve pozitif dileklerinin bulunduğu videoların gösterimi de sunuldu. Ergoterapi 4’üncü sınıf öğrencileri de “Yeni Yıl Dansı” gösterisi sundu. Yüksek lisans öğrencileri ve mezunların hazırlamış olduğu eğlenceli videolar seyredildi. Ve mezunların güzel dilekleri ergoterapi öğrencilerine sunuldu.Erg. İsa Kör, öğrencileri için hazırladığı şarkıyı seslendirdi. “Bir Yılda Yılbaşı Değişimi” videosu ise büyük beğeni topladı. Ödüllü bilgi yarışmasının ve emojilerle şarkı yarışmasının gerçekleştirildiği etkinlikte öğrenciler keyifli anlar yaşadı.Ergotereapi bölümü olarak bu zorlu dönemde modaretörlük yapan 4. Sınıflardan bölüm temsilcisi olan Berkay Karpuz’a yılın en iyi modaretürü ödülü verildi.Etkinlik sonunda Bölüm temsilcisi Berkay Karpuz ve Ergoterapide Pozitif Uyum Kulübü başkanı Şevval Ateş, Prof. Dr. Sevda Asqarova hocamıza ergoterapi öğrencileri adına yeni yıl dilekleriyle birlikte çiçek vererek ergoterapi öğrencilerine duygulu anlar yaşattı. Programın sonunda Ergoterapi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sevda Asqarova yaptığı konuşmada; “Her birinizin benim için inci tanesisiniz” “Yeni yıl dileklerini ileten herkese teşekkür ediyorum. Çok güzel bir programdı. Şimdi işte olup programı izleyemeyenler var. Onlar da mutlaka izleyecekler ve sizin gibi gülümseyecekler. Onlara da yeni yıl dileklerimizi iletiyoruz. Gözlerinizden öpüyorum. Her biriniz benim için inci tanesisiniz. Sizler iyi ki varsınız. İyi ki benim öğrencilerimsiniz iyi ki Üsküdar Üniversitesindeyiz İyi ki Nevzat Hocamız bizlerle. Hep birlik ve beraberlik içerisinde böyle etkinlikler yapmaya devam edeceğiz.” Şeklinde konuşarak öğrencilerinin yeni yıllarını kutladı.

08 OCA 2021

Küresel Isınma ve İklim Değişikliği Her Yönüyle Ele Alındı

Prof. Dr. Cimete: “İklim değişikliği tüm canlıların sağlığını ve yaşamını etkiliyor” Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Güler Cimete, sempozyumla ilgili düşüncelerini dile getirerek, iklim değişikliği konusuna ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu: “İklim değişikliğinin Tüm canlılar üstünde çok önemli katkıları ve zararları var. Dolayısıyla bu alan belki her gün konuşsak ancak insanlarda farkındalık yaratabileceğimiz bir alan olur. İklim değişikliği tüm canlıların sağlığını ve yaşamını etkiliyor. Farkında olmamız ve duyarlı olmamız gerekiyor. Herkesin bu bilince, bu farkındalığa ulaşması ve elinden geldiğince hem kendi günlük yaşamı içinde hem daha politik güç yaratabilecek şekilde bir takım tedbirlerde alması gerekiyor.” Şeklinde konuştu.“Bizler küresel ısınmaya yön verecek son nesiliz”Sempozyumun açılış konuşması yapan sempozyum başkanı Nisa Sula; “Bugün küresel bir sorun haline gelmiş olan iklim değişikliğinin, canlı yaşamını olumsuz etkilediğini hepimiz biliyoruz. Aynı zamanda ekolojik sistemin dengesi de bu süreçte bozuluyor. İklim değişikliğinin etkisi tabi ki sadece sıcaklığa bağlı artışlara bağlı değil. Kuraklık, şiddetli kasırgalar gibi aşırı hava olaylarının sıklığı, bu sebeplerin artışı, aynı zamanda okyanus ve deniz su seviyelerinin yükselmesi, buzulların erimesi gibi etkenler sonucu bitkiler, hayvanlar ekosisteminin yanı sıra aynı zamanda insan toplulukları da ciddi oranda risk altındalar. Gelecek nesillere bir dünya bırakmak bizim elimizde. Bu gidişata yön verecek son nesil de bizleriz. Bugün harekete geçmezsek eğer her şey için geç olabilir.” İfadelerini kullandı.Sempozyumun devamında “Küresel Isınma ve Canlı Yaşamına Etkileri”, “Küresel Isınmanın İnsan Sağlığına Etkileri” ve “Küresel Isınmaya Karşı Önlemler” başlıklı oturumlar gerçekleştirildi.

08 OCA 2021

Göçmenlerle Sosyal Hizmet Konuşuldu…

“Amacımız sosyolojik dengeyi sağlamak”Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü öğretim görevlisi Prof. Dr. Abdullah Karatay moderatörlüğünde gerçekleştirilen programda mültecilere sağlanan imkânlar ele alındı.Derneğin kuruluş amacına ve faaliyetlerine yönelik paylaşımlarda bulunan Gökyıldız; “Mülteciler Derneği 8 Aralık 2014 yılında kuruldu. Amaç mültecilerin ihtiyaçlarını karşılayacak bir yapı oluşturmaktı. Şu an 24 başlıkta hizmet veriyoruz ve hizmet verme sürecine yeni başlıklar ekleyerek devam ediyoruz. En son eklediğimiz başlık kariyer merkeziydi. Oluşturduğumuz yapı mültecilere hizmet verecek ve bütün kapsama ihtiyacını karşılayacak toplumsal bir yapı. Fakat amacımız sadece mülteciler değil, burada ikamet eden vatandaşların da problemlerini çözebileceğimiz, ihtiyaçlarını karşılayabileceğimiz bir yapı oluşturmak. Bu sayede sosyolojik dengeyi sağlamak.” Dedi.“Türkiye’deki mülteci sayılarında artış oldu”Türkiye’de artan mülteci sayısına dikkat çeken Gökyıldız; “Türkiye’de özellikle Suriye’deki göçmenlerin gelmesiyle birlikte mülteci sayısında çok artış oldu. Bu sayı az da olsa artmaya devam ediyor. Sonrasında gelen farklı gruplar da oldu. Özellikle Afgan gruplarının sayısı oldukça arttı. İstanbul Anadolu yakasında ise mültecilerin çoğunlukta olduğu yer Sultanbeyli.” Şeklinde konuştu.“Dil bariyerinden dolayı sorun yaşayan çocuklarımıza takviye eğitim sağlıyoruz”Dernek olarak dil bariyeri ile ilgili sorun yaşayan çocuklara destek sağladıklarını dile getiren Gökyıldız kadın konuk evleri konusuna da değinerek; “Dernek aracılığı ile herhangi bir akran zorbalığı ya da derslerinde dil bariyerinden dolayı eksiklik yaşayan çocukların hâkimiyet dereceleri geliştiriliyor. 55 tane okulun tamamında belli aralıklarla ziyaretler gerçekleştirip orada çocukların takiplerini yapıyoruz. Dil bariyerinden dolayı eksiklik yaşayan çocukları, çocuk eğitim merkezleri binasına raporlayıp o çocukların ders takviyelerini sağlıyoruz. Bu aşamada hem çocuğun kendini psikolojik olarak kötü hissetmesinin önüne geçiliyor hem de sınıfta da belli bir akış sağlanması hedefleniyor. Çalışmalarımız pandemi öncesinde böyle devam ediyordu, pandemiden sonra online’a çekmek zorunda kaldık. Psikolojik danışmanlık ve rehberlik çalışmalarımız hala devam ediyor. Aynı zamanda kadın konuk evimiz var. Orada da farklı uyruklardan, savaşta eşlerini kaybetmiş, sonradan eşi vefat etmiş veya kimsesi olmayan kadınlar çocukları ile beraber gelip kalabiliyorlar. Tabi belli süreçleri var.” İfadelerini kullandı.

04 OCA 2021

Türk Gençleri Ailenin Önemini Pandemide Anladı

Üsküdar Üniversitesi ve Sakarya Üniversitesi tarafından Covid – 19 pandemi sürecinde aile ilişkilerinin nasıl etkilendiğini, sürecin aile içi sorunlara etkisini ölçmek üzere üniversite öğrencilerinin katılımı ile bir araştırma yapıldı. Yüzde 94’ü ailesi ile yaşayan bin 156 kişinin katıldığı araştırmada çarpıcı veriler ortaya çıktı. Sonuçlara göre katılımcıların yüzde 36’sınin Covid – 19 süreciyle birlikte aile ilişkileri olumlu yönde değişti. Gençlerin yüzde 87’si aileye çok önem verdiğini belirtti.  Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölüm Başkanı Doç. Dr. İsmail Barış ve Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Hasan Hüseyin Taylan, Türkiye genelindeki üniversitelerde öğrenim gören gençlerin katılımı ile ‘Covid – 19 Pandemi Sürecinde Türkiye’de Aile İçi Sorunlar’ araştırmasını gerçekleştirdi.Aile ilişkileri olumlu yönde değiştiAraştırmayı Türkiye genelindeki üniversitelerde öğrenim gören, çoğunluğu 18-24 yaş aralığında bin 156 üniversite öğrencisi ile gerçekleştirdiklerini belirten Doç. Dr. İsmail Barış, “Ankete önlisans, lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde katılım oldu. Yüzde 70’i kız öğrencilerden oluşan, yüzde 94’ünün ailesiyle birlikte yaşadığı öğrenci grubu olduğunu söyleyebiliriz. Covid-19 süreciyle aile ilişkilerinin olumlu yönde değiştiğini düşünenlerin oranı  yüzde 36, ‘ilişkilerimiz olumsuz yönde etkilendi’ diyenlerin oranı yüzde 12 olarak tespit edildi. Araştırmada gençlerin yüzde 87,1’inin aileye çok önem verdiği görüldü.” Dedi.Tartışmalar fiziksel müdahaleye varmadıDoç. Dr. İsmail Barış, araştırma verilerine aile içi sorunlar bağlamında yaklaştıklarında şu sonuçlarla karşılaştıklarını söyledi:“Covid-19 pandemi sürecinin ailedeki bazı sorun türlerini artırdığı, bazı sorun türlerinde ise azalma sağladığı sonucuna varılabilir. Örneğin aile içi tartışmalar ve fiziki müdahaleye varmayan kavgalar yüzde 23.4 artmışken, yüzde 13,5’inin ailesinde azalmıştır. Aile üyelerinin birbirini eleştirmesi yüzde 30 artmışken, yüzde 9’unun hanesinde azalmıştır. Katılımcıların yüzde 19,5’i ailede ev ekonomisi ile ilgili tartışma sıklığının arttığını, yüzde 6’sı azaldığını belirtirken; ev içi sorumlulukla ilgili tartışmalarda yüzde 34 artış yaşandığı görüldü. Dini ve siyasi konularda yüzde 16, alkol, sigara ve kumar gibi zararlı alışkanlıklar nedeniyle tartışmalarda ise yüzde 8 artış meydana geldi.  Akraba ve arkadaş çevresiyle ilgili tartışmalarda ise yüzde 14 artış olduğu görüldü.” Aile içi iletişim kopukluğu azaldıAraştırmanın aile içindeki iletişimle ilgili önemli sonuçlar ortaya koyduğunu ifade eden Barış, “Katılımcıların yüzde 14’ünün evinde aile içi iletişim kopukluğu azalırken, yüzde 50’si ise hiç iletişim kopukluğu yaşamadıklarını belirtti. Katılımcıların yüzde 10’u aile içi etkinliklerin ayrı yapılmasındaki oranın arttığını ifade ederken yüzde 17’si azaldığını, yüzde 37’si ise hiç etkinlik yapılmadığını dile getirdi.” Dedi.Eşler arasında sadakat yüksekDoç. Dr. İsmail Barış, araştırma sonuçları pandemi süresince eşler arasında olumsuz durumların yaşanmama oranının oldukça yüksek olduğunu söyledi ve sözlerine şöyle devam etti:“Katılımcıların yüzde 79’u eşler arasında aldatılma olayının evlerinde hiç olmadığını, yüzde 73.2’si kısıtlayacak ölçüde kıskanılma yaşanmadığını, yüzde 77,6’sı ayrılma ve boşanma ile tehdit edilme durumunun ailede görülmediğini söyledi. Katılımcıların sadece yüzde 1,8’i evlerinde fiziksel şiddetin arttığını belirtirken, yüzde 77’si fiziksel şiddetin hiç yaşanmadığını ifade etti. Hakaret, tehdit ve küfür eylemlerinde katılımcıların yüzde 5’i artış olduğunu belirtirken 61’i hiç yaşanmadığını dile getirdi.”Sonuçlar, ekonomik olarak yoksun bırakılma oranında yüzde 10 artış olduğunu gösteriyor diyen Doç. Dr. İsmail Barış, “Katılımcılardan yüzde 8’inin yanıtlarında ise alaya alınma ve küçük düşürülme eylemlerinde artış olduğu tespit edildi. İlgisizlik ve duyarsızlığın evlerinde hiç yaşanmadığını ifade edenlerin oranı da yüzde 61 olarak gerçekleşti.” Şeklinde konuştu.Doç. Dr. İsmail Barış: “Ev yaralıysa insan da yaralıdır”Her aile içi sorun türünde bazı aileler için artış, bazılarında azalış meydana geldiğini söyleyen Doç. Dr. İsmail Barış, şunları söyledi:“Ailede bir arada olmak, aile üyelerinin uzun bir vakit aynı çatı altında yaşamaları ve sokağa bile çıkmadan küçük ev odalarında bir arada olmaları özlenen bir tabloydu belki ama kapitalist hayat tarzında hiç deneyimlenmemişti. Aile dışı yaşam, birçok sorunlu evliliklerde ya da ailelerde kısmi sorunlardan kaçış alanı oluşturuyor. Birçok aile için sözel ya da duygusal şiddette artış, fiziksel şiddette ise azalış olduğunu gördük. Aldatma ya da sadakatsizlikte azalış varken araştırmadan ekonomik şiddette artış yaşandığı sonucu çıktı. Nihayet ‘aile ile bir aradalık’ deneyimlediğinde şu görüldü: ‘Ev yaralıysa insan da yaralıdır.’ Aile içinde halı altına süpürülmüş sorunlar varsa, iş yaşamında, modern hayat tarzında ötelendiyse, yüzleşmeler gerçekleştiğinde artık o sorunlar ortaya çıkmaya ve aile ilişkileri olumsuz yöne doğru yönelmeye başlar.”

30 ARA 2020

Hemşireliğin Bakım Gücü Konuşuldu…

Moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Besti Üstün’ün yaptığı etkinliğin konukları Bilgi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Süreyya Karagöz ve Akdeniz Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Emine Kol oldu.Prof. Dr. Süreyya Karagöz: “Hemşirelik Tanımını Ezber Olmaktan Çıkartıyorum”Hemşirelikte bakımın anlamına değinen Prof. Dr. Süreyya Karagöz: “Hemşireliği anlamak için ‘İnsan nasıl sağlıklı olur?’ öncelikle bu sorunun cevabını almak gerekiyor. İnsan neden hasta olur? Bakım nedir? Bakım ile insanları sağlıklı kılmak mümkün mü? Bunu yapabiliyor muyum? Yapmıyorsam neden yapmıyorum? Diye sormak gerekiyor. Bu soruların cevabını verdiğim zaman aslında ben yaptığım işi daha iyi anlayabiliyorum. Hemşirelik tanımını ezber olmaktan çıkartıyorum.” Dedi.“Dünyayı anlamak için işe kendimizden başlamamız gerekiyor”Hemşireliği anlamanın hayatı anlamaktan geçtiğini ve hayatı anlamak için önce kendimizden başlamamız gerektiğini ifade eden Karagöz: “Anlamak ve anlam bulmak insan olmaya dair bir özelliktir. Bizler insan olmak için dünyaya gelen varlıklarız bu nedenle de hayvanlardan farklılıklarımız var. Çünkü bizler kendimizi, işlerimizi, içinde yaşadığımız dünyayı ve bu dünyada olan biten her şeyi anlamak ve anlamlandırmak istiyoruz. Çünkü hiçbirimiz anlamsız bulduğumuz bir ilişkiyi, işi, dünyayı istemiyoruz. Dolayısıyla anlamak ve anlam bulmak insan hayatında önemli bir yere sahip. Anlamaya ve anlam bulmaya çalıştığımız her şeyin birbiri ile ilişkili olduğunu görüyoruz. Örneğin, ben kendimi anlarken insanı anlıyorum. İnsanı anlarken mesleğimi anlıyorum. Aslında dünyayı anlamak için işe kendimizden başlamamız gerekiyor.” İfadelerini kullandı.Doç. Dr. Emine Kol: “Özümsenmiş bakıma geçildi”‘Hemşirelik Bakımının Görünürlüğü’ konusunda söylemlerde bulunan Doç. Dr. Emine Kol: “Bakım çok yol kat etti. 96-97’li yıllara göre çok ilerideyiz. Önce bizim bakımımız görev odaklı gibiydi. Bize çevrenin düzenlenmesi, hasta odasının temiz tutulmasından tutun her şey hekimler tarafından bize görev olarak veriliyordu. Yöneticiler tarafından da bizim güler yüzlü olmamız, kliniği çekip çevirmemiz, malzemelerde hata yapmamız gibi verilen görevlerimiz vardı. Biz de hiç düşünmeden ezber gibi bunları yapıyorduk. Fabrikada vida bükmek gibi. O zamanlar bunları hiç düşünmek gerekmiyordu birileri söylüyor sizde yapıyordunuz sorumluluk almanız gerekmiyor. Böylece yapılan hatalardan da sorumlu olmuyorsunuz. Fakat bir süre sonra özümsenmiş bakıma geçildi. Hemşireler yavaş yavaş sorgulamaya başladılar.” Şeklinde konuştu.“Hemşireliği Çocuğum Gibi Görüyorum” Doç. Dr. Emine Kol Bakımın gücünden ve imkânlarından bahsederek; “Yasa ve yönetmeliğimiz, uzmanlık alanlarımız, örgütlü yapılarımız, lobiye uygun çalışma alanlarımız ve daha birçok şey bizim gücümüz. Bugün yasa ve yönetmeliği olmayan birçok disiplin var. Bunu almak için uğraşıyorlar fakat biz bunu çok çok önce almışız. Hatta kendimize göre revize etmişiz nelerle ilgileniyoruz, hangi alanlar bizim uzmanlık alanımız bunları bile belirlemişiz. Örgütlü yapılarımız var ve bu bizim çok büyük bir gücümüz. Fakat eğer bunu kullanmayı başarabilirsek. Lobiye uygun çalışma alanlarımız var. Lobiciliği ben çok önemsiyorum. Hemşireliği sanki çocuğum gibi görüyorum ve her yerde aslında hemşirelik mesleğini övüyorum.” Dedi.

25 ARA 2020

Bu Meslekler, Belediyecilikte Rağbet Görecek…

“Belediyecilik, sosyal hizmet belediyeciliğine evrildi”Moderatörlüğünü Sağlık Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İsmail Barış’ın yaptığı etkinlikte sosyal belediyecilikten ve seçimlere katkı sağlayacağını düşündüğü mesleklerden bahseden Ahmet Kurt; “Sosyal belediyecilik aslında varlık nedenidir. Son zamanlarda belediyecilik sosyal belediyeciliğe evrildi yani su, kanalizasyon ve temizlik belediyesinden bu noktaya geldik. Demokratik yapıları güçlendiren bir uygulama ve bu belediyeciliğin var olma nedenidir. Dönemimizde tahmin ediyorum sizin de belediyecilik döneminizde daha çok fiziki çalışmalara yönelmek revaçtaydı. Kürsüye çıkıp yeni oy istemeye kalkıştığınızda bunu çok fazla söyleyemezdiniz. İşte ben şu kadar aileyi barıştırdım, yoksullara paket dağıttım bunları çok anlatamazsınız. Neyi anlatabilirsiniz belediyeye şu kadar iş makinesi aldım, böyle bir bina yaptım, şu kadar asfalt döktük ama geldiğimiz noktada bugün belediyeciliğin geldiği noktada belediyecilik sosyal hizmet belediyeciliğine evrildi. Dilerim ki bundan sonra belediye başkanı adayı olmak isteyenler isimlerinin altına mimar, mühendis, avukat yazmayacaklardır. Sosyal hizmetli, psikolog, rehber öğretmen veya ona benzer unvanları yazmaları daha fazla rağbet görecek. Seçilmelerine katkı sağlayacağını ve özellikle pandemi sürecinin sonrasında bu mesleklere daha fazla ilgi olacağını düşünüyorum.” İfadelerini kullandı.“Sosyal girişimcilik, sosyal belediyeciliği doğurur”Kurt, sosyal dokunuşların çok çok önemli olduğunu belirterek; “Sosyal gelişimcilik kar etme amacı gütmez. Sosyal girişimcilik, sosyal belediyeciliği doğurur. Bunlar genellikle toplumsal barışı, huzuru ve güven ortamını sağlamaya yönelik etkinliklerdir. Benim de asıl olarak anlatmaya çalıştığım şey odur. Şu anda Tonya’da sokağa çıktığımda Ahmet Kurt sen burada barışı sağlayan adamsın diye saygı görürüm. Barışı sağlamak, huzuru sağlamak yaptığınız asfaltın bir beş yıl, on yıl sonra tamamen bozulması ve yok olmasıyla asla kıyaslanamaz. O yüzden sosyal dokunuşlar çok çok daha önemlidir. Kadına yönelik, gençlere yönelik, engellilere yönelik, yoksullara yönelik sosyal dokunuşlar, onların hayatını konforlu hale getirecek dokunuşlar, meslek edinmelerine yönelik dokunuşlar, farkındalık çalışmaları sosyal belediyeciliğin olmazsa olmazlarındandır. Dezavantajlı kesimleri korumak öncelikle yerel yönetimlerin görevidir. Sosyal adaleti, sosyal dengeyi sağlamaya yöneliktir ve sosyal refah devletini oluşturmada da büyük önem arz etmektedir. İlk basamaktır ve bununda yerel yönetimlerden başlaması esastır diye düşünürüz.” Dedi.“İyi bir ekibinizin olması gerekiyor”Başarılı bir belediyecilik için iyi bir ekibin olması gerektiğine değinen Kurt; “Başarılı bir belediyeciliğin yolu genelde kaynaktan geçiyor. Yani belediye başkanının akıllı olması çok önemlidir ama parası yoksa çok akıllı olması da işe yaramıyor. O yüzden yeterli kaynak yoksa sosyal belediyeciliği de uygulamakta zorlanırsınız. Elbette ki duyarlılıkta gereklidir. Duyarlı olmak gerekiyor. Elbette ki iyi bir ekibinizin olması gerekiyor. Ekibin ille de sosyal çalışmacılardan olması gerekir demiyorum yani böyle bir hususta var. Bazı sosyal hizmet uzmanı veya sosyal çalışmacı arkadaşlarımız sadece şunu yapıyorlar ben sosyal hizmet uzmanıyım diyerek övünmesi, kibirliliği ama ötesinde bir şey yapmıyorlar. Bir sosyal hizmet uzmanı bir şey yapmıyorsa sadece kartvizitiyle övünmesi züldür diyorum arkadaşlarıma da tavsiyem olsun. Öyle bir şey yapmayıp, okuyup kendilerini geliştirsinler. Tabi iyi bir ekip derken sadece sosyal hizmetten bahsetmiyorum. Toplum duyarlılığı taşıyan, bunu kendisine iş edinen, sancısını çeken ekibi kastediyorum. Bunların olması halinde sosyal belediyeciliğin yolunun açılmış olduğunu söyleyebiliriz. Belediyeciliğin %50’si gönül alma yani sosyal belediyeciliktir, geri kalan %50’si ise fiziki belirleyiciliktir diye düşünüyorum.” Şeklinde konuştu.

21 ARA 2020

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “En Büyük Düşmanımız Umursamazlık”

 Üsküdar Üniversitesi Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (ÜSEM) ile Üsküdar Üniversitesi İş Güvenliği, İş Sağlığı, Çevre Sağlığı  Uygulama ve Araştırma Merkezi (ÜSGÜMER) tarafından düzenlenen ‘Pandemi ve Deprem Psikolojisi Sempozyumu’nda alanında uzman isimler bir araya geldi. Sempozyum, pandemiyle mücadelede alınan önlemler kapsamında çevrimiçi olarak gerçekleştirildi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Doğal afetlere kriz yönetimi ile yaklaşım gerekir”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, açılış konuşmasında kriz yönetiminde iki önemli konunun olduğunu belirterek bunlardan birinin plan ve risk analizi yapmak olduğunu söyledi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Krizden önce risk analizi ve plan yapılmalıdır”Deprem ve pandeminin doğal afetler olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Biri biyolojik doğal afet, diğeri ise yer katmanları ile ilgili doğal afettir. Doğal afetlerin psikolojik boyutunu da önemsiyoruz. Psikolojik boyut olarak ele aldığımız zaman insanların doğal afetlere bir kriz yönetimi gibi yaklaşmaları gerekir. Örneğin bir fırtına da doğal afettir. Fakat fırtına her sene olduğu için fırtınaya karşı insanlar tedbir alıyorlar. Bizim depremle ve pandemi ile ilişkimiz, fırtına ile olan ilişkimiz gibi olmalı. Bu olamadığından dolayı ve böyle durumlarda ve ne zaman olacağı öngörülemediği için insanlar doğal afetlere gafil bir şekilde yakalanıyorlar. Kriz yönetiminin iki önemli kuralı var. İlki krize önceden plan yapmaktır. Krizden önce risk analizi yaptıysanız, krizle ilgili bir planınız varsa o kriz en hafif ve en az zararla aşılır. İnsanoğlu doğadaki dengeleri bozdu. Doğanın kendi kanunları var, buna uymazsanız bedelini hiç acımadan ödetiyor. Yaratılış kanunları doğada böyle bir sistem koymuş” dedi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “İş sağlığı ve güvenliği afetlerde önem kazanıyor”Türkiye’nin kuşak olarak hem deprem açısından hem de sosyal ve ekonomik hareketlilik açısından çok riskli bir coğrafyada bulunduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, önlemlerin de buna göre alınmasının gerekliliğini vurguladı. İş Sağlığı ve Güvenliği programlarının en büyük amacının bu olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bununla ilgili toplumda farkındalık oluşturmak, denetimler yapmak iş sağlığı ve güvenliği bölümünün planları arasında yer alıyor. Türkiye'de pandemi öncesine kadar iş kazalarında ciddi bir azalma vardı.  Şimdi de azalma devam ediyor. Bir yere büyük yatırımlar yapıp, tedbirler alacaksınız. O tedbirler uzun süre lazım olmasa da lazım olduğu an hayat kurtaracak. Hayat zaten bir zincir gibidir. Zincirin en kuvvetli yeri zincirin en zayıf halkasıdır. Gerilim anında oradan kırılma ve kopma olur. Bu nedenle kriz anında da en zayıf neresi ise oradan kırılma olur” diye konuştu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “En büyük düşmanımız umursamazlık”Pandemi ve doğal afetlerde önlem almayanların ve risk grubunda bulunanların ilk etkilenenler olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bu nedenle toplumun ciddi bilinçlenme ihtiyacı var. Şu anda iş sağlığı güvenliği açısından en büyük düşmanımız umursamazlık. En büyük ihtiyacımız da farkındalık. Türkiye’de şu anda bir deprem olsa nasıl bir risk olduğuna dair senaryosunun yazılması lazım. Yazılmış, çalışmalar yapılmış fakat yatırım konusunda çok ciddi önemsememe, öteleme sorunu var. Türkiye bir gemi ise geminin yararı bireylerin yararından daha önemlidir. Gemiyi etkileyen kriz durumlarında sorumluluktan kaçan değil, sorumluluk alan kişilere ihtiyaç var” diye konuştu.“İş sağlığı güvenliğinin ahlak ve vicdan boyutu çok önemli” diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çıkar odaklı kapital sistemlerde iş güvenliğine yatırım gerektiği için aykırı olarak değerlendiriliyor. O sistemdeki bir patron iş güvenliğine yatırım yapmak istemiyor. Böyle durumlarda farkındalık gerekiyor. Yazılı hukuk da kendimizi korumamız önemli. Ayrıca iş sağlığı güvenliğinin aylık raporları da büyük öneme sahip.  İş sağlığı güvenliği uzmanı, aylık raporu verirken kontrol yapmadan raporlar verirse vicdani sorumluluk oradan başlıyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “İnsanı koruyan hesap verebilir olmasıdır”Pandemilerde ve doğal afetlerde önlem almanın birincil boyutta bir ahlak unsuru olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “İkinci boyutta mesleki sorumluluk geliyor. Mesleki sorumluluk varsa fakat vicdani sorumluluk yoksa o insan hata yapabilir. İnsanı tehditten ve felaketten koruyan şey, iyi niyetli olması, vatansever ve dindar olması değildir. İnsanı koruyan hesap verebilir olmasıdır. Yasalara karşı hesap vermek kanunlarla oluyor. Topluma karşı hesap vermek, sosyal normlar ve geleneklerle oluyor. Gizli kötülüğe karşı hesap vermek vicdanla oluyor. Vicdan, insanın en kutsal iç bekçisidir, zihinsel jürisidir. Vicdan semavi öğretilerde, kutsal kitaplarda Allah’ın tezahür ettiği yer olarak görülür. Sadece fiziksel önlemler değil, insani önlemler de önemli. Bu nedenle iş güvenliği uzmanlarına psikolojik ve spritüal boyutta vicdanın önemini vurgulamış olduk” dedi.Prof. Dr. Şefik Dursun: “Pandemiyle yaşamayı öğreneceğiz”Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şefik Dursun, tüm dünyada etkili olan pandeminin hayatımızı değiştirdiğini belirterek pandemiyle mücadelede psikolojik önlem alınmasının önemine işaret etti. Pandeminin pek çok etkileriyle hayatımızı değiştirdiğini belirten Prof. Dr. Şefik Dursun, “Böyle yaşamayı öğreneceğiz” dedi.Sağlıkla ilgili tematik bir üniversite olan Üsküdar Üniversitesi ve uygulama ortağı NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nin psikiyatri ve psikoloji alanında pek çok önemli çalışma gerçekleştirdiğini belirten Prof. Dr. Şefik Dursun, “Bugün pandemi ve depremlerle ilgili ortaya çıkan psikolojiyi değerlendirmek açısından İş Sağlığı Güvenliği Bölüm Başkanı Rüştü Uçan başkanlığında bir program düzenlemiş oldular. Kendilerini tebrik ediyorum. Üsküdar Üniversitesi pandemi döneminde elinden geleni yapan üniversitelerin önde gelenidir” dedi.Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan: “Çok katlı binalarda pandemi süreci zor atlatılıyor”Üsküdar Üniversitesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, açılış konuşmasında deprem ve yangın gibi doğal afetlerin ya da insan faktörünün yol açtığı olaylarda çok katlı yapıların tercih edilmesinin riskleri artırdığına dikkat çekti. Pandemi sürecinde de yüksek katlı binalarda çeşitli güvenlik sorunları ortaya çıktığını kaydeden Uçan, Avrupa ve Amerika’da tek ya da iki katlı yapıların tercih edildiğini belirterek “Biz yüksek katlı binalarda yaşayacak alan bulamazken, onlar bahçelerinde rahatlıkla pandemiyi atlatıyorlar” dedi.Yüksek katlı binalarda ortak kullanım alanlarının fazlalaştığını ve bunların dezenfeksiyon işlemlerinin alabildiğine zor olduğuna dikkat çeken Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, “Aile bireylerinin yeşil alan ihtiyacı giderilemiyor. Çünkü bu kadar büyük binalarda insanlar evin içine tıkılıyorlar ve büyük bir psikolojik problemlerle karşı karşıya kalabiliyorlar” dedi.Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, sonuç olarak yüksek katlı binalar yerine daha sağlıklı yapılaşmaya gidilmesi gerektiğinin altını çizdi.Deprem her yönüyle konuşuldu…Sempozyumda 1999’da Gölcük Belediye Başkanı olan Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı ve Sosyal Hizmet Bölüm Başkanı Doç. Dr. İsmail Barış, “Depremin Öncesi ve Sonrası İnsan” başlıklı sunumunda Marmara depreminin etkilerini anlattı. Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı, Halk Sağlığı ADB Başkanı Prof. Dr. Haydar Sur, “Depremlerin Epidemiyolojisi” başlıklı konuşma yaptı. Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı, İLİMER Müdürü Prof. Dr. Nazife Güngör, “Afet Durumunda Kriz İletişimi Yönetimi” başlıklı sunumu ile katıldı.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Dr Öğretim Üyesi Esra  Işık, “Deprem Sonrası Ruh Sağlığı ve Psikosoyal Hizmetler”; Üsküdar Üniversitesi AİLEMER Müdürü, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji bölümü Dr. Öğretim Üyesi Mert Akcanbaş, “Travmanın Şiddetini Artıran Faktörler” başlıklı konuşmaları ile katıldı.Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği ABD Başkanı Dr. Ayhan Özşahin ise “Afet Yardımında Minimum Standartlar: Uluslararası Sphere Projesi” başlıklı sunumunu yaptı.Çayeli Bakır İşletmeleri A.Ş. İSG Çevre ve Güvenlik Müdürü A. Hamit Özen, “Depremlerde Kurtarmacıların Rolü” başlıklı konuşmasıyla sempozyuma katıldı.Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan ile Üsküdar Üniversitesi ÜSEM Eğitim Uzmanı Bengisu Altınten moderatörlük yaptı.

21 ARA 2020

12. Korona Günlükleri: Ergoterapi Müdahaleleri Etkinliği Yapıldı

“Tıbbi sosyal hizmet bireyin aile ve sosyal çevresi üzerinde yoğunlaşmaktadır”Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi bölümünden 2019 yılında mezun olan Ergoterapist Rabia Bulut tıbbi sosyal hizmet alanında değerlendirmelerde bulundu. Bulut, “Tıbbi sosyal hizmet, bireyin aile ve sosyal çevresi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu yaklaşım hastalık bağlamındadır ancak konuya sağlık açısından yaklaşılmasında yarar vardır. Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı tanımlamada sağlık ‘fiziksel, sosyal, ruhsal yönlerden tam bir iyilik halidir’ hastalık ile sağlık birbiri ile ilişkili olup aralarındaki çizgiyi belirlemek neredeyse imkânsızdır. Tıbbi sosyal hizmet uzmanlarının ortak amaçları sağlığı korumak, yeniden düzenlemek ve çok disiplinli ekip üyeleriyle beraber çalışmaktır. İnsan sağlığını fiziksel, psikolojik, duygusal boyutlarıyla ele alır ve bütüncül bir yaklaşım sunar.” Şeklinde konuştu.“Fiziksel aktivite koronavirüs krizi sırasında önemli bir strateji olarak bildiriliyor”Üsküdar Üniversitesi 2020 Ergoterapi bölümü mezunu Ergoterapist Uğur Arslan ‘Covid-19 süresince fiziksel aktiviteye ilişkin araştırmalar ve buna yönelik ergoterapiler kapsamında değerlendirmelerde bulundu. Arslan, “Bildiğimiz üzere zorlu bir pandemi sürecinden geçiyoruz her sağlık çalışanına olduğu gibi bizlere de önemli görevler düşmekte. Fiziksel aktivite koronavirüs krizi sırasında önemli bir strateji olarak bildiriliyor. Fiziksel olarak daha aktif insanların duygu durumu, bilişsel durumları ve stresle başa çıkma yöntemlerinde daha iyi oldukları görülüyor. Bu kadar önemli bir yöntemken pandemi sürecinde fiziksel aktivitelerde bir azalma görüldü. Buda süreli fiziksel hareketsizliğin olumsuz etkilerini meydana getirdi. Önlem olarak fiziksel aktivitelere ek olarak beslenmeye dikkat etmek gerekiyor, arkadaşlarla online olarak görüşerek psikolojimizi yerinde tutmamız gerekiyor.” Dedi.“Anne babalar çocuğun terapisinde en önemli aktörlerdir”Floortime Terapisti ve Odyolog Büşra Özkan otizmli çocuklar için uygulanan ilişkiye dayalı terapi yönteminden bahsetti. Özkan “Çocuğun gelişimsel olarak nerede olduğunu anlamak tedavi programını planlamak için önemlidir. 6 tane fonksiyonel duygusal gelişim basamağına sahibiz. Çocuklar düşünsel ve duygusal olarak büyürken öğrendikleri gelişimsel kapasiteleri bu basamaktadır. Anne babalar çocuğun terapisinde en önemli aktörlerdir. Çocuğun gelişimsel eksikliklerinin tespiti için ebeveyn-çocuk ilişkisi hayati önem taşır.” Şeklinde konuştu.“Pandemi sürecinde yaşam kalitemizi nasıl arttırabiliriz?” Ergoterapist Veysel Özkök ‘evde hayat var’ formatı kapsamında yaşam kalitemizi arttırmaya yönelik ergoterapi müdahalelerine değindi. Özkök “Pandemi sürecinde yaşam kalitemizi nasıl arttırabiliriz? Bunu öncelikle güne erken başlayarak yapabiliriz. Pandemi süreci öncesinde çalışma hayatında veya okula gitme sürecinde hangi saatte uyanıyorsak tekrardan o saatte uyanmak bilişsel yapının pandemi öncesi sürecimizde oluşturmuş olduğu adaptasyon, simülasyon ve dengeleme gibi süreçleri tekrardan şema dahilinde hatırlayarak eski düzenimize geri dönmemizi sağlıyor. Beslenmede duygu durumuna etki eden stresten kaynaklanan hasarları engellemek için aminoasitlerin tüketilmesi kişinin biyolojik sağlığında ve bilişsel sağlığında ekstradan iyilik hali gösteriyor. Spor yapmakta, fiziksel olarak bizi tamamlarken hobi edinmek, doğru insanlarla etkileşim içinde bulunmak, not tutmak, ertelemeyi bırakmak ve hedefler oluşturmak da yaşam kalitemizi arttırmaya yönelik çalışmalardır.” Dedi.Çocuklarla kaliteli zaman geçirmeyi başka şeylerden fedakârlık etmek şeklinde düşünmeyin…Çocuk gelişimci Gamze Yardım, pandemi süresince çocukların aile bireyleri ile iletişimini güçlendirecek aktivite önerilerinden bahsetti. Yardım, “Çocuğunuzun yaşı ne olursa olsun onlarla sağlıklı sohbet etmenizin anahtarı birey olduğunu unutmamanızdır. Konuşurken onları düzeltmek, sınırlandırmak, çocuklarınız için odaklanmış ve pozitif ilginin kıymetini anlamanın yanı sıra samimiyetsiz ve şikâyet ilgisi gelişir ve onların sevgiye ihtiyacını karşılamaz. Çocuklar hakkında ne hissettiğinizi onlarla iletişiminizdeki davranışlar sayesinde anlar. Önemli olan tek şey sevginin davranışsal şekillerinin basitçe fiziksel temas, kaliteli zaman, hizmet eylemleri ve olumlu sözler olduğunu hatırlayın yeter. Paylaşılan zaman bölünmeyen ve odaklanan ilginin en güzel halidir çocuğunuz büyüdükçe onunla kaliteli zaman geçirme süreci de farklılaşacaktır. Çocuklarla kaliteli zaman geçirmeyi başka şeylerden fedakârlık etmek şeklinde düşünmeyin aksine zamanınızı birlikte paylaşıyor olmak iletişiminizdeki samimiyeti ve sorumluluk bilincinin her iki taraf içinde gelişmesine yardımcı olacaktır.”

18 ARA 2020

Tek Amaçları ‘Güven Boşluğu’ nu Doldurmak…

“Sivil toplum çalışanlarından farkımız sosyal hizmet çapında çalışmamız”Çorbada Tuzun olsun Derneği hakkında paylaşımlarda bulunan Türker; “Dernek olarak genellikle insani yardım dağıtımı yapıyorduk. 2016 yılının sonlarına doğru bu yardımların ötesine geçmemiz gerektiğine karar verdik. Bir şekilde bu yardımları genişletmemiz gerekiyordu. Daha köklü çözümler üretmeyi düşündük. Bu kapsamda çalışmalarımızı genişlettik. Dernek olarak, sahadayken temel ihtiyaçlarla evsizlerle iletişim kuruyoruz. Bu alanda genellikle sivil toplum çalışanları faaliyet gösteriyor ama bizim onlardan farkımız iletişim kurduktan sonra sosyal izleme ve sosyal hizmet çapında çalışıyoruz.” Dedi.“Evsizlerin %80’inin ailesi ve sosyal çevresi var”Evsizliğin dışardan barınma problemi olarak görüldüğünü, aslında bir barınamama problemi olduğuna dikkat çeken Türker; “Evsizlerin  %80’inin bir ailesi, sosyal çevresi var. Buna rağmen sokakta yaşayan kişiler. Sokakta yaşayan kişilerin arasında Yeşilçam oyuncularından tutun eskiden çok zengin olup travmatik bir olay yaşayıp sokağa düşen, iflas eden kişiler de var. Bu yaşam tarzını çok ağır travmatik bir olaydan dolayı benimsemiş oluyorlar. Bir başka konu da kişilerin özgürleşme hissi. Özellikle küçük çocuklar arasında o özgürlük hissi ve o heyecan için sokağa kaçanlar var. Orada aslında psikolojik sebepler var.” İfadelerini kullandı.“Her evsiz madde bağımlısı değildir, ama her evsiz bağımlıdır”Her insanın hayatında travmatik olaylar olduğunu, fakat bu olayların evsizler için biraz daha ağır olduğunu belirten Türker; “Nörolojik olarak kafanızda ciddi bir boşluk olduğunu düşün. Bu boşluğu özellikle bağımlılıkla dolduruyoruz. Her evsiz madde bağımlısı değildir, ama her evsiz bağımlıdır. Çünkü hepsi aynı şeyi paylaşıyor. Güven boşluğunu. Bizler de her gün sokağa çıkarak, onlarla iletişim kurarak toplumdan soyutlanan kişilerde o güven boşluğunu doldurmaya çalışıyoruz, topluma kazandırmaya çalışıyoruz. Evsizlik küresel ve ekonomik sorunların arasından en basit bir tanesi bu yüzden çözümlere yaklaşımlar biraz daha yavaş kalıyor.” Şeklinde konuştu.

11 ARA 2020

JNBS Dergisinden Uluslararası Başarı

 Üsküdar Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Yazılım Mühendisliği Bölüm Başkanı Doç. Dr. Türker Tekin Ergüzel, ülkemizde sinirbilim alanındaki bilimsel çalışmaların gelişmesine, yaygınlaşmasına ve uluslararası iş birliklerine de katkı sağlayan JNBS dergisinin, yayınladığı 200’ün üzerinde makale ile ülkemizin sinirbilim alanındaki birikimine ve vizyonuna da katkı sağladığını söyledi.Doç. Dr. Türker Tekin Ergüzel, “Hâlihazırda 9 indeks tarafından taranan ve Wolters Kluver Yayınevi tarafından basılan JNBS dergisi, 8 aylık bir değerlendirme süreci sonrasında önemli uluslararası indekslerden olan “Index Copernicus” veri tabanlarında da indekslenme hakkı kazanmıştır. 100’ü aşkın çok boyutlu parametrik değerlendirme sürecini başarıyla tamamlayan dergimiz, sinirbilim alanındaki indekslenen 780 uluslararası dergi arasına 91.48'lik reyting puanı ile 30. sıradan girerek de önemli bir başlangıç yapmıştır” dedi.Doç. Dr. Türker Tekin Ergüzel, uzun zamandır indekslenme çalışmalarına devam eden derginin TRDizin ve WOS kapsamındaki indekslerde de yer almasının kısa vadeli hedefleri arasında yer aldığını kaydetti.Dergimizin tüm sayılarına ulaşmak için;https://uskudar.edu.tr/tr/sureli-yayinlar/4/jnbs-dergisi,  Index Copernicus sayfasına ulaşmak için;https://journals.indexcopernicus.com/search/details?id=66771 adresinden erişebilirsiniz.

11 ARA 2020

Şiddet, En Yakınlarımızdan Geliyor…

Program moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Abdulhakim Beki üstlendiği programda Beki, ‘‘Ülkemizde kadına yönelik şiddet ve ölümler acı bir gerçek. Bakanlığımız, kadın haklarını ve çocuk haklarını göz önünde bulunduruyor ve çalışmalarına devam ediyor. Sosyal Hizmet de hak ihlallerini savunan bir meslek.’’ Dedi.“Şiddet uzaktan gelmez, en yakınlarımızdan gelir”Kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusuna değinen Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Kırklareli Kadın ve Çocuk Hizmetleri Sorumlu İl Müdür Yardımcısı Remziye Algın, ‘‘Bu bir seçim ve kişinin savunma mekanizmasıdır. Kadına yönelik yapılan her türlü şiddet bütün insanlığın sorumluluğu olmalı. Dünyada her üç kadından biri cinsel ve fiziksel şiddete maruz kalıyor. %89 oranında şiddetle karşılaşmış bireyler hiçbir yere başvurmuyor ya korkuyor ya da sineye çekiyor. Unutmayalım şiddet uzaktan gelmez, en yakınlarımızdan gelir.’’ Dedi.“Her türlü şiddet insan hakları ihlalidir”Şiddetin bireyler üzerindeki etkilerinden bahseden Algın; ‘‘Bireyde kendini değersiz hissetme, suçluluk duygusu, utanma, yalnızlık, istismarı önemsememe, madde bağımlılığı gibi yüksek etkiler görülebiliyor. Çocuk üzerindeki etkileri de var. Aile içi şiddette çocuklar en ciddi mağdurlardır. Bunlar iletişim sorunları yaşama, okul hayatında başarısızlık, içine kapanma gibi güçlü etkiler. Her türlü şiddet insan hakları ihlalidir.’’ İfadelerini kullandı. ‘‘Şiddet önleme ve izleme merkezlerimiz var’’Tedbir Kararlarına dikkat çeken Remziye Algın; ‘‘Önleyici tedbir kararı en çok uygulanan karardır. Bakanlık dâhilinde başvurulabilecek kurumlarımız mevcut.  Şiddet önleme ve izleme merkezlerimiz var, 7/24 esası ile yürüten merkezlerdir. Bir kadın, birey bize geldiğinde önce sorunu tespit ederiz eğer farklı kurumları ilgilendiren bir sorun varsa o kurumlara yönlendiririz. Psiko-sosyal hizmet, ekonomik destek, hukuki destek, konukevine yönlendirme gibi hizmetler sunuyoruz. Alo 183 Sosyal Destek Hattı ile bir telefon kadar şiddet mağdurlarına yakınız. Kadına yönelik şiddete dur demeyi amaçlıyoruz.’’ Şeklinde konuştu.

07 ARA 2020

‘Ergoterapi ile Sınırlara Dokun ve Değiş’ Sempozyumu Gerçekleştirildi

Sempozyumun ilk oturum konukları İstanbul Üniversitesi Dâhili Tıp Bilimleri Bölümü Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı Doç. Dr. Nalan Çapan, Eyüpsultan Belediyesi Aile Danışmanlık ve Eğitim Merkezi Birim Sorumlusu Uzm. Klnk. Psk. Berat Karaahmetoğlu, Süper Palsi Projesi 1.Sorumlusu ve Yeditepe Üniversitesi Engeli Olan Öğrenci Danışma ve Koordinasyon Birimi Fzt. Benan Özkol, Süper Palsi Projesi 2.Sorumlusu ve Serebral Palsili Çocuklar Derneği (SERÇEV) Reklam ve İletişim Koordinatörü Yersu Deniz oldu.Doç. Dr. Nalan Çapan: “Serebral Palsi dünyada ve ülkemizde çocuk engelliğine sebep olabiliyor”“Pediatrik Hastalıklarda Rehabilitasyon Yaklaşımları” konusunda söylemlerde bulunan Doç. Dr. Çapan, “Pediatrik rehabilitasyon gerçekten çok önemli çünkü çocukluk çağında başlayan bir takım bedensel işlevsel bozuklukların tanınması ve interdisipliner olarak tedavi edilmesi gerçekten büyük önem taşıyor. Bu pediatrik popülasyonlar engelliliğe sebep olan birçok hastalık var. Ama bunların arasında en sık gördüğümüz ‘Serebral Palsi’ hasta grubu. Serebral Palsi birçok sistemde birtakım bozukluklara sebep olabiliyor. Hafiften ağıra kadar giden birtakım tutulumlarla seyredebiliyor. Serebral Palsi, dünyada ve ülkemizde çocuk engelliğine sebep olabiliyor. Onun için ne kadar rehabilitasyona erken başlarsak çoklu engelliliği o kadar engellemiş oluyoruz. Erken tanı kadar erken tedavi de önemli.” Dedi.Uzm. Klnk. Psk. Karaahmetoğlu: “Ne kadar kısa bir sürede kabul edebilirse o kadar faydalı”Uzm. Klnk. Psk. Berat Karaahmetoğlu, ‘Engelli Psikolojisi ve Pandemi Dönemi Engellilerde Psikososyal Durum’ başlıklı konuşmasını gerçekleştirdi. Karaahmetoğlu; “Bazı aileler engelli bir aile üyesine karşı uyum sürecini kolay atlatabiliyor. Bazı aileler ise bu süreçte uyum konusunda büyük problemler yaşıyorlar. Bu durumda ne yapmak lazım? Öncelikle aile bu durumu ne kadar kısa bir sürede kabul edebilirse bizim için o kadar faydalı olur. Ebeveynin çocukla olumlu ilişkiler kurması aile içerisinde bozulan dengelerin kısa sürede tekrar iyi hale getirmek engelli çocuğun psikolojisi açısından önemli bir faktör.” dedi.Fzt. Benan Özkol: “Bu çocukların sosyalleşmelerini istiyoruz”Fzt. Benan Özkol, Süper Palsi Projesinin nasıl ortaya çıktığı hakkında bilgi verdi. Fzt. Özkol; “Süper Palsi benim lisans dönemimde başlattığım ve devam eden bir sosyal sorumluluk projesi. Biz iki bacaklı olarak yürütüyoruz bu projeyi. Yeditepe Üniversitesi ve SERÇEV Derneği olmak üzere. Süper Palsi projesi şu şekilde ortaya çıktı. Lisans dönemim sırasında otizm adında bir farkındalık projesi gönüllüsüydüm ve çok güzel işler yaptıklarını gördüm. Pediatrik fizyoterapi alanında stajım devam ediyordu biz neden Serebral Palsili bireyler için böyle farkındalık projesi yapmayalım sorusu geçti aklımdan. Böylece Süper Palsiyi başlatmış olduk. Biz üniversiteli gönüllülerin serebral palsiyi tanımalarını istiyoruz ve bu çocukların sosyalleşmelerini istiyoruz. Bunun için buluşmalar düzenliyoruz ve yeni gelen üyelerle eski üyeler arsında pelerin teslim töreni gerçekleştiriyoruz.” Dedi.Yersu Deniz: “Öncelikleri eğitim, sağlık ve istihdam”Yersu Deniz, SERÇEV Derneği hakkında bilgi verdi. Deniz; “SERÇEV 2002 yılında kurulmuş bir sivil toplum kuruluşuydu şu an ise kamu yararına çalışan bir sivil toplum kuruluşu. 2002 yılında altmış kadar ailenin bir araya gelerek oluşturduğu bir sivil toplum kuruluşu. Bu altmış aile nasıl ve neden bir araya geldi. Hikâyenin en anlamlı kısmı benim için özellikle tamamı Serebral Palsili çocuğa sahip aileler tarafından kuruluyor olması. O yıllarda Ankara’da çok sınırlı fizik tedavi merkezleri var. O dönem hepsi aynı fizik tedavi merkezine gidiyor ve hepsinin sorunu benzer. Yani benzer bir dert ortaklığı söz konusu. Bazılarının çocuğu okula başlıyor, bazılarının ise çocukları kreş çağında. Ama okula başlayan ailelerin çoğunluğunda aynı sıkıntı var. Çocukları okula alınmıyor. O dönem çoğu aile bunu yaşadıktan sonra bir yerde SERÇEV’i kuruyorlar ve ilk öncelikleri eğitim, sağlık ve istihdam oluyor.” dedi.Sempozyumun 2’inci oturumunun konukları SERÇEV Yönetim Kurulu Başkanı Süheyla Gürkan, Okan Üniversitesi Görsel İletişim ve Tasarım Uzmanı ve Spor Yöneticisi Dilan Marangoz, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü Fzt. Özcan Kalkan, Üsküdar Üniversitesi Engelsiz Yaşam Merkezi Müdürü Ömer Yiğit oldu.Dilan Marangoz: “Üniversitede engelsiz yaşam topluluğu kurdum”Engelli insanlara bir örnek niteliğinde olan yaşantısına değinen Dilan Marangoz: “Benim kendi yapmış olduğum projelerim var. Üniversitede engelsiz yaşam topluluğu kurdum ve başkanlığını yürüttüm. Okuduğum yıllar içerisinde çeşitli projelerde okulumu temsil ettim. Daha sonra ise kamera önü oyunculuk eğitimi aldım.” Dedi.Fzt. Kalkan: “Serebral Palside Muşltidisipliner Yaklaşımların Etkileri”Fzt. Özcan Kalkan, ‘SERÇEV Çalışmaları ve Serebral Palside Muşltidisipliner Yaklaşımların Etkileri’ başlıklı konuşmasında, “Vücutta hareket nasıl meydana gelir? Örneğin ben el bileğimin yukarı aşağı hareketini emrederken beynim bu emri nasıl veriyor? El bileğimden beynime doğru bilgiler gider, beyin bu bilgileri işliyor ve aktif hareket emri veriliyor. Bu ışıkta baktığımız zaman eğer benim beynimdeki hasarlı bölgelerin görevini sağlam kalan bölgeler üstlenecekse ilk önce yapmam gereken şey beynimdeki veri işleme olayını sağlam kalan bölgelere öğretmek. Bunu da hareketleri çok yavaş yaparak öğretebiliriz.” İfadelerin kullandı.Ömer Yiğit: “Son yıllarda engellilere bakış açısı olumlu yönde değişti”Engelli hakları konusuna değinen Ömer Yiğit: “Ben engelli haklarını üç ayrı kategoride değerlendiriyorum. Bunlar toplum yani bizden kaynaklı, eşyadan çevreden kaynaklı ve yönetimden devletten kaynaklı. Burada en önemlisi engelli olmayan insanların üzerindeki sorumluluk. Son yıllarda ülkemizde ve toplumda engellilere karşı bakış açısında engellilere karşı nasıl davranılması gerektiği ve engellilerin haklarına karşı saygı konusunda gelişmeler oldukça var.” Şeklinde konuştu.Sempozyumun son oturumunda Üsküdar Üniversitesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü Öğr Gör. Mahmut Çalık, Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı ve Metin Sabancı Özel Eğitim Okulları Müdür Yardımcısı Akif Ülger, Metin Sabancı Özel Eğitim Okulları Fizyoterapisti Ebru Özker, Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Öğr. Gör. İsa Kör konuşmalarını gerçekleştirdi.Öğr. Gör. Çalık: “Engelli bireyler bir spor dalına yönelmeli”“Engellilerde Spor” başlıklı konuşmasında engelli bireylerin günlük yaşantısında karşılaştığı olaylara değinen Öğr. Gör. Mahmut Çalık; “Engelli bireylerin hayata daha sıkı sıkıya tutunmaları için benim hep söylediğim bir şey var, bir spor dalına yönlenmeleri. Sadece bu işten para kazanmak için değil kendi sağlıkları ve öz güvenleri için bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bizim toplumumuzda maalesef engelli bireyler genellikle evden dışarı çıkmıyor. Eskiden daha kötüydü bu durum. Hem imkânsızlıklardan dolayı hem de eski toplum yaşantısından dolayı bu durum maalesef yaşanıyordu. Fakat bu durumun günümüzde pozitif şekilde değiştiği kesin.” Şeklinde konuştu.Akif Ülger: “Saç ayaklarını birleştiren çember ise okuldur”Akif Ülger; “Şunu herkes biliyor ki eğitim; öğretmen öğrenci ve ailenin iş birliği halinde oluşan bir saç ayağına benzetilir. Ancak bu saç ayaklarını birleştiren çember ise okuldur. Bundan dolayıdır ki tüm okulların öğrencinin eğitiminde ister engelli olsun ister doğal gelişim öğrencileri olsun çok önemli bir rolü vardır. Okulun öğrenci ile olan ilişkisi ise güzel bir planlamadan geçer. Bizde bireyselleştirilmiş eğitim planı hazırlıyoruz. Ergoterapistlerimiz de çocuğa gelişim özelliklerine göre planlamalar yapıyor.  Burada ana nokta ise öğretmenlerdir.” İfadelerini kullandı.Okul fizyoterapisti ne yapar?Okullardaki fizyoterapi etkinliğine değinen Ebru Özker: “Okul fizyoterapisti ne iş yapar? Biraz bundan bahsetmek istiyorum. Okul fizyoterapisti öğrencinin motor becerilerini takip edip gözlemleyip ihtiyaçlarını belirleyerek duyu motor alanda gelişimin destekleyecek disiplinler arası çalışmayı sürdüren, öğrencinin ihtiyacına göre fizyoterapi açısından ihtiyacı okul geneline yaymak için görev alan kişidir. Burada en önemlisi disiplinler arası çalışmadır.” Dedi. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi Bölümü Öğr. Gör. İsa Kör; “Engelli Bireylerden Toplumun Beklentisi Nedir ve Ergoterapist Olarak Engelli Bireylerin Hayatlarına Nasıl Dokunabiliriz?” konulu konuşmasını gerçekleştirdi.

07 ARA 2020

Engelli Bireyler ve Sunulan İmkânlar Konuşuldu

Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü Sosyal ve Ekonomik Hayata Katılım Daire Başkanı Hulusi Armağan Yıldırım’ın konuk olduğu programın moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Abdulhakim Beki üstlendi. Engelli bireyler ve bu bireylere sunulan hizmetler konusunda değerlendirmelerde bulunan Yıldırım; “Engelli bireylerin sosyal hayata katılımlarını sağlıyoruz.” İfadelerini kullandı.“Engelli bireylerin sosyal hayata katılımlarını sağlıyoruz”Konuşmasının başlangıcında engellilere verilen hizmetlere değinen Yıldırım; “Engellilerimize verilen hizmetlerimiz oldukça verimli. Kurslar ve etkinlikler düzenleyerek engelli bireylerin günlerini verimli geçirmesini sağlıyoruz. Kendilerini verimli geçen kursların ve etkinliklerin içinde bulunca çok mutlu oluyorlar, sosyal hayata katılım gerçekleşmiş oluyor. Engelli bireylerin sosyal hayata katılımlarını sağlıyoruz.” İfadelerini kullandı.“Her engelli birey imkânlar dâhilinde istihdama katılabilir”Engelli bireylerin haklarından bahseden Yıldırım; “Engellilerimize verilen haklar 5378 sayılı kanunda yer alıyor. Engelli aylığı, eğitim, kimlik kartı, tiyatro gibi faaliyetlerden ücretsiz yararlanma hakları var. Verilen bu haklar ise kişinin engel yüzdesine göre değişiyor. Örnek vermek gerekirse evde bakım olması içim tam bağımlı yani ağır özel gereksinimli olması gerekir, istihdam hakkından yararlanmak için ise % 40 ve üzeri engelli olması şart. Her engelli imkân verildiği zaman istihdama katılabilir. Ailesi bakamayacak durumda ya da istemiyorsa, bakmakta zorlanıyorsa kurumlarımızda bakım merkezlerimiz var, bakım sağlanıyor ve hiçbir ücret talep edilmiyor.” Şeklinde konuştu.“Sosyal farkındalık her geçen gün artıyor” Engelli bireylere sunulan hizmetlerin başarılı ve yeterli olduğunu söyleyen Yıldırım; “Engelli ailelerin büyük endişeleri vardı ‘Ben öldükten sonra engelli hastama kim bakacak?’ şeklinde. Bu endişeyi duymalarına gerek yok. Kurumlarımızda gereken her bakımı sağlıyoruz. Bu ifadeleri 10 yıl önce söyleyemiyorduk fakat alanımıza yaptırım yaptık, gücümüz de hizmetimiz de oldukça yeterli. Sosyal farkındalık her geçen gün arttı. Artık engelli bireyleri sosyal hayatta, toplu taşıma da ve sokakta görebiliyoruz. Sosyal Hizmet yöntemlerimizle başarı sağlıyoruz. Birçok yönüyle çok kıymetli bir meslekte görev alıyorum.” Dedi.

03 ARA 2020

Prof. Dr. Konrot: “Bölge, lehçe ve ağız farklılıkları konuşma bozukluğu değildir”

“İletişim kasıtlı bir etkileşim türüdür”İletişimin kasıtlı bir etkileşim türü olduğuna dikkat çeken Konrot; “Doğduğumuz andan itibaren etrafımızda çeşitli uyaranlar vardır. Yeni doğan bir bebek etrafında bir şeyler olduğunun farkındadır ama ne olur onu bilmez. Anne ve babasını bile tanımaz. Dünyanın ne olduğu hakkında düşünceleri simgesel olarak anlamaya çalışır. Kasıtlı olarak karşımızdaki kişiye kafamızdaki düşünceleri anlatmaya çalışırız. Bunlardan biri dildir.” İfadelerini kullandı.“Bölge, lehçe ve ağız farklılıkları konuşma bozukluğu değildir”Dil ve konuşma terapistinin sadece iletişim, dil konuşma ve yutma sorunlarıyla ilgilendiğine dikkat çeken Konrot; “Dil ve konuşma terapisti sadece iletişim, dil konuşma ve yutma sorunlarıyla ilgilenir. Kişinin iletişim ihtiyacını hissetme durumu ile ilgili bir sorunu varsa bu da dil konuşma bozukluğu olarak nitelendirilebilir. Konuşma bozuklukları seslerin yan yana dizilmesi sonucu anlam taşıma ile ilgili morfolojik boyutudur. Biçim özelliği, bu biçimin hangi anlamı ifade ettiği, hangi biçimi nerede nasıl kullanacağını bilmeniz gerekir. Bölgelere bağlı lehçe, ağız farklılıkları konuşma bozukluğu değildir. Onlar birer farklılıktır. Dil ya da konuşma sorunları olabilir.” Şeklinde konuştu.“Özel gereksinimi olan çocuklara eğitimde erken davranmak önemli”Konuşmasının devamında özel gereksinimi olan çocuklar ve öğretmenleri için tavsiyelerde bulunan Konrot; “Özel gereksinimli çocuklarda müfredat çocuklara uygulanabilir. Önemli olan öğretmenlerimizin özel eğitim konusunda ne kadar erken tanımladığıdır. Onu ne kadar erken cihazlandırırsanız çocuğun topluma katılması etkili olur.  Bu süreçte ailenin mutlaka işin içine katılması gerekir.” Dedi.

02 ARA 2020

Web Tabanlı Eğitim Konuşuldu

“Web Tabanlı Eğitim İçerikleri Oldukça Önemli”Web tabanlı eğitim kavramına değinen Aydın; “2020 yılı global olarak herkesi etkiledi. Eğitim ve öğretim alanında uzaktan eğitim gerçekleştiriliyor. Bu yıla özgü bir eğitim oldu. Eğitimin bir ağ üzerinde gerçekleşmesi geniş kapsamlı olmasına sebep oluyor. Biz şu an uzaktan öğretimi destekleyen, web tabanlı eğitim öğretim sistemi ile karşı karşıyayız. Elbette olumlu ve olumsuz özellikleri var. Fakat web tabanlı eğitim içerikleri oldukça önemli” İfadelerini kullandı.“Hibrit sistem en dengeli eğitim sistemi”E-learnıng uzaktan eğitim kavramından da bahseden Dr. Öğr. Üyesi Bahise Aydın; “Elektronik olan ya da olmayan sistemler aracılığıyla özel iletişim yöntemleri gerçekleştirilir. Zaman ve mekân sınırlarını ortadan kaldırır. Oldukça kapsamlı bir öğrenme faaliyetidir. Aynı şekilde Hibrit sistemden de bahsedebiliriz. Karma öğretim, harmanlanmış öğretim gibi kavramlar da uygundur.  Klasik, geleneksel ve web tabanlı eğitimin dengeli hali. Üsküdar Üniversitesi olarak da Hibrit sistemi tercih ediyoruz. Aynı zamanda ters yüz sınıfların da sağlık alanında kullanılması taraftarıyız” Dedi.“Web tabanlı eğitimin olumlu ve olumsuz tarafları var” Web tabanlı sistemde uygulama aşamaları olduğuna vurgu yapan Aydın; “Hemşirelik alanında bazı üniversitelerde var fakat yüksek maliyette olduğu için sayısı az. Web tabanlı eğitim sağlık bilimlerinde kullanılıyor. Olumlu yanları dünya çapında erişilebilir olması, güvenli olması ve güncel olması bunlar en önemli özellikleri arasında. Öğrenci bireysel olarak kontrolcü oluyor. Eğitimci açısından ise; duyuruların kolay yapılması, iletişim kolaylığı, hızlı erişim ve kolay paylaşım mevcut avantajları ve olanakları oldukça güçlü. Öğrencilerimizden olumlu ya da olumsuz geri bildirimler alıyoruz.” Şeklinde konuştu. 

26 KAS 2020

İSG Öğrencimizin Çalışması Uluslararası Kongrede Yer Aldı!

Bu yıl 2’ncisi düzenlenen kongrede ana tema olarak “Küçük ve Orta Ölçekli İşletmelerde Endüstriyel Toksikoloji ve İş Sağlığı” ele alındı. Kongrede aynı zamanda endüstriyel, çevresel hastalıklar ve kanserler, genotoksisite, nörotoksisite, nanotoksikoloji ve çevresel etkileri, çevresel kirlilik, mesleksel ve çevresel risk değerlendirmesi, önleyici ve koruyucu stratejiler, mesleksel ve çevresel hastalıkların sosyal etkileri ve sağlık sistemleri ile ilişkisi konuları da tartışıldı.“Nanopartiküllerin insan sağlığı için pek çok tehlikesi mevcut”Üsküdar Üniversitesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölümü 4. Sınıf öğrencisi Nagihan Demir ise kongrede “Nanopartiküllerin Toksik Etkileri” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi.Demir, nanopartiküllerin insan sağlığı için tehlikelerini “Yüksek dozlarda akciğer ödemi ve ciltte lekelenmeler gibi tersinmez etkilere neden olur. Sıçanlarda yapılan bir çalışmada, nano gümüş parçacıklarının, üst solunum yolu üzerinden beyine ulaştığı belgelendirilmiştir. Uzun süreli ve yinelenen argyria ya da argyrosis denen ciltte, tırnaklarda, gözlerde, mukus membranda ya da iç organlarda tersinmez ve sağıtılamaz mavimtırak grimsi ya da siyah renklenmelere neden olur. Nano gümüş parçacıklar ayrıca leke tutmaz ve kendi kendini temizleyen diye tanıtılan su bazlı duvar boyalarında da kullanılmaktadır, bilindiği gibi gümüş ağır metal sınıfına girer. Nano gümüş parçacıkları bulunduğu yüzey üzerinden cilde temas ettiklerinde, nanoboyutta oldukları için insan hücre duvarını (bariyerini) delerek hücrelerde birikime neden olur. Gümüş parçacıklarının antimikrobiyal özelliği olmasına karşın, aşırı birikim sonucunda vücutta ağır metal zehirlenmeleri gösterir. Canlılarda ağır metal birikimi ve kansere neden olur. ” Şeklinde sıraladı.

19 KAS 2020

2020-2021 Akademik Yıl Fi-jital Açılış Töreni Gerçekleştirildi

Üsküdar Üniversitesi 2020-2021 Akademik Yıl Fi-jital Açılış Töreni, pandemi önlemleri çerçevesinde çevrimiçi olarak gerçekleştirildi. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, açılış konuşmasında 2020 – 2021 Akademik Yıl açılış töreninin pandemi gölgesinde gerçekleştirildiğini belirterek pandeminin ciddi bir şekilde herkesi etkilediğini söyledi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “9 yılda çok önemli büyüme yaşadık”Üsküdar Üniversitesi’nin 22 bin öğrencileri olduğunu, vakıf üniversitesi olarak 9 senede ciddi ve hızlı bir büyüme yaşadıklarını ve altyapılarını genişlettiklerini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, üniversitelerin dört ayağı bulunduğunu hatırlattı.Birinci ayağın üniversite denildiğinde anlaşılan eğitim ayağı, ikinci ayağın AR-GE çalışmaları olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “AR-GE ile ilgili daha yeni bir yapılanma hayata geçirdik. AR-GE’ye yönelik politikalarla ilgili ayrı bir birim kurduk. TÜBİTAK’ın yeni açıkladığı üniversitelerin yetkinlik hacimleri ve kaliteleri ile ilgili grafikte nörobilim, psikiyatri ve psikoloji alanlarında ilk sırada yer aldık. Diğer alanlarda da yayın kalitesi, yaptığı projeler ve diğer akademik etkinlikler açısından TÜBİTAK’ın istatistikleri bizi sevindirdi. Tabii devam etmek gerekiyor, sürdürülebilirlik önemli. Bir üniversitenin üçüncü ayağı bilgiyi ürüne dönüştürmesi. Yaptığı bilgiyi ticarileştirmesi, sanayi ile iş birliği yapabilmesidir. Bir üniversite bunu yapamazsa, sadece bilgi üreten ama topluma faydalı olmayan bir üniversite olur. Bilimin geleceğine katkı sağlaması gerekiyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Sosyal projeleri hayata geçiriyoruz”Üniversitelerin bir diğer görevinin de toplumu bilgilendirmek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bununla ilgili sosyal projeler gerçekleştiriyoruz. TÜBİTAK sosyal projelerle ilgili daha çok bütçe ayırdı. Bu alanda çeşitli çalışmalarımız var.  Aileler Üniversitede, Gençler Üniversitede tarzında lise öğrencilerine ve ailelere üniversite ortamında eğitimlerle ilgili projelerimiz var. İstanbul Valiliği ile Aileler Üniversitede projesi için protokol imzaladık. 24 Kasım’da başlayacak projede birçok aileye dokunacağız” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Fi-jital Üniversite kavramını hayata geçirdik”Üsküdar Üniversitesi olarak hayatın her alanını etkileyen pandemi dönemine uyum sağlamayı başardıklarını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, fi-jital üniversite kavramını hayata geçirdiklerini belirterek “Yaz döneminde vizyon toplanımızı gerçekleştirdik. Pandemi bu şekilde devam ediyorken önümüzdeki yıl ne yapacağımızı değerlendirdik. Mezuniyet törenini yapamadık, Akademik Yıl Açılış Töreni zamanında da pandeminin artacağını öngörüyorduk ve öyle oldu. Bunun üzerine toplantıda yüz yüze ile dijital eğitimi birleştirmeye yönelik ‘Fi-jital’ Üniversite kavramını hayata geçirmeyi kararlaştırdık. Sağlık alanındayız biz ve bu alanda uygulama önemli. Uygulamadan kopmamak gerekiyordu. Uygulamadan kopmamak için de gelebilecek öğrencileri yüz yüze seyreltilmiş şekilde, gelemeyecek öğrencileri de uzaktan hep canlı sınıf ortamında bulunmalarını sağlayarak akademik takvimi bozmadan eğitime bu şekilde başladık. Bu haftaya kadar ilerleyebildik ama bu hafta pandemi uçuşa geçti. Uçuşa geçtiği için de biz yeniden değerlendirme yapıyoruz. Bazı zorunlu olanlar dışında canlı sınıf şeklinde dijitale daha çok ağırlık vermek gibi bir planımız var” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Uzaktan öğretim olur ama uzaktan eğitim olmaz”Üsküdar Üniversitesi akademisyenlerinin bu süreçte büyük fedakarlıkları olduğunu kaydeden Tarhan, “Pandeminin zorluklarına karşı öğrenci danışmanlığı konusunda, sınıf yönetimleri ile kazasız ve belasız bir şekilde atlatabilmemizde çok faydaları oldu. Yaptığımız Fi-jital manifestoyu da tekrar okumamızda fayda var. Orada ‘Uzaktan öğretim olur ama uzaktan eğitim olmaz’ dedik. Bunu vurguladık. Eğitim usta – çırak işidir. Hoca ile öğrencinin usta – çırak ilişkisi var. Biz sadece bilim öğretmiyoruz aynı zamanda sanat da öğretiyoruz. Sanatta da usta – çırak ilişkisi önemli. Bu ilişkinin olması için de yüz yüze olma zorunluluğu var. Olamadığı zamanlarda telafi edeceğiz. Öğrencilerimizin en iyi eğitimi alması için öğrencinin yüksek yararını hedef ediniyoruz. Eğitim politikalarında karar verirken birçok konuda bizim için öğrencinin yüksek yararı stratejik bir ölçüttür. Buna göre hareket ediyoruz. Pandemi döneminde de buna önem verdik, umuyoruz ki bu sıkıntılı günler geçecek” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Pandeminin psikolojik boyutu ihmal edilmemeli”Pandemi sürecinin psikolojik boyutunun mutlaka ele alınması gerektiğini vurguluyan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Pandeminin bütün dünyada yaptığı ikinci alevlenmesiyle ilgili görüşleri Levent Hocamızdan alacağız ama işin psikolojik boyutunun da önemli olduğunu hatta Dünya Sağlık Örgütü’nün psikiyatrik hastalık pandemisinden söz eden bir açıklaması olduğunu okudum. Bu da işin diğer bir ciddi yönü. O halde pandemiye karşı duruş önemli. Çin’in pandeminden sonra bir üniversite ile hazırlanan raporunu okumuştum. O raporda ‘Biz pandemiyi sosyal izolasyon ile değil sosyal iş birliği ile çözdük’ diyordu. Sosyal iş birliği ile çözülen bir pandemi, toplumla sağlık çalışanlarının, pandemi epidemiyologlarının, halk sağlığı uzmanlarının ve enfeksiyon uzmanlarının bunu iyi yönetmesi gerekiyor. Yeter ki kurallara uyulabilsin” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, gençlere tavsiyelerde bulunduGençlere tavsiyelerde de bulunan Tarhan, “İnsan doğarken bazı şeyleri seçemiyor. Anne ve babasını, kendi cinsiyetini, etnik coğrafyasını ve etnik kökenini seçemiyor. Ama koronayı da seçemiyor. Covid pandemisini biz hiçbirimiz seçemiyoruz. Bazı şeyleri seçebiliriz. Bir genç için neler var seçebileceği? Varlıklı olmayı seçemiyorsun ama çok çalışmayı seçebilirsin. Hayatta bazı şeyler vardır. Ahlaklı, adaletli, iyi, dürüst, çalışkan olmak gibi bütün bu insani özellikleri seçebiliriz. Bunları seçmemizin bize faydası ne olacak diye düşünürsek orta ve uzun vadede hep faydası olduğunu söyleyebilirim. Her zaman vurgulamaya çalıştığım bir kural var: Erdemli olmak mı karlıdır, çıkarcı olmak mı karlıdır? Kapitalist mantıkla ve o ahlakla düşünen kişiler hep çıkarcı olmanın karlı olduğunu söyler. Kısa vadede öyle görünür ama orta ve uzun vadede tarihte erdemli olanlar kazanmıştır. Gandi örneği gibi. Bu nedenle gençlere seçim yapma hakkını da sunmak zorundayız. Gençlik dönemi sadece kısa vadeli düşünülen, akıldan ve mantıktan çok hislerin hakim olduğu bir dönemdir. Hisleri ile hareket eden bir gence o hislerini artıran yönelimlere girilirse o genç yanlış yapmaya devam eder. O halde onun düşünen beynini de devreye sokacağız. Sadece hisseden beyniyle hareket eden bir gencin düşünen beynini de devreye sokmak bizim de sorumluluğumuzdadır” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Covid konusunda delikanlılık yapılmaz”Pandemiyle ilişkiyi fırtınayla olan ilişkiye benzeten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Yağmur ve fırtınayı kimse istemez. Dallar kırılır, sular basar, birçok zorluklar yaşanır. Biz fırtınaya karşı ilişkimizi doğru kurarsak, yani evimizi sağlam yaparsak, tedbirlerimizi alırsak ve güvenlikli bir ortam oluşturursak fırtına olduğu zaman tedbirimizi almış oluruz ve hayatımızdan vazgeçmeyiz, sokakta kalmamış oluruz. Aynı şekilde Covid’de de öyle. Gençlere özellikle söylüyorum: Covid konusunda delikanlılık yapılmaz. Fırtınaya karşı nasıl delikanlılık yapılmazsa bu Covid için de geçerli. Muhakkak önlemleri almak çok önemli. Bilimin söylediği temizlik, mesafe ve maske kuralı önemli. Amasyalı hekim Şerafettin Sabuncuoğlu, ‘Salgın olduğu zaman iyi ye, iyi uyu, uzaktan selam ver’ diyor. Şu anda sosyal mesafe dediğimizi hatta fiziksel mesafe olması gerekiyor, bunun aynısını söylemiş. İbn-i Sina da salgın olduğu zaman herkesin kaçtığını, kendilerinin de kaçması gerektiğini söyleyen yardımcısına sağlıkçı olduklarını ve kaçamayacaklarını söylemiş. Bunu düzeltmek vazifemiz diyerek alanda kalmış ve elini sirke ile yıkayarak hastaları görmüş. O zamandan bu yana 500 – 600 yıldır bir İbn-i Sina çıkaramadık, o da ayrı bir konu. Bu da bizim ders alacağımız bir örnek. Bilimin de doğruladığı temel kurallar değişmiyor. Gençlere bunu söylemek istiyorum” diye konuştu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Pandemi, stres yönetimini öğrenmek için bir fırsat”Pandemi döneminden çıkarılması gereken dersler olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Genç arkadaşlara son tavsiyem de şu: Pandemi dönemi bize birçok şeyi öğretiyor. Daha çok kendimizi tanımak için bir fırsat. Zorluklara karşı, stres altında soğukkanlı kalma becerimizi geliştirmek için bir fırsat. Stres yönetimini öğrenmek için bir fırsat. Bu pandemi neden oldu, neden istediğim gibi eğlenemiyorum, gezemiyorum diye yakınmak yerine bu krizi yönetmemiz önemli. Krizin iki ayağı var. Biri tehdit ayağı, diğeri de fırsat ayağı. Fırsat ayağını yönetebilirsek gençler için özellikle kazanım olur. Hayatın zor bir döneminde bazı şeyleri başarmamıza vesile olabilir” dedi.Prof. Dr. Levent Akın’dan ilk ders: “Covid Pandemisine Bakış”Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi, Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Aşı Enstitüsü Müdür Yardımcısı Prof. Dr. Levent Akın tarafından “Covid-19 Pandemisine Bakış” başlıklı yeni akademik yılın ilk dersi verildi. İlk dersin moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur yaptı.Prof. Dr. Levent Akın: “Pandemileri bitirmenin tek yolu aşılamadır”Pandeminin dünyada ve ülkemizde görülmesinden itibaren yapılan çalışmalar hakkında bilgiler veren Prof. Dr. Levent Akın, aşı çalışmalarına ilişkin de değerlendirmelerde bulundu. Dünyada 180’den fazla, ülkemizde ise 12 aşı çalışması olduğunu kaydeden Prof. Dr. Levent Akın, “Aşıya çok umit bağlandı. Dünyada bulaşıcı hastalık salgınlarına ve pandemilerini engellemenin yegane yolu aşılamadır. Önlemlerle bazı şeyleri düzeltebiliyoruz ama buna rağmen bu hastalığın ortadan kaldırılması ve tehdit boyutunun düşürülmesi için aşıya ihtiyacımız var” dedi.Prof. Dr. Levent Akın: “İnaktif virüs aşısının çalışmaları tamamlanmak üzere”Prof. Dr. Levent Akın, şunları söyledi: “Dünyada çok çeşitli çalışmalar var. Hacettepe Üniversitesi Aşı Enstitüsü olarak çalıştığımız recombinant bir aşı var. En yaygın olarak kullandığımız aşılardan biri inaktif virüs aşısı. Bu Çin kaynaklı bir aşı. Türkiye’de çalışmaları tamamlanmak üzere. Çin’den de bu anlamda ciddi miktarda aşı alınacağını, muhtemelen Aralık ayında uygulanabileceğini  tahmin ediyoruz. Öne çıkan konulardan biri RNA aşıları. Özellikle Almanya’da BioNTech’in yöneticisi olan Türk asıllı olması nedeniyle gurur duyduğumuz Prof. Dr. Uğur Şahin’in Türkiye’de de çalışmasını sürdürdüğü ki Türkiye’de bu çalışmasının olmasının sebebi Uğur Bey, Türkiye’de olmasını sağlamıştır.”Prof. Dr. Levent Akın: “Aralık’ta 1 milyon doz aşı geleceğini tahmin ediyoruz”Prof. Dr. Levent Akın, “BioNTech’in aşısının ticari olarak dağıtılması için Avrupa Birliği İlaç ve Tıbbi Malzemeler Kurulu dediğimz EMA diye bahsedilen kuruldan izin çıkması lazım. Ruhsat alması lazım. Bununla ilgili faz1 ve faz2 çalışmalarına ait raporları aldı. Faz 3 çalışmasının da olumlu raporunu alıp ruhsatın tamamlanmasını bekliyor. O yüzden beklenti, Aralık ayında Türkiye’de mRNA aşısının gelebileceğini tahmin ediyoruz. Çünkü Türkiye’de ciddi miktarda sözü var. Ama bütün dünya, ABD bu aşıdan 300 milyon doz istiyor. Türkiye’nin bu konuda yeteri miktarda alacağını tahmin ediyorum. Bazı tartışmalar var, sayı vermek ne kadar doğru bilmem ama Aralık ayında 1 milyon dozun geleceğini tahmin edebiliriz. Bu sayınım altında da kalabilir. Çünkü aşı üretimi biraz terzilik işidir de yani üretimde bir aksilik olabilir” dedi.Prof. Dr. Levent Akın: “mRNA aşısı, genetik yapıda değişiklik yapmaz”mRNA aşılarıyla ilgili dünyada çok çeşitli çalışmaların olduğunu, zaman zaman asılsız iddiaların da ortaya atıldığını kaydeden Prof. Dr. Levent Akın, “Şu anda üç aşı çalışması insanlar üzerinde deneniyor. İki tanesiyle ilgili çalışması bitirmek üzere. Bazıları diyor ki ‘mRNA aşısı ki Almanya’da üretilen ve Türkiye’de yakın zamanda uygulamaya geçeceğini tahmin ettiğimiz aşıya genetik yapısına girer, genetik yapısını bozar.’ mRNA’lar kalıcı bir genetik materyal değildir. İhtiyaç olduğu zaman ortaya çıkar, gerekli protein üretimini yaptıktan sonra kendisini kaybeder. Bu hücre bilimlerini yakından bilen tüm arkadaşlarımızın bildiği bir özelliktir. Kabaca söylemek gerekirse siz RNA aşısını veriyorsunuz. Virüsün insan hücresine yapışan proteine karşı mRNA size o proteini üretiyor. O proteine karşı vücut antikor üretiyor. Antikor üreterek bağışıklık sistemini ona hazırlıyor. Dolayısıyla gerçek virüsle karşılaştığınızda hastalığı yok ediyor. Bunun başarısı %90’lar düzeyde. Net olarak altını çizeyim: mRNA aşılarının genetik yapıda herhangi bir değişikliğe sebep vermesi mümkün değildir” diye konuştu.Prof. Dr. Levent Akın, Covid-19’un bulaş yollarına ilişkin yapılan çalışmalara da değinerek bulaş riskinin en çok aile içinde aile bireyleri, arkadaş ve eş dost arasında olduğunu, seyahat etmenin, toplu taşıma araçlarının da önemli oranda risk barındırdığına dikkat çekti.Yükselen akademisyenler cübbe giydiZOOM, ÜÜ TV ve Youtube hesapları üzerinden de canlı seyredilen Akademik Yıl Açılış Töreninde akademik yükseltme cübbe giyme merasimi de düzenlendi. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından Prof. Dr. Ali Kocailik, Prof. Dr. Aslı Umut Dinç, Prof. Dr. Barış Metin, Prof. Dr. Burhan Pektaş, Prof. Dr. Ebru Öztürk, Prof. Dr. Ece Harman, Prof. Dr. Feride Gökben Hızlı Sayar, Prof. Dr. İbrahim Fırat Helvacıoğlu, Prof. Dr. Remzi Abalı, Prof. Dr. Sabri Cavkaytar, Prof. Dr. Sevgi Kızılcı Öz, Prof. Dr. Sevim Işık, Prof. Dr. Zehra Burçak Tümerdem Uluğ’a cübbeleri giydirildi.Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka da Doç. Dr. Asil Özdoğru, Doç. Dr. Aylin Yalçın Sarıbey, Doç. Dr. Emel Kaşıkçı, Doç. Dr. Gül Esra Atalay, Doç. Dr. İbrahim Arslan, Doç. Dr. İsmail Oral Hastaoğlu, Doç. Dr. Kaan Yılancıoğlu, Doç. Dr. Oğuz Tan, Doç. Dr. Özge Kılıçoğlu Mehmetcik’e cübbelerini giydirdi.Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Muhsin Konuk ise Dr. Öğretim Üyesi Nebiye Yaşar, Dr. Öğretim Üyesi Nuri Bingöl, Dr. Öğretim Üyesi Öznur Karaoğlu, Dr. Öğretim Üyesi Yeşim Ünveren, Dr. Öğretim Üyesi Zeynep Gümüş, Dr. Öğretim Üyesi Ayşe Özçetin Şenöz’e cübbelerini giydirdi.2020-2021 Akademik Yıl Açılış Töreni videosu için: 

13 KAS 2020

Kırılgan Çocuklar Sevgiyle Büyüsün!

Doç. Dr. İsmail Barış: “Çocukları seven ve sabırlı kişiler koruyucu aile olmalı”Koruyucu aile olmak için evli olmanın şart olmadığını söyleyen Barış; “Anlayışlı, çocukları seven ve sabırlı kişiler koruyucu aile olmalı. İyilik bulaşıcıdır. Koruyucu aile olmanın da bazı şartları vardır. Ama koruyucu aile olmak için ilk önce istekli olmak, çocukları sevmek gerekir.” İfadelerini kullandı.  Neşe Gökalp: “Çocukların sıcak bir yuvada büyümesi tek amacımız”İstanbul Koruyucu Aile Derneği Başkanı Neşe Gökalp; Koruyucu aile sistemine Üsküdar Hasan Tan çocuk yuvasında gönüllü olarak başladığını, koruyucu aile sistemine bir anda dâhil olduğunu söyledi. Sivil toplum örgütü olarak faaliyet gösteren dernekte farkındalık çalışmalarının, etkinliklerin ve projelerin devam ettiğine dikkat çekti. Çocukların ailelerine güvenle bağlanmalarını vurgulayan Gökalp; “Bizim tek amacımız çocuklarımızın sevgi dolu sıcak bir yuvada büyümeleri. İsteyen herkesin koruyucu aile olabilmesi için şansları var. Koruyucu Aile olabilmek için yaş aralığı 25- 65 yaş olmalı.” Şeklinde konuştu.Güler Aslan: “Bir kişinin bile hayatını değiştirebilmek çok kıymetli” Bizim Çocuklar Gençlik Akademisi Derneği Başkanı Güler Aslan, çocukların hayatında eğitimin önemini vurgulayarak; “Hak temelli bakmayı öğrendik, yapılan etkinliklerin çocukların hayatına nasıl dokunduğunu gördük. Biz dernek olarak 80’e yakın çocuğa burs veriyoruz. Dernek olarak ilk burs verilen öğrenci Üsküdar Üniversitesinden bir gençti, bir kişinin bile hayatına dokunabilmek, değiştirebilmek çok kıymetli. Olumsuz tutumlar ile bir çocuğun tanımlanması, çocuk üzerindeki gelişimi etkiliyor ve maalesef yanlış sonuçlar görülüyor.” Dedi.

05 KAS 2020

Madde bağımlısı çocuklar ve sorunları konuşuldu

Han: “Yapılan her çalışma bizim için çok önemli”“Aile ve Çalışma Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Madde Bağımlısı Çocuklarla Sosyal Çalışma; İstanbul / Ağaçlı Örneği” başlıklı online gerçekleştirilen programda madde bağımlısı çocuklarla yapılan çalışmalardan bahseden Mahir Han; “Yapılan her çalışma bizim için çok önemli. Her çocukla yapılan on dakikalık bir görüşme bile çok büyük bir önem arz etmektedir. Bizim burada yapmaya çalıştığımız şey; Eğer anne babası yanında, ebeveynlerinden birisi madde kullanıyorsa o çocuğu oradan alıp kuruma getirmek. Çocukları orada bekletmek bile bir başarı olarak algılanmalı. Bir çocuk eğer orada kalıyorsa ve orayı izinsiz terk ettiği anda biz tekrar maddeye bulaşacağını düşünüyorsak onun kaçmasını engelliyoruz. Bu başarı kriterini daha farklı algılamak gerekiyor. 18 yaşına kadar bakmak, 18 yaşından sonra bir hayat kurması ve normal bir yaşam standardına kavuşabilmesi aslında kolaydır ama bunu takip etme sistemi maalesef Türkiye’de yok. Çocuk, devlette memur olana kadar bizimle iletişim içinde ama memur olduğu veya işçi olarak çalıştığı andan itibaren bütün ilişki kesiliyor. Onların çoğu o noktada kendini kurtarıyor.” İfadelerini kullandı.Barış: “Tedbirleri almaya başlayınca meselenin önemli bölümünü çözüyoruz”Alınması gereken tedbirlerden bahseden Doç. Dr. İsmail Barış; “Bahsetmiş olduğumuz sistemin başlangıcı. Önleyici tedbirlerle başlarsa zaten geriye kalan birçok sıkıntı ortaya çıkmadan önce çözülüyor. Tedbirleri almaya başlayınca, aşılamayı zamanında yapınca hastalığın ortaya çıkması, kronikleşmesine engel olunca meselenin zaten önemli bir bölümünü çözüyoruz. Ama bunu henüz yapamıyoruz.” Dedi.Karatay: “Model aldıkları kişilerle aralarının izole edilmesi gerekiyor”Prof. Dr. Abdullah Karatay kurumdan izinsiz ayrılan çocukların tek homojen bir tip olarak düşünülmemesi gerektiğini belirterek; “Bir kısmı kurumdan izinsiz ayrılmayı hakikaten bir davranış bozukluğu tanısı alacak düzeyde süreklilik haline getirmiş. Ama bir kısmı takiple sisteme enjekte edilecek durumda. Dolayısıyla aynı mantıkla bizim yatılı kurumlarda bazı çocuklar hakikaten kapalı sisteme ihtiyaç duyabilir. Hem kendilerinin hem de birlikte yaşadıkları kişilerin, birbirlerine davranış aktardıkları, model aldıkları kişilerle aralarının izole edilmesi gerekiyor.” Şeklinde konuştu.

28 EKI 2020

Üsküdar’da Dünya Ergoterapi Günü Kutlandı!

Etkinlikte Ergoterapi Bölümü 1’inci 2’nci 3’üncü 4’üncü sınıf ve mezun ergoterapistler söz aldı. Ardından bölümü öğrencilerinin hazırlamış olduğu videolar izlendi.“Liseden beri ergoterapistmiş gibi bu güne kutlardım”Ergoterapiye olan ilgisini ifade eden Ergoterapi Bölümü 1’inci sınıf öğrencisi Sema Korkmaz; “Biz aslında birinci sınıflar olarak Ergoterapi gününü ilk kez kutluyoruz. Ama kendi adıma konuşmam gerekirse bu benim ilk Ergoterapi günüm değil. Lise döneminde ve üniversiteye hazırlanırken hep araştırdığım için, hep okuyormuş ve bir Ergoterapistmiş gibi bu günü hep kutlardım.” şeklinde konuştu“Ergoterapi gününün olması meslekteki motivasyonu arttırıyor”Ergoterapi Bölümü son sınıf öğrencisi Gülcan Aktaş ergoterapi günlerinin kutlanmasının mesleki motivasyon açısından çok önemli olduğuna değinerek; “Bir Ergoterapi gününün var olması ve bugünü kutluyor olmamız meslekteki motivasyonu çok arttırıyor. Ben bu mesleği seçtiğim için ve icra edeceğim için çok mutluyum. Ergoterapi, bizim bu mesleği var ettiğimiz ve yaşattığımız, ileriye taşıdığımız ve biz var olduğumuz sürece güzel.” İfadelerini kullandı.“Ergoterapist çok yönlü olmalı”Yüksek lisans öğrencisi ve Ergoterapist İsa Kör ergoterapistlerin çok yönlü olmasının önemine değinerek; “Ben mezun olduktan sonra bir Güney Amerika gezisine gittim. Gittikten sonra karşılaştığım insanlara ve ergoterapistlere bakınca bireysel anlamda kendimi yetersiz hissettim. Bunun için daha fazla kitap okumaya ve biraz da müzik ile ilgilenmeye çalıştım. Ben herkesin çok yönlü olmasını destekleyen birisiyim. Kendim de çok yönlü olmaya çalışıyorum. Çok yönlü olmalıyız çünkü karşılaşacağımız çok fazla birey var ve onların dilinden konuşmalıyız.” Dedi.

23 EKI 2020

12 Çocuktan Biri Dil Konuşma Bozukluğu Yaşıyor…

Eğitimcilere yönelik düzenlenen ve Zoom Webinar uygulaması üzerinden gerçekleşen programda Prof. Dr. Konrot “Eğitim Ortamlarında İletişim-Dil-Konuşma Bozuklukları” konusuna ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.“Her 12 çocuktan birinde dil konuşma bozukluklarına rastlanıyor”İnsanlar arası kasıtlı etkileşimde her hangi bir zamanda, boyutta, biçimde, şiddette ortaya çıkan aksaklığı dil konuşma bozukluğu olarak ifade eden Konrot; “Konuşma bozukluğu doğum öncesi nedenlere de bağlı olabilir ama yaşamımızın her anında da karşımıza çıkabilir. Dil konuşma bozuklukları her yaştan insanı kapsayabilmekle beraber her 12 çocuktan birinde dil konuşma bozukluklarına rastlıyoruz. Dil konuşma bağlamında bozuklukları da iletişim, dil, konuşma, yutma ve ses olarak beş nedene bağlayabiliriz.” İfadelerini kullandı.“İşaret dilinin yazılı sisteminin olmaması bir dezavantajdır”Sözlerinin devamında işaret dili konusuna değinen Konrot; “İşaret dilleri farklıdır. El kol devinimleri dilden dile farklılık gösterir. Her dildeki işaret dili farklıdır. Sağır bir İngiliz, sağır bir Türk ile aynı işaret dilini konuşamaz. Herkes anadilindeki işaret dilini konuşur. Ayrıca işaret dili sadece sağırların kullandığı, görsel işaretler değildir. Konuşma da el, kol, yüz hareketlerine dayalı bir işaret dilidir. İşaret dilinde sağırların en büyük dezavantajı ise işaret dilinin yazılı bir sisteminin olmamasıdır. İşaret diliyle edebiyat, matematik kitabı yazılamıyor. Sağır kişiler yüz yüze gelmeden iletişim sağlayamıyor. Bu da bu konudaki maalesef ki bir dezavantaj.” Şeklinde konuştu.“Eğitim ortamlarında sıklıkla görülebilecek bozukluklar”Bütünleştirme bağlamında eğitim ortamlarında sıklıkla görülebilecek iletişim-dil-konuşma bozuklukları konusuna değinen Konrot; “Eğitim ortamlarında sıklıkla görülebilen, bütünleştirme bağlamında bazı iletişim-dil-konuşma bozuklukları var. Bunları sesletim bozukluğu, sesbilgisel bozukluk, burundan konuşma, ses bozukluğu, düşüncelerini sözel dille ifade edememe, okuduğunu anlamama, harfleri/heceleri/kelimeleri yanlış okuma, aşırı hızlı-bozuk okuma, kekeleyerek konuşma olarak ifade edebiliriz.” Dedi.

22 EKI 2020

1 Konu 1 Konuk Etkinliğinin 32’nci Oturumu Gerçekleşti

Zoom Webinar üzerinden gerçekleşen programda Şener, “Demir Çelik Sektörü Kaldırma Ekipmanlarında Temel İSG Prensipleri” başlıklı sunumuyla katılımcılara önemli bilgiler aktardı.“Önceliğimiz her zaman güvenlik”Kaldırma ekipmanlarını kapsamında vinç bakımı konusuna değinen Şener; “Bizim önceliğimiz her zaman güvenlik. İş sağlığı ve güvenliği uzmanları olarak hem bakım hem de periyodik kontrol yapmaktan sorumlu kişileriz. Eski tüzükte bakımların üç ayda bir yapılması gerektiği yazıyordu fakat şu anki yönetmeliğe göre yılda bir defa yapılması yeterliydi. Biz yine kontrollerimizi şu an üç ayda bir olacak şekilde yapıyoruz. Çünkü bu kontrollerin aşağısına düştüğümüzde çeşitli arızalar meydana gelebiliyor. Vinçlerin devamlı bakımlı olması gerekiyor.” Şeklinde konuştu.“Çalışmalarımızda çevre güvenliğini önemsiyoruz”İş sağlığı ve güvenliğinde çevre güvenliğinden bahseden Şener; “Bütün işlerimizde önce güvenlik. Çalışmalarımıza başlamadan önce çevreyi güvenliğe almamız gerekiyor, çevre güvenliğini önemsiyoruz. Bir vinç bakıma ya da kontrole gitmeden önce o vincin işletme sorumlusuyla görüşüyoruz. O vinçte kontrol ve çalışma yapacağımızı söylüyoruz ve gerekli önlemlerin alınması gerektiğini iletiyoruz. Bu sağlanınca biz de çalışmaya başlamadan önce arabaların ve insanların girebileceği yerleri şeritle kapatıyoruz. Ve muhakkak bir gözlemcimiz oluyor.” İfadelerini kullandı.Dinleyicilerin sorularının cevaplanmasının ardından etkinlik sona erdi. 

20 EKI 2020

Kekemelik Bir Hastalık Değildir

Kekemeliğe dikkat çekmek ve kekemelik konusunda doğru bilgiler vermek amacıyla her yıl 22 Ekim, Dünya Kekemelik Günü olarak anılıyor. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi  Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Konrot, kekemelik konusunda değerlendirmelerde bulundu.Kekemelik, psikolojik boyutuyla etkiliyorKekemeliğin bir hastalık değil, semptom olduğunu belirten Prof. Dr. Ahmet Konrot, kekemelik ile psikolojik boyut arasındaki ilişkiye dikkat çekerek şunları söyledi:“Literatüre bakıldığında kekemeliğin bir hastalık olarak değil, semptom olarak değerlendirildiğini görürüz. Her ne kadar aileler kekemelik davranışlarının ortaya çıkışını örneğin korku gibi travmatik belirli bir olayla açıklama eğiliminde olsalar da kekemeliğin psikolojik bir travmanın sonucunda ortaya çıktığını kanıtlayan bir araştırma bulunmamaktadır. Eğer öyle olsaydı, korku ve benzeri psikolojik travma geçiren çocukların çoğunda kekemelik davranışının ortaya çıkması gerekirdi. Ancak, bunu söylemek, kekemelik ile psikolojik boyut arasında bir ilişkinin olmadığını ifade etmek değildir. Kekemeliğin inatçı bir biçimde ileriki yaşlarda da devam etmesi, etkilenen kişinin psikolojisini olumsuz yönde etkileyecektir. Örneğin kekelemekten rahatsız olan bir öğrencinin bildiği halde sınıfta parmak kaldırmaması, insanlarla konuşarak etkileşime girmekten kaçınması gibi durumlar, kekemelik ile psikolojik boyut arasındaki ilişkinin yönünü daha açık olarak göstermektedir.”Kekemelik, en çok 2-5 yaşlarında ortaya çıkıyorDSM sınıflandırmasında da kekemelik olgularının % 98’inin 10 yaşından önce görüldüğü ifade eden Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Genelde kekemelik gelişimin en hızlı olduğu erken dönemde, 2-5 yaşlarında ortaya çıkmaktadır. Daha sonraki yaşlarda (ergenlik-yetişkinlik dönemlerinde) ortaya çıkması çok nadir bir olaydır” dedi.Kekemelik ileri yaşlarda ortaya çıkabilirİleriki yaşlarda ortaya çıkan kekemelik davranışlarının iki  grupta ele alınabileceğini belirten Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Birinci grupta da üç olasılıktan söz edilebilir. Birinci olasılık, kökeni erken dönemde olmasına karşın, ileri dönemlerde ortaya çıkan kekemelik davranışlarıdır. Bazı durumlarda erken dönemde gözlenen ve terapi ya da kendiliğinden geçen, artık fark edilmeyen kekemelik davranışlarının sonraki yaşlarda tekrar ortaya çıkması olasılığı da bulunmaktadır. Bir başka olasılık da kekemelik davranışlarını “içselleştirmeyi” ya da baskılamayı öğrenen kişilerin stres altında bunu saklamayı becerememeleridir.Beyindeki fonksiyon bozuklukları yol açabilirKonrot, “İkinci grupta ise kafa travması, strok (inme), merkezi sinir sisteminin dejenerasyonu, beyin tümörü, beyin ameliyatı, ilaç etkisiyle beyinde meydana gelen fonksiyon bozuklukları gibi durumlarda gözlenen edinilmiş kekemelik olguları bulunmaktadır” diye konuştu.Erken dönem kekemelik kendiliğinden geçebiliyorKekemeliğe erken müdahalenin önemine işaret eden Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Araştırmalar gelişimsel (erken dönem) kekemeliğin başladığı andan itibaren altı ay ile iki yıl içerisinde kendiliğinden geçebileceğini göstermektedir. Ancak, erken dönemde kekemeliğin yönetimine yönelik hiçbir girişimde bulunulmaması halinde, kekemeliğin inatçı bir biçime dönüşme, ileriki yaşlarda da devam etme olasılığı yüksektir. Kekemeliğe ne kadar erken müdahale edilirse, o kadar çabuk sonuç alınır. Ancak, bunun da kekemelik alanında bilgili, bu konuda klinik deneyimi olan dil ve konuşma terapistlerinin önerileri, yönlendirmeleri ile mümkün olabileceğinin unutulmaması gerekir. Doğru yönetilmeyen kekemelik olgularının kronik kekemeliğe dönüşme olasılığı yüksektir” uyarısında bulundu.Kekemelik terapisi önemliAlınacak bazı önlemlerle kekemelikle baş etmenin mümkün olabileceğini kaydeden Prof. Dr. Ahmet Konrot, kekemelik terapisinin önemine işaret ederek şunları söyledi:“Kekemelik bir hastalık olmadığı için tedaviden söz etmenin çok doğru olmadığını düşünürüm. Bana göre kekemelik alanında çalışan yetkin terapistleri, bireye ve özellikle erken dönem söz konusu olduğunda çocuğun ailesine yol gösterici olurlar ve onlara günlük yaşantılarında, kendi doğal ortamlarında bu sorunla nasıl baş edebileceklerini, bu sorunu nasıl yönetebileceklerini gösterirler. Kekemelik terapisi, gerek bireyin kendisine, gerekse çocuğun ailesine, birincil bakıcılarına bireye özgü çözümler ve öneriler üretme sürecidir. O nedenle, sorun aynı da olsa, etkileri her çocuk ve her ailede farklı olacağı için, terapi süreci bireye/aileye özgü olmak durumundadır.”Kekemeliğin yönetimi imkansız değildir“Kekemelik bir kader değildir” diyen Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Duruma hangi açıdan, nasıl yaklaştığınıza bağlı olarak zamanında ve uygun biçimde ele alındığında, yönetilebilme olasılığı vardır. Yönetimi ve çözümü çoğu zaman zor bir süreci gerektirir, ancak imkânsız da değildir” diye konuştu. 

09 EKI 2020

Özel Öğrenme Güçlüğü Konuşuldu!

“Çemberin içine daha birçok şey eklenilebilir”Özel öğrenme güçlüğündeki var olan psikolojik süreçlere daha da birçok şeyin eklenebileceğini söyleyen Prof. Dr. Ahmet Konrot; “Özgül öğrenme güçlüğünde psikolojik süreç dendiği zaman konuşma, okuma, yazma, heceleme ya da matematik hesaplama işlemlerinde yetersizlikler olarak kendisini gösterir. Psikolojik süreçler dediğimiz zaman temel psikolojik süreçler çok daha karmaşıktır. Baktığınız zaman motivasyon, emosyon, dikkat, algılama, öğrenme, belleme, düşünme, konuşma gibi durumlar var. Buna baktığımızda bu çemberin içine daha birçok şey eklenilebilir.  Temel psikolojik süreçlerden daha üst düzey psikolojik süreçlerden bahsedebilirsiniz ama temel olarak baktığımız zaman bunlarla karşılaşıyoruz.” İfadelerini kullandı.Nöro-gelişimsel bir bozukluk!Prof. Dr. Konrot; “Özgül Öğrenme Güçlüğü, sözel ve sözel olmayan bilginin işleme süreçlerinde kalıtsal ve çevresel faktörlerin etkileşimiyle oluşan nöro-gelişimsel bir bozukluktur. Burada sözel ve sözel olmayan bilgi, sözel ve sözel olmayan dil ile eş anlamlı mıdır sorusu aklımıza geliyor. Çünkü bir bilgiye sözel dediğiniz zaman dille ilişkisini kuruyorsunuz. O nedenle sözel ve sözel olmayan bilgi eğer sözel dille eş anlamlıysa o zaman belki de biraz iletişim, dil ve konuşma üzerine durulması gerekiyor.” Dedi.“İletişim, dil ve konuşma bir dil ve konuşma terapisti için önemli bir alet”Prof. Dr. Konrot, dil ve konuşma terapisti için iletişim, dil ve konuşma kavramlarının çok önemli olduğunu vurguladı. Konrot, “İletişim, dil ve konuşma bir dil ve konuşma terapisti için önemli bir alet. Çünkü sorun dil-iletişim sorunu mudur, sorun bir dil sorunu mudur, sorun bir konuşma sorunu mudur diye bu tanımı biz yapamazsak mesleğimizde bazı değerlendirmeleri ve almamız gereken önlemleri de çok doğru bir şekilde alamayız.” Şeklinde konuştu.

17 EYL 2020

İş Güvenliğinin Önemi Her Alanda Artıyor

 Üsküdar Üniversitesi İş Sağlığı Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, İş Sağlığı ve Güvenliği bölümünün avantajları ve kapsamı hakkında önemli bilgiler paylaştı.Mühendisliğe puanı yetmeyen tercih edebilirİş Sağlığı ve Güvenliği bölümünün iş yerlerinde güvenli ve sağlıklı çalışma ortamı sağlamak için işverene rehberlik edecek iş güvenliği uzmanlarını yetiştirmeyi amaçladığını belirten Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, “İş güvenliği uzmanının çalışmaları aynı zamanda iş arkadaşlarını, aile üyelerini, işverenleri, müşterileri ve işyeri ortamından etkilenebilecek diğer pek çok kişiyi de koruyabilir. Özelikle mühendislik için gerekli olan başarı sırası ve puanını elde edememiş fakat mühendislik dersleri okumak isteyenlere tavsiye ediyorum. Ayrıca İngilizce bilgileri yeterli ve başarılı olurlarsa, çift anadal için aranan şartlara da uymaları durumunda endüstri ve kimya mühendisliği bölümlerinde ÇAP yapma şansı elde edebilirler” ifadelerini kullandı.Yurtdışında da avantajlı olacaklarİSG bölümünde ilk yıl müfredatının mühendislik eğitiminin müfredatı ile uyumlu şekilde temel kimya ve temel biyoloji gibi derslerden oluştuğunu söyleyen Uçan, “Daha sonra ergonomi, proses güvenliği, makina güvenliği, risk değerlendirme metodolojileri, yangın, elektrik, hijyen, istatistik, AutoCAD, bilgisayar destekli PHAST, SAFETI, MAROS, TARO programlarının uygulama dersleri veriliyor. Geniş kapsamlı eğitim aldıkları için iş güvenliği bilgilerine sahip oluyorlar ve sektörde tercih ediliyorlar. Ayrıca yüksekte çalışma ve yangın eğitimlerini konunun uzmanlarından öğreniyorlar. Yabancı dil bilgisi olan öğrencilerin yurt dışında da aranan eleman olacaklarını ön görüyoruz” dedi. Tatbikat uygulamaları ile tecrübe kazanıyorlarUçan, Üsküdar Üniversitesinde İSG eğitimlerinin sadece teorik olarak değil, aynı zamanda uygulamalı olarak da verildiğini söyledi ve sözlerine şöyle devam etti:“Hijyen laboratuvarında toz, gaz, gürültü, sıcaklık, termal konfor ölçüm cihazları ile uygulama çalışmaları yapılıyor. Bilgisayar laboratuvarında olan özel programlar için makine güvenilirliği ve patlamadan korunma dokümanı hazırlanıyor. Yüksekte çalışma platformu ile bahçede uygulama eğitimleri verilirken, yangın techizatları ve kıyafetleri ile yangın tatbikatları da yapılıyor. Ayrıca lisans ve yüksek lisans öğrencilerimiz ile ulusal ve uluslararsı kongre ve sempozyumlara katılarak bilimsel araştırmalar gerçekleştiriyoruz.”Yasal zorunluluk gelecekİş güvenliğinin öneminin gün geçtikçe yöneticiler, işverenler ve çalışanlar açısından anlaşıldığına dikkat çeken Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, “İSG bölümünden mezun olanlar sektörde tüm iş yerlerinde iş güvenliği uzmanı olarak çalışabilir. Yasal olarak 31 Aralık 2023 tarihinden itibaren tüm kamu kurumları da iş güvenliği uzmanı çalıştırmak zorunluluğunda olacağı için iş olanakları artacaktır. Ayrıca tüm büyük ve kurumsal firmalar 4 yıllık İSG eğitimi almış uzmanları tercih ediyorlar.  Başarılı bir iş güvenliği uzmanı, iş yerinde daima saygı duyulan ve ileride yönetici kadro için en iyi aday olacaktır” dedi.

11 EYL 2020

Pandemi Sürecinde Okul ve Okul Sağlığı Hemşireliği Konuşuldu

Zoom Webinar üzerinden gerçekleşen programa Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur, Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Semra Doğan, Dr. Öğr. Üyesi Emine Ekici, Dr. Öğr. Üyesi Bahise Aydın ve Üsküdar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden Eğitimci Sabahat Özgöl konuşmacı olarak katıldı.Prof. Dr. Selma Doğan: “Okul sağlığı profesyonellerine kalıcı olarak ihtiyaç var”Programın moderatörlüğünü yapan Hemşirelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Selma Doğan okullarda sağlık hemşireleri olması gerektiğine dikkat çekerek “Pandemi süreci kuşkusuz bizim güz dönemi planlarımızı önemli ölçüde etkilemiş ve hayatımızın da bütün kısımları bu durumdan etkilenmiş durumda. Ancak en fazla etkilenen kurumların başında okullar ve çocuklar geliyor. Okulların açılmasına çok az bir zaman kala yapılması gerekenlerle ilgili belirsizliklerin de olduğu bu süreçte okul sağlığı çok önem kazandı. Çünkü okullar yalnızca bilgi aktarılan kurumlar değil bunun yanı sıra çocukların bilişsel, zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimleri, gelecek için yaşama hazırlanmaları konusunda okullar büyük bir önem taşıyor.Bu nedenle yalnızca uzaktan eğitimle eğitimlerin yürütülemeyeceğinin altını çizmek istiyorum. Pandemi sürecinde okulların tümüyle kapalı tutulması mümkün görülmüyor ve açılması için birçok birim tarafından öneriler getiriliyor. Bununla birlikte okulların açılması noktasında gerek çocuklar gerekse çalışanlar, öğretmenler ve aileler için güvenli hale getirilmesi bir gereklilik olarak ortaya çıkıyor. Bunlarla ilgili çok önemli çalışmalar yapıldığını biliyoruz ancak yine de temelde salgında dâhil olmak üzere okullarda sağlıklı bir öğrenme ortamının oluşturulmasında okul sağlığı profesyonellerine kalıcı olarak ihtiyaç olduğunun altını çizmek istiyorum.” Dedi.Okulların kapanması birçok alanı etkiledi!Prof. Dr. Haydar Sur, eğitimin kesintiye uğramasıyla birçok sorunun da gün yüzüne çıktığını belirtti. Prof. Dr. Sur; “Okul dediğimiz kurumlar hemen üzerinden hızlıca geçilecek yerler değil. Okulların kapanması sadece öğretmenleri, öğrencileri ve aileleri değil geniş kapsamlı ekonomik ve toplumsal kitleleri etkiler. Eğitimin kesintiye uğraması çocuklarda beslenmenin bozulmasına, çocuk bakım sorunlarına ve bunun sonucunda çalışamayan ailelerin ekonomik maliyetine de neden oluyor. Okulları yeniden eğitime açmanın faydaları göz ardı edilemez. Okullarda eğitime devam edilmesiyle birlikte öğrencilerin çalışmalarını tamamlamaları ve bir sonraki sınıfa devam edebilmeleri, çocuğa karşı şiddetin önlenmesi, sosyal-psikolojik esenlik, ebeveynlerin çalışmasına izin vermek ve toplumsal fayda sağlaması gibi birçok iyi yönleri olacak.” İfadelerini kullandı.Prof. Dr. Haydar Sur: “Okullarda okul sağlığı hemşiresinin bulunması gerekiyor”Okulların yeniden eğitime geçmesiyle izlenecek kriterlerden bahseden Prof. Dr. Haydar Sur, “Eğitim kurumlarında Covid-19 takibi iyi bir şekilde yürütülmeli. Bunu gözlemlemek için de okullarda halk sağlığı önlemlerinin uygulanması ve bunlara uyulması gerekiyor. Bunun da daha iyi bir şekilde yürütülmesi için her okulda en az bir tane “Okul Sağlığı Hemşiresi” nin olması gerekiyor. Bugün baktığımızda gelişmiş bütün ülkelerin okullarında hemşire bulunmaktadır. Bu süreçte okullarda okul sağlığı hemşirelerinin önemini bir kez daha anladık.” Dedi.Sabahat Özgöl: “Yüz yüze eğitime büyük ihtiyaç var”Üsküdar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı olarak öğretmenlik yapan Sabahat Özgöl; “Sağlık Bakanlığı ve Eğitim Bakanlığının okulların açılmasına ilişkin yürüttüğü çok önemli çalışmalar oldu. Her duruma hazırlıklı olmak amacıyla bütün yaz boyunca online eğitimler için derslerin videoları çekildi. Bu süreçte okullarımız hem online eğitime hem de yüz yüze eğitime hazır bir durumda. Bizim istediğimiz öğretmeler ve öğrencilerin okullarımıza dönmesi. Şunu da unutmayalım akademik başarı dediğimiz şey sosyal hayatımızın bir kısmı. İnsanlarla olan iletişimimiz, etkileşimimiz birinci planda. Akademik hayatımız sosyal hayatımızla, etkileşim ve iletişimimizle perçinleniyor. Bu yüzden de yüz yüze eğitime büyük ihtiyaç var.” Şeklinde konuştu.Aile, öğrenci ve okul personeli eğitimi çok önemli!Üsküdar Üniversitesi Hemşirelik Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Emine Ekici okulları açmanın bir süreç yönetimi olduğunu belirtti. Ekici, “Bu durum bir süreç yönetimi. Burada öğrenciler, öğretmenler ve idarecilerin sorumlulukları var ve herkesin bu sorumlulukları yerine getirmesi gerekiyor. Bu süreç okula gelmeden, okula giderken ve okuldaki süreci kapsıyor. Okul personeli, öğrenci ve ailelerinin Covid-19’a karşı olan eğitimi çok önemli. Bu kapsamda aile eğitimi, öğrenci eğitimi ve okul personeli eğitimlerinin gerçekleştirilmesi gerekiyor.” Dedi.Dr. Öğr. Üyesi Bahise Aydın: “Önlemlerin sürekli takip ve kontrol edilmesi gerekiyor”Programın son konuşmacısı olan Üsküdar Üniversitesi Hemşirelik Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Bahise Aydın ise; “Bu dinamik bir süreç. Senaryolara geçmeden önce öğrencilerin ve çalışanların iletişim listesinin çıkarılması gerekiyor. Koruyucu önlemlere uyum bu noktada çok önemli. Önlemlerin sürekli takip ve kontrol edilmesi gerekiyor. Bunun için önerimiz her okul için okul hemşiresi, okul sağlığı hemşiresinin yer aldığı Covid-19 eylem planı, sürekli eğitim ve sertifikasyon programları, dernek ve toplulukların bir arada çalışması ve gerekirse yenilerinin kurulması, bilimsel araştırmalar, toplantılar ve çalıştaylar ile politika ve rehberlerin oluşturulması gerekiyor.” İfadelerini kaydetti.

18 AĞU 2020

5’inci Dönem Hemşirelik Bölümü Yemin Töreni Gerçekleştirildi!

Hemşirelik Bölümü Yemin Töreni Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şefik Dursun, Üsküdar Üniversitesi Hemşirelik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Selma Doğan, Hemşirelik Bölümü akademik kadrosu, 93 mezun ve ailelerin katılımıyla yapıldı.“Öğrencilerimiz meslek hayatlarında değişimi yakalayacak”Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şefik Dursun öğrencilere; “Üsküdar Üniversitesi, öğrencilerimizi hayata hazırlıyor. Meslek hayatlarında değişimi kolaylıkla yakalayacaklarını ve uyum sağlayacaklarını düşünüyorum.” Dedi.“Hemşireliğin bilim ve sanattan oluştuğunu unutmayın”Prof. Dr. Selma Doğan hemşireliğin önemine dikkat çekerek, “Hemşirelik derin bilgi, gelişmiş beceriler ve büyük bir duyarlılıkla yapılması gerek dinamik ve aktif bir süreçtir. Hemşireliğin bilim ve sanattan oluştuğunu unutmayın. Her zaman alanınızın en iyisi olmaya gayret edin. Sizlerden doğru ve adil olmanızı, topluma faydalı olmanızı, ülkemizi ve insanlığı geliştirmek için çaba göstermenizi bekliyoruz. İyi bir üniversitenin gerek kadrosu gerekse eğitimiyle güçlü bir bölümünden mezun olduğunuzdan kuşkunuz olmasın, okulunuz her zaman referansınız olacak ve kapıları her zaman sizlere açık olacaktır, sizler artık Üsküdarlı hemşirelersiniz.” İfadelerini kullandı.“Bizi hayata karşı güçlü kılan tek başına diplomalarımız değildir”Üsküdar Üniversitesi Hemşirelik Bölümü birincisi Aysun Korkmaz ise bilgi ve birikim olmadan diplomanın bir önemi olmadığını belirterek; “Diplomalar sadece meslek kazanmak içindir. Bizi hayata karşı güçlü kılan tek başına diplomalarımız değildir. Diplomanın arkasını bizim hangi birikim ve deneyimle doldurduğumuzdur. Hemşirelik bilincini kazanmak, bu mesleğin bilincine varmaksa diplomaların ötesinde bir anlam taşımaktadır. Florence Nightingale’in de dediği gibi ‘Tanrı’nın armağanı olan hayat çoğu kez bir hemşirenin ellerine bırakılmıştır.” Bakım verdiğimiz insanlar isimlerimizi unutabilir ancak onları nasıl hissettirdiğimizi asla unutmayacaklar.” Şeklinde konuştu.Programın sonunda, Dr. Öğr. Üyesi Bahise Aydın tarafından hemşirelik bölümünü bitiren öğrencilere, tüm katılımcıların ayakta eşlik etmesiyle Hemşirelik Yemini ettirildi.Etkinlik, öğrenciler ve aileleri tarafından büyük ilgi gördü.

14 AĞU 2020

Ergoterapi Müdahaleleri Etkinliğinin 10’uncusu Yapıldı

Üsküdar ÜniversitesiSağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi Bölümü ve Ergoterapi Kulübünün Prof. Dr. Sevda Asqarova öncülüğünde düzenlediği “Korona Günlükleri: Ergoterapi Müdahaleleri” konulu etkinliğin 10’uncusu Zoom Webinarı ile çevrimiçi olarak gerçekleşti. Programa Erg. Emre Savaş, Erg. Mehtap Kılıç, Erg. İremnur Soylu, Erg. Gülin Gürsel, Erg, Âmine Kalkan ve Erg. İsa Kör katıldı.Erg. Emre Savaş: “Üsküdar Üniversitesi, ergoterapi alanında tüm imkânları sağladı”“Neden Üsküdar Üniversitesi, Neden Ergoterapi” konusuna ilişkin paylaşımlarda bulunan Erg. Emre Savaş; “Üsküdar Üniversitesi konum itibariyle birçok üniversiteden daha avantajlı. Hastane destekli olması, eğitimlerimiz açısından oldukça yararlı oldu. Hocalarımız bizi her zaman destekledi. Benim dönemimde ergoterapi yaygın olmamasına rağmen bizler, Üsküdar Üniversitesinde ergoterapi alanında tüm imkânlardan yararlanabildik. O yüzden bugün yeniden tercih yapacak olsam Üsküdar Üniversitesini tercih ederdim. Ergoterapi okumak isteyen arkadaşlara tavsiyem maddi kaygı yerine kriz yönetimini ve insanlara yardım etmeyi ön plana koymalarıdır. İnsanla çalıştığımız için pek çok krizle mücadele etmemiz gerekebiliyor. Bu gibi durumlarda kriz yönetimi becerisine sahip olmak ergoterapi mesleği adına önemlidir.” Şeklinde konuştu.Erg. Mehtap Kılınç: “Görsel algının gelişimi akademik başarıyı etkiliyor!”“Pandemi Döneminde Disleksili Bireylerde Görsel Algı Becerilerinin Geliştirilmesi” konusuna ilişkin açıklamalarda bulunan Kılınç; “Görsel algı becerilerinde zayıf olan çocukların vücut gelişiminde de farklılıklar meydana gelir. Beynimizde bir vücut şemamız vardır. Elimizin kolumuzun nerede olduğunu, hangi konumda nasıl hareket edeceğini biliriz. Vücut şemamız ne kadar doğru çizilirse kendi vücudumuzun farkında olmamız mümkün olur ve ayırt etmekte zorluk çekmeyiz. Kendi vücut bütünlüğünü oluşturabilen birey, üç boyutlu olarak düşünebildiği için daha kolaylıkla aşamaları geçebilir. Görsel algının gelişmesiyle akademik başarıların arttığı gözlemlenmiştir. Görsel algıdaki mekanizmaların bozukluğu öğrenme güçlüğüne de sebep olmaktadır.” Dedi.Erg. İrem Nur Soylu: “Ergoterapi ile yaşam standartını üst seviyeye çıkartmaya gayret ediyoruz”“Ergoterapist Bakış Açısıyla Ergoterapi Bölümü” başlığıyla paylaşımlarda bulunan Erg. İrem Nur Soylu; “Evde, işte, okulda danışanımızın istediği ne varsa bunu çevre ile uyumlaştırarak, fonksiyonel becerilerini değerlendirerek, yaşam standartını üst seviyeye çıkarmaya gayret ediyoruz. Özellikle günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlık edinebilmelerini ve bireysel hareket edebilmelerini sağlamayı hedefliyoruz. Danışanların bireysel hareket edebilmeleri için gerekli rehabilitasyon eğitimi sunuyoruz.” İfadelerini kullandı. Erg. Âmine Kalkan: “Hedef ve aktiviteler göz önünde bulundurulmalı”“Covid-19 Döneminde Klinik Planlama ve Terapi Planı Oluşturma” konulu sunum yapan Kalkan; “Önemli olan bu süreçte danışana uygun program yapılması. Her danışan için her seansta değerlendirmeler oluşturulmalı ve bu değerler sürekli göz önünde tutulmalıdır. Zor bir süreç fakat haftalık olarak hedef ve aktivitelerin yazıldığı bir liste olursa çok daha sağlıklı olacaktır. Hedef ve aktiviteler göz önünde bulundurulmalı. Böylece değerlendirmeler sıklıkla olduğu için gelişim veya gerileme hemen saptanabilir. Bir diğer önemli olan husus da aile görüşmeleridir. Aileler çocuğunu çok daha iyi tanımlayıp çok daha iyi problemi aktarabiliyorlar. Doğru sorular ile cevaba yönlendirmeler yapmak önemlidir.” Şeklinde konuştu.Erg. Gülin Gürsel: “İletişimi iyi olanların iyileşme hızı iki kat oluyor”“Karantina Süresince Kognitif Etkilenimli Bireylerle İletişim” başlığı altında değerlendirmelerde bulunan Gürsel; “İletişim kurmanın önemini pandemi döneminde daha iyi anladık. İletişim süreçleri seanslarda çok önemli rol oynuyor. Doğru iletişim için bulunduğunuz ortam ve beden dili çok etkilidir. İletişim bizim psikolojimizi çok etkiler. Bu nedenle iletişim kurarken sadece sözcüklere sığınmamak gerekir. Danışanlarım arasında motivasyonu, iletişimi iyi olanların iyileşme hızı iki kat oluyor. Özellikle sağlık alanında çalışan bireylerin iletişim yönü çok kuvvetli olmalıdır ki gerekli psikolojiyi ve motivasyonu sağlayabilsin.” İfadelerini kullandı.Erg. İsa Kör: “İlk önce kendi hayatımıza yön vermeliyiz”“Ergoterapi’nin İş İmkânları ve Geleceği” hakkında paylaşımlarda bulunan Kör; “Öğrencilik hayatımda fiziksel ve psikolojik güç isteyen işte ve etkinlikte yer aldım. Bu da bana meslek hayatımda büyük bir güç kattı. Ergoterapist olarak insanlara farklı aktiviteler sunuyoruz, onların hayatına dokunmaya çalışıyoruz ama ilk önce kendi hayatımıza yön verebilmeliyiz. Danışanlarımıza yardım edebilmemiz için önce kendi hayatımızda bunu yaşıyor olmamız gerekir. Ergoterapist olarak sabır konusunda kendimizi çok iyi eğitmemiz gerekiyor. Bunun yanı sıra kendimizi, içimizdeki o manevi gücü çok iyi tatmin edebiliyor olmamız gerekli. Ergoterapi okumak isteyen arkadaşlarımın ekonomik beklenti yerine kendilerini eğitmelerini tavsiye ederim. İşsiz kalma kaygısı son dönemlerde bir hayli arttı fakat ergoterapi alanında kendinize inanıyor ve güveniyorsanız işsiz kalmazsınız.” Dedi.

11 AĞU 2020

Milyonlarca Aday Öğrenci ve Ailelerinden Yoğun İlgi

2020 Tercih ve Tanıtım Dönemi’ne pandemi koşulları altında giren Üsküdar Üniversitesi, aldığı yoğun önlemler ile hem yüz yüze hem de farklı dijital mecralar yoluyla aday öğrencileri bu yıl da yalnız bırakmadı. Hijyen ve fiziki mesafe kurallarına tam uyum içinde yerleşkeleri ziyaret eden binlerce üniversite adayı ve yakınları, güvenli bir ortamda tercih-tanıtım hizmeti almanın mutluluğunu yaşarken, üniversite bu tercih döneminde de pek çok farklı iletişim kanalı ile milyonlarca aday ve ailelerine ulaşmanın gururunu yaşıyor.Üsküdar Üniversitesi, tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 pandemisinin ülkemizde de görüldüğü 2020 Mart ayı itibariyle uzaktan eğitime hızlıca adapte olmuş, ÜÜTV, ALMS, STIX ve ZOOM gibi farklı dijital platformlarla öğrencilere senkron (canlı) ve asenkron verilen eğitimlerle yükseköğretimi kesintisiz bir şekilde devam ettirmişti. Üniversite, uzaktan eğitimdeki başarısını 2020 Tercih ve Tanıtım günlerinde de sürdürdü. Türkiye’de ilk kez “Fi-jital Üniversite” kavramını hayata geçirerek hem fiziki hem de dijital eğitimi en efektif şekilde harmanlayan Üsküdar Üniversitesi, zorlu YKS maratonunun ardından tercih yapacak aday öğrenciler için de adeta seferber oldu. İstanbul’un kalbi Üsküdar’daki yerleşkelerinde tüm temizlik, hijyen ve fiziki mesafe kurallarını harfiyen yerine getiren üniversite, 100’ü aşkın “sarı tişörtlü” görevli öğrenci ekibi, tanıtım uzmanları ve akademisyenleriyle üniversite adaylarının yanında oldu. 37 bini aşkın adayla birebir görüşmeYKS sonuçlarının açıklandığı 27 Temmuz 2020 itibariyle tüm yerleşkelerinde adaylara hizmet vermeye başlayan Üsküdar Üniversitesi, 15 günlük tanıtım dönemi zarfında binlerce aday öğrenci ve ailelerini tercih merkezlerinde ağırladı, onlara en doğru tercih konusunda destek oldu. Dijital mecraları da aktif bir şekilde kullanan üniversite, çağrı merkezi, canlı-destek, Microsoft Teams, WhatsApp, 360 derece sanal tur gibi uygulamalarla 37 bini aşkın adayla birebir iletişim kurdu. Kurucu Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan ve Mütevelli Heyet Başkanı A. Furkan Tarhan başta olmak üzere tüm akademik ve idari kadro adaylarla birebir ilgilendi. Üsküdar Üniversitesi, resmi tercih sürecinin son bulacağı 14 Ağustos 2020, Cuma gününe kadar kesintisiz şekilde tercih-tanıtım hizmeti vermeyi sürdürecek. Sosyal medyada 10 milyonluk rekor izlenme Sosyal ve dijital medyada da aktif bir iletişim yürüten Üsküdar Üniversitesi’nin 28 saniyelik tanıtım filmi, sadece 15 gün içinde YouTube platformu üzerinden 1 milyon 350 bin kez izlenerek üniversiteler arasında adeta bir rekora imza attı. Facebook ve Instagram’daki tanıtım videolarının gösterim sayılarıyla sadece sosyal medyadaki izlenme rakamlarının 10 milyonu aşması dikkat çekti.Üsküdar Üniversitesi kısa kurumsal filmi:“Türkiye’nin Fi-jital Üniversitesi” yeni öğrencilerini bekliyor! Üniversite adaylarının bu zorlu dönemde hep yanında olan Üsküdar Üniversitesi, yeni dönemde de yüz yüze eğitim ile uzaktan eğitimi en efektif şekilde sentezleyerek hem fiziki hem de dijital altyapısını öğrencilerinin hizmetine sunarak “Fi-jital Üniversite” kavramını hayata geçiriyor. Böylece “Üsküdarlı” öğrenciler, şartlar ne olursa olsun daha iyi bir geleceğe bilgili ve donanımlı emin adımlarla yürüyecekler. 

10 AĞU 2020

Üsküdar Odyoloji İlklere İmza Atıyor!

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Odyoloji Bölümü ilklere imza atmaya devam ediyor. Geçtiğimiz yıllardan bu güne odyolojiye dair pek çok ilki hayata geçiren Odyoloji Bölümü, bu yıl Türkiye’nin ilk odyoloji ve mizah dergisi olan Buşon’u çıkarttı. Aynı zamanda Odyoloji Bölümü akademisyenleri ve öğrencilerinin katkılarıyla yine Türkiye’de ilk kez Odyoloji biliminin tarihçesini anlatan belgesel filmi çekildi. Üsküdar Üniversitesi Odyoloji Bölümü çalışmalarını Odyoloji Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Didem Şahin Ceylan ÜHA Muhabiri Şüheda Damgacıya anlattı. “Üsküdar Odyoloji olarak Odyoloji bilimi ile sanatı birleştirdik”Üsküdar Üniversitesi Odyoloji Bölümü olarak Türkiye’de ilk kez denilebilecek pek çok çalışmaya imza attıklarına dikkat çeken Ceylan; “2018 yılının sonundan bugüne Türkiye’de ve hatta dünyada ilkini gerçekleştirdiğimiz pek çok şey yaptık. Dünyada örneği olmayan, içerisinde işitme engelli karakterlerin olduğu 0-7 yaş arasındaki çocuklara hitap edecek üç farklı hikâye kitabı oluşturduk. Bu hikâye kitapları proje ürünü olarak çıkacak. Yine Türkiye’de ilk defa senaryosu, kostümü, sahne dekoru dâhil her detayı bize ait olan odyoloji bölümünden on üç öğrencimizin oynadığı bir tiyatro oyunu çıkardık. Ünlü tiyatro sanatçısı Yaşar Akın’ın büyük desteği ve yaklaşık 1 senelik çalışma sonunda tarafsız jüri üyelerinden oluşan “Sadece Öğrenci Sempozyumu” nda birincilik elde edilen tiyatroyu izlemeye, ünlü tiyatrocu Sabahat Adalar da katılım gösterdiler. Son zamanlarda MediArt gündemde. Sanat ve medikalin birlikteliğiyle hayata geçmesi planlanan bir proje. Biz Üsküdar Üniversitesi Odyoloji Bölümü olarak ilk adımı attık.” Şeklinde konuştu.“Odyoloji Biliminin tarihçesini belgesel haline getirdik”Ceylan, sözlerinin devamında aynı zamanda Türkiye’de ilk kez Odyoloji Tarihi ile ilgili belgesel filmi çektiklerini ifade ederek; “Odyoloji Bölümü olarak Odyoloji biliminin tarihçesini ele alan bir belgesel filmi çektik. Ali Müderrisoğlu ile bu belgesel çalışmamız kapsamında röportaj yaptık ve bu belgesel serisine ilk kendisiyle başladık. Ali Müderrisoğlu, Türkiye’de Odyoloji alanı için ilk adımı atan kişi diyebiliriz. Belgesel çalışmamızda mezun öğrencilerimizden üç isim Merve Ayan, Hasan Emre Kanat, Ali Haydar Aslan Odyoloji Bölümü Öğr. Yrd. Ayşe Gül Elsharkawy ve benim rehberliğimde çalışmalarıyla bizlere destek verdiler. Odyolojinin tarihçesini araştırmak için Türkiye’yi dolaştık. Bu belgeseli yapmamızdaki asıl amaç ise Odyoloji biliminin lisans anlamında yeni olup, yaklaşık 45 yıllık bir geçmişinin olmasıydı. Biz de bölümü okuyan öğrencilerimizin bu tarihçeden haberdar olmalarını istediğimiz için bu çalışmayı yapmak istedik. Çünkü Odyoloji’nin Türkiye’ye gelmesi için çok fazla uğraş verilmiş. Öğrencilerimiz hangi mesleğe nasıl hizmet ettiklerini daha iyi kavrasınlar diye çabaladık.” İfadelerini kullandı.“Türkiye’nin ilk Odyoloji bilim ve mizah dergisini çıkarttık”Dr. Öğr. Üyesi Didem Şahin Ceylan, Odyoloji Bölümü olarak Türkiye’nin ilk Odyoloji bilim ve mizah dergisini çıkarttıklarını da belirtti. Şahin; “Buşon Dergisi, Odyoloji Bölümü öğrencileri ve akademisyenlerinin ortak bir çalışması. Pandemi döneminde derslerimiz online olarak devam etti ve Odyoloji Bölümü uygulama dersleri oldukça fazla olan bir bölüm. Online sistemde uygulamalı derslerimizin hiçbirini yapamadığımız için uygulama açısından böyle bir dergi çıkartmanın iyi olacağını düşündük. Dergimizi Odyoloji Bölümü 3. sınıf öğrencilerimiz Özkan Öksüz ve Alperen Şahin önderliğinde, Odyoloji Bölümü Öğr. Gör. Gökçe Gültekin ve Öğr. Yrd. Elifnur Taşdemir ve benim editörlüğümüzde çıkarttık. Toplamda arka planda çalışan 33 kişilik bir ekibe sahibiz. Dergimizin şu anda basılı hali yok ama okuyucular www.busondergi.com sitesinden ulaşabilirler. Üç aylık periyotlarla çıkartmayı hedeflediğimiz dergideki bir başka amacımız ise Türkiye’deki tüm Odyoloji öğrencilerini bir araya toplamak.” şeklinde konuştu.Belgeselleri izlemek için link:Türkiye’de Odyoloji Gelişimi Belgeseli #1 https://odyolog.com/Türkiye’de Odyoloji Gelişimi Belgeseli#2https://odyolog.com/turkiyede-odyolojinin-gelisimi-2-prof-dr-ferda-akdas/Türkiye’de Odyoloji Gelişimi Belgeseli #3 https://odyolog.com/turkiyede-odyolojinin-gelisimi-roportaj-serisi-3-prof-dr-ayse-gul-guven/

08 AĞU 2020

Ergoterapi Müdahaleleri Etkinliğinin 9’uncusu Yapıldı

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi Bölümü ve Ergoterapi Kulübünün Prof. Dr. Sevda Asqarova öncülüğünde düzenlediği “Korona Günlükleri: Ergoterapi Müdahaleleri” konulu etkinliğin dokuzuncusu çevrimiçi olarak gerçekleşti. Erg. Nihan Yurdadön: “Ev içi aktiviteler çok önemli”“Covid-19 Sürecinde Hemiplejik Bireyler İçin Evde Yapılabilecek Aktiviteler” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan Erg. Nihan Yurdadön; “İyileşme sürecinde ilk aylar çok önemli. Rehabilitasyona motive ve tam olarak katılımlı olması için hastaları bilgilendirmemiz gerekiyor. Çünkü hasta şu ana kadar hiç bilmediği ve belki de hiç duymadığı bir hastalıkla karşı karşıya olabilir. Ve bu hastalık için kendi kafasına göre düşündüğü şeyler olabiliyor. Mesela hasta geliyor iki ay, üç ay seanslara devam ediyoruz fakat hasta çabuk ve hızlı bir şekilde iyileşmeyi beklediği için rehabilitasyon süreci ilerledikçe, iyileşme beklediği gibi olmadığı zaman demoralize olabiliyor. Ev içi aktiviteler bu yüzden çok önemli.” Şeklinde konuştu.Erg. Büşra Ağcan: “Otizim Spekturum Bozukluğu olan çocuk çevreyle daha az etkileşim kuruyor”“Pandemi Sürecinde Otizim Spekturum Bozukluğu’nda Etkileşim Temelli Ergoterapi Uygulamaları” hakkında konuşan Erg. Büşra Ağcan; “Otizim Spekturum Bozukluğu olan bir çocuk çevresindeki dünya ile akranlarından daha az etkileşim kurabiliyor. Dili anlama ve kullanmada daha fazla zorluk çekebiliyorlar aynı zamanda sıklıkla sosyal etkileşimde zorlanıyorlar. Yani aslında otizim spekturum bozukluğunda pratiklerimizden biri az etkileşim ve sosyal etkileşimde zorlanma.” Dedi.Erg. Betül Banu Akkoç: “Yoga salgı bezlerini uyararak iç organlarımızı çalıştırıyor”Erg. Betül Banu Akkoç, “Pandemi Sürecinde Ergoterapi ve Çocuk Yogası” Konusuna ilişkin paylaşımlarda bulundu. Akkoç; “Çocuk yogası klasik yoga duruşlarının çocuklar üzerinde uyarladığı eğlence, disiplin, sorumluluk duygularını çocuğa aşıladığımız bir bütün. Çocuk yogası bireysel ve grup halinde de uygulanabiliyor. Asanalar dediğimiz temel duruş hareketleri, pranayama dediğimiz doğru nefes egzersizlerinden oluşuyor. Bunları açığa çıkarıyor. Çocuklar içi yogada doğa, insan, hayvan gibi objelerden esinlenerek biz hikâyeler oluşturuyoruz. Ormana gidilebilir, uzaya çıkılabilir. Bu çocuğun hayal gücü ve sizin hayal gücünüzle alakalı. Yoga, salgı bezlerimizi uyarıyor ve iç organlarımızı çalıştırıyor.” İfadelerini kullandı. Erg. Özge Özgenç Gür: “Dikkat eksikliği ve hiperaktivite tedavisinde bireyin tüm hayatı göz önünde bulundurulmalı”“Karantina Sürecinde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunda Ergoterapi Uygulamaları” hakkında bilgi veren Erg. Özge Özgenç Gür; “Bir ergoterpist, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan bireylere yardımcı olurken ilk olarak kesinlikle bireyin ev hayatı, okul hayatı, sosyal hayatını göz önünde bulundurup değerlendirmelidir. Aileden gerekli bilgiler alınmalı, sonrasında bu bilgilerle çocuğu seansa almalıyız. Bunları değerlendirirken zaman yönetimine, organizasyonuna, fiziksel koordinasyonuna, öz düzenlemesine, günlük yaşamında yaptığı ve yapamadığı aktivitelere, görsel algısına işitsel algısına, bellek durumlarına, okulda yaşadığı sorunlara, yönetici işlevselliğine, aynı zamanda hiperaktiviteyi ne kadar kontrol altında tutup tutamadığı gibi konulara bakmalıyız.” Şeklinde konuştu.Soru cevap kısmının ardından program sona erdi.

06 AĞU 2020

Sağlık Bilimleri Fakültesi Akademik Kurul Toplantısı Gerçekleştirildi

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Akademik Kurul toplantısı, Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka, Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şefik Dursun, Dekan Yardımcıları Doç. Dr. Tuğba Altıntaş ve Dr. Öğr. Üyesi Abdulhakim Beki katılımıyla Çarşı Yerleşke bahçesinde yapıldı.“Sağlık Bilimleri her yönüyle konuşuldu”Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şefik Dursun’un hoş geldiniz konuşmasıyla başlayan toplantıda bir önceki eğitim yılı ve pandemi dönemi değerlendirildi.İdari ve akademik kadronun yer aldığı toplantıda Sağlık Bilimleri Fakültesinin dünü, bugünü ve yarınına dair gelecek planları hakkında fikir alışverişinde bulunuldu.

30 TEM 2020

Üsküdar Üniversitesi Öğrencilerinin Memnuniyetini Araştırdı!

Üsküdar Üniversitesi, öğrencilerinin memnuniyet düzeylerini ölçümledi. Yaklaşık 17 bin öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilen çalışmada özellikle pandemi sürecinde üniversitenin uzaktan eğitim, sosyal medya ve teknolojik altyapısına ilişkin görüşleri değerlendirildi. Çalışmada dijital ulaşılabilirlik memnuniyeti %80 çıkarken, uzaktan eğitim uygulamalarına ilişkin memnuniyet düzeyi ise %78 olarak yansıdı.Üsküdar Üniversitesi’nde 2019-2020 Bahar döneminde öğrencilerin memnuniyet düzeyleri ölçüldü. 16 bin 991 öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilen çalışmada özellikle pandemi sürecinde uzaktan eğitim ve teknolojik altyapıya ilişkin görüşler değerlendirildi.Çıkan sonuçlar ise şu şekilde:Sosyal medya uygulamalarından %80 memnuniyet“Sosyal medya, mobil uygulama, TV gibi iletişim kanalları aktif olarak kullanımı ve bilgilendirme faaliyetleri yeterlidir” önermesine 14 bin 983 katılımcıdan %80 oranındaki 11 bin 960 katılımcı olumlu görüş bildirdi.Dijital ulaşılabilirlik memnuniyeti %80“Çağrı merkezi, ondestek, whatsapp hattı gibi iletişim kanalları kolay ulaşılabilir ve yeterlidir” önermesine 14 bin 110 katılımcıdan %80 oranındaki 11 bin 223 kişi olumlu cevap vererek katıldığını belirtti.Uzaktan eğitim uygulamalarında %78 memnuniyet“LMS, ZOOM, ÜÜTV vb. senkron eğitimler kolay ulaşılabilir ve yeterlidir” şeklindeki değerlendirmeye 15 bin 275 katılımcıdan %78 oranında, 11 bin 935 kişi olumlu cevap vererek katıldığını söyledi.STIX programından %85 memnun kaldıUzaktan eğitim sisteminin bir parçası olan STIX dosya paylaşım uygulamasına ilişkin olarak da öğrencilere memnuniyet durumları soruldu. “STIX dosya paylaşım sistemi kolay ulaşılabilir ve yeterlidir” değerlendirmesine 15 bin 381 katılımcıdan %85 oranında 13 bin 126 kişi olumlu bulduğunu belirtti.Uzaktan eğitim teknolojilerinden memnuniyet de yüksek“Uzaktan eğitim teknolojilerinin kullanımından genel olarak memnunum” önermesine ise 15 bin 225 katılımcıdan %73’ü (11 bin 163 kişi) olumlu bulup katıldığını ifade etti.İdari hizmetlerde memnuniyet %81 oranında“İdari hizmetler (ders kayıt, belge alma, askerlik işlemleri vb.) yeterlidir” şeklindeki değerlendirmeye 13 bin 915 kişiden %81 oranındaki 11 bin 211 kişi olumlu yanıt verdi.Danışman hoca memnuniyeti %81 “Danışman hocam bana gerekli zamanı ayırmakta ve yeterli şekilde benimle görüşmektedir” önermesine 14 bin 409 kişiden %81 oranında 11 bin 679 kişi olumlu bulup katıldığını söyledi.Online mecralardaki etkinlikler %81 oranında yeterli bulundu“Online mecralarda yapılan sanatsal, kültürel ve bilimsel etkinlikler tatmin edici ve yeterlidir” önermesine 13 bin 800 katılımcıdan %72’si yani 9 bin 919 kişi olumlu görüş bildirdi.Kütüphane kaynak yeterliliği memnuniyeti %77“Kütüphane gerek duyduğum her türlü kaynak açısından yeterlidir” önermesine 13 bin 294 kişiden %77 oranındaki 10 bin 272 kişi olumlu görüşlerini iletti.  Öğrenciler rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinden memnun“Rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri ulaşılabilir ve yeterlidir” şeklindeki değerlendiremeye 12 bin 272 katılımcıdan %78’i (9 bin 535 kişi) olumlu yanıt verdi.%73’ü aldığı eğitimin beklentilerini karşıladığını söylüyor“Üniversitede aldığım eğitim beklentilerimi karşılamaktadır” değerlendirmesinin de sorulduğu çalışmada 14 bin 995 katılımcıdan %73’ü (10 bin 896 kişi) aldığı eğitimin beklentilerini karşıladığını söyledi.

27 TEM 2020

8. Korona Günlükleri: Ergoterapi Müdahaleleri Etkinliği Yapıldı

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi Bölümü ve Ergoterapi Kulübünün Prof. Dr. Sevda Asqarova öncülüğünde düzenlediği “Korona Günlükleri: Ergoterapi Müdahaleleri” konulu etkinliğin sekizincisi Zoom Webinarı ile çevrimiçi olarak gerçekleşti. Programa Erg. İrem Hayta, Erg. Sedanur Yılmaz, Erg. Beyza Birsel, Erg. Begüm Mine Doğan katıldı. Dünyaya bir virüs yayıldı fakat bu virüsün bir işareti yok eleştirisinde bulunan Begüm Mine Doğan, “Ne zaman ki işitme engelli birinden bir doktor olursa, o zaman tıbbi terimlerin hepsinin bir işareti olur.” Dedi.Erg. İrem Hayta: “Görsel Motor Becerileri Ergoterapi Sürecini Etkiliyor”“Covid-19 Sürecinde Özel Gereksinimli-Prematüre Bebeklerde Ergoterapist Desteği ve Aile İlişkisi” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan Erg. İrem Hayta; “Görsel motor becerilerde özellikle çalışılır bir nesneyi izleme, el göz koordinasyonu, görme kusurları varsa çevreyi ve nesneleri algılama problemleri oluşabiliyor. Biraz daha ilerleyen emekleme sürecinde, yürüme sürecinde bize daha farklı problemler olarak da yansıyabiliyor. Okul sürecine geldiğimizde öğrenme problemlerine de yansıyabiliyor. Görsel motor becerileri erken dönemde çalışma ya da görme kusurları varsa genelde bebekler ameliyat olabiliyor. Bu süreçler de bizim terapi sürecimizi etkiliyor.” Şeklinde konuştu.Erg. Sedanur Yılmaz: Duyusal diyet kimlere önerilmektedir?“Pandemi Sürecinde Uygulanacak Duyusal Diyet Önerilerinin Günlük Yaşam Aktiviteleri Üzerine Etkisi” konusunda paylaşımlarda bulunan Erg. Sedanur Yılmaz;“ Baktığımız zaman duyusal diyet, duyusal işlemleme problemi olan, günlük yaşam aktivitelerini etkilemiş olan kişilere önerilebilmektedir. Duyusal işlemleme problemine sahip olan bir çocuk çevresiyle anlamlı bir ilişkiye girebilecek uyarılmışlık seviyesinde değildir. Yani bu çocuklar farklı bir deyişle aslında ihtiyacı olan duyusal uyarıları alamamaktadır veya aşırı alıyorlar diyebiliriz. Bu yüzden duyusal diyet bu çocuklara önerilir.” İfadelerini kullandı.Erg. Begüm Mine Doğan: “Covid-19’un işaret dilinde karşılığı süreçle oluştu”“Pandemi Sürecinde İşitme Engellilerin Karşılaştıkları Sorunlar” başlıklı konuşmasını gerçekleştiren Erg. Begüm Mine Doğan; “Dünyaya bir virüs yayıldı. Fakat bu virüsün bir işareti yoktu. Süreçle birlikte işareti de oluştu" şeklinde konuştu.Erg. Beyza Birsel: Yetiştirme kurumlarında çocukların bakımları çok önemli!“Korona Sürecinde Korunmaya Muhtaç Çocuklara Yönelik Bakış Açısı ve Ergoterapi Uygulamaları” başlığı altında paylaşımlarda bulunan Erg. Beyza Birsel; “Çocuklarla bireysel de çalıştım gruplar içine de girdim. Ve gördüm ki çocuk geliyor gidiyor bakım personeli gibi yürüyor, bir şeye kızıyor onun gibi tepkiler veriyor ve birkaç ay sonra parçaları birleştirince bakım personeliyle aynı üslupta konuşuyor. Evdeki o hali görüyorum. Tavır ve tutumlarını, çocuklara muamelelerini görüyorum. Ve çocuklar sinirlendiklerinde, üzüldüklerinde bu insanlar gibi tepkiler veriyor. Bunu bilimsel bir temele oturttuğumuzda ayna nöronların etkisini görüyoruz. Bu çocuklar haftanın her günü belli bakım personellerini görüyor, konuşmalarını duyuyor. Yani her hareketine şahit oluyor. Ve bu çocuklar git gide bakım personellerini taklit eder hale geliyor. Bu bağlamda bizim de bu kurumlarda mutlaka bulunmamız gerekiyor.” Şeklinde konuştu.Soru cevap kısmının ardından program sona erdi.

23 TEM 2020

1 Konu 1 Konukta Hendek Patlamaları Konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi İş Güvenliği, İş Sağlığı ile Çevre Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi (ÜSGÜMER)'in düzenlediği 1 Konu 1 Konuk etkinliğinin 29’uncu oturumu online olarak gerçekleştirildi. Programın konuğu Hava Kuvvetleri Komutanlığı Mühimmat ve Patlayıcı Uzmanı Burhan Irgat oldu.Irgat, “Patlayıcı Maddelerin Taşınmasında, Depolanmasında Uygulanacak Emniyet Tedbirleri ve Çalışanların Patlamalardan Korunması” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.“Patlayıcı maddelerde iş sağlığı ve güvenliği konuşuldu”Sakarya Hendek’te havai fişek fabrikasında ve sonrasında havai fişek taşıyan kamyonda meydana gelen patlamaların ele alındığı programda fabrika, iş yerleri gibi alanlarda alınması gereken iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarına ilişkin önlemler konuşuldu.Aynı zamanda programda patlayıcı maddelerin taşınması ve depolanmasında dikkat edilmesi gereken iş sağlığı ve güvenliği uygulamaları ile çalışanların kazalardan korunmasını gerektiren tedbirler de tartışıldı.Soru cevap kısmının ardından program sona erdi.  

23 TEM 2020

Kurbanda Covid-19 Önlemlerine Dikkat!

Yaklaşan Kurban Bayramı’nın bu yıl Covid-19 pandemisi nedeniyle farklı bir atmosferde geçeceğini belirten uzmanlar, önlemlere uyulmasının bu bayramda daha da önemli olduğunu vurguluyor. Kurban kesiminde de fiziksel mesafenin korunması gerektiğini belirten uzmanlar, maske uyarısında bulunarak hijyen kurallarına mutlaka uyulması gerektiğinin altını çiziyor. Her Kurban Bayramı’nda gündeme gelen acemi kasaplara da dikkat çeken uzmanlar, kurban kesiminin mutlaka uzman kasaplar tarafından uygun aletlerle yapılması gerektiğini hatırlatıyor.Üsküdar Üniversitesi İş Güvenliği, İş Sağlığı ve Çevre Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, Koronavirüsün neden olduğu Covid-19 salgını ile mücadele sürecinde alınacak önlemler kapsamında Kurban Bayramı’nda da bir dizi önlem alındığını kaydetti.Kasaplara Covid-19 salgınıyla ilgili eğitim verilmeliSöz konusu tedbirlerin Sağlık Bakanlığınca yayımlanan “Salgın Yönetimi ve Çalışma Rehberi” adlı kılavuzda belirlendiğini belirten Rüştü Uçan, bu önlemlere uyulmasının önemli olduğunu kaydetti. Rüştü Uçan, “Buna göre, hayvan kesim yerlerinde görev yapacaklara, kasaplara, temizlik görevlilerine ve yöneticilere Covid-19 salgını ile ilgili eğitim verilmesi, buralarda kalabalık oluşumunu önlemek için kesimlerin randevu ile yapılması, güvenlik mesafesine uyulması ve maske takılması gerekmektedir” dedi.Maske takılması isteniyorRüştü Uçan, söz konusu kılavuzda, hayvan satış ve kesim alanlarının girişinde Koronavirüsle mücadele konusunda gerekli uyarıların bulunduğu tabelaların asılmasının istendiğini belirterek “Bu tabelalarda güvenlik mesafesine uyulması, maske takılması ve temizlik hijyenine dikkat edilmesi gibi bilgilerin bulunması istenmiştir” dedi.Bu kurallara dikkat!Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, Sağlık Bakanlığınca, kurban satış alanlarına ilişkin önlemlerin şöyle sıralandığını kaydetti:Hayvan satış alanında 8 metrekareye bir kişi (müşteri ve satıcı beraber) olacak şekilde kontrollü insan girişi sağlanmalı;Hayvan satış alanının giriş kapılarına ve uygun yerlerine, Covid-19’dan korunma önlemleri ile ilgili bilgilendirici kuralların olduğu tabelalar asılmalı;Hayvan satış alanlarına ateş, öksürük, burun akıntısı ve solunum sıkıntısı olan müşteriler içeri alınmamalı;Hayvan satış yerlerine girenlerin ateşi ölçülmelidir; vücut sıcaklığı 38 derecenin üstünde olanlar içeri alınmamalı;Müşteriler, hayvan satış alanlarında uzun süre kalmamaları için uyarılmalı;Kapalı alanı veya tesisi olan hayvan pazarlarında müşterilerin tesis alanlarına maskeli olarak girmeleri ve tesis içerisinde maskeli olmaları sağlanmalı. Girişte el dezenfektanı bulundurulmalı ve tesise giren her misafirin el antiseptiği kullanması sağlanmalı. Bütün kullanım alanlarda (bekleme, dinlenme) en az 1 metre mesafeye uyacak şekilde düzenleme ve ihtiyaç olan yerlerde zemine ve oturma alanlarına işaretlemeler hazırlanmalı;Bu tesislerdeki yeme-içme alanları Covid-19 kapsamında restoran, lokanta, kafelerde alınması gereken önlemlere uyulmalı;Hayvan satış alanında insan kalabalığı ve belirli yerlerde yoğunluğu önlemek için uygun hayvan satış üniteleri oluşturulmalı. Bu üniteler arası mesafe en az 2 metre olmalı;Her hayvan satış ünitesinin uygun yerinde el antiseptiği veya en az yüzde 70 alkol içeren kolonya bulundurulmalı. Hayvan satış alanı içerisinde ulaşılabilir yerlerde el yıkamak için lavabolar oluşturulmalı. Yeterli sayıda lavabo ve tuvalet olmalı. Hayvan satış alanı içerisinde seyyar satıcı dolaşmamalı. Hayvan satış alanı yakınında hizmet veren büfe, bakkal ve kahvehaneler COVID-19 kapsamında alınması gereken önlemlere uymalı;  Hayvan satış alanlarının düzenlenmesi ve çevre temizliğinde “Kurban Bayramı’nda Alınması Gereken Önlemlere İlişkin Mevzuata” uygun hareket edilmelidir.”Acemi kasap uyarısıHer Kurban Bayramı’nda gündeme gelen acemi kasaplara da dikkat çeken Rüştü Uçan,  kurban kesiminin mutlaka uzman kasaplar tarafından uygun aletlerle yapılması gerektiğini vurguladı. Rüştü Uçan, “İş güvenliğinin en önemli unsurlarından biri işi, işinde uzman olan kişiye yaptırmaktır. Özellikle büyükbaş hayvan kesimini kasaplara yaptırmak kaza sayısını önemli oranda azaltacaktır. Aletler keskin ve temiz olmalı! Kesim sırasında kullanacağınız kesici aletler tam olmalıdır. Bunları her sene bilemelisiniz. Ayrıca olası el kesilmelerine karşı, çelik örgülü ve bilekten kemerli kasap eldivenlerinin kullanılması gerekir” uyarısında bulundu.Kesim yerlerinde bu kurallara uyulmalıÜsküdar Üniversitesi İş Güvenliği Öğretim Görevlisi İş Hijyenisti Mustafa Cüneyt Gezen ise yine Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan “Salgın Yönetimi ve Çalışma Rehberi” isimli kılavuzda hayvan kesim yerleri/kesimhanelerde alınması gereken önlemlerin ise şu şekilde sıralandığını söyledi:Kesim yapılacak yerler önceden planlanmalı, belirlenmeli, standartları kontrol edilmeli ve yetkilendirilmeli;Hayvan kesim yerleri/kesimhanelerin önüne Covid-19’la ilgili bilgilendirme afişleri asılmalı. İl, ilçe ve diğer yerleşim birimlerinde, kesim standartlarına uygun mevcut hayvan kesim yerleri/kesimhanelerin bayram süresince açık olması ve hizmet vermesi sağlanmalı;Hayvan kesim yerleri/kesimhane bulunmayan ilçe veya yerleşim birimlerinde yetkililer standartlara uygun mobil hayvan kesim yerleri/ kesimhaneler oluşturmalı, kesim yapılan yerlerin ve çevresinin temizliği için önlemler alınmalı;Hayvan kesim yerleri/kesimhaneler önünde kalabalık oluşumunu önlemek için kesim işlemleri randevu ile yapılmalı;Hayvan kesim yerleri/kesimhaneler önünde bekleyenlerin sosyal mesafeye uymaları ve maske takmaları sağlanmalı;Öte yandan, lavabo, tuvalet ve varsa duş yerlerinde temizlik ve sağlık hijyenine özen gösterilmesi, belirlenen kriterlere göre temizliğin yapılması;Personelin tıbbi maske ve eldiven kullanması sağlanması; Kesim ve temizlik sonrasında personel maske ve eldivenlerini çıkarıp özel bir çöp kutusuna atması, ellerini en az 20 saniye boyunca su ve sabunla yıkaması gerekmektedir.

06 TEM 2020

Ergoterapinin Farklı Yönleri Konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi Bölümü ve Ergoterapi Kulübü, Prof. Dr. Sevda Asqarova öncülüğünde düzenlenen “Korona Günlükleri: Ergoterapi Müdahaleleri” konulu etkinliğin altıncısı Zoom ile çevrimiçi olarak gerçekleşti. Ergoterapinin farklı yönlerinin ele alındığı etkinliğe katılım oldukça yoğundu.Erg. Aslı Kaya: “Oyun ortamı çocuğun yaratıcılığını desteklemeli”Erg. Aslı Kaya, “Pandemi Döneminde Çocuk-Oyun-Çevre İlişkisi ve Okula Hazırlık Süreci” konusunda bilgi verdi. Kaya, “Çocuklar oyun ile büyüyorlar ve oyun sırasında çevrelerini de keşfediyorlar. Oyun, çocukların katılmak istediği yaşantının tam içerisinde olan bir aktivite. Oyun sırasında çocuklar bilişsel, duygusal, motor, duyusal, sosyal ve dil becerilerini geliştirirler. Çocukların oyun ortamı çocuğun yaratıcılığını desteklemeli ve günlük yaşamdan esintiler içermelidir.” İfadelerini kullandı.Erg. Şükriye Eser: “Koruyucu ergoterapide üç aşama” Erg. Şükriye Eser, “Ergoterapi’de Koruyucu Müdahaleler ve Çevresel Düzenleme” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Eser; “Koruyucu ergoterapi, kişinin sağlığını korumaya, yaralanmaları önlemeye, günlük yaşamındaki kısıtlamaların önüne geçmeyi hedefler ve içerir.” Dedi.Koruyucu ergoterapide üç aşama ile önlemenin olduğunu ifade eden Eser; “Birincil önleme belirli bir sağlık problemi için potansiyel olarak risk altında olan sağlıklı bireyleri ele alırken, ikincil önleme hastalığın klinik evrelerini erken tanımlamaya ve tedavisine odaklanır. Üçüncül önlemede ise hastalığın ileri evrelerinde engelliliği ve diğer komplikasyonları sınırlama ele alınır.” İfadelerini kaydetti.Erg. Leyla Ak: “Ergoterapi seanslarında interdisipliner yaklaşım şart”Erg. Leyla Ak, “Online Ergoterapi Seanslarının Planlanması ve Uygulanması” konusunda paylaşımlarda bulundu. Erg. Leyla Ak; “Bireyin ergoterapi seansından yeterli verimi alabilmesi için interdisipliner bir yaklaşım içinde olmak gerekir. Bazen doktor, özel eğitim uzmanı, psikolog, psikiyatri, fizyoterapist ve ailelerin de işin içinde olması gerekebiliyor. Bu süreçte gördük ki online olarak da ergoterapi seanslarımızı devam ettirebiliyoruz. Skype veya Zoom üzerinden gerekli ön görüşmeleri yaparak ergoterapi seanslarımızı yaptık ve devam ediyoruz.” Dedi.Erg. İrem Rana Bolat: “Uyku sorunları bilişsel performansı etkiler”Erg. İrem Rana Bolat, “Covid-19 Sürecinde Uyku Problemlerine Ergoterapi Müdahaleleri” konusunda bilgi verdi. Bolat, “Günde 6 saatten az, 10 saatten fazla uyumak uyku problemi olarak görülmektedir. Covid-19 dünya genelini bir kaosa sürükledi ve hepimiz için bir sıkıntı ortaya çıkarttı. Sosyal izolasyon, doğal ışık seviyelerine azalmış maruziyet, düşen haftalık çalışma saatleri ve değişen mesai saatleri, sosyal mesafe, evden çalışmak ve azalan fiziksel aktivite uyku problemlerinin çıkmasına neden oldu. Unutulmamalıdır ki uyku aktif bir nörolojik süreçtir. Uyku sorunları uyanıklık, reaksiyon, hafıza ve öğrenme gibi bilişsel performansı da etkiler. Aynı zamanda da günlük aktivitelere de etkisi çoktur. Uyku, ergoterapistlerin işinin temelini oluşturur. Ergoterapistler uykunun işlevselliğine daha çok odaklanmalıdır.” Şeklinde konuştu.

02 TEM 2020

Sese Karşı Düşük Tolerans Gösteren Rahatsızlıklar!

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Araştırma Görevlisi Göksu Yılmaz, işitme sorunlarına ve hangi rahatsızlıklara sahip bireylerin daha çok işitme rahatsızlığı yaşadığına değindi.120 desibelde sesler fiziksel ağrı yaratıyorİşitme sisteminin anatomik olarak temelde dış, orta ve iç kulak olmak üzere 3 ana bölümde incelendiğini belirten Yılmaz, “Santral sinir sisteminde ise pek çok anatomik bölge ile dirsek teması olan ve sonunda her duyu organı gibi beyinde işlenen karmaşık bir mekanizmadır. Bu bağlamda işitmeyi olumsuz yönde etkileyebilecek pek çok anatomik dejenerasyon veya patolojiden ve bunlara neden olabilecek pek çok farklı faktörden de bahsedebiliriz. İnsan işitme sistemi olağanüstü bir menzile sahip. Yaprakların yumuşak hışırtısı gibi küçük sesleri duyabilir ve bir diskodaki müzik gibi son derece yüksek sesleri de tolere edebilir. Herhangi bir kişide fiziksel ağrı yaratacak bir ses seviyesi vardır.Bu yaklaşık 120 desibel düzeyinde gerçekleşir. Bununla birlikte, genellikle ağrı eşiğine ulaşmadan çok önce sesin çok yüksek olduğunu düşündüğümüz bir noktaya ulaşırız. Maksimum rahat edilebilen ses yüksekliği noktası, kişiden kişiye, kişinin ruh haline, stres-yorgunluk düzeyine ve sesin frekans bandına göre değişen çok faktörlü bir bileşendir. Ek olarak çoğu insan, sesin yoğunluğu ne olursa olsun, hoş bulmadıkları belirli seslerin olduğunu ifade eder. Bir tahtaya çizilen tebeşir, bunun yaygın bir örneğidir. Bu gözlemler ses toleransındaki normal varyasyonun örnekleridir. Bununla birlikte, ses toleranslarında sağlıklı işitmeye sahip kişilerden farklı olarak, normal bir yaşam sürme yeteneklerini etkileyebilecek değişiklikler olan bazı insanlar vardır ve bu kişilerin içinde bulundukları bu patolojik durum hiperakuzi olarak isimlendirilir.” dedi.  Sesi normalde olduğundan daha fazla işitiyorlarYılmaz, odyolojik olarak sesin olduğundan daha gür ve rahatsız edici seviyelerde algılanmasının reqruitment ve hiperakuzi kavramları ile açıklanabileceğini belirterek sözlerine şöyle devam etti: “Bu iki kavramın ayrımı oldukça önemlidir. Reqruitment kavramını genellikle sensör tip işitme kaybı ve özellikle iç kulakta yer alan dış tüy hücrelerinin işlev bozukluğu olarak açıklayabiliriz. Giderek yükselen bir ses şiddetinde, algılanan ses yüksekliğinin normalden daha hızlı artmasıdır. Reqruitment durumunun var olduğu sensör tip işitme kayıplı bir bireye normal ses tonunuzda bir şey söylediğinizde kişinin bunu duymamasının ardından, ses yüksekliğinizi yavaş yavaş arttırarak aynı kelime veya cümleyi tekrarladığınız halde hala duymaması muhtemeldir. Bunun üzerine ses şiddetinizi biraz da arttırdığınız takdirde kişinin bir anda dönüp ‘şimdi anladım ama bu kadar bağırmana gerek yok sağır değilim!’ gibi bir cevap vermesi bu kavramın daha net anlaşılmasına yardımcı olabilir.”Uygunsuz ve abartılı tepkiler verebiliyorlarSes toleransının azalması ile ortaya çıkan hiperakuzi durumunun ise birçok farklı rahatsızlıkla ilişkili olabileceğini ifade eden Yılmaz, “Hiperakuzi rahatsızlığını, normal işitmeye sahip bir insan için rahatsız edici düzeyde olmayan seslere sürekli abartılı veya uygunsuz tepkiler verilmesi olarak tanımlamaktayız. Azalmış ses toleransı ile ilişkili durumlar arasında migren, kafa travması, enfekte kenelerin ısırması sonucu ortaya çıkan lyme hastalığı, Bell felci, travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, minere hastalığı ve otizm yer alıyor. Otistik çocukların yaklaşık yüzde 40'ında hiperakuzi olduğunu tahmin ediliyor. Ayrıca hiperakuzi durumu, ateşli silah ya da patlama gibi tek bir yoğun gürültü ile tetiklenebilirken, yüksek sesle uzun süre boyunca dinlenen müzik gibi etkenlerle de yavaş yavaş gelişebilen bir duruma bağlı olarak da ortaya çıkabilir. Mesleği nedeniyle yüksek ses seviyelerine maruz kalan insanlar gürültüye bağlı işitme kaybı, kulak çınlaması veya hiperakuzi gibi kötü yönde oluşacak değişiklikleri önlemek için işitme duyularını mutlaka korumalılar” dedi.Yüksek sesler sürekli korku yaratıyorFonofobi rahatsızlığı yaşayanların sesten korktuklarını söyleyen Yılmaz, “Fonofobi’de ses korkusu içeren olumsuz duygusal tepkiler ortaya çıkıyor. Bu grup özellikle hiperakuzi ve/veya reqruitment patolojisi olan kişilerden oluşmakla beraber sadece gerçek zamanlı olarak yaşadıkları ortamın sesinden korkmakla kalmaz, aynı zamanda yakın gelecekteki olayların üreteceği ses hakkında da endişelenebilirler. Bu kişiler sürekli olarak kulaklıklar kullanarak aşırı koruma sağlama eğiliminde olabilirler. Ancak bu durumda hiperakuzili kulaklar, hızla sessizliğe uyum sağlayacak ve kişinin hayatını daha da kötü etkileyecektir. Bu noktada bu kişiler mutlaka bir uzmana danışarak varsa patolojinin nedeni ve kaynağı bulunduktan sonra gerekli medikal tedavi sağlanmalıdır. Aynı zamanda odyolog başta olmak üzere rehabilitasyon süreci için ilgili meslek gruplarıyla dirsek temasında olmaları gerekir” dedi.  Belirli sesler rahatsız edebiliyorYılmaz, Misafonya rahatsızlığı yaşayan bireylerde sesin şiddeti ne olursa olsun belirli seslere karşı olumsuz tepkiler oluştuğunu söyleyerek sözlerine şöyle devam etti:“Yemek yerken veya sakız çiğnerken ağızdan çıkan seslerin yanı sıra p, s, t gibi bazı ünsüzlerin sesine tepki verebiliyorlar. Bu kişiler, ses şiddetine ait işitsel dinamik aralığı ölçebilen farklı odyometrik testlerde daralmış bir dinamik aralığa ve azalmış bir ses şiddeti tolerensına sahip olmak zorunda değiller. Bu bağlamda hiperakuzisi olmayan bir kişi fonofobi veya misofoniye sahip olabilir.”

30 HAZ 2020

“İş Sağlığı ve Güvenliği Bir Kültür Haline Gelmeli”

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği bölümü tarafından düzenlenen 5. Türkiye’de İş Sağlığı Ve Güvenliği Alanında Yaşanan Sorunlar Ve Çözüm Önerileri Sempozyumunda Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan da katıldı. Programın açılış konuşmasını gerçekleştiren Tarhan, İş Sağlığı ve Güvenliğinin bir kültür haline gelmesinin önemine dikkat çekti. Tarhan, eğitimde öğrencilere yeterli alt yapıyı sağlamaya çalıştıklarını ve öğrencilerden çok güzel dönüşler aldıklarını da belirtti. Sempozyuma Üsküdar Üniversitesi İş Sağlığı Güvenliği Bölüm Başkanı, MESKA Vakfı Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, Endüstri Mühendisi, IECRx Uzmanı Öğr. Üyesi Efari Bahçevan, A Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı, Yetkili Risk Yönetim Profesyoneli Dr. Hüseyin Baran Akınbingöl, Bosh Rexroth Teknik Müdürü, A Sınıfı İş Güvenliği ve CMSE Uzmanı Necmi Türer, İstanbul Büyükşehir Belediyesi İş Sağlığı ve Güvenliği Müdürü Dr. Özkan Kaan Karadağ, Maden ve Patlayıcı Yüksek Mühendisi, A Sınıfı İGU Maden Denetleme Uzmanı Öğr. Gör. Ertuğrul Kaya, Kimya Mühendisi, A sınıfı IGU Öğr. Gör. Abdurrahman İnce konuk oldu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “İSG Kültürünü topluma yayacak projeler yapılmalı” Sempozyumun açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kişilerin bağımlılık, dikkat bozukluğu, ruhsal sorunları gibi problemlerin kaza sebebini arttırdığının altını çizdi. Kaza çıkmaması için İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) alanındaki çalışmaların önemli olduğunu hatırlatan, ülkemizde İSG kültürünü oluşturmamız gerekiyor diyen Tarhan, ortak projelerle toplumda yaygın etki oluşturmak gerektiğini, İş Sağlığı ve Güvenliği kültürünün topluma yaymak için projeler yapmak gerektiğini sözlerine ekledi.“İş sağlığı ve güvenliği bir kültür haline gelmeli”İş Sağlığı ve Güvenliğinin bir kültür haline gelmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İş Sağlığı ve Güvenliği algısının insanların zihin haritasına bir seçenek olarak yerleşmesi gerektiğinin altını çizdi. Tarhan, iş kazalarında psikolojik faktörlerin ve duygusal ihmallerin de önemli bir rol oynadığını, çalışanlardaki psikolojik motivasyonun İş Sağlığı ve Güvenliği ile doğru orantılı olduğunu da ekledi.“İyi bilim, iyi bilimcilerle yapılır”Prof. Dr. Nevzat Tarhan İş Sağlığı ve Güvenliği alanında Doktora programı olması için çalışmaların sürdüğünü belirtti. Tarhan; “Önlisans, lisans ve yüksek lisans eğitim programlarımızın yanı sıra en yakın zamanda doktora eğitim programımızın açılması için gereken çalışmaları başlattık ve takipçisiyiz. Bu konuda azim ve kararlılıkla gitmemiz gerekiyor. İş Sağlığı ve Güvenliği yüksek lisans ilk açılan bölümlerimizden biri. Fiziksel altyapımız bu şartlara çok uygun. Akademik kadromuz çok güçlü. İyi bilimin iyi bilimcilerle yapıldığının farkındayız, çalışmalarımıza devam ediyoruz.” İfadelerini kullandı.“Daimi hedefimiz büyümek ve gücümüzü arttırmak” Açılış konuşmalarının ikincisini Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şefik Dursun gerçekleştirdi. Dursun, “İş Sağlığı ve Güvenliği konusunda akademik olarak Yükseköğretim Kurumunun da desteğiyle doktora programının açılması için güzel çalışmaların içindeyiz. Hedefimiz hep ileri olmalı. Bizim hedefimiz daima büyümek ve gücümüzü arttırmak. İş Sağlığı ve Güvenliği alanında sürekli yenilikçi gelişmelerin öncüsü ve takipçisi olacağız.” Şeklinde konuştu.Nasıl Bir Eğitim Almamız Gerekiyor?Ülkemizde Büyük Endüstriyel Kazalar Mevzuatı, Uygulamalardaki Sorunlar ve Çözüm önerileri konusunda konuşan Dr. Hüseyin Baran Akınbingöl “Bu alanda çok büyük sıkıntılar var. Çalışanların İSG eğitimi akreditasyonu yok, herkes bir takım eğitimler veriyor ve bunun sonucunda katılım belgesi veya sertifikalar veriyor bunların mutlaka standartlarının oluşturulması gerekiyor. Örneğin sağlık eğitimi verilecekse kim verecek ne zaman verecek kaç saat verecek teknik eğitimler nasıl verilecek bunların kesinlikle standartlarının oluşturulması gerekiyor. DediDr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan: “Genç Nüfusa İSG Eğitimi Vermek Gerekiyor”İş Güvenliği Eğitimlerinin Genel Değerlendirilmesi konusuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Nüfusumuz genç ve burada okul öncesinde 1 milyon 564 bin,  İlköğretim öğrencimiz 10 milyon, orta öğretim öğrenci sayısı 5 milyon 649 bin, Anadolu liselerinde 3 milyon 250 bin öğrenci var. Diğer okullarla birlikte toplam olarak 17-18 milyon öğrencimiz var. Bu öğrencilere iş güvenliği kültürünü kazandırmamız gerekiyor. İleride kazaya fazla uğramamaları için bunun okul öncesinden üniversiteye kadar her öğrenci yıl ikişer saat yaşam güvenliği dersi gibi bir ders almaları gerekiyor.” Şeklinde konuştu.Öğr. Üyesi ve Efari Bahçevan: “Risk Aşamalarını İyi Değerlendirmek Önemli”Öğr. Üyesi ve Efari Bahçevan, Risk Değerlendirme Teknikleri Ve Standartlarla Uygulamaları ile ilgili bilgi verdi. Bahçevan, “Uluslararası komitede risk analizi, risk değerlendirmesi ve risk yönetimi ayrıca çerçevelenmiş durumda, tanımlanmış yapılan işler ya da faaliyet tanımlandıktan sonra tehlike belirleniyor, belirlenen tehlike risk alarak tahmin edilmeye çalışıyor. Bu aşamada yapılan çalışma risk analizi oluyor. Yapılan çalışma değer verilip kıymetlendirdiği zaman katlanabilir mi değil mi diye yorum katıldığı zaman risk değerlendirmesi oluyor ve uygun bir şekilde dokümante edilerek bir sonraki adıma geçiriyor. Bu aşamalar İSG açısından çok önemli.” Dedi.Dr. Özkan Kaan Karadağ: “Meslek Hastalıklarına Önem verilmesi Gerekiyor”Dr. Özkan Kaan Karadağ, 2013’ten bugüne meslek hastalıkları konusuna ilişkin paylaşımlarda bulundu. Karadağ, “İş kazası ya da meslek hastalıklarında sosyal güvenlik sistemlerinin ya da adli makamların tazmin rakamları diğer yaralanma ya da hastalıklara bağlı tazmin rakamlarının üzerindedir. Ancak Türkiye’de artık böyle değil.” Şeklinde konuştu.Yangın Güvenliğinin En Önemli Basamağı Yangının Çıkmasına Mani Olmakİşyerlerinde Yangın Tehlikesine Karşı Yapılması Gereken Görevlendirmeler ve Çalışılması Gereken Sistemler konusunda konuşan Öğr. Gör. Abdurrahman İnce, “Yangın güvenliğinin en önemli basamağı yangının çıkmasına mani olmak için gerekli tedbirlerin alınmasıdır. Yangın tehlikesinin daha iyi anlaşılması ile tehlike algısı ve risk değerlendirme yetisinde gelişme sağlanarak korunma tedbirlerine verilen önem artırılmalıdır. Yangına sebebiyet verebilecek unsurların daha iyi anlaşılması ile bunların kontrolü cihetine gidilerek yangınların çıkması minimize edilebilir ama asla sıfırlanamaz.” İfadelerini kullandı.Ferdi Kaza Sigortası Kapsamında Yapılan Denetlemeler konuşulduNecmi Türer ‘Makine Emniyeti ve Lojistik Yükleme Raporlarında Emniyet Çözümü’ konusu ile ilgili bilgi verdi. Öğr. Gör. Ertuğrul Kaya ise Soma maden faciasından sonraki dönemde ferdi kaza sigortası kapsamında yapılan denetlemeler ve etkilerinin değerlendirilmesi konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.Programın soru cevap ardından sona erdi.

23 HAZ 2020

4. Korona Günlükleri: Ergoterapi Müdahaleleri Etkinliği Yapıldı

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi Bölümü ile Ergoterapi Kulübünün Prof. Dr. Sevda Asqarova’nın öncülüğünde düzenlediği “Korona Günlükleri: Ergoterapi Müdahaleleri” başlıklı etkinlikler sürüyor. Etkinliğin 4’üncüsünde de korona günlerinde ergoterapi farklı yönleriyle konuşuldu.  Disleksi ve Ergoterapi Kulübü çalışmaları anlatıldıProgramda Üsküdar Üniversitesi Disleksi ve Ergoterapi Kulübü üyeleri “Karantina Döneminde Disleksili Çocuklara Ergoterapi Desteği ve Müdahaleleri” konusunda sunum yaptı. Disleksi ve Ergoterapi Kulübü Başkanı Serra Korkmaz Kulübün kuruluş amacına ile bilgi vererek gerçekleştirdikleri çalışmalara değindi.Erg. Sena Albay: “Yazı eylemi çok önemlidir!”Erg. Sena Albay, “Pandemi Sürecinde Öğrenme Güçlüğü Olan Çocukların Yazı Becerilerine Ergoterapi Müdahaleleri” başlığında yaptığı değerlendirmede, “Bizim için önemli olan şey bir aktivitenin hangi aşamaları gerektirdiği ve bu aşamalarda hangi becerilere sahip olmamız gerektiğini bilmek. Bu açıdan yazı eylemi çok önemlidir. Eyleminin gerçekleşebilmesi için bireyin bir takım aşamaları gerçekleştirmesi gerekir. Bu aşamada öncelikle; yazıya geçirmeyi hedeflediği iletiyi tasarlar, zihinsel düzeyde dilin anlamsal, sözdizimsel, morfolojik özelliklerini yansıtacak biçimde dilbilgisi kurallarına uygun hale dönüştürür, amaçlanan iletiyi motor becerileri yoluyla metne aktarır, aktarılmak istenen ileti ile metin arasında bir uyumsuzluk olup olmadığını gözden geçirilir.” Şeklinde konuştu.Öğr. Gör. Ecem Tuğçe Akbulut: “Ergoterapide Enstrüman Çok Önemli”Öğr. Gör. Ecem Tuğçe Akbulut, “Karantina Sürecinde Öğrenme Güçlüğü Olan Çocukların İyileşme Ve Gelişmesinde Müzik Aktivitelerinin Rolü ve Etkisi” konusu ile ilgili bilgi verdi. Akbulut “Müzik dükkânlarında bağlama satışı inanılmaz artmış, insanlar bağlama alıp YouTube üzerinden bağlama öğrenmeye çalışıyor. Sanatçı kişinin hayatı durmaz. İnsanlar, hemen şarkılar söyleyip bağlama çalıp YouTube’a videolar koyuyorlar eğer böyle bir enstrümanınız varsa asla durmazsınız. Bu yüzden çocuklarımıza bir enstrüman öğretmek çok önemli.” Dedi.  Erg. Amine Kalkan: “Öğrenme Güçlüğü Çeken Çocuklar Normal Bir Zekaya Sahip”Erg. Amine Kalkan, “Covid-19 Döneminde Öğrenme Güçlüğü Yaşayan Bireylerde Günlük Yaşam Aktivitelerine Katılım” konusunda değerlendirmelerde bulundu. Kalkan “Öğrenme güçlüğü çeken çocuklar normal bir zekâya sahip, bu zekâya sahip olmalarına rağmen öğrenme güçlüğü çekiyorlar, bu da bizim özel ve kalıcı nörodavranışsal zorluklar olarak karşımıza çıkıyor. Bununla ilgili literatüre baktığımızda öğrenme güçlüğünde yürütücü işlevlerde problem olduğuna dair çalışmalar var ama yapılan araştırmaların çözümü akademik becerilere fazla odaklanma olarak karşımıza çıkıyor fakat asıl önem teşkil eden yürütücü işlevlere bir katkıda bulunulmamış.Öğrenme güçlüğü temalı çocuklarda yürütücü işlevlerin yanı sıra özellikle görsel algı becerileriyle dikkat, bellek ve oryantasyon becerilerinin de ergoterapistler tarafından değerlendirilmesi ve bu becerilerin gelişimsel olarak değişim gösterdiği göz önüne alınarak uygulanacak müdahale programının çocuğun ihtiyaç ve isteklerine göre planlanması çok önemlidir.” Şeklinde konuştu.Erg. İsa Kör: “Engelli Bireylere Biz Bu İmkânı Sunabiliriz”Erg. İsa Kör ise, “Korona Sürecinde Özgül Öğrenme Güçlüğünde Ergoterapist ile Ailenin İş Birliği” konusuna ilişkin paylaşımlarda bulundu.Kör, “Engelli öğrencilerin elektronik çevrede çalışma imkânları çok fazla yok, özellikle pandemi sürecinde bütün öğrenciler ve bizler de elektronik çalışmaya geçtik. Ben üç aydır öğrencilerimle uzaktan eğitim yapıyorum bazı engellerde bir nebze olsa da bazılarında çok mümkün olmuyor.Biz elektronik çevredeki çalışma imkânlarını yakalarken teknolojinin gelişmesiyle engelli bireylere biz bu imkânı sunabiliriz. Her çocuğun kendine göre becerikli olduğu bir alan var, bu becerileri keşfetmek genimizden gelen özelliklerimizi kullanmamız gerekiyor. Bunu keşfetmek konusunda ailelerin hassasiyeti çok önemli. Çoğu zaman aile keşfedemediği için bocalamaya başlıyorlar o zaman da bizlere danışıyorlar.” Dedi

16 HAZ 2020

Korona Günlerinde Ergoterapi Müdahaleleri Konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi Bölümü ve Ergoterapi Kulübü, Prof. Dr. Sevda Asqarova’nın öncülüğünde düzenlenen “Korona Günlükleri: Ergoterapi Müdahaleleri” konulu etkinliğin üçüncüsü Zoom Webinarı ile çevrimiçi olarak gerçekleşti.Erg. Selen Okay: “Aşamaları Doğru Değerlendirmek Gerekir”Etkinliğin üçüncüsüne de alanında çok sayıda uzman ergoterapist katıldı. Erg. Selen Okay, “Karantina döneminde el becerilerinin değerlendirilmesi ve aktiviteler ile desteklenmesi” başlıklı sunumunu yaptı. Okay, “Biz ergoterapistlerin kişileri değerlendirme sürecinde yaş, meslek ve ilgi alanı oldukça önemlidir. İnce motor gelişimi iyi ise biz bir çocuğun dil gelişimi de iyi olarak değerlendiriyoruz. Aktiviteler arasında hareketlerin koordinasyonu da oldukça önemlidir. Aileleri yönlendirerek pandemi süresinde online görüşmelere devam ediyoruz.” Dedi.“Bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerek”Erg. Selen Okay ise çocuklarda dokunsal ayırt edici sistemin çok önemli olduğunu belirtti. Okay, “Kontrollü göz hareketleri, objeleri bulma, hareketli objeleri tutabilme, odaklanabilme ya da istenilen yere materyalin bırakılması göz koordinasyonu açısından son derece önemli. Üyelerde görsel ayırt edici sistem olarak değerlendirdiğimiz başlıklar keskin özelliklere sahip nesneleri ayırt etmesidir. Örneğin kalabalık bir masadan bir nesneyi almasını istediğimizde, bu noktada ince motor, tutuş, kavrama önemli fakat görsel olarak ayırt ediyor olması da önemlidir. Bir başka değerlendirdiğimiz kavram ise görsel ile mekânsal ilişkileri ayırt etmesidir. Biz bunu obje ile vücut arasındaki uzaklık-yakınlığı dengelemesi olarak değerlendiriyoruz. Çocuklar, top atma tutma mesafesini ayarlayamazsa bu durumu sadece ince motor becerisi üzerinde değerlendirmek yanlış olur. Top tüylü olabilir ve çocuk bunu tutmak istemiyor olabilir. Sözel olarak konuşmaktansa video kaydını oldukça önemsiyorum. Gelişimi izleyerek hangi basamaklarda eksiklik görüyoruz bunları takip etmeliyiz. Belirli bir yaşı yok takip ederek gecikme gördüğümüz alanlarda hemen müdahale etmeliyiz. Bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak bir değerlendirme yapmak en sağlıklı sonucu verecektir.” Şeklinde konuştu.Erg. Alirıza Anteplioğlu:“Her açıdan duyuları uyarmaya çalışıyoruz”Erg. Alirıza Anteplioğlu ise ‘Pandemi Dönemi Toplum Ruh Sağlığı Merkezinin Ergoterapi Yaklaşımı’ konusuna ilişkin paylaşımlarda bulundu. Anteplioğlu, toplum ruh sağlığı merkezinin kuruluş amacı ile ilgili bilgi verdi. Anteplioğlu, “Toplum ruh sağlığı merkezinin kuruluş amacı bireylerin sahip oldukları yetileri kaybeden kişinin yaşam kalitesini arttırmaktır. Danışan merkezli bir çalışma düzeni takip ediyoruz. Bireylerin sosyal hayata uyumlu ve tam bağımsız bir şekilde kendi haklarını yerine getirmesini amaçlıyoruz. İlk başta günlük yaşam aktivitelerinde bir problem olup olmadığını tespit ediyoruz.Problem varsa hangi alanda, başlamak ve sürdürmek alanında ne kadar yetkin bunları anlamak ilk aşamada çok önemli. Buradan elde ettiğimiz veriler ile bireylere özgü program geliştirmeye başlıyoruz. Örneğin aktivite konusunda bir problem yaşayan bireylere motivasyonel görüşmeler ve ödevlerle hastalarımızı desteklemeyi hedefliyoruz. Burada önemli olan bireylere unuttuğu duyularını uyararak hatırlatmaktır. Bizler kullanmadığımız duyuları unutmaya müsait yapıdayız. Bu nedenle hastalarımızı eksiklerini gördüğümüz noktada uyararak harekete geçirmek oldukça önemlidir. Bireyleri her alanda değerlendirmeliyiz. Her ortamda değerlendirerek bu ortamlara uygun program oluşturmamız gerekiyor. Birey evde hastalığına bağlı sorumluluklarını yerine getirmekte problem yaşıyorsa, motivasyonel konuşma yolunu deniyoruz. Yapabileceğine ikna ediyoruz. Ancak her hastada bu yol işe yaramayabiliyor. Bu noktada hastayı anlamak ve hastanın da gönüllü olacağı yol izlemek önemli” dedi.Erg. İremnur Soylu:“Farklılıklarının farkına varmamız gerekiyor”Erg. İremnur Soylu “Pandemi sürecinde ebeveyn-çocuk etkileşimi ve Ergoterapi yaklaşımı” konusunu değerlendirdi. Erg. Soylu çocukların durumunu açıklama noktasında bireysel farklılıklarını ele alarak yorumlamanın önemli olduğunu vurguladı. Soylu, “Dokunsal, işitsel, görsel gibi durumlarda çocuğun tepkilerini anlamak için farklılıklarının farkına varmamız gerekiyor. Aileler ile görüşmelerimde, çocuklarında problem olarak gördükleri alanları sıralamaların talep ediyorum. Daha sonra zorlandığı aktiviteler ve memnuniyet sıralamasını belirlemek önem sıralamasını da desteklemektedir. Ebeveyn ve çocuk evde sürekli bir arada kaldığı için çocukların eğitim ve otorite saatleri çok değişti. Dolayısıyla velide ki şikâyetleri somut olarak ortaya koyabilmek ve çocuğun durumunu daha iyi analiz etmek için net bir sıralama belirlemek önemlidir. Terapi sürecinde ailelere günlük oyun ödevleri veriyoruz. Online terapi ile problemli alanları yerinde tespit ettik. Çocuk bu sürece şahit olmadı. Buradaki amacımız ebeveyn için doğru etkileşim neler bunları tespit etmektir. Devamlılık, dikkat ve katılım sürecini değerlendiriyoruz. Çocuğa bir nesne veriyoruz ve ne kadar süre oynadığını inceliyoruz. Dikkatini nesne üzerinde tutabiliyor mu ve katılım olarak ise çocuk nesneyi neyde kullanıyor. Bu basamakları dikkatli şekilde inceliyoruz. Bunun yanı sıra anne ve çocuk arasında serbest oyun zamanında etkileşimi oldukça önemlidir. Oyunu başlatmayı önce kim yapıyor, iş birliği kurması ve duygusal durumu ne yönde olumlu ve olumsuz etkili iletişimin temel noktasına ulaşmaya hedefliyoruz. Çocukların gelişim yaşına göre gelmesi gereken bir nokta var ve buna yönelik belirli ödevler veriliyor. Ebeveynlere benim bu noktada en büyük tavsiyem oyun oynanmasıdır. Duygusal tepkiler vererek gerçekten onun arkadaşı gibi onun yaşında ve onun ihtiyaçlarını düşünerek oyun oynamaya çalışın. Bu süreçte disiplin ve rutin kavramlarına dikkat ederek süreci takip etmek oldukça önemlidir. Ailelerin oluşturacakları rutinlere dikkat ederek ve bozmadan ilerlemesi en sağlıklı sonuca ulaştıracaktır” ifadelerinde bulundu.Erg. Cahit Burak Çebi : “Hayatınız bir nehir olsaydı neye benzerdi?”Programa katılan Erg. Cahit Burak Çebi de ‘Covid-19 Sürecinde Meydana Gelen Psikiyatrik Rahatsızlarda Comp ve Kawa Temelli Ergoterapi Müdahaleleri’ konulu bir sunumunu yaptı. Yaşadığımız pandemi sürecinin psikolojik yansıması virüs kadar hızlı yayıldığını belirten Çebi, herhangi bir psikolojik gelişimi normal düzeyde olan bireylerin bile depresyon bozuklukları, kaygı, anksiyete, panik atak, çaresizlik ve sosyal fobi geliştirdiğini belirtti. Erg. Cahit Burak Çebi, “Psikoterapi sürecinde eğlenceli bir yol izlemek önemlidir. Ben bu süreçte kawa modeli dediğimiz bir süreç izlemeyi tercih ediyorum. Psikiyatrik durumlarda izleyebileceğiniz en eğlenceli modeldir. Japon Ergoterapist Michael tarafından bir değerlendirme aracı olarak geliştirilmiştir. Kawa, bizim yaşam yolculuğumuzu temsil eden bir nehir anlamına gelir ve nehrin akışı bizim sağlık durumumuzu belirlemektedir. Bireylere, hayatınız bir nehir olsaydı nehriniz neye benzerdi diye bir soru yöneltiyoruz. Pandemi süresinde bireylerden durağan bir nehir modeli yanıtı aldık. Diğer önemli unsurlar ise bireylerin nehirlerinin tabanı ve duvarlardır. Nehir tabanı ve duvarlar kişinin sosyal yaşamını temsil etmektedir.  Bu aşamada bireylere kiminle beraber olduklarını soruyoruz. Pandemi süresi genelde aileler ile geçirildiği için birey bu noktada yalnız olmadığını görerek farkındalık kazanıyor. En önemli unsur kayalardır. Kaya metaforu endişe, korku, mesleki performans zorluklarımızı yansıtmaktadır. Kaya metaforunu öğrenebilmek için şu an yaşadığı bir problem olup olmadığını sorguluyoruz. Önemli olan bu kayaların suyun akışını etkilememesidir. Bireyler bunları görerek benim çeşitli problemlerim var bu durum da yaşam akışımı etkiliyor diyebiliyor. Olayları hastanın bakış açısından değerlendirerek odak noktayı belirlemek ve müdahale ederek kayaları kırıyoruz. Farkında olmak, farkındalık kazanmak hem ergoterapistler açısından hem de hasta açısından oldukça önemlidir. Böylece bireylerin, öncesi ve sonrası olarak süreçlere hâkim olmasını ve bizzat kendi farkındalığı ile sonuca varmasını sağlıyoruz” ifadelerinde bulundu.

11 HAZ 2020

"Şımartılan Çocuk İleride Narsist Oluyor!"

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan Çocuk Gelişimi ve Eğitimciler Derneği (ÇGEDER)’in düzenlediği Çocuk Gelişimi ve Eğitimciler Derneği Söyleşilerinin 1’incisine katıldı. Günümüzde çocukların evde hüküm sürdüğünü, evin liderinin çocuk olduğuna dikkat çeken Tarhan, ‘Ben tadamadım o tatsın, ben çektim o çekmesin’ yaklaşımıyla büyütülen çocukların şımarık ve narsist olduklarını söyledi.“Sıcak temas olmadığı zaman çocuğun beyninde büyüme organı salgılanmıyor”Moderatörlüğünü ÇGEDER Genel Başkanı ve Üsküdar Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nurper Ülküer’in yaptığı söyleşide Prof. Dr. Nevzat Tarhan anne-çocuk arasındaki sıcak temas ilişkisinin önemine değindi. Tarhan, “Çocuk bakım evlerinde çocuklara çok iyi bakılır ama her gün bakıcı değişir. Her birinin çocuğu kucağına alması tutma, altını değiştirme biçimi farklı. Bu çocukta temel güven duygusunu geliştirmez diye kitaplarda yazıyor. Bu çocuklarda hospitalizasyon hastalığı oluyor ve ani ölümler gerçekleşebiliyor. İştahsızlık oluyor, büyüme yavaşlıyor. Bu durum neden oluyor diye yapılan araştırmalarda çocuklardaki anne ve anne yerine geçen kişiyle sıcak temas olmadığı zaman çocuğun beyninde büyüme organı salgılanmıyor.Büyüme hormonu da vücuttaki bütün kimyasalları tetikleyen bir şey. Büyüme hormonu salgılandığı zaman bütün hücreler canlanıyor vücut enerjiyi, gıdayı, DNA’nın çoğalması, hücrenin bölünmesi her şey etkileniyor. Hormon düşük olduğu zaman büyüme duruyor. Bunların neden salgılanmadığına dair yapılan araştırmalarda çocuğun çocukluk depresyonu oluşuyor. Buna anne yoksunluğu sendromu deniyor. Bu sendromda anne veya anne yerine geçen kişi tutarlı ve güvenli bir ilişki çocukla oluşturamıyor. Güven temelli ilişki oluşturulamadığı için çocuk bu durumda hayat güvenli değil diye yaklaşıyor ve devamlı bir korkuyla yaşıyor. Devamlı bir stres oluyor. Beyindeki stres hormonu bağışıklık sistemini çökertiyor ve bağışıklık sisteminin yavaşlamasıyla büyüme hormonu yavaşlıyor.” dedi.“Oyun çocuğun en ciddi işidir”Beyin araştırmalarını çocuk gelişimi açısından değerlendiren Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çocuğun sinir sisteminin gelişiminde % 50’den fazlası ilk çocukluk döneminde gelişiyor. Çocuk eline aldığı suyu yere dökünce yaramazlık yapıyor diyoruz. Aslında çocuk yaramazlık yapmıyor yer çekimine karşı kasların gelişmesi için o deneyi kendi kendine yapıyor. Onu yaparken beyin beyincik arasındaki sinirsel devreler çalışıyor. Çocuğun yaramazlık yapması dediğimiz şey yer çekimine karşı motor sinir koordinasyonunu öğrenmesidir. Onu öğrenirken o dönemdeki bütün denge hücreleri, sinir lifleri çalışıyor. Ayna nöronlar var. Anne güldüğü zaman çocuk da gülüyor.Çocuk gülmeyi bilmiyor anneyi aynalıyor o anda ve böyle öğreniyor. Çocuk eğitiminde çocuğu karşımıza alıp verdiğimiz söz bilgilerin % 10-20 oranında önemi var. Anne çocuk arasındaki en önemli ilgi aktarımı duygusal bilgilerin aktarımıdır. Temel güven duygusu, öğrenme çabası bunlara bağlıdır. Çocuk bir şey öğrenir daha sonra onu oyun içerisinde taklit eder. Oynarken öğrendiği şeyin tekrarı çocuk için pekiştirme oluyor. Bu yüzden oyun çocuğun en ciddi işidir. Oyunu hafife almamak lazım. Soyut düşünce becerisi çocukta öyle gelişir.” şeklinde konuştu.Psikiyatrik hastalıklarda en önemli sorun ‘Çocukluk çağı travmaları’Prof. Dr. Nevzat Tarhan pozitif ebeynlikte dört tane pozitiflik olması gerektiği ve bunların pozitif iletişimi, pozitif yorum, pozitif anlam ve pozitif amaç belirlemek olduğunu söyledi. Tarhan, “Annelik ve babalığın olduğu sıcak ortamda büyüdüğü zaman çocukta duygusal ihmal gelişmiyor. İleri yaştaki psikiyatrik hastalıklarda en önemli sorun çocukluk çağı travmalarıdır. İlk üç yaşta bir çocuk anne yoksunluğu yaşarsa o çocuk suç makinası oluyor. Çocukluk çağı travmalarının beş tane maddesi vardır bir tanesi de duygusal ihmaldir. Yedirir, içirir her şeyi yaparsın ama anneyse çocuk arasında duygusal alışveriş olmazsa çocukluk çağı travması geçiriyor.Annede duygu ifadesinin olmaması, ağladığında güldüğünde ilgilenmemesi gibi durumlar çocuğun gelişimini olumsuz etkiliyor. Hayatında korku duygusu egemen oluyor. Korkunun olması güvenin azalması demektir. Güvenin azaldığı zamanda herkesi düşman gibi görmeye başlıyor ve suç işlemeye başlıyor. Duygusal alışveriş çocukta yeme içme kadar önemli. Onun için biz bir hasta geldiği zaman rutin yaptığımız testlerden bir tanesi çocukluk çağı travması var mı, fiziksel ihmal var mı diye bakıyoruz. Bunlar pozitif ebeveynlik açısından çok önemli.” ifadelerini kullandı.“Kutuplaşma olan yerde huzur olmaz”Prof. Dr. Tarhan, anne ve babaların çocuğunu iyi yetiştirmek için hep çocuğun hatalarına odaklı ebeveynlik yaptığını belirtti. Tarhan, “Anne baba hatalara odaklı olduğu için çocuk anneyi babayı cezalandırıcı, disiplin odaklı olarak görüyor. Disiplin odaklı ebeveynin olduğu yerde çocuk anne ve babadan ergenliğe girer girmez kaçmaya çalışıyor. Korkuya dayalı bir disiplin var. Hâlbuki disiplin içinde sevgi olan disiplin olacak.Anne ve baba ortak dil kullanırsa çocuk sağlıklı yetişiyor. Negatifi düzeltmek yerine pozitifi bekleyip onu pekiştirmek önemli. Çocuk yanlış bir şey yaptığında yaptığı yanlışı korkutup azarlayıp düzeltmesini sağlamak çocukta özgüveni zedeleyici ve korkunun sağladığı bir disiplin olur. Anne baba olmadığı zaman çocuk yine bildiğini yapar. Pozitif ebeveynlikteki en önemli şeyden birisi anne ve babanın ortak dil kullanmasıdır. Evde anne baba bir koalisyon yapacak, çocuklar kendi aralarında koalisyon yapacak. Anne bir çocukla, baba bir çocukla koalisyon yaparsa o evde kutuplaşma olur. Kutuplaşma olan yerde huzur olmaz.” dedi.“Şu anda çocuklar evin lideri”Prof. Dr. Tarhan, artık çocukların evde hüküm sürdüğünü evin liderinin çocuk olduğunu ifade etti. Tarhan, “Şu anda çocuklar evin lideri. Ataerkildi, anaerkildi şimdi çocukerkil olduk. Bu da çocuk gelişiminde çocuğu olumsuz etkileyen bir şeydir. Çocuk hayatı anne babadan öğreniyor. Burada önemli olan çocuğumuzu mutlu etmek değil çocuğu hayata hazırlamaktır. Onun için bazı durumlarda hayır diyebilmek gerekiyor. Ben tadamadım o tatsın, ben çektim o çekmesin diye çocuğunu pamukların üstünde büyütüyor. Çocuk bu şekilde büyütüldüğü zaman narsist oluyor. Hep bana der, kendini patron olarak görür ve evin lideri benim der. Çok şımarıktır.Biz hiperaktif sanıyoruz ama aslında o şımarıklıktır. Böyle olunca çocuk herkes benim istediğimi yapmalı diye düşünüyor. Büyüdükten sonra da anneyi babayı silkelenecek meyve ağacı gibi görüyor istediği olmadığı zaman anne babayı silkeliyor. Daha sonra anne baba çocuğuma iki kişilik üç kişilik sevgi verdim neden böyle oldu diyor. Sevgi disiplinsiz bir sevgi çünkü. Kuralsızlık bu hayatta mümkün değil. İnsan sosyal, ilişkisel bir varlık. Tek başına yaşamaya göre yaratılmamış. Bu nedenle anne baba böyle durumlarda başını okşayarak gerekçelerle birlikte hayır diyecek. Çocuğa büyük insan gibi davranacağız ama büyük insan davranışı beklemeyeceğiz” şeklinde konuştu.

10 HAZ 2020

1 Konu 1 Konuk Etkinliğinin 28’inci Oturumu Gerçekleştirildi

Üsküdar Üniversitesi İş Güvenliği, İş Sağlığı ile Çevre Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi ÜSGÜMER'in düzenlediği 1 Konu 1 Konuk etkinliğinin 28’inci oturumu online olarak gerçekleştirildi. Programın konuğu İş yeri Hekimi – Sağlık Koordinatörü Dr. Ali Osman Bahçevan oldu.28’incisi düzenlenen online programda Dr. Ali Osman Bahçevan “Salgın Hastalık Sürecinde İşyerlerinde Uygulama ve Örnekleri” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi.“Yaşlıları dışarı çıkartmayarak başarı kazandık”Dr. Ali Osman Bahçevan belli yaşlara uygulanan sokağa çıkma kısıtlamasının ölüm oranlarını olumlu yönde etkilediğini söyledi ve “Yaşlıların sokağa çıkmasını kısıtlayan genelgeler sayesinde ölüm oranlarını önemli ölçüde azalttık. Aslında biz hekimler olarak bu genelgelerin tüm yaş gruplarına uygulanmasını belli dönemlerde şiddetle önerdik. Ama bir yandan da ekonomiyi gözetmek gerekiyordu.” sözlerini kullandı.“Bu süreçte pozitif ayrımcılık yapmak zorundayız”Dr. Ali Osman Bahçevan “İş yerlerinde hala daha en boş gündem maddemizi hamileler, engelliler ve kronik hastalar oluşturuyor. Biz bu kapsama giren çalışanların idari izinli sayılmaları taraftarıyız. Fakat iş yerleri bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Önemle söylemek gerekiyor ki hamileler, engelliler ve kronik hastalara bu sürede pozitif ayrımcılık yapmak zorundayız. Bu süreçte biz iş yeri hekimleri kronik hastalıkları da belli dönem sonrasında gruplandırmaya başladık. Şu anda Cumhurbaşkanlığı bu özel durumlu çalışanlar için yeni bir genelge yayınladı. Biz iş yeri hekimleri de bu genelgeye göre uygulama yapıyoruz. Hala daha kronik hastalarla ilgili sürece devam ediyoruz. Hamileler konusunda ise çalışmalara devam ediyoruz. Özellikle 24 hafta ve sonrası hamilelerin idari izinli sayılması gerektiğini söylüyoruz.” dedi.İş yerinde vaka yönetimiİş yerinde rastlanan herhangi bir pozitif vakada izlenmesi gereken yollara değinen Dr. Ali Osman Bahçevan, “Böyle bir durumda yakın temaslı ve temaslı ayrımı yapılması gerekiyor. Pozitif vakayla direkt temas eden, bir metreden yakınında on beş dakikadan fazla yüz yüze kalan, pozitif vakayla aynı uçakta seyahat eden, pozitif vakayla aynı evde yaşayan kişiler yakın temaslıdır. Sağlık bakanlığının yayınladığı genelgeye göre yakın temaslı kişiler on dört gün izole olmalı. On dört gün boyunca belirti yoksa teste de gerek yok. Fakat bulgu varsa test yapılmalı. Temaslı olan kişiler ise pozitif vakayla aynı ortamda bir metreden uzak mesafede bulunan kişilerdir. İş yeri hekimleri bu iki ayrımı iyi yapmalı. Çalışanlar bu seçeneklere göre iki sınıfa ayrılmalı.” dedi.“Klima hastalığı bulaştırma konusunda büyük rol sahibi”Dr. Bahçevan, virüsün damlacık yoluyla çok hızlı yayıldığına dikkat çekti. Bahçevan, “temastan ziyade ağız ve damlacık yoluyla bulaşıyor. Klimalarında kendine has riskleri var. Klima hangi tip olursa olsun içerideki hava hareketini arttırıyor. Klimanın çalıştığı ortamda da damlacıklar sürekli ortamda kalıyor. Klima hastalığı bulaştırma konusunda büyük rol sahibi. İş yerlerinde yaz aylarının gelmesiyle birlikte klima konusu sorun teşkil ediyor. Biz hekimler olarak özellikle toplu çalışılan ortamlarda klima kullanılmasını önermiyoruz.” ifadelerini kullandı.Online söyleşi soru cevap bölümünün ardında sona erdi.

08 HAZ 2020

Korona Günlerinde Ergoterapi Konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi Bölümü ve Ergoterapi Kulübü, Prof. Dr. Sevda Asqarova’nın öncülüğünde düzenlenen “Korona Günlükleri: Ergoterapi Müdahaleleri” konulu etkinliğin ikincisi Zoom Webinarı ile çevrimiçi olarak gerçekleşti.“Çocuğa özel yaratıcılığımızı konuşturmak bu durumda çok kıymetli”Erg. Rümeysa Coşkun, “Karantina Döneminde Gelişimsel Koordinasyon Bozukluğu olan çocuklarda Evde Yapılabilecek Aktiviteler” başlıklı sunum yaptı. Coşkun, “Çocuğun ilgisini çeken ve motor aktivitelerde pratiklik yani onların daha kolay tolere edebileceği şekilde değişiklikler yapmamız gerekiyor. Materyallerde değişiklik yapmak sizin yaratıcılığınıza kalmış. Benim çocuk için önereceğim şey o çocuk için çok basit ya da zor kalabilir. O yüzden her çocuğa özel yaratıcılığımızı konuşturmak bu durumda çok kıymetli oluyor. Oyunda kalmalarını sağlamak bizim için önemli. Çocuğa bir şey söylediğimiz zaman onun bunu anladığından emin olmamız gerekiyor.Anladığından emin olmak için basit sorularla da bunu teyit etmemiz gerekiyor. Çocuğu ilk önce takım değil bireysel spor faaliyetlerine yönlendirmekte fayda var. Çünkü takım içerisinde diğer arkadaşlarına göre başarısız olduklarını gördüklerinde hem arkadaşları tarafından dışlanma problemi hem de özgüven problemleriyle karşı karşıya gelebiliyorlar. Motor beceri gerektiren aktivitelerde güçlük çekenler için daha basit motor aktiviteler verilebilir. Örneğin birlikte masa kurma, masa toplama, bulaşıkları makinaya yerleştirme. Bunlar bizim için basit gözükse de tabakların nasıl yerleştirileceğini planlamak onlar için çok zor olabilir” şeklinde konuştu.“İşaretleyiciler çok önemli”Erg. İsa Kör ise “Pandemi Sürecinde Günlük Yaşam Aktivitelerinin Planlanması” konusunu değerlendirdi. Erg. Kör, “Özel gereksinimli çocuklar için en sık bildirilen engeller çevrenin fiziksel tasarımı, sosyal çevre, malzemeden veya çevreden yoksun bırakma. Sadece özel gereksinimli bireyler için değil ailelerin çocuklarını çok iyi tanıyıp yönetemedikleri için de danışanlarım başvurabiliyorlar. Özel gereksinimi olmayan çocukların haricinde de çevresel ve fiziksel tasarımlar bize ve çocuklara engel olabiliyor. Genelde yetişkin gruplarla çalıştığımda fiziksel bir problemimiz varsa çevresel ve fiziksel tasarımlar çok önemli oluyor. Bir zamanlar görme engellilerle çalışma fırsatımda oldu. Onlar için işaretleyicilerin olması gerekiyor ve onların sosyal ortama çıkabilmeleri için işaretleyiciler çok önemli.” dedi.“Aile yaklaşımları çocuğun hayatında çok önemli”“Covid-19 Sürecinde Özel Gereksinimli Çocuklara Ebeveyn Yaklaşımının Ergoterapist Tarafından Yönlendirilmesi” konulu sunumunu yapan Erg. Bilgesu Varol, “Aile yaklaşımları çocuğun hayatında dış dünyada bağımsız olabilmesi için ihtiyacı olan deneyimleri kazanması açısından çok önemli. Şehir dışına okumak için gittiğimizde 18 yaşına kadar aileden kazanıp biriktirdiğimiz şeyler bizim için çok önemli.  Bu çocuk bağımsız olabilmek için alt yapıyı aslında aileden alıyor. İki yönlü iletişim becerisi kurmaya sahip olma, sorunlarına çözüm yolları araması, çocuğun yaşamını sağlıklı olarak yürütebilmesi, öz güveni yüksek biri olabilmesi özelliklerinin hepsinin temeli ailede atılıyor. Bu yüzden aile yaklaşımları çocuğun hayatında çok önemli.” dedi.“Terapist ile aile kesintisiz bir iletişim içinde olmalı”Son olarak Erg. Emre Savaş, “Salgın Döneminde Otizm Spektrum Bozukluğunda Ergoterapist ile Aile İletişiminin Önemi” konusuna ilişkin paylaşımlarda bulundu. Erg. Emre Savaş, “Otizm tedavisinde kesinlikle terapist ile aile kesintisiz bir iletişim içinde olmalı. Tedavi sürecinde bazı aileler çocuklarını sadece tedaviye getiriyor ve geriye kalan sorumluluklarını yerine getirmiyorlar. Bunları terapist olarak bizim ailelere anlatmamız gerekiyor. Terapist, yapılan çalışmalarla ve gidişatla alakalı sürekli olarak aileyi bilgilendirmeli ve aileyi bu süreç içerisinde tutmalı ve yönlendirmeli. Terapist aileyi bu sürecin içine dâhil ediyor fakat aile birkaç zaman sonra tekrar durumdan kopabiliyor. Burada terapistin süreci dikkatli bir şekilde yönetmesi gerekiyor. Bu söylediklerimi sadece otizm spektrumlu çocuklar için değil özel gereksinimi olan bütün çocuklar ve aileleri için geçerli” ifadelerini kaydetti.