İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi - Haberler

08 MAR 2021

Sosyoloji Staj Seminerlerinin İlki Gerçekleştirildi...

“Psikolojinin ne olduğu bilinmiyorken ben sosyoloji okudum”Sosyoloji bölümü hakkında fikirlerini paylaşan Gülerler; “Psikolojinin ne olduğu bilinmiyorken ben sosyoloji okudum. Sosyoloji okuduğum zaman kimse sosyoloji nedir diye bilmiyordu. Ben ne yapacağım, mezun olduğumda ne olacağım diye çok düşündüm. Ama mezun olduktan sonra ve yıllar geçtikçe aslında sosyolojinin çok verimli bir bölüm olduğunu, verimli iş sahalarına sahip olduğunu öğrendim. Tabii ki zamanın da ilerlemesiyle birlikte farkına vardım. Şu anda iyi ki sosyoloji okumuşum diyorum. Ben sosyolojiyi hayatımda farklı farklı yerlerde kullandım.” şeklinde konuştu.“Üsküdar Üniversitesinde bizim departmanda çalışan öğrenciler çok şanslılar”Çalıştığı şirketlerden çok faydalandığını dile getiren Gülerler; “Bizim zamanımızda bu kadar çok iş imkânı yoktu. Kişiler üniversiteden mezun olduktan sonra genelde iş deneyimleri olmadıkları için yurt dışına gidiyorlardı. Benim böyle bir imkânım olmadığı için daha çok yarı zamanlı organizasyonlarda çalıştım. O dönemdeki etkinliklerde tabii ki bu şekilde değildi. Üsküdar Üniversitesinde bizim departmanda çalışan öğrenciler çok şanslılar. Okuduğum üniversite devlet üniversitesi olduğu için hiçbir şekilde iş imkânı, staj imkânı yoktu. Ben yarı zamanlı etkinliklerde hosteslik yaparak çeşitli organizasyonlarda katılarak CV’mi biraz doldurmaya başladım. Üniversiteden mezun olduktan sonra CV’mi üç beş tane şirketle doldurdum. Bu şirketlerin bana çok büyük faydası dokundu.” ifadelerini kullandı.“Büyük şirketlerde çalışmamın arkasında sosyoloji bölümü var” Endüstri sosyolojisinden söz eden Gülerler; “2007’de etkinlik ve organizasyon üzerine kendi şirketimi kurdum. Kendi şirketimde aynı şekilde etkinliklere, organizasyonlara, seminerlere devam ettim. Özellikle kendi şirketimde motivasyona yönelik insan kaynakları departmanları da gelişmeye ve büyümeye başladı. O şirketler mali işlerden ya da muhasebe işlemlerinden çıkıp artık çalışanlara yönelik ne tür aktiviteler yapılmalı, çalışanların ne tür mutlulukları sağlanmalı gibi birtakım faaliyetlere geçiş yaptı. Ben sosyoloji içerisinde endüstri sosyolojisi okuduğum için bana çok büyük artıları oldu. Şu anda gündemde olan X, Y, Z kuşaklarının toplumu nasıl etkilediğini, nasıl bir yapılanmaya doğru gittiğini kendi şirketimde de uygulamaya başladım. İnsanların çalışırken verimliliğini ne arttırır, motivasyonlarına etki eden şeyler nelerdir, sadece maddi olanaklar yeterli midir gibi sosyolojik araştırmaların hepsi sosyolojide öğrendiğim istatistik bilgilerdi. Endüstri sosyolojisi, o dönemde elde ettiğim bilgilerin şu anda toplumda nasıl yerleştiğini görebilmemi sağladı. Büyük şirketlerde çalışmamın arkasında sosyoloji bölümü var.” dedi.

25 ŞUB 2021

Arslan: “Azerbaycan Yenilgisinin Yol Açtığı Gerilimin Boyutunu Gösteriyor”

Üsküdar Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (İngilizce)  Bölüm Başkanı Prof. Dr. Havva Kök Arslan, Ermenistan’da yaşanan darbe girişimine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.Azerbaycan yenilgisinin yankıları olarak değerlendirilebilirProf. Dr. Havva Kök Arslan, Ermenistan’da ordunun hükümete yönelik yaptığı istifa çağrısını bir darbe girişimi olarak nitelendiren Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan halkı sokaklara çıkmaya ve orduya karşı koymaya çağırdığını söyledi.  Prof. Dr. Havva Kök Arslan, “Bu durum aslında Azerbaycan’a karşı uğradığı yenilgi sonucunda işgal ettikleri topraklardan çekilmeyi kabul eden Ermenistan hükümeti ile ordu arasındaki gerilimin geldiği boyutu gösteriyor” dedi.Türkiye her zaman sivil idareyi desteklemelidir15 Temmuz 2016 darbe girişimine maruz kalan Türkiye’nin ilkesel olarak her türlü darbe girişimine dünyanın neresinde olursa olsun karşı çıkmalı ve sivil idareyi desteklemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Havva Kök Arslan, “Bu Ermenistan’daki durum için de geçerlidir. Ermenistan’da orduya karşı sivil iktidara verilecek destek ülkemizin darbeler konusundaki tutumunun ne kadar tutarlı olduğunu gösterecektir” dedi.Rusya’nın desteği, Türkiye ve Rusya’yı karşı karşıya getirebilirProf. Dr. Havva Kök Arslan, şunları söyledi: “Bununla beraber, bölgedeki ABD-Rusya rekabetinin sonucu olarak Ermenistan’daki olası bir darbe bölgenin daha da karışmasına sebep olabilir. Her ne kadar Kremlin, mevcut gerginliği Ermenistan’ın iç sorunu olarak gördüğünü beyan etmişse de Paşinyan hükümeti ile olan mesafeli ilişkileri bilinmektedir. Moskova, Paşinyan’ın yerine Rusya taraftarı bir lideri destekleyerek Kafkasya’da yeniden nüfuz kazanmaya çalışması halinde Türkiye ve Rusya karşı karşıya gelebilir. Büyük güçlerin güdümünden uzak bir Ermenistan’ın varlığı Türkiye’nin menfaatinedir.”

25 ŞUB 2021

Korona Günlerinin Şarkısı “Ben Yoruldum Hayat” Oldu

Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Tuğba Aydın Öztürk, Method Research Company Proje Direktörü Hale Aslı Kılıç ve Pazarlama Uzmanı Şeyda Aydın tarafından yürütülen ‘2. Dalga Sonrası Türkiye Araştırması’ sonuçlandı.Türkiye’nin şarkısı, “Ben Yoruldum Hayat” oldu Araştırmada katılımcılara “Pandemi sürecinde kendinizi düşündüğünüzde hangi şarkı sizi en iyi yansıtmaktadır’ şeklinde açık uçlu bir soru da yöneltildi. Şarkıların çok büyük bir çoğunluğunun arabesk müzik türünde olup olumsuz duyguları temsil ettiği görüldü. Ancak yine de umut, sabır, teselli gibi duyguları yansıtan şarkılar da listede yerini aldı. Buna göre Türkiye genelinde ruh halimizi en iyi yansıtan şarkı Mümin Sarıkaya’nın ‘Ben Yoruldum Hayat’ isimli şarkısı oldu. Kadınlar en çok Göksel’in ‘Depresyondayım’ isimli şarkısını ve erkekler ise Müslüm Gürses’in ‘İtirazım Var’ isimli şarkısının kendilerini en iyi şekilde yansıttığını söyledi.Pandemiyle ilgili şarkı listemizGenel ortalamaya bakıldığında Türkiye’nin pandemi ile ilgili duygu ve düşüncelerini en iyi anlatan şarkıların sıralaması ise şu şekilde oldu:1.         Mümin Sarıkaya- Ben Yoruldum Hayat2.         Göksel- Depresyondayım3.         Edip Akbayram- Güzel Günler Göreceğiz4.         Sezen Aksu- Geçer5.         Müslüm Gürses- İtirazım Var6.         Pinhani- Dünyadan UzakProf. Dr. Nevzat Tarhan: “Arabesk hissiyat, depresif hissiyattır”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Müzik tercihlerinde en çok “Ben Yoruldum Hayat” ve “Depresyondayım” şarkılarının tercih edilmesi, bu dönemde arabesk hissiyata sığınma duygusunun ortaya çıktığını gösteriyor. Arabesk hissiyat, depresif hissiyattır” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Arabesk hissiyatı rahatlatır ancak üretkenliği düşürür”Arabesk hissiyatın, insanı depresyona sokan ve depresyonda olmaktan zevk aldıran bir yaklaşım olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şunları söyledi:“Bu da geçici olarak rahatlatıyor ama insanın çalışma motivasyonunu kırıyor, üretkenliğini azaltıyor. Biz ağlamayı yücelten bir kültüre sahibiz. Sinemaya giden bir kimseye ‘film nasıldı’ diye sorulduğunda ‘iyi değildi, ağlatmadı ki’ yanıtını veriyor. Bu arabesk hissiyatı aslında bizim için bir rahatlama yöntemidir ama insanın özgüvenini düşürür, yetersizlik ve acizlik duygusu oluşturur.56 şehirde 3 bin 500 kişiyle gerçekleştirildiOcak 2021 boyunca Türkiye’nin 56 şehrinde yaşayan 18 yaş ve üzeri 3 bin 500 katılımcı ile yapılan araştırma, pandemide özellikle ikinci dalga sonrasının etkilerini anlamayı amaçladı. Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın danışmanlığı ile gerçekleşen araştırmada kaygı hali, kişilere, kurumlara ve medya organlarına duyulan güven, Covid-19 kapsamında alınan önlemler hakkındaki düşünceler, gelecekle ilgili olumlu ve olumsuz beklentiler, aşı çalışmaları, uzaktan eğitim ve tüketim alışkanlıkları gibi çok sayıda konu masaya yatırıldı. Ayrıca elde edilen veriler Nisan 2020’de yapılan ‘Koronavirüslü Günlerde Hayat Araştırması’ sonuçları ile karşılaştırmalar sunması açısından da önem taşıyor. 

24 ŞUB 2021

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Kötü dünya sendromu Covid-19 döneminde hızlanacak”

Katılımcıların %60’ı pandemi ile ilgili en büyük korkularının sevdiklerini kaybetmek olduğunu belirtirken, %48’i sağlık sorunları yaşamaktan endişe duyduğunu belirtti. Kendisini her zaman ve çok sık yalnız hissedenlerin oranı ise pandemi öncesinde iken ikinci dalga sonrası %30’a yükseldi. Yalnızlık hissinin en yoğun olarak yaşandığı yaş grubu 25 yaş ve altı olarak tespit edildi ve oran gençlerde %44’e çıkarak Türkiye ortalamasının çok üzerinde kaydedildi. Çay, kahve ve aburcubur tüketimimiz artarken; pandemiye ilişkin ruh halimizi en iyi yansıtan şarkı ise Mümin Sarıkaya’nın “Ben Yoruldum Hayat” şarkısı oldu. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, toplumdaki sevgi ve güven duygusunun önemli olduğunu belirterek “Bu duygular toplumu bir arada tutan en önemli duygulardır. Bu duyguları toplumda canlandırabilmek önemlidir” dedi. Tarhan, bu dönemde yalnızlık hissini en çok yaşayan grubun gençler olduğuna da dikkat çekerek gençleri anlamanın önemine işaret etti. Tarhan, son yıllarda gündeme gelen kötü dünya sendromunun Covid – 19 döneminde hızlanacağına dikkat çekti.Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Tuğba Aydın Öztürk, Method Research Company Proje Direktörü Hale Aslı Kılıç ve Pazarlama Uzmanı Şeyda Aydın tarafından yürütülen ‘2. Dalga Sonrası Türkiye Araştırması’ sonuçlandı.Ocak 2021 boyunca Türkiye’nin 56 şehrinde yaşayan 18 yaş ve üzeri 3 bin 500 katılımcı ile yapılan araştırma, pandemide özellikle ikinci dalga sonrasının etkilerini anlamayı amaçladı.Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın danışmanlığı ile gerçekleşen araştırmada kaygı hali, kişilere, kurumlara ve medya organlarına duyulan güven, Covid-19 kapsamında alınan önlemler hakkındaki düşünceler, gelecekle ilgili olumlu ve olumsuz beklentiler, aşı çalışmaları, uzaktan eğitim ve tüketim alışkanlıkları gibi çok sayıda konu masaya yatırıldı. Ayrıca elde edilen veriler Nisan 2020’de yapılan ‘Koronavirüslü Günlerde Hayat Araştırması’ sonuçları ile karşılaştırmalar sunması açısından da önem taşıyor.Sonuçlar basın toplantısı ile kamuoyuyla paylaşıldı… Araştırmaya ilişkin sonuçlar Üsküdar Üniversitesince düzenlenen çevrimiçi basın toplantısında açıklandı. Basın toplantısına Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Sosyoloji Bölümü’nden Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk ve Method Research Company Kurucu Ortağı Selçuk Kılıç katıldı.Method Research Company Kurucu Ortak Selçuk Kılıç: “Pandemi asrın krizi”Method Research Company Kurucu Ortağı Selçuk Kılıç, bu araştırmanın 3 bin 500 gözlemlik, Türkiye genelinde düzenlenen 18-65 yaş arası bir araştırma olduğunu söyledi. Pandeminin asrın krizi olduğunu belirten Kılıç, “Bütün ülkelerin aynı anda küçüldüğü, bütün ülkelerin aynı anda sağlıkla ilgili sorunlar yaşadığı bir döneme denk gelmesi hasebiyle gerçekten de çok önemli. Herkesin de bildiği ve kendi dünyamızda yaşadığımız mutlu ve mutsuz kavramamız eskiden, son bir sene önce, Nisan ayında, daha pandeminin başlarında her 10 kişiden 6'sı mutlu olduğunu ifade ederken bu rakam on kişide 4’e düştü. Yani 10 kişiden artık 6'sı mutluyken, 6'sı mutsuz. Nisan ayındaki araştırmada herkes 5 ay sonra biteceğini düşünüyordu. Şimdi aradan 1 yıl geçti ve insanlar bir buçuk yıl sonra anca biter diyorlar. Dolayısıyla bu psikolojiyi biraz daha ileriki araştırmalarda devam edip, izlemek lazım ama mutsuzluk oranımızın arttığını söyleyebilirim. Bütün gruplarda, girişimci, öğrenci, ev hanımı, memur, işçi, herkesin mutsuzluk oranında bir artış var. Herkes mutlulukta düşüş yaşıyor. Ama en çok girişimciler ve öğrenciler dikkatimizi çekiyor” diye konuştu. Nisan ayındaher 5 kişiden 3'ünün kaygılı olduğunu belirten Selçuk Kılıç,  insanların şimdi de kaygılı olduğunu ancak kaygı boyutunun korkuya kaymış durumda olduğunu kaydetti.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Anlamlı sonuçlarıyla yol gösteren bir araştırma oldu”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, araştırmanın çok önemli sonuçlarıyla dikkat çektiğini belirterek yol gösterici olması açısından dikkate alınması gerektiğini söyledi.Pandemi ve pandemi sonrası halk sağlığı ile ilgili politika belirlemede bu araştırmanın Türkiye’deki sorumlu, yetkililerin işini kolaylaştıracak bir çalışma olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Krizlerde bir söz vardır; ‘Hayat zincire benzer, zincirin de en kuvvetli noktası en zayıf halkasıdır.’ Bu pandemi dönemi küresel bir gerilim ve kriz dönemidir. Bu krizlerde en zayıf halkalardan kopmalar olması beklenir. Bu zayıf halka topluma, yaş grubuna ve insandaki gelir seviyesine göre değişiyor. Bu noktalardan kırılmalar yaşanacak. 1929 ve 2008 ekonomik krizlerinde bu kırılmalar görüldü. Roma’nın bir vebadan sonra, İran’ın da Pers Hükümdarlığındaki veba salgınından sonra yıkılma süreçlerinin ortaya çıkması tarihte çok büyük anlam taşıyan olaylardır. Pandemide de aynı durum geçerli. Bu sosyolojik çalışmalar veri toplama açısından özellikle gelişmiş ülkelerde ciddi bir şekilde sıkça kullanılan yöntemlerdir. Biz de Üsküdar Üniversitesi olarak Method Araştırma Şirketi ile birlikte kendi imkanlarımız dahilinde bu çalışmayı gerçekleştirdik” dedi.  Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Aşı konusunda toplumu bilgilendirme hızla değerlendirilmeli” Araştırmada öne çıkan bazı önemli noktalara da dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Örneğin insanların yüzde 39’unun aşı olmayı düşünmediğini görüyoruz. Aşı konusunda çok ciddi bir şekilde komplo teorileri yazılıyor. Sonuçlarla birlikte bu teorilerin halen toplum tarafında yüzde 39 oranında etkili olduğunu söyleyebiliriz. Aşı konusunda toplumu bilgilendirme faaliyetlerinin hızla değerlendirilmesi gerekir. Toplumdaki kanaat önderlerinin bu konuda açıklamalar yapmaları ve adımlar atmaları gerekiyor. Güvenilirliği ele aldığımızda en çok uzman hekimlere güvenildiğini görüyoruz. Sağlık krizi yönetim politikalarında da ilk defa bir kurumun güvenilirlikte ikinci sırada yer alarak ön plana çıkması, bu politikaları yürütenlere toplumun güvenmesi büyük bir şans olarak değerlendirilebilir. Otobüste, uçakta veya gemide yolculuk ederken kaptana güvenirseniz rahat edersiniz, güvenmezseniz devamlı korkar ve tedirgin olursunuz. Şu anda sağlıkla ilgili yetkililere ve politikalara güvenin yüksek olması sağlık politikalarında önemli. Bilim Kurulu’nun da stratejik olarak büyük bir etkiye sahip olduğunu, her konunun konuşulup analiz edilmesi açısından önemsendiğini söyleyebiliriz” dedi.Tarhan: “Korkuyu paniğe dönüştürmemek ve rasyonel sınırlarda tutabilmek önemli”Araştırma sonuçlarından birinin de insanlarda korkunun en yüksek düzeyde çıkması olduğunu kaydeden Tarhan, şunları söyledi:“Korkunun ön planda çıkması aslında sadece Türkiye özelinde değil küresel olarak çıkması çok anlamlı. Korku duygusu doğal ve insanın önlem almasını sağlayan bir duygudur. Rasyonel korku faydalıdır. Rasyonel olmayan korku insanı kaçınmaya ve ruh sağlığının bozulmasına iter. O yüzden korkuyu paniğe dönüştürmemek ve rasyonel sınırlarda makul bir düzeyde tutabilmek önemli. Bunun için de toplumu bilgilendirme faaliyetleri sürdürülmeli. Post pandemik dönemde artık enfeksiyon hastalıkları uzmanı yerine halk sağlığı uzmanlarının ve ruh sağlığı ile ilgili uzmanların daha çok toplumu bilgilendirmeye devam etmesine ihtiyaç var. Çünkü post pandemik dönemde ciddi bir kırılmalar yaşanır. Henüz bir yıl geçti ama birkaç yıl daha etkisinin sürmesi yönünde beklentiler var. Bu ihmal edilmemesi gereken bir risk yönetimidir. Korku ve sıkıntı durumları risk oluşturur. Riskin yönetimi ile ilgili politika belirleyicilerin ve karar vericilerin bu durumu göz önüne alması lazım.Tarhan: “Aileyi düşünme davranışı olumlu bir boyuttur”Kendinden çok aileyi düşünme davranışı toplumumuzda yüksek. Bu durum olumsuz değil olumlu bir boyuttur. Bir kişi ailede iflas ettiyse yardım edilir, davranış değişiklikleri, içe kapanma ya da intihar eğilimleri olduğu zaman hemen ailedeki diğer bireyler yardım etmeye çalışır. Bu bizim toplumumuzun artı değeridir. Gelişmiş ülkelerde bu değer kaybedildiği için intiharlar çok ön planda. Japonya sosyal dayanakları zayıf ve bireyselleşmeyi kültür olarak teşvik ediyor. Kuzey Avrupa’da ve gelişmiş ülkelerin çoğunda durum bu şekilde. Bireyselleşme adı altında yalnızlaşma ortaya çıktı. Sosyal dayanakların zayıflaması da psikiyatrik hastalıkların artışında üç ana unsurdan birisidir. İnsanın hayattan beklentilerinin artması, sosyal dayanaklarının zayıflaması ve kişinin tüketim odaklı bir yaşam felsefesi geliştirmesi olarak bu unsurları açıkça belirtebiliriz.”Tarhan: ”Üretim odaklı yaşam felsefesi yerini tüketim odaklı yaşam felsefesine bıraktı…”Üretim odaklı yaşam felsefesinin yerini son 10’lu yıllarda tüketim odaklı yaşam felsefesinin aldığını kaydeden Tarhan, “Ailede en çok ne konuşuluyor diye sorguladığımızda tüketim ortaya çıkıyor. ‘Şunu alacağım, onu giyeceğim’ gibi bir düşünce ve güzellik fetişizmi var. Kendini sergileme fetişizmi var. Bu dönemde insanlar diledikleri gibi tüketim yapamadıkları için kötü hissettiler. Kozmetik ürünlerindeki satışların düşmesi de bunu gösteriyor. Küresel olarak mutsuzluğun artması depresyonun ve ruhsal sorunların artması demektir” uyarısında bulundu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Psikososyal riskler artacak” Araştırmada toplumun yüzde 20-25 oranında hiç evden çıkmamak gibi bir seçimde bulunduğunu belirten Tarhan, “Yine aynı oranlarda insanlar da eve hiç girmeme davranışı sergilemiş. Toplumda her zaman yüzde 3 oranında marijinaller vardır. Yüzde 3 oranında ortalama zekası düşük ve yüzde 3 oranında ortalama zekası yüksek kişiler vardır. İkisi de özel gruplar sayılır. Zeka testlerinde çan eğrisinin iki ucu da yüzde 3’tür. Burada baktığımızda çan eğrisinin iki ucunun da yükseldiğini görüyoruz. Bu demektir ki önümüze psikososyal riskler daha çok gelecek. İnsanların yüzde 71’inde kötüye gidecek algısının olması kötü dünya sendromu dediğimiz duruma işaret ediyor. Son yıllarda gündeme gelen kötü dünya sendromu, Covid – 19 döneminde hızlanacak gibi görünüyor. Kötü dünya sendromunda üç türlü tepki oluyor. Bazıları içine kapanıyor ve kaçıyor. İmkânı olanlar farklı yerlere kaçmayı planlıyor. Diğer kitle depresyona giriyor. Bu kişilerde gelecek ve hayat güvende değil duygusu oluyor. Bir grup kişi de saldırganlaşıyor ve suç, şiddet olayları artıyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, gençler ve ileri yaş grubuna dikkat çekti Prof. Dr. Nevzat Tarhan, gençlerdeki artan yalnızlık duygusuna dikkat çekerek “Çok sık yalnız hissediyorum’ diyen gençlerin oranında artış var. Oran yüzde 44. Bu duruma en çok gençlerde rastlandı. Diğer insanlarda ise bu oran yüzde 30 seviyesinde ortaya çıktı. İleri yaşta insanların hayatlarında ilk defa antidepresan kullandıklarını gördük. İleri yaştaki insanların kendilerini faydasız gibi hissetmeleri, eskisi gibi çocuklarının ziyaret etmemeleri, toplum tarafından dışlandıklarını hissetmeleri ileri yaştaki insanları çok olumsuz etkiledi. 60 yaş üzeri insanlar için politikaları gözden geçirmek gerekiyor” dedi.Tarhan: “Toplumda sevgi ve güven duygusu güçlendirilmeli” Prof. Dr. Nevzat Tarhan, toplumdaki sevgi ve güven duygusunun önemli olduğunu belirterek “Bu duygular toplumu bir arada tutan en önemli duygulardır. Bu duyguları toplumda canlandırabilmek, ailede krizde söylediğimiz iki kavram vardır. Şefkat sevgiden daha büyüktür. Çünkü onun içerisinde koşulsuz sevgi vardır. Nezaket duygusu da saygıdan daha büyüktür. Onun içerisinde kırıp dökmeden her sorunu konuşabilme boyutunda düşünerek saygı göstermek vardır. Toplumda şefkat ve nezaket duygularını nasıl artırırz konusunu bunları önemseyerek politikalar belirlenirse toplumdaki gereksiz gerilimlere kışkırtıcı şekilde sonuç almak isteyen kişilere karşı en güzel cevabı vermiş oluruz” dedi.Tarhan: “Pandemide gençleri ve ihtiyaçlarını önemsemeliyiz” Pandemide en çok önemsediği grubun gençler olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Gençler şu anda kırılganlığa en yakın yaş grubu. Özellikle 16-24 yaş grubuna özellikle önem vermek gerekiyor. Bu yaş grubunun üç özelliği vardır. Her zaman her dönemde böyledir. Osmanlı’nın son döneminde de Fransız ihtilalinde de böyleydi. Kendilerini dışlanıyor ve önemsiz görüldüklerini hissederlerse protest oluyorlar. Protest olmamaları için gelir eşitliğinin, gelir adaletinin ve ayrımcılığın yapılmadığı daha çok adalet duygusunun önemli olduğunu hissetmeleri gerekiyor. Bu onlarda güven oluşturur. Diğer güven oluşturan duygu da özgürlük duygusudur. Özgürlüğünün kısıtlanmadığını hissederlerse geleceklerini güven altında hissederler. Yurt dışında okumak isteyen gençlerde artış varsa bu gelecek kaygılarının yüksek olduğunu gösterir” diye konuştu.En büyük korkumuz: “Sevdiklerimizi kaybetmek”Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk araştırma sonuçlarını paylaştı. Araştırma sonuçlarına göre, katılımcıların %60’ı pandemi ile ilgili en büyük korkularının sevdiklerini kaybetmek olduğunu belirtirken, %48’i sağlık sorunları yaşamaktan endişe duyduğunu belirtti. Ekonomik sorunlar yaşamaktan korkanların oranı %37 olurken; katılımcıların %7’si temizlik konusundaki takıntının uzun bir süre daha hayatlarında olacağını düşündüğünü kaydetti.Yazın gerileyen kaygı, yeniden %59 seviyesine yükseldiNisan 2020’de %60 seviyesinde olan genel kaygı durumu, yaz aylarındaki normalleşmenin etkisiyle %48’e geriledi ve ancak ikinci dalga sonrasında tekrar %59 seviyesine çıktı.Orta ve ileri yaşta kaygı seviyesi yükseldiAraştırmaya göre 46-55 yaşları arasında %55 olan kaygı düzeyi %63’e; 56 ve üzeri yaş grubunun %64 olan kaygı seviyesi %77 oldu.Kaygı seviyesi en yüksek düzeydeBenzer şekilde ekonomi, siyaset, halk sağlığı ve psikolojisi konusundaki tüm olumsuz beklentiler 2020 yılının Mayıs - Eylül döneminde düşüş yaşarken; 2020’nin sonlarına doğru tekrar en yüksek seviyeye ulaştı.Sosyal ilişkilerin zayıflayacağı düşünülüyorDr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, Türkiye’de şu anda insanların, ilk vakanın görüldüğü 11 Mart 2020 tarihinden itibaren en yüksek kaygı, korku ve olumsuz düşüncelere sahip oldukları dönemi yaşadıklarını belirterek “Bu olumsuz tabloya ikinci dalga sonrası dönemde sosyal ilişkilerin zayıflaması ve eğitim sisteminin kötüleşeceği düşünceleri de eklenmiştir. Nisan 2020’de pandemiden sonra aile bireylerinin iletişimi güçlenir diyenlerin oranı %70 iken; bugün bu oran yalnızca %40 oranındadır. Katılımcıların %71’i kişiler arası sosyal ilişkilerin zayıflayacağını düşünmektedir” diye konuştu.Abartılmadığını düşünenlerin oranı yükseldiPandeminin abartılmadığını düşünenlerin oranı Nisan 2020’de %70, Mayıs 2020’de %45’ken; Ocak 2021’de bu oran %76’ya ulaştı.Hayattan memnuniyet azaldı, olumsuz kelimelerle konuşuyoruzAraştırma sonuçlarına göre, pandemi öncesinde hayatından memnun olduğunu söyleyenlerin oranı %57 iken, bu oran Ocak 2021’de %38’e geriledi. Memnuniyet oranındaki en büyük değişim gençler, öğrenciler ve iş sahipleri/ girişimcilerde oldu. Gençler ve öğrencilerde bu oran %52’den %23’e; iş sahibi/girişimcilerde %65’ten %31’e geriledi.Salgına yönelik uygulamaların yeterli bulunma oranları da Nisan 2020’ye göre yükseldi. Uygulamaların yeterli olduğunu düşünenlerin oranı %23’ten %30’a yükseldi.“Hafta içi herkese yasak getirilmesi” şeklindeki yönergeye de katılımcıların %59’u “Evet getirilmeli”, %33 getirilmemeli şeklinde görüş belirtirken; %8’i kararsız olduğunu kaydetti.Uzaktan eğitim verimsiz bulunduAraştırmada ilk araştırmadan farklı olarak uzaktan eğitim ve evden çalışmanın verimliliğine ilişkin değerlendirme de yer aldı.Öğrenci katılımcılar uzaktan eğitimi verimsiz bulduklarını belirtti. Nisan 2020’de bu oran %35’ken Ocak 2021’de bu oran %41’e yükseldi. Evden çalışma ise %36 oranında verimli, %36 oranında verimsiz bulundu. Kararsızların oranı %28 oldu.Yalnız hissedenlerin oranı arttıAraştırmada ayrıca yalnızlık hissi de pandemi öncesi ve sonrası olarak kıyaslandı. Buna göre, kendisini her zaman ve çok sık yalnız hissedenlerin oranı pandemi öncesinde iken ikinci dalga sonrası bu oran %30’a yükseldi. Yalnızlık hissinin en yoğun olarak yaşandığı yaş grubu 25 yaş ve altı olarak tespit edildi ve oran gençlerde %44’e çıkarak Türkiye ortalamasının çok üzerinde kaydedildi.Pandemiyi en çok açıklayan kelimeler: Korku ve kaygıNisan 2020’de pandeminin ilk aylarında, katılımcılar salgın hakkında belirsizlik, kaygı, tedirginlik ve endişe kelimelerini sıklıkla dile getirdi ancak bunun yanında büyük bir çoğunluk da bu salgının içe dönme, sağlığın ve ailenin önemini kavrama, maneviyet duygularının güçlenmesi, çevre bilinci ve şükür kelimeleri ile de açıkladı. Ocak 2021’de yapılan araştırmada ise katılımcıların pandemi dönemini açıklarken kullandıkları sözcükler, “korku başta olmak üzere kaygı, endişe, yalnızlık, bıkkınlık, sıkıntı, mutsuzluk ve ekonomi” olup katılımcıların neredeyse tamamına yakını hiçbir olumlu ifade kullanmadı.Eğitim yükseldikçe aşıya olumlu yaklaşılıyorAraştırmada katılımcılara pandemiyle mücadelenin umudu olan aşı çalışmalarına ilişkin görüşleri de soruldu. Katılımcıların %39’u aşı yaptırmayı düşündüklerini, %22’si kararsız kaldığını ve yine %39’u ise aşı yaptırmayı düşünmediğini belirtti. Aşı yaptırma taraftarları %59 oran ile eğitim oranı yüksek profesyoneller ile %55 oran ile 56 yaş ve üzerindeki katılımcılar oldu. Erkeklerde aşı yaptırma eğilimi %43 iken bu oran kadınlarda %35 oldu. Yerli ve Alman aşıları çoğunlukla tercih nedeniAyrıca katılımcılara hangi ülkenin aşısını yaptırmayı tercih ettikleri de soruldu. Katılımcılardan %38’i yerli, %38’i Almanya, Çin, %8 Amerika, %7 İngiltere, %3 Rusya cevabını verirken ’si fark etmeyeceği cevabını verdi. En yüksek oranlara sahip olan Almanya aşısını 45 yaş ve üzeri katılımcılar tercih ederken, yerli aşıyı 45 yaş altı kişiler tercih ettiklerini ifade etti.En az siyasilere, en çok akademisyenler ve uzman hekimlere güveniliyorAraştırma sonuçlarına göre pandemi döneminde en fazla güvenilen kişi ve kurumların başında %60’lık oran ile akademisyen ve uzman hekimler yer aldı. Katılımcıların %36’sı Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu’nun da içinde yer aldığı kamu kuruluşlarını güvenli bulduğunu belirtti. Katılımcıların %63’ü ise siyasilere güvenmediklerini belirtti. Araştırmada televizyon, radyo ve gazete gibi geleneksel araçlar ile yeni medya araçlarının da içinde yer aldığı medya kanallarına ise genel anlamda güven seviyesinin düştüğü ortaya çıktı.Temizlik ve hijyen ürünleri tüketimi arttıAraştırmaya göre, salgın sonrasında en çok tüketilen ürünlerin başında %63’lük oran ile temizlik ve hijyen malzemeleri yer aldı. Bir sonraki sırada %42’lik oran ile online alışveriş, e-ticaret seçenekleri geldi. E-ticaretin en yaygın kullanımı AB yani orta üst ve üst ekonomik sınıfa mensup kişiler, profesyoneller ve gençlerde görüldü. Gençlerde sanal tüketim %60 oranına çıktı. Türkiye genelinde %42 oranda daha fazla çay/kahve, %36 ile abur cubur/ tatlı tüketildiği de araştırma sonuçları arasında yer aldı. Bu oranlar gençlerde %50’nin üzerine çıktı. Gençlerin tüketimi ile ilgili bir önemli konu da %44’lük oranda video ve bilgisayar oyunu oynama alışkanlıkları olarak dikkat çekti.Türkiye’nin şarkısı, “Ben Yoruldum Hayat” oldu Katılımcılara “Pandemi sürecinde kendinizi düşündüğünüzde hangi şarkı sizi en iyi yansıtmaktadır’ şeklinde açık uçlu bir soru da yöneltildi. Şarkıların çok büyük bir çoğunluğunun arabesk müzik türünde olup olumsuz duyguları temsil ettiği görüldü. Ancak yine de umut, sabır, teselli gibi duyguları yansıtan şarkılar da listede yerini aldı. Buna göre Türkiye genelinde ruh halimizi en iyi yansıtan şarkı Mümin Sarıkaya’nın ‘Ben Yoruldum Hayat’ isimli şarkısı oldu. Kadınlar en çok Göksel’in ‘Depresyondayım’ isimli şarkısını ve erkekler ise Müslüm Gürses’in ‘İtirazım Var’ isimli şarkısının kendilerini en iyi şekilde yansıttığını söyledi.Pandemiyle ilgili şarkı listemizGenel ortalamaya bakıldığında Türkiye’nin pandemi ile ilgili duygu ve düşüncelerini en iyi anlatan şarkıların sıralaması ise şu şekilde oldu:1.           Mümin Sarıkaya- Ben Yoruldum Hayat2.           Göksel- Depresyondayım3.           Edip Akbayram- Güzel Günler Göreceğiz4.           Sezen Aksu- Geçer5.           Müslüm Gürses- İtirazım Var6.           Pinhani- Dünyadan Uzak BASIN TOPLANTISI VİDEOSU İÇİN:

22 ŞUB 2021

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Vicdan bizim iç gözümüzdür”

“Kötülüğü normalleştirmeyelim”Yeni dönemde toplumda kötülüğün ayyuka çıktığına dikkat çeken Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı Arıboğan; “Kötülüğün ayyuka çıktığını, meşruiyet çağı dediğimiz, her şeyi paylaştığımız bu çağda normalden çok daha fazla dalgalanarak büyüdüğünü çok rahatlıkla hissediyoruz. Hayatımızın ne kadar kötü ve kötücüllerle çevrili olduğunu farkına vardığımız bir şeyle karşı karşıya kaldık. Özellikle dijital ortamda yaygınlaşmış olan ve istihbarat servislerinde bunu çok yoğun kullandığımız söyleyebilirim. Çok ağır travma altında olan küresel bir toplumun milyonlarca insanı kötülüğü normalleştirerek, daha da depresif, daha da travmatik, daha olumsuz dünyası olan insanlara çeviren bir düzenin içerisindeyiz. Kötülüğü daha fazla normalleştirmeyelim.” İfadelerini kullandı.“Yeni dönemde yeni normlar hâkim”Yeni nesil gençlere iyiliği anlatmanın güç olduğuna vurgu yapan Arıboğan; “Gençlerin sosyal medyada birbirlerine hakaret etmemesi gerektiğini söylüyoruz. İyi ve kötü değerler tam olarak aktarılmıyor. Dijital platformlarda kötücül bir ilişki mevcutken, biz nasıl olacak da iyiliğin değerini öğreteceğiz? Şu an öyle bir zamandayız ki kimse kimseyle ilgilenmiyor ve bu artık normal kabul ediliyor. Temel mesele ahlaki sorgulama eksiğidir. Bu yeni dönemde ise yeni normlar hâkim.” Şeklinde konuştu.“Vicdan bizim iç gözümüzdür”İnsanoğlunun kötü olmayı aslında kabul etmediğini, kötülüğün meşru bir sebebi olduğuna değinen Arıboğan; “Toplum, her şeyi gözetleyen bir yapıdır. Ama her şeyden önce kötülüğü alıkoyan vicdandır. İyiliğe bizi yönlendiren vicdandır. Hepimiz iyi olmak isteriz. Kötü olmayı kabul edemeyiz. İç gözümüz gözlemler ve yanlışı, doğruyu ayırt eder. Kötülük belki de iyiliğin var olması için vardır. İnsan kötü olmayı seçiyor ve üstelik utanmıyor. Vicdanına dönüp bakmıyor, bakmayı seçmiyor. Hâlbuki vicdan bizim iç gözümüzdür.” İfadelerini kaydetti.

18 ŞUB 2021

Psikolojik Sağlamlıkta Hacıyatmaz Modeli

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tayfun Doğan, Pendik Rehberlik ve Araştırma Merkezi’nin düzenlediği ‘Pozitif Psikoloji ve Psikolojik Sağlamlık’ konulu seminere katıldı.“Psikolojik sağlamlığın ölçütü hastalık, travmalar gibi olaylar sonrası ne kadar zamanda toparlandığınızdır” diyen Doç. Dr. Tayfun Doğan, psikolojik sağlamlık düzeyi yüksek insanları ‘hacıyatmaza’ benzettti. Online gerçekleştirilen seminerin moderatörlüğünü Canan Ekmekçioğlu üstlenirken, pozitif psikoloji ve psikolojik sağlamlığı tanımlayarak giriş yapan Doğan, pozitif psikolojinin yeni bir yaklaşım olduğunu açıkladı. Doğan, “Pozitif psikoloji 1998 yılında Martin Seligman’ın girişimleriyle başlayan bir akım. Pozitif psikoloji insanların daha çok olumlu özellikleri ve güçlü yönlerine odaklanan bir yaklaşım” dedi.Pozitif psikoloji ihtiyaçtan doğduGeleneksel psikolojinin hayatı anlamlı kılmak için ne yapılacağına dair bilgi sunmadığını aktaran Doç. Dr. Tayfun Doğan, pozitif psikoloji yaklaşımının bir ihtiyaçtan doğduğunu belirterek şunları söyledi:“Ülkemizde pozitif psikolojiye ilgi oldukça yüksek bir düzeyde. Artık insanlar hastalık dinlemek istemiyor. İnsanlar güzel şeyler duymak istiyor, hayatımı nasıl daha iyi bir noktaya taşıyabilirim diye düşünüyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre hastalık, sadece bedensel değil aynı zamanda ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlıyor. Ruh sağlığı ise bireyin kendi yeteneklerinin farkında olması, stresin üstesinden gelebilmesi, iş yaşamında üretken ve kendi yetenekleri konusunda faydalı olmak şeklinde tanımlanıyor. Freud’a göre seven ve çalışan insan ruh sağlığı yerinde olan insandır.”Psikolojik sağlamlığı yüksek bireyler zorlukları daha kolay atlatıyorPsikolojik sağlamlığı “toparlama gücü” olarak tanımlayan Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Psikolojik sağlamlığın ölçütü hastalık, travmalar gibi olaylar sonrası ne kadar zamanda toparlandığınızdır. Psikolojik sağlamlık düzeyi yüksek insanları ‘hacıyatmaza’ benzetiyorum, düşer belki ama hemen toparlar. Herkes hayatın acılarından nasibini alıyor, bazıları kolayca toparlarken bazıları yıkılıp kalabiliyor. Kişide iyimserlik, öz saygı, affedicilik, şükran duyma, farkındalık varsa kişinin psikolojik sağlamlığı yüksek oluyor. Bu konuda yaptığımız bir araştırmaya göre çocukluğunu mutlu geçiren insanların psikolojik sağlamlığının daha güçlü olduğu anlaşıldı” dedi.İyimserler daha uzun yaşıyorPsikolojik sağlamlığı artırmada mutluluğun önemine değinen Doç. Dr. Tayfun Doğan, “İyimserlik çoğu kişinin düşündüğü gibi Polyannacılık değildir. Gerçekçi olmayan iyimserlik ise sakıncalı bir durumdur. Kişi hastalandığında iyimser bakış açısıyla önemsemez ve geçer düşüncesiyle sağlığını ihmal edebilir. Araştırmalara göre iyimserler daha uzun süre yaşar. Psikolojik sağlamlığı artırmanın bir diğer yolu kişiler arası ilişki kurmaktır. Mutluluk ilişkiseldir, insanlar birbiri için mutluluk ve mutsuzluk kaynağı olabilir. Sosyal destek psikolojik sağlamlık açısından oldukça önemlidir. Kişi kendini önemli hisseder ve olumsuz koşullarla daha kolay baş eder” ifadelerini kullandı.İyiler her zaman kazanırİyilik yapmanın sadece karşı tarafa değil kişiye de faydalı olduğunu aktaran Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Besleyici ilişki tarzına sahip kişiler açık, samimi, saygılı ve sevecendir. Zehirleyici ilişki tarzına sahip kişiler ise kibirli, küçümseyici, eleştirici ve aşağılayıcıdır. Yaptığımız bir araştırmaya göre zehirleyici ilişki tarzındaki kişilerin psikolojik sağlamlığı düşük çıktı. Yani iyiler her zaman kazanıyor. Mevcut durumumuzdan mutlu olmayı öğrenmeliyiz. Hayat sana limon verirse limonata yap, neden iskender yapamıyorum diye üzülme” şeklinde konuştu. 

18 ŞUB 2021

Arıboğan: “Pandemi Öğrencilerle Etkileşimimizi Değiştirdi”

“Gece yarıları, hafta sonları hiç bitmeden öğrencilere ulaşmaya çalıştık” Pandeminin eğitim ve öğrenciler üzerindeki etkisinden bahseden Arıboğan; “Bizim her şekilde dijital dünyaya ve yeni eğitim sistemlerine adapte olmamız gerekiyordu ama pandemiyle birlikte hepimiz bir şok halinde bu işin içinde bulduk kendimizi. Zaman zaman hani öğretmenler evlerinizde oturuyorsunuz, çalışmıyorsunuz falan deniliyor ya, hepimiz biliyoruz ki her zamankinden daha fazla çalışmak zorunda kaldık. Gece yarıları, hafta sonları hiç bitmeden öğrencilere ulaşmaya çalıştık. Bir yandan da öğrenmeye çalıştık. Bizim için de müthiş öğrenme süreci oldu. Yapılan tespitlere göre aslında olması gerekenden 5,3 yıl öncesinde gelmiş bu sistem. Bu dijitalleşmeyi zaten beş yıl sonra yaşayacakmışız. Daha öne çekilmiş gibi görünüyor.” dedi.“Pandemi, öğrencilerle olan etkileşimimizi bir şekilde değiştirdi” Pandemide eğitimin ağlanabilir yapı üzerine etkilerinden bahseden Arıboğan; “Yeni teknolojiler fazlasıyla hayatımızın içine girdi. Pandemi öğrencilerle olan etkileşimimizi bir şekilde değiştirdi. Dijitalin hayatımıza girmesiyle birlikte belki 24 saatlik bir etkileşim sürecinin devam etmesi söz konusu oldu. Mesela biz tez öğrencileriyle akşam saatleri buluşuyoruz. Çünkü gün içinde dersleri veya toplantıları olabiliyor. Zoomlar biz eğitimcilerin bir araya gelip toplantı yapmasını sağlıyor. Bunun dışında görebildiğim çok ciddi bir uluslararasılaşma da söz konusu oldu. Yani bir yerden bir yere gitmeden uluslararası konferanslarımızı online olarak rahatlıkla yapabiliyoruz. Online ortamda yayınları birbirimize rahatlıkla ulaştırabiliyoruz.” şeklinde konuştu.“Bilgiye ulaşma imkânı arttıkça kapasiteler de artar” Pandemide üniversite sınavına hazırlanan öğrencilere tavsiyelerde bulunan Arıboğan; “Öğrencilerin bunun bir yarışma olduğunu ve şartların aşağı yukarı eşit olduğunu bilmeleri lazım. Köylerinde internetleri olmayanlar için sıkıntı oluyor ama şehirde yaşayanlar için durum az çok eşit. Her biri ne kadar sıkıntı çekiyorsa rakibi de o kadar sıkıntı çekiyor. Çünkü bu bir rekabet yarışması. Biri diğerinin önüne geçmek zorunda. Hepsi aynı şartların içinde yaşadığı için çok büyük bir sorun olmayacak. Bilgiye ulaşma imkânı arttıkça kapasiteler de artar. Güzel olan şey internet ortamının en ücra köşeye kadar ders dinleme imkanını sunuyor olmasıdır. Bu iyi bir gelişme. Ama çocukların nasıl evlerde yaşadıklarını bilmiyoruz. Mesela sınavlarda kesintiler oluyor. Çocuk sınava girecek ama aynı anda kardeşinin de sınavı var. Evde ise bir tane bilgisayar var. Biz mümkün olduğu kadar durumu esnettik. Çocuklara defalarca sınav yaptık. Nasıl ulaştırabiliyorsan öyle ulaştır dedik. Gerçekten kolay bir süreç değil.” ifadelerini kullandı.

17 ŞUB 2021

Sinan Canan’dan Doğru Yaşama Dair 6 Öneri…

“Ben insanı şu şekilde tanımlıyorum: ‘Karnı doyunca arıza çıkaran tek canlı”İnsanın fabrika ayarlarından bahseden Prof. Dr. Sinan Canan, “İnsanın Fabrika Ayarları 5 madde ve 1 prensipte doğru yaşamımızın yolunu araştırmaya çalışırken bulduğum basit formül ya da bilimsel teori. Bu teorinin bir özelliği var, bütün teoriler bilim insanları için bilim diliyle yazılır ama bizim teori halk için yazıldı. Yani herkes alsın, okusun, evde denesin ve uzmanların görüşleri arasında hakemlik yapmak zorunda kalmasın. Mümkünse kendi kendisinin koruyucu hekimi, koçu, psikolojik danışmanı… vs. olsun ve kendi donanımını anlayıp güzel yaşasın.Çok özetle 5 madde şu şekilde;- Hareket edeceğiz,- Az yiyeceğiz,- İyi duygusal ve doyurucu, güven verici sosyal ilişkiler içinde olacağız, yalnız kaldığımızda hastalanıyoruz çünkü… İnsan yalnız başına hayatta kalamayacak kadar zayıf bir canlı sistem bunu öyle bir garanti altına almış ki bir şekilde yalnız kalırsanız bedeniniz arıza veriyor.- Bütün hayvanlarda gayet hayat kurtarıcı olarak çalışan bir sistem olan stresimizi kontrol etmeyi öğreneceğiz. Çünkü zihnen stres üretebilen tek canlıyız.- Ayarda sınırlarımızı zorlamak zorundayız. Ruhsal, bedensel, psikolojik, coğrafi… Aklınıza ne gelirse kendimizi bulduğumuz ve içinde kaderimiz zannettiğimiz sınırlarımızı zorlamadan kendimizi iyi hissedemiyoruz. O sınırlar içerisinde kalırsak rahat gibi geliyor ilk başta ama uzun süre aynı rutinde yaşarsak bir dakika diyoruz bir sorun var. Ben insanı şu şekilde tanımlıyorum ‘karnı doyunca arıza çıkaran tek canlı’ çünkü. Maddi imkânlar arttıkça insanın içindeki sıkıntı daha da artıyor o yüzden insan sınırlarını zorlayarak, kendisini geliştirerek ve genişleterek bu dünyada var olmayan şeyleri yaratıcı zihinsel güçlerini kullanarak ortaya koyup buradan öyle gitmeye hazırlanırsa ancak mutlu olur.” Şeklinde konuştu.Gönül bağı neden önemli?Hayatımızın anlamı amacımız ile ilgili olduğunu belirten Canan, “Yarın gideriz, yarın yaparız gibi sonra yaparımlar ölümlü dünyada aslında hiç de arkadaşımız olmayan bir düşünce biçimi. Safsaklamak, yorgunluk, bıkkınlık yoktur sadece az aşk vardır. Eğer bir konuyu az aşkla yapıyorsanız ertelersiniz, bahane bulursunuz, sonraya bırakırsınız ama yüksek bir aşkla niyet ettiyseniz o meseleyle aranıza dağlar girse onu bile aşarsınız. Dolaysıyla eğer bir konuya niyet ediyorsak ve o konuya devam edemiyorsak, yapamıyorsak, o konuyu bir huy haline getiremiyorsak o konuyla alakalı yeterli bağlantımız yok demektir, yani gönül bağlantısı diyelim buna… Böyle bir duygusal bağlantı yoktur. Yeterince duygusal bağlantı olduğu durumlarda ise zaten duramazsınız başka her şeyi ertelersiniz onun için. Bir şeyin devam ettirilmesi için içten haz duymamız lazım.” Şeklinde konuştu.“Hayatın anlamı sorumluluktur”Bu hayatı anlamlı kılan şey bir fikrin, bir yolun ya da bir grup insanın sizin dışınızdaki insanın sorumluluğunu sırtlamak olduğunu belirten Canan, “Hayatın anlamı sorumluluktur yani bir öyküye sahip olmaktır. Bunu yapabilen insanların bu dünyadan son derece barış ile ayrıldığını, sisteme teslim olmuş rahatlık içerisinde gittiğini görüyoruz.” Dedi.

29 OCA 2021

Medreseler ve Meşrutiyet Döneminde Medrese Islahatı konuşuldu

“Eğitim, vakıflar üzerinden karşılandığı için devlete yük olmuyordu”Prof. Dr. Ali Arslan, eğitimde Batılılaşma probleminin olduğunu söyleyerek; “Eğitim problemini ikiye ayırırsak Bediüzzaman açısından baktığımızda İslam dünyasının İslamiyet'e, İslami ilkelere ve İslam medeniyetine göre bir eğitim problemimizin var olduğunu görüyoruz. Bir de Batılaşma döneminin problemi var. Türkiye’de ve İslam dünyasında Batılaşmanın içindeki eğitim problemi doğuyu da kıyaslayarak aşılması gerektiği için bunu iki döneme ayırmakta mecbur oluyoruz. Muallimlerin maaşı ikinci dönemin içerisindedir. Farka bakmamız lazım. Bizde eğitim, vakıflar üzerinden karşılandığı için devlete yük olmuyordu. Bu Tanzimat itibariyle bütçe merkezileştirilince devlet de öğretmenin maaşlarını merkezden ödemeye başlayınca zaten bütçede fazla bir tahsilat yok, okullaşma da kendisine ait, maaşı da. Düyûn-ı Umûmiye 1881’de tescillendikten sonra bunları ödemek daha da zorlandı. Hatta Düyûn-ı Umûmiye’deki bir memur normal memurdan fazla alıyor. Orada öyle bir ölçü var.” dedi.“Hakiki vukuatı kaydeden tarih, hakikate en doğru şahittir”Tarihin neden bu kadar çok gündemde olduğuna değinen Arslan; “Hakiki vukuatı kaydeden tarih, hakikate en doğru şahitti. Temel cümlemiz budur. Gerçek, net ilgiye değil zanlıya dayanıyoruz. Yani sevdiğimize her şeyi yüklüyoruz, sevmediğimize de tersten her şeyi yüklüyoruz. Dönem itibarıyla kendimiz bir şeyi beceremediğimiz için kendi modellerimizi burada değil de tarihte yaşıyoruz. Tarihte yaşadığımız zaman süper kahraman yaratmak daha kolay oluyor. Bir süre sonra ona kendimiz inanıyoruz. İnandığımız için hiç mağlubiyeti görmüyoruz. Mesela biz kendimizi Yavuz döneminde düşünüp, Yavuz döneminde yaşıyoruz.” İfadelerini kullandı.“Mahalle mektebi üzerinde kurulmuş olan yapının tamamına medrese diyoruz”Prof. Dr. Arslan, medreselerin yükseköğretim kurumu olarak görüldüğünü ve bunun yanlış olduğunu belirtti. Arslan; “Doğu-Batı Medeniyetleri diye koyduğunuz başlıkta biz batı medeniyetini tamamen geçsek bile eğitimi problemini ikiye ayırmaktan kurtaramıyoruz. Çünkü tamamen eğitimi sağlamasını İslami ölçüde yapıyoruz. Toplum Müslüman, halk Müslüman. Her yeri kendi inancına göre, kendi değerlerine göre yapıyor. O zaman Batıdaki bir eğitim kurumunun ve eğitimin başarısı ve başarısızlığı İslam'a uyarlayarak oluyor. İslam medeniyetine göre, medreselere göre yapıyoruz. Bizim şöyle bir yanlışımız var; medreseyi yükseköğretim kurumu olarak söylüyorlar. Medrese dediğimizde bu sadece yükseköğretim değildir. Biz sadece Süleymaniye’ye bakıp 'Bu yükseköğretim kurumudur' diyoruz. Mahalle mektebi üzerinde kurulmuş olan yapının tamamına medrese diyoruz. Bu medrese bir sonraki mahreç de metalin kendisinin buluşu. Yani bir yere giren öğrenci bir yere dâhil oluyor, buradan çıkan ise bir üste geçiyor. Bu şekilde kademe kademe giderek en son da yükseköğretim dediğimiz Süleymaniye gibi yerlerden mezun oluyor. Ancak bu kademe bazen her yerde olmuyor. Mesela bir kurumun içerisinde ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite olmayabiliyor. Öğrenci yukarıya doğru çıktıkça buraya geliyor. Bunların gelirleri de devlet tarafından değil kurarken garanti altına alınıyor. Çünkü devlet çökse bile masraflar kendilerince temin edilecek.” şeklinde konuştu.

25 OCA 2021

Uzaktan Eğitim Söyleşilerinin Konuğu Arıboğan Oldu

Değişen Dünya Bizim Çok Uzun Yıllardır Kullandığımız Bir TabirDeğişen dünya konusuna değinen Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Değişen dünya bizim çok uzun yıllardır kullandığımız bir tabir. İçinde yaşadığımız dünya yepyeni bir uygarlık düzenini bize anlatıyor. Uygarlık dediğimiz şeyin özü üretim ilişkilerindeki değişimden kaynaklanır. Yani toprakla mı uğraşıyorsun, makinayla mı uğraşıyorsun, enerji mi kullanıyorsun, dijital ortamda mısın, siber ortamda mısın bunların her biri ve orada üretilen şeyler aslında hayatımızın nasıl şekilleneceğini gösteriyor. Bundan yirmi yıl önce kimseye sosyal medya konusunda uzman olmak ya da sosyal medya mühendisliğinden bahsetmek mümkün değildi. Bugün artık şirketlerin hepsi sosyal medyacı istihdam etmek zorunda kalıyorlar.” İfadelerini kullandı.Eğitim Verdiğimiz Disiplinler Sanayi Toplumundan Kalmış DisiplinlerProf. Dr. Deniz Ülke Arıboğan yeni eğitim sistemi ve üniversitelerin yeni alanlarda çalışmalarından bahsetti. Arıboğan: “Üniversitelerin çoğunda dünyada da böyle eğitim verdiğimiz disiplinler sanayi toplumundan kalmış disiplinler. Yeni alanları yapay zekâyı falan daha yeni yeni açabildik. Çünkü birtakım standartlar var. Yapay zekâ mühendisliği açtığınız zaman mutlaka yapay zekâ konusunda doçentliğini almış profesörlüğünü almış birilerinin olması lazım.” Dedi.Gelir Adaletsizliğinin Büyük Ölçüde Dengeleneceğini DüşünüyorumGelecekteki çalışma prensiplerinden bahseden Arıboğan: “Liberal kapitalizmin ürettiği gelir düzeyleri bir grup insan aşırı zengin, bir grup insanın aşırı fakir olmasına yol açtığı pandemi sonrası dünyada bu gelir adaletsizliğinin büyük ölçüde dengeleneceğini düşünüyorum. Hatta insanlara çalışıp çalışmaması fark etmeksizin bir gelir sağlanabilecek bir proje üzerinde çalışılıyor. Çünkü insan çalışarak gelir elde ediyor. Robotlar çalışacağına göre diyorlar biz ne yapacağız. O yüzden ekonomik dengenin sağlanabilmesi için insanlara belli gelirlerin aktarılması lazım ama bu gelir üretim üzerinden aktarılmayacak muhtemelen.” Dedi.

25 OCA 2021

Pandemi, Üniversite Gençliğinin Yaşam Alışkanlıklarını Değiştirdi

Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı önderliğinde Türkiye genelinde yürütülen araştırmanın gerçekleşmesinde Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü lisans öğrencileri Feyza Keskin ve Zeynep Cansoy aktif görev aldı. Bu araştırmayla genel olarak pandemi sürecinde üniversite öğrencilerinin zamanlarını nasıl geçirdiklerini incelemek ve pandemi sürecinde gündelik yaşamın ve alışkanlıkların nasıl şekillendiğini ve değiştiğini farklı değişkenler üzerinden incelemek amaçlandı.Araştırmaya 1865 öğrenci katıldıÇevrimiçi anketle gerçekleştirilen çalışmaya, Türkiye’nin 73 şehrinde 146 farklı devlet ve vakıf üniversitelerinde 2020-2021 Akademik Yılında öğrenim gören 18-26 yaş arasında 79  farklı bölüm ve programdan toplam 1865 ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisi katıldı.Araştırmaya ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “%60,1’i kadın (1121 kişi), %39,9’u erkek (744) olan katılımcıların %77,6’ı lisans, ,8’i ön lisans,  ,6, %4,7’i yüksek lisans ve %0,9’u ise doktora öğrencisidir.  Katılımcılardan %59,6’ı (1.112) devlet üniversitesinde,  %40,4’i ise (753) vakıf üniversitesinde öğrenim görmektedir. Katılımcı öğrencilerin %40,4’ü 18-20 yaş arası, %36,8’i 20-22 yaş arası , ,7’si 22-24  yaş arası, ,1’i 24 yaş ve üzeri oluşturmaktadır” dedi.Pandemi yaşam alışkanlıklarını nasıl değiştirdi?Araştırmada pandemi sürecinde öğrencilerin yaşam alışkanlıklarını, herhangi bir işte çalışma durumlarını, tüketim davranışlarını, hobi alışkanlıklarındaki değişimleri ölçmeyi amaçlayan bir dizi soru yer aldı.Arkadaş özlemi ilk sırada yer aldıÜniversiteli katılımcılara ilk olarak pandemi süreci boyunca en çok neleri özledikleri sorusu soruldu. Bu soruya katılımcıların %43,2’si “arkadaşlarımla vakit geçirmeyi”, ,3’ü “sevdiklerimle kucaklaşmayı ve sarılmayı”, ,8’i “okula gitmeyi”, %8’i “şehirlerarası (ülkeler arası) seyahat etmeyi”, %3,6’sı “kafe ve restoranlara gitmeyi”, %3,6’sı “sinema ve tiyatroya gitmeyi”, %1,4’ü “kütüphaneye gitmeyi” özlediklerini belirttİ.“Pandemi sürecinde çalışma durumunuzla ilgili (yarı zamanlı işler dahil) bir değişiklik oldu mu?” sorusuna katılımcıların çok büyük bir oranı olan %73,7’si “pandemiden önce de çalışmıyordum, pandemiden sonra da bu durumda bir değişiklik olmadığını” belirtirken, ,4’ü “Pandemiden önce de çalışıyordum, pandemiden sonra da çalışmaya devam ettim” yanıtını verdi. Katılmcıların %7,1’i pandemiden önce çalıştıklarını fakat pandemi koşullarından dolayı işten ayrıldıklarını, %3,5’i ise pandemiyle birlikte işlerine son verildiğini dile getirdi.Pandemi sürecinde kilo artışı gözlemlendi“Pandemi sürecinde kilonuzda bir değişiklik oldu mu?” sorusuna katılımcıların %35,3’ü kilom az arttı derken, ,3’ü çok kilo aldığını, %31,6’sı ise “Kilom aynı kaldı” yanıtını verdi. Buna karşın katılımcıların ise %20,8’i ise kilom azaldı yanıtını verdi.Öğrencilerin spor yapma alışkanlıkları düşük“Pandemi sürecinde spor yapma alışkanlığınızda değişiklik oldu mu?” sorusuna katılımcıların %44,4’ü “pandemiden önce de spor yapmıyordum, pandemi sürecinde de bir değişiklik olmadı” yanıtını verdi. Öte yandan katılımcıların %22,7’si pandemi sürecinde spora başladıklarını dile getirdi. Pandemi koşullarından dolayı sporu bırakanların oranı ’e tekabül ederken, yalnızca ,7’si pandemi öncesi ve sonrasında düzenli spor yaptıklarını belirtti.Online dersler başarıyı pek etkilemedi“Pandemi sürecinde derslere katılım ve başarı düzeyinde herhangi bir değişiklik oldu mu?” sorusuna katılımcıların %44,5’i “Hem derslere katılım düzeyimde, hem de okul başarı düzeyimde (notlar) belirgin bir farklılık olmadı” yanıtını verirken, %30,2’si “Online derslere katılım düzeyim arttı, okul başarı düzeyim (notlarım) yükseldi” yanıtını verdi.Kadınlar online alışverişte daha aktif“Pandemi sürecinde alışveriş alışkanlığınızda bir değişiklik oldu mu?” sorusuna katılımcıların %43,9’u “online siteler üzerinden alışveriş alışkanlığı kazandım” yanıtını verdi. Bu seçeneği işaretleyen katılımcıları cinsiyet özelliklerine göre karşılaştırdığımızda kadınların %68,8’inin, erkeklerin %31,2’sinin online alışveriş alışkanlığı kazandığı görüldü. Katılımcıların %43,4 ü herhangi bir değişiklik olmadığını belirtirken, ,3’ü ise “Pandemi sürecinde alışveriş merakımı törpülemeyi öğrendim” cevabını verdi.Pandemi sürecinde aile içi ilişkilerde gerilmeler gözlenmiş“Pandemi sürecinde aile bireylerinizle ilişkileriniz nasıl gelişti?” sorusuna katılımcıların %37,9’u “pandemi sürecinin aile içi ilişkilere herhangi bir etkisi olmadı” yanıtını verirken, ,9’ u “aile bireyleri arasında ilişkilerde gerilmeler gözlendi, anlaşmazlıklar arttı” ’i ise “benim ve aile bireylerim arasındakı ilişkilerde anlaşmazlıklar arttı, gerilmeler gözlendi” şeklinde bir yanıt verdi. Katılmcıların %27,9’ u ise bu soruda “aile bireyleri arasındaki ilişkilerimiz ve dayanışmamız daha da güçlendi” şıkkını işaretledi.Gençler pandemiden dolayı daha yalnız hissetti“Pandemi sürecinde yalnızlık düzeyinizde herhangi bir değişiklik oldu mu?” sorusuna katılımcıların %44,3’ü “Pandemiden önce de, pandemi sürecinde de kendimi hiç yalnız hissetmedim”  yanıtını verirken, bu oranla neredeyse aynı düzeyde katılımcı (%44,2) “Pandemi sürecinde kendimi daha fazla yalnız hissetmeye başladım” yanıtını verdi. Katılımcıların %8,2’i ise “Pandemiden önce kendimi daha yalnız hissediyordum pandemi sürecinde yalnızlığım azaldı” yanıtını verdi.Pandemi sürecinde hayatı sorgulama düzeyinde artış gözlendi“Pandemi sürecinde kendinizi nasıl hissettiniz?” sorusuna katılımcıların %45,9’u “Hayatı ve kendimi yeniden sorguladım” yanıtını verirken, ,9’u “Huzursuz oldum”, ’u “yalnız hissettim”, %9,4’ü “üzgün hissettim” yanıtını verdi. Çok az düzeyde katılımcı ise bu süreçte olumlu bir psikolojik durumda olduğunu ifade etti. Nitekim katılımcıların %4,7’si  “Hayattan keyif aldım” ve %3,7’si “mutlu hissettim” seçeneğini işaretledi.Pandemi sürecinde yeni hobiler“Pandemi sürecinde hobi (sanat vd.) alışkanlıklarınızda bir değişiklik oldu mu?” sorusuna Katılımcıların %38,7’si “Pandemiden önce de bir hobim yoktu, pandemi sürecinde de hobi edinmedim” yanıtını verirken, %24,5’i pandemi sürecinde yeni hobi alışkanlığı edindiğini dile getirdi. Katılımcıların %34’ünün ise pandemi sürecinde edinmiş oldukları hobiyi devam ettirdikleri sonucuna ulaşıldı. Pandemi sürecinde yeni hobi alışkanlığı edinen katılımcılar arasında yabancı dil ve bilgisayar programı kendini geliştirme (,6), keman ve gitar gibi müzik enstrümanı çalma (,6), kitap okuma (,9), resim yapma (%20,2), el işi (,7) olarak gözlendi. Resim yapma ve el işi alışkanlığı kazandıklarını belirten katılımcılar arasında kadınlar ağırlıkta oldu.Pandemi sonrası yaşam hakkında zihinler karışıkKatılımcılara, pandemi sonrasıyla ilgili düşünceleri de soruldu. Bu soruya katılımcıların %39,9’u pandemi sonrası yaşam alışkanlıkların artık eskisi gibi olmayacağını düşündüklerini,  %37,6’sı ise pandemi bittiğinde hayatın “normal” akışına kolayca uyum sağlayabileceklerini dile getirdi. Katılımcıların %21,6’sı ise pandemi bittiğinde ortaya çıkabilecek yeni durum ve değişimlere dair kendilerini endişeli hissettiklerini dile getirdi.Yeni alışkanlıklar ortaya çıkıyor“Pandemi döneminden sonra hayatınıza kesin olarak katmak istediğiniz alışkanlıklarınız var mı?” sorusuna katılımcıların %51,3’ü “hayır yok” diye yanıt verirken; %48,7’si “evet var” yanıtını verdi. Bu soruya “evet” yanıtını veren katılımcıların %67,4’ünü kadın, %32,5’ini erkek katılımcılar oluşturdu. Pandemi sonrasında yaşama katmak istedikleri alışkanlıklar arasında ilk sırada ,4’le spor alışkanlığı (%6,4 kadın, %5,9 erkek), ikinci sırada ,3’le gezmek ve yeni yerler keşfetmek (kadınlar %7,5, erkekler %3,7), ,3 oranıyla kendini geliştirme (kadınlar %5,6, erkekler %4,7), %7,7 oranıyla verimli zaman geçirmek (%5 kadın, erkek %2), %5,5  hijyen-dezenfektan alışkanlığı, %3,1 temizlik düzen alışkanlığı (kadın %2,4, erkek %0,7), %2,5 tiyatroya gitmek (kadın %1,7, erkek %0,8) olarak gözlendi.Yapılan çalışmayı değerlendiren Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Bu araştırma neticesinde oldukça önemli bulgulara ulaşıldığı gibi, başka çalışmalar kapsamında detaylı biçimde araştırılmayı bekleyen sosyolojik sorular da görünür hale gelmiştir. Ayrıca, araştırmanın bu bağlamda yalnızca sosyoloji disiplinini ilgilendiren bulgular ve yeni sorunsallar ortaya koymaması, bununla birlikte psikoloji, kültürel çalışmalar, medya çalışmaları gibi farklı alanların ve disiplinler arası araştırmaların ilgi alanına girecek tartışmalar açar nitelikte oluşu da önemli bir diğer noktadır” dedi.

19 OCA 2021

Pandemi sürecinde dizi izleme alışkanlıkları değişti

Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı önderliğinde Türkiye genelinde yürütülen araştırmanın gerçekleşmesinde Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü lisans öğrencileri Feyza Keskin ve Zeynep Cansoy aktif görev aldı.Bu araştırmayla genel olarak pandemi sürecinde üniversite öğrencilerinin zamanlarını nasıl geçirdiklerini incelemek ve spesifik olarak internette geçirilen vaktin büyük kısmını kaplayan dizi izleme alışkanlıklarının analizini yapmak ve pandemi sürecinde gündelik yaşamın ve alışkanlıkların nasıl şekillendiğini ve değiştiğini farklı değişkenler üzerinden incelemek amaçlandı.Araştırmaya 1865 öğrenci katıldıÇevrimiçi anketle gerçekleştirilen çalışmaya, Türkiye’nin 73 şehrinde 146 farklı devlet ve vakıf üniversitelerinde 2020-2021 Akademik Yılında öğrenim gören 18-26 yaş arasında 79  farklı bölüm ve programdan toplam 1865 ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisi katıldı.Araştırmaya ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “%60,1’i kadın (1121 kişi), %39,9’u erkek (744) olan katılımcıların %77,6’ı lisans, ,8’i ön lisans,  ,6, %4,7’i yüksek lisans ve %0,9’u ise doktora öğrencisidir.  Katılımcılardan %59,6’ı (1.112) devlet üniversitesinde,  %40,4’i ise (753) vakıf üniversitesinde öğrenim görmektedir. Katılımcı öğrencilerin %40,4’ü 18-20 yaş arası, %36,8’i 20-22 yaş arası , ,7’si 22-24  yaş arası, ,1’i 24 yaş ve üzeri oluşturmaktadır” dedi.Zamanlarının önemli bir kısmı internette sosyal medya platformlarında geçiriyorlar“Günde kaç saat kitap okuyorsunuz?” sorusuna yanıt olarak katılımcıların %39,1’i 1-2 saat, %36’sı 1 saatten az, ,4’ü 2-4 saat, %4,9’u 4-6 saat kitap okuduklarını belirtti. 6 saat ve üzeri diyenlerin oranı %2,5 oldu.  “Günde kaç saat televizyon izliyorsunuz?” sorusuna cevaben katılımcıların %60,5’i bir saatten az, %23’ü 1-2 saat, ,2’si 2-4 saat, %2,9’u 4-6 saat televizyon izlediklerini belirtti. 6 saat ve üzeri diyenlerin oranı %1,3 oldu.Katılımcılara günlük kitap okuma süreleriyle alakalı sorunun yanıtlarına göre, kişinin kaldığı yere bağlı olarak okuma süresinde değişiklik olduğu görüldü. “1 saatten az” seçeneğini işaretleyen toplam katılımcıların %58,2’si “Aile ile” kalan, %21,9’u “Yurtta” kalan, ,8’i “Arkadaş ile evde” kalan, %7’si “Tek başına evde” kalan ve %2,1 oranla “Akraba yanında” katılımcılar olduğu görüldü.%31,1 günde 2-4 saat internette zaman geçiriyor“Günde kaç saat internette vakit geçiriyorsunuz?” sorusuna katılımcıların %31,1’i  “2-4 saat”, %29,9’u 4-6 saat, %21, 2’si 6 saat ve üzeri,  ,7’si i 1-2 saat olarak yanıt verdi. Bir saatten az olarak belirtenlerin oranı ise %2 oldu. “İnternette en çok nasıl vakit geçiriyorsunuz?” sorusuna ise katılımcıların %49,8’i sosyal medya kullanarak,  %24’ü dizi film izleyerek, ,1’i kitap, makale tarzı araştırma amaçlı, %8,1’i oyun oynayarak, %6’sı ise daha çok eğitim amaçlı (çevrimiçi eğitim, proje yazımı, yabancı dil öğrenimi vd.) amaçlarla interneti kullandıklarını belirtti.Pandemi dizi izleme oranlarını artırdı… “Salgın sürecinde dizi izleme düzeyinizde artış oldu mu?” sorusuna katılımcıların %70,2’si “evet oldu”, %29,8’i ise “hayır” yanıtını verdi. “En çok hangi saat aralığında dizi izliyorsunuz?” sorusuna ise katılımcıların %56,7’si 19.00-23.00 arası, %34,3’ü 23.00-09.00 arası, %8,9’u ise 09.00-19.00 yanıtını verdi.Daha çok komedi seyrediliyor… “İzlemeyi en çok sevdiğiniz dizi türü hangisidir?” sorusuna katılımcıların %21,6’sı komedi, , 9’u dram, ,9’u aksiyon, ,1’i macera, %6,7’si gerilim, %6,5 i romantik, , %2,5’i korku tarzı dizi izlediklerini belirtti. Katılımcıların ,9’u ise hiç dizi izlemediklerini kaydetti. Bu soruya verilen yanıtlar, cinsiyete göre karşılaştırıldığında aksiyon türü dizileri erkeklerin %8,2’si ve kadınların %7,2’si, dram türünü kadınların ,3’ü ve erkeklerin %3,5’i, komedi türünü kadınların ,2’si ve erkeklerin %6,9’u, romantik türü kadınların %7,6’sı ve erkeklerin %1,2’i, macera türünü kadınların %6,3’ü ve erkeklerin %5,4’ü, bilimkurgu türünü kadınların %2,05’i ve erkeklerin %1,4’ünün tercih ettikleri görüldü.Dizinin içeriği önemli!“İzlediğiniz dizilerde sizin için en önemli unsur nedir?” sorusuna ise %84,6’sı dizinin içeriği ve konusunun, ,9’u oyuncu kadrosunun, %1,7’si yönetmenin, %0,8’i yapım şirketinin, %0,5’i TV kanalının önemli olduğunu belirtti. “İzlediğiniz dizileri nasıl seçiyorsunuz?” sorusuna katılımcıların cevapları ise %58,6 “kendi arayışım”, ,9 “arkadaş tavsiyesiyle”,  , 8 “öne çıkanlar”, ,3 “popüler olanlar” şeklinde sıralandı. “İzlediğiniz dizilerle ilgili gazete, internet, sosyal medya ve televizyon aracılığıyla yayımlanan haberleri takip ediyor musunuz?” sorusuna katılımcıların %26’sı “evet”, %53’ü “bazen” ve 21,1 “hayır” yanıtını verdi.Öğrenciler yerli dizileri vasat buluyor“Ülkemizde yayınlanan dizilerden memnuniyet durumunuz nedir?” sorusuna katılımcılardan 1-10 arası puan vermeleri istendi. Bu soruya katılımcıların yalnızca ,5’i orta düzey memnuniyet ifadesi olan “5” ve %9, 3’ü  “6”  puanı verdi. “7” ve üzeri bir değer belirten katılımcıların oranı %9,5 oldu. Katılımcıların önemli bir oranı olan %66,9’u ise yerli dizilerden memnuniyet düzeylerini “4” ile “1” puan arasında değerlendirdi.Şiddet ve cinsellik içeren sahneler rahatsız ediyor“Dizi ve filmlerde sizi en çok rahatsız eden unsur nedir?” sorusuna katılımcıların %33,2’si şiddet içeren sahneler, %30,9’u kadınların fiziksel olarak öne çıkartılması, ,7’si cinsellik içeren sahneler , %2,8’i alkol ve tütün kullanımı olduğunu belirtti.Dizi ve filmler Türkiye için yurtdışında doğru imaj oluşturmuyor“Dizi ve filmlerin ülkemizle ilgili yurtdışında doğru imaj oluşturduğunu düşünüyor musunuz?” sorusuna katılımcıların büyük bir çoğunluğu olan %77,4’ü “hayır düşünmüyorum” yanıtını işaretlerken, ,4’ü “evet düşünüyorum” yanıtını işaretledi ve %7,2’si ise bu hususta kararsız olduklarını belirtti. “Dizi ve filmlerde görüp satın aldığınız herhangi bir ürün var mı?” sorusuna katılımcıların %79,7’si “hayır yok” yanıtını işaretlerken, %20,3’ü “evet var” yanıtını verdi.Dizi karakterleri etkili oluyor“İzlediğiniz dizilerde sizin yaşamınızı etkilediğini düşündüğünüz bir karakter var mı?” sorusuna katılımcıların yalnız ,1’i “evet var” diye cevap vererek kendilerini etkileyen dizi karakterlerin isimlerini belirtti. Bu karakterler arasında; Ezel, 7 Güzel Adam: Erdem Beyazıt, Şahsiyet: Agâh Beyoğlu, Anne with an E: Anna, AŞK101: Sinan, HIMYM: Barney Stinson, HIMYM: Ted Mosby, Behzat Ç: Akbaba, The Good Place: Chidi Anagonye, Dexter: Dexter, Ertuğrul Gazi, Yapımcı Esther Shapiro, Deli Yürek: Yusuf Miroğlu,Yunus Emre, Oyuncu Will Smith, Breaking Bad: Walter White, Peaky Blinders: Thomas Shelby, The Peanut Butter: Zac, The Handmaid’s Tale: Offred, Kurtlar Vadisi: Süleyman Çakır, Kurtlar Vadisi: Polat Alemdar, Kurtar Vadisi: Duran Emmi, Kuzey-Güney: Kuzey Tekinoğlu, Parks and Recreation: Leslie Knope, The Office: Michael Scott, Game of Thrones: Ned Stark, Arrow: Oliver Queen, Sherlock Holmes: Sherlock Holmes gibi karakterler yer aldı.Bazı dizi karakterleri gençleri bunalıma sürüklüyor“Daha öncesinde dizi ve filmlerin etkisinde kalarak herhangi bir ruhsal problem yaşadığınızı mı?” sorusuna ,4’ü “evet yaşadım” yanıtını verdi. Ayrıca bu grup katılımcıya yöneltilen ne tür bir etkilenmeye maruz kaldıklarını sorusuna çok ilginç yanıtlar geldi. Nitekim “dizideki karakter bunalımdaydı ve ben de bu etkide kalıp hiçbir sebep olmadan kendimi sürekli mutsuz hissediyordum” veya “Çizgili pijamalı çocuğu izlediğimde savaşta en çok zarar gören kişilerin ve ölümlerin en çok çocuklarda görüldüğünü gördüğümde çok boş bir hayat yaşadığımı anladım ve ona göre hayatımı şekillendirmeye çalıştım” tarzındaki yanıtlarla birlikte “Gözlerimi kapatıp tek başıma uykuya dalamıyordum” tarzında psikolojik bunalıma işaret eden yanıtlar da geldi.Gençler arasında yabancı diziler daha çok tercih ediliyorKatılımcılara izledikleri yerli ve yabancı olmak üzere en fazla izlenen 3 dizi ismi yazma olanağı veren soruya katılımcıların %64,5’i yanıt verdi. Bu soruya katılımcılar tarafından 67 yabancı ve 37 yerli dizi ismi belirtildi.İzlenen yabancı diziler arasında ilk 5 yabancı dizi:1- HIMYM: 80 (%6,6)2- Queen’s Gambit: 73 (%6,06)3- Breaking Bad: 67 (%5,56)4- Prison Break: 63 (%5,2)5- Dark: 62 (%5,1)En çok izlenen ilk 5 yerli dizi: 1-Masumlar Apartmanı: 146 (,1)  2- Kırmızı Oda: 124 (10,3)  3- Sadakatsiz: 71 (%5,9)  4- Bir Başkadır: 65 (%.4)  5- Ezel: 39  (%3,2) 

19 OCA 2021

Prof. Dr. Akbaba; “İnancımız neyse davranışımızın da o olması gerekir”

“Aile içi iletişim geliştirilebilecek bir olgudur” Prof. Dr. Sırrı Akbaba, aile içi iletişimde önemli noktalara değindi. Akbaba; “Aile içi iletişim becerileri dediğimizde burada beceri kelimesi hemen dikkatimizi çekmeli. Aile içi iletişim geliştirilebilecek bir olgudur. Marangozluk becerisi, usta çırak ilişkisi şeklinde geliştirilebilir. İletişimin de sağlıklısı ve sağlıksızı var. Bunlar değiştirilebilir ve geliştirilebilir. Bu beceriden bunu çıkarmalıyız.” Dedi.“Doğru cümle bizi sakinleştirir, yanlış cümle ise saldırganlaştırır”Duygu ve düşüncenin birbirinden farklı kavramlar olduğunu belirten Akbaba; “İnsanlar arasındaki duygu ve düşünce alışverişidir. Duygu ve düşünce dediğimiz şeyleri birbirinden ayırmamız gerekiyor. Bunlar birbirlerinin tetikleyicisidir. Mesela öfke bir duygudur, saldırganlık davranıştır. Bunun arkasında yatan bir düşünce vardır. Yani bizi öfke duygusuna sevk edip sonra da saldırmamıza yol açan şey bir düşüncedir, bir inançtır. Onu bize empoze eden bir cümle vardır. Doğru cümle bizi sakinleştirir, yanlış cümle ise bizi saldırganlaştırır. Saldırganlık da saldırganlığı doğuruyor. Çağımız bilgi çağı. Bilgi dağarcığımız ne kadar geniş olursa bilgileri sergileme ihtimalimiz de o kadar çok olur. Dağarcığımızdaki bilgi ne kadar az ise bunları davranışlarımıza yansıtmamız da o kadar zor olur.” Şeklinde konuştu.“İyi bir dinleyici olmak, problemin yarısından fazlasını çözmek demektir”En önemli becerinin dinlemek olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Akbaba, “Söz gümüşse sükût altındır demişler. Çocuğa bir şeyler diretmektense onu dinlemek gerekir. Onu dinlemek, anlamak demektir. Çocuk geç kaldığı zaman ona öfkeyle karşılık verirsen eğer, nerede olduğunu öğrenme şansını da kaybediyorsun. İyi bir dinleyici olmak, problemin yarısından fazlasını çözmek demektir. İletişim bulaşıcıdır. Kötü iletişim kötüyü, iyi iletişim iyiyi doğurur.” İfadelerini kullandı.“İyileri vurgulamak iyileştirir, kötüleri vurgulamak kötüleştirir”Akbaba, olumlu niteliklerin vurgulanması gerektiğine, aksini yapmanın kişileri gerileteceğine dikkat çekerek; “Bir insanda olumlu da var olumsuz da var. Bizim olumlu olanı yani iyi olanı, faydalı olanı vurgulamamız gerekiyor. Olumlu niteliklerin vurgulanması kişileri geliştirir, olumsuzun vurgulanması kişileri geriletir. Yani kişilik gelişimine de zararlıdır. Mesela çocuklarımızın iyi yanlarını onlara vurgularsak eğer o yanından hareket ederek kendini geliştirir. O yüzden hep iyileri görme noktasında hareket edelim.” dedi.“İnancımız neyse davranışımızın da o olması gerekir”Duyarlılık eğitiminin önemini vurgulayan Akbaba; “Bireylerin çevresindeki sağlıksız etkileşimlerin farkına varması gerekmektedir. Duyarlılık eğitimi sonucu; öncelikle kendini sonra da çevresini bu olumsuzluklardan korumak insan olmanın gereğidir. Empati kurmalıyız. Kendimizi karşıdaki kişinin yerine koymalıyız. Onun gibi düşünmeye ve saydam olmaya çalışmalıyız. Ya olduğun gibi görüneceksin ya da göründüğün gibi olacaksın. İnandıklarımızı yaşamıyoruz. Bu nedenle de yanlış da olsa inanmak zorunda kalıyoruz. İnancımız neyse davranışımız da o olması gerekir.” İfadelerini kaydetti.

18 OCA 2021

Gazeteci Serdar Turgut: “Terör, ABD’yi içten içe kemiriyor”

“Terör Amerika’yı içten içe kemiriyor” Online gerçekleştirilen programın moderatörlüğünü Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Havva Kök Arslan üstlendi. Programa katılımcıların ilgisi yoğun oldu.Amerika’nın içindeki terör olaylarına değinen Gazeteci Serdar Turgut; “Çok tehlikeli bir noktaya dikkat çekeceğim. Trump’a destek veren insanlar da onlardandır. Bunların kökeni 1995 yılında Oklahoma’da hir bombalama oldu. Yaklaşık 160 insan öldü tek bir bombalamada. Sebebi ise FBI, VAKO diye dini bir grubun etrafını çevirdi ve bunlar silahlı çatışmaya girdiler. Daha sonra Oklahoma bombalanınca da federal bölgelerin bazılarını bombaladı. Bunu anlatmamın sebebi ise Amerika’da terör başladı, bu terör Amerika’yı içten içe kemiriyor. Bugün FBI’ı çok ürküten konu. Biliyorsunuz ki şu anda yurt içi teröre döndüler. Hatırlarsınız bu seçim gecesi bir gerginlikler olmaya başladı o gece FBI dinlemelerine suikast takılmış. O yüzden çok büyük gerginlikler olmuş. Amerikan kongresinin içi askeri kışlaya dönmüş. Çok büyük tehdit var olursa iç savaşa doğru gider. Biden, bunu hafifletmek için elinden geleni yapacaktır. Aynı zamanda Biden’ın bazı yönleri de vardır. Sertliği de açıktır. Obama ve Biden’ın Amerika’nın yönetiminde olduğu zamanlar yurt dışında en çok adam öldürüldüğü zamanlardır. Biden’ın bir şansı kendinden öndeki başkanın Trump olmasıdır. Trump, bugün dünya ile ilişkileri öyle bir bozdu ki şimdi tüm dünya bu işin böyle gidemeyeceğini görmüş durumda. Terör Amerika’yı içten içe kemiriyor” Dedi.“Amerika derin devlet kavramını Türkiye’den öğrendi”Habertürk Gazetesi Yazarı Serdar Turgut, derin devlet ve Amerika’nın yeni dönem ilişkilerinden bahsetti. Turgut; “Küreselcilere ben katılmıyorum. Amerika’da bunu bazı gruplar komplo teorisi olarak yapmak üzere kullanıyor. Amerika’da derin devlet kavramı yoktu. Derin devlet kavramını Amerika Türkiye’den öğrendi. Küreselciler böyle karanlık işler yapanlar değildir, Amerikan devletidir. Amerika bir süper güç gereği kendi çıkarlarını dünyada güç kullanarak ve konuşarak yapmaya çalışacaktır. Karşısındaki düşmanı belirleyecektir. Amerika’da şu anda atılan ulusal güvenlik kadrolarına bakarsak Amerika’nın Çin ile İran ile ve Türkiye ile ne yapacağını okuyabiliriz. Çin için denilen şu; Trump döneminde Amerikan dış işleri Çin’i stratejik rakip olarak görüyordu, Çin ile konuşalım diyorlardı. Şimdi Jhon Cery iklim değişiklikten yetkili olarak atandı. Beyaz sarayda ve ulusal güvenlik komitesi altında olacak. Amerika’da en önemli kararların alındığı bir bölüm var. Beyaz sarayda içinde yer alacak Jhon Cery o konumdan orda olmasının Çin ile ilişkilerinin nereye gideceğini gösteriyor diyorlar. İklim değişikliği konusunda Amerika’nın Çin olmadan adım atması mümkün değil. Orada görüşmeler başlatılıp iyi ilişkiler götürülecek diğer konularda da konuşulup rekabet sürdürülecek. İran ile nükleer anlaşmayı tekrar yapacaklar.” İfadelerini kullandı.“Biden’ın görevi tek Amerika yaratmak”Serdar Turgut Amerika’nın içindeki bölünmelerden bahsederek, Biden’in izleyeceği yolu değerlendirdi.Turgut: “Amerika’ya New York veya Los Angeles’tan bakarsanız ayrı bir Amerika görürsünüz. Alabama’dan bakarsanız ayrı görürsünüz. Liberal eğilimli şehirlerde panik yaşanıyor. Bu şekilde giderse yaşanan olayların tüm Amerika’da olacağı düşünülüyordu. Amerika’nın güneyindeki şehirlerde ise Trump’a tapıyorlardı. Ve şimdi çok şaşırtıcı şekilde ikiye bölünmüş bir Amerika var. Biden’ın görevi tek Amerika yaratmak çünkü bunu yapacak imkânlar var. Büyük bir ihtimalle iki defa yenilgi almış olan Trump’a böyle giderse bir daha seçim hakkı verilmeyecek. Bir de Biden ve Trump hakkında dava açılırsa ben eski başkanların yaptığı gibi af getirmem dedi. Biden dedi ki bitmemiş bir dava var. Burada Trump’ın içeri atılmasına imkân yok ama genel mahkemelerde açılmış davalarda hapse gire bilir. Monachil savcılığı çok büyük yolsuzluklara bakan bir savcılıktır. Trump hakkında dava hazırlıkları var hem yolsuzluk vergi kaçakçılığı gibi Trump’ı hapse atarlar ise Biden af getirmeyecektir.” Şeklinde konuştu.

18 OCA 2021

Gerçek veya hayali tehditlerin yanıtı: Kaygı…

“Başarıları için başkalarına bel bağlamazlar”Yüksek farklılaşma seviyesine sahip insanlardan bahseden Süloğlu; “Bu kişiler, duygu ve düşünce arasındaki farklar hakkında daha net ayrım yaparlar. Başkalarının inançlarına saldırmadan ve kendi inançlarını körü körüne savunmadan inançlarını ifade ederler. Başarıları için başkalarına bel bağlamazlar. Kendilerini aşırı değerlendirmeden veya küçümsemeden, başkalarına göre kendilerini daha doğru bir şekilde konumlandırabiliyor. Evlilik içinde partnerler, kendilerini diğerini kaybetmeden bir dizi duygusal yakınlığı ifade edebilirler; çocuklarını kendilerinin kopyaları yapmaya çalışmadan çocuklarının büyümesine ve özerk benlikler geliştirmesine izin verebilirler.” Dedi.“Duyguların egemen olduğu bir dünyada yaşarlar”Uzm. Psk. Dilay Süloğlu, düşük farklılaşma düzeyine sahip insanlardan bahsetti. Süloğlu; “Benlik farklılaşmasının en düşük seviyesindeki bireyler bile asgari miktarda farklılaşmaya sahiptirler. Duyguların egemen olduğu bir dünyada yaşarlar. Kişiler duyguyu gerçekten ayırt edemezler. İlişki odaklıdırlar, sürekli onay, sevgi ve uyum ararlar ki kendi yaşam hedeflerine yönelecek enerjileri yoktur. Yeterli bir bağlanma sistemine sahiplerse yaşamları boyunca semptomsuz olarak işlev görebilirler. Birçoğu şiddetli psikolojik, fiziksel ve sosyal semptomlardan ve yüksek kronik anksiyeteden şikâyetçidir.” İfadelerini kullandı.“Kaygı, gerçek veya hayali tehditlere bir yanıt olarak tanımlanır”Kaygının gerçek ve hayali tehditlere yanıt olduğunu belirten Süloğlu; “Stres, Bowen teorisindeki bir başka değişkendir. Bireylerde kaygı ve duygusal tepkisellik yaratabilen bir dış baskı kaynağıdır. Stresörler, bir çocuğun doğumu, bir çocuğun ayrılması gibi birçok yaşam olayları içerir. Kaygı, gerçek veya hayali tehditlere bir yanıt olarak tanımlanır. Kronik anksiyete, genellikle zaman içinde sınırsız olan, algılanan veya hayal edilen tehdide verilen bir tepkidir. Daha yüksek seviyelerde kronik anksiyete, daha düşük temek benlik farklılaşma seviyeleri ile ilişkilidir. Daha düşük kronik anksiyete seviyeleri, daha yüksek benlik farklılaşma seviyeleri ile ilişkilidir. Farklılaşma düzeyi ne kadar düşükse, duygusal tepkisellik bölümleri de o kadar sık görülür. Bunlar daha yüksek yoğunluk düzeylerinde olur.” şeklinde konuştu.

14 OCA 2021

Dünyanın En Mutlu Ülkesinde İntiharlar Neden Artıyor?

İşte o yazı:Finlandiya’dan döndüğümden bu yana bana en çok sorulan iki soru:Finlandiya neden dünyanın en mutlu ülkesi?Finlandiya’da intihar oranı neden yüksek?Neden mutlu olduklarının hikâyesini Üsküdar Üniversitesi’nin yayınladığı PsikoHayat Dergisi için yazdım. (http://www.psikohayat.com/images/sayilar/pdf/21.pdf)İntiharlara gelince o da hayatın bir başka boyutu.Sadece Finlandiya’da değil, İskandinav ülkelerinde intihar oranları yüksek. Finlandiya’daki intiharlar AB ortalamasından daha fazla.Bunun birçok sebebi var: Yalnızlık, kışın sürekli sisli, kapalı ve karanlık havası. Kasım ayı ile başlayan Mart ayına ve bazen Nisan’a kadar süren gerçekten bunaltıcı bir iklim.İntiharların en çok Ocak, Şubat ve Mart aylarında olmasının bir sebebi de bu. İnsanlar adeta tükeniyor. İstatistikler de bunu teyit ediyor.“Aralık ayında hemen hemen hiç güneş görmedik” diye ekledi bir arkadaşım.2000’li yıllarda yükselmeye başlayan intiharlar alınan önlemlerle düşmeye başlamıştı. Finlandiya'nın 2019-2030 için İntiharı Önleme Stratejisi hazırlaması çok etkili olmuş.Pandemi yalnızlığı daha da arttırdı...Ancak Finlandiya'da COVID-19 krizi sırasında intiharlarda yeniden bir artış oldu. Sağlık yetkilileri, ruh sağlığı bakımına ihtiyaç duyanların buna ulaşamadığından şüpheleniyor.İnsanların sosyalleştiği spor merkezlerinin, kafelerin ve birçok mekânın kapatılması üzerine insanlar yalnızlıkları ile yüze yüze geldiler.Emniyetin verilerine göre, 2020 Mart ve Nisan aylarında şüpheli intihar sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık artış gösterdi.Yerel yetkililere göre intiharlarda en dramatik artış Mart ve Nisan aylarında Orta Finlandiya bölgesinde görüldü. Bu bölgede intiharlar iki katına çıktı.Sağlık sistemini zorlamamak için randevularını iptal ettiler...İlginç bir durum ise kriz sırasında çok az kişinin yardım için başvurmasıydı.Finlandiya'da normalden çok daha az insan yaz aylarında psikiyatrik tedavi için yardım talep etti.Pirkanmaa bölgesindeki Tampere Üniversitesi Merkez Hastanesi’nde Psikiyatrik Bakım Müdürü Hanna-Mari Alanen’e göre “Psikiyatrik bakım klinikleri korkutucu derecede sessizdi”. “Doktorlar birbirlerine tüm hastaların nerede olduğunu sormaya başladılar.”Benzeri durum ülkenin dört bir yanındaki sağlık tesislerinde ve dünyanın geri kalanında da görüldü.Durum daha sonra anlaşıldı:Bireyler, sağlık sistemini zorlamak istemedikleri veya koronavirüs enfeksiyonu kapmaktan korktukları için tıbbi randevularını iptal ediyorlardı.Ev içi şiddet arttı...Pandemi sürecinde karşılaşılan diğer bir olgu ise ev içi şiddetin artış göstermesiydi.Ülkenin dört bir yanındaki kolluk kuvvetleri de bu yılın ilk üç ayında aile içi şiddetin arttığını belirtmişler. Evlerden gelen şikâyetlerde yaklaşık 3 binden daha fazla artış olmuş.Dünya Sağlık Örgütü (WHO), dünya çapında milyonlarca insanı etkileyen ve etkilemeye devam eden koronavirüs salgınının neden olduğu ve olacağı akıl sağlığı krizi tehdidi hakkında bir uyarıda bulunmuştu. Anlaşılan bu uyarı yeterince ciddiye alınmamış. Ya da alınan tedbirler yetersiz kalmış.Geçtiğimiz Mart ayında Mieli, Helsinki ve Kuopio şehirlerinde intihar önleme merkezleri açtı ve örgüt geçen sonbaharda intiharla mücadele için bir kampanya başlattı.İntiharı önlemek için ‘Nasılsın?’ kampanyası...Derneğin sonbaharda başlayan "Nasılsın?"  kampanyası, insanların bir arkadaşının veya aile üyesinin kendilerine zarar vermeyi veya daha kötüsünü düşündüğüne dair işaretleri belirlemeyi öğrenmelerine yardımcı olmayı amaçlamaktadır.Program, insanları endişelendikleri kişilere şu basit soruyu sormaya teşvik ediyor: “Nasılsın?”Mieli, akıl sağlığı sorunları konusunda yardıma ve desteğe ihtiyacı olan, intihar etmeyi düşünen veya olabilecek birini tanıyan kişilere Fince, İsveççe, İngilizce, Arapça ve diğer dillerde destek ve yardım sunuyor.Bireyler, telefonla Mieli'nin SOS Kriz Merkezi ile iletişime geçebiliyor.Ancak pandemi döneminde bu hizmetlere ulaşımda sorunlar yaşanıyor.Yetkililer yoğun talebe cevap veremiyor. Ya da yeterli cevabı veremiyorlar.Üç aylık, çok güçlü depresyon geçiren bir gencin ifadeleri çok anlamlı:        “Sonunda hastaneye kaldırıldım.Hayatım tam perişan bir haldeydi.İşim yoktu, arkadaşlarımdan ve ailemden soyutlanmıştım, gerçekten kötü durumdaydım.Daha sonra altı aylık bir depresyona girdim ve bu beni tamamen çaresiz bıraktı.Hayatıma son vermek istedim.Durumumu araştırdım ve muhtemelen bipolar olduğum sonucuna vardım.Bu yüzden yardım için ilgili sağlık kuruluşuna gittim.Bakım ünitesi tarafından benim için sağlanan bakım hizmeti neredeyse tamamen ilaçlara dayanıyordu. Bunu reddettim.Danışman psikiyatrist, hemşireler, bakım ekibi ile bir dizi görüşme yaptım. Hiç kimse bana diyetimin kalitesi hakkında soru sormadı, alkol tüketimimi sorgulamadı (haftada yaklaşık 40 litre bira).Biraz egzersiz yapmamı önermedi.Arkadaşlarımı ziyaret edip onlara takılmam tavsiye edilmedi.Sadece intihara meyilli olup olmadığımı bilmek istediler ve bana yardım etmek için sadece ilaç — lityum — önerdiler.Aldığım izlenim, bu profesyonellerin aslında benim hastalığımdan korktukları ve bana gerçek bir yardım sunacak kadar yeterince anlayış ve bilgiye sahip olmadıklarıydı.”Yaşama dair anlamsızlık intihara sürükleyebiliyor...Görüldüğü gibi bu gencin en büyük sorunu hayatında bir anlamın olmaması. Çoğu kez sanıldığı gibi maddi refah düzeyi yeterli olmayabiliyor.Ünlü varoluşçu nörolog ve psikiyatr Viktor Frankl İnsanın Anlam Arayışı kitabında buna dikkat çekmişti.Bir Amerikan üniversitesinde intihar girişiminde bulunan 60 öğrenci üzerinde yapılan anket dikkatini çekmişti. Bu öğrencilerin yüzde 85’i, intihar girişimlerine gerekçe olarak “yaşamın anlamsız gözükmesini” göstermişti.Frankl için daha da önemli olan, yaşamı anlamsız gören bu öğrencilerin yüzde 93'ünün “aktif bir sosyal yaşamları vardı, akademik performansları yüksekti ve aileleriyle ilişkileri iyiydi.”

07 OCA 2021

Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Türk Dünyasının Milli Konularda Mutabakat Sağlaması Çok Önemlidir”

Üsküdar Üniversitesi İnsan Hakları Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen “Türk Dünyasında İnsan Haklarının Mevcut Durumu ve Sorunları" paneli, pandemi önlemleri kapsamında çevrimiçi olarak gerçekleştirildi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Türk dünyasının birlik ve beraberliği çok önemlidir”Üsküdar Üniversitesi İnsan Hakları Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ve Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı panelin moderatörlüğünü yaptı.Türk dünyasının, alanı 11.2 milyon kareyi aşan ve nüfusu 250 milyona ulaşan bir büyük siyasi coğrafya birliği olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Bu kültürel ve etnik birliğin sınırları Adriyatik Denizi kıyalarından başlar Çin’in başkenti Pekin yakınlarındaki ünlü, tarihi Çin Seddi’ne kadar devam eder. Sınırları içinde 8 bağımsız Türk devleti vardır ama bunlar tabii ki Türk dünyası arazisinin yalnızca %43.7’sine tekabül etmektedir. Geri kalan %56.3 farklı coğrafyalarda, farklı ülkelerin içerisinde mevcudiyetlerini devam ettirmektedir. Günümüzde bu coğrafyanın birçok bölgesi, geçmişten günümüze taşınan ya da yaşadığımız çağda farklı biçimlerde dönüşmüş etnik, dini, ekonomik, politik süreçlerden kaynaklanan çeşitli sorunlarla karşı karşıyadır. Yani bu kadar geniş bir coğrafyada yaşayan, 240 milyondan fazla Türk milletinin artık birlik ve beraberlik içinde özellikle milli konularda, milli mutabakat sağlanması çok önemlidir ve gerekmektedir. Bugünkü panelimiz de aslında bu gereksinimden doğmuştur” diye konuştu.Prof. Dr. Sırrı Akbaba: “İnsan hakları alanındaki sorunlarla baş etmede mücadele önemli”Üsküdar Üniversitesi İnsan Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Rektör Danışmanı Prof. Dr. Sırrı Akbaba, selamlama konuşmasında insan hakları alanında yaşanan sorunların dünya genelinde öne çıkan problemler arasında ilk sırada yer aldığını belirterek böyle önemli bir konunun uzmanları tarafından özelleştirilerek ele alınmasının önemini vurguladı. Türk dünyasının karşı karşıya olduğu insan hakları sorunlarıyla mücadelede bu sorunların iyi analiz edilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Sırrı Akbaba, genelde insan haklarının bütün dünyanın önem verdiği bir husus olmasına karşın başta fakir ülkelerin, yeraltı yerüstü zenginlikleri olan ülkelerin insan hakları ihlallerine uğrayarak sömürüldüğüne dikkat çekti. Prof. Dr. Sırrı Akbaba, bu ihlallerle ilgili genç kuşağın bilgi sahibi olmasının önemli olduğunu belirterek mücadelenin ancak çalışmayla mümkün olabileceğini söyledi.Prof. Dr. Kuad Rakhimberdin, Kazakistan’daki reformları anlattıAmanzholov Doğu Kazakistan Devlet Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kuad Rakhimberdin “Kazakistan Cezaevlerinde Toplumsal Denetim Mekanizmaları” başlıklı konuşmasında ülkede 20 yılda alınan önlemler ve reformlarla önemli adımların atıldığını söyledi. Cezaevlerinin denetimi konusunun ülkede yirmi yıl önce gündeme geldiğini ve o zaman cezaevindeki tutuklu sayısına göre 100 bin civarında tutuklu ile Kazakistan’ın dünyada üçüncü sırada yer aldığını aktardı.O dönemde tutuklulara yönelik uygulamaların, insan hakları bağlamında olumsuz olduğunu, şartların ve koşulların çok elverişsiz olduğunu kaydeden Prof. Dr. Kuad Rakhimberdin, o günden bu yana yapılan reformların, cezaevinde bulunan tutuklu sayısının üç kat azaltılmasını ve Kazakistan’ın tutuklu sayısı bakımından dünyada 100. sıraya gerilemesini sağladığını ifade etti.  1998 yılında Kazakistan Birleşmiş Milletler Şiddeti Önleme Konvansiyonu’na katıldığını belirten Prof. Dr. Kuad Rakhimberdin, “Cezaevinde uygulanan şiddetin engellenmesi için toplumsal denetim mekanizmalarını oluşturdu. Yasalarını çıkardı ve denetim kurullarını meydana getirdi. Sivil toplum kuruluşları da bu konuda çok destek sağladı. 2013 yılında Kazakistan’da Serbest Denetim Kurumuyla ilgili bir yasa kabul edildi. O günden bu yana sivil toplum kuruluşu üyeleri ve serbest çalışan hukukçulardan oluşan bu kurum cezaevlerinde denetim yapabiliyor. Ombudsman ve 16 Bağımsız Denetçiden oluşan bu Bağımsız Kurumun üyeleri devletin ceza ve infaz kurumlarında bağımsız denetim ve kontrol yapabiliyor” dedi.Doç. Dr. Ömer Kul: “Doğu Türkistan’daki ihlaller BM gündemine taşınmalıdır”İstanbul Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ömer Kul, “Doğu Türkistan’da İnsan Hakları Sorunları” başlıklı konuşmasında Doğu Türkistan’da pek çok insan hakkı ihlali olduğunu belirterek özellikle aile yaşamı, inançların yaşanması, kürtaj meselesi, eğitim, ekonomi ve seyahat özgürlüğü alanlarında önemli ihlaller yaşandığına dikkat çekti. Doç. Dr. Ömer Kul, Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerinin ortadan kaldırılması için kamuoyu gündemi oluşturulması gerektiğini belirterek “Meselenin BM gündemine taşınması, ülkemizdeki Doğu Türkistanlı üniversite öğrencilerine burs yardımları yapılması, ülkemizdeki Doğu Türkistanlılara yardımlar yapılması, ülkemizdeki Doğu Türkistanlıların hukuki statülerinin kanunen sağlanması gerekmektedir” dedi.Doç. Dr. Ali Hüseyinoğlu, Batı Trakya’da yaşanan sorunları dile getirdiTrakya Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ali Hüseyinoğlu, “Yunanistan’da Türkler’in Azınlık Hakları” başlıklı konuşmasında Batı Trakya’daki Türklerin uğradığı insan hakları ihlallerinden bahsetti. Batı Trakya Türkleri’nin sorunlarının son 20-30 yılda özellikle akademik çevreler tarafından yeterince ele alınmadığını belirten Doç. Dr. Ali Hüseyinoğlu, 90’lı yıllardan sonra olumlu gelişmeler yaşanmasına rağmen özellikle Müslüman ve Türk azınlığın hakları konusunda sorunlar yaşandığına dikkat çekti. Özellikle Atina’da cami ve mezarlık sorunlarının bulunduğunu belirterek devletin azınlıkların sorunları gidermesinde mutlaka azınlıkları ve azınlık STK’larını dinlemesi gerektiğini vurguladı.Aliasker Ahmetoğlu: “Türkiye, Azerbaycan’a yatırım desteği sağlamalı”Hukukçu-İnsan Hakları Uzmanı Aliasker Ahmetoğlu da “Karabağ Bağlamında İnsan Hakları Sorunları” başlıklı konuşmasında Karabağ işgalinin 44 günde sona erdirildiğini belirterek bu süreçte desteği için Türk devletine ve Türk halkına teşekkür etti. 1988-1994 yıllarında Karabağ’daki çatışma ve işgalin 1994’te geçici ateşkes anlaşması ile durdurulduğunu belirten Aliasker Ahmetoğlu, işgal döneminde Ermeni askeri saldırısı sonucu Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının yüzde 20’sinin işgal edildiğini, 23 binden kişinin askeri operasyonlarda yaşamını yitirdiğini, 20 bin kişinin sakat kaldığını söyledi. Ahmetoğlu, 1994 ateşkes anlaşmasının imzalanmasından 27 Eylül operasyonuna kadar binlerce kişinin yaralandığını kaydetti. 1 milyon kişinin mülteci konumuna düşürüldüğünü belirten Aliasker Ahmetoğlu, “Bu kişilerin din özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü yok edildi” dedi.Türkiye’nin desteğinin Azerbaycan için çok önemli olduğunu belirten Aliasker Ahmetoğlu, “Azerbaycan ordusu bölgede kendi varlığını kendi topraklarının kendisinin garantör olduğunu açıkça gösterebildi. Tabii Türkiye gibi büyük bir kardeş ülke yanımızda olduğundan dolayı. Türk kamuoyu ve Türk devleti Azerbaycan’a yatırım için destek olmalı. Siz değerli hocalar da bunu teşvik etmelisiniz. Tüm yaralar önümüzdeki yıllarda bir arada sarılmalıdır” dedi. 

04 OCA 2021

Çevreye duyarlılık İslam ahlakıdır

Çevre İnsan ve Sorumluluklarımız adlı kitabın yazarı Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir ile çevre bilinci ve insani sorumluluklar üzerine konuştuk. Özdemir, konuyu İslami perspektiften değerlendirerek, tüm canlılara karşı sorumluluğunun bilincinde olan merhamet temelli bir ahlaktan bahsediyor. Toplum olarak bilinçlendikçe çevreye karşı duyarlılığın da arttığına dikkat çeken Özdemir çevre duyarlılığının felsefi boyutuna da dikkat çekiyor.Çevre, insanoğlunun içinde kendini var ettiği bir ortam. Kendimizi korumak aynı zamanda çevremizi korumayla mümkün. İnancımız doğrultusunda çevremizi korumamız bir görev. Ancak günümüze baktığımızda hiç de öyle davranılmıyor. İnsanlık buraya nasıl geldi, bu saatte neler yapabiliriz?Çevre kavramı çoğu zaman eksik tanımlanıyor. Böyle olunca da çevreye karşı sorumluluğumuz anlaşılamıyor. Bundan dolayı yeni kitabımın adı: Çevre, İnsan ve Sorumluluklarımız. Biz bir çevreye doğduk. Hz. İbrahim’i hatırlayalım. Nemrut ile olan tartışmasında öncelikle Rab kavramına dikkat çekti. Rabb-alem ilişkisi Müslüman çevre bilincinin temel taşıdır.Nefesinizi boş işlere harcamayınBiz çevrenin değerini, onu tahrip edip kirlettikten sonra öğrendik. Kirlettiğimiz bu çevreden her tür gıda ile bu kirlenme bize döndü. Zira biz tabiatın bir parçasıyız; efendisi ve hâkimi değiliz.Bugün pandemiden vefat eden bir arkadaşımın bize attığı son mesajı “İnsanın en değerli varlığı nefestir. Boş işlere harcamayın” oldu. Umarım, bu pandemi herkesin içerisinde yaşadığımız ve çevre dediğimiz olayı derinliğine kavrar. Tıpkı pandeminin tehlikesini anlayanların, her tür tedbire uyduğu gibi uymayanları uyardığı gibi; çevrenin biz; yani hayatın ta kendisi olduğu bilincine varınca onu koruyacaktır. Bütün mesele bu. Müslüman ülkelerin idarecilerinin halkın ekonomik sorunlarını çözmeleri için Allah’ın yarattığı bugün doğal kaynaklar dediğimiz nimetlerden yararlanmaları elbetteki anlaşılabilir. Bu onların en önemli görevlerinden biridir. Doğal olmayan, bu kaynakları kullanırken Allah’ın tabiatta yarattığı ve korunması konusunda bizleri uyardığı “hassas dengeleri” (mizan) dikkate almamalarıdır. Bize düşen Kur’an’ın öğretileri ışığında, insanlığın birikiminden de faydalanarak kendimize ait kalkınma ve eğitim modelleri geliştirmektir.Güçlü bir eğitim anlayışı Teknoloji hızla ilerliyor ve bizler hayatımızı daha kolay ve daha lüks hale getirmek için çaba sarf ederken gözü kârdan bir şey görmeyen kapitalizmin hoyratlığına kayıtsız kalıyoruz. Bunun bir orta yolu olamaz mı? Kapitalizmi frenleyerek teknolojik gelişmelerden yararlanabilmek mümkün mü?Bu çok ciddi ve o derece de zor bir soru. Modern teknolojinin hayatımız ve özgürlüğümüz için oluşturduğu tehlikeyi ilk fark edenlerden birisi Alman Filozof Heidegger’di. Daha 1930’lu yıllarda Tekniğe İlişkin Soruşturma adlı küçük bir kitap yazdı. Teknolojinin adeta ruhumuzu ele geçireceğinden ve özgürlüğümüzü yok edeceğinden endişe ediyordu. Günümüzde karşı karşıya olduğumuz sorunlar Heidegger’in tasavvurunun çok ötesine geçti. Nükleer teknoloji ile üretilen silahlar tüm dünyayı havaya uçuracak sınırı çoktan geçti. İnsanlar sorunu anlayabilseydi, bir çözüm de bulabilirdi. Teknolojinin ve küreselleşmenin yıkıcı etkilerinden ancak güçlü bir eğitim anlayışı ile baş edebiliriz. Ahlaki değerlere ve erdemlere sahip; kendini bilen ve kendi kararlarını verebilen güçlü bireylerden bahsediyorum. Müslüman toplumlar olarak, Kur’an’ın ahlaki ideallerini eğitimin dinamik gücü haline getirip-getirmeyeceğimiz konusunda karar vermemiz gerekiyor. Burada ahlakı en geniş anlamda ele alıyorum. Tüm canlılara karşı sorumluluğunun bilincinde olan merhamet temelli bir ahlaktan bahsediyorum.Çevre bilinci evde başlar Eğitim sistemimiz eğitimli insanlara çevre bilinci aşılamanın çok uzağında. Eğitimin okullardan başladığını düşünürsek bu konuda neler yapılabilir?Benim kanaatim eğitimin evde başlamasıdır. Anaokulunda filizlenmeli, lise ve üniversite hayatında gelişerek dallanıp budaklanmalıdır. Üniversiteler sadece küresel pazarların talep ettiği iş gücünü sağlamayı değil; aynı zamanda toplum ve gezegenle ilgili temel değerlere sahip; duyarlı ve sorumluluk bilinci olan bireyler yetiştirmeyi hedeflemelidir. Sorumluluk derken, yaptıkları iş ve işlemleri sadece kendi dar çıkarları perspektifinden değil; diğer insanlar ve canlılar için doğacak sonuçlar üzerinden düşünmeleridir. Çevre, din, felsefe bütünlüğü nasıl sağlanabilir. Burada din nereye yerleşebilir? Çevrenin korunmasının felsefesi doğru olarak neyin üzerine inşa edilebilir?Çevre sorunları 1960’lı yıllarda hissedilmeye başlandı. Rachel Carson’un Sessiz Bahar kitabı bunda çok etkili oldu. 1970’li yıllarda bu konuda kurumsallaşma başladı ve çevreyle ilgili mevzuat oluşmaya başladı. Bunu Çevre Bakanlıklarının kurulması takip etti. Ancak şunu biraz geç anladık. Çevreyi kanunlar bir noktaya kadar koruyabilir. Çevreyi ancak ve ancak duyarlı insanlar koruyabilir. İşte tam da burada çevrenin dini ve felsefi boyutu gündeme geldi. 1970’li yıllarda ana akım felsefeden ayrılan ve kendilerini çevreci felsefeciler olarak tanımlayan filozoflar ortaya çıktı. Zamanla bunların görüşleri birçok çevreci harekete ilham kaynağı oldu.Prof. Henryk Skolimowski ilk derin çevreci filozof olarak bilinir. Analitik felsefe geleneğinden gelen Skolimowski tüm dünyada yaşanan çevre felaketlerinden dehşete düştü ve ciddi bir öz eleştiri yaptı.Bunu dinlerin çevreye ilgi duyması izledi. Zira dünya nüfusunun büyük bir kesimi bir dine mensuptu. Sadece Hıristiyan ve Müslümanların toplam nüfusu neredeyse dünya nüfusunun yarısı kadardı. Gary Gardner’in ifade ettiği gibi dini kurum ve liderlerin çevrenin korunması ve sürdürülebilir bir dünya oluşturma çabalarına en az beş önemli katkıda bulunabileceği ortaya çıktı: Dünya görüşü biçimlendirme kapasitesi, ahlaki otorite, geniş bir cemaat tabanı, önemli maddi kaynaklar ve topluluk oluşturma kapasitesi. Son yirmi yılda din ve çevre konusunda ciddi bir bilgi birikimi oluştu.Aynı geminin yolcularıyızÇevre deyince aklımıza hep marjinal sol gruplar geliyor. Oysa İslam çevreyi korumayı insanı korumak, inanca sahip çıkmak olarak gören bir din. Bizlerin bu derece uzağa düşmesi ve marjinal grupların bu konulara sahip hale gelmesini neyle izah edebiliriz?Doğrusu ben de yıllardır bu sorunun cevabını arıyorum. Cevap vermekte zorlanırım.Kur’an’ın sahibi ile kâinat kitabının sahibi aynıdır. Kur’an’a en ufak bir hakaret veya saygısızlık olduğunda büyük tepki gösterilir. Ancak Allah’ın yarattığı ve bizlere emanet ettiği tabiat kitabı kirletilirken, hayvanlar spor olarak katledilirken; birçoğunun nesli tükenirken Müslümanların tepkisiz kalmasını anlamakta güçlük çekiyorum. Solcuların çevreciliğine gelince. Kentli, eğitimli sosyal demokrat ve sol grupların çevreye sahip çıkmaları şaşırtıcı değil. Dünyanın her yerinde eğitimli insanlar yaşadıkları tek dünyanın tahrip edilmesi karşısında tepki gösteriyorlar. Çocukları ve torunları için haklı olarak endişe ediyorlar. Kaderci değiller. Müslümanlar sanki bazı şeylerin hesabını ahirete erteliyorlar. Hz. Peygamber’in dediği gibi “bizler aynı geminin yolcularıyız”. Bu gemi batarsa hepimiz batarız. Bu nedenle çevreyi ve biyolojik zenginlik kadar kültürel zenginliği, birlikte duyarlılık göstermemiz ve korumamız gereken ortak değerler olarak görüyorum.Doğanın bize emanet olduğunu hatırlatmalıyızÇevrecilik konusunda akademik duyarlılık ve toplum duyarlılığı ne düzeyde? Türkiye’nin de içinde yer aldığı İslam dünyasında bu konuda genel tablo nasıl?Çevre, iklim değişikliği, sürdürülebilir kalkınma gibi konular üniversite müfredatına girmeye başladı. İskandinav ülkeleri ve Amerikan üniversiteleri bu konuda daha öncü bir rol oynuyor. Birçok üniversite fosil yakıtı terk ederek, alternatif enerjiye yöneldi. Bu kararların alınmasında çevreci öğrenciler etkili oldu. İslam dünyasına ve Türkiye’ye baktığımızda hala yapacak çok şeyimiz var. Öncelikle çevreyi sadece bir ders olarak değil, genel eğitimin temel bir değeri olarak görmek gerekiyor. Kısaca şunu söylemek isterim: Müslüman ülkelerin yükseköğretim kurumları tabiatı ve içerisindeki her şeyi Allah’ın yarattığını ve bize emanet ettiğini; suyunu içerken, havasını solurken nimetlerinden faydalanırken öncelikle şükürle karşılık vermemiz gerektiğinin bilincinde olmalı. Çevreyi ve gelecek nesilleri sevgi ve merhamet korur.“Benden sonra tufan” diyen bir anlayışın bize verebileceği hiçbir şey yok. Bundan dolayı öncelikle gönüllerimizi sevgi ile yeşillendirmemiz lazım. Gerisi kolay.Yeni Şafak

25 ARA 2020

"Çevre, İnsan ve Sorumluluklarımız" Kitabı 2’nci Baskısıyla Raflarda…

Üsküdar Üniversitesi akademisyenlerinden yeni bir kitap daha okurlarla buluştu.Prof. Dr. İbrahim Özdemir’in kaleme aldığı, Zeynep Tunç’un editörlüğünü yaptığı kitap 2. Baskısını gerçekleştirdi.Kitapta çevre ve ahlak ilişkisi, çevre ve din, Osmanlı toplumunda çevre anlayışı ve Türkiye’de çevre bilinci konularına ilişkin konuları kapsıyor.Prof. Dr. İbrahim Özdemir Kimdir?Prof. Dr. İbrahim ÖZDEMİR 1960 yılında Gaziantep'te doğdu.Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde, Yüksek Lisans ve Doktorasını Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümünde tamamladı.1992 yılında Ankara Üniversitesinde başladığı akademik hayatında 2000 yılında Yar. Doç. 2004 yılında Doçent ve 2008 yılında da profesör oldu.Akademik çalışmaları sırasında dünyaca ünlü üniversitelerde “misafir öğretim üyesi” olarak bulundu. Başta ABD’deki üniversiteler olmak üzere G. Afrika, Endonezya, Avustralya, Rusya, İsveç, İsviçre, Almanya, G. Kore gibi birçok ülkede bilimsel toplantılara katıldı.Çevre konusundaki çalışmaları birçok dile tercüme edildi.Özdemir, halen Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanlığı yapmaktadır.

24 ARA 2020

Çok konuşulan dizi ‘Bir Başkadır’ Multidisipliner Bağlamda Analiz Edildi…

Moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın yaptığı programın konukları Üsküdar Üniversitesi Psikoloj Bölümü Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Meltem Narter, Sosyoloji Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Aydın Öztürk ve Gazeteci- Televizyon Yapımcısı Elif Dağdeviren oldu.Arıboğan: “Geleneksel kalıplar yıkılıyor, yeni fay hatları ortaya çıkıyor!”Dizilerin insanların yaşamına, görüş ve davranışlarına çok fazla etki ettiğinden ve bazı dizilerin toplumda büyük yankı uyandırdığına dikkat çeken Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan; “Bir başkadır dizisi ilginç bir biçimde çok büyük bir seyirci kitlesine ulaştığı gibi üzerinde çok tartışılan, yazılan ve çok kafa yorulan bir şeye dönüştü. Bazı diziler hakikaten hayatımıza girdiği zaman hayatımızı sallayabiliyorlar. Belki de zamanın ruhunu yansıtıyor bu dizi. Hatırladığım kadarıyla Kurtlar Vadisi de ilk başladığı zaman ders olarak bile işlenmişti. Belli bir nesli hakikaten yönlendirdi ve onların kafasındaki devlet algısını şekillendirdi. Siyasete bakışı, mafyayı ya da illegal devlet yapılarının nasıl şekillendiği üzerine yorum yapmalarına imkân sağladı. Daha sonra Osmanlı dizileri başladı hala daha var hayatımızın içerisinde… Bir anda bizim kendi yaşamlarımızı, dünyalarımızı Osmanlı’ya taşıdı. Hep beraber eski tarihlerde yaşar duruma geldik. Bu örnekte olduğu gibi dizilerle tarihin içine gömülmek de mümkün olabiliyor. Şimdilerde de başka bir şeyle karşı karşıyayız. Psikolojik bağlamda endişeler ve kaygılar var, bizi baskı altına alan... Türkiye’de kültürler birbirine karıştı ve fay hatları yeni baştan çizilmeye başlandı. Bu dizi de bu durumun başlangıcına ayna tutmak üzere geldi. Alışa geldiğimiz o geleneksel kalıpların yıkıldığı, yeni bir takım fay hatlarının ortaya çıkmaya başlayacağı bir yerde geldi.” Dedi.Elif Dağdeviren: “Sinema ve televizyonların değiştirici ve dönüştürücü etkisi var!”Gazeteci- TV Yapımcısı Elif Dağdeviren, sinema ve televizyonların toplumlar üzerinde değiştirici ve dönüştürücü bir etkisinin olduğunu söyledi. Dağdeviren; “Sinemanın ana hedefi insanları hem birbirlerine hem kendilerine göstermektir. Başarılı dediğimiz filmlerin bir çoğunun seyirciler karşısında bu kadar etkili olmasının en önemli nedeni ya empati kurmaları ya da kendi çaresizliklerini veya kendi güçlerini anti kahramanlar üzerinden temize çekmeye çalışmaları. Başarılı dediğimiz filmler bunları gerçekleştiren filmlerdir. Sinema ve televizyonların toplumlar üzerinde değiştirici ve dönüştürücü etkisini çok çok iyi biliyoruz. Mesela Hulusi Kentmen’in o çok severek izlediğimiz zengin kız fakir oğlan tarzı aşk filmlerinin çok ciddi bir zarar verdiğini düşünüyorum. Biz kendimizi geliştirebiliriz ve bu gelişimin içinde elbette üniversite okumak, kariyer sahibi olmak ve elbette para kazanmak da var. Bunda da kötü bir şey yok. Para kazanabiliriz ve bu parayı nasıl harcadığınızla ilgili sorunlar ortaya çıkabilir. Bu tip hikâyeler tehlikeli çünkü bizim kendimizi ileri götürmek için motivasyona ihtiyacımız var. Ve bu motivasyonun içinde de zenginler hep kötüdür kendini okumaya verenler aslında çok kötü hale gelirler hiç kimseyi anlamazlar anlayışı çok yanlış.” İfadelerini kullandı.Narter: “Dizilerin psikoloji ile ilgili olmasının büyük nedenlerinden biri de merak”Dizilerde psikoloji konusunun işlenmesinin nedeni insanların psikolojiden medet ummasından kaynaklı olduğunu ve dizilerde halkın bunu görmek istediğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Narter: “Psikoloji son dönemlerde hem eğitim açısından tercih edilen hem de yüksek lisans programları açısından çok yüksek düzeyde tercih edilen bir alan. Bunun nedeni insanların psikolojiden medet ummaları ile alakalı. Zaten psikoloji bir medet umma alanıdır. İnsanlara iyilik vermek, insanların ruhsal sağlığını yerine getirmek gibi bir gayreti vardır. Genel olarak baktığımızda halkın istediği şey budur. Özellikle ulusal kanallarda yayınlanan dizilerin çoğunun psikoloji ile ilgili olmasının büyük nedenlerinden biri de meraktır. Bir Başkadır dizisi çok güzel bir zamanlamaya denk geldi. Bu mesleğin ne kadar güç olduğunu, insan ruh sağlığının uzun zaman içerisinde ve çok büyük evrelerden geçerek ciddi hastalıklar doğurabildiğini göstermesi açısından da son derece kıymetli buluyorum. Fakat eleştirilecek tarafları şüphesiz var.” Dedi.Ayakkabısını Çıkarıp Terliği Giydiği Anda İşte Budur DedimBir Başkadır dizisinin gerçeği yansıttığını, gerçek hayattan izleri çokça taşıdığını ve izlemesinin sebebinin tamamen bu olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Aydın Öztürk; “Mutlaka konuşulması gereken bir dizi. Fark etmeden film dememiz bile film kalitesinde bir dizi olduğunu gösteriyor. Gittikçe bir kitlenin özellikle televizyon dizilerinden uzaklaştığı bir dönemde belki de ilaç gibi geldi. Mahalle ve mekân farklılığı, gördüğümüz o kişinin yelek giymesi, çocukların durumu, onları okuldan gidip almak ve benzeri sahneler çok etkileyiciydi. Aslında benim ilk ben bu diziyi izlerim dediğim sahne Meryem karakterinin İstanbul’un daha kırsal diyebileceğimiz bir kısmından yola çıkarak akbilini basıp otobüse binmesi, üstgeçitten geçmesi ve bambaşka bir rezidans hayatına gittiğinde ayakkabısını çıkarıp terliği giydiği andı. O zaman ‘İşte budur!’ dedim. Dizi gerçeği çokça yansıtıyor.” İfadelerini kaydetti.Programı izlemek için:

24 ARA 2020

Türkiye’nin 21. Yüzyılda Deniz Jeopolitiği Konuşuldu

“Türkiye'nin deniz jeopolitiğinin 3 tane ağırlık merkezi var”Doğu Akdeniz’de Türk Jeopolitiği konusuna değinen Gürdeniz; “Türkiye'nin deniz jeopolitiğinin 3 tane ağırlık merkezi var. Yani şartlar ne olursa olsun her durumda göz önünde tutmamız gereken bir de Türk boğazları ki, Türkiye coğrafyasının bana göre incisi, jeopolitik değerimizin en büyük elması diyebiliriz. Diğeri mavi vatanımız. Türkiye’nin deniz yetki alanlarının diğeri de tabi ki KKTC. Türkiye’nin Anadolu yarım adasının güneyden kuşatılmışlığına son veren yapılanma. Şimdi baktığımız zaman bu 3 tane çok kıymetli hedefin yanı sıra bölgenin jeopolitik etkileşimler içerisinde olduğunu da görüyoruz.” dedi.Türkiye bu bölgede neden önemli? Gürdeniz, Türkiye’nin kenar kuşak parçası olduğunu belirterek; “Kenar kuşak jeopolitiğinden çok etkilenen bir coğrafyamız var. Çünkü Türkiye 1945’ten itibaren Truman Doktrini ile kenar kuşağı parçasıydı. Türkiye 1945’ten hemen hemen FETÖ darbe girişimi olan 15 Temmuz 2016’ya kadar buradaki görevine atlantik bir sadakatle yaptı. Bu ABD ve NATO için çok kıymetliydi. Çünkü Rusya’nın çevrelenmesi, Çin’in bir kuşak, bir yol projesinin Türkiye üzerinden geçen bacağının çevrelenmesi açısından çok önemliydi. Türkiye’nin en kritik ülke olarak yani Rusya’nın yüzde 65 dış ticaretinin Türk boğazlarından geçtiğini düşünecek olursak bu bölgede Türkiye’nin tutulması için her şey yapıldı. Çünkü Türkiye’nin kaybı 79’da İran, 90’dan sonra Çin’in Rimland’daki kaybı ABD ve Atlantik sistem için çok büyük oldu. Doğu Akdeniz veya Türkiye’nin deniz jeopolitiğini çalışacak biri önce jeopolitik bu tezi çok iyi bilmeli.” Şeklinde konuştu.“İsrail, Afrika’nın güneyinde olsaydı bu kadar etkilenmezdik”Emekli Amiral Cem Gürdeniz; “İsrail'in Doğu Akdeniz’de olması her şeyi değiştiriyor. İsrail orada değil de Afrika’nın güneyinde bir ülke olsaydı bu kadar etkilenmezdik ama İsrail’de Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri kendi güvenlik kuşağını yaratması ve kendi jeopolitiğinin Kıbrıs’tan Doğu Akdeniz’deki sahildarlardan geçtiği nedenler de bizi çok etkileniyor. Buna da dikkat etmemiz lazım.” Dedi.“ABD gaz tekelini kırmak istiyor” Rusya’nın doğalgazının Avrupa ülkelerinde kullanılmasının ABD’yi rahatsız ettiğini söyleyen Cem Gürdeniz; “Şu anda Atlantik sistemin en büyük derdi Avrupa’nın çok büyük bir yüzdeyle Rus doğalgazına bağlı olmasıdır. Kenar kuşakta sıkıştırmaya çalışıyor. Aynı ülkeyi sıkıştırmaya çalışanların enerjisini temin ediyor ve para kazanıyor. Tabi ABD buna katlanamıyor. O nedenle ABD gaz monopolünün tekelini kırmak istiyor. Orada Doğu Akdeniz’in muazzam büyüklüğünün gaz potasyum nedeniyle ortaya çıktığını görüyoruz.” İfadelerini kullandı.

23 ARA 2020

Dr. Öğr. Üyesi Mert Akcanbaş: “Psikolojik ilkyardım terapi değildir”

“Psikolojik ilkyardım terapi değildir”Psikolojik ilkyardımın terapi olmadığını vurgulayan Akcanbaş; “Psikolojik ilkyardım terapi değildir. Travmatik olaylarla karşılaşan herkese yapılır. Bu ilkyardımda temel amaç olay yerinde mağdurlarla tehdit içermeyen, rahatsızlık yaratmayan bir ilişki kurarak fiziksel güvenlik sağlamak, o an kişinin neye ihtiyacı varsa onu gerçekleştirmek ve travmatik olaylardan sonra kişilerin yakın çevresi ile iletişim kurmalarını sağlamaktır.” İfadelerini kullandı.“Her olay travma değildir!”Aniden ortaya çıkarak insanın temel korkularını tetikleyen, dışarıdan yardım almadıkça iyileşemeyen yaralanmalara travma dendiğini belirten Akcanbaş; “Her olay travma değildir. Travma aniden ortaya çıkar. Travmalar da stresin ortaya çıkmasına sebep olur. Bireyler travma sonrası bazı reaksiyonlar gösterir. Sürekli o olayı hatırlar, yaşadıkları travmayı hatırlatacak her şeyden kaçınırlar. Sürekli gergin durumda olurlar. Uyku ve konsantrasyon bozukluğu da yaşarlar.” Dedi.“Psikolojik ilkyardımda en önemli kural güvenli bağ kurmaktır”Akcanbaş, psikolojik ilkyardımın kurallarını ise şu şekilde belirtti: “En önemli kural güvenli bir bağ kurmaktır. Travma geçirmiş kişiyle konuşurken anlayacağı şekilde, en basit cümlelerle iletişim kurulması önemlidir. Onlarla konuşurken odaklanma ve çok iyi dinlemek gerekir. Travma geçirmiş kişilerde suçluluk duygusu bulunur. Bu yüzden travma sırasında yaptıklarını takdirle karşılamak gerekir.” Dedi.

23 ARA 2020

COVID-19 Salgınının Öğrenciler Üzerindeki Etkisi Araştırıldı

Aralarında Üsküdar Üniversitesi’nin de yer aldığı 9 üniversitenin öğrencileri Mayıs ayında yapılan bir ankette salgının hayatlarındaki etkilerine dair bilgi verdi. Araştırmanın sonuçları “COVID-19 Salgınında Üniversite Öğrencilerinin İyilik Hali: Türkiye’den Dokuz Üniversite Örneği” başlıklı bildiriyle 18-20 Aralık tarihlerinde çevrimiçi olarak yapılan Türkiye Psikiyatri Derneğinin düzenlediği 56. Ulusal Psikiyatri Kongresinde sunuldu.Bildirinin kongrede sunumunu Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji (İngilizce) Bölüm Başkanı Doç. Dr. Asil Özdoğru yaptı.“Öğrenciler salgının eğitimi olumsuz etkilediğini düşünüyor”Doç. Dr. Özdoğru yapılan araştırmayla ilgili; “Bu çalışma Belçika’dan Antwerp Üniversitesi öncülüğünde yirmiden fazla ülkede gerçekleştirildi. Türkiye’de 11 - 29 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilen çevrimiçi ankete katılan öğrenciler salgın sırasındaki ve öncesindeki döneme ait soruları yanıtladı. Ankete 3 vakıf, 6 devlet üniversitesinden %69’u kadın, yaş ortalaması 23,6 olan toplam 9 bin 593 öğrenci katıldı. Anket sonuçlarına göre öğrencilerin %95’inin hastalığı geçirmediği, salgın öncesine kıyasla salgın döneminde daha fazla oranda anne babalarıyla ikamet ettikleri, mali kaynaklarının azaldığı, sigara, alkol ve madde kullanımlarının ve fiziksel aktivitelerinin azaldığı ve aileleriyle sosyal temaslarının artarken arkadaşlarıyla temaslarının azaldığı görüldü. Öğrencilerin serbest zamanlarında salgın öncesine göre daha fazla elektronik oyun oynadıkları, sosyal medya kullandıkları ve dizi veya film izledikleri bulundu. Buna ek olarak öğrenciler salgın döneminde can sıkıntısı ve kaygı hissettiklerini, kendilerinin hasta olmasına kıyasla yakın çevrelerinden bir kişinin hasta olmasından daha çok endişe ettiklerini belirtti. Öğrenciler hocalarıyla hem dersleri hakkında hem de psikososyal sorunlarıyla ilgili daha az iletişim kurarken sadece %7 oranında psikolojik danışmanlık birimleriyle iletişime geçtiklerini bildirdi. Öğrenciler üniversitelerinde yapılan değişiklikler hakkında yeterince bilgilendirilmediklerini ve salgının eğitim kalitesini olumsuz yönde etkilediğini düşünüyor. Bu bulguların devam eden salgın döneminde öğrencilerimizin ihtiyaç ve beklentilerinin daha iyi anlaşılarak gerekli adımların atılmasında yardımcı olmasını diliyoruz.” DediAraştırmada 9 üniversite yer alıyor!Özdoğru, “Araştırmada Üsküdar Üniversitesi’nin yanı sıra; Ankara Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Çankırı Karatekin Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi de yer alıyor. Araştırma ekibi sonuçlarla ilgili yeni yayınlar üzerinde çalışmalarına devam ediyor.” İfadelerini kullandı.

18 ARA 2020

Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi ULAKBİM’de Taranmaya Başladı…

Yılda iki kez, Mayıs ve Kasım aylarında, Türkçe ve İngilizce yayın yapan hakemli dergi Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Türkiye'de bilim ve teknolojiyi teşvik etme, yönlendirme ve popülerleştirmeyi amaçlayan akademik platform ULAKBİM izlenme aşamasını başarıyla geride bıraktı.Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler, İktisadi ve İdari Bilimler, Tarih, Coğrafya, Hukuk, Güvenlik, Sosyoloji, Psikoloji, Felsefe, İletişim Bilimleri, Güzel Sanatlar, Dil Bilimi, Türk Dili ve Edebiyatı, Sağlık ve Eğitim Bilimleri alanlarındaki bilimsel yazıların yer aldığı dergi ULAKBİM’de taranmaya başladı.Bu gelişmenin üniversitemize akademik anlamda önemli bir değer ve görünürlük sağlayacağını ifade eden Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Editör Yardımcısı Doç. Dr. İbrahim Arslan, 2015’de yayın hayatına başlayan ve günümüze kadar kesintisiz basımı ve yayımı yapılan derginin 11’inci sayının basım çalışmalarının devem etmekte olduğunu söyledi.Başarıda emeği geçen herkese teşekkür eden Arslan şunları söyledi: “Derginin ilk aşamasından itibaren bizlere inanan, güvenen ve bunun için olanak sunan başta kurucu Rektörümüz Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Rektör Vekilimiz Prof. Dr. Mehmet Zelka, Editörümüz Prof. Dr. Sevil Atasoy, destekleri ile motivasyonumuzu sürekli en üst düzeyde tutan İTBF Dekanımız ve Editörümüz Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, bana süreç içinde büyük bir sabır ve anlayışla tahammül gösteren Editör yardımcımız Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir ve sevgili İTBF araştırma görevlilerimize çok teşekkür ediyorum.”SOSYAL BİLİMLER DERGİSİhttps://uskudar.edu.tr/tr/sureli-yayinlar/1/sosyal-bilimler-dergisi

16 ARA 2020

Prof. Dr. İbrahim Özdemir: “Mevlana, sekiz yüz yıl sonra farklı kesimleri yakınlaştırıyor”

Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir, kaleme aldığı “Mevlana ve Konfüçyüs: Hayatın Anlamı” isimli kitabına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.Mevlana, Konfüçyüs geleneği ile İslam medeniyeti arasında bir köprüFarklı dönemlerde yaşayan iki düşünürün temel fikirlerini kitabında ele alan Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Mevlana’nın Konfüçyüs geleneği ile İslam medeniyeti arasında bir köprü olabileceğini belirterek “Bu çalışmayı ilk olarak 26-29 Ekim 2006 tarihlerinde Güney Kore’de düzenlenen İkinci Asya Felsefeler Konferansı’na tebliğ̆ olarak sunduğunu belirterek “Konferansın konusu “Asya Toplumunun Yükselişi ve Dünyanın Geçmişi ile Geleceği Arasında Yeni Bir Diyalog” idi. Mevlâna ve Konfüçyüs’ün dünya görüşlerini ve öğretilerini incelemenin Konfüçyüs geleneğiyle İslam medeniyeti arasında anlamlı ve yapıcı bir diyaloga sebep olabileceğini düşündüm. Tebliğimin ilgi görmesi üzerine temel tezlerimi daha da geliştirip önce İngilizcesi’ni sonra da Türkçe tercümesini yayınladım. Kitap bugün üçüncü baskısını yapmış oldu” dedi.Mevlana’ya dünyanın ilgisi çok büyükDünyanın birçok ülkesinden davetler aldığını kaydeden Prof. Dr. İbrahim Özdemir, dünyanın dört bir yanında Mevlana’nın çok büyük ilgi gördüğünü belirterek şunları söyledi:  “Güney Kore’den sonra Avustralya, Malezya, Hong Kong, Almanya, İsveç, Rusya ve Finlandiya’da elimden geldiği kadar Mevlana’yla ilgili konuşmalar yaptım. Bir Amerikalı’nın ‘Mevlana hepimizin efendisi’ sözünü hiçbir zaman unutamadım. İslam tasavvufu ve Mevlâna üzerine derin çalışmaları olan Prof. Dr. Arthur J. Arberry’in Mevlana’yla ilgili yaptığı şu tespitinin çok anlamlı olduğunu düşündüm: ‘Mevlâna, yedi yüzyıl evvel dünyayı büyük bir kargaşadan kurtarmıştır. Günümüzde Avrupa’yı kurtaracak tek şey de onun eserleridir.’Batı’nın maddi medeniyeti Müslümanlar’ın gözünü kamaştırırken; Batı’nın gözünü ise Mevlana’nın Mesnevisi’nden yansıyan nurlar kamaştırıyor. Prof. Dr. Arthur J. Arberry’in bu öngörüsü doğru çıkmıştır. Yıllardır Amerika’da en çok okunan şairler arasında Mevlâna en üst sıralardaki yerini koruyor. Amazon sitesine girdiğinizde; Mevlana’yla ilgili yayınlanan kitapların sayısı sizi şaşırtacaktır.”13’üncü yüzyılda yaşayan Mevlana çağdaş insana nasıl hitap ediyor?Yurt dışında Mevlana’nın bu kadar ilgi görmesinin nedenlerine de değinen Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Amerika’ya 1997 yılında ikinci kez gittiğimde bu soruyu sormuştum: Mevlana’nın yurt dışında ilgi görmesinin nedenleri nelerdir? Mükemmel bir İngilizce ile yapılan tercümeleri yüz binler satıyor. Şiirleri kaset ve CD’lere okunuyor. Madonna gibi ünlü sanatçıların albümlerinde onun şiirlerine yer verdiğini gördüm. Peki, insanlar neden Mevlana’yı okuyorlar?Onda ve şiirlerinde neler buluyorlar? 13’üncü yüzyılın Konyasında yaşamış olan Mevlâna küreselleşen dünyaya ve çağdaş insana ne verebilir ki? Aslında Mevlana’nın neden çok okunduğunu Amerikalılar’ın kendileri de merak etmiş. Shahram Shiva, Mevlana’nın şiirlerini ilk kez duyduğunda ona hayran olmuş ve birçok şiirini İngilizce’ye tercüme etmiş. Stand-up programlarında ve özel toplantılarda Mevlâna şiirleri okuyor. İnsanların neden Mevlana’yı okudukları konusundaki merakını gidermek ve işin aslını öğrenmek için yaklaşık 50 kişinin katıldığı bir çalışma (workshop) düzenlemiş. Katılımcılardan neden Mevlana’yı okuduklarını tanımlamalarını istemiş. Her katılımcının söyledikleri dikkatle kaydedilmiş ve sınıflandırılarak değerlendirilmiş” dedi.Mevlana, herkesin anladığı bir dil kullanıyorProf. Dr. İbrahim Özdemir, bu çalışmaların insanların Mevlana’yı okumalarının birçok nedenini ortaya çıkardığını belirterek “Bunlara kısaca bakarsak, Mevlana’nın Batılı insanlara ne verdiğini ve bizlere de neler verebileceğinin ipuçlarını da bulabiliriz” diye konuştu. Prof. Dr. İbrahim Özdemir, bu sonuçları şöyle sıraladı:“Mevlana’nın entelektüel olmaması ve herkesin anladığı bir dil kullanması onları çok etkilemiş. Mevlana’nın akıllarından çok, kalplerine, duygularına, iç âlemlerine ve adeta kendilerine hitap ettiğini belirtmişler.Tıpkı bir gülü sarmalayan yaprak katmanları gibi, onun şiirlerinde de çeşitli anlam boyutlarını keşfetmişler. Mevlana’yı okudukça ve öğrendikçe, onun derinliğini daha iyi anlamışlar.Mevlana’nın şiirlerinde akseden birlik, ahenk ve bütünlük onlara çok çekici gelmiş.Mevlana’yı okurken onu bir dost ve arkadaş olarak görmüşler.Mevlana’yı okumak kişisel bir deneyim ve süreç olmuş.  Onun rehberliğinde hayatının anlamını sorgulamış; onun yol arkadaşı olmaya çalışmışlar.Kitabımızın adındaki “Hayatın Anlamı” buradan geliyor.Mevlana’yı her okuduklarında kalp ve gönüllerini bir rahmet ve huzurun kapladığını bizzat tecrübe etmişler.Bunun son örneği geçen yıl vefat etmiş olan ünlü Amerikalı kadın şair Mary Oliver. Vefatından önce Amerika’da yaygın olarak dinlenen NPR radyosuna verdiği bir mülakatta 10 yıldır her yeni güne Mevlana’yı okuyarak başladığını söyledi. “Mevlâna her yeni güne başlarken kâinata bambaşka bir açıdan bakmamı sağlıyor; yeri öpmek için 100 bin nedenim olduğunu ondan öğrendim” demesi çok anlamlı.”Mevlana, birlik ve beraberliğe katkıda bulunduMevlana’nın şiirlerinde yer alan aşkın ve mutlak sevgiliye olan aşk, hasret ve özlemin Amerikalı okuyucuyu çok etkilediğini belirten Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Bazı katılımcılar Mevlana’yı okudukça ve tanıdıkça ona âşık olduklarını itiraf etmişler. Mevlana’yı okuyan, seven ve ona âşık olan birçok Batılı, ülkelerinde yaşayan Müslümanlarla güzel ve olumlu ilişkiler geliştirmiş.Mevlâna sekiz yüz yıl sonra; din, dil ve ırk yüzünden ayrışan ve dışlanan farklı kesimleri birbirine yakınlaştırmış. Çok kültürlü bir toplumda beraber ve birlikte yaşamalarına katkıda bulunmuş.Bazıları da yukarıda söz konusu olan “Ben kimim?” sorusuna Mevlana’nın çok güzel cevap verdiğini; kendini mükemmel bir şekilde ifade ettiğini, kendilerinin de onu okuyarak bu süreçte ona sadece katıldıklarını belirtmişler. Birçok kişi de Mevlana’yı kendileri için manevi bir rehber ve mürşit olarak gördüklerini özellikle vurgulamış” diye konuştu.Prof. Dr. Talat Halman’ın “Mevlana Mevsimi” tanımı önemliProf. Dr. İbrahim Özdemir, Batı’nın “kendi kurumsal din ve inançlarının ötesinde manevi” bir arayış içinde olduğunu belirten Prof. Dr. Talat Halman’ın, “Mevlâna Mevsimi” olarak tanımladığı bu ilgiyi çok güzel özetlediğine dikkat çekti: “Tasavvuf, insanla Tanrı arasında doğrudan bir ruhi bağ, bir aşk ilişkisi üzerinde durduğu, geleneksel din kurallarını ve kurumlarını aştığı için, saygı ve sevgi görüyor. Buna Mevlana’nın insancıllığını, coşkulu ve sevecen şiirini, bağış ve barış ruhunu, insanı gündelik yavan yaşantıların çok ötesine götüren vecdini ekleyin. Bir de sema’nın semavi görkemini…”Batı’nın Mevlana’yı okuma nedenleri, bizim için önemli mesajlar içeriyorBatı’nın Mevlana’yı okuma nedenlerinin farklı ve bizler için önemli mesajlar içerdiğini kaydeden Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Batı’daki Mevlâna hayranlarının ve uzmanlarının öncülerinden olan Kabir Helminski’nin sözleri kulaklarımda çınlıyor: “Mevlâna kabrinden kalkmış İslam’ı anlatıyor.” Hem de tüm insanlığa. Kitabımızın Hz. Pir’in anlaşılmasında mütevazı bir katkı olması en büyük dileğimiz” dedi.İnsan hayatın anlamını sorgulayan tek varlıktırİnsanların çağlar boyu anlam arayışı içerisinde olduğunu belirten Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Konfüçyüs ve Mevlâna’nın bu soruya açık ve net bir şekilde cevap verdiklerini kaydederek şunları söyledi: “Ünlü Psikiyatrist Viktor E. Frankl’ın iki önemli kitabını hatırlatmak isterim: İnsanın Anlam Arayışı ve Duyulmayan Anlam Çığlığı. Frank’a göre insan hayatının anlamını sorgulayan tek varlık. Başka hiçbir canlı hayatının amacını sorgulamaz; doğduğu gibi yaşamaya devam eder.Ama insan sormadan, sorgulamadan yaşayamaz. Kimim? Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum? Kâinatın anlamı nedir? Bu sorulara doyurucu cevaplar bulamayınca da bunalıma düşer. Adnan Şenses’in çok güzel ve duygulu olarak okuduğu meşhur şarkıda da olduğu gibi“Yıllardır soruyorum bu soruyu kendime Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim” diye hep kendine sorar. Para, pul, mevki, makam, şöhret son model teknolojik oyuncaklar bu sorgulamayı belki erteleyebilir ama asla durduramaz. Doğu kültürünün iki büyük evladı olan Konfüçyüs ve Mevlâna bu soruya açık ve net bir şekilde cevap veriyor. Kendimizi ve kâinatı anlamanın anahtarını bize sunuyorlar. Bu nitelikleri ile de asırlardır güncelliklerini koruyorlar.Çin’i iki kez ziyaret ettim. Okullarına gittim. Konfüçyüs’ün etkisi hala devam ediyor. Zalim Mao ölmüş ama Konfüçyüs’ün adeta yaşadığına tanık oldum. Anadolu’yu kasıp kavuran Moğol liderleri ve güçlü komutanları ölüp gitti. Mevlâna ise Mesnevisi, Divan-ı Kebiri ve diğer eserleriyle yaşamaya devam ediyor.”Mevlana’yı okumak ve anlamaya çalışmamız gerekiyorDünyanın daha yaşanabilir bir yer olması için bu düşünürlerin fikirlerinden, sundukları araçlardan ve dünya görüşlerinden yararlanılması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. İbrahim Özdemir, bunun için de bu düşünürlerin okunması ve anlamaya çalışılması gerektiğini kaydetti.Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Bu konuda Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Merkezi’mizin büyük bir fırsat olduğunu belirtmek isterim. Bu büyük yazarlar bir kez okunup, bir kenara bırakılacak yazarlar değil. Amerikalı şair her yeni gününe Mevlâna okuyarak başlıyorsa, biz niye başlamayalım? Onurlu yaşamak için elbette asgari geçim kaynaklarına ihtiyacımız var. Bununla beraber, insanın midesinin yanında ve hatta üstünde kalbinin, daha üstte beyninin olduğunu; ruhunun olduğunu unutmamalıyız” dedi.Mevlana, Tolstoy’un sorularına yanıt veriyor“Midemizin ihtiyaçlarını temin etmeye çalışırken; kalp, akıl ve ruhun ihtiyaçlarını ihmal edemeyiz” diyen Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Tolstoy Savaş ve Barış’ı yazdıktan sonra ve şöhretin zirvesine ulaştığında aynı durumla karşılaştı. Kendi kendine sormaya başladı: Bugün yaptığım, yarın yapacağım şeyin sonucu ne olacak? Bütün hayatımın sonu ne olacak? Niçin yaşıyorum? Niçin arzuluyorum? Niçin çalışıyorum? Hayatımda kaçınılmaz olan ölümle yok olmayacak bir anlam var mıdır? Mevlâna tam da bu sorulara cevaplar veriyor. Çağlar ötesinden bize sesleniyor ve çağırıyor: “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel, / İster kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol, yine gel, / Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel.” diye konuştu.Şimdi Mevlana’yı okuma zamanıMevlana’nın çağlar ötesinden ancak bir o kadar da yakından ve kalpten yaptığı “gel” çağrısını daha fazla ertelememek gerektiğini belirten Prof. Dr. İbrahim Özdemir, sözlerini şöyşe tamamladı:Hemen bugünden okumaya başlamak!Hem de Ney eşliğinde okumak!Onun rehberliğinde hayatın anlamını anlamaya çalışmak.Tüm bunlar bugün atacağımız küçük ve kararlı bir adıma bağlı.Aralık ayı, Mevlâna’nın ayıdır.Umarım onu daha iyi anma ve anlamaya vesile olur.Anarken anlamaya çalışmak ne güzel!Sonuç olarak, onu okumayı ve anlamayı; onu anlayarak hayatımızı anlamlandırmayı daha fazla ertelemeyelim.Şimdi Mevlâna’yı okuma zamanı.”

11 ARA 2020

JNBS Dergisinden Uluslararası Başarı

 Üsküdar Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Yazılım Mühendisliği Bölüm Başkanı Doç. Dr. Türker Tekin Ergüzel, ülkemizde sinirbilim alanındaki bilimsel çalışmaların gelişmesine, yaygınlaşmasına ve uluslararası iş birliklerine de katkı sağlayan JNBS dergisinin, yayınladığı 200’ün üzerinde makale ile ülkemizin sinirbilim alanındaki birikimine ve vizyonuna da katkı sağladığını söyledi.Doç. Dr. Türker Tekin Ergüzel, “Hâlihazırda 9 indeks tarafından taranan ve Wolters Kluver Yayınevi tarafından basılan JNBS dergisi, 8 aylık bir değerlendirme süreci sonrasında önemli uluslararası indekslerden olan “Index Copernicus” veri tabanlarında da indekslenme hakkı kazanmıştır. 100’ü aşkın çok boyutlu parametrik değerlendirme sürecini başarıyla tamamlayan dergimiz, sinirbilim alanındaki indekslenen 780 uluslararası dergi arasına 91.48'lik reyting puanı ile 30. sıradan girerek de önemli bir başlangıç yapmıştır” dedi.Doç. Dr. Türker Tekin Ergüzel, uzun zamandır indekslenme çalışmalarına devam eden derginin TRDizin ve WOS kapsamındaki indekslerde de yer almasının kısa vadeli hedefleri arasında yer aldığını kaydetti.Dergimizin tüm sayılarına ulaşmak için;https://uskudar.edu.tr/tr/sureli-yayinlar/4/jnbs-dergisi,  Index Copernicus sayfasına ulaşmak için;https://journals.indexcopernicus.com/search/details?id=66771 adresinden erişebilirsiniz.

11 ARA 2020

Prof. Dr. İbrahim Özdemir: “Acıları, Merhamet Temelli Ahlak Azaltır”

“Pandemi hepimizi daha duyarlı hale getirdi”40’dan fazla ülkeden bilim insanlarının ve dini liderlerin katıldığı toplantıda, Prof. Dr. İbrahim Özdemir “Merhamet: Yeni Bir Ahlak Önerisi” tebliği ile katıldı.“Dünyaca yaşanan pandeminin hepimizi daha duyarlı hale getirdiğini belirten Özdemir, “Bu dönemde, bencil, çıkarcı, ayrıştırıcı ve ötekileştirici dil ve ahlak yerine; tüm insanlara ve tüm canlılara karşı saygı, sevgi ve koruyucu bir ruhu aşılayan merhamet ahlakına ne kadar ihtiyaç olduğunu anladık.” Dedi.“Dünyada yaşanan sıkıntıları ve acıları ancak merhamet azaltabilir”Özdemir şunları söyledi: “Merhamet Kur’an’ın anahtar kavramlarından birisidir. Allah “rahmetim, her şeyi kaplamıştır” der. İslam Peygamberi “âlemlere rahmet” olarak gönderilmiştir. Bundan hareketle, Müslümanların merhamet temelli bir yaklaşımı benimsemeleri gerekir. Her tür maddi, ekonomik ve siyasi çıkarın ötesinde hiçbir şey beklemeden; merhamet ve şefkatle insanlara ve hayata bakmaya çok ihtiyacımız var. Dinimizde olan ve kültürümüzde güçlü olarak tezahür etmiş bu damarı anlamak ve hayata geçirmek durumundayız. Dünyada yaşanan sıkıntıları ve acıları ancak merhamet, şefkat ve adalet temelli bir ahlak azaltabilir. Bugün bize düşen en önemli görev dünyayı değiştirmeden önce kendimizi değiştirmektir. Başka bir ifade ile değişeme kendi iç dünyamızdan başlamamızdır. Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak; O'nun sıfatlarıyla sıfatlanmak, müminlerin ilkesi olmalıdır.” Şeklinde konuştu.“Merhamet ahlakında hayvanların hakları, insan hakkından daha mühimdir” Prof. Dr. Özdemir merhamet ahlakının yetimlerin başını okşamakla başladığını ve canlı olan her varlığa uzandığı ve kucakladığını vurgulayarak; “Merhamet ahlakında hayvanların hakları, insan hakkından daha mühimdir. Ağzı, dili olmayan, yaşadıklarını dile getiremeyen hayvanlarla olan ilişkilerimizde merhametle hareket etmeye mecburuz.”

07 ARA 2020

Prof. Dr. Sinan Canan ile “İnsanın Fabrika Ayarları” söyleşisi yapıldı…

“Bugünkü tıp uygulamalarında kronik hiçbir hastalığın tedavisi yok”“İnsanı anlamak tedavi etmenin birinci aşamasıdır” diyen İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Öğr. Üyesi, Nöropazarlama Anabillim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sinan Canan; İnsan doğru bir şekilde anlaşılmadığında hastalıklarda da hastalıkların tedavilerinde de doğru bir yol alınamaz. Tıp fakültesi bitirmeye gerek yok normal bir hayat yaşayıp herhangi bir sağlık problemi yaşayan ve bir şekilde tıbbi tedaviye başvurmuş olan herkes genellikle ilaç tabanlı bir tıbbi uygulama sistemimiz olduğunun fark edecektir. Bu konuda Tıp Fakültesi öğrencilerini şoke eden bir gerçek var. Bugünkü tıp uygulamaları içerisinde kronik hiçbir hastalığın tedavisi yoktur, tedavisi yok deyince çok etkin yöntemler var tabii ki fakat iyileştirme ya da tedavi dediğimiz şey bundan farklıdır, hastalık unsurunu ortadan kaldırabilmektir.” Dedi.“Değiştirdiğimiz çevrede yaşamak zorunda olan tek canlı türüyüz”Sözlerinin devamında insan biyolojisi ve geçmişine değinen Canan; “Biz bugün insan olarak kendi kendimize değiştirdiğimiz çevrede yaşamak zorunda olan tek canlıyız ve bu değiştirme sürecinde bir politikamız var. Yaptığımız şeyleri yapabildiğimiz için uygulamaya geçtiğimize lazım olup olmadığını düşünmüyoruz. İnsan eskiden tabiatın sunduklarıyla yetinmek ve dengede olmak zorundaydı. Şimdi yapabileceği her şeyi yaptığı için bollukların içinde seçim yapamayan, ne yiyeceğini, nereye gideceğini şaşırmış bir garip canlıya dönüşmüş bir vaziyette. Ama biyolojisi 200 bin sene önceki atasıyla aynı.” İfadelerini kullandı.“İnsanın Fabrika Ayarları tüm problemleri kapsıyor”Canan, İFA(İnsanın Fabrika Ayarları) isimli kitabından bahsederek; “Bugün modern hayatta yaşadığımız sorunların neredeyse tamamı insanın orijinal, biyolojik ve doğal ayarlarıyla kendi kurduğu medeniyet içerisinde yaşamak zorunda kaldığı uyumsuzluklarından kaynaklanmaktadır. Bu sebeplerden ötürü kitabımın adı ‘İnsanın Fabrika Ayarları’. İnsanın Fabrika Ayarları beş şıktan oluşuyor ve bu beş şık tüm problemleri kapsıyor.” Şeklinde konuştu.“Yıkılamayan teori güçlenir”Bütün başarılı bilimsel teorilerin çok uzun süreli çürütmelere dayanan teoriler olduğuna vurgu yapan Canan; “100 yıldır Einstein fiziğini çürütmeye çalışıyoruz. Kuantum fiziği çürüse de makro âlemde Einsten hâkimdir. Bilimsel teorilerin bir özelliği vardır. Teorileri yıkmaya çalışırsınız ama yıkamazsanız teoriler güçlenir. Eğer teorilerin aleyhine bir kanıt bulursanız yeni bir teori ortaya çıkar.” Dedi.

05 ARA 2020

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “21’inci Yüzyılın Üçüncü Krizi, Pandemi Krizidir”

Üsküdar Üniversitesi tarafından bu yıl ikinci kez düzenlenen Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu, “Pandemi” başlığı altında gerçekleştirildi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Yalnızlığı bu sene farklı bir iklimde hissediyoruz”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Yalnızlığın Politik Psikolojisi” başlıklı sunumunda yalnızlık temasının üniversite ve sosyoloji bölümü için üzerinde çok yoğun araştırmaların yapıldığı çok özel bir konuya dönüştüğünü belirterek şunları söyledi: “Her sene düzenli sempozyumlar tasarladığımız her yıl da aslında ilginç bir şekilde kendimizi başka bir yalnızlığın içinde bulduğumuz bir dönemden bahsediyoruz. Çünkü bundan bir yıl önce yaptığımız yalnızlık sempozyumunda bambaşka konular konuşurken, o dönemin yalnızlığı bambaşkayken bu dönemin yalnızlığına da çok farklı parametrelerle algılamamız ve analiz etmemiz gerektiğini görüyoruz. Lev Tolstoy, “Anna Karenina” adlı romanında der ya ‘Bütün mutlu aileler birbirine benzer ama bütün mutsuzluklar kendisine özgüdür’ diye. Aslında bütün kalabalıklar birbirine benzer ama bütün yalnızlıkların da kendine özgü bir durumu vardır. Zamanın ruhundan, içinde yer aldığımız ortamdan beslenir bu yalnızlıklar. Şu anda yüzyılda bir karşı karşıya olduğumuz enteresan bir iklimin içerisindeyiz. Yani 1918’deki İspanyol gribinden yaklaşık bir yüz yıl sonrası ilk defa bir pandemi ortamında yalnızlığı analiz ediyoruz. İlk defa teknolojik ortamın dijital ortamın bu denli hayatımızın içerisine girdiği bir dönemde yalnızlıktan bahsediyoruz. Ve belki de liberalizm sonrası ilk defa bu kadar totaliter yapıların hayatımızı ele geçirmeye başladığı bir dönemde yalnızlıktan bahsediyoruz” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Yalnızlık politik bir kavramdır”Yalnızlık duygusunun sadece psikolojik ya da sadece sosyolojik olarak incelenecek bir mesele olmadığını belirten Prof. Dr. Arıboğan, “Olivia Laing’in bir ifadesi vardır. Yalnızlık politik bir kavramdır. Hem kişisel hem de politik olarak değerlendirmemiz gereken bir kavramdır. Bunu politikadan bağımsız olarak incelememiz de pek mümkün olmayacaktır” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “21’inci yüzyılda önce güven krizi sonra ekonomik kriz yaşandı”21’inci yüzyılı karşılarken farklı bir dünya beklentisinin olduğunu belirten Arıboğan, “20. yüzyıl bittiğinde hepimizin tek bir derdi vardı yani 2001’in ilk gününe girdiğimizde sadece bilgisayarların çökebileceğinden korkuyorduk yani kıyamet senaryosu olarak tanımladığımız şey, bilgisayarların çökmesi her şeyin birbirine girmesi gibi şeylerdi. Öyle bir olay olmadı. Ama 2001 yılında 11 Eylül saldırısı ile birlikte aslında dünyanın şirazesinin kayma aşamalarına doğru ilk adımı atmış olduk. Yani liberal bir dünya, pembe bir dünya, küresel bir köy, herkesin birbirine karıştığı kaynaştığı, bütün insanların ortak normlar etrafında mutluluk ve barış içinde yaşayacağı bir dönemden bahsederken bir anda 11 Eylül saldırısı ile birlikte büyük bir terör ve güven krizinin içine girdik. Dünya üzerindeki ekonomik kaynaklar, askeri endüstriyel komplekse doğru akmaya başladı. Güvenlikleştirme konuları gündeme geldi ve liberalizm ilk dalgayı, ilk vurgunu orada yedi aslında. Daha sonra 2008 – 2009 krizine girdik. Yani ikinci küresel kriz aslında ekonomik bir krizdi. Ve bambaşka güvensizlik ortamları gündeme gelmişti. Devlet bir aktör olarak sisteme yeniden müdahale etti. Bir ekonomik aktör olarak bu sefer girmişti” diye konuştu.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Pandemi krizinde dünya dijital kontrol altına girdi”Üçüncü krizin de pandemi krizi olduğunu belirten Arıboğan, “İlk defa bu kitlesel takip sistemleri dediğimiz şeyler, hepimizin Ağustos ayında Türkiye’de 25 milyon insanın HES kodu girilmiş durumdaydı. Hepimizin ne yaptığını ne ettiğini takip eden, Çin’den Brezilya’ya kadar herkesin iyi kötü bir şekilde dijital kontrol altına girdiği bambaşka bir dünyanın içerisine girdik. Yani aslında büyük bir kriz yaşıyoruz. Üçüncü küresel kriz bu, ama büyük bir kriz ve bu krizi tamamlayan şeylerden biri de totaliterizmi güçlendiren şeylerden biri de içine atıldığımız, içine sevk edildiğimiz yalnızlık durumu” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Tamamıyla bir güvenlik kaygısı yaşıyoruz”İçerisinde bulunduğumuz yeni süreçle sevdiklerimizle aramıza mesafeler koyduğumuzu belirten Arıboğan, “Bireysel izolasyondan bahsediyoruz, bu sadece çarşıda pazarda gezememe hali değil ya da işimize doğru düzgün gidememe hali değil. Bu bizi bir kere her şeyden önce zoon politikon’dan çıkartan bir şey. Biz artık sevdiklerimizde, duygularımızla aramıza bir mesafe koymaya başlıyoruz. Büyükanneler, dedeler torunlarına sarılamıyor. Anneler çocuklarına sarılamıyor. Ofislerimizde arkadaşlarımızla birlikte olamıyoruz. Birlikte görüş alışverişinde bulunamıyoruz. Aslında içine girdiğimiz şey, psikolojik olarak üzerimize baskı olarak akan şey tamamıyla bir güvenlik kaygısı. ‘Ölebilirsiniz’ diyor. ‘Ölümle burun buruna yaşıyorsunuz’ diyor. Ölüm nereden geliyor, ölüm en güvendiğimiz yerden geliyor, evimizin içine girebiliyor. Ölüm eşimizden, arkadaşımızdan, torunumuzdan, çocuğumuzdan gelebiliyor. Bizi en güvenli yerimizde yani sığınağımızda vuran bir güvensizlik halinden söz ediyoruz” diye konuştu.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Dijital ortamlar üzerimizde bir totaliter baskı oluşturmuş durumda”Bugünkü dünyada dijital totaliterizmin etkili olduğunu belirten Arıboğan, şunları söyledi: “Bütün hayatımızın içerisine doğru nüfuz etmiş olan, bütün o bilgi sistemlerimizi kontrol eden ve bizi aslında yalnızlığın içinde başka türlü bir sosyalleşme ile avutan sosyal medya kanalları, bu dijital ortamlar aslında üzerimizde çok müthiş bir totaliter baskı oluşturmuş durumda. Çünkü dokunarak öğrenemediğimiz, dış dünyaya dokunamadığımız bir ortamda sadece bize gelen birtakım bilgilerle dünyayı algılamaya ve ona göre politik tavırlar da almaya başlıyoruz. Biz aslında sadece bu ekrandan dünyayı seyrediyoruz. Ve seyir meselesi, insanı pasifleştiren bir şey. 1911 yılında bunu Hugo Münsterberg ilk defa bir sessiz film izledikten sonra söylemiş; “Seyreden bir toplum ekrana bağlı bir toplum sadece ekrandan algılayan ve ekran üzerinden izleyen bir toplum aslında yalnız bir toplumdur.” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Yalnızlaştırılmış küresel köyde önemli toplumsal problem yaşanıyor”Yalnızlaştırılmış küresel bir köyden bahsedilebileceğini belirten Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Köyün özelliği aslında imecenin geçerli olmasıdır. Köyde yalnız kalınmaz. Mevlidinde berabersindir, doğumunda berabersindir, okuluna beraber gidersin. Yani bu bir küresel köy olduğu zaman üretimle birlikte gerçekleşir. Bugünün üretim anlayışı bile insanın oturup evinden tek başına, başka hiç kimse olmadan birtakım yazılımlar üreterek tek başına üreterek, evinde başka kimse ile bir bağlantısı olmadan bir şeyler üretebileceği bir ortama dönüşüyor. Yemeğinizi kendi başınıza yiyorsunuz, düğünlerinizi kendi başınıza yapıyorsunuz, artık düğün dernek bile yapamıyorsunuz, karnavalı yok bu hayatın. Onun için böyle bir düzenin içerisine savrulmuş olan insan toplulukları açısından çok önemli bir toplumsal problem yaşandığını söyleyebiliriz” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Dijital dünyanın hepimiz üzerinde olumsuz etkileri var”Sosyolojik bağlamda insanın tekil yaşamasına imkân olmadığının altını çizen Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Kendimize yeni sosyal arayışlar mutlaka sağlamaya çalışacağız. Yani birtakım sosyal topluluklar Facebook, Twitter gibi bunların olağanüstü bir güce sahip olmasının da hepimiz üzerinde olumsuz etkileri de var. Facebook ve Twitter üzerinden totaliter bir yapıdan söz ediyoruz. Amerikan Başkanı’nı seçtirebilecek bir güce sahip olmasından söz ediyoruz. Bu ancak insanların yalnızlaştırılması ile evine kapanması ile mümkün olabilir. Yani sosyal medya dışında herhangi bir bilgi alma mecrasına sahip olmayan insanlardan söz ediyoruz. Ve insanların siyasal davranışlarına aldıkları enformasyonla tayin ettiklerinden söz ediyoruz. Trump çok kötü bir insan olabilir, çok iyi bir insan da olabilir ama onun Twitter tarafından seçtirildiği gerçeğini bize unutturamaz. Yani dünya üzerinde istediği siyasi liderin konuşmasını özgür bırakıp, istediği eleştiriyi özgür bırakıp, istemediği tarafı despot bir biçimde engelleyen bir tavır, totaliter bir diktatörlüğün tavrıdır. Dijital diktatörlüğün tavrıdır” dedi.“İnsan ancak yalnızsa bütün manipülasyonlara açılır” diyen Prof. Dr. Arıboğan, “Yalnızlığın en önemli politik sonuçlarından bir tanesi dezenformasyona açık olmaktır. Çünkü test edebileceğin herhangi bir mecra kalmamıştır. Hele ki sosyal medya mecrası çok renkli, çok demokratik, herkesin lafını istediği gibi söylediği çok özgür bir mecra gibi görünürken aslına bakarsanız bir hapishaneye döndüyse ve hepimiz de oradaki tutsaklığın farkındalığını yitirdiysek artık farkında bile değilsek, orayı özgür zannediyorsak, özgür bir ortamda kendimizi ifade ettiğimizi düşünüyorsak esas problem burada. İnsan tutsaklığının farkındalığını yitirdiğinde kendisi için bir kaçma planı da yapmaz. Bir kaçma planı yapma özgürlüğü ya da öyle bir duygusallığı olamaz. Onun için totaliter yapılar, yalnızlığı teşvik eder ve bunun manipülasyona açık bir konu olduğunu bilirler” dedi. Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Türkiye ulusal dijital altyapısını kurmaya çalışıyor”Berlin duvarı yıkıldığında yaklaşık bir düzine kadar, 12-13 tane devletin sınır duvarı olduğunu, bugün 77 tane ülkenin sınırlarını duvarlarla çevirdiğini belirten Arıboğan,             “Bunlardan biri de Türkiye. Bu duvar sadece göçmeni engelleyecek, teröristi engelleyecek somut, tuğladan falan oluşan bir duvar olarak algılamayın bunu. Dijital duvar da söz konusu. Türkiye de ulusal dijital kompleksini, altyapısını kurmaya çalışıyor. Mümkün olduğu kadar merkeze almaya çalışıyor. Amerika büyük bir teknoloji savaşı başlattı bir yandan. Ama bunun dışında, aslına bakarsanız Trump’ın simgelediği değerlerle Facebook’un, Twitter’in simgelediği değerler arasında fark var. Bunlar dünya çapında çarpışan iki kanadın unsurları. kürselleşmecilerle ulusallaşmacıların arasındaki savaşın da ana cephesi dijital ortam olacak. Bugün bir yandan dünya çapında bir dijital atak var, diğer yandan da ulusal çapta dijital bir sınırlandırma var. Burada her ikisi de gündeme gelebilir. Ya ulusal alanda totaliter merkezler oluşacak. Ulusal siyasi aktörlerin kontrolüne giriyoruz. Ya da küresel düzeyde dijital grupların altına gireceğiz. Onun için iki ayrı sürecin birbiriyle çatışması ama aynı aracı kullanması ve aynı cephede dövüşmesi olarak bunu algılamak daha doğru diye düşünüyorum” dedi.

04 ARA 2020

Prof. Dr. Tarhan: “Pandemi Sonrası Yalnızlık Krizine Karşı Mutlaka Önlem Alınmalı”

Üsküdar Üniversitesi tarafından bu yıl ikinci kez düzenlenen Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu, “Pandemi” başlığı altında gerçekleştiriliyor ve pandemi sürecinin yalnızlığa etkileri her yönüyle ele alınıyor.  İki gün sürecek sempozyumun davetli konuşmacıları, yurtiçi ve yurtdışından farklı alanlardan katkılar sunmak üzere bir araya gelen bilim insanı, akademisyen, gazeteci ve sanatçılardan oluşuyor.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Aileler ve Yalnızlık” konusunu ele aldıTüm dünyayı etkileyen pandeminin en büyük etkisinin yalnızlık olduğunu belirten Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sempozyumun ilk oturumunda “Aileler ve Yalnızlık” başlıklı sunumunu yaptı.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “En çok ailede yangın çıkıyor”Bu sempozyumu pandemi konusuyla birleştirmenin uygun olduğunu düşündüklerini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, pandeminin neden olduğu ve öncülleri olan sosyal izolasyonun insanlarda psikolojik izolasyon gibi algılanma etkisi ortaya çıktığını kaydederek “Psikolojik izolasyonu insanlar yanlış anladı. Bunun etkisiyle birey, kendine ve topluma karşı yabancılaşma yaşıyor. 2.Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu’nda bu konuyu analiz etmeyi amaçladık çünkü aile ile ilgili boyutu da var. Ailede en çok yangın çıkıyor. Özellikle Çin’de pandemi döneminden sonra boşanma dilekçeleri o kadar artmış ki basından edindiğimiz bilgilere göre mahkemeler dilekçeleri bir ay sonrasına erteliyormuş. Bununla ilgili bizde bir istatistiksel çalışma yapılamadığı için veri paylaşamıyoruz ama etkilenmemesi mümkün değil. Bizim aile yapımızda daha fazla koruyan dinamikler var” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Postpandemik dönemde psikiyatrik hastalık pandemisi bekleniyor”Covid-19 sonrası tüm dünyada psikiyatrik sorunların artmasının beklendiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Postpandemik dönemde psikiyatrik hastalık pandemisi bekleniyor. Bu konuda Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamaları var. Ayakta ve yatarak tedavi gören vakalar arttı. Klinik tecrübemizde 70 yaşına gelmiş, hayatında hiç antidepresan kullanmamış insanların karantina dönemindeki izolasyondan sonra kullandıklarını görüyoruz” diye konuştu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Şu anda en zayıf halka, aile hayatı ve ruh sağlığı”Krizlerde iki kural olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, “Toplum hayatı, zaman ve sosyal hayat bir zincir gibidir. Zincirin en kuvvetli yeri zincirin en zayıf halkasıdır. Kriz olduğu zaman gerilim oluyor. Gerilim olduğu zaman zayıf halkadan kopar. İnsanın en zayıf halkası neresiyse oradan kopuyor. İnsanlarda şu anda aile hayatı ve ruh sağlığı zayıf halka. İnsanların ruh sağlığı ile ilgili istatistikler var. İkinci kural da kriz yönetimi doğal akışına bırakılırsa problemler bırakarak kalır. Bir insanın kolu kırıldığı zaman müdahale edilmez ise sakat kalır. Tedavi edilirse en az hasarla geçer. Aynı bu durum gibi krizde de muhakkak yönetmek gerekiyor. Krizde çıkacak sorunlara karşı proaktif olmak gerekiyor. Bu yapılamazsa kriz hasar bırakarak toplumdan geçer” uyarısında bulundu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Gençler artık daha yalnız hissediyor”Dünyada 1950 ile 2000 arasındaki istatistiklere bakıldığında kişi başı gelirin hızla yükseldiğini, 2010-2020 yılları arasında daha fazla olduğunu belirten Tarhan, istatistiklerin maddi refah seviyesinin arttığını ama mutluluk seviyesinin hep aynı olduğunu hatta azaldığını gösterdiğine dikkat çekti.Ergenlik dönemindeki gençlere ilişkin yapılan araştırmalarda da gençlerdeki yalnızlığın süreç içinde arttığının gözlendiğini belirten Tarhan, “Ergenlik dönemindeki gençlerin birbirlerine ayırdığı zamanlar tespit edilmiş. 80’li yıllardan 2015’e kadar bir veri ortaya konmuş. 90’lı yıllarda gençler yüzde 50 oranında arkadaşa ihtiyaç duyarken; 2015’te bu ihtiyaç oranı yüzde 15-20’lere düşmüş. Bu da çok ciddi bir sorun. Bir diğer istatistik depresyonun toplumdaki yayılma oranını gösteriyor. ABD’de tanı konulmuş klinik vakaların 2013 – 2016 arasında yükselme eğiliminde olduğu da tespit edilmiş. Aslında küreselliği, dünyadaki değişimi en iyi temsil eden toplumdur. İnsanların 3’te 1’i, gençlerin yüzde 40’ı, ayrımcılığa maruz kalanlar, engellilik ve sağlık sorunları olan kişiler yalnız hissediyor. Yalnızlıktan utanılıyor, empati ihtiyaçları daha yüksek, gelir adaletsizliği yalnız hissettiriyor, sosyal güven duygularının düşük olduğu görülüyor. Online arkadaşlıklar daha çok oluyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Bağımlılığın arkasında yalnızlık var”Yalnızlığın beyin kimyasını bozduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Yalnızlık insanın beyin kimyasını da bozuyor. Bağımlılığın arka planında yalnızlık var. Bağımlı kişiler bağlanma ihtiyacı olan kişilerdir. Sığınacağı güvenli bir alanı, ailesi, arkadaşları yok. Zayıf aile var ve yalnız hissediyor. Yalnız hissedince de selfmedikasyon dediğimiz bir arama davranışı ortaya çıkıyor. Kişi madde kullanarak rahatlamaya çalışıyor ve madde bağımlısı haline geliyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yalnızlık duygusu insanı depresyona aday hale getiriyor”Bu çağda aileyi zayıflatan üç önemli faktöre dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bunları sekülarizm, sosyal anomi ve bireycilik olarak sıralayarak “Kişinin acıma, merhamet ve utanma duygusunu devam ettiren olgu, hesap verme duygusudur. Bir insanda hukuki suçlara karşı hukuki menfaat paylaşımını yasalar belirler. İnsan ilişkilerinde sosyal menfaat paylaşımını da sosyal normlar ifade eder. Kişinin bireysel menfaat paylaşımını da vicdanındaki normlar sorgular. Şu andaki dünyada vicdani normlara gerek yok, vicdan bulanık bir kavramdır gibi bir durum ortaya çıktı” dedi. Bireycilikte aile değil, birey kutsaldır ilkesinin savunulduğunu belirten Tarhan, “Bireyciliği bencilliğe dönüştürüyor. Bu da insanı yalnızlaştırma etkisi yapıyor. İnsan ilişkisel bir varlık, yalnız olmadığını hissederse kendini, geleceğini güvende hissediyor. Yalnızlık duygusu insanı depresyona aday hale getiriyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Pandemide dijital zorunluluk ortaya çıktı”Covid-19’da dijital zorunluluk ortaya çıktığına değinen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Pandeminin ortaya çıkardığı zorunlu dijitalleşme bu riski daha da artırdı. Artık dijitalleşme hayatımızın bir parçası oldu. Biz sadece bunu 90 sonrası kuşağın sorunu olarak görürken şu anda her yaştan insan için dijitalleşme konusu önemli. Pandemi sonrası psikososyal yabancılaşma, zorunlu dijitalleşme var. Dijital, hayatı kolaylaştırırken riski de artırmaya başladı. Dijital diktatörlüğe doğru gidiyoruz diyenler haklı gibi görünüyor. Sonuç olarak yalnız kişi kendine neden yalnız olduğunu sormalı. Bunun yanı sıra insan kendisine empatik beklentimi azaltmalı mıyım, bencil insanlardan uzak durmalı mıyım, sosyal kulüp ve etkinliklere kendimi zorlamalı mıyım, olumlu iletişimi tercih etmeli miyim, hedef arkadaşım olsun mu, insanlar ve yakın çevrem aksini görmedikçe dost kabul etmeli miyim gibi sorular da sormalı” diye konuştu.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Pandemiyle beraber yalnızlığımız da artıyor” Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı ve aynı zamanda Sempozyum Koordinatörü Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, açılış konuşmasında pandemi öncesinde de yalnızlığın yüksek boyutuyla göze çarptığını belirterek “Fakat pandemi döneminin koşulları yalnızlık konusunda yeni durumlar ve bununla birlikte yeni sorunlar ortaya çıkardı. Uzmanlara göre salgın krizinin bu kadar korkutucu olmasının nedenlerinden biri de karantina altında olma düşüncesi dışında, insanların birbirinden kopmuş halde evlerinin duvarları arasında sıkışıp kalmalarıdır. Bu bağlamda evde yalnız kalmanın bunaltıcılığı da ya da yalnız ölme korkusu insanoğluna derin ve örseleyici etkiler bırakarak yoğun bir pandemik yalnızlık psikolojisi ürettiği de dile getirilmektedir. Kuşkusuz sosyal mesafe hayati önem taşıyor. Ancak yalnızlığımız da giderek artıyor. Özellikle sosyal izolasyondan dolayı sosyal bağlarımızın zayıflaması yalnızlaşmayı derinleştirdi” dedi. Koronavirüs nedeniyle sosyal yaşamın giderek kısıtlanması sürecinde yalnızlığın en önemli sorunlardan biri olarak öne çıktığını kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, farklı ülkelerde insanların bu dönemde artan yalnızlıklarına çeşitli çözümler geliştirdiklerini söyledi. Sert karantina önlemleri nedeniyle sosyal yaşamın giderek kısıtlanması özellikle yaşlıları daha fazla etkileyerek yalnızlıklarını artırdığını belirten Süleymanlı, “Türk ailesinin daha dayanışmacı bir yapıya sahip olması diğer ülkelerdeki yaşlılara nazaran bizim büyüklerimizin kendilerini daha az yalnızlık hissetmelerini sağlıyor” diye konuştu.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Korona Yalnızlığı”nı anlattıProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Korona Yalnızlığı”  başlıklı sunumunda Türkiye’de pandemi sürecinin yaşlı  bireylerin  yalnızlık ve yaşam doyumu üzerine etkisini belirlemek amacıyla Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü tarafından gerçekleştirilen “Pandemi Döneminde Yaşlılık ve Yalnızlık” başlıklı araştırma sonuçlarına ilişkin bilgiler paylaştı.Doç. Dr. Gül Eryılmaz, ilişkide yalnızlık olgusuna dikkat çektiSempozyumun ilk oturumunda  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nden Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Gül Eryılmaz, “İlişkide Yalnızlık” başlıklı sunumunda ilişkinin psikolojik ve biyolojik düzenleyici etkileri olduğunu belirterek “Evlilik ya da ilişkinin olması yalnızlığı azalttığını gösterse de son zamanlarda ilişki içerisinde yalnızlık olabileceğine dair çalışmalar giderek artmaktadır. Araştırma sonuçları 6 olguda bir ilişkide yalnızlık olgusunun yaşandığını ve ilişkideki yalnızlık duygusunun genelde çiftlerden birinin karşısındakiyle kurduğu duygusal bağı etkilediği sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Kadınlar buna daha yatkındır” dedi.Doç. Dr. Emel Sarı Gökten: “Ergenin bireysel olma çabası desteklenmeli”Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Çocuk ergen psikiyatri uzmanı Doç. Dr. Emel Sarı Gökten ise “Ergen Yalnızlığı ve K-Pop” başlıklı sunumunda ergenlik dönemindeki yalnızlığın etkilerini ve sonuçlarını anlatarak ebeveynlere önemli tavsiyelerde bulundu. Özellikle sosyal kaygısı yüksek, iletişim becerileri zayıf, ona iyi hissettiren sağlıklı arkadaş ilişkileri kuramayan gençlerin böyle akımlardan daha fazla etkilenip zarar görme risklerinin yüksek olduğunu kaydeden Gökten, çocuk ve gençlere sevgi, güven ve kabulün olduğu bir aile ortamı oluşturulmasının altını çizdi. Gökten, “Çatışmak yerine onun gelişimine saygı gösterilmeli, bireysel olma çabalarını desteklemeli ve pozitif ilişki kurulmalı. Bilginin, çalışıp emek vermenin, diğerlerinin haklarının, doğaya ve tüm canlılara saygı göstermek gibi değerler aşınlanmalıdır” diye konuştu.Çiğdem Demirsoy, sağlıklı ailenin özelliklerine dikkat çektiÜsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Uzman Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Pandeminin Ailede Yalnızlığa Etkisi” başlıklı konuşmasında birbiriyle temas içinde olmak ve yakınlık duygusunun insanın en önemli ihtiyacı olduğunu belirterek temas eksikliği yaşandığında bunun yalnızlık duygusuna yol açtığını söyledi. Pandemi döneminde aile içi şiddet vakalarının artış gösterdiğine ilişkin İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün verileri bulunduğunu belirten Demirsoy, “2019 Mart ayında 1804 aile içi şiddet bildirimi varken, 2020 Mart’ında olay sayısı 2493’e yükselmiş. Ailenin sağlıklı olması burada koruyucu faktör. Peki, sağlıklı ailede olması gereken özellikler nedir? Ailede problem çözme becerilerinin olması, iletişimin sağlıklı olması, açık iletişim olması, maddi-manevi tüm sorunların konuşulabiliyor olması, rollerin ve sınırların sağlıklı bir şekilde işliyor olması öncelik kazanıyor. Olumlu ve olumsuz duyguların tepkilerini verebilme ve bunların konuşulabilmesi, duyguların ifade edilmesi ve bu duyguların karşılıklı olarak işitilip anlaşılabilmesi, bir birine gereken ilgiyi gösterebilme ve hepsinden de önemlisi davranış kontrolü, duyguların getirdiği yükün olduğu gibi yansıtılmaması gerekiyor” dedi.Aslı Bhais, bağımlılık ile yalnızlık arasındaki ilişkiye dikkat çektiÜsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Uzman Psikolog Aslı B. Bhais, “Bağımlılık-Yalnızlık İlişkisi” başlıklı sunumunda bağımlı kişinin kendini izole etmesinin sık görülen bir davranış olduğunu belirterek “Ülkemizde yapılan alkol ve madde bağımlılarının yalnızlıkla ilgili durumlarının incelendiği bir çalışmada %71’nin yalnızlık duygusu yaşadığı görülmüştür. Lise öğrencilerinin madde kullanımlarıyla ilgili faktörlerin incelendiği bir çalışmada yalnızlık duygusu, madde kullanımıyla ilgili önemli bir faktör olarak saptanmıştır. İnsan sosyal bir varlıktır. Her insanın ilişkilere ve bağ kurmaya ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı karşılamak adına çabalarız. Bağ kuracak birini bulamazsak bağ kurabileceğimiz başka şeylere yöneliriz. Bu yüzden bağımlılık yerine sağlıklı bağ kurmak üzerine odaklanmak gerekir. Bir bağımlının o nesneyle bağ kurmasının nedeni, başka bir şeyle bağ kuramamasıdır” dedi.Pandemi ve yalnızlık her yönüyle ele alındıÜsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Yalnızlığın Politik Psikolojisi” sunumu ile katıldı.Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Akif Okur’un, “Yalnızlığın Politik Ekonomisi ve Türk Evi: Salgından Nereye?” başlıklı sunuşu ile katıldığı sempozyumda; Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi’nden Prof. Dr. Jyldyz Urmanbetova, “Sosyal Dışlanma ve Yaratıcılık Bağlamında Yalnızlık” başlıklı sunumu ile katıldı. Fotoğrafçı, yönetmen ve senaryo yazarı Murathan Özbek, “Pandemi, Sanat ve Yalnızlık” başlıklı konuşmasında yalnızlık-pandemi ilişkisini sanat penceresini açarak farklı bir boyutuyla ele aldı. Sempozyumda gazeteci Özay Şendir de “Pandemi Yalnızlığı ve Medya” başlıklı konuşmasıyla sempozyuma katıldı.Dr. Floris Van Vugt, iletişim ve paylaşmanın önemini anlattıKanada Montréal Üniversitesi’nden akademisyen Dr. Floris Van Vugt, “Senkronize Hareket Ederek Video Konferansında Kişilerarası Yakınlığı Teşvik Etme” başlıklı sunuşunda, yabancılaşmanın ve ayrışmanın arttığı günümüz dünyasında iletişim kurmanın, dinlemenin, anlamanın önemini ve bunun çevrimiçi bağlantılarda nasıl sağlanabileceğini kaydetti.Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, pandeminin ileri yaş üzerindeki etkilerine değinecekSempozyumun ikinci gününde Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Pandemide İleri Yaş Riskleri: Yalnızlık tercih mi? İstenmeyen sonuç mu?” başlıklı sunumunu gerçekleştirecek.Prof. Dr. Erol Göka: “Yalnızlık ve Özlem”Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatrist Prof. Dr. Erol Göka da “Yalnızlık ve Özlem” başlıklı konuşmasında yalnızlık ve özlem ilişkisini pandemi sürecini de ele alarak tartışacak. Sempozyuma Almanya’dan katılan Yazar Dr. Orhan Aras da “Avrupa’nın Pandemi ve Yalnızlıkla İmtihanı” başlıklı konuşmasında toplumsal ve kültürel farklara vurgu yapacak. Üsküdar Üniversitesi’nden Dr. Mert Akcanbaş,  “Küresel Güvensizlik ve Yalnızlık”; Psikolog İdil Arasan Doğan, “Yaşlılıkta Yalnızlık ve Sosyal Destek”  başlıklı sunumlarıyla sempozyumda sunum gerçekleştirecek.Prof. Dr. Gönül Bünyatzade: “Yalnızlık ve YaratıcılıkAzerbaycan Milli İlimler Akademisinden Prof. Dr. Gönül Bünyatzade “Yalnızlık ve Yaratıcılık” başlıklı sunumuyla katılacak.  Dr. Baver Demircan, “Yalnızlık: Pandemi Bir Olanak Olabilir Mi?”; Rusya Devlet Başkanlığı Ulusal Ekonomi ve Kamu Yönetimi Akademisi’nden Doç. Dr. Kristina İvanenko, “Yeni Yalnızlık: Pandemi Sosyal İlişkileri Nasıl Değiştirdi?” Düzce Üniversitesi’nden Dr. Cihan Ertan ve Araştırma Görevlisi Özge Sarıalioğlu, “Sahne Kapandığında: COVİD-19 Pandemisi ve Sahne Sanatları Aktörlerinin Yalnızlık Deneyimleri” başlıklı sunumlarını yapacak.Dr. Olga Rubçova, “Kaygı Salgını ve Depresyon” konusunu ele alacakSt. Petersburg Bekterev Tıp Merkezinden psikolog Dr. Olga Rubçova “Pandemi Döneminde Dünya: Kaygı Salgını ve Depresyon” başlıklı sunumunda karantina sürecinde insanlarda artan aşırı stres durumuna işaret edecek.

03 ARA 2020

Doğan: “Umut; Hem Duygu, Hem Düşünce, Hem de İnançtır”

“Kişi hem umutlu hem de umutsuz olabiliyor”Umut konusunun psikolojinin temel konularından biri olduğunu söyleyen Doç. Dr. Tayfun Doğan; “Psikolojide genel anlamda umutsuzluk çok ele alınmıştır. Uzun süre umutsuzluk üzerine çalışmışlar. Pozitif psikolojinin başlamasıyla birlikte umut konusuna daha çok eğilmeye başlamışlar. Çünkü umutlu olma ve umutsuz olma birbirlerinin tam zıttı gibi görünmüyor. Yani kişi hem umutlu hem de umutsuz olabiliyor. Dolayısıyla ilginç bir konu. Bunun öğrenilebilir ve geliştirilebilir olması çok umut verici. Umutlu olmanın öğrenilebileceği söyleniyor.” dedi.“Umut, çaresizin oksijenidir”Umut kavramı üzerinde duran Doğan; “Umut dediğimiz şey pasif şekilde bir şeyleri beklemek değildir. Yani aktif olmak var, içerisinde ve istenilen hedeflere ulaşmak var. İçindeki sıkıntılardan kurtulmak için yol arama, yolu bulma ve bu yolun sona varabileceğine inanmak önemli. Dolayısıyla da umut dediğimiz şey; hem bir düşünce hem de duygudur. Aynı zamanda da inançtır. O sıkıntıdan kurtulacağımıza ya da istediklerimize ulaşacağımıza inanmadır. Umut ciddi bir enerji kaynağıdır. Hatta ‘Umut, çaresizin oksijenidir.’ derler. Bir kişilik özelliği olarak da nitelendirilebilir. Yanlış ümit diye bir kavram var. Eğer kişinin beklentileri gerçekçi değilse, öz kaynakları yeterli değilse ve yeterli gücü yoksa umut ettiği şeyle ilgili, böyle bir umutta olması onu üzer. Biraz gerçekçi bir umut olması gerekiyor. Umutla ilgili olumsuz düşünceler de var. Mesela Nietzsche umut kavramına olumsuz bakar. ‘Umut sadece acıyı uzatır.’ der. Aslında umudun da kararında olması gerekir. Beklentilerin gerçekçi olması önemli diye düşünüyorum.” Şeklinde konuştu.“Dini inanç da önemli bir umut kaynağı”Doç. Dr. Doğan umudun dini boyutundan bahsederek; “Umut, insan varoluşunun bir parçasıdır. Bize özgü ve bilişsel yönü ağır basan bir şey. Hayvanlarda umut kavramının olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bilişsel ve düşünmeyle ilgili olduğu için insana özgü diye biliriz. Dolayısıyla da insanın doğasında var. Biz en zor durumda bile umutlu oluruz zaten. Umudun kaynaklarına da bakmamız lazım aslında. Elimizde ölçekler var ve umudu ölçebiliyoruz. Bazı insanlar umutlu, bazıları umutsuz. Dini inanç da önemli bir umut kaynağı. ’Sabah ola hayrola, Allah’tan umut kesilmez.’ gibi bir sürü kültürümüzde bu anlamda ifadeler var. Yüce bir yaratıcıya inanma, ona dayanma, her şeyin kontrolünün bilgisinin dâhilinde olmasına inanmak, kişinin umudunu arttırır. İnsanın aşamadığı bir durum olduğu zaman, bir sıkıntısı olduğu zaman bir hikmeti olduğunu bilebilir. Bu kişiyi rahatlatır. Aynı zamanda da umudunu arttırır.” ifadelerini kullandı.“İnsanların sosyal destek algıları arttıkça umudu artıyor”Umut için sosyal desteğin önemini vurgulayan Tayfun Doğan; “Bir diğer umut kaynağı sosyal destek. Eğer insanların sosyal desteği varsa, yani etrafımızda bizi gerçekten umursayan ve ilgilenen insanlar varsa, o zaman onların desteği umudumuzu arttırıyor. Bazen sadece konuşmak bile insanın umudunu arttırabiliyor. Sosyal destek kişinin annesinden gelebilir, babasından gelebilir, arkadaşından vs. fark etmez. Yeter ki sırtınızdan, sizin düşmenizi engelleyecek bir destek olsun. Sosyal desteği hissedersek bu da önemli bir umut kaynağı. İnsanların sosyal destek algıları arttıkça umudu artıyor. Bir de problem çözme yeteneği çok olanlar, paniklemeyenlerin umudu da çok yüksek. Sorunu aşabileceğini düşünüyor. Çünkü problemi çözüyor.” Dedi.  

03 ARA 2020

İklim Değişikliğinin Verdiği Mesaj Net: “Dünyamız Tehlikede!”

İklim değişikliği ve bu değişikliğin getirdiği yıkıcı sonuçlar, dünyamızı etkilemeye devam ediyor. Peki, dünya nasıl değişikliklere sahne oluyor? Bu süreçte bizim sorumluluklarımız neler?İklim değişikliği ve iklim değişikliğinin yıkıcı sonuçları, hayatımızın bundan sonraki kısmını, yani geleceğimizi ve dahası çocuklarımızın ve torunlarımızın sağlıklı ve güvenli bir dünyada yaşama haklarını doğrudan etkiliyor. Bir an için düşünün: Son 50 yılda gezegenimiz daha iyiye mi yoksa daha kötüye mi gitti? Çevre ile ilgili birçok hukuki gelişme yaşanmasına rağmen, dar görüşlü ve geleceği hesaba katmayan; günü, haftayı ve bir sonraki seçimi kurtarmayı önceleyen politikacılar gerekli önlemleri almadılar. Hâlâ da almakta gönülsüz davranıyorlar.İklim değişikliğinin verdiği mesaj açık ve net: Modern insanın hayat tarzının, üretim ve tüketim alışkanlıklarının dünyadaki hassas dengeler üzerinde muazzam etkisi var: Hava ısınıyor; sular, göller, denizler ve okyanuslar kirleniyor, zehirleniyor. Bundan da başta insan olmak üzere tüm canlılar ekleniyor. Son zamanlarda tanık olduğumuz olaylarla birlikte nihayet her kesimden insan iklim değişikliğinin yıkıcı ve yakıcı sonuçlarını görerek ve yaşayarak anlamaya başladı.Dünyanın birçok ülkesinde ve bölgesinde daha önce görülmemiş boyutlarda yangınlar, seller, kasırgalar, kuraklıklar ve tüm bunların sonucu oluşan insan trajedileri yaşanıyor. Doğal felaketler sonucu insanlar hayata tutunmak, aş ve iş bulmak için bilinmeze doğru yolculuğa çıkıyor. Bunun sonucu oluşan uluslararası göçmenlerin sayısı Birleşmiş Milletlerin (BM) rakamlarına göre çoktan altmış beş milyonu geçti. Göç olgusu tüm ülkeleri etkilemeye devam ederken birçok ülkede yabancı düşmanlığını kışkırtarak ırkçı ve faşist görüşlerin güçlenmesine zemin hazırlıyor. Tüm bu sebeplerden dolayı, küresel ısınma ve iklim değişikliği üzerinde derinlemesine düşünmek zorundayız.İklim Değişikliği ve Küresel Isınma1990’lı yıllardan bu yana çevre konusunda çalışan bir akademisyen olarak çevreci arkadaşlarımla birlikte iklim değişikliği, küresel ısınma ve bunların sonucunda oluşan ve oluşacak sorunlara dikkat çekmeye çalıştık. Mart 2000’de Paris’te, UNESCO Genel Merkezinde dünyaya deklare edilen Yeryüzü Şartı bu çalışmaların özeti gibiydi:“Yeryüzü tarihinin kritik bir anında, insanlığın geleceğini seçmek zorunda olduğu bir zamanda bulunmaktayız. Dünyanın her tarafı hızla birbirine bağımlı ve hassas bir hâle gelirken, gelecek şimdiden büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadır.Olağanüstü bir kültür çeşitliliği ve farklı yaşam şekillerinin tam ortasında, ileriye adımlar atmak için, ortak bir kadere sahip olan tek bir insanoğlu ailesi ve tek bir yeryüzü topluluğu olduğumuzu bilmek zorundayız.Doğaya, evrensel insan haklarına, ekonomik adalete ve barış kültürüne saygı üzerinde kurulmuş sürdürülebilir küresel bir toplum meydana getirmek için bir araya gelmek zorundayız.Bu gaye ile, bizim, yeryüzü halkları olarak; birbirimize, daha geniş bir toplum hayatına ve gelecek nesillere karşı sorumluluğumuzu açıklamamız gerekmektedir.”Aradan yirmi yıl geçti. Geleneksek kalkınmaya alışmış; fosil yakıtların ve geleneksel ekonomik kalkınmanın küresel ısınmaya yaptığı olumsuz etkiyi hâlâ anlamaya çalışmayan hükûmetler ve siyasiler var. Örneğin ABD başta olmak üzere birçok ülke fosil yakıt temelli büyümeye, yani küresel ısınmaya katkı yapmaya devam etti. Yenilenebilir ve çevre dostu alternatif enerji ve yeşil ekonomi için istenen yatırımlar hâlâ yapılmıyor. Hâlbuki iklim değişikliğinin dünyanın en büyük altıncı ekonomisi olan Amerika için sonuçlarına baktığımızda, bu durumun dünyanın geri kalan kısmı için ne anlama geldiğini anlamak daha kolay olabilir:ABD’nin tüm tahıl gıdasının yarısını temin eden 38 milyon nüfuslu dev Kaliforniya’da 1500 yılından beri görülmüş en büyük kuraklık yaşanıyor.Bazı yörelerde musluk suyu yerine PET şişe suyu dağıtımına geçilmiş durumda.Eyalette son 18 ay içinde 63 trilyon galon yeraltı suyu kaybolduğu için yeryüzü kabuğunda ortalama 0,4 santimetre yükselme olmuş!Eyaletin kara susamış dağlarında durum daha da kötü: Orada da yerkabuğu geçen yıl yaklaşık 1,25 santimetre yükselmiş!2013’te başlayan ürkütücü yükselme hâlen devam ediyor. Ama aynı zamanda tersi durum da geçerli: Kuruyan kuyular, mecburen nadasa bırakılan tarlalar ve yeraltı sularının çekilmesi ile yılda 30 santimetrelik toprak çökmeleri de oluyor!Benzer durum Güney Afrika için de geçerli. İklim değişikliğinin sonuçları her yerde kendisini gösteriyor. İşin ilginç tarafı ise bazılarının hâlâ Kaliforniya’dan Avustralya’ya; Akdeniz’i çevreleyen ülkelerdeki orman yangınlarının gerçek sebebini anlamaya çalışmaması. İklim değişikliğinin sebep olduğu sorunların kökenine inmek ve bunlara dair gerekeni yapmak yerine geçici tedbirlerle günü kurtarmaya çalışıyorlar. Çocuklarının ve torunlarının daha sağlıklı bir dünyada yaşaması için neredeyse hiçbir çabaları yok.Dünya UyanıyorAraştırmacı gazeteci ve yazar Elizabeth Kolbert, Altıncı Yok Oluş kitabında iklim değişikliğinin yakıcı sonuçlarını ayrıntılı olarak ortaya koyuyor. Yazara göre Avustralya’daki yangınlar, 2019’da iklim değişikliğinin ciddiyetini gösteren olayların son halkasıydı. Bu devasa yangını ve sebep olduğu yıkımı; bu ülkenin sembolü olan kanguru ve diğer hayvanların kül oluşunu bir film gibi izleyen tüm duyarlı insanlar, nihayet olayı anlamaya başladı. Bundan dolayı Kolbert, 2019’u “dünyanın iklim değişikliğine uyandığı yıl” olarak tanımladı. Hindistan ve Japonya’daki sıcak hava dalgalarını, Fransa ve Almanya’nın yaz aylarında en yüksek sıcaklık derecelerine ulaşmalarını tehlike çanlarına örnek gösterdi.İki yıldır yaşadığım Finlandiya da tarihinin en sıcak yaz aylarını yaşadı. Kolbert’e göre sıcakların artışı devam edecek ve önümüzdeki on yıl geçtiğimiz on yıldan kesinlikle daha sıcak olacak. Bu demek oluyor ki uzun bir süredir görmezden, duymazdan ve anlamazdan geldiğimiz bu etkiler uzun süre bizimle olmaya devam edecek. Bunun sonuçlarını tahmin etmek için kâhin olamaya gerek yok. Bilim adamlarına kulak vermek yeterli: Küresel ısınma sonucu sıcaklar sürekli artacak ve yüksek sıcaklıklarda daha büyük hasar meydana gelecek. Kuraklık daha acımasız olacak.Çözüm Nedir?Çevreciler olarak yıllardır sürdürülebilir bir ekonomi ve sürdürülebilir bir hayat için çağrıda bulunuyoruz. Yenilenebilir enerji kaynakları ile ilgili birçok çalışma yapıldı. Sürdürülebilir kalkınmayla ilgili modeller ortaya konuldu. Bu çalışmaların bir sonucu olarak Eylül 2000’de toplanan BM Milenyum Zirvesi’nde 189 ülke günümüzde sürdürülebilirliğinin en acil sorunları hakkında Birleşmiş Milletler Milenyum Deklarasyonu’nu imzaladı. Bu deklarasyonda insanların refahını, çevresel konuları ve küresel iş birliğini oluşturan temel kalkınma hedeflerine 2015’e kadar ulaşmaya söz verdiler.2020 yılı bitmek üzere. Bu hedeflerin çoğuna ulaşılamadı. Hâlâ olayın farkında olmayan; hiçbir şey yokmuş gibi davrananlar var. Özellikle de ufuk ve gelecek körlüğü içinde olan politikacılar… Dar görüşlü politikacıları protesto için okul grevlerini başlatan 16 yaşındaki İsveçli Greta Thunberg ne kadar haklıymış!Avusturalya’da aylardır süren orman yangınlarını söndürmek için geceli-gündüzlü çalışan ve hayatlarını ortaya koyan itfaiyecilerin halka yaptığı uyarı sadece vatandaşlarına değil; tüm dünyaya: “Gerçekten uyanmak, her şeyin düzelmesini istemenin ötesini işaret ediyor ve bu her zamankinden çok daha acil. Dünya tehlikede! Hayatta kalmak için derhal harekete geçmek zorundayız.”Alman filozof Kant 1784’te yazdığı Aydınlanma Nedir? kitabında hepimizi aklımızı kullanma cesaretini göstermeye davet etmişti. Biz de yaşadığımız doğal olmayan hadiseler karşısında bir kez daha çevreci ve bütüncül bir bakış açısı ile küresel ısınma ve iklim değişikliği üzerinde düşünme cesaretini göstermek zorundayız. Konuyu siyasiler ve aç gözlü çok uluslu şirketlere bırakamayız.Başka Bir Dünya YokHayatımızın geri kalanını çocuklarımız ve torunlarımızla bu dünyada yaşayacağımızı unutmamalıyız. Henüz başka bir gezegen yok. Dahası çocuklarımızı bu sorunlarla tanıştırıp yaratıcı çözümler bulmaları için teşvik etmeli ve cesaretlendirmeliyiz. Atalarımız, babalarımız ve bizler büyük ekseriyetle fosil kaynaklı yakıtlara bağımlı olarak yaşadık. Ancak yaşadığımız olağanüstü hadiseler yolun sonuna geldiğimizi gösteriyor.Yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarını keşfetmek ve geliştirmek zorundayız. Bunu yaparken kendini yenilemeyen ve buna da istekli olmayan fosil kaynaklı enerji üreticileri ve güçlü lobileri bize çeşitli engeller çıkarabilir. Kendimiz, çocuklarımız, torunlarımız ve diğer canlılar için bu mücadeleye girişmeliyiz. Unutmayalım: Şimdilik gideceğimiz başka bir dünya; başka bir evimiz yok!Federal Almanya Eski Başbakanı Willy Brandt’ın yıllar önce uyardığı gibi: “Dünyanın yeni nesilleri sadece ekonomik çözümlere muhtaç değildir; belki onlara ilham verecek fikirlere, cesaret verecek bir umuda ihtiyaçları vardır. Yine onların insana, insanlık onuruna, temel insan haklarına inanmaya; adalete, özgürlüğe, barışa, karşılıklı saygıya, sevgi ve cömertliğe, güçten ziyade akla inanmaya ihtiyaçları bulunmaktadır.”Müslüman toplumların ve bireylerin iklim değişikliği konusundaki görüş ve tavırları açık ve net olmalı. Müslüman ülkelerin büyük ekseriyetinin ekonomi modellerinin sürdürülemez olduğunun fakında bile olmamaları; kalkınma strateji ve politikalarını aklın ve bilimsel verilerin ışığında belirlememeleri üzüntü verici. İslam dünya görüşü ile baktığımızda durum açık ve net: Allah; yıldızlar, Güneş, Ay, Dünya ve içinde yaşayan tüm canlılarla birlikte, evreni tüm çeşitliliği, zenginliği ve canlılığıyla yarattı ve yaratmaya devam ediyor. Tüm bu varlıklar, Yaradan’ın engin haşmetini ve merhametini yansıtıyor. Yaratılan varlıklar da tabiatları gereği Yaradan’a hizmet eder, O’nu yüceltirler, hepsi Allah’ın kuludurlar. Biz insanlar da Allah’a hizmet etmek; Allah’ın yarattığı tüm türleri, tüm bireyleri ve tüm nesiller için en iyisini yapmak için çalışmak zorundayız. Bundan hareketle, insan ve kainatla ilgili tüm eylemlerimizin; kalkınma planlarımızın ve stratejilerimizin bu esaslardan hareketle oluşturulması elzemdir. İklim değişikliği ve yıkıcı sonuçları ile mücadelenin özünü tüm canlılara, insanlara ve gelecek nesillere karşı ahlaki olarak sorumlu olduğumuz bilinci oluşturmalıdır.Prof. Dr. İbrahim ÖzdemirKaynak: Perspektif DergisiHaberin Linki: https://perspektif.eu/2020/11/30/iklim-degisikliginin-verdigi-mesaj-net-dunyamiz-tehlikede/

01 ARA 2020

Biden döneminde Türkiye ve ABD ilişkileri nasıl ilerleyecek?

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, ABD başkanlık seçimi sonrası yeni dönemde Türkiye ve ABD ilişkilerini değerlendirdi. ABD’de başkanlık seçimlerinin Joe Biden’ın seçimi kazanmasıyla sonuçlandığını hatırlatan Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, “Anket sonuçları, uzun zamandır Biden’ın kazanacağı öngörüsünü güçlendiren veriler sunuyordu. Biden’ın genel oy toplamında en az yüzde 7-8 farkla Trump’ı geçmesi ve Başkanlığı Seçici Kurul oylarını da alarak kazanması yüksek bir olasılık olarak görülüyordu. Sandık sonuçları ilk açıklandığında bu beklentiler boşa çıkacak gibi göründüyse de mektupla gönderilen oyların sayılmasının ardından Biden’ın yüzde 4 farkla ve 6 milyondan fazla oy alarak seçimi kazandığı ortaya çıktı” dedi. Türkiye ve ABD ilişkileri yeni dönemde nasıl ilerleyecek? Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, “20 Ocak 2021’de yemin edip göreve başlayacak olan yeni başkan Biden’ın kabinesi için belirlediği adaylar, geleneksel ABD Dışişleri Bakanlığı çizgisine yakın kişilerden oluşuyor. Başka göstergelerle birlikte bu duruma dayanarak ‘geleneksel’ Amerikan dış politikası çizgisine ve ABD’nin ‘uluslararası liberal düzen’ koruyucusu rolüne dönme eğilimi beklenebilir. Bu gelişmeler Türkiye’nin güncel dış politikası açısından pek de iç açıcı haberler olmayabilir. Zira Türkiye’nin son yıllarda komşu ülkeleriyle yaşadığı gerilimler ve uluslararası arabuluculukları reddeden yaklaşımları, geleneksel Amerikan dış politikası çizgisini savunan diplomatlar tarafından eleştirilmişti” dedi.S-400 konusu gündeme gelebilirABD’den Türkiye yönelik yapılan eleştirilerin başında S-400 konusunun geldiğini hatırlatan Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, “ABD Kongresi’nin 2017 yılında kabul ettiği yaptırım yasalarına göre, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze sistemlerini alması, ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamasını gerektiriyor. Ancak bu yaptırımlar Trump yönetimi tarafından, Kongre üyelerinin protestolarına rağmen geciktiriliyordu. S-400 füzelerinin denemelerinin yapılmasının ardından Kongre baskılarını yoğunlaştırmaya başlamıştı. Biden yönetimi, bu konuda Kongre’den gelecek baskıları engellemekte ve ertelemekte o kadar istekli olmayacaktır” diye konuştu.İlk 100 günde iç politika konularına odaklanılacaktır“Dolayısıyla önümüzdeki dönemde yeni yönetimin Türkiye’ye yaptırımlara maruz kalmaması için bir uyarıda bulunması olası” diyen Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, şunları söyledi: “Bununla birlikte, Biden yönetiminin ilk 100 günü Trump yönetiminin bıraktığı enkazı toparlamakla geçeceği için dikkatini iç politika konularına odaklayacağı ve Türkiye ile doğrudan köprüleri atmaktan kaçınmaya çalışılacağı da tahmin edilebilir” dedi.“Amerika geri dönüyor” mu? Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, “Trump döneminde uluslararası arenadan görece çekilmiş olan ABD’nin sahalara dönüş eğilimini işaret eden “Amerika geri dönüyor/America is back” sloganının daha etkili bir dış politika arzusunu içerdiği göz önünde bulundurulmalı. Hemen gerçekleşmesi zor olsa da, şayet Biden hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler tarafından yoğun bir destek alırsa, ülkenin imajını tazelemek için şaşırtıcı adımlar atmaya başlayabilir” dedi.

01 ARA 2020

Prof. Dr. İbrahim Özdemir: “Gelecek Kuşaklara Temiz ve Yaşanabilir Bir Dünya Bırakmak En Önemli Ahlaki Görevimiz Olmalı”

Çevre felsefesi ve çevre ahlakı alanında önemli çalışmalar yürüten ve bu alanda dünya çapında projelere destek veren Prof. Dr. İbrahim Özdemir, sonraki kuşaklara daha güzel bir dünya bırakabilmek gerektiğinin altını çiziyor.Soru: Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?Prof. Dr. İbrahim Özdemir: 1960 yılında Gaziantep'te doğdum. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesinde, Yüksek Lisans ve Doktorayı ise ODTÜ Felsefe Bölümünde tamamladım. Akademik çalışmalarım sırasında dünyaca ünlü üniversitelerde “misafir öğretim üyesi” olarak bulundum. Başta ABD’deki üniversiteler olmak üzere G. Afrika, Endonezya, Avustralya, Rusya, İsveç, İsviçre, Almanya, G. Kore gibi birçok ülkede bilimsel toplantılara katıldım.Rusya Bilimler Akademisi ile İsveç Bilimler Akademisinde çevreyle ilgili davetli konuşmacı olarak konferanslar verdim. Bu benim için büyük bir onurdu. Misafir öğretim üyesi olarak bulunduğum ABD'den 2003 yılında döndükten sonra, MEB Dış İlişkiler Genel Müdürü olarak atandım. Bu görevi yaklaşık yedi yıl sürdürdüm. Akademik ve idari çalışmalarım yanında başta UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu, YÖK Bilim Adamı Yetiştirme Kurulu, OECD, CERİ (Eğitim, Araştırma ve Yenilik Merkezi) Yönetim Kurulu ve Fulbright Yönetim Kurulu gibi kuruluşlarda yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptım.Gazikent (Hasan Kalyoncu) Üniversitesi Kurucu Rektörü olarak görev yaptım (Ocak 2010-Temmuz 2013). Memleketim Gaziantep’e böyle bir ilim kurumu kazandırılmasındaki katkım bundan sonraki en büyük ödül olacak. 2016 yılından bu yana Üsküdar Üniversitesinde çalışıyorum.Soru: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde başlayan lisans eğitiminizi yüksek lisans ve doktorada felsefeyle tamamladığınızı biliyoruz. Bu alana yönelmenizin sebebi neydi?Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Benim alanım çevre felsefesi ve çevre ahlakı. Master ve doktoramı etik konusunda yaptım. Bunun özellikle çevreyle alakalı olmasının sebebi, gelecekte bu konunun hepimizin gündemine geleceğiyle ilgili kanaatimdi.  Çocukluğumda yaşadığım dünyadan farklı bir dünyaya gittiğimizi; çocuklarımın ve torunlarımın dünyayı benim yaşadığım gibi temiz, bozulmamış bir şekilde göremeyecekleri endişem vardı. Geçen 30 yıl maalesef bunu doğruladı. Yani sularımız eskiye göre azaldı ve kirlendi. Derelerimizde, nehirlerimizde, çaylarımızda balık yok. Sık sık nehirlere akıtılan aşırı kimyasallardan dolayı toplu balık ölümleri haberlerini okuyoruz.Nedeni hiçbir sorumluluk hissetmeyen; kendi menfaati ve karı için her şeyi yapabilen açgözlü iş adamlarının fabrikalarından çıkan atıklar.Hiçbir filtreleme yapmadan; doğal çevreyi korumak için ek bir yatırım yapmadan atıkları nehirlere akıtıyorlar. Bizim de bunun karşısında sessiz kalmamız. Bu kimyasallarla, zehirlerle sadece balıklar değil, bütün canlılar ölüyor. Nehirlere ve denizlere karışan zehirli atıklarla deniz ve okyanuslar kirleniyor; deniz ürünleri zehirleniyor. Deniz ürünlerini tüketmeye başladığımız anda bu zehir bize geri dönüyor. Aşırı kimyasal ilaçlarla zehirlenmiş sebzeler ve meyveler soframıza geliyor. Bu konularda bilinçli ve dikkatli olmanız lazım. Bütün bu endişeler ile bu konuda çalışmaya başladım.  Bu çerçevedeki çalışmalarımla bütün dünyadan olumlu cevaplar gördüm. 70’ten fazla ülkeye gittim Üsküdar Üniversitesi olarak BM İslam Çevre Deklarasyonunu hazırlayan ekipte yer aldım. Önümüzdeki sene bu belge Birleşmiş Milletler’e sunulacak. Böylece bizim çabalarımız Üsküdar Üniversitesi çerçevesinde uluslararası bir belgenin oluşmasına katkı yapmış olacak.Soru: Dünyaca ünlü pek çok üniversitede misafir öğretim görevlisi olarak görev yaptınız. Buradaki deneyimlerinizden biraz bahseder misiniz?Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Bunu bir sebebi bir taraftan felsefeci, diğer taraftan çevre felsefecisi olmak. Buna eğitimci olmamı da ekleyebiliriz. Benim eğitim anlayışım Allah’ın insanları sınırsız yetenekler ile yarattığıdır. Bu yeteneklerimiz ancak eğitimle ortaya çıkar. İyi ve kaliteli bir eğitimle bu yetenekler gelişir. Tıpkı sağlıklı tohumları verimsiz bir toprağa atarsanız çiçek veya filiz vermeyeceği gibi çok yetenekli çocuklarımızın iyi tasarlanmamış bir eğitimde başaralı olma ihtimalleri az. Geçenlerde kurucu rektörümüz Nevzat Tarhan bir açıklanma yaptı: ‘Türkiye’den Amerika’ya gidenler Nobel ödülü alıyor. Almanya’ya gidenler Covid-19 aşısını buluyor.’ Prof. Dr. Aziz Sancar da, Almanya’da Covid-19 aşısını bulan Türk bilim insanları Uğur Şahin ve Özlem Türeci’ye göndermelerde bulundu. Bu göndermelerde bulunmakla eğitim sisteminde sorunlarımız olduğunu ima etti. Yani çocuklarımızı sorunları çözecek bir eğitimle yetiştirmemiz lazım.Ben dünyaya gidip çeşitli yerlerinde ders verdiğimde, oradaki insanlarla karşılaştığımda onlardan çok şey öğrendim: Benim onlara verdiklerimin sonuçlarını görmek de beni çok mutlu etti. Bir örnek vermek gerekirse, Güney Afrika’ya ders vermek üzere ilk kez 1998 Temmuz’unda gittim. Bir ay ders verdim. 15 yıl sonra bir bilimsel konferansa davetli olarak tekrar gittim. Benden önce sizler gibi genç Afrikalı siyahi bir hanımefendi tebliğini sunmak üzere kürsüye çıktı.Konuşmasına “Ben bugün çok mutluyum. 15 yıl önce bizim üniversitemizde ders veren Prof. Dr. İbrahim Özdemir’i burada görüyorum İbrahim Özdemir’in derslerinde ilk defa çevrenin anlamını ve önemini duymuştum. Bunun üzerine bütün çalışmalarımı çevre üzerine yaptım. İbrahim Hocam ben şuanda çevre doktorası olan bir çevre kadını olarak konuşuyorum” diyerek başlaması beni çok duygulandırdı. Bence bir bilim adamı için bu bir Nobel Ödülü’dür.Şunu da ifade edeyim. Her sorun iyi anlaşılır ve yönetilirse aynı zamanda bir fırsattır.Covid-19’un bize verdiği dersi iyi anlamamız lazım.Hem kendimize, hem ailemize ve hem de diğer insanlara karşı sorumluklarımız var. Bu sebeple maske takıyoruz; takmayanları uyarıyoruz.Aynı şey çevre için de geçerli: Torunlarımız sağlıklı bir dünyada yaşayacak mı? Onların geleceğinin tehditte olduğunu kimse düşünemiyor. Günlük geçim derdi ve sıkıntılarla kimse ilerisini düşünmüyor.Hâlbuki her gün havamız, suyumuz, doğal güzelliklerimiz, doğal kaynaklarımız tükeniyor. Tehdit ediliyor, kirletiliyor. Kimisi bundan büyük karlar elde ediyor. Büyük şirketler bazı sanayi ürünleri elbette kalkınmamız için gerekli. Doğal kaynaklardan yararlanacağız ama doğal kaynakları sürdürülebilir bir şekilde kullanmamız gerekiyor. 1980 yılına kadar sürdürülebilir kalkınma sürdürülebilir ekonomi kavramını bilmiyorduk.Çünkü doğal dünyanın bozulacağını düşünmüyorduk. Biz zannediyorduk ki hiç denizler kirlenmez, asla tükenmez. Ormanlar tükenmez, ormanlardaki av hayvanlarının nesli tükenmez. Şimdiden nesilleri tükenmiş bazı hayvanların.  Hiçbir geçim derdi olmadan avlayanları görünce çok üzülüyorum.  Bundan çok büyük ıstırap duyuyorum. Peygamber efendimiz derki ‘Ancak ihtiyaç olduğu zaman avlanabilirsin.’ Bugün birçok bilinçsiz Müslümanın sırf spor olsun diye bazı duygularını tatmin etsin diye avlanması kabul edilemez.Onun için mesajım açık ve net: Covid-19 bize bir daha gösterdiği gibi,  2040, 2050 ya da 2060’ta ömrümüz olup çocuklarımıza, torunlarımıza bir bayram günü buluştuğumuzda maskesiz görüşebilecek miyiz? Bir derenin suyunu içebilecek miyiz? Onlarla balık tutmaya gidebilecek miyiz? Veya bir ormanda geyik görebilecek miyiz?  Vahşi hayvanlar görebilecek miyiz?Bu ve benzeri sorular üzerinde düşünürsek bence mesaj yerine ulaşacak. Ben şunu gördüm; Dünyanın her tarafında bunu kendine dert edinmiş duyarlı insanlar var. Mesela Amerika’da bir toplantıda Mevlana’nın çevre felsefesini anlattıktan sonra boynuma sarılan bir Kızılderili’nin dediklerini hiç unutamıyorum: “Biz de Mevlana gibi düşünüyoruz”.Mevlana bize diyor ki “Tabiat bizim annemizdir, bir çocuk annesini emerken memesini ısırırsa annesi ona bir fiske vurur. Biz de eğer tabiat annemizi incitirsek tabiatı tahrip edersek sonucunu görürüz; bunun cezasını çekeriz.”Kızılderili bana “Biz de aynı anlayışı paylaşıyoruz; aynı şekilde düşünüyoruz” dedi. İbrahimî dinlerden, ayrıca Hindu, Budist, Şinto, kısaca birçok dinden çevreci arkadaşlarım var. Âlem tasavvurlarımız farklı olsa da, dünyanın geleceği ve gelecek nesiller için duyduğumuz endişelerimiz aynı.Soru: Başta Amerika’daki üniversiteler olmak üzere Güney Afrika, Endonezya, Avusturalya, Rusya, İsveç, İsviçre pek çok ülkede bilimsel toplantılara katılıyorsunuz. Bu bilimsel toplantılarda hangi çalışmaları yapıyorsunuz?Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Bir kısmını söyledim. Benim daha önceki çalışmalarım çevre sorunlarını doğru olarak algılaya biliyor muyuz? Nasıl ki şuanda hala bu Covid-19 tehdidini kabul etmeyen insanlar var. Bir hemşirenin söylediği yaşlı bir hanım Covid-19 olduğunu kabul etmiyor ‘Bu bir komple teorisi’ diyerek ilaçları da kullanmayıp vefat etti. Şimdi böyle komplo teorisi üretmek bence bir zihin sapmasıdır.Biz felsefeciyiz. Bilimi esas alırız, ispatlanmış bilimsel konular karşısında şüphe etmeyiz.  Bir sonuca ulaşmak için yüzlerce binlerce araştırma yaparız. Şuanda aşı aşamasını görüyorsun hemen ‘Aşı bulduk’ deyip piyasaya süremiyorlar. Bazılarının yaptıkları gibi ‘Şunu yap iyi gelir şunu iç gelir’ diyen kişiler gibi bilim adamları öyle çalışmıyor. Biz çevre sorunlarını nasıl anlayabiliriz? Farklı ülkelerden farklı farklı dinlerden farklı kültürlerden gelen insanlar olarak bunları tartışıyoruz. Arkasından neler yapılabilir?Yine bu çalışmalarımız sonucu gittiğimiz yerlerde sizin gibi gençlerle buluşuyoruz onlara sorunları anlatıyoruz. Bu konuda siyasilere yüzde 100 güvenme; her şeyi onlara bırakma doğru mu değil mi diye tartışıyoruz. Siyaset bir meslektir. Her siyasinin amacı bir daha seçilmektir.Amerika Birleşik Devletlerinde bir seçim oldu. Nasıl bir rekabet oldu görüyorsunuz. Bizim seçimlerimizde görüyoruz: Herkes seçilmek, kendi partisinde aday olmak için bir mücadele veriyor. Daha sonrasında yeniden seçilmek için de bir mücadele var. Bu anlaşılabilir. Bu kişilerin tekrar seçilmesi için çaba harcaması ve önceliklerinin bu olması bu da anlaşılabilir. Ama bizim eleştirel düşünme ve denetleme hakkımızı korumamamız lazım. Siyasetin neler yaptığını ve ufkunun nereye kadar gittiğini izlememiz lazım. Bizim daha da önemlisi siyasete çözümler sunmamız lazım.Mesela biz çevreciler dünyanın birçok yerinde sürdürülebilir enerji kaynakları ve yaşam biçimleri için alternatif çözümler üretmek için çalışıyoruz. Mesela ormanlarımızı, doğal kaynaklarımızı nasıl sürdürebiliriz?Fosil yakıtlara yatırım yapmaktan vazgeçip;  güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi gibi alternatifler sunulması, yenilenebilir ve bize zararı olmayan enerjilere yatırım yapılması konularında ne yapılabilir, bunlar üzerinde düşünüyoruz. Fosil yakıtlar geçmişe ait bir alternatifti; bize ve doğal kaynaklar için maliyeti açı ve net. Delişmiş demokrasiler bunu terk ediyor. Biz geleceğe odaklamalı; sürdürülebilir kaynaklara yatırım yapmalıyız.Çevreciler olarak biz bu konularda fikir alışverişi yapıyoruz. Bunu uygulayanlar var uygulamayanlar var. Mesela Hollanda Hükümeti fosil yakıtları gittikçe azaltacağını taahhüt etti. 2015 yılında bütün ülkeler Paris’te 189 ülke Paris İklim Şartına imza attılar. Amerika başta olmak üzere Hindistan ve Çin gibi bazı ülkeler imzasını geri çekti. ‘Neye mal olursa olsun; biz kalkınmak için fosil yakıtlar kullanmaya devam edeceğiz’ dediler.Hollanda’da ilginç bir şey oldu. Hollanda’da sizin gibi gençler bir kampanya başlattılar. Sekiz yüzü aşkın imza toplayarak anayasa mahkemesine başvurdular; “Fosil yakıtlarla ilgi bir tedbir alınmıyor, bizim geleceğimiz tehlike altında. Bu bir insan hakkıdır. Bugün ve gelecekte sağlıklı bir çevrede yaşamak insan hakkıdır” dediler. Bu talebi değerlendiren Anayasa Mahkemesi hükümete alternatif yenilenebilir projelerde kullanılmak üzere 3,5 milyar Avro yatırım yapma cezası verdi.Şimdi böyle olunca bilim adamları bu konuyla ilgi yeni projeler geliştirecekler. Çevreciler olarak yaptığımız şey böyle ortak bir bilinç oluşturmak. Bunu belirli bir noktaya kadar yaptık. Müslüman çevreciler olarak bunu belirli bir noktaya kadar yaptık; ancak daha yapacak çok işimiz var. Örneğin Müslüman Çevreciler Uluslararası İslam Çevre Etiği Platformu’nu Üsküdar Üniversitesi’nde kurmayı teklif ettiler. Bunu kurma çalışmalarımız devam ediyor. Bunu yaptığımız gün Üsküdar Üniversitesi bütün dünyada Müslümanların çevre etiği konusundaki çalışmalarının merkezi konumuna gelecek. Bunun kuruluş çalışmalarını hazırlıyorum.Soru: Felsefe bilimi ile ilgili Türkiye’de ve dünyada ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz? Bu çalışmaların haricinde yürüttüğünüz bir çalışma var mı?Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Üsküdar Üniversitesi olarak yaptığımız en güzel şeylerden bir tanesi eleştirel düşünce dersini vermemiz. Üniversitemizde yalnız felsefe bölümü öğrencilerinin değil, diğer bölüm öğrencilerinin bu dersi alması. “Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez” diyor Sokrates. Felsefenin babası olarak kabul edilen bir filozofun bu tespiti önemli. Biz bu ruhla felsefenin anlaşılabilmesi için çalışmalar yapan mütevazı bir bölümüz.Arkadaşlarımın ulusal ve uluslararası dergilerde yayınlanan makaleleri var. Farklı görüşlerimizi, felsefe anlayışlarımızı zenginlik kabul ederek; çoğulcu bir ortamda öğrencilerimizle birlikte çalışıyoruz. Diğer bölümlere de servis dersleri veriyoruz.Bir de 2014 yılında kurulan Üsküdar Üniversitesi Türk Dünyası Felsefe Araştırmaları Merkezimiz var. Burada yaptığımız etkinlikler var. Bunlardan birini Sosyoloji Bölümü ile birlikte Eylül ayı içerisinde yaptık. Türk Dünyası Felsefecileri Paneli gerçekleştirdik. İkincisi ise Özbekistan Bilimler Akademisi ve Kazakistan Bilgi Üniversitesi ve Bilimler Akademisi iş birliğiyle 23-24 Ekim tarihlerinde yapılan uluslararası bir sempozyumdu.Soru: Türk Dünyası Felsefe Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezinden biraz bahseder misiniz?Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Türk Dünyası Felsefe Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi kurulduğu 26 Ekim 2014 tarihinden bu yana çalışmalarına devam ediyor. Üsküdar Üniversitesi’nin kurulduğu ilk yıllarda kurulan merkezin temel amaçları, “Felsefe, bilim ve eğitim alanlarında araştırma ve uygulama yapmak, Türk Dünyası ve kültür coğrafyasında bulunan üniversiteler, araştırma ve uygulama merkezleri, sivil toplum kuruluşları, kamu ve özel kurumları tarafından sözü edilen alanlarda yapılacak olan araştırma ve uygulamaları desteklemek ve koordinasyonu sağlamak.” Bu çerçevede şu ana kadar birçok çalışma yapıldı.Son olarak öğretim üyemiz ve TÜBA Onursal Üyesi Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç hocayla Özbekistan Bilimler Akademisi ve Taşkent Milli Üniversitesi’nin 23-24 Ekim 2020 tarihlerinde düzenlediği “Sürdürülebilir Kalkınmanın Bir Koşulu ve Garantisi Olarak Küresel İş Birliği Sempozyumu”na katıldık. Sempozyumun amacı, 20. ve 21. yüzyılların dönüşü, dünyanın her yerinde meydana gelen derin sosyal değişimlerle karakterize edilir. Halkın bilincinde, insanlığın keskin bir gerileyici dönüm noktasında olduğu fikri, yalnızca sosyal felaketlerle değil, aynı zamanda yaklaşan bir çevresel felaket, kaynakların tükenmesi, uyuşturucu bağımlılığı ile ifade edilen küresel krizin de kanıtladığı gibi giderek daha fazla onaylanıyor.İnsanın ahlaki değerlere yabancılaşmasında olduğu gibi, ailenin ve bireyin yozlaşma eğilimleri, insanlığı kişiliğin yok edilmesine yaklaştırmıştır. Bu da bizleri birlikte düşünmeye ve çözüm yolları aramaya sevk etmektedir. Sempozyuma “Sürdürülebilir Kalkınma için Eğitimin Rolü” tebliği ile katıldım. Böylece Üsküdar Üniversitesi Türk Dünyası Felsefe Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi olarak öneli bir toplantıya katkı yapmış olduk.Soru: Son soru olarak dünya çapında sizi etkileyen, bir hikâyenizi ya da yaşanmışlığınızı bizimle paylaşmak ister misiniz? Bir Finlandiya örneğiniz var.Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Şimdi anılar çok gerçekten. Biraz önce Güney Afrika’da yaşadığın bir anımı paylaşmıştım. Bir diğer ise Finlandiya’ya iki yıllığına misafir öğretim üyesi olarak gittiğimde karşılaştığım misafirperverlikti. Büyük bir ilgi ve saygıyla karşılaştım. Bunun nedenini sorduğumda “Siz Türkiye’ye çevre konusunda araştırıma yapmak için gelen bir öğrencimize çok yardımcı olmuştunuz. Sizi bize anlattı” dedi.Ben öncelikle bir yanlış anlaşılma olduğunu düşündüm. Hiç bir şey hatırlamıyordum. Daha sonra benim adıma bir yemek verdiklerinde yardımcı olduğum hanımı da davet etmişler. (şimdilerde Helsinki Üniversitesi’nde öğretim üyesi). Biz 2,5 saatlik mesafede bir şehirdeydik. Yemekten önce bu akademisyen arkadaşa sordum. “Bir yanlışlık olmasın; doğrusu ben sizi hatırlamıyorum. Galiba yaşlanıyorum. Bana söylenenler doğru mu?”“Evet” doğru dedi.“Siz Gaziantep’te rektörken İstanbul’a bir araştırma için geldim. Müslümanların çevreye bakış açısını çalışıyordum. Sizi aradığımda “ister Gaziantep’e gelin sorularınızı cevaplayayım, ister önümüzdeki hafta İstanbul’da bir toplantım var orada cevaplayayım” dediniz.  İstanbul’a geldiğinizde toplantının olduğu otele beni davet ettiniz; sorularımı cevapladınız ve başka kimlerle konuşmama gerekli diye bana öneriler verdiniz. Ben bunu hiçbir zaman unutmuyorum.”Hâlbuki ben vazifem olarak ona yardımcı olmuştum. Böyle yaptığımız güzellikler bir yerde karşımıza çıkınca insan mutlu oluyor. Bunun gibi birçok anılarım var, karşılaştığım olaylar var. Bir de çevreyle ilgili küresel ısınmayla ilgili, bunu kendinize dert edindiğinizde ortak kaderimizin olduğunu fark ediyorsunuz. Yani bizler için güneş tek, atmosfer tek. Temiz havanın ve denizlerin sağlıklı olması lazım. Oksijen olmazsa ya da su olmazsa hiçbirimizin yaşayamaması söz konusu. Ben su kıtlığının olduğu yerlere gittim. Tuvaletlere gidemiyorsun; ellerinizi yıkayamıyorsun; pis kokudan geçilmiyor. Su kıtlığının olduğu yerler de var. Ama bizim insanlarımız suyun değerini bilmiyorlar.Kısaca söylemek gerekirse: Hepimiz dünya denilen aynı gemideyiz. Bu geminin başına bir şey gelirse hepimiz batarız. Titanik filmi gibi batarken bir yandan orkestra çalıyor bir yandan kaptan sorun yok diyor olabilir. Aslında orada çok önemli bir mesaj veriliyor:Hiçbir sorun yokmuş gibi hareket etmek hepimize zarar verir. COVİD-19 pandemisinden gerekli dersleri çıkarabilirsek; çevre konusunda daha somut adımlar atabiliriz.Soru: Sağ olun hocam teşekkür ederiz.Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Ben teşekkür ederim.

30 KAS 2020

Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç: “Felsefenin Ortamı Kültürdür”

 Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?1952 yılında Erzurum’un Şenkaya ilçesinde doğdum. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden 1974 yılında mezun oldum. Milli Eğitim Bakanlığı bursu kazanarak Amerika’ya doktora için gittim. Wisconsin Üniversitesi’nde (Milwaukee) Yüksek Lisans eğitimimi Eskiçağ Yunan Felsefesi üzerine 1978’de tamamladım. Chicago Üniversitesi’nde 1983 yılında Sadra ve Heidegger ontolojilerinin karşılaştırması üzerine yazdığım bir tezle doktora yaptım.Yurda döndükten sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak ders vermeye başladım. 1988 yılında doçent, 1994 yılında ise profesör oldum. Kısa bir süre Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nde görev yaptıktan sonra Malezya’da Uluslararası İslam Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsünde 1994–1999 yılları arası ders verdim.1999 yılından itibaren Fatih Üniversitesi’nde Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanlığı ve 2006-2010 yılları arasında Rektör Yardımcılığı görevlerinde bulundum. Ekim 2010 tarihinden itibaren Yıldız Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olarak göreve başladım ve aynı zamanda Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü yaptıktan sonra 2015 yılında emekli oldum.Bu tarihten itibaren çeşitli üniversitelerde ve Üsküdar Üniversitesi’nde ders vererek ilmi çalışmalarını yürütmekteyim. Bilimsel dergilerde yayınlamış 200’den fazla İngilizce ve Türkçe makale ve ilmi toplantılarda sunularak yayınlanan bildirilerim bulunmaktadır. İnsan Yayınları tarafından 8. Baskısı yapılan Bilgi Felsefesi kitabımın yanı sıra altı yayınlanmış kitabım bulunmaktadır.Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde başlayan lisans eğitiminizi yüksek lisans ve doktorada felsefe tarihi ile tamamladığınızı biliyoruz. Bu alana yönelmenizin sebebi neydi?Lise yıllarımdan itibaren soyut bilimlere karşı ilgi duyuyordum. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde aradıklarımı buldum. Benim İlahiyata devam ettiğim yıllarda Türkiye'nin en iyi felsefe Hocaları derslerimize geliyorlardı ve o zamanlar 3. sınıfta felsefe tarihi bölümü vardı, ben bu bölümü tercih ederek çalışmalarıma devam ettim. Hocalarımdan merhum Hamdi Ragıp Atademir, Hilmi Ziya Ülken, ve Necati Öner beni çok etkilediler. Felsefe anlatmaları çok çekici idi ve en soyut kavramların anlaşılmasını kolayca aktarabiliyorlardı. Bu şekilde felsefeye ilgim daha çok arttı. Millî Eğitim Bakanlığı da bize felsefe tarihinde yurt dışı doktora bursu verince imtihanlara girip bunun için hak kazandım ve Amerika'da Chicago Üniversitesinde doktoramı tamamlayarak. Orta Doğu Teknik Üniversitesine atanmam ile orada göreve başladım.Bilimsel anlamda yazmış olduğunuz, uluslararası hakemli dergilerde yayınlanan pek çok makale, kitap, bildiri bulunuyor. Bu çalışmalarınızı bizimle paylaşabilir misiniz? Yayınlanmış olan kitaplarım şunlardır:Bilgi Felsefesi: İslam Bağlamında Bilgiden Bilimden Sistem Felsefesine (İstanbul: İnsan Yayınları, 1992, 8. baskı 2020).Being and Existence in Sadra and Heidegger: A Comparative Ontology (Kuala Lumpur: International Institute of Islamic Thought and Civilization, 1993). Farsçaya çevrildi.Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslamileştirilmesi (İstanbul: Nesil Yayınları, 1998);Scientific Thought and its Burdens (Istanbul: Fatih University Publications, 2000).İslam Medeniyetinde Bilgi ve Bilim (İstanbul: İSAM, 2006). Bu eser Boşnakça, Bulgarca ve Arnavutça’ya çevrildi.Islamic Scientific Tradition in History (Kuala Lumpur: IKIM, 2014). Bu kitap Malezya’da 2014 yılında yılın bilim kitabı ödülünü aldı.Islamic Thought and Education in the Ottoman Period (Saarbrücken: LAP LAMBERT Academic Publishing, 2017).Bu kitaplarda ele alınan konular umumiyetle bilgi, bilgi yeteneklerimiz ve bilgi sistemimiz yanında bilim felsefesi üzerine yoğunlaşmaktadır. Islamic Scientific Tradition in History isimli kitabım yıllar süren çalışmalarımdan sonra geliştirmiş olduğum bilimsel süreç teorisinin İslam bilim tarihine uygulamasıdır. İslam'ın doğduğu yıllardan başlayarak 20. yüzyıla kadar olan gelişmelerde İslam medeniyetinde bilimsel sürecin nasıl doğduğu ve geliştiği işlenmektedir. Bunun için bilim epistemolojisi yanında yine geliştirdiği tarihsel epistemoloji yaklaşımları kullanılarak kuş bakışı ile İslam bilim tarihi yazılmıştır. Tarihte olan bu gelişmelerden hareketle gelecekte İslam bilim geleneğinin yönünün ne olması gerektiği hususu da bu eserin takibi niteliğinde adeta 2. cildi olarak basılacak olan kısmı üzerinde halen çalışmaktayım.Felsefe alanında yaptığınız çalışmalardan bahsedebilir misiniz?Bilimsel gelenek uzun süre yapılan bilimsel çabalarla oluşan bir birikimdir. Rastgele bir bilgi kümesi olmadığından bu birikimin, önemli bir takım epistemolojik özellikleri vardır. Bunlardan en önemlisi, böyle bir geleneğin bilimsel süreçle doğmasıdır. Bilimsel süreç belli bir medeniyet içerisinde o medeniyetin hâkim dünya görüşünü yansıtarak gelişir ve belli noktalarda bilimlerin doğmasına ve bu bilimlerdeki faaliyetler de bilimsel geleneğin doğmasına yol açar. İslam medeniyetinde de durum böyledir; önce bu medeniyetin hâkim dünya görüşü kavramsal ve yapısal açıdan güçlenmiş, böylece bilimsel faaliyetleri destekleyecek zihinsel zemini oluşturmuştur. Bu zemin üzerinde önce kelam veya felsefe, tefsir, tarih, hadis, dilbilim ve hukuk gibi bilimler doğmuş sonra fizik, kimya, matematik, astronomi ve tıp gibi diğer bilimler gelişmiştir. Bu birikim ise 400 yıl gibi bir süreçten sonra yaklaşık 5.H./11.M. yüzyılda İslam’da bilimsel geleneğin doğmasına yol açmıştır. Çalışmalarım bu sürecin epistemolojik açıdan nasıl işlediğini ele almaya çalışmıştır.Ayrıca Bilgi Felsefesi olarak, "İslam Bağlamında Bilgiden, Bilimden Sistem Felsefesine" ana hatlarıyla belirtildiği üzere felsefi bir yolculuk yapmaktayım. İlk ilmi seyahatim, bilgi kavramını genel anlamda tanıtma ve ardından bunu İslami bağlama uygulama girişimidir. İslam medeniyetinde, özellikle bu medeniyetin ana kaynaklarında bilginin umumi olarak algılanma biçimi ve algılanma biçimi; Kuran ve hadisler açısından incelenmektedir. Üçüncü olarak, önceki tartışmalarda geliştirilen görüşlerin Kur'an'da ele alınan bir konuya uygulanmasıdır: "Allah'ın varlığı".Kuran'ın verdiği delilleri üç aşamada geliştirdiği ileri sürülebilir: Birincisi, kişinin uyarıldığı ve önyargılarını gidermeye hazırlandığı öznel adımdır. Bu bağlamda bireye duygusal bir durumla hitap edilir, böylece o fikre hazırlanabilir. İkincisi, evrendeki Allah'ın "ayetlerine" işaret eden nesnel adım olarak adlandırılır. Bu adımda felsefede tasarım ve mükemmellik delili olarak bilinen Allah'ın varlığı için kullanılan ispatlar tanıtılır. Birey hazırsa, burada “nesnel olarak öznel” adım olarak tanımlanan üçüncü adıma geçilir. Burada Kur'an, aynı anda hem öznel hem de nesnel bir ruh hali veren takva kavramını ortaya koymaktadır. Devam eden fikri ve felsefi seyahatim bilim ve felsefe fikrini İslami perspektiften tanıtır ve böyle bir bakış açısının nasıl mümkün olduğunu göstermeye çalışır. Nihayet ulaştığım bir sonraki aşama, önceki tartışmalara dayanan bir bilgi teorisinin ana hatlarını oluşturmaktadır. Altıncı ve son adımda, bilgi kavramına dayanan İslami dünya görüşünün ana hatları çiziliyor. Aslında böyle bir dünya görüşü ancak bu kavram (yani "ilim" kavramı) temelinde mümkündür. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in doktriner terimiyle ifade edilen bu kavram üzerine İslam medeniyetinin doğduğu rahatlıkla söylenebilir.Felsefe bilimi ile ilgili Türkiye ve dünyada ne gibi çalışmalar yürütüyorsunuz?İngilizce olarak yayınlanan doktora tezimde Sadra ile Heidegger’in varlık kavramlarını karşılaştırdım. Eser,  Giriş ve Sonuç Bölümü dışında dört bölümden oluşmaktadır. Giriş Bölümü’nde her iki filozof hakkında genel bilgiler verilmekte ve konunun genel bir tanıtımı yapılmaktadır. Varlık konusunda neden Heidegger’le Sadra’nın seçildiği, konusu açıklanmaktadır. Buna göre, Heidegger, Çağdaş Varoluşçular arasında felsefi açıdan bir ontoloji geliştirmek isteyen tek filozoftur. Sadra ise, İslam felsefesinde bunu yapmayı amaçlamıştır. Bu bakımdan ikisinin karşılaştırılması ilginç olacaktır. Ancak bu karşılaştırmada bir sorun vardır;  her iki filozof da farklı geleneklere sahip olduklarından, karşılaştırmada nasıl bir yöntem izlenmelidir ki, benzerliklerin görünüşte bir benzerlik olup olmadığı ortaya konabilsin.Birinci Bölüm’de bu yöntem, “paralel yorum yöntemi” olarak tanımlanmakta ve ayrıntıları geliştirilmektedir. Paralel yorum yöntemine (interpretative method of parallelism) göre, farklı geleneklerden hareket eden iki filozofun benzer görüşleri, aynı amaç ve anlamı gütmeyebilir. Bu durumda her iki filozofun görüşüne benzer değil, paralel demeliyiz. Bu kurama göre, paralel görüşler, aynı amaç ve konuma oturtulamayan benzer görüşlerdir. Bundan sonraki bölümlerde Sadra ve Heidegger’in benzer ve paralel görüşleri sergilenmektedir.“The Problematic of Being” başlıklı İkinci Bölüm’de Heidegger ve Sadra’nın varlık kavramı incelenmektedir. Bu arada varlık-öz, varlık tanımı, varoluş, varlık modları, Heidegger’in fenomenolojik yöntemi, Sadra’nın metafizik yöntemi ve varoluş kavramı gibi birçok soruna her iki filozofun getirdiği çözümler incelenmiştir.  Paralel yorum yöntemi ilk olarak bu bölümde uygulanmış ve aradaki benzerlikler-paralellikler ortaya konmuştur. Özetle benzer yönler, varlığın tanımlanamaması, varlığın özden öncel olması ve varlığın modlarının bulunması gibi konular olarak belirlenmektedir. Paralel konular ise, varlığın temel boyutunun insan olması olarak belirlenmektedir.Bunun sebebinin, Heidegger’in varlıkta varoluş (özellikle insan varoluşu-Dasein) boyutu aramasından, Sadra’da ise, varlığı kozmoloji kurma yönünde yorumlamasından kaynaklandığı şeklinde açıklanmıştır. Böylece, Heidegger’in varlık öğretisi, “antropomorfik”; Sadra’nın ki ise,  “kozmolojik” olarak nitelendirilmiştir.Üçüncü Bölüm’de Varlığın modlarına göre, nasıl bir hareket içinde bulunabileceği araştırılmaktadır. Böylece, hem Sadra’da hem Heidegger’de varlığın, bir faaliyet olarak anlaşıldığı önemli bir benzerlik olarak saptanmıştır. Varlığın, faaliyet olarak anlaşılması, felsefe tarihinde önemli yeni bir gelişme olduğundan, bu anlayış, faaliyet içerikli varlık anlayışı olarak adlandırılmıştır. Varlığın, modlarına ilişkin hareketi Sadra’da kozmolojik bir hiyerarşi doğurduğu halde; Heidegger’de insanın varoluş düzeyini sergiler. Her iki filozofun paralel bir yönü de varlıkta üç mod saptamalarıdır: Bunlar Sadra’da, 1. kuvve, 2. çokluk, 3. birlik (tevhid) modlarıdır; Heidegger’de ise, 1. benlik (self), 2. varoluş (actuality), ve 3. imkan modlarıdır. Bu konular içerisinde yine önemli bir paralellik arzeden her iki filozofun zaman ve gerçeklik kuramları incelenmiştir.Dördüncü bölümde tamamen ayrıldıkları yönü inceledi“The Existential Characterizaton” olarak adlandırılan Dördüncü Bölüm’de her iki filozofun tamamen ayrıldıkları yön incelenmiştir. Bu yön Heidegger’de “hermeneutic of being”, Sadra’da “teşkik el-vücud” olarak belirlenmiştir. Teşkik, varlığın belirsizlik ilkesine sahip olduğunu ifade ettiğinden, bu belirsizliğinden dolayı, varlığın her türlü varoluş düzeyinde tezahür edebileceğini dile getirmektedir. Hermeneutic ise, varlığın devamlı insan varoluşu içerisinde yorumlanması gerektiğini ifade etmektedir. İşte bu yüzden Heidegger’in varlık öğretisi, “antropomorfik”; Sadra’nın ki ise, “kozmolojik” olarak nitelendirilmiştir. Bu açıklamalar çerçevesinde, Heidegger’in Sadra’dan ayrıldığı yönler olarak yorum kuramı, hakikat ve varoluş anlayışı, zamansallık ve tarih anlayışı gibi onun varlık öğretisini ilgilendiren konular açıklığa kavuşturulmaya çalışılmıştır. Diğer taraftan Sadra’nın Heidegger’den ayrıldığı yönler olarak da teşkik el-vücud, varoluşsal hareket, Tanrı’ya ulaşma ve sezgisel yöntem gibi onun da varlık öğretisini yakından ilgilendiren konular başarı ile yorumlanmış ve açıklığa kavuşturulmuştur.Son olarak da Sonuç Bölümü’nde Sadra ve Heidegger’in ayrıldıkları konular, benzer ve paralellik arz eden görüşleri, yedi başlık altında özetlenmiştir: 1. Varlık sorununu ön plana çıkarma; 2. Heidegger’in ontolojik ayırımı, Sadra’nın kozmolojik veya ontolojik yöntemi; 3. Ontoloji, antropoloji ayırımı; 4. Varlıksal hakikat ve yapısal varlık anlayışları; 5. Varlık, bilgi ve hakikat; 6. Varlık ve öz; 7. Varoluşsal hareket.İslami bilim mümkün müdür? Diğer çalışmalarımda günümüzde tartışılan ve bilim felsefesini de yakından ilgilendiren bir konu yani İslâmî bilim mümkün müdür sorusu ele alınmıştır. ”İslâmîlik” (Islamicity) kavramınını ele alarak bu kavram, dünya görüşü anlayışı içerisinde tanımlanmıştır.İngilizce olan şu makalemde ise "The Doctrine of Contradiction in the Hegelian Dialectic" İnsan Bilimleri Dergisi  (Journal of Human Sciences), O.D.T.Ü., 2 (1985), çelişki kavramının, Hegel Dialektiğinde önemli bir yer tuttuğu ileri sürülen bu makalede çelişki ilkesi değişik bir açıdan incelenmekte ve Hegel’e bazı önemli eleştiriler getirilmektedir. Hegel’in, idealism, ayrılık-içinde-benzerlik gibi diğer bazı önemli doktrinlerinin çelişki ilkesi üzerine kurulduğu ileri sürülerek bu konular da ele alınmakta ve yorumlanmaya çalışılmaktadır. Bunlara ek olarak Popper gibi bazı önemli Hegel eleştirmenlerinin görüşleri de incelenmektedir. Sonuçta çelişki ilkesi, özgün eleştirilerle reddedilmektedir. Böylece Hegel Dialektiğinin de çökmüş olacağı savunulmaktadır.Bunlara ilaveten Nasiruddin Tusi’nin varlık doktrinini inceleyen çalışmamda, önce Aristoteles, İbn Sina ve Farabi gibi Tusi’den önceki bazı önemli filozofların görüşleri özetlenmektedir. Sonra, varlığın tanımlanmazlığı, varlığın ilkeleri ve varlık-mahiyet ilişkileri gibi önemli sorunlar çerçevesinde Tusi’nin varlık nazariyesi başarılı bir şekilde sergilenmiştir. Bundan da Tusi’nin kendinden önceki filozoflara dayandığı anlaşılmaktadır.Yine bir makalemde "Sadreddin Şirazî'nin Hareket Nazariyesi" incelenmiştir. Cevherin değişmeyeceği fikri, Aristo’dan beri felsefede âdeta soruşturmadan kabul edilen genel bir hakikat olarak kabul edilmekte idi. Bu fikir, her türlü değişimde, değişmeyen bir şeyin var olması gerektiği varsayımına dayanmaktadır. Aksi halde her şey değişirse, hiçbir şey kendi benliğini koruyamaz. Sadra, ilk defa cevherin değişkenliğini savunan filozoftur. Hatta ona göre, değişimi bizzat cevher üstlendiği için değişme vardır. Bu görüşünü savunabilmek için Sadra, teşkîk el-vücûd  adlı kuramını geliştirmektedir. Buna göre, varlık teşkîk özelliğine sahiptir. Bu yüzden her türlü değişim ve harekette varlık, her çelişik özelliği yüklenebilir. Sadra’ya göre, yine varlığın, azalıp-çoğalabilir olduğunu bir şekilde ortaya konmaktadır. Bundan sonra Sadra’nın, cevherde hareket olarak da adlandırılan hareket anlayışı özgün bir yorumla işlenmiştir. "Varoluş Teorileri" adlı bir çalışmamda, ontoloji tarihini tahlil ederek bazı ontolojik sorunların öncelliğini savunmaktadır. Ancak ‘niçin’ sorusunun, ‘ne’ sorusundan daha önemli ve böylece daha öncel olduğu konusunda yazar, önemli ipuçları sunmaktadır: ‘Niçin’ sorusu, Heidegger’in “niçin hiçlik değil de varlık?” sorusu ile ifade edilmektedir. ‘Ne’ sorusu ise, “neler vardır?” sorusu ile dile getirilmiştir. Ontoloji tarihini sürekli meşgul eden bu iki soru, filozofları uzun süre uğraştırmıştır. Birçok filozof bu iki sorudan hangisinin daha öncel, hangisinin daha önemli olduğuna karar verememiştir. Bunun sebebi ise, her iki sorunun çok yakından birbirine bağlı olduğudur.İslami Bilim ve Felsefe anlayışını ele aldıÇalışmalarımın yoğunlaştığı diğer bir konu da "İslamî Bilim ve Felsefe Anlayışı" konusudur.İslam dünya görüşüne dayalı, bilim ve felsefe faaliyetlerini, “İslamî Bilim ve Felsefe Anlayışı”  olarak tanımlayan çalışmam, dört temel sorunun tartışılmasından oluşmaktadır; birincisi, genel olarak felsefe tarihinde felsefeden ne anlaşıldığı özetlenerek bu anlayışlar içerisinde yeni bir felsefe tanımı çıkarılıp çıkarılamayacağı araştırılmıştır. İkincisi, aynı inceleme bilim kavramı ile ilgili olarak yapılmıştır. Üçüncüsü ise, İslamîlikten ne anlaşıldığı işlenmiştir. İslamîliğin Kur’anîlik anlamına gelip gelmediği araştırılmıştır. Nihayet dördüncüsü, bu bilim, felsefe ve İslamîlik anlayışları çerçevesinde bilim ve felsefe kavramlarının, İslam dünya görüşüne uygulanması tartışılmıştır. Böylece İslam dünya görüşü çerçevesinde geliştirilebilen her bilim ve felsefe anlayışının, İslamî olarak tanımlanabileceği savunulmuştur.Kalkınma Felsefesi, kalkınmada öncelikli bir alanEle aldığım farklı bir konu ancak ülkemizin de can alıcı bir sorunu olan kalkınma felsefesidir. "Kalkınmada Öncelikli Bilgi: Kalkınma Felsefesi" olarak kalkınma sorununa felsefi bir çözüm aramakta, teknik bir soruna, felsefi açıdan tamamen kuramsal bir çözüm bulmaya çalışması açısından ilginç ve özgün bir araştırmadır. Bunun için konu ile ilgisi görülen kalkınma sosyolojisi ve ekonomik kalkınma kuramlarını da inceleyen bu makale; çağdaşlaşma ve bağımlılık kalkınma kuramlarını eleştirerek “toplumsal kalkınma kuramı” adını verdiği yeni bir kalkınma kuramını geliştirmeye çalışmıştır. Toplumsal kalkınma kuramı’na göre, gerçek kalkınma, insan unsuruna hak ettiği önemi vererek kalkınmayı ekonomik-teknolojik parametrelerle ölçmeye çalışmak değil de; toplumun ulaştığı medeniyet seviyesi ile belirlemeye çalışmaktır. Bu açıdan, gerçek kalkınma, teknoloji ve ekonomiye önem vermekle olmaz; aksine, toplumu medeniyete yönelten bilim, felsefe ve bunlar gibi diğer toplum ve insan bilimleri ile olur. Ancak bunu savunmak demek, ekonomi ve teknolojinin kalkınmadaki işlevlerini tamamen yok saymak demek değildir. Elbette ki ekonomi ve teknolojinin kalkınmada bir işlevi olabilir, fakat medeniyete yönelten bilim, felsefe ve bunlar gibi diğer toplum ve insan bilimlerinde yeterli ilerleme sağlanırsa zaten ekonomi ve teknolojide de kalkınma için gerekli ilerleme elde edilebilir. Fakat bunun tersi asla doğru olamaz; yani ekonomi ve teknoloji gibi medeniyete yöneltmeyen insan etkinliklerinde yeterli ilerleme sağlanırsa, medeniyete yönelten bilim, felsefe ve bunlar gibi diğer toplum ve insan bilimlerinde bir ilerleme olacağı da söz konusu olamaz. O halde makalenin ulaştığı sonuç şudur; teknoloji ve ekonomi için bilim, felsefe ve bunlar gibi diğer toplum ve insan bilimleri zorunlu ön şart iken tersi söz konusu olmadığından, medeniyet düzeyine ulaşmada ve sonuçta kalkınmada bilim, felsefe ve bunlar gibi diğer toplum ve insan bilimleri zorunlu ön şarttırlar.Müslüman düşünürlerin hayat ve eserlerini incelediBunların dışında belli düşünür ve filozoflar üzerine çalışmalarım olmuştur: Fazlur Rahman gibi önemli bir Müslüman düşünürün hayatı, eserleri ve görüşleri incelenmiş, yer yer felsefi açıdan değerlendirilmeler yapılmıştır. Kant ve Whitehead’in felsefe anlayışlarını karşılaştıran bu makale, “sistem bilimi” olarak tanımladığı felsefe anlayışının, Kant ile Whitehead’de de bulunduğunu başarılı bir şekilde ortaya koymuştur. Konuya, önce felsefe kavramının felsefe tarihinde geçirdiği anlam farklılıkları incelenerek girilmiştir.Böylece, felsefenin bu tarihsel gelişimi içerisinde kazandığı anlam, onun bir sistem bilimi olduğunu göstermektedir. Sistemden ne anlaşıldığını da ayrıntılı bir şekilde ortaya koyan bu çalışma, Kant ve Whitehead’in de sistem anlayışlarının bu yönde olduğunu bu filozoflardan yapılan uzun alıntılarla göstermiştir. Buna ek olarak, Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatı, düşüncesi ve eserleri üzerine ayrıntılı bir çalışmam bulunmaktadır. Bunun dışında önemli Müslüman düşünürlerden Ahmed Avni Konuk, Syed Muhammed Naquib al-Attas, Ebubekir Efendi (Güney Afrika) gibi düşünürler üzerine aynı şekilde çalışmalarım oldu.Günümüzün önemli meseleleri ile de felsefi açıdan ilgilendim. Örnek olarak şunları söyleyebilirim: "Yabancı Dille Öğretim: Felsefî Açıdan Bir Değerlendirme", Yabancı dille öğretimin, bir kültüre getireceği zararlar felsefe açısından tartışılmaktadır.“İslam Felsefesinde Varlık Öğretilerinin Öncüleri”, İslam felsefesinde Kindi, Farabî ve İbn Sina gibi önemli filozofların varlık öğretileri bu makalede incelenmektedir. “Kur'an Bağlamında Bir Felsefe Kavramı”, Felsefe kavramının tarihi içerisinde geçirdiği anlam farklılıkları incelenerek genel bir felsefe tanımına gidilmiş ve İslam felsefesi açısından bu tanım irdelenmiştir. “Transcendent Rationality, Ibn Rushd and Kant: A Critical Synthesis”, Kant ve İbn Rüşd felsefelerinde akılcılık sorunu karşılaştırmalı olarak tartışılmaktadır.“The Framework for a History of Islamic Philosophy”, İslam Felsefesi tarihinin hangi çerçevede ele alınması gerektiği tartışılmakta ve buna çözüm olarak da yeni bir çerçeve önerilmektedir."Bilim, Teknoloji, Kalkınma ve Felsefenin Toplumdaki Yeri" Bilim, teknoloji ve kalkınma gibi ülkemizin temel sorunları haline gelen bazı sosyal ve bilimsel olgular felsefi açıdan incelenmekte ve değerlendirilmektedir. Bunlara ilaveten konu, felsefi olarak değerlendirilmekte ve felsefenin, kuramsal bir bilim olmasına rağmen bu konularda katkısı olduğu savunulmaktadır. "Tefsir Usulünde Bütünlük Sorunu", İlk bakışta felsefi bir çalışma olarak görünmeyen bu araştırma, aslında Kur’an yorumlamasında takip edilecek yöntemi belirleme hususunda önemli bir felsefe araştırmasıdır. Bilindiği gibi günümüzde, yoruma yönelik çalışmalar epeyce gelişmiş bir durumdadır. Bu açıdan, buradaki bildiri, yorum (bir bakıma ‘tefsir’) felsefesi açısından önemli bir çalışma olarak karşımıza çıkmaktadır. "İbn Sina Felsefesi Açısından Din-Felsefe İlişkisi", İbn Sina felsefesinde din-felsefe ilişkisi incelenmekte ve bu filozofun görüşleri değerlendirilmektedir. Savunulan ana sav şudur: İbn Sina’nın, hem felsefe hem de din anlayışı birçok açıdan bugün için geçersiz bir anlayış durumuna gelmiştir. Bunun temel sebebi ise, adı geçen filozofun bilgi kuramıdır. Zira İbn Sina, hem din hem de felsefe anlayışını kendi bilgi kuramı üzerine kurmuştur. Onun bilgi kuramı ise artık geçerliğini yitirmiş bir kuramdır. Bu çerçevede İbn Sina’nın bilgi kuramı özetlenmekte ve neden geçersiz kalığı gösterilmeye çalışılmaktadır. Bundan çıkarılan sonuç ise, din-felsefe ilişkisinin daha geçerli bir temele oturtulabilmesi için artık İbn Sina’nın aşılması ve yeni felsefi kuramların geliştirilmesine ihtiyaç olduğudur."The Role of Philosophy in Islam: A Qur'anic Perspective" Kur’an açısından bir felsefe kavramının geliştirilip geliştirilemeyeceği incelenmektedir. Yazar, bunun mümkün olduğunu savunmuş ve bu yönde bazı önemli fikirler geliştirmiştir."İslam Felsefesinde Özgünlük Sorunu", İslam felsefesinde özgünlük mümkün mü, değil mi sorusunun tartışıldığı bu bildiride İslam felsefesinde özgünlüğün mümkün olduğu savunulmuştur.                        "Felsefe-Kültür İlişkisi", Felsefenin kültüre bir katkısı var mı, yok mu? Bu soruya bir cevap arayan bu bildiri, felsefenin kültüre katkısı olduğunu savunmuş ve bu katkıların neler olduğunu ortaya koymaya çalışmıştır. Ulaşılan sonuçlar yedi madde halinde sunulmuştur:1. Felsefenin ortamı kültürdür;2. Her kültüre has bir felsefe etkinliği vardır;3. Her felsefe oluştuğu ortamın izlerini taşır;4. Felsefe, yine de mahiyeti itibariyle evrensel bir insan etkinliğidir;5. Felsefe ile kültürün kesiştiği alan dildir;6. Felsefe ile kültürün ayrıldıkları alan mantıktır;7. Kültür ortamındaki dünya görüşünü sistemleştiren felsefedir.

30 KAS 2020

“Pandemi ve Yalnızlık” Her Yönüyle Ele Alınacak

Üsküdar Üniversitesi tarafından bu yıl ikinci kez düzenlenecek Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu, “Pandemi” başlığı altında gerçekleştirilecek. Pandemi sürecinin yalnızlığa etkileri her yönüyle ele alınacak.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Aileler ve Yalnızlık” konusunu ele alacakTüm dünyayı etkileyen pandeminin en büyük etkisinin yalnızlık olduğunu belirten Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sempozyumun ilk oturumunda “Aileler ve Yalnızlık” başlıklı sunumunu yapacak.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı,  “Korona Yalnızlığı”nı anlatacakÜsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı ve aynı zamanda Sempozyum Koordinatörü Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Korona Yalnızlığı”  başlıklı sunumuyla değerlendirmelerde bulunacak.Pandeminin psikolojik etkilerini anlatacaklarSempozyumun ilk oturumunda  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nden Doç. Dr. Gül Eryılmaz, “İlişkide Yalnızlık”; Doç. Dr. Emel Sarı Gökten, “Ergen Yalnızlığı ve K-Pop”; Uzman Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Pandeminin Ailede Yalnızlığa Etkisi”ve Uzman Psikolog Aslı B. Bhais, “Bağımlılık-Yalnızlık İlişkisi” başlıklı sunumlarıyla katılacak.Pandemi ve yalnızlık her yönüyle ele alınacakÜsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Yalnızlığın Politik Psikolojisi” ile ilgili bir konuşma yapacak. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Pandemide İleri Yaş Riskleri: Yalnızlık tercih mi? İstenmeyen sonuç mu?”; Üsküdar Üniversitesi’nden Dr. Mert Akcanbaş,  “Küresel Güvensizlik ve Yalnızlık” ve Psikolog İdil Arasan Doğan, “Yaşlılıkta Yalnızlık ve Sosyal Destek”  başlıklı sunumlarıyla önemli katkılarda bulunacak.Prof. Dr. Erol Göka: “Yalnızlık ve Özlem”Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatrist Prof. Dr. Erol Göka, “Yalnızlık ve Özlem” başlıklı konuşmasında yalnızlık ve özlem ilişkisini pandemi sürecini de ele alarak tartışacak.Prof. Dr. İbrahim Sirkeci, “Pandemi ve Göçmenin Yalnızlaşması”nı ele alacakLondra  Regent’s Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Sirkeci ise “Pandemi ve Göçmenin Yalnızlaşması” başlıklı sunumunda koronavirüs salgını nedeniyle sınırların kapandığı, ekonomilerin durma noktasına geldiği dönemini mülteci ve göçmenler açısından çok zorlu bir süreç olduğunun altını çizerek saptamalarda bulunacak.Prof. Dr. Gönül Bünyatzade: “Yalnızlık ve YaratıcılıkAzerbaycan Milli İlimler Akademisinden Prof. Dr. Gönül Bünyatzade “Yalnızlık ve Yaratıcılık”, Kanada Montréal Üniversitesi’nden akademisyen Dr. Floris Van Vugt ise “Senkronize Hareket Ederek Video Konferansında Kişilerarası Yakınlığı Teşvik Etme” başlıklı sunuşunda, yabancılaşmanın ve ayrışmanın arttığı günümüz dünyasında iletişim kurmanın, dinlemenin, anlamanın önemini ve bunun çevrimiçi bağlantılarda nasıl sağlanabileceğini tartışacak.Dr. Orhan Aras: “Avrupa’nın Pandemi ve Yalnızlıkla İmtihanı”Sempozyuma Almanya’dan katılan Yazar Dr. Orhan Aras da “Avrupa’nın Pandemi ve Yalnızlıkla İmtihanı” başlıklı konuşmasında yalnızlığın farklı algılanma biçimlerinden ve farklı görünümlerinden dem vurarak karşılaştırmalı bir tartışma yürütecek. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Akif Okur’un “Yalnızlığın Politik Ekonomisi ve Türk Evi: Salgından Nereye?” başlıklı sunumu ile katılacağı sempozyumda St. Petersburg Bekterev Tıp Merkezinden psikolog Dr. Olga Rubçova “Pandemi Döneminde Dünya: Kaygı Salgını ve Depresyon” başlıklı sunumunda karantina sürecinde insanlarda artan aşırı stress durumuna dikkat çekecek.Yalnızlık ve pandemi her yönüyle değerlendirilecekSempozyumda ayrıca gazeteci Özay Şendir, “Pandemi Yalnızlığı ve Medya”; fotoğrafçı, yönetmen ve senaryo yazarı Murathan Özbek ise “Pandemi, Sanat ve Yalnızlık” başlıklı konuşmasında yalnızlık-pandemi ilişkisini sanat penceresinden farklı bir boyutuyla ele alacak.Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi’nden Prof. Dr. Jyldyz Urmanbetova, “Sosyal Dışlanma ve Yaratıcılık Bağlamında Yalnızlık”; Dr. Baver Demircan, “Yalnızlık: Pandemi Bir Olanak Olabilir Mi?”; Rusya Devlet Başkanlığı Ulusal Ekonomi ve Kamu Yönetimi Akademisi’nden Doç. Dr. Kristina İvanenko, “Yeni Yalnızlık: Pandemi Sosyal İlişkileri Nasıl Değiştirdi?” Düzce Üniversitesi’nden Dr. Cihan Ertan ve Araştırma Görevlisi Özge Sarıalioğlu, “Sahne Kapandığında: COVİD-19 Pandemisi ve Sahne Sanatları Aktörlerinin Yalnızlık Deneyimleri” başlıklı sunumlarını yapacak.Sempozyumu takip etmek isteyenler, Üsküdar Üniversitesi Yalnızlık Sempozyumu sayfası üzerinden kayıt yaparak sempozyuma çevrimiçi olarak katılım sağlayabilecek.https://yalnizliksempozyumu.uskudar.edu.tr/ 

26 KAS 2020

“Akıl, Beyin, Kültür”de Bu Hafta Bireysellik-Toplumsallık Konuşulacak

 Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın, Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ve NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı ile birlikte hazırladığı, “Akıl, Beyin, Kültür” programı yoğun ilgiyle takip edilmeye devam ediyor.  Her bölümde birbirine zıt iki kavramın, farklı uzmanlık alanlarının görüşleriyle ele alındığı programın sekizinci bölümü, 29 Kasım Pazar günü saat 12:20’de TV 100 ekranında yayınlanacak.Sekizinci bölümde “bireysellik-toplumsallık” kavramları, Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ve Prof. Dr. Sultan Tarlacı tarafından psikiyatri, uluslararası ilişkiler, dünya siyaseti, nöroloji gibi pek çok alanı içeren açılardan değerlendirilecek.Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kütüphanesi’nde çekimi gerçekleştirilen programa Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sevda Asqarova’nın canlı piyano performansına her bölümde bir de farklı enstrüman eşlik ediyor. 

24 KAS 2020

Pandemi Kadınların Yükünü Artırdı…

Her yıl 25 Kasım ‘Kadına Yönelik Şiddete karşı Uluslararası Mücadele Günü’ olarak anılıyor.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, kadına yönelik uygulanan şiddetin nedenlerini ve önlenebilmesi için önerilerini paylaştı.Kadınlar pandemide daha fazla şiddetle karşılaştı Pandemi döneminde tüm insanlığın yeni bir mücadele dönemine girdiğini belirten Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, “Sağlığı kaybetme korkusu, belirsizlik, ekonomik kayıplar, stres ve tükenmişlik duyguları herkesin ortak sorunları oldu. Yapılan araştırmalar, kadınların bu süreçte daha fazla şiddete uğradığını, işini kaybetme riski ile daha çok karşı karşıya kaldıklarını ve ev içinde artan iş yükü dolayısıyla en kırılgan grupların başında geldiklerini gösteriyor. Özellikle karantina döneminde şiddet vakalarının ve buna bağlı olarak acil yardım hatlarına yapılan başvuru sayılarının arttığını biliyoruz” dedi.Kadına şiddet küresel bir sorun Kadına şiddetin küresel bir sorun olduğuna işaret eden Öztürk, “Maalesef, tüm dünyada kadın cinayetlerinin artış gösterdiği bir dönemi yaşıyoruz. Evde kal çağrısının çıkış noktası, kendimizi ve başkalarının sağlığını riske atmamaktır. Ancak evler en özel ve mahrem alan olarak, aile içi şiddetin de en fazla görüldüğü mekânlardır. Evde kal diyoruz ama o evlerde neler yaşandığını bilmiyoruz. Bu sebeple kadınların pek çok farklı açıdan pandemi sürecini kolay geçirmediğinin farkında olmak büyük bir önem taşıyor. Kadınlar bu süreçte fiziksel, psikolojik, dijital, ekonomik ya da sözlü olarak çok çeşitli olarak şiddete uğramakta” diye konuştu.Kadınların emekleri görülmüyor Psikolojik şiddetin en yaygın şiddet türlerinden biri olduğuna dikkat çeken Öztürk, “Kadınlar hangi eğitim, sosyo-ekonomik sınıf ya da yaş grubunda olursa olsun bu şiddete maruz kalıyorlar. Ev kadınlarının ev içi ücretsiz emeğinin görülmemesi ve yaptıklarının değersiz kabul edilmesi kadın açısından psikolojik ve ekonomik olarak yıpratıcı bir durumdur. Ayrıca pandemi sürecinde hem ev kadınlarının hem de evden çalışan kadınların iş yükleri fazlasıyla arttı. Özellikle çalışan kadınların mesailerinin devam ettiği saatlerde, evdeki sorumluluklarla ilgilenmek zorunda olması kadını gün içinde birden fazla vardiyaya mahkûm kılıyor” ifadelerini kullandı.Kadınlar pandemide daha çok iş kaybetti Kadınların bu süreçte, asıl iş yüklerine ek olarak okul çağındaki çocuklarının online dersleri, ev işleri, yemek yapmak varsa hasta ve yaşlı bakımıyla da ilgilenmek zorunda kaldıklarını belirten Öztürk, “Sabahın erken saatlerinde başlayan ve gece yatana kadar devam eden bir efordan söz etmek mümkün. Ayrıca dünya genelindeki çalışmalar, pandemide kadınların erkeklere göre daha fazla işlerini kaybettiklerini ve daha çok yoksullaştıklarını gösteriyor. Yani çalışan kadın, bu tehlikenin bilinci ile işine daha fazla sarılmak ve evde iş, yaşam dengesini de korumak zorunda kalıyor. Bu yük de kadınlar üzerinde psikolojik bir baskı yaratıp onları günden güne tüketiyor. Tüm dünyadaki sağlık çalışanlarının %70’ine yakınını kadınların oluşturduğunu da unutmamak gerekiyor. Pandeminin en yıpratıcı etkilerinin görüldüğü sağlık sektöründe resepsiyon görevlisinden, bakım kurumlarında çalışan görevlilere, hemşire, doktor ve eczacılara kadar bu sektörde çalışan kadınların da psikososyal desteğe ihtiyacı var” dedi.Toplumsal cinsiyet eşitliği daha çok önemsenmeli Cinsiyet rollerini yaşadığımız toplumun kültürel alışkanlıklarından öğrendiğimizi söyleyen Öztürk sözlerini şöyle sürdürdü:“Önce evde başlayan bu öğrenme süreci okul, sosyal çevremiz, iş yerimiz, medya ve devlete kadar geniş bir yapıda ilerler. Kadın ya da erkek olmakla ilgili bu roller, basmakalıplaşmış yargılardan beslenir ve bir süre sonra bu yargıları sorgulamadan kabul eder hale geliriz. Ev işleri ya da çocuk bakımı ile annenin daha fazla ilgilenmesi, toplumda daha fazla rastlanılan bir durumdur ve biz de bu tabloyu normalleştirmiş oluruz. Ancak pandemiyle birlikte kadının artan iş yükü ailede, iş hayatında ve sosyal hayatta bir tükenmişlik hissi yaratır. Aile bireyleri arasında iş bölümü yapılması, işverenlerin kadın çalışanların sorumluluklarının farkında olarak hareket etmesi ve genel olarak toplumda cinsiyet eşitliği kavramının daha fazla önemsenmesi bu aşamada ilk yapılabileceklerdir. Toplumun bu konuda hassasiyeti ve bilincini artırmak çok yönlü bir iş birliği gerektiriyor.”Çocukların ebeveynleri rol model alması önemli Eğitimin ailede başladığını ve çocukların ebeveynlerin davranışlarından etkilendiğini belirten Öztürk, “Çocuğun iş bölümü yapan ve birbirine destek olan bir anne babayı gözlemleyerek rol model alması önemli. Toplumsal cinsiyet eşitliği dersinin öğrencilere üniversite seviyesinden önce öğretilmesi gerekiyor. Ülkelerin ulusal eylem planlarına kadın şiddeti konusundaki hukuki uygulamaları eklemesi ve bu konuda sivil toplum kuruluşları, akademi, idari yönetimler ve bakanlıklarla ortak çalışmalar yapması çok önemlidir. Toplumda kadının yaşadığı zorlukları çözümleyebilmek ve cinsiyet eşitliğine katkı sağlamak için bir araya gelmek ve bir an önce harekete geçmek gerekiyor” dedi.

19 KAS 2020

2020-2021 Akademik Yıl Fi-jital Açılış Töreni Gerçekleştirildi

Üsküdar Üniversitesi 2020-2021 Akademik Yıl Fi-jital Açılış Töreni, pandemi önlemleri çerçevesinde çevrimiçi olarak gerçekleştirildi. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, açılış konuşmasında 2020 – 2021 Akademik Yıl açılış töreninin pandemi gölgesinde gerçekleştirildiğini belirterek pandeminin ciddi bir şekilde herkesi etkilediğini söyledi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “9 yılda çok önemli büyüme yaşadık”Üsküdar Üniversitesi’nin 22 bin öğrencileri olduğunu, vakıf üniversitesi olarak 9 senede ciddi ve hızlı bir büyüme yaşadıklarını ve altyapılarını genişlettiklerini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, üniversitelerin dört ayağı bulunduğunu hatırlattı.Birinci ayağın üniversite denildiğinde anlaşılan eğitim ayağı, ikinci ayağın AR-GE çalışmaları olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “AR-GE ile ilgili daha yeni bir yapılanma hayata geçirdik. AR-GE’ye yönelik politikalarla ilgili ayrı bir birim kurduk. TÜBİTAK’ın yeni açıkladığı üniversitelerin yetkinlik hacimleri ve kaliteleri ile ilgili grafikte nörobilim, psikiyatri ve psikoloji alanlarında ilk sırada yer aldık. Diğer alanlarda da yayın kalitesi, yaptığı projeler ve diğer akademik etkinlikler açısından TÜBİTAK’ın istatistikleri bizi sevindirdi. Tabii devam etmek gerekiyor, sürdürülebilirlik önemli. Bir üniversitenin üçüncü ayağı bilgiyi ürüne dönüştürmesi. Yaptığı bilgiyi ticarileştirmesi, sanayi ile iş birliği yapabilmesidir. Bir üniversite bunu yapamazsa, sadece bilgi üreten ama topluma faydalı olmayan bir üniversite olur. Bilimin geleceğine katkı sağlaması gerekiyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Sosyal projeleri hayata geçiriyoruz”Üniversitelerin bir diğer görevinin de toplumu bilgilendirmek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bununla ilgili sosyal projeler gerçekleştiriyoruz. TÜBİTAK sosyal projelerle ilgili daha çok bütçe ayırdı. Bu alanda çeşitli çalışmalarımız var.  Aileler Üniversitede, Gençler Üniversitede tarzında lise öğrencilerine ve ailelere üniversite ortamında eğitimlerle ilgili projelerimiz var. İstanbul Valiliği ile Aileler Üniversitede projesi için protokol imzaladık. 24 Kasım’da başlayacak projede birçok aileye dokunacağız” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Fi-jital Üniversite kavramını hayata geçirdik”Üsküdar Üniversitesi olarak hayatın her alanını etkileyen pandemi dönemine uyum sağlamayı başardıklarını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, fi-jital üniversite kavramını hayata geçirdiklerini belirterek “Yaz döneminde vizyon toplanımızı gerçekleştirdik. Pandemi bu şekilde devam ediyorken önümüzdeki yıl ne yapacağımızı değerlendirdik. Mezuniyet törenini yapamadık, Akademik Yıl Açılış Töreni zamanında da pandeminin artacağını öngörüyorduk ve öyle oldu. Bunun üzerine toplantıda yüz yüze ile dijital eğitimi birleştirmeye yönelik ‘Fi-jital’ Üniversite kavramını hayata geçirmeyi kararlaştırdık. Sağlık alanındayız biz ve bu alanda uygulama önemli. Uygulamadan kopmamak gerekiyordu. Uygulamadan kopmamak için de gelebilecek öğrencileri yüz yüze seyreltilmiş şekilde, gelemeyecek öğrencileri de uzaktan hep canlı sınıf ortamında bulunmalarını sağlayarak akademik takvimi bozmadan eğitime bu şekilde başladık. Bu haftaya kadar ilerleyebildik ama bu hafta pandemi uçuşa geçti. Uçuşa geçtiği için de biz yeniden değerlendirme yapıyoruz. Bazı zorunlu olanlar dışında canlı sınıf şeklinde dijitale daha çok ağırlık vermek gibi bir planımız var” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Uzaktan öğretim olur ama uzaktan eğitim olmaz”Üsküdar Üniversitesi akademisyenlerinin bu süreçte büyük fedakarlıkları olduğunu kaydeden Tarhan, “Pandeminin zorluklarına karşı öğrenci danışmanlığı konusunda, sınıf yönetimleri ile kazasız ve belasız bir şekilde atlatabilmemizde çok faydaları oldu. Yaptığımız Fi-jital manifestoyu da tekrar okumamızda fayda var. Orada ‘Uzaktan öğretim olur ama uzaktan eğitim olmaz’ dedik. Bunu vurguladık. Eğitim usta – çırak işidir. Hoca ile öğrencinin usta – çırak ilişkisi var. Biz sadece bilim öğretmiyoruz aynı zamanda sanat da öğretiyoruz. Sanatta da usta – çırak ilişkisi önemli. Bu ilişkinin olması için de yüz yüze olma zorunluluğu var. Olamadığı zamanlarda telafi edeceğiz. Öğrencilerimizin en iyi eğitimi alması için öğrencinin yüksek yararını hedef ediniyoruz. Eğitim politikalarında karar verirken birçok konuda bizim için öğrencinin yüksek yararı stratejik bir ölçüttür. Buna göre hareket ediyoruz. Pandemi döneminde de buna önem verdik, umuyoruz ki bu sıkıntılı günler geçecek” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Pandeminin psikolojik boyutu ihmal edilmemeli”Pandemi sürecinin psikolojik boyutunun mutlaka ele alınması gerektiğini vurguluyan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Pandeminin bütün dünyada yaptığı ikinci alevlenmesiyle ilgili görüşleri Levent Hocamızdan alacağız ama işin psikolojik boyutunun da önemli olduğunu hatta Dünya Sağlık Örgütü’nün psikiyatrik hastalık pandemisinden söz eden bir açıklaması olduğunu okudum. Bu da işin diğer bir ciddi yönü. O halde pandemiye karşı duruş önemli. Çin’in pandeminden sonra bir üniversite ile hazırlanan raporunu okumuştum. O raporda ‘Biz pandemiyi sosyal izolasyon ile değil sosyal iş birliği ile çözdük’ diyordu. Sosyal iş birliği ile çözülen bir pandemi, toplumla sağlık çalışanlarının, pandemi epidemiyologlarının, halk sağlığı uzmanlarının ve enfeksiyon uzmanlarının bunu iyi yönetmesi gerekiyor. Yeter ki kurallara uyulabilsin” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, gençlere tavsiyelerde bulunduGençlere tavsiyelerde de bulunan Tarhan, “İnsan doğarken bazı şeyleri seçemiyor. Anne ve babasını, kendi cinsiyetini, etnik coğrafyasını ve etnik kökenini seçemiyor. Ama koronayı da seçemiyor. Covid pandemisini biz hiçbirimiz seçemiyoruz. Bazı şeyleri seçebiliriz. Bir genç için neler var seçebileceği? Varlıklı olmayı seçemiyorsun ama çok çalışmayı seçebilirsin. Hayatta bazı şeyler vardır. Ahlaklı, adaletli, iyi, dürüst, çalışkan olmak gibi bütün bu insani özellikleri seçebiliriz. Bunları seçmemizin bize faydası ne olacak diye düşünürsek orta ve uzun vadede hep faydası olduğunu söyleyebilirim. Her zaman vurgulamaya çalıştığım bir kural var: Erdemli olmak mı karlıdır, çıkarcı olmak mı karlıdır? Kapitalist mantıkla ve o ahlakla düşünen kişiler hep çıkarcı olmanın karlı olduğunu söyler. Kısa vadede öyle görünür ama orta ve uzun vadede tarihte erdemli olanlar kazanmıştır. Gandi örneği gibi. Bu nedenle gençlere seçim yapma hakkını da sunmak zorundayız. Gençlik dönemi sadece kısa vadeli düşünülen, akıldan ve mantıktan çok hislerin hakim olduğu bir dönemdir. Hisleri ile hareket eden bir gence o hislerini artıran yönelimlere girilirse o genç yanlış yapmaya devam eder. O halde onun düşünen beynini de devreye sokacağız. Sadece hisseden beyniyle hareket eden bir gencin düşünen beynini de devreye sokmak bizim de sorumluluğumuzdadır” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Covid konusunda delikanlılık yapılmaz”Pandemiyle ilişkiyi fırtınayla olan ilişkiye benzeten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Yağmur ve fırtınayı kimse istemez. Dallar kırılır, sular basar, birçok zorluklar yaşanır. Biz fırtınaya karşı ilişkimizi doğru kurarsak, yani evimizi sağlam yaparsak, tedbirlerimizi alırsak ve güvenlikli bir ortam oluşturursak fırtına olduğu zaman tedbirimizi almış oluruz ve hayatımızdan vazgeçmeyiz, sokakta kalmamış oluruz. Aynı şekilde Covid’de de öyle. Gençlere özellikle söylüyorum: Covid konusunda delikanlılık yapılmaz. Fırtınaya karşı nasıl delikanlılık yapılmazsa bu Covid için de geçerli. Muhakkak önlemleri almak çok önemli. Bilimin söylediği temizlik, mesafe ve maske kuralı önemli. Amasyalı hekim Şerafettin Sabuncuoğlu, ‘Salgın olduğu zaman iyi ye, iyi uyu, uzaktan selam ver’ diyor. Şu anda sosyal mesafe dediğimizi hatta fiziksel mesafe olması gerekiyor, bunun aynısını söylemiş. İbn-i Sina da salgın olduğu zaman herkesin kaçtığını, kendilerinin de kaçması gerektiğini söyleyen yardımcısına sağlıkçı olduklarını ve kaçamayacaklarını söylemiş. Bunu düzeltmek vazifemiz diyerek alanda kalmış ve elini sirke ile yıkayarak hastaları görmüş. O zamandan bu yana 500 – 600 yıldır bir İbn-i Sina çıkaramadık, o da ayrı bir konu. Bu da bizim ders alacağımız bir örnek. Bilimin de doğruladığı temel kurallar değişmiyor. Gençlere bunu söylemek istiyorum” diye konuştu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Pandemi, stres yönetimini öğrenmek için bir fırsat”Pandemi döneminden çıkarılması gereken dersler olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Genç arkadaşlara son tavsiyem de şu: Pandemi dönemi bize birçok şeyi öğretiyor. Daha çok kendimizi tanımak için bir fırsat. Zorluklara karşı, stres altında soğukkanlı kalma becerimizi geliştirmek için bir fırsat. Stres yönetimini öğrenmek için bir fırsat. Bu pandemi neden oldu, neden istediğim gibi eğlenemiyorum, gezemiyorum diye yakınmak yerine bu krizi yönetmemiz önemli. Krizin iki ayağı var. Biri tehdit ayağı, diğeri de fırsat ayağı. Fırsat ayağını yönetebilirsek gençler için özellikle kazanım olur. Hayatın zor bir döneminde bazı şeyleri başarmamıza vesile olabilir” dedi.Prof. Dr. Levent Akın’dan ilk ders: “Covid Pandemisine Bakış”Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi, Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Aşı Enstitüsü Müdür Yardımcısı Prof. Dr. Levent Akın tarafından “Covid-19 Pandemisine Bakış” başlıklı yeni akademik yılın ilk dersi verildi. İlk dersin moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur yaptı.Prof. Dr. Levent Akın: “Pandemileri bitirmenin tek yolu aşılamadır”Pandeminin dünyada ve ülkemizde görülmesinden itibaren yapılan çalışmalar hakkında bilgiler veren Prof. Dr. Levent Akın, aşı çalışmalarına ilişkin de değerlendirmelerde bulundu. Dünyada 180’den fazla, ülkemizde ise 12 aşı çalışması olduğunu kaydeden Prof. Dr. Levent Akın, “Aşıya çok umit bağlandı. Dünyada bulaşıcı hastalık salgınlarına ve pandemilerini engellemenin yegane yolu aşılamadır. Önlemlerle bazı şeyleri düzeltebiliyoruz ama buna rağmen bu hastalığın ortadan kaldırılması ve tehdit boyutunun düşürülmesi için aşıya ihtiyacımız var” dedi.Prof. Dr. Levent Akın: “İnaktif virüs aşısının çalışmaları tamamlanmak üzere”Prof. Dr. Levent Akın, şunları söyledi: “Dünyada çok çeşitli çalışmalar var. Hacettepe Üniversitesi Aşı Enstitüsü olarak çalıştığımız recombinant bir aşı var. En yaygın olarak kullandığımız aşılardan biri inaktif virüs aşısı. Bu Çin kaynaklı bir aşı. Türkiye’de çalışmaları tamamlanmak üzere. Çin’den de bu anlamda ciddi miktarda aşı alınacağını, muhtemelen Aralık ayında uygulanabileceğini  tahmin ediyoruz. Öne çıkan konulardan biri RNA aşıları. Özellikle Almanya’da BioNTech’in yöneticisi olan Türk asıllı olması nedeniyle gurur duyduğumuz Prof. Dr. Uğur Şahin’in Türkiye’de de çalışmasını sürdürdüğü ki Türkiye’de bu çalışmasının olmasının sebebi Uğur Bey, Türkiye’de olmasını sağlamıştır.”Prof. Dr. Levent Akın: “Aralık’ta 1 milyon doz aşı geleceğini tahmin ediyoruz”Prof. Dr. Levent Akın, “BioNTech’in aşısının ticari olarak dağıtılması için Avrupa Birliği İlaç ve Tıbbi Malzemeler Kurulu dediğimz EMA diye bahsedilen kuruldan izin çıkması lazım. Ruhsat alması lazım. Bununla ilgili faz1 ve faz2 çalışmalarına ait raporları aldı. Faz 3 çalışmasının da olumlu raporunu alıp ruhsatın tamamlanmasını bekliyor. O yüzden beklenti, Aralık ayında Türkiye’de mRNA aşısının gelebileceğini tahmin ediyoruz. Çünkü Türkiye’de ciddi miktarda sözü var. Ama bütün dünya, ABD bu aşıdan 300 milyon doz istiyor. Türkiye’nin bu konuda yeteri miktarda alacağını tahmin ediyorum. Bazı tartışmalar var, sayı vermek ne kadar doğru bilmem ama Aralık ayında 1 milyon dozun geleceğini tahmin edebiliriz. Bu sayınım altında da kalabilir. Çünkü aşı üretimi biraz terzilik işidir de yani üretimde bir aksilik olabilir” dedi.Prof. Dr. Levent Akın: “mRNA aşısı, genetik yapıda değişiklik yapmaz”mRNA aşılarıyla ilgili dünyada çok çeşitli çalışmaların olduğunu, zaman zaman asılsız iddiaların da ortaya atıldığını kaydeden Prof. Dr. Levent Akın, “Şu anda üç aşı çalışması insanlar üzerinde deneniyor. İki tanesiyle ilgili çalışması bitirmek üzere. Bazıları diyor ki ‘mRNA aşısı ki Almanya’da üretilen ve Türkiye’de yakın zamanda uygulamaya geçeceğini tahmin ettiğimiz aşıya genetik yapısına girer, genetik yapısını bozar.’ mRNA’lar kalıcı bir genetik materyal değildir. İhtiyaç olduğu zaman ortaya çıkar, gerekli protein üretimini yaptıktan sonra kendisini kaybeder. Bu hücre bilimlerini yakından bilen tüm arkadaşlarımızın bildiği bir özelliktir. Kabaca söylemek gerekirse siz RNA aşısını veriyorsunuz. Virüsün insan hücresine yapışan proteine karşı mRNA size o proteini üretiyor. O proteine karşı vücut antikor üretiyor. Antikor üreterek bağışıklık sistemini ona hazırlıyor. Dolayısıyla gerçek virüsle karşılaştığınızda hastalığı yok ediyor. Bunun başarısı %90’lar düzeyde. Net olarak altını çizeyim: mRNA aşılarının genetik yapıda herhangi bir değişikliğe sebep vermesi mümkün değildir” diye konuştu.Prof. Dr. Levent Akın, Covid-19’un bulaş yollarına ilişkin yapılan çalışmalara da değinerek bulaş riskinin en çok aile içinde aile bireyleri, arkadaş ve eş dost arasında olduğunu, seyahat etmenin, toplu taşıma araçlarının da önemli oranda risk barındırdığına dikkat çekti.Yükselen akademisyenler cübbe giydiZOOM, ÜÜ TV ve Youtube hesapları üzerinden de canlı seyredilen Akademik Yıl Açılış Töreninde akademik yükseltme cübbe giyme merasimi de düzenlendi. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından Prof. Dr. Ali Kocailik, Prof. Dr. Aslı Umut Dinç, Prof. Dr. Barış Metin, Prof. Dr. Burhan Pektaş, Prof. Dr. Ebru Öztürk, Prof. Dr. Ece Harman, Prof. Dr. Feride Gökben Hızlı Sayar, Prof. Dr. İbrahim Fırat Helvacıoğlu, Prof. Dr. Remzi Abalı, Prof. Dr. Sabri Cavkaytar, Prof. Dr. Sevgi Kızılcı Öz, Prof. Dr. Sevim Işık, Prof. Dr. Zehra Burçak Tümerdem Uluğ’a cübbeleri giydirildi.Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka da Doç. Dr. Asil Özdoğru, Doç. Dr. Aylin Yalçın Sarıbey, Doç. Dr. Emel Kaşıkçı, Doç. Dr. Gül Esra Atalay, Doç. Dr. İbrahim Arslan, Doç. Dr. İsmail Oral Hastaoğlu, Doç. Dr. Kaan Yılancıoğlu, Doç. Dr. Oğuz Tan, Doç. Dr. Özge Kılıçoğlu Mehmetcik’e cübbelerini giydirdi.Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Muhsin Konuk ise Dr. Öğretim Üyesi Nebiye Yaşar, Dr. Öğretim Üyesi Nuri Bingöl, Dr. Öğretim Üyesi Öznur Karaoğlu, Dr. Öğretim Üyesi Yeşim Ünveren, Dr. Öğretim Üyesi Zeynep Gümüş, Dr. Öğretim Üyesi Ayşe Özçetin Şenöz’e cübbelerini giydirdi.2020-2021 Akademik Yıl Açılış Töreni videosu için: 

13 KAS 2020

Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Aşı çalışmaları toplumsal iş birliklerini hızlandırdı”

Üsküdar Üniversitesi ve Üsküdar Ünversitesi Sosyoloji Kulübü tarafından düzenlenen “Pandemi Sürecinde Sosyolojinin Yeri ve Önemi” başlıklı panelde pandemi sürecinin dünyada ve ülkemizdeki sosyolojik yansımaları ve toplumsal etkileri masaya yatırıldı. Pandemi önlemleri nedeniyle çevrimiçi gerçekleştirilen panelin açılış konuşmasını yapan Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, 14 Kasım Dünya Sosyologlar Günü’nde düzenlenen panelin çok anlamlı olduğunu söyledi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Pandemi süreci, sosyolojik olarak çok zengin bir dönem oldu”Özellikle Covid-19 salgınının dünya genelinde, toplumsal yaşamlar üzerinde belli etkiler bıraktığının bilinen bir gerçek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Sosyoloji ilmi de böyle bir gelişmeden bir bütün olarak toplumun ve onu şekillendiren toplumsal yapının nasıl etkileneceğine odaklanmış durumda. Pandemi sürecinde özellikle toplumsal yaşamın hem sosyolojik hem psiko sosyolojik, siyasal ve uluslararası alanı ele alan, ekonomik düzen, eğitim sistemleri gibi farklı kesitleri üzerinde biraz da ilişkisel sosyolojik bakış açısıyla çeşitli araştırmalar ve değerlendirmeler yapıldığını farklı platformlardan izleme fırsatı bulduk. Özellikle çok fazla alan araştırması yapıldı bu süreçte. Biz de sosyoloji bölümü olarak pandemi sürecinde göçmen yalnızlığını ele alan bir araştırma yaptık. Kurban Bayramı ile ilgili olarak bayramlar üzerinde pandeminin etkisini ele alan bir araştırma gerçekleştirdik. Sosyolojik anlamda çok zengin bir dönem oldu pandemi süreci. Özellikle sosyolojiye dayalı bir yaklaşımla salgının toplum üzerindeki etkilerine bir ayna tutulmaya çalışıldı. Bilindiği üzere virüsle birlikte ortaya çıkan sosyal yaşam ve toplumun nasıl dönüştüğü hakkında sosyolojik çalışmalar önem arz ediyor. Bu bağlamda Türkiye’deki ve dünyadaki sosyologların çok verimli bir süreç geçirdiğinin altını çizmek gerekiyor” dedi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Aşı çalışmaları dünyada iş birliğini hızlandırdı”Pandeminin ilk döneminde toplumların karantina ve kısıtlama süreçleriyle içe kapalı bir dönemden geçtiklerini belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, son aylarda özellikle aşı çalışmalarıyla beraber ülkeler ve toplumlar arasında iş birliklerinin hızlandığını kaydetti.Prof. Dr. Fahri Çakı: “Yoksullar, göçmenler, çocuklar ve engelliler hasar görmeye açıklar” Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fahri Çakı, “Pandemide Sosyolojinin Önemi” başlıklı konuşmasında sosyolojinin ilk çalışma alanı hedefinin pandeminin kök nedenlerini araştırmak olacağını, bu kök nedenleri de doğa, sosyal ve siyasal yapı ya da modernitenin risk yaratan doğası şeklinde sıraladı. Bazı toplumsal grupların diğerlerine göre daha kırılgan ve hasar görmeye açık olduğunu belirten Çakı,  “Yoksullar, göçmenler, çocuklar, engelliler, yaşlılar, özel bakıma muhtaçlar ve kadınlar diğer toplumsal kesimlere göre çok daha kırılgan ve hasar görmeye açık yapıdadırlar. Sosyolojinin pandemi döneminde, ikinci olarak hedefi de bu grupların dirençlerinin artırılmasına yönelik bilgi üretimi ve çözüm önerileri geliştirmek olacaktır” dedi.Prof. Dr. Fahri Çakı, sosyolojinin çok önemli bir diğer katkısının da pandemi risklerine ilişkin sosyokültürel algılar, iktidar ilişkileri, kullanılan dil, tarihsel ve sosyal bağlam temelinde pandemilerin sosyal inşa süreçlerine odaklanmak olacağını söyledi.Doç. Dr. Filiz Göktuna Yaylacı: “Pandemi sığınmacı ve mülteci grupları olumsuz etkiledi”Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Filiz Göktuna Yaylacı, pandemi sürecinin en yıkıcı etkilerinin sığınmacı ve mülteci gruplar üzerinde olduğuna dikkat çekerek bu alanda yapılan çalışmalardan bahsetti. 2019 yılı sonu itibarıiyle zorla yerinden edilen 79,5 milyon kişinin bulunduğunu kaydeden Yaylacı, dünyada 26 milyon resmi sığınma hakkı alan mülteci, bunlardan 47,5 milyonun kendi ülkesi içinde yerinden edildiğini söyledi.Uluslararası Göç Örgütü’nün açıklamalarına göre yüzbinlerce göçmenin bu süreçte işlerini kaybettiğini belirten Yaylacı, “Göçmenlerin çoğu güvencesiz, koruyucu ekipmanlar olmadan sağlıksız işlerde çalışmaya devam etmektedir. Salgının başlangıcından bu yana yoksul göçmenlerin sağlık hizmetine, temel barınma, beslenme ve hijyen koşullarına erişiminde sorunlar yaşamaktadır. Sığınmacı çocukların uzaktan eğitime erişim konusunda da eşitsiz durumları devam etmektedir. Pandemi ile birlikte her ne kadar hareketlilik sınırlandırılsa da göçmenler yaşamlarını tehdit eden koşullarda göç yollarına çıkmaya ve sınırları geçmeye devam etmektedir” diye konuştu.Bu süreçte medyadaki olumsuz algının daha da belirginleştiğini ifade eden Doç. Dr. Filiz Göktuna Yaylacı, bu konuda dışlayıcı ve ötekileştirici yaklaşımların terk edilmesi gerektiğini söyledi. Yaylacı, göçmen ve sığınmacıların Covid-19’la ilgili bilgilendirmelerinin de önemine işaret etti.Prof. Dr. Chulpan İldarhanova, pandeminin Rusya toplumundaki etkilerini anlattı Tataristan İlimler Akademisi Aile ve Demografi Enstitüsü’nden Prof. Dr. Chulpan İldarhanova, bu süreçte Rusya’da yapılan araştırma ve çalışmalara değindi. İldarhanova, Rusya’da bin 300 erkekle yapılan araştırmada, Rus erkeklerinin aile ilişkilerinde sorunlar yaşadığını belirterek “Evli erkeklerin aileleri ve çocuklarıyla izolasyon döneminde bu kadar çok zaman geçirmeye hazır olmadıklarını bulduk. Rus erkekler kendilerine ait, özel alan ihtiyacı bulunuyordu. Evli erkekler ev işleri ve evin problemleriyle daha çok ilgilenmek zorunda kaldı. Aynı zamanda bekar erkekler, yalnız yaşamanın avantajlarını tekrar değerlendirdiklerini, evlilik ve çocuklar hakkında daha sık düşündüklerini aktardılar” dedi.

04 KAS 2020

Prof. Dr. Arıboğan, Viyana terör saldırısını AA'ya değerlendirdi.

Avusturya'nın başkenti Viyana'da önceki gece gerçekleşen terör saldırısında 4 kişi öldü, 15 kişi yaralandı. Avusturya İçişleri Bakanı Karl Nehammer, saldırıyı DEAŞ'ın üstlendiğini açıkladı. Başbakan Sebastian Kurz ise "Bunun Hristiyanlar ile Müslümanlar arasında veya Avusturyalılar ile göçmenler arasında bir çatışma olmadığının farkına varmalıyız. Hayır. Bu barışa inanan çok sayıda kişi ile savaş isteyen küçücük bir grubun arasında bir çatışmadır." açıklamasını yaptı.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi (İTBF) Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan Avrupa'da İslam karşıtlığının tam da yükselişe geçtiği bir dönemde yaşanan Viyana saldırısını AA muhabirine değerlendirdi."Terör eylemleri kitlesel algıları şekillendirmek için itina ile kullanılır"Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, İslam karşıtlığının Batı dünyasının temel politik motiflerinden bir tanesi haline gelmesinin yeni bir olay olmadığını, 11 Eylül saldırısı ve ardından ortaya çıkan DEAŞ süreciyle, "saldırgan ve tehlikeli bir Müslüman" profilinin insanların zihinlerine yerleştirildiğini söyledi.Avrupa’da Fransa başta olmak üzere gerçekleştirilen büyük çaplı terör saldırılarının hepsinin "İslam giysisine bürünmüş olduğu için" yerel politikaların bile etkilenmesine yol açtığını vurgulayan Arıboğan, "İlk başta İslamofobi yani korku üzerinden gelişen süreç, bugün gelinen noktada anti-İslamizm yani İslam karşıtlığı ya da düşmanlığı diyebileceğimiz bir aşamaya evrildi. Siyasi partiler seçim kampanyalarında bu konuyu ana tema haline döndürdüler. Küresel terör şebekelerinin tamamı da devlet istihbaratları ile bağlantılıdır ve terör eylemleri kitlesel algıları şekillendirmek için itina ile kullanılır." diye konuştu.Arıboğan, Batı dünyasında göçmenlere yönelik oluşan olumsuz yaklaşımın temelinde anti-İslam hatta anti-Türk bir taban bulunduğuna dikkati çekerek, şunları kaydetti: "Bu, orada yaşayan tüm soydaşlarımız ve vatandaşlarımız için son derece tehlikeli bir noktaya gidiyor. Sekülarizm fikri, anti-İslamizmin üzerine bina edildiğinden, hem dindar Hristiyan hem de seküler kesimin aynı anda düşmanlaştırabildiği bir hedef oluşuyor. Kabil Üniversitesinde meydana gelen ve 35 kişinin öldürüldüğü saldırı hiç dikkate alınmazken Viyana’daki terör, manşetlerde anti-İslamcı içeriklerle yayınlanıyor. Bu da Macron’un kendince sözde İslam tehlikesine dikkat çekmekte ne kadar haklı olduğunu gösterebilecek bir zamanlama ile gerçekleşmiş durumda. Muhtemelen kendisi bu durumdan hayli memnundur."Anadolu Ajansı

08 EKI 2020

Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Karabağ Ruhu, Çanakkale Ruhunun Benzeridir”

Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanan cephe savaşına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.Sosyolojik olarak toplum fertlerini aynı duygu, ruh ve ideal etrafında harmanlayan, onların birlik ve beraberlik ruhunu pekiştiren ve millet olmalarını sağlayan büyük olaylar olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “27 Eylül’den bu yana Azerbaycan silahlı kuvvetlerinin Dağlık Karabağ’ı işgalden kurtarmak için dört cepheden başlattığı harekât Azerbaycan halkının fedakârlık ruhunu, vatan ve millet sevgisini ve manevi gücünü hem kendi toplumuna hem de dünyaya karşı ortaya koyan böyle bir olaydır” dedi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Karabağ’da yaklaşık 30 yıl süren işgal sürecinde uluslararası toplum, Minsk Grubu ve diğer buna benzer kurumların “barış görüşmeleri” adı altında var olan fiili işgal durumunu kabullendirmeye yönelik oyalama stratejileri ile psikolojik olarak insanları olumsuz etkilediğini kaydederek bu durumun bir psikolojik travmaya yol açtığına dikkat çekti.Azerbaycan ordusunun başarısı halkın moralini düzeltiyorTüm bu yaşananların ardından 27 Eylül sabahından bu yana Azerbaycan ordusunun Ermenistan tarafının saldırı sonrasında uluslararası hukuka uygun olarak meşru müdafaa hakkını kullandığını belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Azerbaycan ordusunun istikrarlı ve akılcı bir askeri harekâtla tek tek köyleri, kasabaları ve şehirleri işgalden kurtarması, Azerbaycan halkının adeta otuz yıl sonra kendine gelmesini ve bu operasyonlarla birlikte muazzam bir sinerjinin oluşmasını sağlamıştır” diye konuştu.Gençler gönüllü olarak orduya katılıyorErmenistan'ın saldırılarının hemen ardından kısmi seferberlik ilan edilen Azerbaycan'da gençlerin gönüllü olarak savaşmak için cepheye akın ettiğini ifade eden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Aileler büyük bir coşkuyla evlatlarını cepheye gönderiyorlar. Hastanelerde tedavi edilen yaralı askerlerle yapılan röportajlarda askerler, harp meydanındaki görevlerine koşmak için doktorlara ricada bulunmaktadırlar” dedi.Askerin moralini ve maneviyatını üst seviyede tutmak için toplumun tüm kesimlerini temsil eden aydınlar, sivili toplum kuruluşları, edebiyatçılar ve sanatçılardan oluşan heyetlerin cephe hattına gittiğini kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, bu heyetlerin ziyaretlerinin askerlerin savaş ruhunu ve kararlılığını güçlendirdiğini ifade etti.Azerbaycan halkından “asker payı” desteğiHalkın savaşan askerlere moral vermek ve destek olmak için gayret gösterdiğini belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, şunları söyledi:“Cephe hattına yakın bölgelerde yol boyu ‘asker payı’ adı altında halkın askerler için gönderdikleri taze meyveler, içecek ve diğer gıda ürünlerden oluşan stantlar bulunuyor.  İnsanlar kurbanlar keserek hazırladıkları yiyecekleri cephe hattındaki askerlere ulaştırmaktadırlar. Bu bağlamda çok etkileyici bir örnek, bir lise öğretmenin kendi maaşıyla et alarak yol kenarında mangal yapıp cephe hattına giden askerlere ekmek arası kebap dağıtmasıdır. Yine başka bir örnek, televizyondan ‘Bugün kızımın doğum günü, onu tebrik ediyorum’ diyen bir askerin kızını bulan sivil vatandaşların o askerin kızına ulaşıp ona doğum günü hediyesi olarak bisiklet hediye etmesi. Okul çocuklarının cephede savaşan askerlere mektup yazması gibi örnekler cephede savaşan askerlere çok büyük bir moral sağlamakta ve işgal travmasının onarılmaya başlandığının da göstermektedir.”Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’in ve ordu yetkililerinin işgalden kurtarılan yerler hakkında bildirileri ve sosyal medya paylaşımlarının halk tarafından büyük coşkuyla karşılandığını belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, kent merkezlerinde ve meydanlarda coşkulu kalabalıkların katılımıyla bayraklarla tezahüratlar yapıldığını söyledi.Sosyal medyadan mücadeleye büyük destekCephedeki mücadelenin yanı sıra arka cephede mücadelenin önemli bir kısmının vatandaşlar tarafından konvansiyonel ve sosyal medya mecralarında verildiğini kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı,  “Azerbaycanlı uzmanlar farklı ülkelerin medya kanallarında programlara katılarak Karabağ sorunuyla ilgili tüm gerçekleri ve Azerbaycan’ın haklı davasını dünyaya ulaştırmaktadırlar. Sosyal medya kullanıcıları sosyal medya platformlarının Rus, İngiliz ve diğer versiyonlarında Ermeni propogandasına karşı ciddi mücadele yürütmekte, Ermeni yalanlarını tek tek  ifşa etmektedirler. Azerbaycan basını da milletin duygularına tercüman olmakta, haber spikerlerinin duygulu zafer haberleriyle halkın milli duygular etrafında birleşmesinde katkıda bulunmaktadırlar” dedi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Azerbaycan vatandaşları ve diyaspora kurumlarının gösteriler düzenleyip kamuoyu bildirileri yayınlayarak Azerbaycan’ın haklı davasını yaşadıkları ülkelerin kamuoyuna duyurduklarını kaydetti.Bugünlerde uluslararası toplumun ateşkes çağrılarını yüksek sesle dillendirmeye başladığını hatırlatan Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Bununla Azerbayacan’ı bir şekilde masaya oturtmaya çalışıyorlar. Oysa Azerbaycan halkı devlet yetkililerin Karabağ’ın işgalden tam kurtarılana ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün sağlanmasına  kadar savaşın sürmesi yönündeki kararlı tutumunu tam desteklemektedir. Ermenistan ordusunun uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayarak provokatif bir biçimde cephe hattından çok uzak sivil yerleşim yerlerini hedef alması bile o bölgelerde yaşayan halkı tedirgin etmemekte, tam tersine daha fazla mücadele ruhunun pekişmesine neden olmaktadır” dedi.Karabağ ruhu, Çanakkale ruhuna benziyorTüm bu yaşananların çok anlamlı olduğunu belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Bu bağlamda aslında tarihi bir günleri yaşıyoruz. Bugün Azerbaycan Türkleri hem cephede hem de cephe gerisinde destansı bir mücadele vermektedir. Bu mücadele sadece Azerbaycan açısından değil, genel olarak dünya Türklüğü açısından da oldukça önemli bir yere sahip bulunan Karabağ uğrunda vatan savaşının 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde yeniden Çanakkale ruhuna benzer bir biçimde yeni bir duygunun yaşanmasına neden olmaktadır. Bu duyguya “Karabağ Ruhu” denebilir” dedi.

07 EKI 2020

Prof. Dr. Canan: “Cesaret, Eğitimin Vermesi Gereken Bir Numaralı Özelliktir”

“Eğitim hayatımız boyunca bitmiyor”Eğitimcilerle bir araya gelmenin onu çok heyecanlandırdığından bahseden Prof. Dr. Sinan Canan; “Her zaman en çok heyecanlandığım, odaklandığım, en çok istediğim alan eğitimcilerle bir araya gelmek. Çünkü ben birine bir şey anlatıyorsam bu kişi onu hayatında kullanır kullanmaz bilemem ama eğitimciye yönelik beyin ve davranış hakkında bir şey anlatırken onlarca belki yüzlerde gencin bundan istifade etme potansiyeli olduğunu düşündüğümde beni çok heyecanlandıran bir konu oluyor. Eğitim neden bu kadar önemli sorusuna geldiğimizde de biyolojik âleme bakarsanız hayatını sürdürmek için gerekli olan becerileri için ömrünün neredeyse yarısını eğitimle geçiren başka bir canlı yok. Bir tek biz böyleyiz. Eğitim hayatımız boyunca bitmiyor.” dedi.Temel neden yapay medeniyet!Prof. Dr. Canan, toplumun her kesiminin eğitimden şikâyet ettiğini ve bunun bazı nedenlere dayandığını söyleyerek; “Yaklaşık 150 yıldır eğitim meselemiz var. Ve sanayi devriminden sonra belli konularda uzman olup üretime katkısı olan insanları yetiştirmek üzere tasarlanmış, bir mekanizma üzerine kurgulanmış sistem. 2020 yılına geldiğimizde hala aynı mantıkla eğitim uyguluyoruz fakat modifikasyonlar yapmaya da çalışıyoruz. Kim ağzını açsa, bu eğitimi alan da veren de veli de işini gücüne bakan herkes eğitimden şikâyetçi. Herkese göre problemler var. Kafalar karma karışık. Bunun temel nedeni benim insanın fabrika ayarları diye anlatmaya çalıştığım meselenin çok bilinmiyor olması. İnsanın aslında ne olduğunu unutacak kadar uzunca bir süre nesiller boyunca tabiattan ve kendi özünden ayrı yapay bir medeniyet içinde yaşamak zorunda kalışımızın bir sorunu.” İfadelerini kullandı.“Modern yaşamın bize sunduklarını hayatın kendisi zannetmeye başladık”Canan, “Köylerde neredeyse hiç yok denecek kadar az yerleşim kaldı. Toplumun yüzde yetmişine kadar olan bir kısmı metropol dediğimiz şehirlerde yaşıyor. Neredeyse toprağa, bitkiye temas edecek yerimiz kalmadı. Tabiatta canlı deyince aklımıza kedi, köpek ve belgesellerde aslan maymun dışında pek fazla bir şey gelmez oldu. Saksıda yetiştirdiğimiz bitkiler tabiatla en büyük bağlantımız haline geldi. Bunun dışında modern yaşamın bize sunduklarını hayatın kendisi zannetmeye başladık ve paldır küldür içinde yuvarlana bir canlıya dönüştük.” Dedi.“Cesaret, bugün eğitimin vermesi gereken bir numaralı özelliktir” İnsanların yeni eylemlere cesaretinin olmadığını, çevresinden ne görürlerse onları uyguladıklarının altını çizen Prof. Dr. Sinan Canan; “Bizim ülkeden insanın eline para geçtiğinde ev alır çünkü evi güvence zannediyoruz. Gelecek için bir güvence oluşturmamız lazım. Şu anda insanlar sadece böyle düşünüyor. İşte bu konfor esareti dediğimiz durumdur. Diyorlar ki bizim ülkeden niye patent çıkmıyor, niye inovasyon çıkmıyor? Biz Türk’üz konforu dolayısıyla çıkmıyor. “Ben burada doğdum budur, anamdan babamdan böyle gördüm” den dolayı çıkmıyor. Buradan çıkışın adı cesarettir. Bu cesaret bugün eğitimin vermesi gereken bir numaralı özelliktir. Bir insana kazandırılması gereken en önemli vasıftır.” İfadelerini kaydetti.

01 EKI 2020

Zıtları Dengeleyen Program Başlıyor…

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ve NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Akıl, Beyin, Kültür” programında, TV 100 ekranlarında seyircisiyle buluşacak.Her bölümde birbirine zıt iki kavramın farklı uzmanlık alanlarının görüşleriyle ele alınacağı programın ilk bölümü 4 Ekim Pazar günü saat 12:20’de TV 100 ekranlarında yayınlanacak.İlk bölümde “İyilik ve kötülük” kavramları, Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ve Prof. Dr. Sultan Tarlacı tarafından psikiyatri, uluslararası ilişkiler, dünya siyaseti, nöroloji gibi pek çok alanı içeren açılardan değerlendirilecek.Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kütüphanesi’nde çekimi gerçekleştirilen programa Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sevda Asqarova’nın canlı piyano performansına her bölümde bir de farklı enstrüman eşlik edecek. Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “İki kutuplu düşünceyi tartışacağız” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Akıl, Beyin, Kültür” programının farklı bir düalite programı olduğunu belirterek “Bu programda iki kutuplu düşünceyi konuşup tartışacağız. Siyah ve beyaz gibi, aydınlık ve karanlık gibi zıtların dinamik dengesini konuşacağız. Bu programda üç konuk olarak varız. Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan hocamız sosyal bilimci olarak, Prof. Dr. Sultan Tarlacı hocamız ise nörobilimci olarak aramızda. Ben de ruh bilimci olarak varım. Bu programda şahısları konuşmayacağız, olayları ve kavramları konuşacağız. Olayların ve kavramların arka planını okumaya çalışacağız. Görünen nedenleri değil, görünmeyen nedenleri analiz etmeye çalışacağız. Bu nedenle biraz ezber bozucu bir program olacak. Zihinsel itiraz, zihinsel isyan olacak. Böylece yeni bilgilerin, yeni kaynakların anlaşılmasını, keşfedilmesini sağlamayı hedefliyoruz” diye konuştu. 

01 EKI 2020

Prof. Dr. Sinan Canan: “Mutluluk Kendinizden Razı Olmaktır”

“Yarını hayal etmeliyiz”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji bölümü Öğr. Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan’ın konferansına öğrencilerin ilgisi yoğun oldu.  Öğrencilere hayal kurmanın öneminden bahseden Canan, “Hayatta durgunluk ve gökten bir mucize bekleme hali var. Yarını hayal etmeli ve kurmalıyız yoksa başkalarının kurduğu hayalleri yaşarız. Geleceğe yönelik hayal kurmak gerekir. Meslek adı söylemek hayal kurmak değil. Kastedilen 20-40 yıl sonra kendinizi nasıl bir insan, ortam ev, çalışma şekliniz, konuluyor musunuz, dinliyor musunuz?” şeklinde konuştu.Başarı ne demek?Başarının ne demek olduğu konusunda değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Sinan Canan “Kendi içinden gelen kendi yetenekleri ile yaptığı her şey başarıdır. Ben nelerden hoşlanıyorum, ben ne de iyiyim, ben neler yapmaktan keyif alıyorum sorularını sık sık kendinize sormalısınız. Çok kişi sizin eksiklerinizi kapatmak için çalıyor. Ama hiç kimse sen neleri yapmaktan hoşlanıyorsun diye sormuyor. Bu nedenle biz kendimize bu soruları soralım” diye belirtti.Öğrencilere sosyal medya ve dijitalleşme konularında bilgi veren Prof. Dr. Sinan Canan “Dijital imkânlar iyi kullanın, dil öğrenmek için beyin dili kullanırsa öğrenir. İngilizce konuşmak çok önemli. Beynin konuşma devresini çalıştırmak gerekli. Anadilimizi sürekli etrafımızda konuştukları için öğrendik. Hata yaparak konuşmalı ve her fırsatta konuşmalıyız.” İfadelerini kullandı.“İyi ki ben benim diyebiliyorsanız mutlusunuzdur” Telefon kullanımının zararlarına da değinen Canan, birçok yeteneğimizi farkında olmadan kaybetmeye başladığımızı belirtti. Canan, “Video oyunları, bilgisayar ile hareketsiz ve sosyalleşmeden uzak kaldık. Kendimize yeni aktiviteler yaratmalıyız. Sevdiğimiz bir hareket ve hobi bulun. Hayatı aşkla yaşayın. Mutluluk kendinizden, varlığınızdan razı olmaktır. İyi ki ben benim diyebiliyorsanız mutlusunuzdur. Ne zaman kendinizle ilgili şikâyet ederseniz mutsuz olursunuz. Şikâyet etmemek için başkalarının

17 EYL 2020

Prof. Dr. Özdemir: “Üniversite Olarak Felsefeye Önem Veriyoruz”

“Üsküdar Üniversitesi olarak felsefeye büyük önem veriyoruz”Hindistan Mükemmellik Akademisi ve MAS College Membad, Al-Sag Research Journal işbirliğiyle dünyanın dört bir yanındaki üniversite ve okullardaki akademisyenler ile öğretmenlerin yeni gelişmelere ayak uydurmasını sağlamak amacıyla "Uzaktan Öğrenme Stratejileri" üzerine sanal bir eğitim kursu düzenledi.Programa konuşmacı olarak katılan Prof. Dr. İbrahim Özdemir konuşmasında eleştirel düşünce konusunda önemli paylaşımlarda bulundu. Özdemir, eleştirel düşüncede Gazali, İbn Rüşd ve Said Nursi örneği üzerinde durdu.Felsefenin eleştirel ve özgür düşünceyi, dünyayı, toplumu ve insanı daha iyi anlamayı ve hoşgörü ve barışı teşvik eden bir disiplin olduğunu ifade eden Özdemir; “Üsküdar Üniversitesi olarak felsefeye büyük önem veriyoruz.  Öğrencilerimize Eleştirel Düşünce dersi veriyoruz.” Dedi.

11 EYL 2020

Üsküdar Üniversitesi Öğrencisinden Uluslararası Başarı

Uluslararası Araştırma MakalesiAyşe Akgöz İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji (İngilizce) Bölümü lisans programındaki öğrenciliği sırasında, Psikoloji Bilimi Hızlandırıcısı aracılığıyla birçok ülkede eşzamanlı yürütülen ve binlerce kişiden veri toplanan bir araştırma projesinde yer aldı. İskoçya’dan Glasgow Üniversitesi ve Kanada’dan McGill Üniversitesi öncülüğünde gerçekleştirilen araştırmada 41 ülkeden 11 bin 481 katılımcıdan veri toplandı.Araştırmanın Üsküdar Üniversitesindeki uygulamasını Doç. Dr. Asil Özdoğru’nun danışmanlığında Ayşe Akgöz koordine etti. Üniversitenin bilgisayar laboratuvarında 100 Türk ve 12 uluslararası öğrenciden veri toplandı. Katılımcılara bilgisayar ekranlarında sırasıyla birçok farklı etnik kökenden insan yüz fotoğrafları gösterildi ve bunları 13 farklı kişilik özelliğine göre puanlamaları istendi.Bu araştırma, insanların diğer insan yüzlerini nasıl algıladıklarıyla ilgili daha önce yapılan önemli bir araştırmanın tekrarıydı. Önceki araştırmada insanların yüz algılarında temel olarak iki boyut (değerlik ve baskınlık) üzerinden değerlendirme yaptıkları bulunmuştu. Bu model öncelikle Batı dünyasında geliştirildiği ve test edildiği için bulguların diğer dünya bölgelerinde ne kadar geçerli olduğu belirsizdi. Yeni araştırmanın verileri orijinal analiz yöntemleriyle incelendiğinde ikili model (değerlik ve baskınlık) birçok dünya bölgesinde gözlemlenirken farklı yöntemler kullanıldığında daha az bölgede aynı sonuçlar ortaya çıktı.Bu uluslararası önemli araştırmanın makalesi dünyanın saygın bilim dergilerinden “Nature Human Behavior” isimli dergide yayımlanmak üzere ön kabul aldı.Kanada’dan Doktoraya Burslu Kabul…Ayşe Akgöz, Üsküdar Üniversitesi’ndeki çalışmalarını tamamlarken dünyanın saygın bir üniversitesinin doktora programına tam burslu kabul aldı. Üsküdar Üniversitesi Psikoloji (İng.) Bölümü lisans programından mezun olduktan sonra aynı üniversitede başladığı Sağlık Bilimleri Enstitüsü Nörobilim Tezsiz Yüksek Lisans programını da bu yıl tamamlayan Akgöz, Kuzey Amerika’daki en büyük sinirbilim programına ev sahipliği yapan Kanada’daki McGill Üniversitesi’nden doktoraya kabul aldı.Görsel algı ile ilgili araştırmalarına Kanada’da tam burslu olarak devam edecek olan Ayşe Akgöz, Üsküdar Üniversitesinin mesleki gelişimine çok büyük katkılar sağladığını dile getirdi. Psikoloji (İng.) Bölümü ve Nörobilim Yüksek Lisans programlarından aldığı eğitimin ve araştırma deneyimlerinin çok değerli olduğunu belirten Akgöz, üniversitenin interdisipliner çalışma prensibiyle öğrencilerine farklı bölümlerden ders alma hakkı tanımasının ve Erasmus+ gibi yurtdışı eğitim ve staj programlarının kendi vizyonunu daha da genişletmesinde ve gelecek hedeflerini belirlemesinde büyük rol oynadığını söyledi. Üsküdar Üniversitesi’ndeki iki programdan da Yüksek Onur öğrencisi olarak mezun olan Ayşe Akgöz, başta Kurucu Rektör Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan olmak üzere gelişiminde emeği bulunan Üsküdar Üniversitesi ailesinin tüm hoca ve çalışanlarına teşekkürlerini dile getirdi.

04 EYL 2020

Aile Bizim İçin Toplumsal Kuralları Öğrendiğimiz Bir Mekteptir

“Toplumsal Kuralların Yaşamımıza Etkisi” konusu üzerine söylemlerde bulunan Prof. Dr. Özdemir; “Aile bizim için toplumsal kuralları öğrendiğimiz bir mekteptir. Bazı kurallar başka yerde öğrenilmez, öğrenilse de geç kalınmış olur. Onun için aile mektebinde biz büyüklerimize ve ailemize nasıl davranmamız gerektiğini öğreniriz. Aile bizi eğitir, bir bütün olarak ailede bu değerleri kazanırız.” Dedi.“Kurallar hayatı bir bütün olarak kuşatıyor ve insanlaşmamızı sağlıyor”Toplumsal kuralların evden çıktığımız andan itibaren hayatımızın her alanında olduğunu belirten Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Toplumsal kurallar dediğimiz anda insanlaşmamızı anlıyoruz. Biz toplumsal bir varlığız. Felsefi açıdan baktığımızda filozoflar toplumsallaşmayı insan olmanın kriteri ve ölçütü olarak algılamışlardır. Yani tarihi eserlerimize ve miraslarımıza bir kitap olarak bakınca Göbekli Tepe’den tutunuz Hititlere kadar her tarafta düşünürler, filozoflar, kurulan medeniyetler insanın ilkellikten insanlaşmaya toplumsallaşarak başladığını gösteriyor. Aristoteles’in dediği gibi insan toplumsal bir varlıktır. Evimizden çıktığımızda attığımız adımdan itibaren toplumsal görevlerimiz ve kurallarımız başlıyor. Bunların bir kısmı hukukidir bir kısmı ahlakidir. Burada en önemli olan ahlaki boyutudur.  Sabahları evimden çıkıp üniversiteye gidene kadar işe giden genç hanımlar, beyefendiler görüyorum. Hanımlar daha çoğunlukta olmak üzere çantalarında kediler ve hayvanlar için yiyecekler taşıyorlar. Gördüğünüz gibi toplumsal kurallar sadece insanlara karşı değil. Evden çıktığımızda karşılaştığımız komşulara,  insanlara ve birlikte yaşadığımız hayvanlara karşı görevlerimiz var. Yine İstanbul, Konya, Bursa, Edirne gibi eski şehirlere bakınca atalarımız sadece kendilerine ev yapmamışlar. Aynı zamanda kuşlar içinde kuş evleri yapmışlar. Göç eden hayvanlar haricinde geride kalan hayvanlar için de toplumsal görevleri yapmışlar. Kısaca toplumsal kurallar hayatı bir bütün olarak kuşatıyor ve insanlaşmamızı sağlıyor.” Dedi.“Öğrendikçe olgunlaşıyoruz ve böylece insanlara karşı görevlerimizi keşfediyoruz”İnsanın erdemli ve faziletli bir insan olmasının toplumsal değerlere ve kurallara uyarak olabileceğini belirten Özdemir, “Felsefede de psikolojide de insanı tanımlarken insanın bencil bir varlık olduğu söylenir. Sadece kendini düşünür, hayatta kalmaya çalışır. Zaten bundan dolayı insan tahakküm ve tekâmül dediğimiz bir olguyla karşı karşıya kalıyor. Yani öğrenerek mükemmelleşmek. Böyle olunca biz kendimize, ailemize, komşumuza ve birlikte yaşadığımız insanlara karşı bazı görevlerimizin olduğunu bilincine varıyoruz ve fedakârlıklar yapıyoruz. Bir toplu taşıma aracında yaşlı ya da hasta birisine kalkıp birinin yer vermesi gibi bir kanun yok. Fakat bunu kültürümüzden dolayı bir görev olarak görüyoruz. Bazı yerlerde insanlar, “Evladım sen otur okuldan geliyorsun, sırtında çanta var ben idare ederim.” Diyor. Ondaki şefkat ve merhametin bazen genç arkadaşlarımızın saygısından daha baskın olduğunu görüyoruz. Böylece merhamet ve şefkat duygusunu öğreniyoruz. Neden hayvanlar devlet kuramıyor, sanat yapamıyor? Diğer hayvanların çok güzel sesleri var ama bir musiki besteleyemiyor? Bu hep insan olmayla ilgili. 10.yy’da yaşamış bir Müslüman düşünür İbn-i Miskeveyh şu soruyu soruyor: “Biz bir mağaraya çekilsek acaba erdemli bir insan olabilir miyiz?” İnsanın erdemli ve faziletli olması ancak toplumsal bağlamda, toplumsal kurallara uyarak ahlaki ve dini kurallara uyarak gerçekleşebilir. Ahlakın hem dini hem de akli temelleri var. Öğrendikçe olgunlaşıyoruz hem de böylece diğer insanlara karşı olan görevlerimizi keşfediyoruz. Sözün özü insanlaşmamızla ilgili.” Şeklinde konuştu.“Toplumsal kurallarımızı kültürümüzden geliyor”Prof. Dr. İbrahim Özdemir modern hayatın bize sunduğu yaşam tarzıyla toplumsal kültürümüzü kaybetmeye başladığımızın altını çizdi. Özdemir; “Mesela 18.yy’da 19.yy’da Anadolu’ya gelmiş Fransız bir seyyah. Bu seyyah neler gözlemlemiş? Kendi toplumunda olmayan bizim toplumumuzda olup da hayran kaldığı şeyler nedir diye araştırma yaptım. Hayran olduğu en büyük özelliklerimizden birisi diğerkâm olmamız yani bencil olmamamız. Bu bencillik sadece kendisine ve ailesine karşı değil. Komşumuza karşı da sorumluluk hissediyoruz. Birisi bakkala gidiyor borç defterini alıp hepsini ben ödüyorum diyor. Bu Batı toplumunda yok. Bizim toplumumuzda nasıl ki hastaneye gittiğimizde doktor ailemizle ilgili sorular soruyor acaba bir soy hastalığımı diye. Bizim toplumsal kurallarımız kültürümüzden geliyor. Genlerimizde var. Modern hayatın getirdiği yeni yaşam tarzıyla biz bunu kaybediyoruz.Seyyahlar, Anadolu’da yaşayan Müslüman topluluklar kendilerinin haricinde başkalarını da düşünüyor diyor. Hayvanlar için hastane yapmışlar. Akıl ve ruh sıkıntısı olan kişiler için şifahaneler yapmışlar. Bunların hepsi toplumsal duyarlılıktan meydana geliyor. Bunların temeline bakınca hukuki bir yaptırım yok. Tamamen dini bir duyguyla, insanlara karşı hissettiği hürmetten dolayı bunu yapıyorlar. Bunların inanç ve ahiret gibi birçok boyutu var ve hayata bir bütün olarak bakıyor.” İfadelerini kullandı.“Aile bizim için toplumsal kuralları öğrendiğimiz mekteptir”Prof. Dr. İbrahim Özdemir aile kurumunun belli kurallarla bizi eğitip topluma karışmaya hazır hale getirdiğini vurgulayarak, “Yurtdışında yetişmiş, memleketini seven gençlerimizle karşılaştım. Bazı toplumsal kurallar konusunda tıpkı bir Alman bir Amerikalı gibi düşünüyor. Onun için aile bizim için toplumsal kuralları öğrendiğimiz bir mekteptir. Bazı kurallar başka yerde öğrenilmez, öğrenilse de geç kalınmış olur. Onun için aile mektebinde biz büyüklerimize ve ailemize nasıl davranmamız gerektiğini öğreniriz. Aile bizi eğitir, bir bütün olarak ailede bu değerleri kazanırız.“Gelirleri iyi ama yalnız ve mutsuzlar…”İskandinav ülkelerinde milli gelir olarak baktığımızda çok iyi yerdeler, fakat bireysel olarak konuştuğunuz zaman yalnız ve mutsuzlar diyen Özdemir, “İngiltere’de mutluluk bakanlığı kuruldu ve Finlandiya’da bunu tartışıyor. Gençler huzurevlerini ziyaret etsin diyorlar. Çünkü insan bencilleşince yaşlının sıkıntılarına neden katlanayım diyor. Modernleşmeyle birlikte gelen sıkıntılar var. Şu an baktığımızda insanlar özgür olmak, yalnız yaşamak istiyor. Ama insan yalnız yaşayabilecek bir varlık değil. Bu pandemi döneminde bunu çok iyi hissettik. İnsanlar birbirine kenetlendi. Bu toplumsal kurallara ve sorumluluklara bu pandemi döneminde daha çok dikkat etmemiz gerekir. Biz kendimizi korumazsak, başkalarına bulaştırıyorsak bunun gerçekten çok büyük bir vebali var. Dini açıdan bakınca sağlığımızı korumakla mükellefiz. İkinci olarak diğer insanların sağlığını korumak bizim görevimiz. Dikkat ederek bu salgını en az hasarla atlatırız.” Dedi.

21 AĞU 2020

Azerbaycanlı Gençler Türkiye Türkçesinde Okumayı Tercih Ediyor

Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, 900 Azerbaycanlı üniversite gencinin katılımı ile geniş içerikli Gençlik Araştırması gerçekleştirdi. Araştırmanın gençlerin kitap okuma alışkanlıklarıyla ilgili sorularında öğrencilerin son bir yılda okudukları kitap sayıları ve türleri ile ilgili bulgular ortaya koyuldu. Sonuçlara göre Azerbaycanlı gençlerin yüzde 16.3’ü psikoloji ve gelişim kitaplarını, yüzde 15.4’ü dünya klasiklerini, yüzde 13.1’i felsefi ve düşünce kitaplarını okudukları görüldü. Araştırmada ortaya çıkan ilginç sonuç ise Azerbaycanlı öğrencilerin genel olarak psikoloji ve gelişim kitaplarını Türkiye Türkçesinde okumayı tercih etmeleri oldu. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Azerbaycan’da ve yurtdışında eğitim gören Azerbaycanlı 900 lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisinin katılımı ile kitap okuma alışkanlıklarına yönelik bulgular ortaya koyan bir araştırma gerçekleştirdi.Yüzde 21’i yılda 6-10 kitap okuyor900 Azerbaycanlı öğrencinin katıldığı Gençlik araştırmasının sonuçlarını açıklayan Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Araştırma sonuçlarına göre ‘Son bir yılda pdf formatındakiler de dahil, okuduğunuz kitap sayısı kaçtır?’ sorusuna katılımcıların yüzde 22’si 3-5 kitap,  yüzde 21.3’ü 6-10 kitap, yüzde 17.3’ü 2-3 kitap, yüzde 9.9’u 10-15 kitap, yüzde 6.1’i bir kitap, yüzde 5.2’si ise hiç kitap okumadıkları cevabını verdi” dedi.Türkçe kitapları okumayı tercih ediyorlarProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı, araştırmada dikkat çeken husus hakkında görüşlerini şöyle paylaştı:“Sonuçları değerlendirirken Azerbaycanlı gençlerin özellikle psikoloji ve kişisel gelişim kitaplarını, klasik edebi eserleri Türkiye Türkçesinde okuma oranlarının yüksek olduğunu gördük. Katılımcıların yüzde 16.3’ü psikoloji ve kişisel gelişim kitaplarını, yüzde 15.4’ü dünya klasik edebiyatını, yüzde 13.1’i felsefi ve düşünce içerikli kitapları Türkiye Türkçesinde okuduklarını belirtti.”Türkiye Türkçesine ilgileri varBağımsızlıktan sonraki süreçte Azerbaycan'la Türkiye arasında siyasi, ekonomik ve sosyokültürel alanda ilişkilerin geliştiğini belirten Süleymanlı, “Bunun üzerine halkın ve özellikle gençlerinin büyük bir oranının, zaten Azerbaycan Türkçesine çok yakın olan Türkiye Türkçesine yönelik büyük bir ilgi duyduğu gözlemlendi. Genel olarak televizyon dizilerinden, popüler şarkılardan ve basit sözlü iletişimden Türkiye Türkçesini öğreniyorlar. Bu, kendiliğinden olumlu ve iki kardeş ülke arasındaki ilişkilerinin devamlı olmasını sağlayan bir faktördür. Fakat ilk dönemler Türkiye Türkçesi bilimsel ve akademik alanlarda değil daha çok ekonomi ve kitle kültürü alanındaki faaliyetleri kapsıyordu. Özellikle entelektüel kesimlerin ve okuyan gençlerin Türkiye Türkçesinde bilimsel ve akademik kaynaklardan yararlanma düzeyi çok sınırlıydı. Zamanla tüm alanlarda ilişkilerin daha da yoğunlaşması ve Azerbaycan’da Türkiye Türkçesinde eğitim veren okulların sayının çoğalması, özellikle gençler arasında araştırma bulgularından da anlaşıldığı gibi Türkiye Türkçesinde yazılmış kitap kaynaklarının kullanma oranında artışa neden oldu. Bu durum ileriye yönelik iki ülke arasındaki çeşitli alanlarda stratejik işbirliğinin gelişmesine katkı sunması açısından önem arz ediyor” dedi. 

11 AĞU 2020

Milyonlarca Aday Öğrenci ve Ailelerinden Yoğun İlgi

2020 Tercih ve Tanıtım Dönemi’ne pandemi koşulları altında giren Üsküdar Üniversitesi, aldığı yoğun önlemler ile hem yüz yüze hem de farklı dijital mecralar yoluyla aday öğrencileri bu yıl da yalnız bırakmadı. Hijyen ve fiziki mesafe kurallarına tam uyum içinde yerleşkeleri ziyaret eden binlerce üniversite adayı ve yakınları, güvenli bir ortamda tercih-tanıtım hizmeti almanın mutluluğunu yaşarken, üniversite bu tercih döneminde de pek çok farklı iletişim kanalı ile milyonlarca aday ve ailelerine ulaşmanın gururunu yaşıyor.Üsküdar Üniversitesi, tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 pandemisinin ülkemizde de görüldüğü 2020 Mart ayı itibariyle uzaktan eğitime hızlıca adapte olmuş, ÜÜTV, ALMS, STIX ve ZOOM gibi farklı dijital platformlarla öğrencilere senkron (canlı) ve asenkron verilen eğitimlerle yükseköğretimi kesintisiz bir şekilde devam ettirmişti. Üniversite, uzaktan eğitimdeki başarısını 2020 Tercih ve Tanıtım günlerinde de sürdürdü. Türkiye’de ilk kez “Fi-jital Üniversite” kavramını hayata geçirerek hem fiziki hem de dijital eğitimi en efektif şekilde harmanlayan Üsküdar Üniversitesi, zorlu YKS maratonunun ardından tercih yapacak aday öğrenciler için de adeta seferber oldu. İstanbul’un kalbi Üsküdar’daki yerleşkelerinde tüm temizlik, hijyen ve fiziki mesafe kurallarını harfiyen yerine getiren üniversite, 100’ü aşkın “sarı tişörtlü” görevli öğrenci ekibi, tanıtım uzmanları ve akademisyenleriyle üniversite adaylarının yanında oldu. 37 bini aşkın adayla birebir görüşmeYKS sonuçlarının açıklandığı 27 Temmuz 2020 itibariyle tüm yerleşkelerinde adaylara hizmet vermeye başlayan Üsküdar Üniversitesi, 15 günlük tanıtım dönemi zarfında binlerce aday öğrenci ve ailelerini tercih merkezlerinde ağırladı, onlara en doğru tercih konusunda destek oldu. Dijital mecraları da aktif bir şekilde kullanan üniversite, çağrı merkezi, canlı-destek, Microsoft Teams, WhatsApp, 360 derece sanal tur gibi uygulamalarla 37 bini aşkın adayla birebir iletişim kurdu. Kurucu Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan ve Mütevelli Heyet Başkanı A. Furkan Tarhan başta olmak üzere tüm akademik ve idari kadro adaylarla birebir ilgilendi. Üsküdar Üniversitesi, resmi tercih sürecinin son bulacağı 14 Ağustos 2020, Cuma gününe kadar kesintisiz şekilde tercih-tanıtım hizmeti vermeyi sürdürecek. Sosyal medyada 10 milyonluk rekor izlenme Sosyal ve dijital medyada da aktif bir iletişim yürüten Üsküdar Üniversitesi’nin 28 saniyelik tanıtım filmi, sadece 15 gün içinde YouTube platformu üzerinden 1 milyon 350 bin kez izlenerek üniversiteler arasında adeta bir rekora imza attı. Facebook ve Instagram’daki tanıtım videolarının gösterim sayılarıyla sadece sosyal medyadaki izlenme rakamlarının 10 milyonu aşması dikkat çekti.Üsküdar Üniversitesi kısa kurumsal filmi:“Türkiye’nin Fi-jital Üniversitesi” yeni öğrencilerini bekliyor! Üniversite adaylarının bu zorlu dönemde hep yanında olan Üsküdar Üniversitesi, yeni dönemde de yüz yüze eğitim ile uzaktan eğitimi en efektif şekilde sentezleyerek hem fiziki hem de dijital altyapısını öğrencilerinin hizmetine sunarak “Fi-jital Üniversite” kavramını hayata geçiriyor. Böylece “Üsküdarlı” öğrenciler, şartlar ne olursa olsun daha iyi bir geleceğe bilgili ve donanımlı emin adımlarla yürüyecekler. 

10 AĞU 2020

Arıboğan: “Dünyayı Okumayı Öğrenmek Lazım”

Üsküdar Üniversitesi, tercih maratonunda aday öğrencilere rehber olmaya devam ediyor. Tercih ve Tanıtım günleri kapsamında adaylara yönelik düzenlenen “Tercih Buluşmaları” Instagram canlı yayınının konuğu Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan oldu.Üsküdar Üniversitesi Kurumsal Instagram hesabından gerçekleştirilen programın moderatörlüğünü Kurumsal İletişim Medya PR Birim Yöneticisi - Gazeteci Şaban Özdemir üstlendi.“Değişen Dünyada Yeni Meslekler ve Kariyer Fırsatları” başlıklı söyleşide adayların meslek seçiminde geleceğin dünyasına göre düşünmelerini tavsiye eden Arıboğan; “Öğrencilerin geleceğin dünyasını da düşünerek hareket etmeleri, dünyayı okumayı öğrenmeleri lazım.” Dedi.“İnsanlık büyük bir dönüşümle karşı karşıya”İnsanlığın büyük bir dönüşümle karşı karşıya olduğuna dikkat çeken Arıboğan; “Şu an bütün dünyada konuşulan bir konu var. Pandemi sonrası dünya her kesimin neredeyse ana konusu. Ama insanlık büyük bir dönüşümle karşı karşıya. Endüstri 4.0’dan sonra zaten yeni mesleklerin oluşumunu bekliyorduk ama görüyoruz ki hem hukuk, mühendislik gibi eski mesleklerin yeni versiyonları hem de robot psikologluğu gibi yeni meslekler ortaya çıkacak.” İfadelerini kullandı.“Adaylar bu yılı kayıp olarak görmesinler”Pandemi nedeniyle pek çok öğrencinin tercih yapıp yapmama konusunda ikilem yaşadığına değinen Arıboğan; “Bu sene pek çok öğrenci tercih yapmayacağını, mezuna kalacağını söylüyor. Fakat basit bir matematikle baktığımız zaman bu sene tercih yapmayanlar seneye yapacağı için bu sefer önümüzdeki yıl tercihlerde bir yığılma olacak gibi duruyor. Bu sene telafi edilemeyecek bir sene değil. Hatta sıralama açısından bakıldığı zaman avantajlı bir yıl. Öğrenciler bu yılı kayıp olarak görmeyip, şanslarını mutlaka denesinler.” Şeklinde konuştu.“Dünyayı okumayı öğrenmek lazım”Arıboğan, meslek seçiminde öğrencilerin geleceğin dünyasına hazırlanmaları gerektiğinin altını çizerek; “Geleceği düşünerek hareket etmek lazım. Her şey matematik veya mühendislik değil. Sosyal bilimlere de ihtiyaç var. Baktığımız zaman veri toplanıyor evet ama veriyi okuyabilecek öğrenciler de lazım. Bunun yanı sıra dünyayı okumayı öğrenmek lazım. Ne iş yaparsanız yapın bunu bilmek şart. Sosyal bilimler temel alanlardır. Bu alanlar yok olmaz ama bu alanları da yenidünyaya uyarlamak lazım. Bu nedenle öğrenciler de sürekli kendilerini yenilemeliler.” Dedi.“İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi ekol bir fakülte”Üniversite seçiminde ve tercih döneminde adayların hassas davranması gerektiğini vurgulayan Arıboğan; “Üsküdar Üniversitesi olarak yeni düzene çok güzel ayak uydurduğumuzu düşünüyorum. Dünyanın nereden nereye gittiği çok önemli. Biz Oxford ile birlikte Politik Psikoloji Merkezimizi kurduk, sertifikalar verdik. Bizim öğrencilerimizin Oxford sertifikası var. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü olarak çok büyük alanlarda çok büyük çalışmalara imza attık. İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi genelinde de büyük başarılar elde ettik. İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi ekol bir fakülte. Adayların üniversite seçerken üniversitelerin bu özelliklerini de gözetmelerini tavsiye ediyorum.” İfadelerini kullandı.

08 AĞU 2020

Prof. Dr. Sinan Canan: “Nörobilim bilmeyen evde kalacak”

Tercih ve Tanıtım günleri kapsamında adaylara yönelik düzenlenen “Tercih Buluşmaları” Instagram canlı yayınının 4’üncü konuğu Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji bölümü Öğr. Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan oldu. “Beynimizi Anlamak Ne İşe Yarar?” başlıklı konuşmasında insan beyninin önemine dikkat çeken Canan; “Kolu, bacağı, karaciğeri alınan insanların hayatında çok büyük bir değişiklik olmayabiliyor. Ancak beyinde çok küçük bir değişiklik yapsanız ufacık bir hasar oluşsa insanlar çok ciddi sıkıntılar yaşayabiliyor. Bu da bize gösteriyor ki beyin, insanı insan yapan o özelliklerin toplandığı yer.” Dedi. Üsküdar Üniversitesi Kurumsal Instagram hesabından gerçekleştirilen programın moderatörlüğünü Kurumsal İletişim Medya PR Birim Yöneticisi - Gazeteci Şaban Özdemir üstlendi.“Beyin, insanı insan yapan özelliklerin toplandığı yer”Prof. Dr. Sinan Canan, insanın değişmeye ve gelişmeye açık olmasının önemine dikkat çekerek; “Değişmeye ve gelişmeye niyetiniz varsa on dakika baktığınız yaprak bile size çok şey söyler aslında. Dolayısıyla bizim söylediklerimizin, bilimsel bulguların tek başına pek bir anlamı yok. Bunları değerlendirilecek zihinler, uygulama cesareti olan insanlar olduğu zaman bir anlam ifade ediyor. Benim de bu kadar çok konuşma sebebim zamanında o yaşlardayken keşke bana söylenseydi de ben bunları bilseydim dediğim çok fazla şeyin olması. Yolculukta da bana beyinle uğraşmak kısmet oldu. Bunu bir hediye olarak görüyorum. Bu hediye, insan hakkında insana çok şeyi söylüyor. İnsanın nasıl bir varlık olduğunu düşündüğünüzde, diğer canlılardan olan temel farklarını göz önüne aldığınızda, aslında biyolojik olarak beyin dediğimiz organın ev sahipliği yaptığını görüyoruz. Kolu, bacağı, karaciğeri alınan insanların hayatında çok büyük bir değişiklik olmayabiliyor. Ancak beyinde çok küçük bir değişiklik yapsanız ufacık bir hasar oluşsa insanlar çok ciddi sıkıntılar yaşayabiliyor. Bu da bize gösteriyor ki beyin, insanı insan yapan o özelliklerin toplandığı yer.” İfadelerini kullandı.“İnsana dair yeni şeyler yapmak, insana yeni bir gözlükle bakmaktan geçer”Canan, beyni metafor olarak kullanıp aslında insanı anlatmaya çalıştığını belirterek; “Ben, insan aslında nasıl bir varlık? Neye ihtiyacı var? Ne ile mutlu ve tatmin oluyor? Neden korkuyor? Bunların listesini yapmaya çalışıyorum. Ve bu bakış açısı ile baktığınız zaman Üsküdar Üniversitesinin zaten zamanında Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın bunu öngörmesi nedeniyle bu tema üzerinden yola çıkılmış bir üniversite olduğunu görüyoruz. Bugünlerde ve bundan sonrasında insana dair yeni bir şeyler yapacaksak, yeni sorunlar çözeceksek, bu insanı yeni bir gözlükle anlamaktan geçer. Bu gözlük bilimin, nörobilimin ve psikolojinin gözlüğü. Dikkat ederseniz artık dünyada hemen hemen her uğraş alanının bir nöro alanı var. Mesela nöropazarlama var. Üsküdar Üniversitesinde de bir bölüm. Ben başkanlığını yürütüyorum. İnsanlar satın alırken, karar verirken beyinleri nasıl çalışıyor? Bu ihtiyaçlara uygun ürünler üreten ve onların araştırmasını yapan bir alan. Satın alma, sadece sözel anlamda ifade edilen bir şey değil, beyinlerinin içine bakarak çözülmesi gereken bir şey. Bir başka örnek olarak nörohukuk var. Biz insanları alıyorduk Adli Tıp'a gönderip sağlık raporu istiyorduk. Aklından zoru var mı onlara bakıyorduk. Ancak nörohukuk, olayı tamamen bambaşka bir hale getirdi.” Şeklinde konuştu.“Nörobilim bilmeyen evde kalacak”Sözlerinin devamında nörobilimin önemine değinen Canan; “Ben hangi bölümde olursa olsun genç arkadaşlara şunu söylüyorum, artık nörobilim bilmeyen evde kalacak. Her anlamda evde kalmak olabilir. Ama özellikle de bir okul bitirseniz, bir şeylerden mezun olsanız da bir süre sonra aynen iki dili bilmek gibi nörobilim bilmek de insanı büyük bir farka sürükleyecek. Üsküdar Üniversitesi bu alanda 7-8 yıldır büyük bir başarı yakalıyor. Bu konuda yetkin akademisyen yetiştirmek ve yetkin araştırmacılar, eğiticiler bulmuş, büyük bir öngörü ile kurulmuş bir üniversite.” Dedi.“Üsküdar Üniversitesi olarak dünyanın en etkili mottosuna sahibiz!”Üsküdar Üniversitesinde davranış bilimlerinin olmasının artı bir güzellik olduğunu vurgulayan Canan; “Bizim temel bilmemiz gereken bilgi alanı nörobilim, insan ve davranış bilimleridir. Bunu teorik olarak aslında herkes öğrenebilir. Fakat her bilimde olduğu gibi teknik dili çok karmaşık. Birilerinin de bunları basitleştirmesi, hatta bilimsel tarafını bozmadan hayatta uygulanabilir önerilerle gelmesi gerekiyor. Ben ve benim gibi bazı akademiden arkadaşlarımızın soyunduğu kısım biraz burası. Buna halk bilim eğitimi de deniyor dünyada. Birçok akademik birimde, birçok üniversitede geleneksel bakış açısıyla hoş karşılanmayan bir şey. Akademisyensen makaleni yaz ne geziyorsun dışarıda diye çok söylenir. Geldiğim ilk günden beri Prof. Dr. Nevzat Tarhan hocam neredeyse arkamdan itiyor hadi git anlat diyerek. Üniversitenin fonksiyonlarından bir tanesi bildiğini topluma mal etmek yaymaya çalışmaktır. Bu nedenle ben üniversitenin desteği için de çok memnunum. Birçok üniversitede hocaları bulamazsınız, hatta kapılarını çalmaya korkarsınız ancak buradaki ortam tamamen tersi. O yüzden dünyanın en mükemmel imkânlarına mı sahibiz? En zengin üniversitesi biz miyiz? Hayır. Ama Dünyanın en etkili mottosuna sahibiz. İnsanı anla dünyayı değiştir. Üsküdar Üniversitesinde akademik kadrodan idari kadroya kadar herkes insanı anlamaya yönelik çalışma içerisinde. Üniversite bir yaşam alanıdır. Bir kültür, bir dönüşüm alanıdır. Üniversiteye girdiğinizde dönüşmeniz, gelişmeniz lazım. Özellikle Üsküdar Üniversitesinde davranış bilimleri olması ayrı bir güzellik” dedi.“İnsanı ayakta tutan en büyük güç anlam arayışıdır”Başarısızlığa rağmen insanı ayakta tutan en büyük gücün anlam arayışı olduğuna dikkat çeken Canan; “İnsan beynini anlamaya başladığınızda çok ilginç yerlere geliyorsunuz. İnsan, en azından birkaç yüz bin yıl daha anlamsız yaşayabilecek bir varlık değildir. İyi bir inanç gibi yorumlamamalarını tavsiye ederim. İnsanın kendi içsel anlamından bahsediyorum. İnançsız biri de olabilirsiniz ama bir hikâyeniz bir anlamanız olmalı. Özellikle genç arkadaşlara tavsiye ediyorum alanımız ne olursa olsun nöropsikoloji biliminin eğitimini alın. Üsküdar Üniversitesi programlarını, bizim yayınlarımızı takip edin. Bizim işimiz bunları anlatmak. Serbest vaktinizi bunlarla geçirin. Çünkü dış dünyayı değiştirmenizin imkânı yok. Tek değiştirebileceğiniz şey kendiniz. Birilerinin moda ettiği bilgileri hızla tüketmeye çalışıyoruz. Bu da bizim kafamızı allak bullak ediyor. Birincisi zaten kitabı değil hayatı okumamız gerekiyor kitaplar hayatı okumak için okunur. Okuduğumuz, aldığımız bilginin gerçekliğini sorgulamamız gerekiyor. Beynimiz hiç fark etmeden yıkanabiliyor. Bir ay bir şeye inanırken öbür ay başka bir şeye inanabiliyoruz. Burada kritik ve analitik düşünmeyi öğrenmek çok çok önemli. Bunun da yolu bilimin ABC’sini anlamamız. Önce bilimi öğreneceğiz. Bu devrin en önemli silahı bilim ve bilimin düşüncesidir. Ama bilimperestlikten de kendimizi uzak tutacağız.” İfadelerini kullandı.“Kendinizi biriyle kıyaslayacaksanız dünkü kendinizle yapın!”Gelişkin insan olma yolunda en önemli unsurun gençlik döneminde kulakların açık olması olduğunu vurgulayan Canan; “Her türlü kaynaktan, her türlü ağızdan öğrenebileceğimiz bir şey olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor. Kendinizi biriyle kıyaslayacaksanız dünkü kendinizde kıyaslayın. Dünkü kendinizle kıyasladığınız zaman kaçınılmaz olarak zaten gelişiyorsunuz. Yani gördüğünüz zaman ekstra gayret geliyor. Bize her günümüz aynıymış gibi geliyor ve hep kendimizden daha yüksek olanlara gözümüzü dikerek sağlığımızı düşürüyoruz. Önümüze bakalım dünümüzü bugünümüzle kıyaslayalım. Her gün 1 milimetre ilerleyen tavşanla kaplumbağanın hikâyesi gibi düşünebiliriz. Günümüz gençlerimiz, maalesef bir anda şansı yaver gitme, ünlü olma hayallerine kapılıyor. Hayat böyle bir hayat değil. Hızlı çıkılan tepelerden çabuk düşülür. Ağır çıkarsan orada oturabilirsin. Eğer mucize arıyorsanız istikrarlı olun.” Şeklinde konuştu.“Kulaklarınızı dışarıya karşı kapatın”Prof. Dr. Sinan Canan, konuşmasını dinleyicilere şu tavsiyeleri vererek sonlandırdı; “Her ekmek farklı sürede pişer. Taktiklere konulmuş kurallara inanmayınız. Ve İbn-i Sina'nın çok sevdiğim bir sözü vardır; “Yumurtanın kabuğu içerden kırılırsa hayat başlar, dışarıdan kırılırsa hayat sona erer.” Yumurta kabuğunu dışarıdan kırdırtmayın. Dışarıya kulaklarınızı kapatın. Kendi içinizden neyi kırabilirsiniz buna bakmayı alışkanlık haline getirin.” Dedi.Haber: Şüheda Damgacı- Dilruba İçliardıç

07 AĞU 2020

Pandemide Kurban Bayramı Araştırması Sonuçlandı

Türk halkının pandemi döneminde bayramı nasıl idrak ettiğini ve bulaş riskini azaltan önlemlere uyup uymadıklarını incelemek amacıyla anket çalışması yapıldı. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı öncülüğünde yürütülen çalışmaya göre, katılımcıların yüzde 73.6’sı bayramı evde geçirdiklerini söyledi. Katılmcıların yüzde 13.8’i bayramda akrabaları ile yüz yüze görüşmeyi tercih ettiklerini; yüzde 53.2’si ise akrabaları ile online olarak görüşmeyi tercih ettiklerini kaydetti. Araştırmaya katılan katılımcılardan yüzde 35.9’u pandeminin kurban kesim şeklini etkilediğini belirtirken; yüzde 46.8’i kurban kestiğini, yüzde 25.1’i vekalet vererek kestirdiğini ve yüzde 28’i kurban kesmediğini ifade etti.  Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, ‘Pandemi Sürecinde Kurban Bayramı’ başlıklı anket çalışması gerçekleştirdi.44 ilden katılım gerçekleştiSosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, bayramın 2’nci, 3’üncü ve 4’üncü gününde gerçekleştirdikleri anket çalışmasına Türkiye’nin 44 ilinden yaşları 18- 70 arası değişen 760  katılımcının ilgi gösterdiğini ve oldukça ilginç bulgular ortaya çıktığını söyledi.Pandemide bayram ziyareti sınırlı kaldıKatılımcıların yüzde 26.4’ünün bayramı tamamen evde izole olarak geçirdiklerini belirten Süleymanlı, “Yüzde 54.3’ü kısmen izole geçirdiklerini kaydetti. Aynı şekilde katılmcıların yüzde 13.8’i bayramda akrabaları ile yüz yüze görüşmeyi tercih ettiklerini söylerken, yüzde 53.2’si akrabaları ile online olarak görüşmeyi tercih ettiklerini dile getirdi” dedi.Sadece %8.9’u tatil olarak değerlendirdiProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı sözlerini şöyle sürdürdü: “Bayramı tatil olarak değerlendirip değerlendirmedikleri yönündeki soruya katılımcıların yalnız yüzde 8.9’u tatil olarak değerlendirdiklerini, yüzde 10.3’ü kısmı bir tatil yaptıklarını belirtti. Katılımcıların yüzde 73.6’sı bayramı evde geçirdiklerini ifade ederken ‘Pandemiden önceki dönemde bayramları nerede geçirirdiniz?’ sorusuna katılımcıların yüzde 43.8’i yakın akrabalarımın yanında, yüzde 38.2’si kendi evimde, yüzde 8.7’si tatil beldesinde, yüzde 6.9’u yakın arkadaşlarımın yanında yanıtını verdi. Bayramı tatil olarak değerlendiren kesimin davranışı yine aynı kalırken, özellikle yakın akraba ve arkadaş ziyaretlerinde önemli bir düşüş gözlendi.”Bayram pandemiden olumsuz etkilendiProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “katılımcıların yüzde 55’i pandeminin bayram üzerinde olumsuz etkisinin olduğunu düşünüyor” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:“Yüzde 11.6 oranında katılımcı bayramın pandemiden olumsuz etkilenmediğini ifade etti. Pandemi, katılımcıların yüzde 45’inin bayram planlarını değiştirdi. Katılımcıların yüzde 16.3’ü pandemi dönemindeki bayramın beklentilerini karşıladığını belirtirken, yüzde 46.3’ü ise  beklentilerinin karşılanmadığını belirtti. Sonuçlar, pandeminin bayram üzerinde olumsuz bir etkiye neden olduğunu gösteriyor.”Dijital bayram görüşmesi tercih edilmeyecekKatılımcılara pandemi dönemi ile şekillenen dijital bayram görüşmelerine gelecek bayramlarda da devam etmeyi tercih edip etmedikleri sorusunu yönelttiklerini ifade eden Prof. Dr. Süleymanlı, “Katılımcıların yüzde 21.4’ü gelecek bayramlarda da online bayramlaşmayı tercih edeceklerini, yüzde 47.2’si bayramlaşma için online platformları kullanmayacaklarını, yüzde 37.4’ü ise kısmen tercih edebileceklerini belirtti. Katılmcıların yüzde 42.2’si pandemi dönemindeki bayramda vakit geçirebilecekleri daha tenha mekanlar bulmak için ek bir çaba gösterdiklerini belirtirken, yüzde 23.9’u pandemi dönemindeki bayramın yalnız hissettirdiğini dile getirdi” dedi.Kurban kesimleri de etkilendiPandeminin katılımcıların yüzde 35.9’unun kurban kesim şeklini etkilediğini kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Katılımcıların yüzde 46.8’i kurban kestiğini, yüzde 25.1’i vekalet vererek kestirdiğini ve yüzde 28’i kurban kesmediğini ifade etti. Yüzde 69.6 oranında katılımcı ise Kurban Bayramında yakınlarına ve komşularına kestiği kurban etinden pay gönderdiğini dile getirdi” dedi.Bayrama özel kıyafet alınmadı“Bu bayramda bayramlık olarak yeni kıyafet aldınız mı?” sorusuna katılımcıların yüzde 82.6’sının olumsuz yanıt verdiğini belirten Süleymanlı, “Yüzde 14.7’si aldıklarını, yüzde 2’si ise kendilerine hediye olarak yeni kıyafet geldiğini ifade etti. ‘Evinizde bayram temizliği, bayram alış verişi yapıldı mı?’ sorusuna katılımcıların yüzde 43.3’ü ‘evet yapıldı’, yüzde 18.6’sı ‘hayır yapılmadı’, yüzde 38,2’si ise ‘Her zamanki alışveriş ve temizlik devam etti, özel olarak yapılmadı’ cevap şıkkını işaretledi. Pandemi dönemindeki bayramda alışverişini online olarak yapmayı tercih eden katılımcıların oranı yüzde 25 iken, bayram alışverişini market veya bakkala giderek yapmayı tercih eden katılımcıların oranı yüzde 50.1 olarak ortaya çıktı” dedi.Tatile gidenlerin oranı düştüYüzde 73.6 oranında katılımcıdan pandemi dönemindeki bu bayramı kendi evlerinde geçirdikleri yanıtını aldıklarını söyleyen Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Katılımcıların yüzde 16.3’ü bayramı akrabalarının yanında ve yüzde 1.3’ü yakın arkadaşlarının yanında geçirmiş. Pandemi öncesinde bayramı tatil beldesinde geçirenlerin oranı yüzde 8.9 iken pandemi döneminde bu oran yüzde 3.6’ya geriledi. Ayrıca katılımcıların yüzde 43’ü bayramı anne, baba ve kardeşleriyle birlikte geçirirken, yüzde 41.6’sı eşi ve çocuklarıyla, yüzde 6.4’ü yalnız ve yüzde 1.2’si arkadaşlarıyla birlikte geçirmiş” dedi.Yalnızlık hissi ve hüzün etkili olduKatılımcıların yüzde 23.9’unun bayramda kendisini yalnız hissettiği sonucuna ulaştıklarını söyleyen Süleymanlı, “Bu bayram döneminde kendinizi nasıl hissettiniz?” sorusuna katılmcıların yüzde 49.3’ü mutluluk duyduklarını yanıtını verirken, yüzde 39.1’i hüzünlü, yüzde 11.6’sı ise gergin, telaşlı ve endişeli olduklarını belirtti” diye konuştu.Bayramda sosyal mesafeye dikkat edildiSonuçlara göre katılımcıların yüzde 12.1’i “Bayram ziyaretlerinde isteseler de fiziksel mesafe kurallarına uyamadıklarını’ belirtirken, yüzde 56.4’ünün fiziksel mesafe kurallarına tamamen uydukları yönünde yanıt verdiğini söyleyen Süleymanlı, sözlerine şöyle devam etti:“Bayramlaşmak için bu bayramda sarılma, el öpme, tokalaşma gibi eylemlerden hangisini yaptınız?” sorusuna katılımcıların yüzde 65.3’ü bayramlaşmak için fiziksel temas içeren herhangi bir eylemde bulunmadığını belirtirken, yüzde 18.3’ü dirsek dirseğe temas gibi özel bir selamlaşma yöntemi kullandığını, yüzde 6.7’si büyüklerinin elini öptüğünü, yüzde 5.5’i insanlarla tokalaştığını, yüzde 3.2’si insanlarla sarıldığını ve yüzde 1.1’i insanlarla yanak yanağa öpüştüğünü dile getirdi. Yanak yanağa öpüşen katılımcıların yaş ortalaması 34.5 iken insanlarla sarılan katılımcıların ortalaması yüzde 28.6 olarak tespit edildi.”Bayram kolektif toplumsal ritüeldirDini ya da milli bayramların, kendilerine has niteliklerinin ötesinde kolektif bir kültürel ritüel, birliktelik ve duygudaşlık sahası oluşturma bağlamında oldukça önem arz ettiğini söyleyen Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı “Bu ortak kültürel alanın varlığı, bireysel ile toplumsalı da birleştirmekte ve bu anlamda toplumsal açıdan özgün bir role sahip olmaktadır. Bu bağlamda Kurban Bayramı dini bir bayram olsa da aslında kamusal ve özel alanda çeşitli duygular ve eylemler eşliğinde insanları bir araya getiren ve bu nedenle kendine özgü niteliğini aşarak kültürel alanda önem kazanan kolektif bir toplumsal ritüeldir” dedi.Değişen koşullar aynı tatmini sağlamıyor Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, bayramın koşullar değişse de bir şekilde kutlanabildiğini fakat aynı tatmini sağlamadığı gibi aynı ve toplumsal alanı oluşturmadığı anlaşılıyor dedi ve sözlerine şöyle devam etti:“Bu da bizi, diğer pek çok konuda da olduğu gibi, pandemi sürecinde tanıştığımız geçiş süreci düzenine ve sonrasına dair sorular sormaya ve sosyolojik öngörü çabalarına götürüyor. İletişim, etkileşim ve birliktelik gibi kavramların nasıl deneyimlendiğinin ne denli önemli olduğunu görmekteyiz. Fakat bu faktörlerin etkili olduğu bayram gibi olguların kültürel alana ait, duygular ve tekrarlarla kalıcı hale dönüşen toplumsal pratikler ve ritüeller olmaları, özel ve kamusal alanın ve bu alanların potansiyellerinin pandemiyle birlikte dönüşüm geçirmesi durumunda, tekrar edilen pratikler ve pekişen duygularla zamanla yine yeni ritüellere dönüşeceğini öngörebiliriz.”

30 TEM 2020

Üsküdar Üniversitesi Öğrencilerinin Memnuniyetini Araştırdı!

Üsküdar Üniversitesi, öğrencilerinin memnuniyet düzeylerini ölçümledi. Yaklaşık 17 bin öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilen çalışmada özellikle pandemi sürecinde üniversitenin uzaktan eğitim, sosyal medya ve teknolojik altyapısına ilişkin görüşleri değerlendirildi. Çalışmada dijital ulaşılabilirlik memnuniyeti %80 çıkarken, uzaktan eğitim uygulamalarına ilişkin memnuniyet düzeyi ise %78 olarak yansıdı.Üsküdar Üniversitesi’nde 2019-2020 Bahar döneminde öğrencilerin memnuniyet düzeyleri ölçüldü. 16 bin 991 öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilen çalışmada özellikle pandemi sürecinde uzaktan eğitim ve teknolojik altyapıya ilişkin görüşler değerlendirildi.Çıkan sonuçlar ise şu şekilde:Sosyal medya uygulamalarından %80 memnuniyet“Sosyal medya, mobil uygulama, TV gibi iletişim kanalları aktif olarak kullanımı ve bilgilendirme faaliyetleri yeterlidir” önermesine 14 bin 983 katılımcıdan %80 oranındaki 11 bin 960 katılımcı olumlu görüş bildirdi.Dijital ulaşılabilirlik memnuniyeti %80“Çağrı merkezi, ondestek, whatsapp hattı gibi iletişim kanalları kolay ulaşılabilir ve yeterlidir” önermesine 14 bin 110 katılımcıdan %80 oranındaki 11 bin 223 kişi olumlu cevap vererek katıldığını belirtti.Uzaktan eğitim uygulamalarında %78 memnuniyet“LMS, ZOOM, ÜÜTV vb. senkron eğitimler kolay ulaşılabilir ve yeterlidir” şeklindeki değerlendirmeye 15 bin 275 katılımcıdan %78 oranında, 11 bin 935 kişi olumlu cevap vererek katıldığını söyledi.STIX programından %85 memnun kaldıUzaktan eğitim sisteminin bir parçası olan STIX dosya paylaşım uygulamasına ilişkin olarak da öğrencilere memnuniyet durumları soruldu. “STIX dosya paylaşım sistemi kolay ulaşılabilir ve yeterlidir” değerlendirmesine 15 bin 381 katılımcıdan %85 oranında 13 bin 126 kişi olumlu bulduğunu belirtti.Uzaktan eğitim teknolojilerinden memnuniyet de yüksek“Uzaktan eğitim teknolojilerinin kullanımından genel olarak memnunum” önermesine ise 15 bin 225 katılımcıdan %73’ü (11 bin 163 kişi) olumlu bulup katıldığını ifade etti.İdari hizmetlerde memnuniyet %81 oranında“İdari hizmetler (ders kayıt, belge alma, askerlik işlemleri vb.) yeterlidir” şeklindeki değerlendirmeye 13 bin 915 kişiden %81 oranındaki 11 bin 211 kişi olumlu yanıt verdi.Danışman hoca memnuniyeti %81 “Danışman hocam bana gerekli zamanı ayırmakta ve yeterli şekilde benimle görüşmektedir” önermesine 14 bin 409 kişiden %81 oranında 11 bin 679 kişi olumlu bulup katıldığını söyledi.Online mecralardaki etkinlikler %81 oranında yeterli bulundu“Online mecralarda yapılan sanatsal, kültürel ve bilimsel etkinlikler tatmin edici ve yeterlidir” önermesine 13 bin 800 katılımcıdan %72’si yani 9 bin 919 kişi olumlu görüş bildirdi.Kütüphane kaynak yeterliliği memnuniyeti %77“Kütüphane gerek duyduğum her türlü kaynak açısından yeterlidir” önermesine 13 bin 294 kişiden %77 oranındaki 10 bin 272 kişi olumlu görüşlerini iletti.  Öğrenciler rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinden memnun“Rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri ulaşılabilir ve yeterlidir” şeklindeki değerlendiremeye 12 bin 272 katılımcıdan %78’i (9 bin 535 kişi) olumlu yanıt verdi.%73’ü aldığı eğitimin beklentilerini karşıladığını söylüyor“Üniversitede aldığım eğitim beklentilerimi karşılamaktadır” değerlendirmesinin de sorulduğu çalışmada 14 bin 995 katılımcıdan %73’ü (10 bin 896 kişi) aldığı eğitimin beklentilerini karşıladığını söyledi.

27 TEM 2020

Prof. Dr. İbrahim Özdemir Dhaka Forum’da

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölüm Başkanı, Birleşmiş Milletler Çevre Programı Danışmanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir, sanal konferans ile gerçekleştirilen Dhaka Forum’da “Geri Dönüşüm Ortamı ve İklim Değişikliği” başlıklı sunum yaptı.“Covid-19 salgını çevre kirliliğini arttırdı”Sunumunda Koronavirüs salgınıyla beraber insanın doğaya verdiği tahribatın gün yüzüne çıktığına dikkat çekten Özdemir, tehlikeli plastik atıklarda ani artış ortaya çıktığını kaydetti.  Özdemir, salgının oluşturduğu panik nedeniyle iklim krizinin dikkatleri dağıttığını, özellikle bu dönemde plastik atıkların daha çok arttığını ve çok sayıda su kütlesinin kirletildiğini belirtti. Özdemir, konuşmasında iklim dayanıklılığı faaliyetleri, iklim politikaları gibi konulara da değindi. Bangladeş, Birleşik Krallık gibi pek çok ülkeden katılımın olduğu programda Covid-19 döneminde meydana gelen plastik atıkların oluşturduğu geri dönüşüm sorunları ve iklim değişikliği konuşuldu.

23 TEM 2020

Arıboğan, İletişim ve Benlik Kavramını Anlattı

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Demirkent Eğitim ve Araştırma Vakfı’nın düzenlediği “Yeni Dünya Düzeninde İletişim ve Benlik Kavramı” programının konuğu oldu. Zoom üzerinden gerçekleşen yayında Arıboğan, benlik ve iletişim olgularının birbirini tamamlayan kavramlar olduğunu vurguladı. “Benlik duygusu tarihsel ve mekânsal olarak değişir”Benlik kavramının duygusal, tarihsel ve mekânsal olarak değişebileceğini söyleyen Prof. Dr. Arıboğan; “Ben olduğunun farkında olmak, sosyal çevre ve özel kimliği ile birlikte tamamlayan şeyi benlik olarak değerlendirebiliriz. Dolayısıyla benlik ve iletişim kavramları birbirini tamamlamaktadır. Benlik, duran bir şey değildir tarihi bir ekosisteme sahiptir. Bilişsel şemalar, zamanın ruhunu yansıtan düşünce dünyasının bir parçası haline gelir. Orta Çağ Hristiyan dünyanın içinde doğmuş ve yaşamaya devam ediyorsanız oranın geleneklerine, algı dünyasına sahip olursunuz. İstanbul’da 21.yüzyılda doğmuş biriyseniz bambaşka bir algı dünyasına sahipsiniz demektir. Yani benlik duygusu tarihsel ve mekânsal olarak değişir diyebiliriz. Bir köyde izole olarak yaşıyorsanız bilgi dünyanız köyde öğrendiklerinizle sınırlı kalır. Ancak dijitali sınırsız kullanabildiğiniz, kütüphanelere gidebildiğiniz bir yaşamınız varsa o zaman artık siz o dünyada yaşamazsınız. Siz o dünyayı yaşarsınız. Dünya size taşınır.” İfadelerini kullandı. “Pandemi dönemi sınırları tahkim eden bir ruh yarattı”Sözlerinin devamında Covid-19 bağlamında küresel değerlendirmelerde bulunan Arıboğan; “Covid-19 bu yüzyılda karşılaştığımız üçüncü büyük kriz. Devlet insanların etkileşimi dijitale taşıyıp tam anlamıyla kitlesel gözetleme mekanizmasının oluşturulması sağlandı. Bu hastalığı hiç duymayabilirdik. Bir krizin içine girdiğiniz andan itibaren coğrafi alanınız artık küresel köyün parçası olmaktan çıkmaya başlıyor. Kendi sınırlarınızı yeniden çizmek durumunda kalıyorsunuz. Ve pandemi dönemi sınırları tahkim eden bir ruh yarattı. İtalyanlar kendi ülkesinde, İspanyollar kendi ülkesinde öldüler. Ve ulusal sınırlar hem coğrafi açıdan hem de kafamızda da çok belirgin hale gelmeye başladı. Devlet, aslında küreselleşmeyi yeni bir katmanla daha kesti. Bu süreç küreselleşmeyi kesen faktör oldu. Askeri bağlamda kesti, güvenlik tehditleri yarattı ve ekonomiyi tamamen değiştirdi. Özellikle bu dönemde kitlesel takip sisteminin olağanüstü geliştiğini söylemek mümkün. Artık devlet merkezli, otoriter ve duvarlarla çevrili, insanı tutsak eden ama bu tutsaklığın farkındalığını yitirmemize sebep olan bir dünyaya giriyoruz.” Dedi.“Dijital ortam bireyleri çıplaklar kampına sokuyor”Prof. Dr. Arıboğan; Dijitalleşmenin yenidünyaya getirilerini değerlendirerek; “Bireyler kendini sosyal medyada özgür hissediyor. Ancak veri olarak bütün bilgilerini açık ediyor. Verilerini sunduğun andan itibaren birey olarak özgür olmak mümkün değil. Dijital ortam, bir manada bireyleri bir çıplaklar kampına sokuyor aslında. Michel Foucault buna panoptikon toplumu diyor. Sürekli gözetlenen, her şeyi açık olan bir toplum. Devlet ne yediğinden tutun da ne sevdiğine kadar her şeyi biliyor. Dolayısıyla her şeye devlet her şeye hâkim olduğu sürece istediği her yöne de sevk edebilecek durumdadır. Ancak bunların farkında değiliz. Farkında olmadığımız için kendimizi özgür sanıyoruz ve kaçış yolu aramanın aksine memnuniyet duyuyoruz.” Şeklinde konuştu.“Küreselleşme ile insan hakları daha çok öne çıkmaya başladı”Sanayi toplumu insanları vatandaş haline getirdiğinin altını çizen Arıboğan; “Vatandaşlar görevleri olduğu kadar hakları da olan insanlardır. Küreselleşme ile haklar daha çok öne çıkmaya başladı. Devletin vatandaşlar üzerinde hakları ortaya çıkmaya başladı. Bugün içine girdiğimiz duvarlı dünya, insanı yeniden modern tebaa haline getirecek olan sınırlı ve gözetleyici sistemdir. Yani bir panoptikan sistemine doğru gittiğimizi ve modern tebaa anlayışına sahip olacağımızı düşünüyorum. Tebaa olduğumuz andan itibaren ben duygusundan çıkarız. Sürünün parçası olmaktan öteye geçemeyiz.” İfadelerini kaydetti.

21 TEM 2020

Uzaktan Eğitim Araştırması Sonuçlandı

18 Mart’ta Yükseköğretim Kurulu’nun aldığı kararla Mart ayının sonunda itibaren tüm Türkiye’de üniversitelerin uzaktan eğitime geçmesi kararlaştırılmıştı. Üsküdar Üniversitesi, Türkiye genelinde 350 üniversite öğrencisi ile gerçekleştirdiği araştırmada gençlerin uzaktan eğitime bakış açısını değerlendirdi. Covid Gençlik isimli araştırma, katılımcıların yüzde 48’inin bazı derslerin yüz yüze sınıf ortamında bazı derslerin ise online olarak uygulanacağı hibrid modelini tercih ettiğini ortaya koydu. Pandemi sürecinde toplumda büyük ilgi uyandıran birçok sosyolojik ve psikolojik araştırmaya imza atan Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Tuğba Aydın Öztürk tarafından yürütülen Covid Gençlik isimli bir araştırma gerçekleştirdi.Öğrencilerin fikir ve beklentileri analiz edildiHaziran 2020’de Türkiye genelinde 350 öğrencinin katılımı ile gerçekleştirilen ‘Covid Gençlik’ isimli araştırma, üniversite öğrencilerinin bu süreçte devam eden uzaktan eğitim hakkındaki olumlu ve olumsuz fikirleri ile beklentilerini anlamak için uygulandı. Araştırmaya Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Tuğba Aydın Öztürk öncülük etti.Araştırmaya katılanların yüzde 18’inin üniversite 1. sınıf, yüzde 21’inin üniversite 2. sınıf, yüzde 28’inin üniversite 3. sınıf, yüzde 22’sinin üniversite 4. sınıf, yüzde 6’sının yüksek lisans ve yüzde 2’sinin doktora öğrencisi oldukları görüldü. Katılımcıların yüzde 35’i devlet ve yüzde 65’i vakıf üniversitesi öğrencisi olup, yüzde 95’i Covid-19 sürecinde derslerin online olarak uzaktan eğitim olarak devam ettiğini belirtti.Hibrid eğitim modeli beğenildiKatılımcılardan yüzde 48’inin bazı derslerin yüzyüze sınıf ortamında bazı derslerin ise online olarak uygulanacağı hibrid modeli tercih ettiklerini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, “Hibrid modeli melez, karışık ya da harmanlanmış öğrenme olarak düşünebilir. Bu metodda geleneksel öğrenme yöntemi ile çevrimiçi sınıflar bir araya geliyor. Çalışmaya katılan öğrencilerin yüzde 46’sı derslere yüzyüze geleneksel yani kampüs ortamında devam etmek istediklerini belirttiler. Arkadaş ve okul ortamını özleme, yüzyüze eğitimde daha iyi konsantre olma ve daha fazla etkileşim imkanı vermesi gibi sebeplerle öğrenciler geleneksel öğrenme metodunu tercih ettiler. Katılımcıların yalnızca %6’sı sadece online gerçekleşecek derslere devam etmek istediğini ifade etti. Uzaktan eğitim, lisansüstü öğrenciler ve hem üniversite okuyup hem de çalışmak durumunda kalan öğrenciler için faydalı bir model olarak öne çıkıyor. Diğer taraftan sanat, tıp alanları ya da fen bilimleri gibi uygulamalı alanlarda online eğitim uygulamaları yeterince verimli bulunmadı” dedi.Trafikte zaman kaybını önlemesi avantaj sağlıyorÖztürk, katılımcılara göre uzaktan eğitimin verimini etkileyen olumlu faktörlerin başında yüzde 62’lik oran ile asenkron derslere katılmanın geldiğini söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü:“Asenkronize derslerde öğrenciler, eğitmen tarafından kaydedilen ders içeriğine istedikleri zaman ve istedikleri kadar erişim sağlayabildikleri için tekrar yapabilme imkanına sahip oluyorlar. Öğrencilerin yüzde 61’i derslere istedikleri yerden devam edebilmenin ve fiziksel sınırların ortadan kalkmasının olumlu bir gelişme olduğunu belirtti. Öğrencilerin yüzde 58’i uzaktan eğitim sayesinde ulaşım, barınma ve dışarıda beslenme için harcanan ekonomik giderlerin azalmasını ve yüzde 49’u özellikle büyükşehirler başta olmak üzere trafikte vakit kaybetmek zorunda kalmamayı eğitimin verimliliğini arttıran unsurlar olarak görüyor. Uzaktan eğitimin verimini arttıran diğer olumlu özellikler ise; yüzde 45 oranında ortamın daha esnek ve konforlu olması, yüzde 38 oranında öğrencilerin kendisine daha çok vakit ayırabilmesi, yüzde 33 oranında ise sanal toplantı tecrübesi kazanma olarak sıralandı.”Covid – 19 ders verimliliğini düşürdüCovid-19 sürecinde öğrencilerin yüzde 55’inin bu süreçte kendilerini isteksiz ve mutsuz hissettiklerini ve bu sebeple derslerden gerekli verimi alamadıklarını belirten Öztürk, “Özellikle 20 yaş altındaki gençlerin 3 aya yakın bir süre evden çıkamadığı, diğer öğrencilerin ise mümkün olduğunca az dışarı çıktıkları düşünüldüğünde, motivasyon eksikliğinin eğitimin içeriğinden çok salgın şartlarıyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Ancak yine de eğitimin verimini olumsuz yönde etkileyen ilk faktör olarak karşımıza çıkar. Salgının ülkemizde görülmesinin hemen ardından sanal sınıflarda eğitime çok hızlı bir biçimde geçildi ve bu süreçte eğitmenler ve öğrencilerin sisteme çok hızlı adapte olması beklentisi oluştu. Ancak sonuçlar, katılımcı öğrencilerin yüzde 40’a yakınının sanal sınıfta dersi anlamakta güçlük çektiğini ortaya koydu” dedi.Kurumlar uzaktan eğitim altyapısını güçlendirmeliKatılımcıların yüzde 24’ünün eğitmenlerin sanal teknolojilere uyum sağlayamadığını belirttiklerini ifade eden Öztürk, “Dersin devamlılığı, bağlantının zayıf olması ve ekranın donması gibi sebeplerle kesintiye uğrayabiliyor. Öğrencilerin yüzde 33’ü bağlantı hızının düşük olması sebebiyle derslerde konsantrasyon sorunu yaşadığını belirtti. Bu sebeple önümüzdeki eğitim dönemlerinde hibrid eğitim modeline hazırlanan tüm eğitim kurumlarının altyapı konusunda hazırlıklı olması bekleniyor. Öğrenciler açısından uzaktan eğitimin verimini olumsuz etkileyen kişisel etkenler de araştırma sonuçlarında görüldü. Kişisel etkenler; yüzde 28 ev işleriyle ilgilenmek zorunda olmak, yüzde 21 sınıf arkadaşlarından ayrı kalmak, yüzde 20 evde kendine ayıracak zaman olmaması, yüzde 11 evde kendine ayıracak mekan olmaması ve internet paketinin yetmemesi olarak sıralandı” dedi.Dr. Tuğba Aydın Öztürk: “Çoklu iş birliği dönemine girmeliyiz” Dr. Tuğba Aydın Öztürk, eğitmenlerin ve öğrencilerin sanal teknolojileri kullanma konusunda eğitim alması gerektiğini söyledi ve sözlerini şöyle sonlandırdı:“Covid-19 pandemisinin dünya genelinde belirsiz bir süre daha devam edeceği, çok sayıda büyük şirketin ve üniversitenin uzaktan çalışma, uzaktan eğitim modellerine geçiş yaptığı göz önünde bulundurulduğunda bu konuda hazırlıklı olmak gerektiği görülüyor. Anaokulundan üniversiteye kadar her seviyede eğitim kurumu altyapısal olarak hibrid eğitim için gereken kaynakları geliştirmeli ve GSM operatörleri sanal video, konferans, toplantı uygulamaları için dijital altyapılarını yeni normale uyumlu hale getirmelidir. Kısa süreçte harcanacak emek ve maddi kaynaklar, uzun vadede Türkiye’nin yüksek öğretim kalitesine olumlu katkılar sağlayacaktır.”

20 TEM 2020

“Travmaların Gölgesinde; Politik Psikoloji” Raflarda

Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın editörlüğünü yaptığı “Travmaların Gölgesinde Politik Psikoloji” kitabı raflardaki yerini aldı. İnkılap yayınevinden çıkan kitap, aralarında Üsküdar Üniversitesinden akademisyenlerin bulunduğu 12 ismin makalelerinden oluşuyor.“Türkiye ve dünya tarihinden örneklerle toplum davranışlarını inceliyor”Siyaset bilimi ile psikoloji biliminin kaçınılmaz kesişim noktası olan politik psikoloji literatürüne başlangıç niteliğinde olan kitap, toplum psikolojisini güncel siyasi gündemin önünde tutarak, çatışmalı ilişkilere neden olan psikolojik temelleri ve bu çatışma süreçlerinde kullanılan toplumsal sembolleri irdeliyor.Aynı zamanda Üsküdar Üniversitesi Politik Psikoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü de olan Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan editörlüğünde hazırlanan Travmaların Gölgesinde: Politik Psikoloji, Türkiye ve dünya tarihinden örneklenen politik süreçlerde insan ve toplum davranışlarını inceliyor, güncel siyasal refleksler ile toplum tarihi arasındaki bağlantıları ortaya koyuyor.Politik psikoloji disiplinine önemli bir katkı sağlayan bu akademik çalışma; grup kimliklerinin oluşumu ve dinamiği, kitle psikolojisi, etnik kimlikler, “ben” ve “öteki” ayrımı, terörizmin psikolojik temelleri, kitle iletişim araçlarının kullanımı, propaganda aygıtları, iç savaş, soykırım ve katliam gibi geniş kapsamlı konulara ilişkin ön kabulleri tartışmaya açıyor. Okurlara toplumsal travma, yas ve seçilmiş zafer süreçlerine yönelik tutum ve davranışlarını ve bunu doğuran toplumsal belleklerini sorgulama olanağı tanıyor.“Üsküdar Üniversitesi Akademisyenleri bu kitapta buluştu”Toplamda 12 makaleden oluşan kitaba, Üsküdar Üniversitesi Politik Psikoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde siyasal ve sosyal bilimler alanında akademik çalışmalarını sürdüren bilim insanları ve misafir öğretim üyelerinin katkısı da bulunuyor.Araştırma kitabı kategorisinde yayımlanan kitaba Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü Doç. Dr. İ. Arda Odabaşı, Psikoloji Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Meltem Narter, Felsefe Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Ömer Osmanoğlu ve Doktorant Ayça Ferda Kansu makaleleriyle katkıda bulundu.

17 TEM 2020

İTBF Akademik Kurul Toplantısı Gerçekleştirildi

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Akademik Kurul toplantısı, Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın katılımlarıyla İletişim Fakültesi bahçesinde yapıldı.İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın hoş geldiniz konuşmasıyla açılan toplantıda bir önceki eğitim yılı değerlendirildi.İdari ve akademik kadronun katılımlarıyla gerçekleştirilen toplantıda aynı zamanda İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi’nin artıları, eksileri ve gelecek planları hakkında da fikir alışverişi yapıldı.

16 TEM 2020

Üsküdar’da ‘Çevre Ahlakı’ Bilimsel Çalışmaları…

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir, her hafta Endonezya’dan İngiltere’ye, Kenya’ya dünyanın farklı ülkelerinde Webinar üzerinden ders vermeye ve panellere katılmaya devam ediyor. Özdemir, Covid-19 pandemisinin ardından tabiata ve doğal hayata olan bağlılığın artması hasebiyle “Pandemi Dönemimde Çevrenin Anlamı Düşünmek” konusuna ilişkin bilgilendirmelerini sürdürüyor.“Covid-19 pandemisi ile birlikte tabiatın değerini anladık”Pandemi ile beraber tabiata ve doğal hayata olan bağlılığımızın daha da arttığına dikkat çeken Özdemir; “Covid-19 pandemisi ile birlikte eve kapanmak zorunda kaldığımızda tabiatın değerini anladık. Bir yandan da tabiata verdiğimiz tahribatı görmeye başladık. Pandemi sonrasında yapılan ölçümler insan- tabiat ilişkisine de ilgi arttı. Çevreciler bir kez daha kendilerini anlatma fırsatı buldular. Çevreciler çeşitli platformlarda sorunu ayrıntılı olarak anlatmaya; çevrenin korunması, sürekli kalkınma ve gelecek nesiller konusundaki duyarlıklarını anlatmaya başladılar.” İfadelerini kullandı.“Üsküdar Üniversitesi çevre ahlakı ile ilgili bilimsel çalışmalara ev sahipliği yapacak”Çevre, tabiat ve doğa ile ilgili Finlandiya’da iki yıl ders veren, yurt içi ve yurt dışında pek çok bilimsel toplantıya katılan ve doktora eğitimini çevre etiği üzerine yapan Prof. Dr. Özdemir’in hâlihazırda konuyla ilgili kitap ve makaleleri de bulunuyor.Prof. Dr. Özdemir aynı zamanda Sürdürülebilir Kalkınmanın Dini ve Kültürel Boyutu konularında UNEP (BM Çevre Programı)’na danışmanlık yaptı.Halen bir ekiple birlikte İslam Çevre Beyannamesi üzerinde çalışan Prof. Dr. Özdemir yakında Üsküdar Üniversitende Uluslararası İslam Çevre Ahlakı Forumunu kuracaklarını söyledi.Böylece Üsküdar Üniversitesinde Çevre Ahlakı konusunda bilimsel çalışmalara ev sahipliği yapacak.Prof. Dr. İbrahim Özdemir’in katıldığı programlardan bazıları ise şöyle;Metaphysical Dimensions of Muslim Environmental Consciousness, Islmaic Courses, London, 15 Haziran 2020, Londra-İngiltere.Islamic University of Science and Technology Awntipora Pulwama Kashmir. 14 Haziran 2020. Keşmir-Hindistan.The Meaning of Life in Pandemic Era: A Nursian Perspective, IAIN (S. Abdurrahman Siddik Bangka Belitung University), 11 Haziran 2020. Jakarta-Endonezya.UNEP, Islamic Environmental Charter Core Team Meeting, Webinar, 30 Haziran 2020.Türk Dünyası Felsefeciler Çalıştayı, Webinar, 26 Haziran 2020. Üsküdar Üniversitesi- Türk Felsefe Derneği.Man in the View of Said Nursi and Its Relevance for Contemporary People in Pandemic Era, Webinar, 11 Temmuz 2020, EndonezyaEnvironmental Ethics in Pandemic Times, Webinar, 14 Temmuz 2020, HindistanEnvironmental Ethics in Pandemic Times, Webinar, 19 Temmuz 2020, Jammu and Kashmir

13 TEM 2020

Tarhan ve Arıboğan TÜBA’nın Çıkardığı Yeni Kitap İçin Yazdı

Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Şeker, Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ali Özer ve Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi (AYBÜ) Dr. Öğr. Üyesi Cem Korkut’un editörlüğünde oluşturulan “Küresel Salgının Anatomisi: İnsan ve Toplumun Geleceği” başlıklı kitap yayımladı. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan ve İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın da yazılarının bulunduğu kitapta sağlıktan eğitime, bilişim teknolojilerinden siyaset bilimine, ekonomiden uluslararası ilişkilere kadar geniş yelpazede salgın sonrası dönem için öngörüler yer alıyor.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Pandemiler psikolojik fenomenlerdir”Prof. Dr. Nevzat Tarhan kitapta; “Küresel Salgın Sonrası İnsan İlişkileri: Yeni Dünyada Yeni Doğrular” başlığı altında küresel salgın sonrası insan ilişkilerini şu şekilde değerlendirdi: “Pandemiler aynı zamanda psikolojik fenomenlerdir. Pandemi Psikolojisi üzerine literatür taraması yaptığımızda ardıl sarsıntıların hep psikolojik boyutla ilgili olduğu dikkati çekmektedir. COVID-19 enfeksiyon pandemisi alışılmış doğal afetlerden farklı olarak insanı yer ve zamandan bağımsız olarak etkileyen bir travmadır. Ne zaman ve nereden geleceğini bilmeden insanın yaşamını etkilemiştir. Salgın; çaresizlik, yetersizlik, karamsarlık, kuşatılmışlık, gelecek endişesi ve ümitsizlik duyguları uyandırdı. Salgın ile ortaya çıkan belirsizlik ise kaygıyı artırdı. Krizlerin tehlike boyutu allostatik yük dediğimiz tükenmişlik duygusu uyandırır. Diğer taraftan fırsat boyutuna odaklanılabilirse travma geliştiren travmaya dönüşür. Zihinsel dönüşüm, sosyal dönüşüm, ekonomik dönüşüm ve politik dönüşüm zincirleme takip eder. Modern insan sosyal hareketlilik, ekonomik hareketlilik ve bedeni rahatlık döngüsü içeresinde idi. Virüs pandemisi ile insanın konforu bozuldu, özgürlüğü kısıtlandı, hız ve haz odaklı yaşamını değiştirmek zorunda kaldı. İlk değişen şey ise insanların yakın ilişkileri ve yaşantıları oldu. Bu çalışmada, insanı biyo-psiko-sosyo-spritüel bir varlık olarak ele alıp analizler ve çıkış yollarını tartışacağız.” İfadelerine yer verdi.Prof. Dr. Arıboğan: “Yeni Ortamda küresel güvenlik algıları şekilleniyor”Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ise Covid-19 pandemisini küresel açıdan incelediği yazısında ‘Pandemi Sonrası Dönemde Küresel Güvenlik ve İşbirliği: 19. Yüzyıl Avrupa Ahenginden 21. Yüzyılın Küresel Ahengine’ başlığı altında şu değerlendirmelerde bulundu: “Avrupa Ahengi sistemi 19. yüzyıl boyunca sürdürülebilen görece istikrarlı ve barışçıl bir düzen kurgulamakla birlikte,  o düzenin kendi içinden yükselen dönüştürücü ve devrimci dinamiklerini durdurması mümkün olamamıştır. 20. yüzyılın başlangıcında Avrupa coğrafyası politik güç dengelerindeki değişimlerden ve özellikle askeri teknolojideki ilerlemeden kaynaklanan yeni arayışların sinyallerini vermeye başlamıştır. İki küresel çaplı savaşa meydan veren önceki asırdan 21. yüzyıla kalan uluslararası politika mirası, devletlerin dış politikalarının toplamından oluşan bir ilişkiler bütünü değil, devletlerin sistemde değişiklik yapabilmeleri adına çok az alanın kaldığı küreselleşmiş bir dünyadır. Bu yeni ortamda küresel güvenlik algıları, geleneksel askeri çerçevenin dışına çıkarak çevresel tehlikeler, salgın hastalıklar, iktisadi krizler ve doğal afetler gibi yeni boyutlarıyla şekillenmektedir. Öte yandan ilk yirmi yılda küresel terör ve  küresel ekonomik kriz gibi iki büyük tehditle karşılaşan küresel toplumun, tam da  Endüstri 4.0 uygarlığına geçişin eşiğinde birçok belirsizlikle mücadele ederken bir de pandemiye (COVID-19) yakalanması varoluşsal bir krizin kapısını aralayan ağır bir travmadır. Bu koşullarda pandemi gibi tüm ülkeleri tehdit eden ortak bir düşmanın varlığına rağmen, işbirliği yerine ülkeler arasındaki rekabetin ön planda olması ve BM, NATO ya da DSÖ’nün ortak bir platform olarak kullanılamaması, gelecek adına umut vermemektedir. Önümüzdeki dönemde barış ve güvenliğe yönelik tehditlerin, küresel terör, çevre, salgın gibi devlet dışı alanlardan ve sadece belirli bir bölgeye yönelik değil, ABD-Çin rekabeti gibi, büyük güçler arasındaki ilişkileri de kapsayacak şekilde ve küresel bir içerikte olacağını bilmek önemlidir. 19. yüzyılda hayata geçirilebilen “Avrupa Ahengi” sistemini 21. yüzyılda bir küresel ahenk modeline dönüştürebilmek ancak çok taraflı ve adil bir katılımla mümkündür.” İfadelerini kullandı.

13 TEM 2020

15 Temmuz, “Politik Psikoloji Bağlamında” Ele Alındı

Üsküdar Üniversitesi ev sahipliğinde Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER) ve Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği (ASSAM) iş birliğinde 15 Temmuz destanının 4. yıldönümünde “Politik Psikoloji Bağlamında Darbeler” başlıklı panel gerçekleştirildi. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, ülke ve toplum olarak geçmişte yaşadığımız darbelerden mutlaka ders alınması gerektiğini vurguladı. “15 Temmuz’u analiz ettiğimiz gibi 31 Mart’ı analiz etseydik, oradan doğru sonuçlar çıkarsaydık Türkiye 100 senesini kaybetmezdi diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Şu anda yeni bir derin devlet oluştuysa ve bu yeni derin devletin halka operasyon yaparak seçimleri iptal edeceği şeklinde planları varsa bu planları akamete uğrar. Zamanın ruhu buna aykırı bunu görelim” ifadelerini kullandı.Üsküdar Üniversitesi, Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER) ve Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği (ASSAM) işbirliğinde 15 Temmuz destanının 4. yıldönümünde “Politik psikoloji bağlamında darbeler” paneli gerçekleştirildi.Prof. Dr. Mehmet Zelka: “15 Temmuz menfur hareketi, en planlı, en yaygın ve zararı en büyük hadiseydi”Covid-19 önlemleri çerçevesinde sanal bir ortamda çevrimiçi olarak gerçekleştirilen panelin selamlama konuşmasını yapan Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka, 15 Temmuz menfur hareketinin darbeler tarihi içerisinde en planlı, en yaygın ve amaç bakımından da en kapsamlı, zararı da en fazla olan harekâtlardan biri olduğunu söyledi. 15 Temmuz darbesinin diğerlerinden farklı bir yönü olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Mehmet Zelka, “Bu sadece Türkiye’nin yönetimin değiştirilmesi meselesi değildi. Türkiye’nin istiklaline, istikbaline yönelik bir harekâttı. Bu Türkiye’ye 400 milyar doların üzerinde mali yük getiren, ekonomiyi sıkıntıya sokacak ve yöneticilerin, Cumhurbaşkanımızın Başbakanımızın canına kastedecek kadar büyük bir harekâttı. Ama şükürler olsun ki insanlarımız tek bir yürek halindeydi. 15 Temmuz içerisinde bütün vatandaşlarımızın siyasi yelpazenin genelinde hepsinin, memleketin siyasetine sahip çıkmaları çok önemliydi” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “15 Temmuz, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını hedef aldı”Selamlama konuşmasının ardından panele geçildi. Panelistlerden Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı, Üsküdar Üniversitesi Politik Psikoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan 15 Temmuz darbe teşebbüsünün önceki darbelerden farklı olarak sadece bir kesimi değil, toplumun her kesimini hedef aldığını söyledi. Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Aslında tam anlamıyla, terör dehşet ortamı yaratıldı. Türkiye bugüne kadar çok darbe gördü ama böyle bir şey görmedi. Daha çok spesifik siyasilere yönelik eziyet söz konusu olurdu. Bir tanımlaması vardı insanlarda, bu solcu, bu ülkücü bu İslamcı gibi tanımlamalar vardı. Ama bu darbenin ortaya çıkardığı eziyet, zulüm kitlesel bir şey, yani herkesi hedef aldı. Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını hedef aldı ve darbenin olduğu gece aslında hep beraber zulme uğradık” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Herkesin mücadele ettiği bir ortaklaşma oldu”15 Temmuz’un devlet açısından da insanlar açısından da büyük bir travma olduğunu kaydeden Arıboğan, “Çünkü her şeyden önce 15 Temmuz meselesi bir güven yıkılmasına yol açtı. Devlet zorda kaldığı zaman halk için bir sığınma yeridir. Yani devlete sığınırsınız. 15 Temmuz olduğunda da devleti görmek istedi insanlar. Yani ne zamanki Sayın Tayyip Erdoğan çıktı konuştu o zaman Türkiye’nin ruh hali değişti. Ondan sonra bir mücadele de başladı. Yani işgale uğramış bir halk noktasına geldik. Açıkçası kendi adıma şöyle de düşünüyorum… O kadar Türkiye kutuplaşmış, o kadar ki bir grup diğerinden nefret ediyor. Yani bu ülke düşman işgaline uğrasa ülkenin yarısı düşmanı tutacak hale gelmiş diyordum. Yani o kadar bir kutuplaşma vardı. Fakat bu 15 Temmuz ile birlikte birbirinden çok farklı insanların da bu konuda ne kadar dirençli olduğunu gördük. Belli bir partinin sokakta olduğu gibi bir şey yok. Ne olduğu anlaşıldığı andan itibaren o grupla yakınlığı olmayan herkesin mücadele ettiği bir ortaklaşma oldu. Yenikapı ruhu dediğimiz şey o” diye konuştu.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Geleceğe güvensizlikle bakılmıyor”Ülkesini koruyabilen bir devlet varlığı duygusunun önemli bir şey olduğunu kaydeden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Şu anda Türkiye genel olarak içine kapalı memnuniyetsiz değil, özgüveni yüksek bir ülke. Üstelik ekonomik sorunlarla mücadele ediyoruz. Pandemi ile mücadele ediyoruz. Ama geleceğe güvensizlikle bakılmıyor. Anketlere bakıldığı zaman da işini kaybetme olasılığı olabileceğini düşünüyor, ekonomisinin daralacağını düşünüyor ama nihai noktada “ümitliyiz devlet çözer” diye düşünüyor. Bu duygunun hala devam ediyor olması önemli diye düşünüyorum. Cumhurbaşkanımız da söylemiş geleceğimize sahip çıktık diye. Gerçekten 15 Temmuz askeri darbesi başarılı olsaydı Türkiye açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin bir geleceği olmazdı. Başka birtakım birimlerin geleceği haline gelebilirdi. Bunun durdurulması çok önemli oldu” dedi. Bugün gelinen noktada 15 Temmuz travmasının büyük ölçüde atlatıldığını düşündüğünü kaydeden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Zaman zaman bunu hatırlıyoruz. Bu darbenin ötesinde bir şeydi, çok ağır bir savaş açtılar Türkiye’ye, büyük bir terörist savaş açıldı Türkiye’ye darbenin çok ötesindeydi diye düşünüyorum. Kişileri siyasileri de değil bence bütün Türkiye halkını karşısına almış olan bir savaşla Türkiye mücadele etti ve güçlü bir liderlikle, Erdoğan’ın liderliğiyle bu süreçten çıktık. Bu da önemli bir şey zaten Halk da bunu kendisine yönelik ilgisine desteğine, Ak Parti’den ve siyasilerden bağımsız olarak da gösterdi” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “31 Mart’ı doğru analiz edilseydi Türkiye 100 sene kaybetmezdi”Panelistlerden Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan da 15 Temmuz darbe girişiminden alınan dersler olduğunu belirterek tarihimizdeki geçmiş olaylardan dersler çıkarmış olsaydık belki de bugün 15 Temmuz gibi darbe girişimlerinin yaşanmayabileceğine dikkat çekti. Acılar, darbe ve travma gibi hayat olaylarının büyümenin bir parçası olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, toplum olarak darbe ve demokratikleşme, çağı yakalama, olgunlaşma sürecinde bir döneme takılıp kaldığımızı belirterek “Bu olgunlaşma sürecinden daha üst bir seviyeye geçebilmek için, demokrasinin yedi evresi var. Yedi evrenin üçüncü, dördüncü evresinde takılıp kalmıştık. Yani milli iradenin emrine ordumuz bir türlü girmiyordu ama bu musibet bizi en çok neyi öğretti biliyor musunuz? Artık biz bütün dünyada otokrasi değil, demokrasinin önemli olduğunu öğrettik. Mesela biz 31 Mart olayını doğru okusaydık, birçok olayı bugünlere getirmezdik. Aynı 15 Temmuz’u analiz ettiğimiz gibi 31 Mart’ı analiz etseydik ve oradan doğru sonuçlar çıkarsaydık, Türkiye 100 senesini kaybetmezdi. Bu söylediğim büyük bir iddia” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Ordu, neden 10 gün bekledi?”Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sözlerine şöyle devam etti: “31 Mart’ı niye okuyamadık? O dönemde büyük bir sultan var. Büyük bir imar faaliyeti yapmış. Demiryolunu düşünün. Medine’ye kadar demiryolu gitmiş. Tıbbiyeyi Şahaneler kurmuş ve bunu yaparken manevi cihat gibi yapmış bu hizmeti. Bunu yaparken otoriter metotlar kullanmış. Bu kadar iyi şeyler yaparken otoriter yöntemleri tercih etmiş. Operasyonlarla korku atmosferi oluşturmuş. Korku iklimi oluşturmuş, bu iklimle 33 sene ayakta tutmuş ama yetiştirdiği gençler, İttihat ve Terakki onu yıkmış. Neden yıkmış? İşte burada darbelerden çıkarılacak dersler. Yetiştirdiği gençler ne diyor? 31 Mart’ta atılan sloganları düşünelim. Bir grup uhuvvet, hürriyet, müsavat, adalet, eşitlik diyor. Bir grup da irtica diyor. “Şeriat isteriz” diyor. Dini duyarlılığı olan bir padişah var. Bir grup çıkmış şeriat istiyoruz diyor. Sanki şeriat meşrutiyet karşıtı bir hareket oluşmuş. Sanki meşrutiyet İslam’a karşı gibi bir tepki ortaya çıkmış o dönemde. 31 Mart, 10 gün sürüyor. 10 gün sürdüğü halde 1. Ordu, Selimiye’de 10 gün duruyor. Çok güçlü bir ordu, bunu çok rahatlıkla bastırır. Neden bastırmıyor? Şu anda tarihçilerin kanıtlayamadığı bir durum var. Biz politik psikoloji açısından ele alıyoruz olayı. Neden ordu duruyor ve orada şeriatçılık sloganları atılıyor. Meşrutiyet 1876’daydı. O zamanki şartlarla Abdülhamit, meclisi ıskat etti ve 30 sene devleti yönetti. Osmanlı derin devleti 2. Meşrutiyeti tekrar askıya almak için halka bir operasyon mu çekti? Halkın içerisinde tekrar eski düzeni isteyen grupları harekete geçirip sokağa çıktı.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Osmanlı derin devleti ele alıp yaptı”Tam 31 Mart’ın sonuçları alınacakken Hareket Ordusu çıktı.  Çünkü darbelerle sonuç alınamayacağını zamanın ruhu, o zaman da böyle bir şeye müsaade etmiyordu. Halkta gençlerde karşılığı yoktu. Gençlerde karşılığı olmayan bir şeyi Osmanlı derin devleti ele alıp yaptığı için Hareket Ordusu ortaya çıktı. Mehmet Şevki Paşa gibi dirayetli birisi toparlayabildi. İstanbul’a gelip 10 gündür bastırılamayan darbeyi bastırıyor ve Abdülhamit’i bir şekilde saltanatına döndürülmesine heveslenen operasyon geri tepiyor. Buradan da dersler çıkarılmalı.”Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Geçmişteki darbelerde de halka operasyon yapıldı”Halka operasyon yapılmasının geçmiş darbelerde de olduğunu belirten Tarhan, “Halka operasyon yapılması 27 Mayıs’ta da oldu. 28 Şubat’ta oldu. Bunları konuşalım. 28 Şubat’ta toplumun bir kesimini kontrollü olarak gerilimin stratejisiyle kitlesel düşman ilan ettiler. Dindar insanları. Ve aslında 15 Temmuz’da gösterilen tepkinin arka planında toplumun her damarından kesim vardı. 15 Temmuz sonrasında panik bozukluğu olan bir hastam gelmişti. O gece sokağa çıktığını anlattı. 12 Eylül darbesinde 12 yaşında olduğunu ve o dönemde babasının cezaevinde işkence gördüğünü, o dönemden beri de darbelere karşı tepkisi olduğunu dile getirdi. Sol kesimler, özgürlükçü kesimler, dindar kesimlerde darbeye karşı bir antikor oluştu ve bunun sonucunda da toplumsal bir tepki oldu. Sayın Cumhurbaşkanının karizmatik liderliği ortaya çıktı ve olay çok şükür toplumun ve milli iradenin lehine sonuçlandı ” dedi.Şu anda Türkiye’de derin devletin var olup olmadığını bilmediğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Şu anda yeni bir derin devlet oluştuysa ve bu yeni derin devletin halka operasyon yaparak seçimleri iptal edeceği şeklinde planları varsa bu planları akamete uğrar. Zamanın ruhu buna aykırı bunu görelim” dedi.Adnan Tanrıverdi: “Eğer bir darbe daha görmek istemiyorsak siyasi istikrara ihtiyacımız var”Üsküdar Üniversitesi Mütevelli Heyet Üyesi, Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi ise darbelerin dayanaklarından birinin siyasi istikrarsızlık, koalisyon dönemleri olduğunu belirterek darbelere karşı en güvenli sistemin başkanlık sistemi olduğunu söyledi. Tanrıverdi, istikrarın korunmasının önemine işaret ederek şunları söyledi:“Başkanlık sistemini, istikrarı sağlayan en iyi sistem olarak görüyorum. Darbecilere ve darbecilere imkân veren yasal mevzuat olmaması lazım. Devletin ve milletin genel manevi değerlerine ters, ideolojik kadrolaşmaya bürokraside imkân vermeyecek düzenlemeler yapmak lazım. Eğer bir daha darbe görmek istemiyorsak mutlaka siyasi istikrara ihtiyacımız var. Yasal mevzuatımızı gözden geçirelim. FETÖ’nün örgütlenmesi, hücre sistemi. Hücre sistemi örgütlenmede beş kişi bulunur. Birisi liderdir, diğerleri hücrenin üyeleridir. Hiçbiri birbirini tanımaz. Bu hücrelerden salkımlar oluşur. Her hücrenin lideri bir üstte bir hücre daha oluşturur. Dolayısıyla FETÖ böyle hücrelenmiş. Bu hücreleri de hem silahlı kuvvetlerin hem yargının hem de bürokrasinin içerisine yerleştirmiş. Ondan sonra bunlara yukardan talimatı vermiş, hepsi harekete geçmişler. Bir bakıyoruz ki uçağın pilotu geliyor meclisi bombalıyor. O nedenle bürokrasi içerisinde ideolojiik kadrolaşmalara imkân veremeyecek hem yönetim sistemi hem mevzuat sistemimizin olması lazım.”Adnan Tanrıverdi: “15 Temmuz, istiklal mücadelesi kadar önemli bir mücadeleydi”15 Temmuz’un her iki yönden çok önemli olduğunu vurgulayan Adnan Tanrıverdi, “15 Temmuz istiklal mücadelesi kadar önemi bir mücadeleydi. Yani halkımızın tamamının katıldığı, bu milletin yetiştirip ama dış güçlerin kontrolüne girmiş olan, psikolojik bozukluğu olan askerlerin devletin silahlarıyla milletin üzerine meclisin üzerine silah yağdırdığı, Cumhurbaşkanımızın çağrısına uyan halkın gayretiyle bastırılmış, durdurulmuş kısa zamanda kontrol ele geçirilmiş fevkalade önemli hem hain bir darbe girişimi hem de istiklal harbi kadar önemli bir mücadele ile önleme girişimi olan bir tarihtir” dedi.

10 TEM 2020

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: "Z Kuşağı Kayıp Kuşak Olmasın"

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji bölümü ile İletişim Fakültesi tarafından gerçekleştirilen araştırma, gençlerin aile ve evlilik kurumuna ilişkin güncel tutumlarını ortaya koydu. Türkiye’nin 7 bölgesindeki devlet ve vakıf üniversitelerinde öğrenim gören 3 bin 266 öğrencinin katılımıyla gerçekleşen çalışma ilginç sonuçlarıyla dikkat çekti. Gençlerin %58.4’ü evlilik kurumunu “Mutlu bir beraberlik” olarak tanımladı. Araştırmada “Evlilik niçin önemlidir?” şeklindeki soruya  %89,2 oranında “Hayatı sevdiğimle paylaşmak için” yanıtı verildi. Katılımcılar “Eş seçerken nelere dikkat edersiniz?” sorusunda da %80,5 oranla “İyi huylu olması” yanıtını verdi. Tahsilli olması, iyi bir meslek ve iş sahibi olması ise daha az tercih edildi. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan ise araştırma sonuçlarının iyi okunması ve anlaşılması gerektiğini belirterek “Z kuşağının kayıp kuşak yani sıfır kuşağı olması istenmiyorsa karakter inşaa eden bir eğitim sistemine gidilmesi gerekiyor” uyarısında bulundu. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı ve Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Aylin Tutgun Ünal sorumluluğunda gerçekleştirilen araştırma, üniversite gençliğinin aile ve evlilik kurumuna bakışını ortaya koymayı hedefledi.“Türkiye Gençlik ve Aile Araştırması” Sonuçları, Covid-19 salgını nedeniyle alınan önlemler kapsamında çevrimiçi düzenlenen basın toplantısında açıklandı. Basın toplantısına Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Gazetecilik Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Aylin Tutgun Ünal katıldı.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Küresel boyutta olumsuz gelişmeler, Türk aile yapısı için de risk oluşturuyor”Günümüz toplumlarında toplumsal değişmenin etkisiyle aileye ve evliliğe yüklenilen anlamların farklılaştığını kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Son zamanlarda eşler arası yaşanan geçimsizlik, çatışma ve boşanma oranlarının yükselmesi gerek çiftler üzerinde gerekse evlenmemiş bireyler üzerinde aile ve evlilik kurumuna ilişkin farklı toplumsal, ekonomik ve psikolojik sonuçlar doğurmaktadır. Öte yandan evliliğin özellikle gençler arasında sorgulanmaya başlanması, yeni yaşam biçimlerinin doğmasına yol açmaktadır. Tek ebeveynli aileler, nikahsız birliktelikler, solo (tekil) yaşamlar aileye alternatif türler olarak ortaya çıkan yaşam biçimleri arasındadır. Bu bağlamda özellikle gençlerin aile ve evlilik kurumuna ilişkin güncel tutumlarının bilimsel alan araştırmalarıyla belirlenerek sonuçlarının kamuoyunun gündemine taşınması önem arz etmektedir. Bu araştırmayla gençlerin aile ve evlilik kurumuna ilişkin tutumlarının geniş bir çerçevede araştırıp analiz ederek, gerek sosyal bilimler literatürüne gerekse uygulayıcılara (devlet kurumları, sivil toplum kuruluşları) katkı sağlanması amaçlanmıştır” dedi.Dr. Öğretim Üyesi Aylin Tutgun Ünal: “Kültürel değerler ve hayata bakış farklılaştı”Gazetecilik Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Aylin Tutgun Ünal ise yeni medya teknolojileri ile birlikte gelen ve dünya genelinde yaygın kullanım oranına kavuşan çevrimiçi etkileşimli ortamların iletişim biçimleri ve ilişkileri dönüştürdüğü bir çağda yaşadığımızı belirterek “Özellikle sosyal ağların sağladığı kolay iletişim ve topluluk oluşturma imkanının küresel boyutta olmasıyla, kültürel değerler ve hayata bakış açıları farklılaştı. Önceleri kuşaktan kuşağa değer aktarımı, yakın çevre ile sınırlıyken şimdilerde özellikle daha erken yaşta teknolojiyle tanışan gençler, dünyanın diğer bir ucundaki değeri benimseyip hayata geçirebiliyor. Böylece yaşanılan toplumda farklı yaş gruplarının farklı değerler sistemini hayata geçirmesiyle, iş yaşamı, sosyal yaşam, aile yaşamı ve evliliğe bakış açıları ve davranışları farklılık gösteriyor” dedi.Dr. Öğretim Üyesi Aylin Tutgun Ünal, “Dijitalleşme ile ortaya çıkan “kendi değerler sistemini oluşturma” anlayışı, birlik halinde bulunulan ortamlarda elbette iletişim farklılıklarından doğan anlaşmazlıkları beraberinde getirecektir. Farklı değerler sistemi doğrultusunda, evlilik kararı alsalar bile eşler arası iletişimsel farklılıklar aile birliğini etkileyecektir. Anne, baba, çocuk ilişkilerinin önemini bir kere daha gündeme getiren bu araştırmada anne ve babanın birlikte olup olmaması ve aralarındaki iletişime göre gençlerin evliliğe yükledikleri anlamın farklı olması ve aileye “güven” anlamını yüklemeleri, aile iletişimi ve güven ortamının çocuklar üzerindeki etkisini bir kere daha ortaya koymuştur” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Ailedeki sorunların tespiti ve çözümü için çalışıyoruz”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan ise toplumun temel taşı olan ailenin öneminin son yıllarda daha da anlaşıldığını belirterek üniversite olarak aile kurumundaki sorunların ortaya çıkarılması ve bu sorunların çözümüne yönelik önerilerde bulunmayı hedeflediklerini kaydetti.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Aileler Üniversitede Projesi ile güçlü toplum hedefleniyor”Bu kapsamda Üsküdar Üniversitesi ve uygulama ortağı NPİSTANBUL Beyin Hastanesi ile Aileler Üniversitede Projesini hayata geçirdiklerini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Üsküdar Üniversitesi’nin sosyal inovasyon projesi olan bu proje ile bireyin bilinçlenmesini, dolayısıyla sağlıklı aile ve güçlü toplumu hedefliyoruz” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Sağlıklı ve mutlu bir aile için 5S + 1M kuralını öneriyoruz”Bugün sonuçları açıklanan araştırmanın gençlerin aile ve evlilik kurumuna bakışlarını ortaya koyduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, çıkan sonuçlardan yola çıkarak aile içi iletişimin güçlendirilmesi, 5S +1M Güven Modeli ve toplumsal değerlerin öne çıkarılması gerektiğini kaydetti. Tarhan, “Sağlıklı ve mutlu bir aile için odağında manevi birikimler bulunan, sevgi, saygı, sadakat, samimiyet ve sabırı bir arada barındıran bir model öneriyoruz” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Z kuşağı, sıfır kuşağı olmasın”Ailenin bir sığınak olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sağlıklı çocuklar yetiştirmek için sağlıklı ve güven dolu bir aile ortamına ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Z kuşağından sonra önlem alınmazsa kayıp bir sıfır kuşağının gelme tehlikesine dikkat çeken Tarhan, çocuklara bilgelik değerlerinin öğretilmesi gerektiğini söyledi. Kayıp bir nesil istenmiyorsa mutlaka önlem alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Türk gençliği arafta. Bu araştırma, gençlerin evlilik ve aileye bakışı konusunda alarm verdiğini söylemek mümkün. Eğer önlem alınmazsa 20 yıl sonra İngiltere ya da Hollanda olabiliriz” uyarısında bulundu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Karakter inşa eden bir eğitim sistemine gidilmeli”Küresel bağlamda kuralsız, gevşek disiplinli, bilinçsiz, sorumluluk almaktan kaçan, bir anomik nesilden bahseden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 0-6 yaş politakalarının doğru şekilde inşaa edilmesi gerektiğinin altını çizdi. Tarhan, “Gençlerde de karakter inşaa eden bir eğitim sistemine gidilmesi gerekiyor. İnançlı ve bilge bir nesil yetişmesi lazım. Değerlerin öğretilmesi lazım. Bilgeliği eğitim olarak çocuklarımıza öğretmezsek teknolojiyle rekabet edemeyeceğiz. Çocuklara birlikte yaşama bilincini öğretmek gerekiyor. Bu bilinci öğetmezsek benmerkezci kendi çıkarına odaklı bir nesil gelme ihtimali var. O nedenle eğitim sistemimizin yeniden inşaası, ailelerin bu konuda bilinçlendirilmesi ve sosyal projeler yapılması gerekiyor” İfadelerini kullandı. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yerel değerleri korumanın önemine de işaret ederek “Yerel olmayan evrensel olamaz” dedi.3 bin 266 öğrenci katıldıÇevrimiçi anketle gerçekleştirilen çalışmaya, Türkiye’nin 7 bölgesindeki devlet ve vakıf üniversitelerinde 2019-2020 Akademik Yılında öğrenim gören 18-35 yaş arasında 3 bin 266 ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisi katıldı. %54,3’ü kadın (1770 kişi), %45,7’i erkek (1491) olan katılımcıların %74,1’i lisans, ,6’sı ön lisans, %7,9’u yüksek lisans ve %1,3’ü ise doktora öğrencisiydi. Katılımcılardan %64,3’ü (2.100) devlet üniversitesi,  %35,7’si ise (1.166) vakıf üniversitesi öğrencisi oldu.Evlilik, mutlu bir beraberliktir“Evlilik sizce nedir?” sorusuna ülke genelinde; yarıdan fazla katılımcı (%58,4) “Mutlu bir beraberlik” cevabını verdi. İkinci sırada ise ,5 ile “sorumluluk” yanıtı verildi.  “Aşk ve tensel uyum” diyenler %9,8 oldu. Katılımcıların evlilikle ilgili farklı ifadeler kullandıkları dikkat çekti:imtihan (%2); esaret (%1,3); mecburiyet (%0,8); alışkanlık (%0,7); “çocuk sahibi olmak” (%2); “kurtuluş” (%0,4).Yarısından çoğu aşk evliliği istiyor“Aşk evliliği mi, mantık evliliği mi tercih edersiniz?” şeklindeki soruya %64,3 oranında genç, aşk evliliği yanıtını verirken; mantık evliliği istediğini belirtenlerin oranı ,7 oldu. Hiç evlenmek istemediğini bildirenlerin oranı ise ,9 olarak belirlendi. Hem aşk hem mantığın bir arada olabileceğini belirten gençlerin oranı ise %7 oldu. Cinsiyete göre aşk evliliği/mantık evliliği karşılaştırıldığında, kadınların aşk evliliğine yönelik görüşlerinin baskın olduğu görüldü. Ayrıca hem aşk hem de mantık evliliğini tercih etmede kadınlar lehine önemli bir farkın olduğu ortaya çıktı.“Evlenmeyi düşünmüyorum” diyenlerin oranında artış gözleniyor“Evlenmeyi düşünmüyorum” diyen gençler, ,6 ile en yüksek Güneydoğu Anadolu bölgesinden çıktı. Bu soruya en az yanıt ise ,2 oranı ile Marmara bölgesinden geldi. Bu soruya tüm bölgelerden yüzde 10’un üzerinde yanıt verildi.Aşk evliliğini tercih edenler, yüksek oranda Ege (%66,5) ve Marmara (%66,5) bölgesinde iken; bu bölgeleri Doğu Anadolu ve İç Anadolu bölgeleri takip etti. Bu bölgelerde oran yüzde 60’ın üzerinde oldu. Mantık evliliği oranları en yüksek Karadeniz (%22,3) ve Güneydoğu Anadolu (%22,1) bölgesinde görüldü.İdeal evlilik yaşı nedir?Öğrencilerin görüşlerinden hareketle erkekler için ideal evlenme yaşı olarak 27-28 civarında çıkarken, kadınlarda bu yaşın 25-26 bandında olduğu saptandı. Genellikle tercih edilen evlenme yaşında kadınların erkeklere göre daha küçük yaşta evlenmesi gerektiği belirlendi.Çalışmada katılanlara “En uzun ilişkisinin süresi” de soruldu. Gençlerin yarısı (%50) 6 ay ile 5 yıl arasında olduğunu belirtirken; “İlişkim olmadı” diyen gençlerin oranı oldu. İlişkisi olmadığını belirtenlerde en yüksek oran İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da bulundu. (). Akdeniz ve Karadeniz bölgelerinde bu oran yüzde 15 civarında oldu. “İlişkim olmadı” diyenlerin oranı en az olan bölge Marmara (%9,9) ve Ege () oldu.Büyük çoğunluk evlilik kararını tek başına alıyorEvlilikle ilgili karar aşamasında uygun durum sorulduğunda; ülke genelinde %67 oranında gençler “Kararı ben veririm, daha sonra ailemden onay alırım” dedi. oranında katılımcı ise “Kararı ben veririm, aileme danışmam” dedi. Bu durumda neredeyse %80 oranında genç kararı kendi vermek istediğini belirtti. “Kararı ailem verir, sonra benim onayımı alır” diyenlerin oranı ise %0.8 gibi oldukça düşük bir oranda kaldı. Aileyle görüş birliği yaparak evlilik kararı almayı bulan gençlerin oranı %20 oldu.Ailesinin karşı çıktığı biriyle evlenip evlenmeyecekleri sorulduğunda “Hayır evlenmem” diyenlerin oranı %65,2 oldu. Evlilik kararı alırken kadınların erkeklere göre ailesinin görüşlerine büyük önem verdiği görüldü. Erkekler bu noktada kadınlara göre kendi kararlarını verebileceğini ve başkasına danışma ihtiyacının olmadığı yönünde görüş belirtti.Ailenin kesin olarak karşı çıktığı biriyle evlenmek istenmesine yönelik öğrencilerin görüşleri incelendiğinde, erkeklerin bu durumda ailesine karşı çıkıp evlenmeyi istediği, kadınların ise evlenmeyi istemediği ortaya çıktı. Bölgelere bakıldığında; Doğu Anadolu bölgesinde %82,2 oranında genç ailesine karşı gelmeyeceğini bildirirken bu oran Güneydoğu Anadolu’da ise %71,4 oldu. Ailem karşı çıksa da evlenirim diyenlerin en yüksek olduğu bölgeler ise %37,6 ile Akdeniz; %36,7 ile Marmara; %35,6 ile Ege; %33,3 ile İç Anadolu Bölgesi oldu.Evlilik aşkı nasıl etkiliyor?“Sizce evlilik aşkı nasıl etkiler?” diye sorulduğunda; %42,1 oranında “aşkı güçlendirir” yanıtı alınırken; %34,9 ile ikinci sırada ise “Tam olarak öldürmese de zaman aşımına uğratır” cevabı verildi. “Sadece evlilik değil uzun süreli ilişkiler de aşkı öldürür” diyenler ,2’dir. Böylece, %48 oranında aşkın zaman aşımına uğrayacağı veya öleceğinin düşünüldüğü ortaya çıktı.Ayrıca %2’lerde seyreden bir grup, aşkın evlilikle birlikte yerini sevgi ve saygıya bırakacağını belirtti.Nikaha ilişkin görüşler sorulduğunda hem resmi hem dini nikah olması gerektiğini belirten gençlerin oranı %76,8 oldu. oranında genç sadece resmi nikah olması gerektiğini, dini nikaha gerek olmadığını düşündüğünü ifade etti.Katılımcıların yarısı iki çocuk istiyorEvlendikten sonra kaç çocuk sahibi olmak istedikleri sorulduğunda; katılımcıların yarısı 2 çocuk (%52) derken, %20,4’ü 3 çocuk, %6,7’si 4 çocuk istediğini belirtti. 5 çocuk isteyen %2 oranında genç bulunmuş, 1 çocuk yeterli diyenler ise ,8 oldu. “Çocuk istemiyorum” diyen gençlerin oranı ise %6,8 oldu. Evlendikten sonra istenilen çocuk sayıları incelendiğinde, erkeklerin kadınlara oranla daha fazla çocuk sahibi olmak istedikleri belirlendi.Tek çocuk olursa kız olsun“Sadece 1 çocuk olsa kız mı erkek mi isterdiniz?” şeklindeki soruya ise katılımcıların %33,1’i kız, %21,5’i erkek çocuk istediklerini belirtti. Fark etmez diyenlerin oranı %45,4 oldu.Sadece tek çocuğa sahip olunması durumunda cinsiyet tercihlerinde erkekler ile kadınlarda da benzer sonuçlar olduğu belirlenmiştir. Böyle bir durumda erkekler genellikle erkek çocuğuna sahip olmayı isterken kadınların ise kız çocuğuna sahip olmak istediği görüldü. Bölgeler açısından bakıldığında; kız çocuk isteyenlerin Doğu Anadolu (%34,9), Marmara (%34,3), Ege (%34) bölgesinde daha çok olmakla birlikte, İç Anadolu (%32,6) ve Akdeniz Bölgesinde (%31,8), Karadeniz Bölgesinde (%27,9) de birinci sırada geldiği söylenebilir.Diğer yandan Güneydoğu Anadolu Bölgesinde erkek çocuk isteyenler daha fazla oldu. (erkek: %20,8; kız: ,5).Kadınlar yaşça büyük eş istiyor“Eş olarak seçeceğiniz kişinin yaşı size göre ne düzeyde olmalı?” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde “Yaşı benden büyük veya benim kadar olmalı diyenler” ilk sırada yer aldı. (%27,7). Yaş farkı önemli diyenler %21,2, yaşı benden büyük olsun diyenler ,7, yaşı benden küçük veya benim kadar diyenler ,2 oldu. Eş olarak seçilen kişinin yaşının kendisine göre nasıl olması gerektiği ile ilgili görüşler incelendiğinde, kadınların daha çok kendinden büyük ve aynı yaştaki erkeklerle evlenmek istediği, erkeklerin de kendilerinden küçük ya da aynı yaştaki kadınlarla evlenmek istedikleri görüldü.eş“Eş olarak seçeceğiniz kişinin eğitim durumu size göre ne düzeyde olmalı?” sorusuna; yüksek oranda “Benimle aynı düzeyde ya da benden yüksek olmalı” yanıtı verildi. %43. “Eğitim farkı önemli değil” diyenlerin oranı %33,1, “Benimle aynı eğitim düzeyinde olsun” diyenlerin oranı ise oldu.Maddi durum farkı önemsenmiyor“Eş olarak seçeceğiniz kişinin maddi durumu size göre ne düzeyde olmalı?” sorusuna; birinci sırada “Maddi durum farkı önemli değil” yanıtı verildi. (%45,8). İkinci sırada “Maddi durumu benden iyi ya da benimle aynı düzeyde olmalı” diyenler yer aldı. (%31,5). Maddi durumu benimle aynı olsun diyenler ,1 oldu.“Eş seçerken nelere dikkat edersiniz?” sorusuna verilen cevaplar ise şöyle oldu:%80,5 – İyi huylu olması%68,4 – Aynı değerlere sahip olması%57,9 – İyi bir aileden olması%54,2 – Benimle aynı dünya görüşünü paylaşıyor olması%41,2 – Güzel/Yakışıklı olması%26,2 – Tahsilli olması%22,6 – İyi bir meslek sahibi olması%20,5 – İş sahibi olmasıEn az seçilen seçenekler ise %3,6 ile “Aynı takımı tutuyor olması”, %4,3 ile “Askerliğini yapmış olması”, %6,5 ile “Zengin olması” oldu.Eş adayının aynı dinden olması önemliÇalışmada katılanlara evlenecekleri kişiyle ilgili düşünceleri de soruldu. Katılımcıların yarısı evleneceği kişinin kendisiyle aynı dinden olmasının önemli olduğunu söyledi. Elde edilen sonuçlar şöyle oldu: Genel olarak bilinen tanışma usulleri dışında sosyal medyada tanıştığım biriyle evlenirim. %36,7Evleneceğim kişinin benimle aynı dinden olması önemli. %56,2Evleneceğim kişinin benimle aynı memleketten olması önemli. %6,9Evleneceğim kişinin benimle aynı etnik kökenden olması önemli. %23Evleneceğim kişinin benimle aynı siyasi görüşten olması önemli. %29,4Evleneceğim kişinin benimle aynı sosyo-ekonomik statüde olması önemli. %36,5Evleneceğim kişinin herhangi fiziksel engelinin olmaması önemli. %30,5Evleneceğim kişinin sağlıklı olması ve herhangi bulaşıcı hastalığının olmaması önemli %60Evleneceğim kişinin aileme saygı duyması önemli %83,2Evleneceğim kişinin dürüst olması önemli. %86,4Evleneceğim kişinin bana ekonomik güvence sağlaması önemli. %39,5Evleneceğim kişinin bana sadık olması önemli. %85,6 Görücü usulü evlilik çoğunlukla doğru bulunmuyor“Görücü usulü evliliği doğru buluyor musunuz?” sorusuna %42,5 oranında “Hayır” cevabı verildi. Doğru bulan gençlerin oranı ise %25,6; “Bu konuda kesin fikrim yok” diyenlerin oranı ise %31,9 oldu. Bölgelere göre; görücü usulünü doğru bulan %40,5 oranında gencin Doğu Anadolu bölgesinde olduğu bulunmuştur. Bu bölgede doğru bulmayanlar daha azdır (%25).Güneydoğu Anadolu Bölgesinde görücü usulünü doğru bulan ve bulmayanlar eşit orandadır (%34,2). Diğer bölgelerde doğru bulmayanlar çoğunluktadır. Sırasıyla; Marmara Bölgesi (%45,5), Ege (%43,1), Akdeniz (%41,9), Karadeniz (%40,1), İç Anadolu (%37,4).Akraba evliliği sağlıksız bulunuyor“Akraba evliliğinin doğacak çocukların sağlığı açısından olumsuz sonuçlarına inanıyor musunuz?” sorusuna %80 genç “Evet” derken; “Hayır” diyenlerin oranı %9,4 oldu.  Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ,5 oranındaki genç bu görüşe katılmadığını bildirdi.Evlenmeden birlikte yaşamak kabul görmüyor“Evlenmeden birlikte yaşamayı onaylıyor musunuz?” sorusuna “Evet” diyenlerin oranı %33,1; “Hayır” diyenlerin oranı ise %51,8 oldu. “Fikrim yok” diyerek kararsız kalanlar ,1 oldu.Birlikte yaşamayı onaylayanlar incelendiğinde en yüksek oranlar sırasıyla; Ege Bölgesi (%38,7), Marmara Bölgesi (%35,5), Akdeniz Bölgesi (%32,9) olurken; onaylayanların azınlıkta olduğu bölgeler; Doğu Anadolu Bölgesi (,7), Güneydoğu Anadolu Bölgesi (,5) oldu.Katılımcılar evlilik şartları olarak şu faktörleri sıraladı:%88,1 – Uygun eş adayı bulmak%82 – İş bulmak%62,6 – Mesleğimde ilerlemek%70,2 – Mezun olmakEn düşük orana sahip şartlar ise; Çeyiz tamamlamak (%8,9), Araba almak (,8), Ev almak (%27,8) oldu.Önceki duygusal ilişkiler engel olarak görülmüyor“Daha önce başkasıyla duygusal birlikteliği olmuş biriyle evlenir misin?” sorusuna; %62,6 oranında genç “Evlenirim” cevabı verirken;  %9,2 “Evlenemem” cevabını verdi. “Düşünmedim” diyenler %28,2. Bölgeler incelendiğinde; “Hayır evlenmem” diyenler en çok Güneydoğu Anadolu Bölgesinde görüldü. (%26). İkinci sırada onaylamayanlar ise Doğu Anadolu Bölgesinde oranında görüldü.“Daha önce başkasıyla cinsel ilişkisi olmuş birisiyle evlenir misiniz?” sorusunda; evet ve hayır diyenler yakın oranda bulundu. Buna göre “Evet evlenirim” diyenler %37,5; “Hayır evlenmem”  diyenlerin oranı ise %38,8 oldu. “Düşünmedim” diyenlerin oranı ise %23,7 oldu.Bölgelere göre bakıldığında “Evet” diyenlerin açık ara farkla “Hayır” diyenlere göre daha yüksek orana sahip olduğu bölgeler Ege (%44,3) ve Marmara (%41,1) oldu. “Hayır evlenmem” diyenler ise en yüksek Doğu Anadolu Bölgesi (Hayır: %68,5; Evet: ,7) ile Güneydoğu Anadolu Bölgesinde (Hayır: %63,6; Evet: ,6) bulundu.Kadınlar birlikte yaşamayı reddediyorEvlenmeden birlikte yaşamayı nasıl gördükleriyle ilgili öğrencilerin görüşleri incelendiğinde, öğrencilerin büyük çoğunluğunun bu durumu onaylamadıkları görüldü. Fakat kadınların erkeklere göre bu durumu şiddetle reddettikleri de ayrıca belirlendi. Ayrıca katılımcıların yaşları ilerledikçe bu durumu onaylayanların sayılarında belirgin bir artış olduğu görüldü.Evlenmeden çocuk sahibi olmayı onaylayıp onaylamadıkları sorulduğunda; %82,6 genç hayır derken, %7,5 evet dedi. “Fikrim yok” diyenlerin oranı %9,9 oldu. Evlenmeden çocuk sahibi olunabileceğini onaylayan gençlerin ,3 oranında Ege Bölgesinde, %9,3 oranla Marmara Bölgesinde bulunduğu görüldü. Akdeniz ve İç Anadolu %5’lerde seyretti.Onaylamayanlar en çok Doğu Anadolu (%1,8) Bölgesi ile eşit oranda düşük iki bölge olan Güneydoğu Anadolu ile Karadeniz Bölgesinde görüldü. (%2,6).Eşlerin aileleri ile yaşamak“Evlendikten sonra ayrı bir ev açmak yerine eşimin ailesiyle yaşayabilirim” ifadesine katılım düzeyleri incelendiğinde; kesinlikle katılmayan ve katılmayanların toplamı %77,8 oldu. Kararsız olanlar ,4 olup bu duruma katılanlar %5,8’dir. Katılanların çoğu Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ikamet etmektedir.Krizler evlilik kararını etkiliyor“Krizler (ekonomik, siyasal, salgın) aile kurma kararınızı etkiler mi?” sorusu incelendiğinde; “Evet etkiler” diyenlerin oranı %59,4 oldu. “Hayır, etkilemez” diyenlerin oranı %23,1 olurken; düşünmediğini belirtenlerin oranı ,5 oldu.“Eşinizin çalışma durumuna bakış açınız nasıl olurdu?” sorusuna; %93,5 genç “evet çalışabilir” cevabını verirken; “Hayır” diyenler %2,6, “Hiç düşünmedim” diyenlerin oranı %3,9 oldu.“Evleneceğiniz kişiyle evlilik sözleşmesi imzalar mısınız?” sorusuna; %61,8 oranında katılımcı “Hayır” derken; “Evet” diyenlerin oranı ,8 oldu. “Düşünmedim” diyenlerin oranı %26,5 oldu.“Evlilik sizin için önemli midir?” sorusuna; %82,3 oranındaki genç “Evet” derken; ,7 oranında gencin yanıtı “Hayır” oldu. Evliliğin önemli olmadığını belirtenler bölge bazında incelendiğinde Ege Bölgesi yüksek oranda (%22,1) yer alırken; ikinci sırada; Marmara (,3) sonra Akdeniz (,5) geldi. “Evet” diyenler en yüksek oranda Doğu Anadolu Bölgesinde görüldü. (%91,6).Evlilik hayatı sevdiğiyle paylaşmak için önemli“Evlilik niçin önemlidir?” sorusuna katılımcıların verdiği yanıtlar ve oranları da şöyle oldu:%89,2 – Hayatı sevdiğimle paylaşmak için%73,8 – Daha düzenli bir hayat için%50,8 - Neslin, soyun devamı için%37,5 – Dinimiz emrettiği için%31,1 – Rahat yaşamak için%30,4 – Güvenli yaşamak için%9,7 – Gelenek olduğu içinEvlenmekten korkanların oranı %37,5“Evlenmek sizi korkutuyor mu?” sorusuna; gençlerin yarısı (%51,3) hayır derken, %37,5’i “evet” demiştir. Bunu hiç düşünmedim diyenler ,2’dir.Evlenmekten neden korktukları sorulduğunda verilen cevaplar ise şöyle oldu:%29,1 – Sorumluluk almaktan korktuğum için (Doğu Anadolu)%25,4 – Gelecek hakkında iyimser olmadığım için (Daha çok Ege Bölgesi)%22,8 – Geçim sıkıntısına düşmekten korktuğum için (Daha çok Güneydoğu Anadolu)%21,6 – Evlenmeden önce yaptıklarımı yapamamaktan korktuğum için (Güneydoğu Anadolu)%6,9 – Cinsellik hakkında yeterli bilgiye sahip olmamak (Daha çok Karadeniz Bölgesi)“Anlaşamayan eşlerin boşanması uygun mu?” sorusuna; %87,4 genç uygun olduğunu belirtirken;  %2,9 uygun bulmadı. Fikri olmayanların oranı %9,7 oldu.“Çocuğu olanların boşanması uygun mu?” sorusuna; %72,5 uygunluk belirtirken; ,1 uygun bulmadı. Fikri olmayanların oranı ,4 oldu.“Şiddet” boşanma sebebi olabilir düşüncesine katılım düzeyleri sorgulandığında; %83,5 oranında genç “Kesinlikle katılıyorum” derken; ,8’i “katılıyorum” yanıtı verdi.Daha önce başından evlilik geçmiş biriyle evlenir misiniz sorusuna; “evet” diyenlerin oranı %27,5; “hayır” diyenlerin oranı ise %30,7 oldu.  %41,8 oranında “fikrim yok” denildi.“Bir imkân doğsa, sırf kendinize daha rahat gelecek sağlamak için yurt dışına yerleşmenize yardımcı olacak bir evlilik yapar mıydınız?” sorusuna “evet” diyenlerin oranı %43 olurken;  “Hayır” diyenlerin oranı ise %34,1; “Fikrim yok” diyenlerin oranı %22,9 oldu.“Ailenizle ilişkinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusunda sunulan düzeylere göre; %41,1 katılımcı “iyi” olduğunu belirtti. Çok iyi olduğunu belirtenler %35,9; “orta” diyenlerin oranı , “kötü” diyenlerin oranı %2,8; “çok kötü” diyenlerin oranı %1,2 olarak belirlendi.Katılımcılar, “Kendi kuracağınız ailede, kendi ailenizden farklı olacağını düşündüğünüz konular” konusunda da şu görüşleri verdi:%53,9 – Eşler arası iletişim%45,6 – Ebeveyn ile çocuk ilişkisi%51,4 – Aile için rol ve görev dağılımı%27,8 – Çocuk eğitimi ve terbiyesi%21,1 – yakın akraba ve tanıdıklar ile ilişkilerAile “güven” ifade ediyor“Aile sizin için ne ifade ediyor?” sorusunun karşılığı da tek kelime ile istendi. Bu kelimeler de şöyle oldu:Güven ,9Huzur ,8Herşey %8,2Mutluluk %7,2Sevgi %6,1Hayat %5,7Birlik %5,1Sorumluluk %2,8Aile sizin açınızdan ne ifade ediyor?Ailenin öğrenciler açısından ne ifade ettiği anne/baba birlikteliği açısından incelendiğinde, anne/babası birlikte yaşayan öğrenciler için “mutluluk” olarak, anne/babasından ikisi ya da herhangi biri vefat edenler için “bağlılık” ve anne ve babası ayrı yaşayan/boşanan öğrenciler için ise “güven” olarak görüldü.Evdeki her türlü iş ortak yapılmalıKatılımcılara evde sorumluluk paylaşımı da soruldu. “Genel olarak eşler arasındaki sorumluluk paylaşımı konusunda ne düşünüyorsunuz?” sorusuna; çoğunlukla %67,8 oranında “Evdeki her türlü iş ortak yapılmalı” ifadesine katılım oldu. Neredeyse eşit oranda katılım gösterdikleri iki seçenek ise “Erkek ve kadının yapacağı işler farklıdır” ile “Kadın işlerle baş edemeyecek duruma geldiğinde erkek yardım eder” ifadeleri oldu. Bu durumda %30 oranındaki gencin, kadın ve erkek görev ve rollerinin farklı olduğunu düşündüğü sonucunu ortaya koydu.Sosyal medya kullanım alışkanlıkları da belirlendiÇalışmada katılımcıların sosyal medya alışkanlıklarına ilişkin de soru yöneltildi. “Sosyal medyaya günde kaç saat bağlanırsınız?” şeklindeki soruya verilen yanıtlar şöyle oldu:%46,6’sı günde 1-3 saat,%28,7’si günde 4-6 saat,%6,9’u günde 7 saat ve üzeri bağlanmaktadır. Yani günde 4 saat ve üzeri bağlananlar %35,6’dır.Devamlı bağlı olduğunu bildirenler %6,51 saatten az kullananlar ,4Sosyal medyayı daha çok günün hangi vaktinde kullandıkları sorulduğunda; %43,2’si gün içinde, %28’i hem gün içinde hem de kalkar kalkmaz ve yatmadan önce kullandığını bildirdi. Gece uyumadan önce bağlananlar ,9, sabah uyanır uyanmaz ve gece yatmadan önce bağlananların oranı ,1 oldu.“Sosyal medyada fotoğraf paylaşmadan önce filtre/makyaj uygular mısınız?” sorusuna katılımcıların %38,2’si uyguladığını, %61,8’i uygulamadığını belirtti. En çok yani birinci sırada kullandıkları sosyal medya uygulaması sorulduğunda; %64,5 oranında Instagram; ,4 Twitter; ,9 Youtube kullandıkları bulunmuştur. Facebook %1,6 bulundu.“Daha önce sosyal medyada tanıştığınız biriyle ilişkiniz oldu mu?” sorusuna %42,2’si oldu, %57,8’i olmadı olarak cevap verdi. Hayır diyenler en yüksek oranda Doğu Anadolu (%71,4) ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde (%70,7) olduğu belirlendi.Yalnızlık algısı da ölçüldü“Kendinizi ne sıklıkla yalnız hissedersiniz?” sorusuna; orta seviyede olan düzey olarak “bazen” diyenler %40,8 bulundu. Nadiren olduğunu %30’u belirtirken; sık sık yalnız hissettiğini bildirenler ; her zaman yalnız hissedenler %5,8 oldu.Öğrencilerin kendilerini ne düzeyde yalnız hissettikleri anne/baba birlikteliği açısından incelendiğinde, anne ve babası bir arada yaşayan öğrencilerin büyük çoğunluğunun bazen kendilerini yalnız hissettikleri belirlendi. Anne ve babası ayrı yaşayan/boşanmış öğrencilerin ise anne ve babası beraber yaşayan öğrencilere göre kendilerini daha çok yalnız hissettikleri tespit edildi.

03 TEM 2020

“Hatıralarımız, Duygusal Beynimiz İle Kaydediliyor”

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan, Gençlik ve Spor Bakanlığının Youtube kanalı üzerinden düzenlediği Ayrıntılar programının canlı yayın konuğu oldu. Prof. Dr. Sinan Canan, “Dijital Dünyada İnsan” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Beyin ve duyguların birbiri ile ilişkisine değinen Canan, “Hatıralarımız, duygusal beynimizin yaptığı seçkiler nedeniyle kaydediliyor. Yani biz sadece duygusal olarak bizi etkileyen şeyleri kaydediyoruz ve daha sonra benzer duygulanımlar yaşadıkça hatırlıyoruz.” Dedi.“Beyin öğrenir, beyin hatırlar”Beynimizin kayıt sistemi oldukça enteresan olduğunu belirten Prof. Dr. Sinan Canan, “Beynimiz bilgi toplamıyor. Bilgi toplaması için yaptığımız ve adına bilgisayar dediğimiz aletler var. Bilgisayar, çok kapsamlı bir terim ancak insan beyni ile benzetmemizi da çok fazla şekillendiriyor. Biz, beynimizi ve zihnimizi geçmişe dair bir şeyler hatırladığımız, hesap kitap yapabildiğimiz için bilgisayara benzetme eğilimindeyiz. Ancak bizim beynimiz bilgi almıyor. Yaşarken tecrübelerine göre değişiyor ve dönüşüyor. Bizler öğrendikçe değişen canlılarız. Mesele değişmek ve dönüşmekle ilgili, pasif bir şekilde kayıt tutmak değil.” Şeklinde konuştu.  “Duyguları anlamadan hafızayı anlamak mümkün değil”Prof. Dr. Sinan Canan, beyin ve duyguların birbiri ile ilişkisine değindi. Canan, “Hatıralarımız, duygusal beynimizin yaptığı seçkiler nedeniyle kaydediliyor. Yani biz sadece duygusal olarak bizi etkileyen şeyleri kaydediyoruz ve daha sonra benzer duygulanımlar yaşadıkça hatırlıyoruz. Hatırlamak içinde bazı imgeleri seçiyoruz ve onları hayaller, olaylar ile dolduruyoruz. Beynimiz bunu otomatik olarak yapıyor. Eğer bir şeyleri unutamıyorsak duygularımızı çok etkilediği içindir. Yine eğer ki bir şeyleri hatırlamıyorsak duygularımızı kıpırdatmadığı içindir. Yani işin arka tarafı tamamen duygusal. Duyguları anlamadan zihni, beyni, hafızayı anlamak mümkün değil.”“Bir deneyimi beynimize kaydedebilmemizin en önemli koşulu o deneyimi duyusal zihinsel ve duygusal olarak meşgul olmamızdır. Belli bir zamanı o deneyim üzerine harcamazsanız içselleşmez, bilgi olmaz ve bu edinimlerin hepsi farklı süreler ister. Örneğin bir şey duyduğunuz zaman malumat sahibi olabilirsiniz ancak bilgi olabilmesi için kafanızda çevirmeniz başka şeylere bağlamanız gerekir. Bunu bütün diğer bilgilerinizle bağlayıp doğru yere oturtturup bir amaç için kullanabilir hale geldiğinizde bilgelik kazanmış olursunuz. Artık düşünmeden o bilgiyi yaşamınızda uygulayabilir hale geldiğinizde bilgiyi hal eden bir insan olursunuz.” Dedi.“Anlam dünyasını ihmal eden hayatını ihmal etmiş olur”Prof. Dr. Sinan Canan, insanın kendini bilme hali ile ilgili bilgi verdi. Canan, “Her an değişen bir kâinattan ve insandan bahsediyoruz. Kendini bilme, bir bilme ve anlama hali değildir. Bir ‘olma’ halidir. Kendini bilen insan hayatını hikmetle yönetebilen ne yapıp ne yapmaması gerektiğini bilen ve anlık değişimlere karşı doğru tepkiler üretebilen insan modelidir. Kendini bilme hali kaygan bir şeydir. İnsan olarak nasıl bir varlık olduğumuzu bilmenin bir maddi birde manevi tarafı vardır. Maddi taraf nispeten daha kolaydır. Bedeni tanımlamak ve işleyişini anlamak çok zor bir durum değildir. Manevi kısmı ise manaya dayalıdır.Dünyaya baktığınızda dünyayı algılamanızı sağlayan şey manadır. İnsan zihni bu dünyaya neden bir mana vermek zorundadır. İnsanın kendini anlamanın en temel basamağı manevi yani mana kısmıdır. Ve insan açlıktan değil anlamsızlıktan ölebilen tek canlıdır. Anlam kaybolursa insan yaşayacak neden bulamaz. Bu nedenle manevi tarafı boşladığımız yüzyılda kendimizi bilmekle ilgili en önemli meselemiz anlam içindeki rolümüzü sorgulamaktır. Anlam dünyasını ihmal eden hayatını ihmal etmiş olur.” İfadelerini kullandı.  “Konuşmak insanın en büyük mirasıdır”Söz üreten beynin eğitilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Sinan Canan, bu eğitimin iki yol ile yapılabileceğini söyledi. Canan, “Birincisi, zorlayıcı beslenmedir yani alışkın olmadığınız şeyleri okuma ve öğrenmektir. Size ters gelen şeylere kulak kesilerek onları anlamak için çaba sarf edersiniz. İkincisi ise konuşmak konusunda utanç sınırlarını kıracak gayretlerde bulunmaktır. Günümüzde bunu yapamıyoruz çünkü yazışma medeniyeti içerisindeyiz. Emojilerle duygularımızı anlatır hale geldik. Bu kadar yüzeysel ifade dünyasında ifade yeteneğimizi kaybetmemiz şaşırtıcı değildir. Biz yapay zekaya icra ettiğimiz her fonksiyonumuzu yitiriyoruz. Bu nedenle herkes konuşmacı olmak zorunda değil ama herkes derdini anlatmak zorunda.Bu aynı zamanda büyük bir yardım çağrısıdır. Söz önemli bir silahtır ve o sözü bilemezseniz maalesef içinizde patlar karşı tarafa tesiri olmaz.  Beyin devreleri çalıştıkça gelişir çalıştırmazsanız silinip gider. Bu nedenle sözlü iletişim yeteneğimizi kaybetmemek için sürekli olarak aktif tutup çalıştırmak zorundayız. Konuşmak insanın en büyük mirasıdır. Kelime yatırımı yapmalıyız. Çok okumalı ve çok konuşmalıyız. Zor dönemden geçiyoruz. Çoğu insan panik halinde. İnsan dehşetleri korkutan bir varlıktır. Kendimizi bu şekilde hissetmiyorsak insan tanımımızda bir sıkıntı var demektir. Sıkışma halleri olmadan daha iyi açılmamız mümkün değil.” Şeklinde konuştu.

30 HAZ 2020

Felsefenin Güncel Meseleleri Masaya Yatırıldı...

Üsküdar Üniversitesi, Uluslararası Felsefe Araştırmaları Derneği ve Türk Felsefe Derneği’nin ev sahipliğinde “Türk Dünyasında Felsefenin Güncel Meseleleri” çalıştayı ZOOM Webinarı üzerinden online olarak gerçekleştirildi. Türkiye’nin yanı sıra Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti (Rusya)  katılan akademisyenler kendi ülkelerinde felsefenin güncel durumu ele alarak iş birliği olanaklarını görüştüler.“Türk halkının felsefesi dünya akıl hazinesinde önemli yer tutmakta”Çalıştayın açılış konuşmasında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı Türk felsefesinin bugünün dün ile irtibatı olmadan anlaşılamayacağını vurguladı. Süleymanlı, “Çok bilinen bir fikirdir, felsefe olmadan hiçbir şey olmaz. Toplum düşünsel, ahlaksal ve bilimsel yönden ilerleyemez. Kendi medeniyetinin akıllı bir varisi olamaz.” Dedi.2020 yılı UNESCO tarafından Farabi yılı ilan edildiÇalıştayın moderatörlüğünü yapan Uluslararası Felsefe Araştırmaları Derneği (UFAD) Fahri Başkanı Prof. Dr. Selahaddin Halilov, konuşmasında Türk dünyasında felsefenin durumuna ilişkin genel bir çerçeve sundu ve 2020 yılının UNESCO tarafından Farabi yılı ilan edildiğine dikkat çekti.Felsefenin 30 yıllık süre zarfındaki kazanımları anlatıldıProf. Dr. Kenan Gürsoy, Türk dünyasında felsefecilerin ilk olarak 1990 yılında bir araya geldiğini hatırlatarak aradan geçen 30 yıllık süre zarfındaki kazanımlarına değindi, Gürsoy, Türk Dünyası felsefecileri arasında işbirliğinin gelişmesi için ortak terim ve kavramlarımızın kullanılması ve lügatlerimizin olması gerektiğinin altını çizdi.Kazakistan’dan katılan Prof. Dr. Galiya Kurmangaliyeva, Kazakistan’da son yıllarda ciddi felsefe çalışmalarının yapıldığını ve çok ciltli Türk Felsefecileri ansiklopedisi yayınlandığını ifade etti. Özbekistan adına konuşan Prof. Dr. Niginahon Şermuhammedova, ülkesindeki felsefenin mevcut durumuna değinerek yapmayı planladıkları etkinliklerle ilgili geniş bilgiler sundu.Türk dünyasının felsefe sorunlarını masaya yatırıldıRusya’ya bağlı Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti’nden çalıştaya katılan Prof. Dr. Fanil Fayzulin ülkesinde felsefecilerin çalışma alanlarından bahsetti. Manas Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Jıldız Urmanbekova (Kırgızistan), Sovyet sonrası milli düşüncenin oluşumunun hız kazandığını ve bunun için Türk halkları arasında işbirliğinin daha da arttırılmasının gerekliliğine işaret etti. Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç, Türk dünyasının felsefe sorunlarını daha geniş bir perspektiften ele alarak bu alandaki çalışmalarla ilgili iyimser bir tavır ortaya koydu.Prof. Dr. İbrahim Özdemir: “Modern haşiyelere ihtiyacımız var”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir ise konuşmasında, batı felsefesinde olan haşiyeler gibi Türk felsefesinde de haşiyelere ihtiyaç olduğuna dikkat çekti.Türk dünyasında felsefenin varlığından söz edebilmek için daha fazla çaba gösterilmeliProf. Dr. Levent Bayraktar da Türk dünyasına büyük bir ilgi duyduğunu ve ilginin asıl müsebbibinin Prof. Dr. Kenay Gürsoy olduğunu dile getirdikten sonra, Türk Felsefe Derneği adına her türlü işbirliğine açık olduklarını vurguladı. Türk dillini ülkeler arasında felsefî ortak kültürü tesis etmek ve güncellemek gerektiğin söyledi.  Prof. Dr. Könül Bünyadzade (Azerbaycan), yapılan işlerin yeterli olmadığını, daha fazla çaba göstermemiz gerektiğini ve ancak bundan sonra Türk dünyasında felsefenin varlığından söz edebileceğimizi ifade etti.Türk Dünyası Felsefe Araştırmaları masası kurulmalıProf. Dr. Nebi Mehdiyev, başkanlığını yürütmekte olduğu Uluslararası Felsefe Derneği (UFAD) çatısı altında hızlı bir iletişim ve etkileşim adına Türk Dünyası Felsefe Araştırmaları masası kurulmasını önerdi. Çalıştayın sonunda kapanış konuşmasını gerçekleştiren Selahaddin Halilov, tüm katılımcılara teşekkür ederek bu toplantıların devamlı olması temennisinde bulundu.Çalıştay çevrimiçi canlı yayınlandığı için çok sayıda izleyici de katılma imkânı buldu.

29 HAZ 2020

Göçmenler, Pandemide Daha Yoğun Yalnızlık Hissetti

Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, pandemi sürecinde göçmen yalnızlığını araştırdı. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı öncülüğünde Türkiye genelinde yürütülen araştırma, göçmen gruplarında yalnızlığın daha yoğun ve sık şekilde yaşandığını ortaya koydu. Sonuçlar katılımcıların büyük çoğunluğunun maddi zorluklar yaşadığını ortaya koydu. Araştırma, katılımcıların gelecek kaygısı yaşadığını da gözler önüne serdi.Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı önderliğinde  Türkiye genelinde “Pandemi Sürecinde Göçmen Yalnızlığının Boyutlarının Psiko-Sosyal Açıdan Değerlendirilmesi” amacıyla bir alan araştırması yürütüldü. Araştırmada Üsküdar Üniversitesi yüksek lisans öğrencileri  Ceren Atlı, Zeynep Sena Akdağ ve Suzan Değirmenci de görev aldı.Araştırma sürecinde İstanbul ili ve çevresinde kartopu örneklem kullanılırken, Gaziantep ve çevresinde bire bir görüşme ve tercüman desteğiyle anket gerçekleştirildi. 30 sorudan oluşan ankette 8 adet açık uçlu soru yer alırken; 10 adet soru ise sosyo demografik bilgileri edinme amaçlı soruldu. Göçmenlerin düzeyinin tespiti için Türkçe dil bilgisi, Türk arkadaşlar edinme durumu, Türk TV kanallarını izleme durumu sorulurken; yalnızlıkla mekansal bağlamda ilişkili olan hanehalkı sayısı ve ikamet edilen yerlere ilişkin sorular yöneltildi. Koruyucu faktörleri tespit etmek için var olan sosyal destek ağı ile boş zaman aktiviteleri soruldu.Katılımcı profili çeşitlilik gösterdiAraştırmada 24 erkek, 25 kadın olmak üzere 49 katılımcı yer aldı. 17-83 yaşları arasında bulunan katılımcıların yaş ortalaması 32,8 oldu. Katılımcıların %22,4’ü okur-yazar değilken; çoğunun eğitim düzeyi üniversite (%32,7) oldu. Üniversiteyi %26,5 ile lise, ,3 ile ilköğretim ve %2 ile yüksek lisans takip etti. Katılımcılardan 29’u evli, 17 katılımcı bekarken; 3 katılımcı eşinin vefat ettiğini belirtti. Katılımcılardan 17’si Türkmen, 16’sı Arap, 14’ü Kürt, biri Çerkes ve biri de Güney Sudan asıllı iken; katılımcıların meslek dağılımının da geniş olduğu görüldü. Katılımcılar arasında 10 öğrenci, 8 ev hanımı, 5 inşaat işçisi, 4 geçici işçinin yanı sıra öğretmenlik, mühendislik gibi farklı meslek gruplarından katılımcılar yer aldı. Katılımcıların %51’i ise hiç bir yerde çalışmadığını belirtti.Bu soruların yanıtı arandıAraştırmada, aşağıdaki sorulara yanıt arandı:1. Sosyo-demografik faktörlere göre göçmenlerin yalnızlık düzeylerinde bir farklılaşma var mıdır?2. Türkiye’de bulunduğu süreye göre göçmenlerin yalnızlık düzeyleri farklılaşmakta mıdır?3. Türkiye’de kendi ülkesinden arkadaşı olma durumuna göre göçmenlerin yalnızlık düzeyleri farklılaşmakta mıdır?4. Türkiye’de bulunmasından memnuniyet durumuna göre göçmenlerin yalnızlık düzeyleri farklılaşmakta mıdır? 5. Mekansal ayrışmanın göçmen yalnızlığı düzeyindeki rolü nedir?6. TV ve sosyal medya kullanımının göçmen yalnızlığındaki rolü nedir?7. Covid-19 sürecinde göçmenlerin yalnızlık düzeyleri farklılaşmakta mıdır?%30 bazen aidiyet hissediyor “Kendinizi şu an yaşadığınız yere ve çevreye ne derecede ait hissediyorsunuz?” diye sorulduğunda katılımcıların %30,6’sı bazen ait hissettiğini bazense ait hissetmediğini ifade ederken; %28,6’sı genelde ait hissettiğini belirtti. %20,4’ü genelde ait hissetmediğini belirtirken, %6,1’i hiç ait hissetmediğini ifade etti.%24,5 ülkesine dönmek istiyorKatılımcılar önceki cevaplara paralel olarak “Şu an yaşadığınız yerde (ülke, şehir, mahalle) yaşamaya devam etmek istiyor musunuz?” sorusuna da %55,1’lik oranla “Evet, şu an yaşadığım ülkede ve şehirde yaşamaya devam etmek istiyorum” yanıtını verdi. Katılımcıların % 24,5’i ise kendi ülkesine dönmek istediğini belirtti. Katılımcıların ,3’ü yaşadıkları ülkeden memnun olduklarını ancak şehirlerini değiştirmek istediğini ifade ederken; %6,1’i ise ülke ve şehirden memnun olduklarını fakat mahallerini değiştirmek istediğini belirtti. Ankete göre katılımcıların hiçbiri başka ülkede yaşamayı istemediğini ifade etti.Yalnızlık hissediliyor “Yalnızlık hissinizi 0 ile 10 arasında nerede konumlandırırsınız?” sorusuna katılımcıların %67,3’ü 0 ile 5 arasında konumlandırırken; 32,7’si 6 ile 10 arasında konumlandırmıştır. 9 katılımcı hiç yalnız hissetmediğini belirtirken, araştırmaya göre katılımcıların yarısından çoğu (33 kişi) ileri düzeyde yalnızlık hissetmemekte olduğunu beyan etti.Katılımcıların “Kendinizi yalnız hissediyorsanız, sizce yalnızlığınızın asıl sebebi nedir?” sorusuna verdikleri cevaplar çeşitlilik gösterdi. Genel olarak katılımcılar ailelerinden, ülkelerinden uzak olmanın ve arkadaşlarının olmayışının onları yalnızlığa ittiğini ileri sürdü. Daha genç kuşaklar gelecek ve sosyal çevre kaygısı gibi yanıtlar verirken, yaşlı kuşaklar ise yalnızlık duyma sebebini kendi yaşlarına atfettiler.İletişim düzeyi yeterli bulunmuyorKatılımcılara “İnsanlarla karşılıklı iletişim düzeyiniz sizce yeterli mi?” sorusu yöneltilerek 1 ile 5 arasında değerlendirmeleri istendi. Katılımcıların ,3’ü bu soruya “Hayır yeterli değil, daha fazlasına gereksinim duyuyorum” (1) cevabı verirken; ,3’ü “Yeterli düzeyde ve hatta yeterli düzeyin üstünde olduğunu düşünüyorum” (5) cevabını verdi. Buna göre iletişim düzeyinde dengeli bir dağılım gözlemlendi.Çalışmada göçten önceki yalnızlık düzeyi ile göçten sonraki yalnızlık düzeyi arasında bir farklılık olup olmadığı saptanmaya çalışıldı. Sonuçlara göre katılımcıların %61,2’si yalnızlıkların arttığını, %32,7’si herhangi bir farklılık olmadığını ve %6,1’i yalnızlıklarının azaldığını düşündüğünü ifade etti. Buna göre göçmen olma durumunun katılımcıların çoğunun yalnızlıklarının artmasına sebep olduğu şeklinde değerlendirme yapıldı.Maddi zorluklar yaşadılarGöçmenlerin Covid-19’dan nasıl etkilendiklerini tespit etmek için karantina sürecinde yaşanılan olumsuzluklar da soruldu. Sonuçlar katılımcıların büyük çoğunluğunun maddi zorluklar yaşadığını ortaya koydu. Bunu gelecek kaygısı takip etti. Karantina sürecinde yalnızlık düzeyinde bir değişiklik olup olmadığı sorusuna ise katılımcıların %59,2’si yalnızlık düzeylerinin arttığını belirtirken, %38,8’i yalnızlık düzeylerinde bir değişiklik olmadığını belirtti. 1 katılımcı ise yalnızlığının azaldığını bildirdi.Covid-19 süreci yalnızlığı artırdıYalnızlığın yeni bir olgu olmasa da yaşadığımız modern çağda sık görülen ve hatta bazı mekânsal ve kültürel yapılar açısından oldukça sıradanlaşan bir gerçekliğe dönüştüğünü kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, şunları söyledi:“Pandemi gibi kriz dönemlerinde daha farklı bir boyut kazanan yalnızlığın özellikle göçmen gruplarda (mülteciler, sığınmacılar, vatansızlar ve diğer) daha yoğun ve sık yaşandığı gözlenmektedir. Nitekim vatandan ayrı kalma, yabancılaşma, kendini değersiz görme, yakınlarının yokluğu ve hayatta kalanları geride bırakmanın verdiği pişmanlık hissi, göçmenlerin yalnızlığa itilmesine neden olan etmenler arasında yer almaktadır. Bütün dünyayı etkisi altına COVİD 19 süreci bu yalnızlığı daha da artırmaktadır.” Dedi.

29 HAZ 2020

Dış Politikanın Dijital Kaynakları Konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü tarafından düzenlenen, 4 hafta süren Dış Politika Okulu etkinliğinin son dersi yapıldı. Dış politika etkinliğinin son haftasında Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay “Dış Politikanın Dijital Kaynakları” konusuna ilişkin paylaşımlarda bulundu.“Edinmemiz Gereken Birincil Kaynaklar Arşivlerdir”Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, Türkiye’de dış politika çalışmalarında ağırlıklı olarak ikincil kaynaklar odaklı yapıldığını belirtti. Gökçay, “Dış politika ile uğraşıyorsanız mutlaka dış politika karar alıcılarının söylediklerine ve eylemlerine odaklanıyorsunuz. Edinmemiz gereken birincil kaynaklar arşivler olacaktır. Ancak kafamızda devlet arşivleri canlanmasın. Birincil kaynaklardan kastımız sadece devlet arşivleri değil. Aynı zamanda özel kurumların da sivil toplum örgütlerinde içinde yer alan uluslararası alanda çok çeşitli arşivleri kullanmaya başladık. Böylece elimizdeki birincil kaynaklar daha da çeşitlenmeye başladı. Türkiye’de dış politika çalışmalarında ağırlıklı olarak ikincil kaynaklar odaklı çalışmalar yapıyoruz. Ne yazık ki geçmiş senelerde dış politika ile ilgili eserlerimiz gazetelerden toplanmış, diğer ikincil kaynaklardan toplanan makalelerden derlenmiş ve çıkarımlarda bulunulmuş eserlerdir.” İfadelerini kullandı.“Buzdağın Görünen Kısmı Dijitalleştirilmiş Durumda”Birincil arşivler ile ilgili bilgi veren Gökçay, doğrudan birincil kaynaklı eserlerin yavaş yavaş çıkarıldığını belirtti. Gökçay, “Birincil arşivin kendi içerisinde bazı kısıtlamaları mevcuttur. Belgeleri toplamak, arşiv edinmek hem maddi olarak külfetli hem de oldukça uzun bir zaman dilimi isteyen çalışmayı gerektiriyor. Türkiye’deki diplomatik arşivlerimizde çok yeni açılmaya başladı ve açılanlarda oldukça sınırlı. Dolayısıyla Türkiye’nin dış politikası bağlamında araştırmaları düşündüğümüz de birincil kaynakları da içine katan çalışmaların 2020 yıllarında ortaya çıkacağını söyleyebiliriz. Buzdağının görünen kısmı dijitalleştirilmiş durumda. Daha arşiv raflarında dijitalleşmeyi bekleyen belgeler var. Bunları yerine gidip görmek şu an için imkânsız. İnternet olanakları, dijitalleşme, fotoğraflama, depolama teknolojisi sayesinde internet hızının da artışıyla beraber önemli kaynaklara erişebilir düzeye geldik” şeklinde konuştu.  Dijital Kütüphaneler Çeşitleniyor!Dijital kütüphanelerin çeşitlenmeye başladığını belirten Gökçay, “Hathi Trust’a özellikle değinmek istiyorum. Google’un dijitalleştirdiği, normalde kamuya açık olması gereken birçok belgeyi halk ile paylaşmaya başladı. Ağırlıklı olarak İngilizce belgeler mevcut ancak Türkiye ile ilgili telif hakkı kalkmış birçok belgeye ulaşmak mümkün.” ifadelerini kullandı.“Çapraz Okuma ile Analizden Geçirmek Gerekiyor”Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, sözlü tarih çalışmalarının psikolojik yönlerini de kurcalamanın faydalı olacağını belirtti. Gökçay, “Dış politika çalışmalarında bazı çıkarımlar yaptığımızda genel ideolojik şeylere bağlayabiliyoruz. Ancak diplomatlarında kişisel hayatlarında dramatik anlar olabiliyor. Sözlü tarih çalışmalarında psikolojik yönlerini de kurcalamak gerekiyor. Genelde kişiler kendilerini haklı çıkarmak için bazı söylemlerde bulunabiliyorlar. Bu nedenle çapraz okumalar yaparak eleştirel analizden geçirmek faydalı olacaktır.” dedi.“Dijital Veri Tekniklerine Hâkim Olmak Gerekiyor”Dijital beşerî bilimlerin çok önemli bir alan olduğunu söyleyen Gökçay, “Sosyal bilimcilerin kendilerinin yavaş yavaş dijital olanakları ve dijital veri tabanı oluşturma tekniklerine hâkim olmaları gerekiyor. Böylece devlet odaklı veri tabanlarında yer almayan istisnai hem yazısal hem görüntüsel belgeleri bu veri tabanları içerisinde tutabilelim. Umarım gelecek yıllarda arka planda kalıp erişemediğimiz kaynakların dijital veri tabanlarını projeler ile geliştirebiliriz.” ifadelerini kullandı.

25 HAZ 2020

“Endüstri 4.0 Yeni Bir Uygarlık Düzlemi Ortaya Çıkarttı”

 Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Meslek Rotam’ın düzenlediği ‘Sınava Hazırım’ eğitim programının konuğu oldu. Meslek seçiminde dikkat edilmesi gereken konularda aday öğrencilere önemli tavsiyelerde bulunan Arıboğan; “Gelecekte insana dair, yapay zekânın taklit edemeyeceği işler ve iş grupları ön plana çıkacak. Gençleri sanata, müziğe, yapay zekânın taklit edemeyeceği meslek gruplarına yönlendirmeliyiz. Çünkü endüstri 4.0 yeni bir uygarlık düzlemi ve biz büyük bir kırılma noktasının eşiğindeyiz.” Dedi.“Büyük resmi görebilmek bu çağın şartlarından”Entelektüel olma zorunluluğunu dijital ve yeni dönemin getirilerinden olduğunu belirten Arıboğan; “Hepimizin entelektüel insan olma zorunluluğumuz var. Yeni dijital düzen bize bu zorunluluğu getirdi. Yaptığımız işlerin yanı sıra büyük resmi görmemiz lazım. Bir restoran sahibiyseniz sadece yönetici olup kenara çekilemezsiniz. Yöneticiliğin yanı sıra gastronomiyle ilgilenmeniz, bir mimarla çalışsanız bile sahibi olduğunuz mekâna kendi zevkinizi yansıtmanız lazım. Disiplinler arası bağlantı kurup büyük resmi görebilmek bu çağın şartlarından.” İfadelerini kullandı.“Endüstri 4.0 yeni bir uygarlık düzlemi ortaya çıkarttı”Uygarlık düzleminde bazı kırılma noktalarının olduğunu ifade eden Arıboğan; “Uygarlık düzleminde kırılma noktaları vardır. Mesela tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmek bir kırılmadır. 20’nci yüzyılın ikinci yarısından sonra sanayi sonrası uygarlık ise üretim toplumundan çok tüketim toplumunu yansıtır. Sanayi sonrası uygarlık sayesinde ilk defa markalarla tanıştık, insan bedeninin önemli olduğu ortaya çıktı. Endüstri 4.0 ise şu anda yeni bir uygarlık düzlemi ortaya çıkarttı ve biz büyük bir kırılma anındayız. Bu kırılma anı büyük bir dijitalleşmeyi içinde barındırıyor. Artık bir binanın içerisinde topraksız tarım yapılabiliyor, hem de senede on iki kere hasat verebiliyor. Bunların hepsi endüstri 4.0’ın getirisi olan dijitalleşme sayesinde.” Şeklinde konuştu.“Hayatımıza yeni meslek grupları giriyor”Zamanın ilerlemesi, yaşam şartlarının değişmesiyle birlikte hayatımıza yeni meslek gruplarının girdiğini belirten Arıboğan; “Bundan elli yıl önce pilates eğitmenliği diye bir meslek grubu yoktu. Çünkü insanlar tarlada, bağda, bahçede zaten haraketliydiler ve buna ihtiyaçları yoktu. Yine aynı insanların diyetisyene de ihtiyaçları yoktu. Ama yaşam şartlarımızın değişmesiyle birlikte pilates eğitmenleri, diyetisyenler gibi farklı meslek grupları oluşmaya ve hayatımıza girmeye başladı. Şu anda da hayatımıza yeni meslek grupları giriyor. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte yapay zekâ mühendisliği, yazılım mühendisliği gibi meslek grupları oluşmaya başladı. Gelecekte daha farklı meslek grupları hayatımıza girmeye devam edecek.” Dedi.“Yapay zekânın taklit edemeyeceği meslekler ön plana çıkacak”Prof. Dr. Arıboğan, sözlerinin sonunda meslek grupları ve gelecek hakkında şu ifadeleri kullandı: “Mühendislik, matematik, istatistik… Hepsi teknoloji ile üretilen makinelerin yapabileceği bir şey. İnsanların eldeki datayı analiz edebilecek sosyal bilimci ve temel bilimci kişilere ihtiyaçları var. Google’da bulamayacağımız analizleri yapabilecek analizcilere ihtiyaç var. İnsanlara lider olabilecek, yön gösterecek meslek grupları ön plana çıkacak. İnsan zihni, maneviyatı ve bedeni ile ilgilenen meslekler rağbet görecek. Gelecekte insana dair, yapay zekânın taklit edemeyeceği işler ve iş grupları ön plana çıkacak. Gençleri buna paralel olarak yönlendirelim.” İfadelerini kaydetti.

24 HAZ 2020

Büyük Bir Hayaliniz Varsa Hayatınızda Hiçbir Şey Sizi Geremez

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan, Meslek Rotam’ın düzenlediği ‘Sınava Hazırım’ eğitim programının konuğu oldu. Üniversite sınavına girecek adaylara önemli tavsiyelerde bulunan Canan, “Eğer çok ileride büyük bir hayaliniz varsa o zaman hayatınızda hiçbir şey sizi o kadar geremez. Her türlü zorluk sizi o hayalinize götürecek bir basamak hürriyetine bürünür. Ama bir hayaliniz yok ise maalesef her küçük basamak size devasa bir dağ gibi gelmeye başlar.” Dedi.“Sıkıntı ve acı çeksek de bir mutluluk geliyor”Beş tane ayardan bahseden Canan bu beş ayarın bütün insanları temelden ilgilendiren, biyolojik ve psikolojik yaşamımızı sağlıklı bir şekilde sürdürebilmemizin ana kurallarını içeren maddelerden oluştuğunu söyledi. Canan, bu beş ayarın insanı anlamaya başlamak için çok önemli bir başlangıç olduğunu belirtti. Prof. Dr. Canan, “Beş ayar; hareket etmek, az yemek, diğer insanlarla gerçek ve sağlam ilişkiler kurmak, stresi azaltmak ve sınırları zorlamak. Gerek zihinsel, gerek bedensel, gerekse coğrafi her türlü sınırı zorlamak üzere programlanmış bir canlıyız. Bu beş ayarın ilk dördü sadece insana has ayarlar değil. Ama son dediğimiz sınırları zorlama ayarı ana konularımızdan biri. Bizi insan yapan en önemli şeydir ve tatmin edilmezse bu güdü, biz sınırlarımızı zorlamazsak hayatımızda büyük problemlerin oluşumunun riski artıyor. Ama bir şekilde kendimizi zorladığımızda, sınırlarımızı zorladığımızda ve bir şeyleri başarmaya çalıştığımızda sıkıntı ve acı çeksek de bir mutluluk geliyor. O yüzden bu son ayar genç arkadaşlarımı daha çok ilgilendiriyor.” Şeklinde konuştu.Biyoloji insanlara doğru öğretilmiyor!Prof. Dr. Sinan Canan, insanın etten kemikten ya da psikolojik durumlardan ibaret bir canlı olmadığını belirtti. Canan, “İnsanın bir başka ihtiyacı daha var. Bu ihtiyacı dünyaya biz neden yaşıyoruz diye anlam vermek. Bu anlam verme anlayışımıza biz maneviyat diyoruz. Hareketsiz kalınca hasta olduğumuzu biliyoruz, çok yiyince hastalandığımızı da herkes biliyor. Yalnız kalmanın bizi erkenden öldürdüğünü muhtemelen duymuşsunuzdur. Aşırı stresin bugün bizi öldüren bir numaralı sebep olduğunu da duymuş olabilirsiniz. Bugün dünyada insanlar en çok stres ya da strese bağlı hastalıklardan ölüyorlar. Bu ilk dört ayarın neden böyle olduğunu anlamak zor değil. Eğer ki insanın canlılık tarihi boyunca geçirdiği aşamaları temel düzeyde biliyorsak bunları anlamak çok kolay. Ben söyleyince yeniymiş gibi gelmesinin sebebi insanlara doğru dürüst biyoloji öğretmememizdir.” Dedi.“Çıplaklaştıkça hayatta kalmak için daha zeki olmaya zorlanıyoruz”İnsanın annesinden doğduğu şekliyle hayatta kalamayan tek canlı olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Sinan Canan, “Diğer bütün canlılar tam takım doğuyorlar, biz illa üstümüze bir şey giyeceğiz. Bugün ne giyeceğim diyen bir zürafaya rastlayamazsınız. Bu sadece insanda var. Hayvanlar âleminde son derece gelişime açık olmayan, içgüdüsel inşa faaliyetleri var. Ama biz dünyayı sürekli değiştirmek zorundayız. Tabiatta zayıf ve çıplak bir canlı olmamız tesadüfi değil. Bunun arkasında enteresan bir hikâye var bu hikâye de şunu gösteriyor; biz çıplaklaştıkça hayatta kalmak için daha zeki olmaya zorlanıyoruz. En sonunda anormal gelişmiş zihinsel güçlerle bu dünyada her yere adapte olabilen tek canlıyız.” İfadelerini kullandı.“Bu uyumsuzluk modern dünyada insanı öldüren en önemli şey”Prof. Dr. Sinan Canan, insanların şu anda en büyük sorununun girecekleri sınavlar olduğunu söyledi. Canan, “İnsanlar ilk çağlarda mağarada keyfimiz yerinde, burası güzel birlikte de mutluyuz deselerdi insan türü muhtemelen o mağarada sona erecekti. Kaynaklar hızlı tükendiğinden yeni kaynaklar bulmaları lazım. Bütün bunları yapmasalardı biz bugün burada onların torunları olarak bulunamayacaktık. Bunun yerine yine mağarada yaşayanlar sabah kalktığında ‘Bu dağın arkasında ne var, ben bir oraya gideyim’ diyerek yeni yerler buldu. Başarılı olanlar bizim türümüzün yayılmasına sebep oldu. Böyle sınır aşıcı faaliyetlere insanoğlu giriştikçe insan gibi zayıf bir canlının türünü sürdürmesi için avantajlı bir şey oldu. Sürekli arıza çıkarıp sorun çözen ataların torunlarıyız. Ama şu anda en büyük sorunumuz bir sınava gireceğim, bu sınav hayatımızı belirleyecek, bunalıma girenler en hafifinden rahatsızlananlar, sivilceler çıkaranlar, psikolojisi bozulanlar, antidepresanlara başlayanlar hatta maalesef intihara teşebbüs edenler bile çıkıyor böyle manasız streslerin sonucu olarak. Tabiatta neler için dizayn edilmiş insan şu an neler için yaşıyor. İşte bu uyumsuzluk modern dünyada insanı öldüren en önemli şey.” Dedi.“Eğitim dediğimiz süreç bizi algoritmalarla donatıyor”Modern medeniyet içinde verilen eğitimin insanları tek tipleştirdiğini ve düşünme yeteneğini elinden aldığını belirten Prof. Dr. Sinan Canan, “Bugün en önemli sorunumuzla daha küçücük yaşımızda karşılaşıyoruz. Hayatımızın en büyük vakit kaybı, bize belki de en çok zihinsel hasarı veren deneyimin adı örgün eğitim dediğimiz şeydir. Çok ağır hasar veriyor bize. O hasarı şöyle söyleyeyim; okul öncesi çocuklara kâğıt ataşları verip istediğinizi yapın diyorlar. Çocuklar iki yüzün üstünde farklı şeyler yapıyor. Üniversite çağındaki kişiye aynı sayıdaki ataşı veriyorsun iki tane şey yapabiliyorlar. Nereye gitti o iki yüz küsur seçenek, yok oldu. Eğitim dediğimiz süreç bizi algoritmalarla donatıyor. Şu olursa şunu, bu olursa bunu yap diyor. Ve tabiattaki sorunların çözümünde son derece kaotik ve beklenmeyen durumlara hazırlıklı olarak donatılmış bir sistem olan insan tabiri caizse modern medeniyet için terbiye ediliyor. Dallı budaklı bir ağaçtan budanmış bir kütüğe dönüştürülüyor.” Şeklide konuştu.“Büyük bir hayaliniz varsa hayatınız da hiçbir şey sizi geremez”Son olarak Prof. Dr. Sinan Canan, insan beyninin özellikle de genç beynin yaşaması imkânsız gözüken varlığı hayatta tutmak amacıyla donatıldığı bazı mucizevi süper güçlerden bahsetti ve bu güçlerden birinin hayal kurmak olduğunu vurguladı. Canan, “İnsandan başka hiçbir canlı olmayan bir geleceği tahayyül edip, onu yaratabilme becerisine sahip değil. Şu anda kullandığımız bilgisayarlar, oturduğumuz evler yoktu. Birileri hayal etti ve gerçek oldu. Bir şekilde insan bunu yapabiliyor. İnsanın en büyük sosyal gücü budur. Ama hatırlayın eğitim bizden hayal etme yeteneğimizi alıyor. Neden? Hayal kurarsanız sistemin size verdiği rayda gidemiyorsunuz. Sistemde haklı olarak sen arıza çıkarma, icat çıkarma başımıza diyerek raya oturtmaya çalışıyor. Sistem, önüne LGS sınavı koyuyor, arkasına üniversite sınavı ondan sonra uzmanlık sınavı, terfiler, tatiller, makamlar, koltuklar koyalım emekli olduktan sonra bir köşede sessiz sedasız öl bu hayat bitsin gitsin diyor. Böyle bir plan hiçbirimizi sarmıyor. Hepimiz böyle giden bir planda bir sürü mutsuzluk kaynağı bulabiliyoruz.Çünkü bizim esas varlık amacımız imkânsızı inşa etmektir. Bu dünyaya imar etmeye, inşa etmeye, hayal edip gerçekleştirmeye geliyoruz.Hayal ettiğimiz her şeyi yapacak potansiyelimiz var ama bu potansiyeli kullanamıyoruz. Çünkü hayal etme yetkisi elimizden alınıyor. Eğer bugün sınav stresi gibi konularla karnı ağrıyan arkadaşım varsa ya da önündeki herhangi bir aşamada bir sorundan dolayı kitlenmiş sağlıklı düşünmeyen biri varsa kendisine dikkat etsin o hedefinin ötesinde büyük bir hayali olmadığı için bunu yaşıyor. Eğer çok ileride büyük bir hayaliniz varsa hayatınız da hiçbir şey sizi o kadar geremez. Her türlü zorluk sizi o hayalinize götürecek bir basamak hürriyetine bürünür. Ama bir hayaliniz yok ise maalesef her küçük basamak size devasa bir dağ gibi gelmeye başlar. Bir nevi hayalinizin büyüklüğü hayat çözünürlüğünüzü belirleyecektir. Hayaliniz küçüldükçe sorunlarınız büyüyecektir.” İfadelerini kaydetti.Haber: Esragül Batal

22 HAZ 2020

"Tarihsel Olgular Ön Yargılardan Uzak Değerlendirilmeli"

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinin Tarih Okulu etkinliği devam ediyor. Herkese açık olarak Zoom ve Youtube üzerinden sürdürülen etkinliğin 5’inci haftasında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir “Osmanlı Gerileme Dönemi Tartışmaları” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Aydemir bilim insanlarının Osmanlı tarihini ele almaları konusunda son 40 yılda önemli değişiklikler olduğu ve Osmanlı tarihi dönemlere ayrılırken duraklama, gerileme, dağılma gibi ifadelerin bırakıldığı vurgusu yaptı.Tarihte sağduyulu bakış açısı önemsenmeliTarihe sağduyulu, mesafeli ve dengeli bir bakış açısının önemsenmesi gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir “Tarihî olayları değerlendirirken kullanılan yöntem ve yaklaşım çok önemlidir. Mesela artık demode olmuş fakat tarih yazımında önemli bir dönem boyunca etkin olmuş olan oryantalist yaklaşım, birbirine benzeyen iki olguyu karşılaştırırken farklı değerlendirebilmişti. Avusturya ve Osmanlı’nın geçtiği benzer süreçleri ele alırken Avusturya’da olanları bir modernleşme süreci olarak değerlendirmesine rağmen Osmanlı’da olanları gerileme süreci olarak görmüştü.” dedi.“Her tarihsel olay kendi şartlarına göre değerlendirilir”Her dönemin şartlarının farklı olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir “Osmanlı altı asırdan fazla yaşamış bir devlet olduğu için herhangi bir çağı altın çağ olarak ilan edip o çağın devlet ve toplum yapısını geri kalan dönemler için de en ideal model olarak benimsemek, böylece o modelden uzaklaştıkça devletin gerilediğini savunmak yanlış olur. Her tarihsel olayı ya da tarihsel figürü kendi şartları içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Osmanlı klasik döneminden sonraki padişahların başarısız olduğu gibi bir tez var fakat söz konusu padişahlardan bazılarını içinde bulundukları şartlara göre değerlendirirseniz aslında başarısız olduklarını söylemenin hata olduğunu görürsünüz. Kaldı ki, tek insan odaklı tarih yaklaşımı da sağlıklı bir yaklaşım değildir.Farklı bir açıdan bakacak olursak da örnek olarak Kadınlar Saltanatı meselesini verebiliriz. Bu dönemde padişahın çevresinde bulunan kadınların Saray’da etkin olması, önceden tarihçilerce gerileme alameti sayılıyordu. Fakat bu yaklaşım, mizojenik olması bir yana, söz konusu kadınların devletin zayıf olduğu dönemlerde hanedanı korumuş ve istikrarı sağlamış oldukları gerçeğini göz ardı etmiştir. Sonuç olarak, Osmanlı’nın yaşadığı değişimleri yorumlarken bunları bir gerileme alameti saymak ön yargısının yerini, bir kriz ile karşılaştığında devletin esneklik göstererek şekil değiştirebildiği ve değişen koşullara çok iyi uyum sağlayabildiği yaklaşımı almıştır.” şeklinde konuştu.“Osmanlılar yeni teknolojilere uyum sağlamada başarılıydılar”Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir, Osmanlı Devleti’nin Klasik Çağı sonrası askerî gücü hakkında da değerlendirmelerde bulundu. Aydemir, “Gerileme tezine askerî bir kanıt olarak yeniçeri ocağının bozulması bir örnek olarak gösterilmekteydi. Yeniçerilerin evlenme, çocuk yapma, ticarete girme gibi haklarının olması ve sayılarının çoğalması ile savaşma yeteneklerini kaybettiklerine inanılmaktaydı. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki, yeniçeriler askerî olarak yeteneklerini kaybetmemişlerdi; taktiksel olarak da yeni teknolojileri kullanmada da Avrupa askerleri ile büyük oranda denktiler. Yeniçerilerin sayılarının çoğalmasına gelince, bunun modern ordularda daimî merkezî ordunun genişlemesi ve piyade sayısının yükselip süvari sayısının düşmesi ile orantılı olduğu ortaya konulmuştur.” şeklinde konuştu.“Tarih müfredatında değişiklikler oldu”Ortaöğretim müfredatlarında doğru yaklaşım benimsemenin hayati önemde olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir, “Gerek Osmanlı Devleti’nin dönüşüm ve uyum dönemi hakkında olsun gerekse dünya tarihinin kendine daha fazla yer bulması olsun, son ortaöğretim müfredatındaki yaklaşımın öncekilere kıyasla daha iyi olduğunu gözlemledim. Bu iyileşme sevindirici.” diye konuştu.

22 HAZ 2020

Covid-19 Sürecinde Avrupa Birliği Masaya Yatırıldı…

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü tarafından 4 hafta planlanan Dış Politika Okulu etkinliğinin 3’üncü haftasında “Covid-19 ve Avrupa Birliği” konusu değerlendirildi. Programa konuşmacı olarak katılan Doç. Dr. Nergiz Özkural Köroğlu, Covid-19 sürecinde Avrupa Birliğinin süreci nasıl yönettiği ile ilgili paylaşımlarda bulundu. Köroğlu, “Covid-19 sürecinde Avrupa Birliği kendi içinde üye devletlere salgın konusunda yeterli yardımı ilk etapta sağlayamamıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Avrupa Birliği’nin ani krizlerde cevap verme refleksinin zayıf olmasıdır.” ifadesini kullandı.Programa Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nergiz Özkural Köroğlu ile Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, Araştırma Görevlisi Cemal Cem Anarat katıldı.Doç. Dr. Nergiz Özkural Köroğlu: “Avrupa Birliği canlı bir organizma gibi dönüşüyor” Avrupa Birliği’nin canlı bir organizma gibi sürekli değişip, dönüşen bir yapıya sahip olduğunu kaydeden Köroğlu şunları söyledi: “Her krizden sonra kendini yenileyen bir sisteme sahip. Avrupa Birliği bir yandan kuruluşundan itibaren kurumsal ve yapısal olarak derinleşirken, siyasallaşma yolunda ilerlerken, diğer yandan da genişleme sürecini sürdürmüştür. Her bir genişlemeden sonra derinleşme süreci yaşamak zorunda kalmıştır. Uluslararası konjonktürde 2000’ler ve sonrası oldukça önemlidir. 11 Eylül 2001 terör saldırısı sonrası uluslararası yapıda bir kırılma yaşandı. Özellikle İslamofobi kavramının bu dönemde ortaya ön plana çıktığını görüyoruz. Bugün Avrupa Birliğinin en önemli sorunlarından birisi olan yabancı düşmanlığı ve göçmen krizinin tohumlarının bu dönemde atıldığını görüyoruz.“Türkiye’nin müzakerelere katılması kırılma noktası oldu”Genişleme, derinleşme paradoksunun nihai neticesi olarak Avrupa Birliği anayasasının ortaya çıkışı ve Türkiye’nin müzakerelere başlamasına dikkat çeken Köroğlu, “Fransa ve Hollanda’nın AB anayasasını reddetmesi, Avrupa Birliği iç siyasetinde büyük kırılma yaratmıştır. Bir diğer önemli kırılma ise 2005 yılında Türkiye - Avrupa Birliği müzakerelerinin başlaması ve bu müzakerelerin “açık uçlu” olmasıdır.” şeklinde konuştu.“Farklı sağlık politikaları Birlik bünyesinde ağır çatlaklar oluşturdu”Doç. Dr. Nergiz Özkural Köroğlu, Covid-19 sürecinde Avrupa Birliği’nin süreci nasıl yönettiği ile ilgili paylaşımlarda bulundu. Köroğlu, “Covid-19 da Almanya iyi bir ekonomiye, iyi bir sağlık sistemine sahip olduğu için bu krizi en az hasarla atlatıyor. Ancak bu dönemde İtalya yardım çağrılarında bulundu ancak Çin ve Rusya yardım için harekete geçmelerine rağmen Avrupa Birliği’nin kendi içinde yardımlaşmakta epey zorlandığı görüldü.Bunun en temel nedeni Avrupa Birliği’nin ani krizlerde cevap verme yeteneğinin; ağır işleyen bir bürokrasi ve her bir ulus devletin farklı bir sağlık politikasına sahip olması nedeniyle, zayıf olmasıdır.” şeklinde değerlendirmelerde bulundu.Avrupa Birliği kimliğinin temel yapı taşlarını, sosyal devlet anlayışı gibi Avrupa değerleri oluşturur ve bu değerler insan hakları ve eşitlik üzerine kuruludur. Eşit ücret, emeklilerin haklarının korunması, işsizlere gerekli yardımın yapılması, çocukların bakımının üstlenilmesi ve daha birçoğu sosyal politika ve refah devleti anlayışı ile paraleldir. Bunlar gelişim gösterdiği sürece Avrupa Birliği’nin kimliği güçlenecektir.” ifadelerinde kullandı.Arş. Gör. Cemal Cem Anarat: “Zenginlik paylaşımında adaletsizlik ciddi bir sorun”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi Cemal Cem Anarat Arap Baharı adı verilen sürecin sebeplerine değinerek sözlerine başladı. Anarat, “İsyan, halkın demokrasi talebine karşın Arap ülkelerindeki eşitsizliklerin ve yolsuzlukların artmasıyla birlikte baskıcı rejimlerin iktidarı bırakmamak için direnmesinden kaynaklandı.Bununla beraber zenginlik paylaşımı da ciddi bir sorun teşkil ediyor. Tüm bunların sonucunda Arap Baharı adı verilen süreç başladı. Ayaklanmalar; Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Ürdün, Yemen gibi ülkelere sıçrayarak Arap dünyasının hareketlenmesine neden oldu. Bu süreç toplumsal memnuniyetsizliklerin dile getirildiği bir ifade şekli haline geldi ve bugüne pek çok ülkede çeşitli toplumsal hareketlerin başlamasına önayak oldu.” ifadelerini kullandı.“Avrupa Birliği gelecekte federasyon olmak isteyebilir”Avrupa’nın en önemli genel sorunlarından birinin Birlik bünyesindeki vergi toplama meselesi olduğunu belirten Anarat, “Avrupa Birliği, devletleşme aşamasına gittiği halde vergilendirmeyi ulus-devlet ölçeğinde yapıyor. Bu da birlik ruhunun önünde aşılması gereken ciddi bir engel teşkil ediyor. Bana öyle geliyor ki Avrupa Birliği gelecekte konfederasyondan ziyade bir federasyon olmak isteyecektir. Ortak bir bütçe oluşturulması için adil ve orantılı bir vergi toplama sisteminin getirilmesine yönelik çalışma yürütülmeli.” değerlendirmelerinde bulundu.“Yeni Kaledonya meselesi yalnızca Fransa için değil, AB için de büyük öneme sahip”Yeni Kaledonya meselesine de dikkat çeken Anarat, bu konunun AB’nin geleceği açısından önemi olduğunu söyledi. AB’nin Pasifik Denizi’ndeki topraklarından biri olan Yeni Kaledonya’nın bağımsızlığın eşiğinde olduğunu ve yakın zamanda bölgede bağımsızlık referandumu yapıldığını sözlerine ekleyen Anarat, bölgenin  yalnızca %56,67 oranında bir oy ile Fransa’da kalma kararı aldığını belirterek 2023’e kadar aynı referandumun iki kere daha tekrarlanacağını dile getirdi. Eylül ayında yapılması planlanan ikinci referandumun sonuçlarının Fransa ve AB açısından önemli olacağını dile getirdi. Yalnızca krom madenleri ve yüksek GSMH’sı açısından değil aynı zamanda Pasifik’te Fransa’nın askerî varlığı açısından da Yeni Kaledonya halkının kararının önemli olacağını belirtti.

19 HAZ 2020

Empatiden Yoksun Kişilerde Irkçılık Daha Çok Görülüyor!

Amerika’da polis şiddeti nedeniyle yaşamını yitiren George Floyd’un ölümüyle gündeme gelen ırkçılık, tek ve homojen şekilde gelişen dünya düzeninin inşa ettiği sonuçlardan biri olarak değerlendiriliyor. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, ırkçılığın asla genetik olamayacağını belirterek sosyal öğrenme ve model alma faktörlerinin etkisiyle ortaya çıktığını kaydediyor. Irkçılığın empati duygusu az olan kişilerde daha çok görüldüğünü söyleyen Süleymanlı, toplumların refahları için bütün bireylerin empati duygularını geliştirmekten sorumlu olduklarını ifade ediyor. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, ırkçılığın sosyolojik boyutları ile ilgili değerlendirmelerde bulundu.Irkçılığın bir modernite söylemi olarak görülebileceğini kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Bu bağlamda ırkçılık tek ve homojen bir şekilde gelişen dünya düzeninin inşa ettiği sonuçlardan biridir. Irkçılığın kendi dışında olana yaşam hakkı tanımayan ve kendi dışındakini öteki olarak konumlandıran bir söylem ve eylem biçiminden neşet ettiği açıktır. Bu çerçevede ırkçılık bütün toplumsal yapılanların meşruluğunu sağlamaya çalışan düşünsel ve eylemsel bir düzeye işaret etmektedir” dedi.Sosyal öğrenme ve model alma ırkçılıkta etkiliIrklara ve insanlığa hümanist bir bakış açısıyla bakıldığında bütün insanlığın birbirine denk olarak dünyaya geldiğini belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, ırkçılığın sosyal öğrenme ve model alma faktörlerinin etkisiyle ortaya çıktığını kaydederek şunları söyledi:“İnsanlardan biri diğerinden üstün veyahut biri diğerinden daha az değerli değildir. Çocukluğun ilk dönemlerinde gelişen evrimsel dürtülere dayanan bireyler, kendileri gibi insan niteliklerine sahip olanları diğer varlıklardan ayırt ederek insanlar arası bir eşitlik değeri geliştirir. Birçok sosyal deneyde bebeklerin ve küçük çocukların ırk, görüntü ve davranış ayrımı yapmadan farklı görüntüdeki insanlara aynı şekilde davrandıkları gözlenmiştir. Bu şekilde hayatına başlayan çocukların ilerde ırkçı bireylere dönüşmesinde sosyal öğrenme ve model alma faktörlerinin etkisi görülebilir. Yüksek oranda ebeveynlerinin, daha sonra ise çevrelerinin etkisi ile çocuklar karşılaştıkları yeni bilgileri zihinlerinde kavramlaştırırlar. Bu kavramsallaştırmaya çocukların farklı ırktan biri ile karşılaştıklarında ne düşünecekleri, hissedecekleri, nasıl davranacakları ve hangi yargılara varacakları da dâhildir. Irkçı düşüncelere sahip olan aile ve toplumların çocukları, ergin olduklarında kendi çabaları ile bu oluşan ırkçı düşünce şemalarını bozup tekrar yapılandırmadıkları sürece kendileri de ırkçı düşüncelere sahip bireylere dönüşebilirler.”Toplumsal ruh hali göz ardı edilmemeliIrkçılığa zemin hazırlayan veya onu besleyen, onun dışavurumuna etki eden toplumsal ruh hallerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Bunları, gözlemin ve gerek akademik gerek akademi dışı analizlerin önemli bir odağı haline getirmek önemli. Geçmiş, bugün ve gelecek arasında bu sayede bağ kurabiliriz. Tarihte norm olan fakat artık aşılmış kabul edilen bir olgunun, ne şekilde varlığını sürdürdüğünü ve neden, nasıl ortaya çıktığını anlamaya çalışmak da böyle mümkün olabilir. Bu gibi olayları, münferit ve talihsiz vakalar olarak değerlendirmemeli, dönüşen yapılar içinde sürekliliğini devam ettiren yapıları, söylemleri, mekanizmaları ve ruh hallerini ortaya çıkarabilecek bir kesişim alanı olarak ele almalıyız” dedi.Günümüzde ırkçılık kavramı değiştiProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı, feminizm kavramının değiştiği gibi ırkçılık kavramının da zamanla değişikliğe uğradığını kaydederek sözlerini şöyle sürdürdü:“Nasıl ki Feminist Terapinin gelişmesi ile erkekler karşısında ayrımcılık gören kadınların haklarının savunulması olan feminizmin anlamı, din, dil, ırk, cinsel yönelim ve benzeri her türlü gruplar arası farktan kaynaklı ayrımcılığa maruz kalan bireylerin haklarının gözetilmesi olarak değişti ise ırkçılık kavramının da aynı bu şekilde değiştiğini söyleyebiliriz. Öncesinde sadece ırk ve ten renklerinin farklılığından dolayı gelişen ırkçılık düşüncesinin, toplumların özelliklerinden dolayı her türlü farklı bileşene göre gruplaşma ve zorba - mağdur ilişkisine dönen bir sürecin içinde olduğu görülüyor. Sadece insanları beyaz, sarı, kahverengi ve siyah olarak ayırmak değil, toplumsal davranış biçimleri, gelenekler ve inançlar gibi çeşitli bileşenlere göre bir grubu diğerine göre üstün görme durumunun da ırkçılık kapsamına girdiğini ifade etmek yanlış olmaz. Örneğin Hint kökenli bir bireye ırkçılık yapmanız için illa ki ten rengine atıfta bulunmak zorunda değilsiniz. Köri gibi koktuğunu söylemek de ırkçılıktır.”Toplumlar empati duygusunu geliştirmeliSadece ırkçılık konusu için değil, genel olarak empati duygusu daha az olan kişilerin başka bireyleri incitecek davranışlarda bulunma ihtimalinin daha fazla olduğunu ifade eden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Irkçılığa maruz kalan kişide oluşan öfke, üzüntü ve korku duygularına karşı empati kuramayan bir kişinin kasıtlı durumlarda vicdan duygusu hissetmeden karşı tarafı incitebileceği açıktır. Beynimizde empati işlevini sürdüren İnsulada bir sorun olmadığı sürece herkes empati yapabilir. Fizyolojik bozukluklardan kaynaklı empati yoksunluğu olan antisosyal bireyleri bir kenara koyarsak, toplum refahı için bütün bireylerin empati duygularını geliştirmekten sorumlu olduklarını ifade edebiliriz. Yalnızca patlak veren olayların ertesinde ve onların taze etkisiyle değil, yaşadığımız her an ve topluma katıldığımız her durumda bu soru üzerine düşünmeyi hatırlamamız gerekiyor” dedi.Irkçılık kesinlikle genetik değildirProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı, ırkçılığın asla genetik olamayacağını söyleyerek sözlerini şöyle tamamladı:  “Irkçılık öğrenilen ve öğretilen düşünsel bir kavramdır. Irkçılıkta önemli olan şey; bireyde yabancı korkusunun yoğun yaşanması ve de bireyin farklılığa karşı geliştirdiği savunma mekanizmasıyla ilgilidir. Günümüz ve günümüzden yüzyıllar öncesi dahil olmak üzere ırkçılığı doğuran, körükleyen ve besleyen etmenin sosyal öğrenme, model alma ve sonradan öğrenme olduğunu düşünmek yanlış olmaz.”

17 HAZ 2020

Felsefe Okulunda “Yunan Felsefesi ve Kendini Bilmek” Konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi tarafından düzenlenen Felsefe, Psikoloji, Tarih Okulu etkinliğinin 6’ncı haftasında Felsefe Okulu etkinliği yapıldı. Felsefe Okulu etkinliğinin 5’inci haftasında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Ömer Osmanoğlu “Yunan Felsefesi ve Kendini Bilmek” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.Kendini bil çağrısına kulak vermeliyizZoom ve youtube üzerinden canlı gerçekleştirilen programda Dr. Öğr. Üyesi Ömer Osmanoğlu, Yunan Felsefesi ve kendini bilmek konularına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Osmanoğlu: “Heraklitos der ki kendini bilmek, akıllı olmak tüm insanların işidir. Bu sözden daha sonraki filozoflar da etkilenirler. Özellikle Antik Yunan filozofları bu sözün üzerinde durmuşlardır” dedi.Kendimizle ilgilenmek ne demek?Kendimizle ilgilenmenin önemine vurgu yapan Osmanoğlu “Kendinle ilgilemenin ilk yolu kendini bilmektir. Eğer ben kendimi bilirsem kendimi daha iyi kılabilirim. Hepimiz kendimizi bildiğimizi zannediyoruz aslında kendimizle ilgilenmediğimizi fark edemiyoruz” şeklinde konuştu.Kendini bilmek felsefenin en eski çağrılarından biridir…Dr. Öğr. Üyesi Ömer Osmanoğlu mutlu olmaktan bahsederken “Sokrates bir diyaloğunda zengin olarak mutsuzluktan kurtulamayız, mutsuzluktan kurtulmamız için ancak ve ancak bilge olmamız gerekir. Bir şehirde elde edilmesi gereken yegâne amaç iktidar değil erdemdir.” Dedi.Osmanoğlu “Kendini bilmek biraz da haddini bilmek demektir aslında. Eski metinlerde bununla ilgili yorumlar da görmek mümkün. Biz sinirlendiğimizde haddini bil deriz biz bunu biraz sert bir konsepte kullanıyoruz ama aslında sınırlarını bilmek demektir.” Şeklinde konuştu.Programın sonunda Dr. Öğr. Üyesi Ömer Osmanoğlu sorulara da yanıt verdi.

15 HAZ 2020

Dış Politika Okulunda ‘Dünya Barışı’ Konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü tarafından düzenlenen, 4 hafta sürecek Dış Politika Okulu etkinliğinin ikinci dersi yapıldı. Dış Politika etkinliğinin ikinci haftasının konusu “Dünya Barışı” idi.“İnsanlar insani açıdan bir arpa boyu yol kat edemedi”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Havva Kök Arslan’ın konuşmacı olarak katıldığı programda Arslan, Dünya barışı ile ilgili önemli paylaşımlarda bulundu. Arslan, “20. yüzyıl bir utanç abidesi olarak bütün dünyanın belleğine kazındı. En kanlı yüzyıl olarak tarihe geçti. 1’inci Dünya Savaşı, 2’inci Dünya Savaşı ve diğer savaşlar neticesinde sayısız insan öldü ve hala bu çatışmalar devam ediyor. Günümüzde 70 milyon insan savaş yüzünden evlerini terk etmek zorunda. Her gün insanlar açlıktan ölüyor. İnsanlık teknolojide çok büyük ilerlemeler kaydetti fakat insani açıdan bir arpa boyu yol kat edemedi.” İfadelerini kullandı.  “Başlangıç noktası değişmeli”Prof. Dr. Havva Kök Arslan barışa bakış açısının değişmesi gerektiğini belirterek, barışa nasıl ulaşabileceğini, çatışma, şiddet ve savaşın nasıl ortadan kaldırılabileceğine ilişkin paylaşımlarda bulundu. Arslan, “Barışa ulaşmak için yeni normatif bir yaşam gerekli, çok disiplinli çok güzel yaklaşım gerekli. Tüm bunlar bir zihniyet değişikliğini gerekli kılıyor.” Dedi.“Durup düşünme zamanı”Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sözcüsü Guterres’in korona geçene kadar barış olması gerektiği yönünde olan barış çağrısını yetersiz gördüğünü belirten Arslan, “Savaşa ve şiddete dair zihniyetimizi ve düşünce tarzımızı radikal bir şekilde değiştirmek zorundayız. Sürekli silaha yatırım yaparak barışın sağlanmasını bekleyemeyiz. Barış istiyorsak barışa yönelik yatırımlar yapmalıyız. Dünya üzerinde Hala 15 bin nükleer silah var, kitle imha silahları bütün bir insanlığı ortadan kaldıracak düzeyde. Her gün 25 bin kişi açlıktan ölüyor, her beş saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor.” Şeklinde konuştu.“Koronavirüs dünyada barış olmasının gerektiğini herkese hissettirdi” Prof. Dr. Havva Kök Arslan koronavirüsün dünyaya etkilerine ilişkin; “Ekonomik krizler, salgın hastalıklar, kuraklık, çevre sorunları, internet teknoloji gibi olgular bütün dünyanın bir olduğunu gösteriyor. Kafa yormamız gereken şey barışın ne olduğu, barışı nasıl sağlayacağımız. Savaş tabanlı bir dünya görüşünden barış tabanlı bir dünya görüşüne doğru ilerlememiz gerekir. Acilen insanların ben merkezli ve sorun üreten yapıdan çıkmaları gerekiyor.” İfadelerini kullandı

15 HAZ 2020

Prof. Dr. Arıboğan “Yeni Nesil Eski Kafayla Yaşamıyor”

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Egebil Eğitim Kurumlarının düzenlediği “Egebil Talks” etkinliğine konuşmacı olarak katıldı. “Yeni Dünyada Yeni Fırsatlar” başlığında önemli paylaşımlarda bulunan Arıboğan, yeni neslin kendine özgü yaşam algılarının olduğunu, eğitim sistemimizi de onlara göre düzenlememiz gerektiğini söyledi. Arıboğan, ‘Yeni nesil eski kafayla yaşamıyor’ ifadelerini kullandı.“Covid-19 sayesinde küreselleşmenin kırılma yaşadığını gördük”Instagram canlı yayının moderatörlüğünü Egebil Eğitim Kurumları Yönetim Kurulu Başkanı Faruk Tatar’ın üstlendiği programında Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, küreselleşme olgusuna dikkat çekti. Arıboğan, “Gelecekte küreselleşmenin çocuklara etkisi olacağı söyleniyor ama zaten Amerika’nın keşfinden beri tüm dünyada bir küreselleşme konusu konuşuluyor. Küreselleşmenin de iki boyutu var. Birincisi her yere her zaman ulaşabilme imkânı. Hepimiz küresel bir köyün içinde yaşıyormuşuz gibi. İkincisi ise hayatımıza yeni aktörlerin katılması. Biz Covid-19 sayesinde küreselleşmenin kırılma yaşadığını gördük. Bütün ülkeler sınırlarını kapattı. Her ülke kendini kurtarmanın peşine düştü ama bu çok yanlış. Küreselleşme bu şekilde olmaz. Bu sebeptendir ki bir yandan küreselleşmeci akımlar oluşurken bir yandan da antitezler oluştu” ifadelerini kullandı.“Gençleri yapay zekânın taklit edemeyeceği mesleklere yönlendirin”Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, bugün yaşanan Covid-19 krizinden sonra eğitim ve iş alanında yaşanacak değişikliklerden söz etti. Arıboğan; “Covid-19 sürecinden sonra uluslararası hareketlilik çok azalacak. Hiçbir ülke eğitim için bile olsa yabancıyı içine almak istemeyecek. Herkes sınırlarını kapatıyor. Yabancı öğrenciler yavaş yavaş Türkiye’de de azalmaya başlayacak gibi duruyor. Covid-19’dan sonra herkesin yaşadığı yere döndüğünü ve dönmek istediğini söyleyebilmek mümkün. Bu sebeptendir ki gelecekte insana dair, yapay zekânın taklit edemeyeceği işler ve iş grupları ön plana çıkacak. Gençleri sanata, müziğe, yapay zekânın taklit edemeyeceği meslek gruplarına yönlendirmek lazım. Çünkü endüstri 4.0 yeni bir uygarlık düzlemi” şeklinde konuştu.“Yeni nesil eski kafayla yaşamıyor”Dünyada yeni bir uygarlık düzleminin oluştuğunu vurgulayan Arıboğan; “Yeni neslin kendine özgü yaşam algıları var. Eğitim sistemimizi onlara göre düzenlememiz lazım. Yeni nesil eski kafayla yaşamıyor. Paylaşımcı ekonomiyi savunuyor, değişiklik istiyor. 2 yılda bir ev değiştirmek istiyorlar. Yenidünya düzeninde bizim onlara ayak uydurmamız lazım.” dedi.“Çocuklarınızı prens veya prenses gibi yetiştirmeyin”Arıboğan, yeni nesil ebeveynlerine tavsiyelerde bulundu. Arıboğan, “Mesele çocuklarımıza sadece süper eğitimler vermek değil. İlk başta sabretmeyi öğretmemiz lazım. Zorlukla baş edebilmeyi öğretmeliyiz. Şimdiki çocuklar zorluk görmeden büyüyor. Covid-19 sürecinde çocuklar sudan çıkmış balığa döndü. Belki de birçoğu hayatlarında ilk defa kısıtlandı veya yasak gördü. Çocuklarımızı hayatın her şartına alıştırmamız lazım. Onları birer prens veya prenses gibi yetiştirmek emin olun onların iyiliğine olmayacaktır. Çocuklarınızı böyle yetiştirmeyin. Onlara iyilik yapalım derken kötülük yaptığınızın farkında olun.” İfadelerini kullandı.

15 HAZ 2020

“Atalarımızın Hayatını Kurtaran Stres Bugün Bizi Öldürüyor”

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan, Tuzla Belediyesi’nin düzenlediği “E- Talks Tuzla” etkinliğinin canlı yayın konuğu oldu. Radyo ve Televizyon Programcısı Ceyhun Yılmaz’ın moderatörlüğünü üstlendiği yayında Canan, atalarımızın hayatını kurtaran stresin bugün bizim ölüm sebebimiz olduğunu söyledi.“İnsan, karnı doyunca arıza çıkartan tek varlıktır”Prof. Dr. Sinan Canan, İnsanoğlunun genel özelliklerinden bahsetti. Canan, “İnsan, insan olduğundan beri kendisine ‘Ben niye böyle tuhafım?’ diye sormaya başlar. İnsan, karnı doyunca arıza çıkartan tek varlıktır. Akıl sahibi olan tek canlı insan olduğu için yaşadıklarını sorgulayan ve arıza çıkartmaya en müsait varlık da insandır. İnsan aynı zamanda aldığı hazzın biteceğini bilen de tek varlık. O yüzden insanoğlunun dünyada doyması mümkün değil.” İfadelerini kullandı.“Atalarımızın hayatını kurtaran stres, bugün bizim ölüm sebebimiz oluyor”İnsanoğlunun yaklaşık 300 bin yıldır dünyada varlığını sürdürdüğünü kaydeden Prof. Dr. Sinan Canan; “Aradan yaklaşık 300 bin yıl geçmesine rağmen biz hala ilk insan gibiyiz. Avcı, toplayıcı atalarımız aslandan kaçıyordu, bize de her an tetikte olma alışkanlığı onlardan miras. Bizi belki aslan kovalamıyor ama biz de atalarımızın yaşadığı stresi günlük hayatımızda trafikte, iş yerinde ve sosyal hayatımızda yaşıyoruz. Atalarımızın hayatını kurtaran stres, bugün bizim ölüm sebebimiz oluyor.” Şeklinde konuştu.“Hayatta ne istediğini bilen kişi her zaman kazanıyor”Prof. Dr. Sinan Canan, sözlerinin devamında eğitim sistemindeki ve kişilerdeki bazı yanlışlara değindi. Canan, “Biz bugün bütün analitik zekâsı yüksek olan çocuklarımızı tıp fakültesine yönlendirirsek insan çeşitliliğimiz olmaz. Kişi kendini tanımalı, ruhuna iyi gelen şeyleri yapmalı. Örneğin bazı kişilerin üniversite okuması gerekmez. Üniversite okumak herkes için hayati bir anlam taşımayabilir. Bizim tek tipleşmeye karşı çıkmamız gerekiyor. Kişi kendi olmayı becerirse mutlu olur. Bizim eğitim sistemimizde bize her şey soruluyor. Tek bir soru hariç: “Sen ne istiyorsun?” Zaten bu soruyu kendine sorabilen kişi hem kendi olmayı hem de mutlu olmayı başarıyor. Bu hayatta ne istediğini bilen kişi her zaman kazanıyor.” Dedi.“İnsan kendi rutinine tapmaya meyillidir”Prof. Dr. Sinan Canan, Covid-19 virüsünün herkesin rutinini bozduğuna dikkat çekti. Canan; “Her insanın sınırını aşması gerekiyor. Sınır aşmaktan kastım ekstrem şeyler yapmak değil. Bu devrin sınır aşımı da günde bir iki saat telefonu bir kenara bırakıp açıp kitap okumaktır. Çünkü teknoloji hapsetmek için tasarlanmış bir olay. Covid-19 sürecinde herkes bir önceki günün aynısını yaşamaya başladı. Fakat bu durum çok tehlikeli. Sürekli aynı şeyleri yapmak, aynı yemekleri yemek beyni yavaşlatır. Rutinimizi ne kadar bozarsak beynimiz o kadar gelişir. İnsan kendi rutinine tapmaya meyillidir. Rutini bozmak gerek.” Dedi.“Cesaretin olmadığı yerde esaret başlar”Prof. Dr. Sinan Canan, günümüz insanının cesur olması gerektiğini belirterek öğrencilere tavsiyelerde bulundu. Canan; “Cesaret insana özgü bir davranış biçimidir. Cesaret bize verilmişse bunun bir bedeli vardır. Cesaret sadece insana özgüdür. Hayvanlar korktukları şeyin üstüne gidemezler. Şikâyeti bırakıp cesaret etmemiz lazım. Cesaretin olmadığı yerde esaret başlar” şeklinde konuştu.

11 HAZ 2020

ABD'de Yaşanan Olaylar Sosyal Medya Etkisiyle Mi Büyüdü?

ABD’de 25 Mayıs’ta polis şiddeti sonucu boğularak can veren George Floyd’un ölümünün ardından ABD başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında ırkçılığa tepkiler sürüyor. ABD’deki ırkçılık karşıtı protestoları değerlendiren uzmanlar, olayların büyümesinde sosyal medyanın gücünün etkili olduğuna işaret ederek bu seferki protestoların her kesim tarafından desteklendiğine ve Avrupa’da da dayanışma duygusunun ortaya çıktığına dikkat çekiyor.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, 46 yaşındaki George Floyd’un ölümünün ardından yaşanan protestoların, son 50 yılda Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan en büyük ve en geniş katılımlı gösteriler olduğunu söyledi.Siyahların mücadelesine bu sefer her kesim destek veriyorABD’de siyahların (Afrikalı Amerikalıların), güvenlik güçleri tarafından öldürülmesi sonucu ortaya çıkan protesto ve ayaklanmaların yeni bir gelişme olmadığını kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, George Floyd’un ölümünün ardından yaşanan protestolara bu kez her kesimden destek geldiğini söyledi.Siyahlara yönelik baskı ve şiddetin tarihinin, ABD’nin kuruluşunun öncesine kadar gittiğini kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, “Köleliğin kaldırıldığı 1865 yılından bu yana siyahların eşit bir vatandaş statüsüne erişmesini engelleyecek ırkçı ve ayrımcı hareketler, hem federal hükümetler hem yerel hükümetler hem de KKK gibi ırkçı terör örgütleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Eşit ve insani haklar elde etmek için aşama aşama örgütlenen siyahlar, uğradıkları baskılar, linçler ve toplu katliamları 19. ve 20. yüzyıl boyunca protesto etmişlerdir. Özellikle siyasi haklarını elde etmek için 1950’ler ve 60’lar boyunca büyük gösteriler düzenlemiş ve ABD Başkanı Johnson döneminde yaptıkları kitlesel protestolar ile önemli kazanımlar elde etmişlerdir. 2020’de yaşanan protestoların yaklaşık 50 yıl önce yaşanan bu protestoların benzeri olduğunu söyleyebiliriz ancak bu sefer sadece siyahların değil, her kesimden insanın destek verdiği geniş kapsamlı protestolara dönüştüğünü görüyoruz” diye konuştu.Sosyal medyanın gücü, protestoları genişlettiGeorge Floyd’un ölümünün ardından yaşanan protestoların büyümesinde teknolojinin ve Başkan Trump’ın tutumunun önemli bir etkisi olduğunu kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, şu değerlendirmelerde bulundu: “Artık herkesin cebinde bir kameranın bulunması, polis şiddetinin ve George Floyd örneğindeki gibi polislerin Afrikalı Amerikalıları umursamaz bir biçimde öldürdükleri cinayetlerin açıkça kaydedilip sosyal medyadan paylaşılabilmesi, daha önce halkın geniş kesimi tarafından açıkça görülmeyenin görünür olmasını sağladı.2017’de Virginia eyaletinin Charlottesville şehrinde ırkçı grupların düzenlediği yürüyüşte karşıt gruplar arasında çatışmalar yaşanması üzerine ABD Başkanı Trump’ın ‘Her iki grup içinde de iyi insanlar vardı” şeklinde bir açıklama yapması, yönetimi boyunca çeşitli konumlara atamalarını yaptığı kişilerin geçmişlerinde ırkçı söylemlerin olması ve son olarak George Floyd’un ölümünün ardından düzenlenen protestolara sert müdahale edilmesi gerektiğini savunması, protestoların daha da şiddetlenmesine ve yayılmasına neden oldu.”Covid-19 salgınında siyahların fazla oranda ölmesi de etkili olduDr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, “Covid-19 salgınında çalışmak zorunda olan ve büyük bir çoğunluğu yoksulluk sınırında yaşayan siyahların, beyazlara oranla üç katı daha fazla oranda ölmesi, sadece kültürel olarak değil, iktisadi olarak da Afrikalı Amerikalıların yoksulluğa ve ölüme mahkum edildikleri hissiyatını yaygınlaştırdı. Sosyal medyanın sağlamış olduğu görünürlük bu hissiyatın daha geniş bir kamuoyu oluşturmasına katkıda bulundu” dedi.Avrupa’da dayanışma duygusu ortaya çıktıAmerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan gösterilerin Avrupa ülkelerinin halklarında geçmişlerindeki sömürgecilik/kolonileşmeye yönelik tepkileri canlandırdığını ve bir uluslararası dayanışma duygusu oluştuğunu kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, “Avrupa ülkelerinin birçoğunda hem Afrikalı hem de diğer kıtalardan gelen göçmenler yasal zeminde eşit görünseler de yapısal ve kültürel ayrımcılığın ve ırkçı hareketlerin mağduru olmaya devam ediyorlar. Avrupa’da popülist akım bağlamında son yıllarda göçmen karşıtı söylemlerin güçlenmesi, sistem dışında bırakıldığını hisseden halkın bu kanısını daha da pekiştirdi ve ayrımcılığa karşı harekete geçmelerine vesile oldu” dedi.Uluslararası düzende istikrarsızlık ve belirsizlikler artacakBu olayların dünya siyasetinin yeniden şekillenmesinde etkilerinin uzun dönemde anlaşılacağını kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, şunları söyledi: “Uluslararası düzenin değiştiği ve ne yöne ilerlediğine dair tartışmalar hali hazırda uzun yıllardır yapılıyordu. Trump’ın başkanlığa seçilmesiyle beraber uluslararası liberal düzenin dağılmaya başladığı; Çin’in iktisadi ve diplomatik bir süper güce dönüşmeye başlamasıyla da dünya siyasetinin otoriterleşme ve aşırı-milliyetçilik yönünde ilerlediği gibi yorumlar sıkça gündeme geliyordu. COVID-19 salgını da modern devletlerin sosyal politikalarının ve uluslararası işbirliği mekanizmalarının zayıflıklarını görünür kıldı.Ülkelerinde eşit muamele görmediklerini, açlığa ve yoksulluğa terk edildiklerini hisseden halkların, suçlarından sorumlu tutulmayan polis teşkilatları tarafından öldürülebilecekleri hissiyle yaşamaları, mevcut nizama olan inançlarını tamamen kaybettirebilir.Polis güçlerinin askerileşmesi ve halkların daha da şiddetli müdahalelere maruz kalmasıyla beraber uluslararası düzende istikrarsızlıkların ve belirsizliklerin artacağını söyleyebiliriz. Gidişatın bu yönde mi olacağı yoksa uzlaşma ve refaha yönelik yeni bir toplum sözleşmesinin yazılacağı bir döneme mi gireceğimiz, mevcut protesto hareketlerinin ulusal ve uluslararası düzeyde ne derece somut değişimlere dönüşeceğiyle paralel olacaktır.”

10 HAZ 2020

“Covid-19 Dünyanın Küresel Köy Olmadığını Ortaya Çıkarttı”

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, İtibar Enstitüsü’nün düzenlediği 5’nci İtibar Yönetimi Konferansında Ülkelerin İtibarı ve Güven konusuna ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Covid-19 sürecinde Avrupa Birliği’nin normlarının işlemediğine dikkat çeken Arıboğan, dünyanın küresel bir köy olmadığının da böylece ortaya çıktığını kaydetti.“Devletler birbirlerine güvenmezler”Zoom üzerinden gerçekleştirilen konferansta konuşmasının başlangıcında ülkeler arasındaki güven ilişkilerine değinen Prof. Dr. Arıboğan; “Güven uluslararası ilişkilerde kullanılan belirgin dinamitlerden bir tanesi değil. Çünkü devletler birbirlerine güvenmezler. Ülkeler arasında güven konusu geçtiği zaman çoğu kez sonuç tartışmaya evrilir. Güven konusu tarihte pek çok teorik tartışmaya neden olmuştur. İdealistler bunun sağlanabileceğine inanırlar. Ortak değerler için devletlerin bir araya gelebileceğine inanırlar. Güven konusu idealistler ve realistler arasındaki en önemli tartışma konularından bir tanesidir.” ifadelerini kullandı.“Covid-19 dünyanın küresel bir köy olmadığını ortaya çıkarttı”Arıboğan, güven meselesinin kriz ortamında daha iyi anlaşılacağını belirterek; “Güven, karşı tarafın hangi koşulda olursa olsun size zarar vermeyeceğine inanmaktır. İnsan insana kriz ortamında kendini siper edebilir. Ama önemli olan devletlerin bunu yapabilecek olmalarıdır. Covid-19 sürecinde gördük ki Avrupa Birliği’nin normları işlemedi. Dünyanın küresel bir köy olmadığı ortaya çıktı. Köyün sakinleri kendi evlerinin çevrelerini duvarlarla çevirdi. Herkes birbirine karşı blokaj uygulamaya başladı. Aslında o kadar da aynı köyün sakinleri olmadığımızı anlamış olduk.” şeklinde konuştu.“Ülke çıkarlarını korumak temel mantık olmalı”Devletlerarası düzende de her zaman temel mantıkta kendi ülke çıkarlarını korumak olması gerektiğinin altını çizen Arıboğan; “Ülke çıkarlarını korumak temel mantık olmalı. Mesela Türkiye Devletinin yönetiminin birincil vazifesi kendi ülkesinin çıkarlarını korumaktır. Kılıçların gücü olmadıkça ahitler sözden ibarettir.” dedi.“İtibar algısını zamanın ruhu belirliyor”İtibar konusunun sadece güvenle ilişkili olmadığını belirten Arıboğan; “Zamanın ruhu değiştikçe itibarı oluşturan faktörler de değişiyor. Genel olarak bakıldığında bir ülkenin itibarı için demokratiklik, normların varlığı vs. önemli. Ama Covid-19 sürecine baktığımız zaman aşıyı bulan ülke, sağlık açısından en az hasarla bu süreci atlatan ülke en itibarlı ülke olacak. İtibar algısını zamanın ruhu belirliyor. Şartlar ön plana bunları çıkartıyor. İtibarı farklı faktörler etkiliyor.” ifadelerini kaydetti.

10 HAZ 2020

Prof. Dr. Sinan Canan Erenköy Işık Okullarının Konuğu Oldu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan Erenköy Işık Okullarının konuğu oldu. Canan, "Korona Günlerinde İnsanın Fabrika Ayarları" konusuna ilişkin paylaşımlarda bulundu. Zoom ve Youtube üzerinden gerçekleşen etkinliğe çok sayıda eğitimci ve ebeveyn katıldı.“Her şeyimizi Değiştirmek Zorunda Kaldık”Bizler içine doğduğumuz bir medeniyet ortamında şekillenmedik diyen Prof. Dr. Sinan Canan, “Bizler yüzbinlerce yıldır tabiatın gölgesinde farklı bir canlılık dizgisi kurallarına göre yaşıyorduk. Diğer hayvanlarla bedenlerimiz aynı olmasına rağmen çok farklı bir donanıma sahibiz.  İnsanın fabrika ayarlarını şöyle düşünebiliriz eskiden bir şeyler azdı ama bize gerekiyordu o az şeyi elde edebilmek için çalışanlar aynı iştahı bize miras bıraktılar.” şeklinde konuştu.Fabrika Ayarları…Canlılığın çok karmaşık bir şey olduğunu belirten Prof. Dr. Sinan Canan, “O kadar sofistike üniversiteler okumak ya da televizyondaki her uzmana kulak kesilmemize gerek yok, sıradan bir hayat bize gayet yeterli. Birinin de bu basitliğin resmini çizmesi gerekiyordu, ben onu yapmaya çalışıyorum” dedi.Prof. Dr. Sinan Canan programın sonunda katılımcıların sorularını da yanıtladı.

10 HAZ 2020

Tarih Okulu’nda ‘Bilimsel Devrim’ Konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinin Felsefe Okulu, Psikoloji Okulu, Tarih Okulu etkinlikleri sürüyor.  Herkese açık olarak zoom üzerinden sürdürülen etkinliğin 4’üncü haftasında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir “Merak Şüphe ve Cesaret: Bilimsel devrimin Hikâyesi” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.“Bilim, Miras Yolu ile Aktarılır”Bilimsel devrimin Avrupa’da başladığını ifade eden Aydemir, bilimin miras yolu ile aktarıldığını söyledi. Aydemir, “İnsanın toplam tecrübesini aktardığı dönem yazı ile başladı. Bu süreçte Mezopotamya medeniyetleri tecrübelerini Anadolu ve Yunan Medeniyetlerine aktardılar. Sonra Roma yolu ile İslam medeniyetine aktarıldı. İslam medeniyetinde toplanan bilgi ise İstanbul’un fethi ile Avrupa’ya aktarıldı” şeklinde konuştu.Bilimsel Devrim Nedir?Bilimsel devrimin tanımını yapan Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir “Görsel cisimlerin hareketlerini açıklamaya yönelik bir odaklanma ve yetenek yoğunlaşmasıdır” ifadelerini kullandı.Rönesans ve reform hareketlerinden de bahseden Aydemir “Rönesans ve reform hareketlerinin görsel cisimleri açıklamaya yönelik olduğunu görüyoruz. Bilimsel merakı canlı tutmak son derece önemli. Bilimsel merakın canlı olması okunan okuldan, yaşanılan hayata kadar birçok olgudan zevk almak için çok önemlidir” şeklinde konuştu.“Bilimsel Devrim İnsanların Coğrafya Bilgisini Genişletti”Bilimsel devrimin coğrafyayla doğrudan ilişkisi olduğunu belirten Aydemir “Amerika’nın Avrupalılarca keşfinden sonra insanlar yeni denizler, yeni rüzgârlar, yeni nehirlerden haberdar oldular ve bu da muazzam bir coğrafya bilgisini yanında getirdi. İnsanlar yeni yerler keşfettikçe yeni bilgilere ulaştılar bu da insanları daha fazla alet kullanmaya itti. Bu durum da insanların kendilerine verilen ‘verili’ bilgilerden şüphe duymalarına neden oldu. Bunun yanı sıra insanlar yeni bilgileri keşfetme ve bunları diğer insanlara anlatma cesareti buldu.” Şeklinde konuştu.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi tarafından düzenlenen Felsefe, Psikoloji, Tarih Okulu etkinliğinin 4’üncü haftasında Psikoloji Okulu Programına İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Psikoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Burcu Güler konuk oldu. Güler, “Pozitif Psikoloji Bakış Açısından Çalışan Mutluluğu” konusuna ilişkin önemli tavsiyelerde bulundu.

05 HAZ 2020

“Kral Oidipus ile Salgını Yeniden Düşünmek”

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinin düzenlediği 6 hafta sürecek olan Felsefe, Psikoloji, Tarih Okulu etkinliğinin üçüncü haftasında Felsefe Okulu ve Psikoloji Okulu Programları Zoom ve Youtube üzerinden canlı olarak yayınlandı.Etkinliğin 3’üncü haftasında Felsefe Okulu Programına Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölümü Doç. Dr. Çiğdem Yazıcı, Bilgi Üniversitesi Felsefe ve Toplumsal Düşünce Yüksek Lisans Programı Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Talay Turner konuk oldu. Programda “Kral Oidipus ile Salgını Yeniden Düşünmek” konu başlığında önemli paylaşımlarda bulundu.Katılımın yoğun olduğu programın moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Felsefe Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Baver Demircan yaptı.Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Talay Turner:“Kral Oidipus, modern anlamda dedektif hikâyesinden farklı”Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Talay Turner, Kral Oidipus ile ilgili paylaşımlarda bulundu. Turner, “Kral Oidipus her dönem okuyabildiğimiz ve her okuduğumuzda farklı şeyler gördüğümüz, yorumladığımız klasik bir eser. Bazı zamanlarda toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilecek, düşündürebilecek edebi bir metin. Ben üç kavramla başlayacağım. Hakikat, Suç ve Ceza. Sanki bir dedektif hikâyesi okuyormuşsunuz gibi modern anlamda dedektif hikâyesinden farkı ise dedektif suçlu olan ama aynı zamanda cezayı verecek olan kişi” dedi.  “Oidipus'da karşımıza çıkan olayın biricikliği”Hakikat, suç, ceza kavramlarına sorumluluk kavramını da ekleyen Turner, etik ve ahlak kelimeleri ile ilgili paylaşımlarda bulundu. Turner; “Kendimize karşı etik olmak, ahlaktan ya da hukuki anlamdan suç ve cezadan farklı. Çünkü suç ve ceza dediğimiz zaman kurumsallaşmış bir suç ve cezadan bahsediyoruz. Ahlak söz konusu olduğunda hali hazırda yazılı olan olmayan kurallar var ve biz bu toplumun üzerine doğuyoruz. Eylemlerimiz görünen görünmeyen mekanizmalar tarafından her daim değerlendirilip yargılanıyor. Benzer bir şeyi hukuk işlerliği içinde söyleyebiliriz. Ahlaki kurallarla örtüştüğü ya da ayrıştığı yerler olabilir. Oidipus’da karşımıza çıkan olayın biricikliği. Ahlakta ya da hukuki çerçevede biricikliğin bir karşılığı yok. Ahlakta, hukukta tekrarlanabilirlik yasası içerisinde işleniyor” ifadelerini kullandı.Doç. Dr. Çiğdem Yazıcı: “İnsan, tanrıları gücendirdiği zaman tanrılar insanları cezalandırıyor”Doç. Dr. Çiğdem Yazıcı, Kral Oidipus metninde hakikat rejimi ve salgın konularında değerlendirmelerde bulundu. Yazıcı, “Bir insan tanrıları gücendirdiği zaman tanrılar insanları cezalandırıyor, ama burada direkt cezadan bahsedilmiyor. İnsanların yaptığı eylemler sonucunda kötü şeyler oluyor. Lanet bunun sonucunda oluşuyor. Salgın bunun sonucunda meydana geliyor. Soruşturma da bu salgına kimin yol açtığını bulmak amacıyla başlıyor. Soruşturma aslında alıştığımız dini öğelerden ziyade, modern hukuki soruşturmalara benziyor” şeklinde konuştu.“Dönemin en güçsüzlerinin gördükleri sayesinde hakikat ortaya çıkıyor”Doç. Dr. Çiğdem Yazıcı, Kral Oidipus metninde gerçeğin dönemin en güçsüzleri tarafından ortaya çıktığını belirtti. Yazıcı, “Dönemin en güçsüzlerinin gördükleri sayesinde hakikat ortaya çıkıyor. Foucault buna dikkat çekiyor. Bu güçsüzler ise iki tanık biri köle biri de çoban. Bunlar o dönemde sözü en az dinlenecekler ama metnin sonunda hakikatı ortaya çıkarıyorlar. Onların hakikatı ortaya çıkarma gücü oluyor. Kişisel güçleri değil hakikat rejiminin güçlü olmaya başlamasıyla onların sözü dinlenmeye başlıyor” dedi.Program sonrası Doç. Dr. Çiğdem Yazıcı ve Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Talay Turner katılımcıların sorularını da yanıtladı.Psikoloji okulunda sınav kaygısı ele alındı…Öte yandan Felsefe, Psikoloji, Tarih Okulu etkinliğinin 3’üncü haftasında Psikoloji Okulunda ise Muğla Sıtkı Koçma Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Ana Bilim Dalı Doç. Dr. Uğur Doğan konuk oldu. Doğan, “Sınav Kaygısı ve Başa Çıkma Yolları” konusuna ilişkin sınava hazırlanan öğrencilere önemli tavsiyelerde bulundu.

04 HAZ 2020

Dış Politika Okulunun İlk Dersi Libya!

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü tarafından düzenlenen ve 4 hafta sürecek olan Dış Politika Okulu etkinliğinin ilk dersi Zoom üzerinden canlı olarak yapıldı. Dış Politika etkinliğinin ilk haftasında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi İbrahim Arslan “2011’den günümüze Libya’daki gelişmeler ve Türkiye’nin bu gelişmelere olan yaklaşımları” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.“Libya bölgeselleşmenin öne çıktığı bir alan”Dr. Öğr. Üyesi. İbrahim Arslan Libya’nın coğrafi özellikleri, tarihi ile ilgili açıklamalarda bulundu. 2011’den günümüze Libya’da olan olaylar ve Türkiye’nin yaklaşımlarına ilişkin değerlendirmeler yapan Arslan, “Libya bölgeselleşmenin öne çıktığı bir alandır. Bunun öne çıkmasının temel nedenlerinden biri de Trablus ile Bingazi arasında bulunan bin kilometrelik mesafe. Burası altı buçuk milyon nüfusa sahip. Bu altı buçuk milyon kısmın yarısından fazlası sahil kesiminde yaşamaktadır. Ülkenin geri kalanı Fizan olarak adlandırılmaktadır ve burası çöldür. Bu ülkenin yaklaşık %93’ü çöl bölgesidir. Dolayısıyla böyle bir coğrafyada yerleşim birimleri, petrol sahaları, ulaşım hatlarının kontrolü öne çıkmaktadır.” dedi.Yönetimde adam kayırılması halkı ayaklandırdı!Libya’daki demografik yapıdan da bahseden Dr. Öğr. Üyesi İbrahim Arslan Libya’nın siyasetinde etkili olan yaklaşık 140 aile olduğunu ve tarih sürecinden günümüze kadar bu ailelerin Libya’nın siyasetini doğrudan etkilediğini söyledi. Dr. Öğr. Üyesi Arslan, “Arap Baharı olarak adlandırılan sürecin öncesinde Libya’ya genel olarak baktığımızda petrole dayalı bir ekonomi olması ve desteklenmesi dolayısıyla Libya Afrika ülkeleri arasında gelişme anlamında öne çıkan ülkeler kapsamında değerlendirilebilirdi. Ancak ekonomik anlamda iyi durumda olmasına rağmen Kaddafi’nin yönetimi daha çok bölgeselliğe dayanmış ve yönetimde adam kayırma had safhaya ulaşmıştı. Bu durum halkı rahatsız etmiştir. Kaddafi döneminde siyasi partiler yasaklanmış, otoriter yönetim tesis edilmiş, muhalefetin her türlü talebi geri çevrilmiştir. Dolayısıyla böyle bir tabloyla 2011’e girilmiştir ve bunun sonucunda halkta hareketlilik başlamıştır” ifadelerini kullandı.“Covid-19 ile mücadelenin kısıtlı imkânlarla sürdürüldüğü ortamda saldırılar sürdü”Dr. Öğr. Üyesi Arslan, Libya’da ki güncel durumu değerlendirdi. Arslan, “Halife Hafter’in güçlerinin altında olduğu bölgenin ülkenin çok büyük bir kısmı olduğu dikkat çekiyor. Ancak ülkenin 2011 öncesi toplam nüfusu altı buçuk milyon. Dolayısıyla bu kadar geniş coğrafyayı kontrol etmek nüfusu kontrol etmek anlamına gelmiyor. Yoğunluğun en çok bölge Trablus ve Trablus Ulusal Mutabakat Hükümetinin kontrolü altında. 2014’ten itibaren batıya doğru gerçekleştirdiği taarruzlar neticesinde Trablus’un güneyine ve doğusuna kadar Hafter güçleri ulaştı. Trablus’un güneyindeki ve doğusundaki hatlarda Hafter yerleştirdiği roketlerle herhangi bir hedef gözetmeksizin Trablus başta olmak kaydıyla Ulusal Mutabakat Hükümetinin kontrolü altında olan bölgelere ateş edip roketlerle saldırmaktadır. Bu birçok insanın ölümüne neden olmaktadır. Hafter daha da ileriye gitti. Müslümanlarca kutsal kabul edilen Ramazan bayramında dahi hem de Covid-19 ile mücadelenin kısıtlı imkânlarla sürdürüldüğü ortamda Hafter Trablus’a yönelik olarak saldırıları sürdürdü. Hastaneler dâhil olmak kaydıyla Hafter’in hedefi haline geldi.” dedi.Türkiye Ulusal Mutabakat Hükümetini destekleyen bir ülkedirDr. Öğr. Üyesi İbrahim Arslan, “Halife Hafteri’i desteleyen güçlere değindi. Arslan, “Halife Hafteri’i desteleyen güçler Fransa, Rusya ve Arap karşıt dörtlüsü olarak kendini tanımlayan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır’dır. Ulusal Mutabakat Hükümetini destekleyen ülkeler ise Türkiye ve Katar’dır. Türkiye’nin Ulusal Mutabakat Hükümetini desteklemesinin sebebi Akdeniz ile Kıbrıs adasının güneyindeki Güney Kıbrıs Rum yönetimiyle Yunanistan’la birlikte hareket ederek Akdeniz’deki münhasır ekonomi bölgesini yutmaya çalışmaktadır. İddiaları şudur; kıyıdaş devlet gibi adaların da münhasır ekonomik bölgeleri vardır. Bundan dolayı Antalya’nın karşısında olan ve bütün ihtiyacını Türkiye’den karşılayan Meis Adası Türkiye’nin karşısına devasa bir problem olarak çıkmaktadır. Ve Güney Kıbrıs Rum yönetimiyle Yunanistan’ın adalarında münhasır bölgeleri vardır diyerek bir harita çizmişlerdir. Bu haritaya göre Türkiye’de bu bölgedeki münhasır ekonomik bölgesi yaklaşık olarak 41 bin kilometre. Bunun karşılığında Türkiye bir kıyıdaş ülkenin kıyı sınırlarının oranında münhasır ekonomik bölgesi olması gerekir.” ifadelerini kullandı.

01 HAZ 2020

Üsküdar’da Risale-i Nur Yaz Okulu Programı Başlıyor

 Üsküdar Üniversitesi’nde yeni kurulan Risale-i Nur Araştırma Platformu (RİNAP) tarafından Risale-i Nur Yaz Okulu Programı düzenleniyor. Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir, program ile din-bilim ilişkileri bağlamındaki tartışmalara yeni bir boyut getirerek toplumsal barışa katkı sağlanmasının hedeflendiğini söyledi.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Risale-i Nur Yaz Okulu programının üniversitede yeni kurulan Risale-i Nur Araştırma Platformu (RİNAP) tarafından hayata geçirileceğini söyledi. Prof. Dr. İbrahim Özdemir, programa ilişkin bilgiler verdi.Risâle-i Nur Araştırmaları Platformu (RİNAP) fikri nasıl ortaya çıktı?Üsküdar Üniversitesi, gelecek odaklı bir yükseköğretim kurumu. Dahası eğitimi hayat boyu bir anlayışla ele alıyor. Bu niteliği ile de klasik üniversite anlayışından farklı çağdaş ve özgürlükçe bir yönü var. Bu durum Kurucu Rektörümüz Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın bir üniversite vizyonundan kaynaklanıyor.Üsküdar Üniversitesi sıradan bir üniversite değildir. Bu vizyon, stratejik planına “Üsküdar Üniversitesi Davranış Sağlığı ve Bilimleri” alanındaki tematik yapılanması “Matematikten Felsefeye, Sosyal Bilimlerden Sağlık Bilimlerine Bütüncül Yaklaşım” anlayışı ile multidisipliner bir yaklaşımı olarak yansıdı.Bunun bir sonucu olarak bünyesinde Felsefe ve Sosyoloji bölümlerine daha kuruluşunda yer veren az sayıdaki vakıf üniversitelerinden biri. Buna daha sonra Tarih Bölümü ve Tasavvuf Enstitüsü eklendi.Üsküdar Üniversitesi Senatosu’nun 21 Mayıs 2020 tarihindeki toplantısında Risâle-i Nur Araştırmaları Platformu (RİNAP) kurulması kararlaştırdı.Din-Bilim Çatışmasının önlenmesi hedefleniyor!Risâle-i Nur Araştırmaları Platformu (RİNAP) hangi alanda çalışmalar yürütecek?Risâle-i Nur Araştırmaları Platformu, ülkemizde bir asırdır zaman zaman nükseden din-bilim çatışmasını önleme ile ilgili rüyasını gerçekleştirmeyi, bununla da toplumsal barışa katkı sağlamayı hedeflemektedir. Sadece din eğitimi alarak akıl, bilim ve eleştirel düşünceyi dışlayan toplumlarda taassubun ve dini fanatizmin yaygınlaşması skolastik düşünceye yaradığı gibi, terörizme kadar giden köktenci ve radikal görüşlerin aracı olabilmektedir. Diğer yandan insanlık tarihinin ve medeniyetlerin şekillendirici bir gerçeği olan dini ve her tür metafizik değeri dışlayan bilimsel yaklaşımlar ise insanın duygularını, ruhunu ve davranışlarını anlamakta yetersiz kalmaktadır.Bu tek boyutlu anlayış, ego fanatizminin diğer bir deyişle acımasızlığın, bencilliğin ve çıkarcılığın toplumda yaygınlaşmasına neden olmakta; bu da birlikte yaşama ve toplumsal huzuru tehdit etmektedir.Üsküdar Üniversitesi, Risâle-i Nur Araştırmaları Platformu’nu kurarak iş birliğinin gerektirdiği akademik imkanları sunarak ve kamusal sorumluluğunun da bilincinde olarak disiplinler arası çalışmayı esas alıp İslam bilim geleneğini bağlamında tasavvufun ahlak öğretisi, din ilimleri ve insan davranışı arasındaki ilişkiyi bilimsel ve eleştirel bir bakış açısıyla, akademik metodoloji ve vasıtaları ile insanlığa sunmayı amaçlamaktadırEğitimler 5D düşünme modeline göre İngilizce verilecek…Risale-i Nur Yaz Okulu Programı hangi konuları kapsayacak?Üniversitemiz bünyesinde yeni kurulan Risâle-i Nur Araştırmaları Platformu’nun 29 Haziran-7 Ağustos 2020 tarihlerinde düzenlediği “Etiko-Epistemolojik Açıdan Bilim Eğitimi” konulu yoğunlaştırılmış sertifikalı bir yaz okuludur.Program kapsamında İngilizce olarak verilecek Beş Boyutlu Düşüncede Bilim Epistemolojisi: Teorik Bir Yaklaşım (3 kredi-7 AKTS) ve 3Beş Boyutlu Düşünme Yoluyla Bilim Eğitimi: Pratik Bir Yaklaşım (3 kredi-7 AKTS) lisansüstü düzeyinde bilim felsefesi sertifika derslerinden oluşacaktır. Program müfredatı, bilimi ve dini tek bir gerçekliğin ifadeleri olarak görmek için bütünsel bir vizyon sağlayan 5D düşünme modeline dayanmakta ve şu düşünme boyutlarından oluşmaktadır: Analitik / bilimsel düşünme, analojik düşünme, eleştirel düşünme, metafizik düşünme, ahlaki düşünme.Seminerler ve halka açık paneller de olacak…Programın amacı nedir?Programın amacı çalışkanlık, sebat, hasta, alçakgönüllülük, dürüstlük, merhamet, kendine güven, kendine değer vermek ve diğer ilgili karakter özelliklerini kapsamayı amaçlamaktadır. Bu karakter özellikleri, bilimsel bilgiden türetilmiş dersler aracılığıyla öğretilecek. Programın dili İngilizce olacak.Program kapsamındaki lisansüstü dersler, seminerler ve halka açık panellerde simultane tercüme desteği sağlanacak.· Program, Zoom uygulaması üzerinden online canlı ders eğitimi şeklinde olacak.· Dersler farklı uzmanlık alanı olan ve uluslararası düzeyde yetkinliğe sahip beş kişilik bir öğretim üyesi tarafında verilecek.Din ve Bilime bütüncül yaklaşım amaçlanıyor…Risale-i Nur Yaz Okulu programının çıkış noktası ne oldu? Üsküdar Üniversitesi olarak din ve bilime bütüncül bir yaklaşımla yaklaşıyoruz. Sadece din eğitimi alarak akıl, bilim ve eleştirel düşünceyi dışlayan toplumlarda taassubun ve dini fanatizmin yaygınlaşması skolastik düşünceye yaradığı gibi terörizme kadar giden köktenci ve radikal görüşlerin aracı olabilmektedir. Diğer yandan insanlık tarihinin ve medeniyetlerin şekillendirici bir gerçeği olan dini ve her tür metafizik değeri dışlayan bilimsel yaklaşımlar ise insanın duygularını, ruhunu ve davranışlarını anlamakta yetersiz kalmaktadır. Bu tek boyutlu anlayış, ego fanatizminin diğer bir deyişle acımasızlığın, bencilliğin ve çıkarcılığın toplumda yaygınlaşmasına neden olmakta; bu da birlikte yaşama ve toplumsal huzuru tehdit etmektedir.Bütüncül bir bakış açısı ile sunulduğunda hem iç hem dış sorumluluk taşımak, vicdan sahibi olmak ve insani değerleri benimsemek mümkün olabilecektir.Üniversite, Risâle-i Nur Araştırmaları Platformu’nu kurarak ve iş birliğinin gerektirdiği akademik imkanları sunarak ve kamusal sorumluluğunun da bilincinde olarak disiplinler arası çalışmayı esas alıp İslam Bilim Geleneğini bağlamında tasavvufun ahlak öğretisi, din ilimleri ve insan davranışı arasındaki ilişkiyi bilimsel ve eleştirel bir bakış açısıyla, akademik metodoloji ve vasıtaları ile insanlığa sunmayı amaçlamaktadır.Program kimleri hedefliyor? Program aşağıdaki kitleleri hedeflemektedir:•          Bilim, felsefe, eğitim ve din alanlarında uzman ilim insanları/araştırmacılar.•          5D düşünme yaklaşımıyla bilim ve felsefe okumak isteyen lisansüstü öğrenciler.•          Bilim ve eğitim alanında yeni bakış açılarıyla ilgilenen son sınıflardaki lisans öğrencileri.•          Beş boyutlu yaklaşımla bilimi öğretmek isteyen öğretmenler.•          Kitap yazmak veya bilim, din ve karakter gelişimi üzerine yeni bir müfredat geliştirmek isteyen müfredat geliştiricileri ve eğitimciler.Risale-i Nur Yaz Okulu Programına kimler katılabilir? •          Program Hayat Boyu Öğrenme Felsefesi ile hazırlandığı için farklı kesimler katılabilecek.•          Bilimi 5D yöntemiyle öğretmeyi amaçlayan öğretmenler ve müfredat uzmanları.•          Türkiye ve yurt dışındaki lisansüstü ve doktora programlarına kayıtlı öğrenciler.•          Türkiye ve yurt dışındaki yükseköğretim kurumları ve enstitülerinde doktora sonrası çalışmalar yapan araştırmacılar ve/veya öğretim elemanları.•          5D yöntemini öğrenmek isteyen araştırmacı ve yazarlar.•          Hayat boyu eğitim ruhu ile hazırlanan bu programa başarısını belgeleyebilen lisans öğrencileri de başvurabilir; ancak başvuruları program kontenjanına göre değerlendirilecek.Yaz Okulunda verilecek derslerin içeriğinden bahsedebilir misiniz? Yaz Okulunda bu yıl iki ders verilecek: Beş Boyutlu Düşüncede Bilim Epistemolojisi: Teorik Bir Yaklaşım ve 3Beş Boyutlu Düşünme Yoluyla Bilim Eğitimi: Pratik Bir Yaklaşım.Program müfredatı, bilimi ve dini tek bir gerçekliğin ifadeleri olarak görmek için bütünsel bir vizyon sağlayan 5D düşünme modeline dayanmakta ve şu düşünme boyutlarından oluşmaktadır. 5D düşünme yaklaşımı, bütüncül bir yöntemle bilimsel bilgiyi kullanıp güzel karakter inşa etmeyi amaçlamakta; kâinatı araştırırken hem araçsal bilgi hem de ahlaki dersler çıkarmanın nasıl mümkün olabileceğini göstermeyi hedeflemektedir.Dünyaca ünlü uzmanlar ders verecek…Programa katılanlar hangi kazanımları elde edecek, programın getirileri neler olacak? Öncelikle bu konuya ilgi duyanlar dünyaca ünlü uzmanlardan ders alacak; bilgi dağarcıklarını geliştirecekler. Türkiye ve yurt dışındaki lisansüstü ve doktora programlarına kayıtlı öğrenciler bu dersleri alarak kredi olarak saydırabilecekler. Böylece farklı bir alanda farklı bir birikim elde edecekler.Risale-i Nur Yaz Okulu Programının ne zaman başlayacak ne zaman bitecek, program nasıl gerçekleşecek? Yaz Okulu programı, 29 Haziran 2020 tarihinde başlayacak ve 7 Ağustos 2020 tarihinde tamamlanacak. Yaşadığımız Pandemi süreci sebebi ile dersler ZOOM üzerinden Online yapılacak. Programla ilgili ayrıntılar bu hafta içerisinde ilan edilecek.Risale-i Nur Yaz Okulu Programı ile ilgili eklemek istedikleriniz var mı? Üsküdar Üniversitesi, Tasavvuf Araştırmaları Merkezi ile bir ilke imza atarak ülkemizin kültürel hayatına ve birlikte yaşama ruhuna çok ciddi katkılar yaptı. Risale-i Nur Yaz Okulu Programı ile de din-bilim ilişkileri bağlamındaki tartışmalara yeni ve mütevazi bir boyut getirmeyi ve katkı yapmayı hedeflemektedir. Üsküdar Üniversitesi’nin mottosunun Hisseden İnsan olduğunu unutmadan, hayat boyu öğrenme ruhu ile mütevazı bir adım atıyoruz.Röportaj: Meryem Özkan

01 HAZ 2020

COVID-19 Uluslararası Öğrenci İyilik Halini Araştırıyoruz!

Üsküdar Üniversitesi, COVID-19 salgınının yükseköğretimdeki öğrenci nüfusu üzerindeki etkisini değerlendirmek amacıyla dünya çapında yapılan “COVID-19 Uluslararası Öğrenci İyilik Hali Çalışması” araştırmasına katıldı. Araştırmanın koordinatörü Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji İngilizce Bölüm Başkanı Doç. Dr. Asil Özdoğru çalışmaya dair açıklamalarda bulundu.20’den fazla ülke araştırmaya katıldı“COVID-19 Uluslararası Öğrenci İyilik Hali Çalışması” araştırmasına Belçika’dan Antwerp Üniversitesi öncülüğünde, ABD, İngiltere, İsrail, Kanada, Rusya ve birçok Avrupa ülkesi ile birlikte toplam 20’den fazla ülkeden bir çok üniversite katıldı. Araştırmaya Türkiye’den aralarında Üsküdar Üniversitesi’nin de bulunduğu 12 üniversite katıldı.Türkiye’de 16 bin 473 kişiden veri toplandı3 Mayıs’ta başlayıp farklı ülkelerde halen devam eden COVID-19 Uluslararası Öğrenci İyilik Hali Çalışmasında şu ana kadar 117 bin 670 öğrenciden veri toplandı. Türkiye’de veri toplama işlemi ise 11 - 29 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşti ve 16 bin 473 öğrenciye ulaşıldı.“COVID-19 birçok ülkede öğretim yöntemlerinde hızlı değişikliklere neden oldu”Doç. Dr. Asil Özdoğru, araştırmanın gerçekleştirilme amacı ile ilgili paylaşımlarda bulundu. Özdoğru, “Üniversite öğrencileri, hem sosyal mesafe ve evde kalma gibi genel ulusal önlemlerle hem de üniversite düzeyindeki önlemlerle karşı karşıya oldukları için COVID-19 salgınından farklı bir şekilde etkileniyorlar. COVID-19 salgını birçok ülkede öğretim yöntemlerinde hızlı değişikliklere neden oldu.Yükseköğretimde pratikler değiştiDersler artık yüz yüze öğretilmiyor, çoğunlukla çevrimiçi olarak düzenleniyor. Öğretim elemanları ve öğrenciler arasındaki toplantılar da çoğunlukla çevrimiçi olarak gerçekleşiyor ve sosyal mesafeyi sağlamak için stajların iptali ve yüz yüze görüşme yasağı gibi çeşitli önlemler alınıyor. Birçok öğrenci sosyal izolasyon kısıtlamaları nedeniyle ailelerin yanına taşındı ya da şu anda öğrenci evlerinde kalmış durumda. Bunlara ek olarak öğrenciler bazı belirsizlik dönemlerinden geçtiler çünkü üniversitelerin önlemleri adım adım ortaya çıktı ve uygulandı” şeklinde konuştu.“COVID – 19 etkisi üniversiteler ve ülkeler arasında karşılaştırmalı olarak incelenecek”Doç. Dr. Asil Özdoğru, veri toplamaya 3 Mayıs’ta başlanan farklı ülkelerde hala devam eden COVID-19 Uluslararası Öğrenci İyilik Hali Çalışması ile ilgili bilgi verdi. Özdoğru, “Çalışma, koronavirüs salgınının üniversite öğrencilerinin yaşam koşulları, iş yükü, stres kaynakları, stres düzeyleri, iyi oluşları ve sağlık davranışları üzerindeki etkilerini üniversiteler arasında ve ülkeler arasında karşılaştırmalı olarak inceleyecek” dedi.Çok sayıda Avrupa ülkesinin katıldığı araştırmaya Türkiye’den Üsküdar Üniversitesi de katıldı. Üsküdar Üniversitesinin yanı sıra araştırmada; Ankara Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Çankırı Karatekin Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi, Koç Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi de yer alıyor. Araştırma sonuçları ilerleyen dönemde açıklanacak.

01 HAZ 2020

Felsefe Okulunda ‘Sokrates ve Covid-19’ Tartışıldı!

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi tarafından düzenlenen ve 6 hafta sürecek olan Felsefe, Psikoloji, Tarih Okulu etkinliğinin ikinci haftasında Felsefe Okulu etkinliği Zoom ve Youtube üzerinden canlı olarak yayınlandı. Felsefe Okulu etkinliğinin 2’nci haftasında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir “Sokrates ve Covid-19” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.“İnsan, dünyanın her yerinde erdemli ve faziletli bir hayat arıyor”Prof. Dr. İbrahim Özdemir, insanlar tarafından dünyanın her yerinde erdemli ve faziletli bir hayat aradığını belirtti. Özdemir, “Sokrates kendisine sorgulama, hakikati arama, erdemli ve faziletli yaşama, arama duygusunu tanrı tarafından verildiğini söylemiştir. Bu durum; insanlar tarafından dünyanın her yerinde erdemli ve faziletli bir hayat aramak insanın tabiatından geliyor, yeter ki insanlar bu durumu sorgulasın. Sokrates, insanlar ile diğer canlıların ortak yönlerinden uzaklaştırmaya çalışarak aklını kullanmaya ve sorgulamaya yönlendiriyor” açıklamalarında bulundu."Koronavirüs sürecinde insanlar hayatı sorgulamaya başladı"Prof. Dr. İbrahim Özdemir, koronavirüs sürecinde insanların hayatı sorgulamaya başladığını belirtti. Özdemir, "Salgın döneminde Sokrates' i hatırlamamızın sebebi, Sokrates'in 'Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez' mottosudur. Covid-19`un yarattığı bu zor zamanlar da hayatımızı, önceliklerimizi, dostluklarımızı, her şeyimizi sorgulamak büyük önem taşıyor. Özellikle içinde bulunduğumuz salgın döneminde çok fazla bilgi kirliliği mevcut, bu yüzden bilgelik karşısında, bildiklerimizi paylaşmak karşısında, sorduğu sorular karşısında, bizden hiçbir şey beklemeyen, sadece hayatımızı sorgulamayı, anlamlı, erdemli ve faziletli bir hayat yaşamak için sorgulamayı öneren Sokrates'in değerini daha iyi anlıyoruz" şeklinde konuştu.“Zamanı anlamlandırmak elimizde”Prof. Dr. İbrahim Özdemir, ölümden önceki zamanı iyi değerlendirmek gerektiğini söyledi. Özdemir, “Ölümden kurtuluş yok, ne zaman geleceğini de bilmiyoruz, öyleyse ölümden korkmak yerine ölüm gerçeğini bir veri olarak kabul edip ölümden önceki zamanı en iyi şekilde geçirmek, değerlendirmek, anlamlandırmak ve zenginleştirmek elimizde bir seçenek olarak duruyor. Sokrates etrafında dostları arasında veda ediyor” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. İbrahim Özdemir, yayının sonunda katılımcıların sorularını yanıtladı.

29 MAY 2020

Tarih Okulunda 'Geçmişte Meydana Gelen Salgınlar' Konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi tarafından düzenlenen ve 6 hafta sürecek olan  Felsefe, Psikoloji, Tarih Okulu etkinliğinin 2’nci haftasında Tarih Okulu etkinliği Zoom ve Youtube`da canlı olarak yayınlandı. Tarih Okulu etkinliğinin 2’nci haftasında Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı ve Doç. Dr. Arda Odabaşı “Tarih Boyunca Salgınlar ve Etkileri” konusunu ele aldı.Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı: “Salgınların taş devri ve neolitik çağ dönemlerine kadar uzanmakta”Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, tarihte meydana gelen veba salgınları ile tüm dünyayı etkisi altına diğer pandemik vakaların ne gibi sonuçları ortaya çıkardığından bahsetti. Odabaşı: “Salgınların başlangıcına bakıldığında Taş devri ve Neolitik Çağ dönemlerine kadar uzandığı görülmektedir. Arkeoloji biliminin yardımıyla edinilen bilgilere göre eski dönem hastalıklarında günümüzdeki ya da Orta Çağ’daki salgınların yarattığı etkiler görülmez. Neolitik çağdan itibaren zoonotik enfeksiyonları insanları olumsuz etkilemiştir” dedi.  “İlk salgın ‘veba’ olarak görüldü”Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, tarihteki salgın hastalıkların etkileri tüm dünyada insanları olumsuz olarak etkilediğini belirterek şu değerlendirmelerde bulundu.  “Yazılı tarihe bakıldığında ilk salgın Sümerliler de görülmektedir. Gılgamış Destanın'da yazılı olan ilk salgın ‘veba’ olarak görülmüştür. 14. Yüzyıl'da ortaya çıkan veba, Mısır’dan Anadolu`ya yayılmıştır. Savaş ve ticaret, salgınların ortaya çıkması ve yayılmasında temel olgulardır” Dedi.“Büyük salgınların büyük etkisi olur”Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, tarihte birçok önemli şahsiyetin vebadan hayatını kaybettiğine dikkat çekerek, “Dünya çapında büyük kayıplara sebep olan veba, 1331-1353 yılları arasında gerçekleşerek dünya nüfusunun dörtte birini etkilemiştir. Vebadan dolayı kıtlık ve sefalet körüklenmiştir. Büyük vebanın büyük sonuçları olmuştur. 16'ncı yüzyıldan 19'uncu yüzyıla kadar vebanın etkilerini, 19'uncu yüzyıl da kolera almıştır” ifadelerini kullandı.Doç. Dr. Arda Odabaşı: “Geçmişte ve günümüzde pandemi etkisi”Doç. Dr. Arda Odabaşı, 20'nci yüzyılda büyük kayıplara neden olan İspanyol gribine değindi. Odabaşı, “Değişik salgınlar sürmeye devam ediyor. İspanyol gribi günümüzdeki pandemi Covid-19 ile benzer özelliklere sahiptir. 1918 yılında Amerika Kansas`ta ortaya çıkan İspanyol gribi, İspanya`da basın tarafından çokça dile getirildiği için İspanyol gribi adını almıştır. Dalgalar halinde meydana gelen salgının birinci dalgası 1918 yılı başlarında ortaya çıkmış, 1918 yaz mevsimine kadar sürmüştür. İkinci dalga, 1918 Eylül-Ekim aylarında ortaya çıkmıştır. Üçüncü dalga ise 1920 yıllarının başlarına kadar sürmüştür. İspanyol gribinde alınan önlemler ile günümüzdeki Covid-19 önlemleri birbirine benzerlik göstermektedir” dedi.

29 MAY 2020

TİHEK Başkanı Arslan: “İnsan Hakları Bir Ahlaktır”

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) Başkanı Süleyman Arslan Üniversite Kültürü kapsamında “İnsan Hakları Koruma Mekanizmaları Bağlamında TİHEK” başlıklı söyleşinin konuğu oldu. Arslan, Türkiye’de insan hakları eğitimini güçlendirmemiz gerektiğine dikkat çekti.Üsküdar Üniversitesi Medya – PR Birim Yöneticisi Gazeteci- TV Program sunucusu Şaban Özdemir’in moderatörlüğünde çevrimiçi olarak gerçekleştirilen “İnsan Hakları Koruma Mekanizmaları Bağlamında TİHEK” söyleşisinin konuğu Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) Başkanı Süleyman Arslan oldu.Söyleşinin açılış konuşmasını Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı’nin yaptığı söyleşinde ilk olarak Arslan, Covid-19 bağlamında göçmenlerle ilgili çalışmalarını anlattı.Süleyman Arslan, pandeminin tam Edirne’de mültecilerin sınırdan geçme girişiminin olduğu döneme denk geldiğini ve alınan önlemler nedeniyle sınırlamalar arttırılınca mülteci haklarıyla birlikte insan haklarında gündeme geldiğini, bunların hepsinin takip ettikleri konular olduğunu belirtti.“İşkence ve kötü muameleye karşı mekanizma mahiyetimiz var”TİHEK Başkanı Süleyman Arslan, Uluslararası İnsan Hakları Koruma Mekanizmalarının uluslararası konumu ve TİHEK hakkında bilgilendirmelerde bulundu. Arslan, “Sözleşmelere dayalı sistem ve BM’nin kabul etmiş olduğu sözleşmeler içerisinde komiteler ve alt komiteler kuruluyor ve orada sözleşmeye bağlı ihtiyari kuruluşlar oluyor. Bizim de orada ulusal önleme mekanizması diye işkence ve kötü muameleye karşı bir mekanizma mahiyetimiz kurul olarak var” dedi.Haberli ve habersiz olarak ziyaretler gerçekleştiriliyorTürkiye’de insan haklarının kurumsallaşması sürecini anlatan Arslan “Türkiye’de insan haklarının kurumsallaşması 1990’lardan itibaren daha hareketli bir şekilde görülüyor. 1990’larda insan hakları inceleme komisyonu, insan haklarından sorumlu devlet bakanlığı ve il ve ilçe insan hakları kurulları ve daha sonraki süreçte Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı kuruluyor. Bu 2012’ye kadar devam ediyor ve 2012’de de Türkiye İnsan Hakları Kurumu kuruluyor. Kurum kurulduktan sonraki süreçte de bize bakanlar kurulu kararı ile ek görev veriliyor. Bu görev Birleşmiş Milletler işkence ve diğer insanlık dışı kötü muamele ve cezalandırmaya karşı ek ihtiyari protokol kapsamında ulusal önleme mekanizması kuruluyor. Bunların görevi devletin özgürlüğünden mahrum bıraktığı kişilerin bulunduğu yerlerde veya koruma altına aldığı kişilerin bulunduğu yerlerin düzenli olarak haberli ve habersiz bir şekilde ziyaret edilmesi ve böylece herhangi kötü muameleye imkân verilmemesi, kurumların kendine çeki düzen vermesini sağlıyor” şeklinde konuştu.“Türkiye’de insan hakları eğitimini güçlendirmemiz gerekiyor”TİHEK Başkanı Süleyman Arslan, “İnsan hakları eğitim ve bilinçlendirme çalışmalarımız var. Bu konuda biz alıkonma merkezi yöneticilerine eğitim verdik, kamu kurumlarından talepler bulunuyor onlara eğitimler verdik. Ama bunun ötesinde sosyal medya üzerinden bazı paylaşımlarımız oluyor ama aslında bütün medyanın, televizyonların, üniversitelerin hep birlikte çalışarak Türkiye’de insan hakları eğitimini güçlendirmemiz gerekiyor. Bu konuda üniversitelerimize çok iş düşüyor. Çünkü bizim görevlerimizden biriside Milli Eğitimin insan hakları müfredatının oluşturulmasına ve geliştirilmesine katkıda bulunmak ve aynı şekilde üniversitelerde de insan hakları bölümlerinin açılmasına ve müfredatının geliştirilmesinde katkıda bulunmak gibi bir görevimiz var. Bizim Üsküdar Üniversitesiyle iş birliğimizde bunun için bir öncü olacaktır. Bunun daha halk nezdinde de halk eğitimi şeklinde yaygınlaştırılması gerekiyor. İnsan hakları eğiticilerin yetiştirilmesi gerekiyor ve bu kişilerin kendi bulundukları bölgelerde başkalarına bu eğitimi vermeleri arzulanıyor” dedi.“İnsan hakları eğitimi sadece devletlerin kabul ettiği dar çerçeveli sözleşmelerden ibaret değildir”İnsan hakları bilincinin oluşmasına ve eğitimine küçük yaşlarda başlanması gerektiğinin öneminin büyük olduğuna değinen Arslan, “Türkiye insan hakları alanında hak etmediği şekilde ithamlara maruz kalıyor. İnsan hakları siyasetin, çifte standartın, hayat tarzı dayatmalarının bir aracı haline getirilebiliyor. Bu konuda insan hakları eğitiminin bilincinin geliştirilmesinde son derece önemli olduğunu düşünüyorum ve bu konuya tekrar tarar dönüş yapmak gerektiğini söylüyorum.Aile içerisinde çocukken de insan hakları eğitimi başlıyor. Türkiye’nin en önemli sorunlarından bir tanesi insan hakları eğitimidir ama bu insan hakları eğitimi sadece devletlerin kabul ettiği dar çerçeveli sözleşmelerden ibaret değildir. Aslında çok daha geniş, hayatın her alanını kapsayan bir hak bilincinin gelişmesi yönündedir. Eğer böyle olursa biz o zaman insan hakları sorunlarını daha az yaşarız. 25-30 yaşına gelmiş bir memura görevdeyken müdahale etmektense 5-10 yaşındayken kişiye doğru bir hak bilincini öğrettiğiniz zaman zaten sorunlarımız büyük ölçüde ortadan kalkar diye düşünüyorum. Bu alanda ne kadar ürün üretilirse ülke için o kadar katkı sağlanmış olur diye fikrimi ifade etmek istiyorum” ifadelerini kullandı.“İnsan hakları bir ahlaktır”Süleyman Arslan, “Geçmişten itibaren baktığımızda aslında İslam Medeniyeti de bir hak medeniyetidir. Kul hakları temelli hareket eder. Devletin gözetimi altında olanlar kadar olmayanları da yani herkesin yarın adli ilahide hesap vereceğinin şuuruyla üstün bir ahlak anlayışına dönüştüğünü görüyoruz. Yani insan hakları aslında yanında bir ahlak sistemi de getiriyor. Dolayısıyla insan hakları bir ahlaktır. Biz bu insan hakları şuurunu iyice insanların bilinçlerine yerleştirirsek o zaman bizim sorunlarımızın büyük bir çoğunluğu özel gayretler göstermeksizin ortadan kalkar. Cezaevleri, huzurevleri o kadar dolmaz. Birçok şey temelde çözülmüş olur. Okullara, üniversitelere çok önemli roller düşüyor.” dedi.“İdealist olmamız lazım”Son olarak gençlere tavsiyelerde bulunan TİHEK Başkanı Süleyman Arslan, “Öncelikle samimi olacağız ve art niyetlerimiz ajandalarımız olmayacak. Karşımızdaki insanın onurunu üstün tutacağız, kendimiz için istediğimiz şeyleri başkası için de isteyeceğiz. Kültürel farklılıklara saygı duymayı öğreneceğiz. Özgürlüklerin sınırsız olmadığını, bir başkasının özgürlüğünün de bizim özgürlüğümüzle bir olduğunu bir şeklide bileceğiz ve dengeleri koruyacağız. Bunları yaparken de herkesin dini, ahlaki değerlerini gözetmemiz gerekiyor. Bunun için bencil olmamamız ve olaylara empati ile yaklaşabilmemiz gerekiyor. Hepsinin yanında idealist olmamız lazım, insanlık için faydalı olmak en büyük arzularımızdan biri olmalı” ifadelerini kaydetti.Söyleşi, soru cevap kısmının ardından sona erdi.  

22 MAY 2020

Psikoloji Okulunda İnsanın Anlam Arayışı Konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi  tarafından düzenlediği 6 hafta sürecek olan Felsefe Okulu, Psikoloji Okulu, Tarih Okulu etkinliğinin ilk haftasında Psikoloji Okulu Programının konuğu Doç. Dr. Tayfun Doğan oldu. “İnsanın Anlam Arayışı ve Ruh Sağlığı” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan Doğan, anlamlı hayat sürmeyen insanın başarıya ulaşmasının zor olduğuna dikkat çekti.Doç. Dr. Tayfun Doğan: “Hayatın anlamı zor bir sorudur”İnsanın anlam arayışı ile ilgili önemli değerlendirmelerde bulunan Doç. Dr. Tayfun Doğan, insanların neden intihar etmediklerini anlattı. Doğan, “Hayatın anlamı zor bir sorudur. Psikologlar testlerde bu soruyu şuan neden intihar etmiyorsunuz şeklinde soruyorlar. Böyle sorduklarında birden fazla neden bulabiliyor insanlar. İnançlarım, ailem, yaşamak için gibi bir sürü cevap verebiliyorlar” dedi.“İnsan anlam arayan ve üreten bir canlıdır”Doç. Dr. Tayfun Doğan, insanın anlam ihtiyacını karşılamak için neler yaptığına değindi. Doğan, “Sürekli bir şeyler düşünür ve kurgularız. Anlam ihtiyacımızı karşılamak için sanat, spor ve oyun gibi üretimlerde bulunduk. O yüzden diğer canlılardan biraz farklıyız çünkü bu bizim için bir ihtiyaç durumundadır. Boşluk içerisindeki kişi kendisini kaygılı, huzursuz ve öfkeli hissedecektir. Önceden psikolojide hastalıklar iki türe ayrılıyordu Psikotik hastalıklar bunlar ileri düzeyde hastalıklardı ve bir diğeri nevrotik hastalıklardı. Hem kendinize hem de çevrenizdeki insanlara bakın kimde kaygı varsa, takıntı bozukluğu varsa, kim depresifse anlamlı bir hayat sürmüyordur. Gerçekten anlamlı hayat sürmedikçe diğer konularda başarıya ulaşmamız gerçekten zor” şeklinde konuştu.“Sonsuz yaşam olsaydı daha büyük çaplı psikolojik sorunlar yaşayabilirdik”Doç. Dr. Tayfun Doğan insanın hayatı nasıl anlamlı kılabileceğine ilişkin paylaşımlarda bulundu. Doğan, “Gurur duyabileceğimiz iş, eser ortaya koyarak yaşamı anlamlı hale getirebiliriz. İkinci olarak ilişki kurarak anlam kazandırabiliriz. Üçüncü olarak kaçınılmaz olan acıya karşı tavır geliştirerek anlamlı hale getirebiliriz. Ölümün farkına varmak hayatı anlamlı yaşama konusunda bizi motive ediyor, zorluyor. Eğer sonsuz yaşam olsaydı daha büyük çaplı psikolojik sorunlar yaşayabilirdik” dedi.

20 MAY 2020

Üsküdar’da Felsefe, Psikoloji, Tarih Okulu Programları Başladı!

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Okulu, Psikoloji Okulu, Tarih Okulu etkinliği düzenlendi. Zoom ve Youtube üzerinden canlı olarak gerçekleştirilen etkinlik 6 hafta sürecek. Herkese açık olarak düzenlenen etkinliğin 1’inci haftasında birbirinden farklı konu başlıkları ele alındı.Etkinliğin ilk haftasında gerçekleşen Tarih Okulu programında İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, İletişim FakültesiRadyo Televizyon ve Sinema Bölümünden Doç. Dr. İsmail Arda Odabaşı “Bayram Olgusu ve Sembolik Anlamları” konularına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı: “Bayramlar insanlık tarihi ile yaşıttır”Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, bayramların insanlık tarihinden itibaren var olduğunu söyledi.  Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, “Yazılı tarihten itibaren bayramların var olduğunu kanıtlayabiliyoruz. Prehistorik dönemde ise bayramların olduğunu kanıtlayan başka detaylar var. Bunun da öncesinde şüphesiz kanıtlayamadığımız bir dönem de var ancak böyle bir dönemde de bayramların var olduğunu öngörebiliriz. Bayramların insanlık tarihi ile yaşıt olduğunu söyleyebiliriz” dedi.Tarih boyunca bayram sevinci nasıl yaşandı?Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, Konya sınırları içerisinde Çatalhöyük’te bayram sahnelerinin görüldüğünü belirtti. Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, “Bayram sahnelerini bereketli bir av sonrası boğa etrafında dans etmek olarak görebiliriz. Aynı şekilde bu sahne sevincin harekete yansımasıdır. Bu hareketi bir sonraki medeniyetlerde de göreceğiz. Araplarda, İran’da ve hatta Roma’da bile tavaf dediğimiz hareketi sevinç tezahürü olarak görülmektedir” dedi.“Yeni yıl medeniyetlerin ortak bayramı”Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, eski bayramlar ile ilgili değerlendirmede bulundu. Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı , “Eski bayramların bugünden en temel farkı çok sayıda bayramın olması. Çeşitli coğrafyalarda kültürlerde ortak bayramları görebiliyoruz. Ortak olan birinci bayram nevruz ya da yeni gün dediğimiz bayram. Yazılı tarihin başlangıcından beri kutlandığını görüyoruz. Sadece isim değiştiriyor. Tarih boyunca ortak bayramlardan bir tanesi de yeni yıl bayramı. Yeni yılın başlangıcını ve doğanın doğuşunu hemen hemen her toplumda kutlandığını görebiliyoruz” dedi.Doç. Dr. İsmail Arda Odabaşı: “Milli bayramlar Avrupa merkezli olarak ortaya çıktı”Doç. Dr. İsmail Arda Odabaşı, milli bayramların çıkış noktası ile ilgili paylaşımlarda bulundu. Doç. Dr. İsmail Arda Odabaşı, “Milli bayramlar 1870’den itibaren Avrupa merkezli olarak ortaya çıkmaya başlıyor. Siyasi iktidarlar ve seçkinler tarafından meşruiyet aracı olarak kullanılmıştır. Bizde 2’nci meşrutiyete kadar ulusal bir bayram yok. İlk bayram meşrutiyetin ilanı ile kutlanmaya başlıyor” şeklinde konuştu.

13 MAY 2020

Prof. Dr. Akbaba: “Sanal Ortamda Zorbalığı Saklayabiliyorsun”

Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Prof. Dr. Sırrı Akbaba sanal zorbalıkla ilgili değerlendirmelerde bulundu. Akbaba, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesinin düzenlediği Eğitim Araştırmaları Kongresi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık ABD Paneli’nin konuğu oldu. Teknolojinin PDR’ye yansıması konusunun ele alındığı panelde Prof. Dr. Sırrı Akbaba, “Sanal Zorbalık” konusuna ilişkin paylaşımlarda bulundu. Akbaba, “Zorbalar sanal materyalleri kullanma konusunda mağdurlara oranla üstündür” dedi. “Kişisel mesajları kopyalama sanal zorbalıktır!”Prof. Dr. Akbaba konuşmasında sanal zorbalığın tanımı ile başladı. Akbaba, “Sanal zorbalığın şöyle bir genel geçer tanımı var; bir birey ya da bir grubun herhangi bir kişi ya da grubun kötü niyetle ona zarar vermek için bilgi, iletişim teknolojilerini kullanması şeklinde tanımlanıyor. Mesela aşağılayıcı ve alay edici mailler, taciz içeren mesajlar, izinsiz bir şekilde kişisel mesajları kopyalama ve başkasına gönderme eylemleri, kişinin gizlice utanç verici bazı fotoğraflarının çekilmesi vesaire. Dolayısıyla bu davranışlar niyetin ne olduğunu kesinlikle ortaya koyuyor. Bunlar birkaç örnek” dedi.“Sanal ortamda zorbalığı saklayabiliyorsun”Prof. Dr. Akbaba, yaptığı araştırmalarına değinerek Sanal zorba kim?’ sorusunu yanıtladı. Zorbalık ile sanal zorbalık arasındaki farkları ayrıntılandıran Akbaba, “Zorbalık ve sanal zorbalık arasındaki farklardan birincisi kimliğin gizlemesidir. İkincisi ise güç dengesizliğidir, zorbalar genel olarak sanal materyalleri kullanma konusunda mağdurlara oranla üstündür. Bir diğer özellik ise sanal alanın denetimsizliğidir. Normal zorbalık için kişiye ulaşmak çok zor ama sanal ortamda kişiye ulaşmak çok kolay dolayısıyla mağdurun kaçınma ihtimali çok düşüktür, azdır. Bir diğeri az süre içerisinde çok kişiye ulaşılabilirliktir ayrıca sanal ortamda zorbalığı sunabiliyorsunuz, saklayabiliyorsunuz ama normal zorbalığı saklayamıyorsunuz” şeklinde konuştu.İnsanlar neden sanal zorba oluyor?İnsanların neden sanal zorba olduklarını araştırdıklarında birinci sırada ailenin geldiğini belirten Akbaba ailenin önemli bir faktör olduğunu belirtti. “Sanal zorbalıkta birinci sırada ana-baba niteliklerinin geldiğini gördük. Yüzde dokuz oranında sanal zorbalığı yordayıcılığı söz konusu. Şimdi ‘Ana-baba niteliklerinden kastettiğiniz nedir?’ diye soracak olursak en çok annenin takip edişi: bu zorbalığı yordayan bir faktör, düşürüyor zorbalığı ve babanın çatışması da yükselten bir faktör. İkinci sırayı problemli internet alıyor: kişi bağımlısı durumuna gelmiş ise bu problemlidir, zorbalığa evrilmeye müsaittir. Daha sonra saldırganlık geliyor ve yüzde yedisini yorduyor” dedi.Sanal Mağduriyet…Toplum olarak mağdur bir kişiye her zaman acıyıp üzerine kol kanat germeye meyilli olduğumuzu belirten Akbaba, “Mağdurun suçu yok gibi görmeye başlıyoruz fakat siz mağdur durumuna kendinizi düşürmezseniz zorba kolay kolay size zalimliğini sunamıyor” dedi. Mağdurun kendisinde de birtakım problemler olduğunu ifade eden Akbaba, “Nedir sanal mağduriyetin yordayıcıları? Bunlardan yine en güçlüsü anne-baba nitelikleri çıkıyor. Nedir bu anne baba nitelikleri? Annenin yakınlığı bu mağduriyeti besleyen unsurlardan bir tanesi, babanın da çatışması. Bu iki özellik başat özellik olarak ortaya çıkıyor. Demek ki bu konularda bilgi sahibi olmamız gerekiyor” dedi.“Olumsuz benlik tasarımı, mağduriyeti daha fazla körükler”Akbaba, sanal mağduriyette bir diğer unsur olarak saldırganlık konusuna dikkat çekti. Akbaba, “Zorbaya direkt olarak tepkide bulunabilmek zorbalığı düşürücü bir şeydir dolayısıyla mağduriyeti de önleyici bir şeydir. Fakat kişide direkt olarak eleştirememe, dur diyememe, hayır diyememe özellikleri varsa dolaylı saldırganlığı da vardır. Dolayısıyla kendini dışarıya mağdur olarak sunmuş oluyor” dedi.Akbaba, dolaylı saldırganlığın nedenlerine değindi. Akbaba, “Olumsuz benlik tasarımı, mağduriyeti daha fazla körükler. Kişinin kendisini olumlu görebilmesi müthiş bir durumdur. Bunu birçok psikolojik bozukluklarda da adı ne olursa olsun önemli değil, öz saygı, öz değer, öz güven duygusunu yükselttikçe olumlu dönüşler alıyoruz. Yani benlik tasarımında olumlu bakış kazanan kişi ister istemez o psikolojik bozukluklardan çıkmaya başlıyor ve kendisini savunabilmesiyle birlikte mağduriyetler de azalabiliyor” diye konuştu.

11 MAY 2020

“Pandemi Sonrası Maske Takmaya Devam Edeceğiz”

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı A Haber’de Gökhan Kunt’un sunduğu Haber Bültenini canlı yayın konuğu oldu. Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Koronavirüsün toplumsal hayatı nasıl değiştirdiği konusuna ilişkin paylaşımlarda bulundu.Pandemi sürecinin ilişkilerimize etkilerinden bahseden Süleymanlı, içinde bulunduğumuz koronavirüs döneminin insanları daha organik ve samimi ilişkiler kurmaya yönelttiğini söyledi. Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Üsküdar Üniversitesi’nin gerçekleştirdiği Türkiye’nin hemen hemen her ilini kapsayan 3000 kişilik ankette Korona virüsün etkileri ile ilgili araştırma sonuçlarına değinildi.“Pandemi döneminde evimizi yeniden keşfettik”Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Pandemi sürecinin toplumumuza yeni alışkanlıklar kazandırdığını belirtti. “Pandemi sürecinde aile içi ilişkilerimizde de farklılaşmalar meydana geldi. Bir anlamda evimizi yeniden keşfetmiş olduk. Bu süreçte online alışveriş, uzaktan eğitim gibi pek çok konuda dijitalleşme sağlandı. Bunun yanı sıra aile içi ilişkilerimiz ise yüz yüze, daha samimi ve organik bir ilişki sürecine dönüştü” dedi.“Türk toplumu evde kal çağrısını sorun etmeden farkındalık bilinci geliştirdi”Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Üsküdar Üniversitesi’nin gerçekleştirdiği Koronavirüslü Günlerde Hayat Araştırması ile ilgili paylaşımlarda bulundu. Süleymanlı: “Koronavirüsün neden kaynaklandığı, evde kal çağrısına uyulması, uzaktan eğitim ve ev içerisinde yapılan aktivitelerle ilgili olarak çok çeşitli sorular sorduk. Türkiye’nin hemen hemen bütün illerini kapsamaya çalıştığımız yaklaşık 3000 kişilik bir anketti. Genel olarak Türk toplumu evde kal çağrısını sorun etmeden farkındalık bilincini geliştirmeyi başardı. Yaklaşık %20’lik az bir kesim bu konuda sorunlar yaşadı” şeklinde konuştu.“Pandemi sonrasında maske takmaya devam edeceğiz”Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı,  Akdeniz toplumu olduğumuz için yüz yüze daha samimi ilişkileri önemsediğimizi ifade ederek Koronavirüs ile birlikte insanların yaşamına giren değişikliklerden bahsetti. Süleymanlı, “Pandemi sonrası süreçte maske takmak gibi alışkanlıklarımızı devam ettireceğiz bir süre. Daha öncede yaşanan salgınlar sonrasında insanların eski alışkanlıklarına uzun süre devam ettirdikleri, maske takmadan kendilerini rahatsız hissettikleri gözlemlenmiştir. Ama tabi ki zaman itibari ile özellikle aşının bulunmasından sonra bu alışkanlıklarımız ile ilgili bir takım gevşemeler ortaya çıkacak. Tamamen eskisi gibi olmasak bile bir anlamda ilişki biçimimizde bir takım farklılaşmaların ortaya çıkabileceğini söylemek mümkün” dedi.“İş ortamını sadece mekanik bir ortam olarak değerlendirmemek gerekir”Süleymanlı, insanların davranış biçimlerinin çok kolay bir biçimde değişmediğini belirterek yapılan araştırmaya göre insanların iş ortamını özlediğini belirtti. Süleymanlı, “İş ortamını sadece mekanik bir ortam olarak değerlendirmemek gerekir. Aynı zamanda sosyalleşmenin de gerçekleştiği mekânlardır. Bu açıdan insanların sadece uzaktan çalışmayı deneyimlemekle kalmayıp yakından çalışma deneyimlerini de tekrar kazanacağını söyleyebiliriz. Bunun dışında insanların bulaşma riskinin var olduğu sürece daha çok kapalı alanlarda vakit geçirebileceğini söyleyebiliriz” dedi. 

08 MAY 2020

‘Koronavirüslü Günlerde Hayat Araştırması’ Sonuçlandı

Küresel Covid-19 salgını ile birlikte değişen sosyal hayat tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yeni davranış modellerini ortaya çıkardı. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü ve Method Research Company iş birliğinde konu ile ilgili araştırma yapıldı. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü ve Method Research Company, Türkiye genelinde 18 yaş üstü 3 bin kişi ile yapılan ‘Koronavirüslü Günlerde Hayat Araştırması’, uyku ve yemek yeme alışkanlıklarından sosyal medya kullanım alışkanlıklarına kadar pek çok davranış değişikliklerini ortaya koydu. Araştırmaya göre bu süreçte yeme alışkanlıkları değişti. Daha düzensiz saatlerde ve daha fazla yemek tüketiliyor. Araştırma uyku düzenindeki değişiklikleri de ortaya koydu. Yatış ve kalkış saatleri değişti.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü ve Method Research Company tarafından tüm Türkiye genelinde 18 yaş üstü 3.000 kişi ile yapılan ‘Koronavirüslü Günlerde Hayat Araştırması’ sonuçları açıklandı.Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Sosyoloji Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Aydın Öztürk ve Method Research Company Genel Müdür Yardımcısı Selçuk Kılıç’ın katıldığı basın toplantısı Covid-19 salgını nedeniyle alınan önlemler kapsamında online olarak gerçekleştirildi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Toplumsal davranışlar üzerinden araştırma gerekliydi”Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, daha önce hiç deneyimlemediğimiz bir süreçle karşı karşıya olunduğunu belirterek “Pandeminin başındaki duygularla sonundaki yani 3 ay sonraki yaklaşımlar arasında fark olduğunu düşünüyorum. Üsküdar Üniversitesi olarak önemli araştırmalar gerçekleştirdik, çok yakın bir zamanda Türkiye’nin Koronafobi haritasını çıkarttık. Bu bir insan psikolojisi araştırmasıydı. Tabi sadece insanların duygu durumları üzerinden değil, toplumsal davranışlar üzerinden de bir araştırma yapmanın eksikliğini hisettik. Metod Research Company ve Tuğba Aydın hocamızın aktif olarak katıldığı bir araştırma ve Sosyoloji Bölüm Başkanımız Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı liderliğinde gelişti” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “65 yaş üstü için ayrı bir araştırma yapılması lazım”Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, sokağa çıkma yasağı ile evde kal uygulamasını birbirinden farklılaştırmak gerektiğini belirterek “Evde kal çağrısı bir tavsiyedir. %80 üzerinde insanlar buna uyduklarını düşünüyorlar. Öte yandan 65 yaş üstü için ayrı bir araştırma yapılması lazım. Ne hissettiler, evde ne yaptılar, kendilerini ne gibi şeylerden yoksun hissetiler gibi. Çünkü anlaşıldığı kadarıyla toplumun bir kesimi yaşlıların eve kapanmasını onların hayatını korumak için bu önlem alınıyor gibi algılamadı. Tam tersine virüs taşıyan, suçlu olan onlar gibi göründü. Toplumun bir kesimi bu kişileri dışladı, izole etti. Artı 65 yaş son derece genç bir yaş. Yalnız yaşayan insan sayısında da azalış var, anladığımız kadarıyla genç bireyler ailelerinin yanına geldi. Aileler kalabalıklaştık. 30 yaş altı olmayan gençler de anne baba ocağına yeniden sığındılar gibi görünüyor” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Araştırma dünyadaki sonuçları da yansıtıyor”Araştırmanın dünya çapındaki araştırmaların da sonuçlarını yansıttığını söyleyen Arıboğan, “Mesela yeme içme alışkanlıkları Uzakdoğu’da da değişmiş. Çin’de %86 oranında yeme içme alışkanlığı değiştiği ve evde daha fazla yemek yenildiği oranı çıkıyor. Hongkong %77, Malezya %62, Amerika’ya baktığımızda benzer sonuçlar var, evde daha fazla yemek pişirmeye başlamışlar. %83’lük bir oran var. Dünyanın her yerinde benzer şeyler var, evde kal çağrısı ile birlikte alışkanlıklar ve aile ile geçirilen zaman da artıyor. Doğal olarak aile ile daha fazla vakit geçiriyorsunuz. Ancak öte yandan aile içi şiddet %22 oranında artmış. Çin’de ilk ortaya çıkan sonuç boşanmaların hızlı bir şekilde yukarı doğru fırladığıydı. Yani bir arada olmak insanların birbirini daha iyi tanımasına yol açıyor. Ama bir yandan da karşınıza çıkan insan evden uzaktayken fark edemediğiniz ama 24 saati bir arada geçirdiğiniz insan çok olumsuz birine de dönüşebilir” dedi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Sağlık açısından farkındalık bilinci oluştu”Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı da araştırmanın aile ilişkilerindeki düzelme ve tüketim alışkanlıklarındaki değişmeyi gözler önüne serdiğini belirterek “Bu sürecin bize sağladığı en önemli avantajlardan biri insanlarda çok ciddi anlamda sağlık açısından bir farkındalık bilinici oluştu. Hijyen, fiziksel mesafenin korunması, çok sağlıklı gıda tüketimi konusunda insanlarda ciddi bir farkındalık bilinci oluştu” dedi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Çok hızlı bir şekilde geleneksel yaşam şekline döndük”Koronavirüs öncesi süreçte çoğumuzun hayatının daha çok iş odaklı olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “İş dışında arta kalan zamanlarımızı daha çok eve ayırabiliyorduk, sosyal ilişkilerimize hatta akrabalık ilişkilerimiz de daha çok iş ve eğitim dışında kalan zaman sürecindeydi. Ama birdenbire çok hızlı bir şekilde hepimiz eve sığmaya başladık, eve döndük. Bir anlamda çok modern hayatın ortaya çıkarmış olduğu iş odaklı bir yaşam biçiminden çok hızlı bir şekilde geleneksel toplumlarda daha çok karşılaştığımız bir yaşam biçimine döndük. Hayatımız bu şekilde dönüştü. Bir anlamda da hayatımız kendi insiyatifimizin dışına çıkmış oldu. Böyle bir sürece girdik. Dolayısıyla tabiki bu şok olarak adlandırabileceğimiz bu süreçte farklı kesimlerin farklı şekillerde etkilendiğini araştırma sonuçlarında çok bariz şekilde gözlemlemiş olduk” dedi.Selçuk Kılıç: “Türkiye’yi yansıtan bir çalışma oldu”Method Research Company Genel Müdür Yardımcısı Selçuk Kılıç ise çalışmanın korku ve kaygının yoğun olduğu 8 – 12 Nisan 2020 tarihleri arasında yapıldığını belirterek “Şimdi o kaygılar, korkular ve vakalar biraz daha azaldı. Türkiye genelinde online yapıldı, 3000 kişi katıldı. Bu çalışmada 74 ilden katılım oldu. Dolayısıyla tam Türkiye’yi sunan bir araştırma oldu” dedi.Araştırmayı, Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Tuğba Aydın Öztürk ve Method Research Company Proje Direktörü Hale Aslı Kılıç tarafından 8-12 Nisan 2020 tarihleri arasında yürütüldü. Basın toplantısında Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, araştırma sonuçlarına ilişkin verileri paylaştı.Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, araştırma sonuçlarına ilişkin verileri paylaştıYeme alışkanlıkları değiştiAraştırmaya göre Koronavirüs salgın süreci boyunca günlük hayatın hemen her alanında değişiklik yaşandı. Bunların başında ise yeme düzeni geliyor. Araştırma, kişilerin yarısından fazlasının yemek yeme alışkanlığının değiştiğini ortaya koydu.Özellikle 26- 45 yaş arasında ortalama %62 oranında yeme alışkanlıklarının değiştiği gözlemlendi. Araştırmaya katılanların %43’ü yemek yeme saatlerinin değiştiğini, %35’i daha fazla yemek yediğini belirtti. Hazır gıda ve hamurlu yiyecek tükettiğini belirtenlerin oranı oldu.Daha düzensiz saatlerde ve daha fazla yemek tüketiliyorAraştırma, yemek yeme saatlerinin düzensizleştiğini ve daha çok yemek yendiğini gösterdi. Özellikle gençlerde hamurlu ve hazır gıda tüketiminin önemli düzeyde arttığı ortaya çıktı. Gençler ve öğrencilerin %49’u yemek yeme saatlerinin düzensizleştiğini belirtti. %44’ü “daha fazla yemek yiyorum” derken %30’u hazır ve hamurlu gıda tüketiminin arttığını kaydetti.Araştırmada daha fazla ev yemeği yediğini ve sağlıklı beslendiğini belirtenler de yer aldı. Katılımcıların  %36’sı “daha fazla ev yemeği yiyorum derken; daha sağlıklı beslendiğini belirtenlerin oranı oldu. Araştırmada oranında daha az yemek yediğini ifade edenler ise en düşük gelire sahip kişilerden oluştu.  Uyku düzeni bozulduAraştırma salgın sürecinde uyku düzeninin de değiştiğini de ortaya koydu. Salgın sonrası süreçte uyku düzeni %60 oranında değişiklik gösterdi. Değişiklik uykuda geçen süreden ziyade; daha çok yatış / kalkış saatinde oldu. Sabah kalkış saati ortalama 11.00 ve gece yatış saati ortalama 02.00 olarak kaydedildi. Uyku düzeninin en fazla değişiklik gösterdiği grup ise gençler ve öğrenciler oldu.Gençler en çok sosyal medya takip ediyor, dizi izliyorAraştırmaya göre, Koronavirüs nedeniyle evde geçirilen süre özellikle gençlerde sosyal medya kullanımı, dizi izleme, ev işleri ve uyku ile geçiyor. Sosyal medya kullanımı özellikle 25 yaş altında ve 56 yaş üstünde ciddi bir artış gösterdi.Salgın sürecinde tüm yaş gruplarında olduğu gibi kitap okuma ve spor yapma oranı gençlerde de düşük seviyede olduğu gözlendi. Bu süreçte 18-25 yaş arası ve %92’si öğrenci olan gençlerin gündelik aktiviteler içinde sosyal medyada vakit geçirme oranı %68; dizi/ film izleme oranı %60; temizlik ve ev işlerine verdikleri destek oranı %47 ve uyku oranı %44 olarak kaydedildi.Uzaktan eğitime katılıyorlarAraştırmaya katılan lise ve üniversite öğrencilerine “uzaktan eğitim” konusundaki görüşleri de soruldu. Üniversite öğrencilerinin %41’i uzaktan eğitime katıldıklarını ve %29 oranında verimli bulduklarını belirtti. Lise öğrencilerinin %67’si derslere katıldığını belirtirken; %27’si verimli bulduğunu ifade etti.Gündem TV haberlerinden takip ediliyorAraştırmada gündemin takip edildiği mecralar da belirlendi. Katılımcıların %82’si televizyon haberlerinden, %57’si internet haber sitelerinden, %40’ı Twitter’dan, %34’ü Instagram’dan, %20’si WhatsApp’tan, ’u Facebook’tan gündemi takip ettiğini kaydetti.Eğitim düzeyi arttıkça kaygı da artıyor! Çalışma sonuçlarına göre, Türkiye’nin %60’ı kaygılı hissetmektedir; bu oran en yüksek olarak %73 ile evde çalışanlar (home-office) ve çalışmayan/ işsiz kalanlarda kendini gösterdi. Ayrıca ekonomik sınıf ve eğitim seviyesi yükseldikçe kaygı oranında anlamlı bir artış olduğunu gözlemlendi. Örneğin kaygı düzeyi, yüksek eğitime sahip kişilerde %68’e çıkarken, düşük eğitim seviyesine sahip kişilerde %48 oldu. Benzer şekilde A-B SES düzeyindeki kişilerde kaygı oranı %65, C1-C2 orta- orta üst sınıfta %58 ve D-E SES düzeyinde %54 oranında kaygı düzeyi görüldü.Çoğunluk “Evde Kal” çağrısına uyduğunu düşünüyorAraştırma sonuçlarına göre “Evde kal” çağrısına uyma konusunda bir ikilem ortaya çıktı. “Evde kal çağrısına uyuyorum” diyenlerin oranı %81 iken, “Bu çağrıya diğerleri uymuyor” diyenlerin oranı %61 oldu.Olumlu beklentiler: Sağlık bilinci, aile ilişkileri, çevreye duyarlılık artarKatılımcıların salgın sonrası yaşanılacağını düşündükleri olumlu gelişmeler dünyada, Türkiye’de, insan ilişkilerinde ve farkındalık konusunda olmak üzere dört ana başlık altında analiz edildi.Çevreye duyarlılık artarKatılımcıların %75’i tüm dünyada sağlık bilincinin artış göstereceğini belirtti. Katılımcıların büyük bölümü, hem dünyada hem de Türkiye’de çevre konusunda daha olumlu gelişmeler olacağını düşündüklerini belirtti. “Dünyada çevre temizliği olumlu yönde değişir” diyenlerin oranı %70, “Türkiye’de çevre temizliği olumlu yönde gelişir” diyenlerin oranı ise %61 oldu.Ailede iletişimin güçleneceği beklentisi yüksekAraştırmada aile bireyleri arasında iletişimin güçleneceği yönündeki beklenti %70 olarak ölçüldü. Bu beklenti, en yüksek olarak (%82) D-E SES düzeyindeki kişilerde ortaya çıktı. Bu oran A-B seviyesinde %66, C1-C2 seviyesinde %67 olarak ölçüldü. Tarihteki salgınlara bakıldığında kişilerin grup içi ilişkilere odaklanması, içe kapanması ancak dışarıdaki gruplarla arasına mesafe koyma isteği geliştirdiği görülür. Parazit Stresi Kuramı ile açıklanabilecek bu durumun Türkiye gibi kolektif bilinci yüksek bir kültürde aile ilişkilerini artırma olasılığı yüksektir.Olumsuz Beklentiler: Salgının ekonomi ve halk psikolojisi üzerine etkisi büyükKatılımcıların salgın sonrası yaşanılacağını düşündükleri olumsuz gelişmeler dünyada, Türkiye’de ve insan ilişkilerinde olmak üzere üç ana başlık altında analiz edildi. En büyük olumsuz beklentiler, dünya ekonomisinin ve halk psikolojisinin kötüye gideceği yönünde oldu. “Dünyada ekonomi kötüye gider” diyenlerin oranı %78’ken; “Halk sağlığı ve psikolojisi kötüye gider” diyenlerin oranı %65 oldu. Bunu hemen izleyen cevap ise %58 ile “Türkiye’de ekonominin kötüye gideceği” beklentisi oldu. Araştırmaya göre, post- korona döneminde ulaşım, hizmet sektörü ve turizm başta olmak üzere tüm sektörlerde küresel düzeyde bir ekonomik küçülme olacağı öngörüldü. Araştırmada genel olarak salgının ekonomi üzerinde oluşturacağı yük ve bunun kişiler üzerinde oluşturacağı psikolojik sorunlar öne çıktı. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü ve Method Research Company iş birliğinde Türkiye genelinde 18 yaş üstü 3 bin kişi ile yapılan 'Koronavirüslü Günlerde Hayat Araştırması' sunumuna linkten ulaşabilirsiniz:Sunum_KoronavirüslüGünlerdeHayat.pptx 

24 NİS 2020

Doç. Dr. Hadiye Odabaşı, tarihte salgınlar ve neden olduğu değişiklikleri anlattı.…

Yazılı tarihin başlangıcından itibaren birçok salgın hastalık, çok fazla sayıda ölüme sebep olmakla birlikte sosyo – ekonomik değişimleri beraberinde getirdi. Salgınların yeni tarihsel olguların oluşumunda önemli rol oynadığına dikkat çeken uzmanlar, “Günümüzde tüm dünyayı etkisi altına alan Koronavirüs Covid-19 salgını da dünyadaki küreselleşmenin çöküşünü belirginleştirecek” dedi.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi ve Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı,  geçtiğimiz yıl Aralık ayında Çin’de başlayarak tüm dünyayı etkisi altına alan Koronavirüs ile birlikte insanlık tarihinde etkili olan büyük çaptaki salgınlar hakkında değerlendirmelerde bulundu.Salgınlar, tarihi her dönemde etkilediSalgınların dünya tarihinde çok önemli değişikliklere yol açtığını söyleyen Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, “Gılgameş Destanı’nda ‘Tufan yerine keşke veba olsaydı’ denilerek aslında bilinen ilk salgın hastalığın da veba olduğuna işaret edilmiştir. Veba daha yüzyıllarca insanlık tarihini etkilemeye devam edecektir. Bu etkiler, tabii ki öncelikle ekonomik ve siyasi hayatı değiştirmiş etkilerdir. Örneğin veba salgını, MÖ 14’üncü yüzyılda Hititler’de tahtın sahibinin değişmesine, çocuk yaştaki bir kralın tahta geçmesine sebep olarak Hititlerin kaderini etkiledi. Bu durumun Roma imparatorları Lucius Verus ve Marcus Aurelius Antoninus’un, 7’nci yüzyılda da Sasani hükümdarının vebadan hayatını kaybetmesi gibi tarih boyunca benzer pek çok örneği vardır. Yani salgınlar siyasi iktidarlarda değişikliklere yol açmışlardır. Bazen iktidarı değiştirmese de büyük halk isyanlarının çıkmasına sebep olmuş kimi zaman ise iktidarı değiştirmekle birlikte bir devletin sonunu da hızlandırmıştır. Örneğin Büyük Roma’nın yıkılışında ya da Sasani ordularının Müslüman orduları karşısında yenilgiye uğrayarak 7’nci yüzyılda tarih sahnesinden silinmesinde yine salgınların etkisi büyüktür” dedi.1.Dünya Savaşının bitmesinde İspanyol Gribi etkili olduDoç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, salgınların yeni tarihsel olguların oluşumunda da rol oynadığını belirterek sözlerine şöyle devam etti: “Örneğin savaşlar başlatmış, savaşlar bitirmiştir ya da daha doğru ifadeyle bu olguları hızlandırmıştır. Thukydides’in anlattıklarına göre MÖ 5’inci yüzyılda 100 bin kişinin hayatını kaybettiği Atina, vebadan kırılmasaydı Peloponez Savaşı 14 yıldan daha uzun sürebilirdi. Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı 30 Yıl Savaşları, tifüs salgını nedeniyle askeri güç büyük oranda tükendiği için Vestfalia Barışı’nı getirdi. Salgın, yalnızca bir savaşın bitişini değil, bugünün devletlerarası sisteminin doğumunu da hızlandırmış oldu. Şüphesiz İspanyol Gribi de ilk dünya savaşının bitiş tarihini öne çeken etkenlerden olmuştur. Salgınlar savaş bitirmiş ancak savaşların başlamasında da rol oynamıştır. On yıllar boyunca süren Haçlı Seferleri’nin organize edilmesinde açlık, yokluktan başka salgın hastalıklardan da kırılan Avrupalı’nın daha refah, daha zengin, daha sağlıklı topraklara sahip olma motivasyonu yüksektir.”Veba sosyal sınıfları ortadan kaldırdıSalgınlar nedeniyle oluşan yeni koşullarda eski ekonomik sistemlerin değişmesinin insanların hayatında büyük değişimlere yol açtığını kaydeden Odabaşı, “Tarihte salgınlar nedeniyle nüfusun hızla azalması, insan gücüne dayalı toprağa bağlı ekonomiyi zayıflattı. Onun yerini zamanla ticaret alırken yeni ekonomik alan yeni kültürel-sosyal yaşamları da biçimlendirdi. Salgın karşısında çaresiz kalan insanın araştırma ve keşfetme güdüsü tetiklendi ve Aydınlanma Çağı’nın yeniliklerini ortaya çıkaracak ‘bilimsel anlayışa yöneliş’ bu devirde filizlenmeye başladı. Örneğin halk sağlığı ve tıp alanında gelişmeler, iş gücü azlığı nedeniyle sanayiye yönelik buluşlar birbirini izledi. Avrupa’yı kasıp kavuran veba, coğrafi keşifleri, yani yeni yerlerin keşfedilme zorunluluğunu tarihsel olarak dayattı. İş gücü azaldığı için ücretler arttı, serfler serbest bırakılarak sosyal bir sınıf ortadan kalktı. Ciddi nüfus kaybı nedeniyle yiyecek bollaştı. Vebaya çare olamayan kilisenin otoritesi zayıfladı ve hümanizme giden yolun kapısı açıldı. Bu dönemde yaşanan başka bir ilginç gelişme ise vebanın farelerden bulaştığının keşfedilmesi üzerine ortaçağda kötü ruh taşıdığına inanılan ve katledilen kedilerin artık canlarının kurtulmasıdır” dedi.Salgınlar dünya düzenini değiştirdiOdabaşı, tarih boyunca en yüksek insan kaybına yol açan salgınların çarpıcı rakamlarından şöyle bahsetti: “6’ncı yüzyılda Bizans’ta yaşanan Justinian Vebası’nda 25 milyon, 14’üncü yüzyılda Kara Ölüm veba salgını nedeniyle sadece Avrupa’da 25 ve toplamda 100 milyon, 16’ncı yüzyılda Meksika’da çiçek hastalığı salgını sonucu 40 milyon ve 1918-1919’da ABD merkezli yayılan İspanyol gribi nedeniye 40 milyon insan hayatını kaybetti. Verilen kayıpları o günkü dünya nüfusuna oranlarsak, Justinian Vebası devrinde dünya nüfusu 300 milyon iken nüfusun yüzde 8.3’ü kaybolmuş. Kara Veba devrinde ise dünya nüfusu 400 milyon iken nüfusun yaklaşık dörtte biri kaybedilmiş. İspanyol Gribi’nin salgın olduğu 20’nci yüzyıl başında dünya nüfusu 1,5 milyar iken nüfusunun yüzde 2.6’sı kayba uğramış. Bu salgınlar arasında dünya düzeninin büyük oranda değişmesine vesile olan salgınlar Kara Ölüm ve İspanyol Gribi’dir. Kara Ölüm, Avrupa’da ortaçağ ve feodalitenin sona ererek günümüze uzanacak batı uygarlığının ve onun etkisiyle tüm dünyanın erken modern serüveninin başlamasında etkili olmuştur. İspanyol Gribi ise dünya sağlık örgütünün kurulmasından, kadın iş gücünden faydalanma zorunluluğu dolayısıyla kadın hakları meselesinin önem kazanmasına kadar günümüzün pek çok hadisesinin köklerinin oluştuğu bir süreci tetiklemiştir.”   Covid – 19 yeni yapılanmalar oluşturabilir Önceki salgınların neden olduğu tarihsel olaylardan yola çıkarak Covid – 19 pandemisinin de savaşlar başlatabileceğini ya da savaşlar biterebileceğini söyleyen Odabaşı sözlerini şöyle sürdürdü: “İktidarları değiştirip yeni siyasi iktidarlar ortaya çıkarabileceğini de. Yeni ekonomik sistemler geliştirebileceğini de söylemek mümkün. Yeni sosyo-kültürel, psikolojik yapılanmalar da ortaya çıkarabilir. Ancak karantina münasebetiyle tüm dünyada üretim ve tüketimin gerilediği gibi bazı muhtemel gelişmeleri öngörmek mümkün. Temel gıda sektörü hariç tekstilden hizmet sektörüne ciddi bir durgunluk söz konusu. Şüphesiz bu durumun tüm dünya ekonomilerine bir faturası olacaktır. Yine öngörülebilecek bir gelişme, sağlık sektörünün ve sağlık politikalarının dünyanın her yerinde önem kazanacak olması. Bu süreci başarıyla yönetmiş iktidarlar, tıpkı başarısız olmuş iktidarlar gibi yakın gelecekte bir geri dönüş alacaklardır.”Milli iktisat modelleri yükselebilir Salgınların sebep olabileceği ekonomik değişimlere de değinen Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, “Dünya çapında bakıldığında, aslında Covid-19’dan önceki bir gelişme olan küreselleşmenin çöküşü olgusunun salgınla belirginleşeceği söylenebilir. Globalizme karşılık glokalizmin yükselişi tetiklenebilir. Bu perspektiften hareketle de, salgın dolayısıyla yaşanan ekonomik gerileme de göz önünde bulundurularak yeniden milli iktisat modelinin yükselebileceği öngörülebilir. Ancak altı kalınca çizilmelidir ki, eğer böyle bile olsa 1930’ların devletçiliğinden ziyade 2000’lerin ruhuyla sentezlenmiş yeni bir devletçilik anlayışını beklemek daha yerinde olur. Öte yandan salgın, tüm insanlığa sosyal devlet anlayışının vazgeçilmezliğini ve bilimsel gelişmelerin hayati önemini bir kez daha hatırlattı. Salgın sonrasında bu iki alanda gelişmeler beklenebilir” dedi. 

06 NİS 2020

Üsküdarlı öğrencilerden uzaktan eğitime yoğun ilgi!

Koronavirüs nedeniyle uzaktan eğitime geçen Üsküdar Üniversitesi, eğitiminin aksamaması adına öğrencilerine uzaktan eğitimde birçok olanak sundu. Eğitim öğretime hız kesmeden devam eden ön lisans, lisans ve yüksek lisans öğrencileri, farklı dijital uygulamalar üzerinden sağlanan uzaktan eğitim derslerine ilk haftadan itibaren yoğun ilgi gösterdi.100.000’den fazla öğrenci ALMS sistemini kullandıÜsküdar Üniversite öğrencileri ALMS arayüzü ile uzaktan eğitimde akademisyenlerle bir araya geldi. 1 hafta boyunca sanal sınıf uygulaması ALMS üzerinden 827 canlı ders gerçekleşti. 100.000’den fazla öğrenci ALMS sistemine giriş yaptı.  ZOOM üzerinden 243 canlı ders yayını yapıldı…Üsküdar Üniversitesi öğrencilerini uzaktan eğitim için ALMS programının yanı sıra Zoom programı ile de destekledi. Öğrencilerin yoğun ilgi gösterdiği Zoom programında akademisyenler, ZOOM üzerinden 243 canlı ders yayını yaptı.STIX sayfası 1.000.000’a yakın kez görüntülediÜsküdar Üniversitesi Yazılım Planlama Birimi tarafından geliştirilen STIX ise derse katılamayan öğrencilerin ders videosuna ulaşıp videoyu izlemesine olanak tanıdı. Üsküdarlı öğrenciler STIX sayfasını 1.000.000’a yakın kez görüntüledi.  Üsküdarlı öğrenciler ÜÜTV’de 35.000 canlı dersi izlediÖğrencilerinin eğitimlerinin aksamaması için uzaktan eğitime başlayan Üsküdar Üniversitesi tüm fakültelerin, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu’nun ve enstitülerin derslerini hazırlanan program çerçevesinde haftanın 6 günü ÜÜ TV’den de canlı olarak yayınladı.ÜÜTV1 ve ÜÜTV2 yayınlarından 35.000 öğrenci canlı dersi izledi. Öğrenciler, 1 hafta da ÜÜ Web sayfasını 275.000 kez görüntüledi.

31 MAR 2020

Prof. Dr. İbrahim Özdemir: "Çevre için şimdi değişme zamanı"

Dünyayı etkisi altına alan Koronavirüs (Covid-19) salgınıyla insanlığın doğaya verdiği zararın da ortaya çıktığını kaydeden uzmanlar, doğanın bu sayede verdiği mesajın iyi okunması ve bu doğrultuda önlem alınması gerektiğine dikkat çekiyor. Daha geç olmadan çocuklarımızı ve gelecek nesilleri düşünmek zorunda olduğumuzu kaydeden uzmanlar, “İçinde yaşadığımız toplumu, insanları, hayvanları ve çevreyi birlikte bir bütün olarak düşünmek zorundayız. Yaşam tarzımız diğer insanlara, canlılara ve tabiata zarar vermemeli. Suyu, toprağı, havası ve ormanları ile tabiatın bir sınırı var. Bu sınırı zorlamadan bir yaşam tarzı geliştirmek zorundayız” dedi.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölüm Başkanı, Birleşmiş Milletler Çevre Programında Danışman Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Koronavirüs salgınıyla beraber insanın doğaya verdiği tahribatın gün yüzüne çıktığına dikkat çekti.“Dünyanın dengesini bozduk…”İnsanlığın uzun bir süredir çevreyi ihmal ettiğini belirten Prof. Dr. İbrahim Özdemir, dünyanın dengesinin bozulduğunu belirterek şunları söyledi: “Veba deyince aklımıza hep Orta Çağlar geliyordu. Bilim ve teknolojiye olan inancımız, gerçeği görmeyi engelledi. Hayat tarzımız ve ekonomik sistemimiz sebebi ile tabiat bozuluyordu. Çevrecilerin 1960’tan bu yana feryatlarına birçok yönetici ve insan kulaklarını tıkadı. Bunlara göre bilim insanları her şeye çözüm bulacaklardı. Endişelenmeye gerek yoktu. Ölüme bile çare bulunması an meselesi idi. Bazı insanlar çok pahalı estetik ameliyatlarla gençleştiğini sanıp, kendisini kandırmaya devam ettiler. Bir gün öleceklerini düşünmediler.“Sulara sahip çıkmadık”Ünlü filozof Sokrates’in ‘sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez’ sözünü duymazlıktan geldiler. Kendilerini ve yaşam tarzlarını sorgulamayı; sürdürülebilir olup olmadığını sorgulamadılar. Ekonomik sistemin ve bize dayattığı yaşam tarzının sürdürülemez olduğunu bir türlü anlayamadık. Sınırsız ve sorumsuz büyümenin mümkün olmadığını; kâinatın çok hassas denge ve ayarlarla çalıştığını ısrarla göz ardı ettik.Allah’ın ‘her şeyi sudan yarattık’ sözünün derinliğini kavrayamadık. Sulara sahip çıkmadık. Kullandığımız kimyasal ilaçlarla dereleri, nehirleri, gölleri deniz ve okyanusları kirlettik. Buralarda yaşayan hayvanların bir bir tükenmesi bile çoğumuzu ikna etmedi. Daha çok üretim, daha çok kar ve daha müreffeh bir hayat. Geldiğimiz nokta düşündürücü.”Değişmek zorundayız!Daha geç olmadan çocuklarımızı ve gelecek nesilleri düşünmek zorunda olduğumuzu kaydeden Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Bu krizin bize gösterdiği gerçek açık ve net: Böyle devam edemeyiz. Değişmek zorundayız. İçinde yaşadığımız toplumu, insanları, hayvanları ve çevreyi birlikte bir bütün olarak düşünmek zorundayız. Yaşam tarzımız diğer insanlara, canlılara ve tabiata zarar vermemeli. Suyu, toprağı, havası ve ormanları ile tabiatın bir sınırı var. Bu sınırı zorlamadan bir yaşam tarzı geliştirmek zorundayız” dedi.“Evde kal” ile hava kirliliği azaldıSalgının yayılmasını engellemek için alınan tedbirler kapsamında “Evde kalın” mesajı ile birlikte hava kirliliğinin azaldığını belirten Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Başta Çin olmak üzere her yerde hava ve suyun kirlenmesi azalmış; küresel ısınma yavaşlamış. İstanbul’da bile bu gözlemlendi. Aslında BM Uluslararası İklim Değişikliği Paneline tarafsız bilim insanlarınca sunulan raporlarla tüm bunlar öngörülmüştü. Başta ABD olmak üzere bazı ülkeler gerekli tedbirleri almayı reddettiler. Ekonomimizi etkiler diye geri durdular. Bugün bu ülkelerin ekonomileri kumdan kaleler gibi yıkılıyor; hastaneleri kendi insanına bakamayacak duruma gelmiş” dedi.Şimdi düşünme zamanı!İçerisinde bulunduğumuz bu zamanın tüm bu olumsuzlukları düşünüp değerlendirmek için bir fırsat olduğunu kaydeden Prof. Dr. İbrahim Özdemir, şunları söyledi: “Evlerimize kapatıldığımız ve dışarı çıkamadığımız şu günlerde kendi kendimizi hesaba çekme zamanı: Çevre için ne yaptım? Nesli tükenen hayvanlar için ne yaptım? Çevreyi kirleten firmalara karşı ne yaptım? Çevre ve sağlığımız için zararlı ürünleri üretenlere ve satanlara karşı ne yaptım? Çevre, ormanlar, nehirler, göller ve denizlerin kirlenmesi konusunda sessiz kalan politikacılarla ilgili ne yaptım? Kendimizden başlayarak değişim zamanı.Suyun, havanın, toprağın değerini yeniden keşfetme zamanı. El- yüz temizliği kadar gönül ve kafa temizliğinin de değerini anlama zamanı. Sadece kendimizi önceleyen bencil bir tavrı terk ederek, yaşlılarımız, çocuklarımızı, torunlarımızı düşünme zamanı. Onlar için değişme zamanı. Çevreyi kirleten, tahrip eden kim olursa olsun uyarma ve engelleme zamanı.”“Koronavirüs insanlığa ders verdi”İsveçli Greta Thunberg’in Ağustos 2019’da bir oturma eylemi başlatarak küresel ısınma ve iklim değişikliğine dikkat çektiğini hatırlatarak  “Bugün bizlerin de harekete geçmesi gerekiyor. Korona bize ne kadar duyarlı olmamız gerektiğini öğretmiş olmalı. Kullandığımız her damla suyun kıymetini keşfetmiş olmamız lazım. Dünyanın her yerindeki uzmanlar ‘temizlik, temizlik, temizlik’ diyor.Ne ile? Temiz su ile. Ya sularımız tükenirse ya da kirlenirse temizliği ne ile yapacağız? Düşünmesi bile dehşet verici. Benzin, motorin ya da doğal gaz olmadan yaşayabiliriz. Su olmadan yaşayamayız. Aynı şekilde her karış toprağa sahip çıkmak ve onu korumak zorundayız. Her ağacın, ağaca yuva yapan ve öten her kuşun değerini keşfetmek ve onları korumak zorundayız. Korona salgını tüm insanlığa önemli bir ders verdi” dedi.

31 MAR 2020

Doç. Dr. Barış Erdoğan: "Salgın sonrası insanlar arası işbirliği ve dayanışma artacak"

Koronavirüs salgınının toplumsal etkilerine yönelik bir iddia da Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Doç. Dr. Barış Erdoğan'dan geldi. Karantinanın insanlara yalnızlığın kötü bir şey olduğunu gösterdiğini söyleyen Erdoğan, salgın sonrası insanlar arası dayanışmanın artacağını öne sürdüDünyayı kasıp kavuran koranavirüs salgının olası toplumsal ve psikolojik etkilerine dair analizler de sürüyor. Yapılan yorumlarda salgın hastalığın insanların gündelik ve toplumsal yaşamlarında değişimlere yol açabileceği iddia ediliyor.Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Doç. Dr. Barış Erdoğan da salgının devlet, siyaset, aile ilişkileri gibi birçok alanda yeni arayışların ortaya çıkmasına neden olabileceğini söyledi.Sosyal devlet talepleri artacakIndependent Türkçe'nin sorularını cevaplandıran Erdoğan'a göre salgının birinci etkisi sosyal devlet taleplerinin artması yönünde olabilir. Erdoğan bu görüşünü şöyle dile getirdi:Toplumsal talepler gece bekçisi gibi ortalıkta görünmeyen sadece adalet, iç ve dış güvenlikle ilgilenen liberal devlet modeli yerine piyasaya müdahale eden, sağlıktan eğitime kadar her alanda kendini gösteren, sorunların çözümü için daha otoriter davranan sosyal refah devletini talep edecek."Krizden en çok alt sınıflar etkilenecek"Krizden en çok etkilenen kesimlerin alt sınıflar olacağını söyleyen Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: Gemi batarken riskler alt sınıflarda fırsatlar üst sınıflarda yoğunlaşır. Ama her büyük krizin boomerang etkisi de vardır. Büyük sorunlar döner dolaşır zengin fakir fark etmez herkesi vurur. Örneğin İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman bombaları İngiltere’de her sınıftan insanın üstüne düştü ve savaş sonrası o zaman dünyanın en liberal ülkesi olan İngiltere’de bile siyasal elitler eğitim, sağlık alanında reformlar yapıp alt sınıflara yardım etmek gerektiğini gördü, aksi takdirde toplumsal düzen varlığını devam edemeyecekti.Feodal sistemin çökmesinin nedenleri arasında olan veba salgınının da köylüsünden soylusuna Avrupa’da hiçbir toplumsal sınıfı ayırmadığına dikkat çeken Erdoğan, "Milyonlarca insan öldü ama en sonunda yeni bir toplumsal denge bulundu" diye konuştu.Bireycilik gözden geçirilecekErdoğan, salgının insan ve aile ilişkilerini de etkileyeceğini düşünüyor. "Aile ve arkadaşlık ilişkilerimiz de değişecek. Daha dayanışmacı olacağız. Ekonomik olarak etkilenen, yoksullaşan geniş kitleler tüketim alışkanlıklarını değiştirecek. Daha temel tüketime yönelik harcamalar olacak. İnsanlar arası işbirliği ve dayanışma artacak" diyen Erdoğan sözlerini şöyle tamamladı: Karantina bize yalnızlığın ne kadar kötü bir şey olduğunu gösterdi.New York’da ev hayvanları satışı on misli arttı. Bu da bize gösteriyorki on yıllardır pompalanan bireycilik ve solo yaşam modellerini insanlar yeniden düşünecek. Savaş sonrası dönemlerde olduğu gibi evlilik ve üreme oranlarında artış olması mümkün. Nihayetinde her değişim önce bir dengesizlik yaratır kuralsız davranışlar, aşırı haz arayışları gibi ama uzun vadede sistem varlığını devam ettirebilmek için yeni bir denge oluşturur.Kaynak: https://www.independentturkish.com/node/155006/haber/salgın-sonrası-insanlar-arası-işbirliği-ve-dayanışma-artacak

30 MAR 2020

ÜÜ TV Canlı yayında uzaktan eğitime başladı…

Üsküdar Üniversitesi, YÖK’ün bahar dönemine yönelik kararı doğrultusunda öğrencilerinin eğitimlerinin aksamaması için uzaktan eğitime başladı. Tüm fakültelerin, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu’nun ve enstitülerin dersleri, hazırlanan program çerçevesinde haftanın 6 günü ÜÜ TV’den olarak yayınlanıyor. Üsküdar Üniversitesi, öğrenci odaklı faaliyetlerine Koronavirüs sürecinde de ara vermeden devam ediyor. Bahar döneminde örgün eğitimin yapılamayacak olması nedeniyle üniversitenin kanalı olan ÜÜ TV, Tıp, Sağlık Bilimleri, İletişim, İnsan ve Toplum Bilimleri, Mühendislik ve Doğa Bilimleri fakülteleri, SHMYO, Hazırlık Okulu ve enstitülerin derslerini yayınlayacak. Öğrenciler derslerine uzaktan canlı yayında devam edebilecek.  Uzaktan eğitim canlı yayınları başladıÜÜ TV’de yayınlanmaya başlayan uzaktan eğitim programları Pazartesi - Cumartesi akşamına kadar devam edecek. İlk 5 gün fakültelerin, hazırlık okulunun ve SHMYO’nun dersleri yayınlanacak, Cumartesi günü ise enstitü dersleri canlı yayın ile öğrencilerle buluşacak. Böylece öğrenciler üniversiteye gidemeseler de derslerine kaldıkları yerden etkin bir şekilde devam edebilecekler.ÜÜTV’nin https://tv.uskudar.edu.tr/ sitesi üzerinden başladığı uzaktan eğitimlerin programı ise şöyle;Pazartesi: 09:30 – 12:30 / Tıp Fakültesi, 13:30 – 17:30 / Sağlık Bilimleri FakültesiSalı: 09:30 – 12:30 & 13:30 – 17:30 / İletişim FakültesiÇarşamba: 09:30 – 12:30 & 13:30 – 18:30 / Hazırlık OkuluPerşembe: 09:30 – 12:30 & 13:30 – 17:30 / Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek OkuluCuma: 09:30 – 12:30 / İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, 13:30 – 17:30 / Mühendislik ve Doğa Bilimleri FakültesiCumartesi: 09:00 – 11:00 / Sosyal Bilimler Enstitüsü, 11:00 – 13:00 / Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 13:00 – 15:00 / Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü, 15:00 – 17:00 / Bağımlılık ve Adli Bilimler Enstitüsü, 17:00 – 19:00 / Fen Bilimleri EnstitüsüUzaktan eğitim yayın akışı için tıklayınız: https://uskudar.edu.tr/tr/icerik/5058/uutv-uzaktan-egitim-yayin-akisi

30 MAR 2020

Koronavirüs toplumsal alışkanlıkları değiştirebilir

Küresel tehdit haline gelen Koronavirüs salgını üretimden tüketime,  uluslararası ilişkilerden eğitime, ulaşımdan eğlenceye, dini ibadetlerden spor etkinliklerine kadar akla gelebilecek her alanda toplumsal yaşamı etkisi altına aldı. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Koronavirüs salgınının mevcut bireysel ve toplumsal alışkanlıkları da değiştireceği söylüyor.Dünyanın her yerinde uluslararası zirveler, kongreler, eğitim-öğretim faaliyetleri, büyük spor müsabakaları, kültür ve turizm ziyaretleri, festivaller ve fuarlar ardı ardına iptal ediliyor veya sanal ortama aktarılıyor. Koronavirüs salgınının, insanlığı hiç alışık olmadığı bir tür zorunlu sosyal izolasyon sürecine soktuğunu ifade eden Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı tüm bunlarla dünyamızın hacklendiğini vurguluyor.Kriz geçse de sosyal izolasyon devam edebilirİçinde bulunduğumuz durumun geçici olması halinde bile bireysel ve toplumsal risk olgusunun yeryüzünde daha fazla etkinliğini hissettireceğine dikkat çeken Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, bireylerin artık doğrudan hasta olmasa dahi sürekli olarak kendilerini daha fazla risk altında hissedeceklerini ifade ediyor.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı; “Bu hissin yönlendirmesi altında bireyler, yakın çevresindeki insanların hastalık riski taşıdığı endişesi nedeniyle toplumsal güvensizlik durumunu ivmelendirebilir. Dolayısıyla stres ve panik ortamı nedeniyle toplumsal birlik ve dirliğin tehlikeye girmesi ihtimal dahilinde ve toplumsal güvensizliğin artma ihtimali çok yüksek. Öte yandan, yaygın anlamda alışılagelmiş toplumsallık biçimlerinden farklılaşan yeni bir toplumsal deneyimin gelişme ihtimalinden de bahsedebiliriz. Bireylerin kendini içinde bulduğu zorunlu sosyal izolasyon, bilinç ve niyet durumlarını değiştiriyor. Ama bu durum zaman içerisinde yerini tercih edilen izolasyon ve/veya dayanışma biçimlerine de bırakabilir.Bu sürecin ortaya çıkarmış olduğu yeni gelişmeleri tanımlamak için ilerleyen dönemde “koronavirüsten önce” ve “koranavirüsten sonra” gibi yeni tanımlamaların kullanılmasına da tanık olabiliriz” dedi.Bireysellik artabilirBu potansiyel değişimlerle birlikte sürecin ortaya çıkardığı durumun yaşamın her alanında sosyal ilişkilerin yeniden düzenlenmesini de beraberinde getireceğini belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı; “Çok sayıda işletmenin web konferansı, anında mesajlaşma veya e-posta gibi örgütsel çalışma teknolojilerini kullanmasıyla birlikte sosyal anlamda sanal çalışma biçiminin benimsemesi ihtimalini arttırabilir. Bu bağlamda, gittikçe artan sayıda işveren ve işgören, tele çalışma alternatifini bir çalışma biçimi olarak tercih edecektir. Aslında “home-office (evden çalışma)” gibi mekânsal açıdan esnek çalışma sistemleri, mevcut krizle beraber pek çok çalışma alanında zorunlu olarak deneyimlenmektedir. Kimileri için yeni kimileri içinse yoğunluğu artan bu gibi deneyimler, zaman içinde yaygınlaşarak ve benimsenerek yeni bir çalışma hayatını beraberinde getirebilir. Sanal işyeri sosyal izolasyon hissinin güçlenmesi ve dolayısıyla dünya genelinde “yalnızlık” duygusunun daha da artması ihtimalini güçlendirmektedir. Yapılan araştırmalarda sanal işgörenler; yalnızlık, izolasyon ve ‘aynı dört duvar arasına’ geri dönme isteğinin arttığı görülmüştür. Fakat zorunlu izolasyon, tercih edilen veya bilinçli/niyetli bir şekilde seçilen izolasyon ve dayanışma biçimlerine de dönüşebilir. Aynı zamanda yalnızlık duygusunun kendi içindeki bir cinsi olan seçilmiş yalnızlık veya olumlu geri çekilmeler de gün geçtikçe daha büyük ölçekte yaşanmaya başlayabilir. Daha önemlisi, zorunlu izolasyon halinde ortaya çıkan birbirinden ve dünyadan haberdar olma hissi, küçük gruplar ve yerellik bağlamında öngörebileceğimiz, bireysellikle kolektifliğin iç içe geçtiği toplumsal biçimlerin de gelişmesine neden olabilir” dedi.Virüs krizi dünyadaki diğer çatışmaları durdurabilirEkonomik, politik, sosyo-kültürel ve çevresel sistemler üzerinde önemli etkileri bulunan mevcut durumun geri dönüşü olmayan geniş çaplı bir toplumsal değişmeye de zemin hazırladığını belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı; “Bir devletin veya bir uzmanın çabaları bu krizin ortaya çıkarmış olduğu olumsuz sonuçları bertaraf etmeye yetmiyor. Bunun için her türlü sınır ve engeli aşan kapsamlı bir etkileşim ağı gerekiyor.Bu bağlamda virus tehdidi dünya genelinde birçok küresel sorunun çözülmesi için önemli bir fırsat oluşturmaktadır. Bu süreç, dünyada mevcut savaş ve çatışmaların durdurulması, uluslararası anlaşmazlıkları çözebilen etkin bir uluslararası faaliyet mekanizmasının tesisi ve küresel düzeyde risk oluşturan çevre kirliliği gibi birçok olumsuz durumun engellenmesi hedeflerini güçlü bir şekilde gündeme getirebilir. Yine bu süreç,gelişmiş ülkelerin eğitim, sağlık,altyapı ve sosyo-ekonomik proje destekleriyle az gelişmiş ülkelerde sürdürülebilir kalkınma çizgisinin yakalanması açısından bir fırsat olarak değerlendirebilir. Bu saikle bu krizin dünya sorunlarının yeniden sorgulanması ve bu sorunlara karşı daha bilinçli bir şekilde yaklaşılması teamülünü geliştireceği düşünülebilir. Unutmayalım ki, yüryüzü insanların ortak evi! Ortak evimizi hem kendimiz hem de bizden sonraki kuşaklar için yaşanabilir kılmak beliren bu sorunlara karşı ortak çözümler üretmekten geçiyor” dedi. 

25 MAR 2020

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: "Avrupa için yeni ortaçağ"

Dünya koronavirüs ile mücadelesini sürdürürken salgın sonrası dönem için de siyasi, iktisadi ve toplumsal etkileri üzerine tartışmalar gecikmedi. Habertürk'ten Kübra Par, bir röportaj dizisinde yetkin isimlere kulak veriyor... Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, virüsün küresel çapta büyük bir yapısal dönüşümün tetikleyicisi olacağı görüşünde...Küresel insan hareketliliği nedeniyle yayılan Korona bütün dünyayı aynı dertten mustarip ve aynı şekilde önlemlerin alındığı küçük bir köye çevirdi. Öte yandan milli duvarların daha da yükselmesine sebep oldu. Seyahat yasakları artıyor ve kilit önemdeki ürünlerin ihracatına sınırlama getiriliyor... Korona, bir süredir yükselen sağ popülizmi iyice besleyerek küreselleşmenin sonunu mu getirecek yoksa aksine böylesi bir insanlık krizi karşısında devletler dayanışmayı güçlendirecek mi? Yeni bir tür küreselleşme doğurabilir mi bu süreç?Doğrusu ben bu sürecin sonunda mutlaka şu olacaktır demekten yana değilim; zira en az 2 eğilimin birden güçleneceğini ve hatta bunun yanı sıra bazı hibrid modellerin doğacağını düşünüyorum. İlk elden ortaya çıkan görüntü, ülkelerin içe kapandığı ve “self-help” dediğimiz bir kendini kurtarama yolunu tercih ettikleri. Hepsinin ekonomileri, sosyal ve siyasal yapıları tehdit altında. Hükümetler merkezi kararlarla sınırlarını kapıyorlar; insanları evlerine döndürmeye çalışıyor, bazılarında tanklar, askeri ve polisiye güçler sokaklarda. Ülkelerini, sanki kapılarını kapayınca zorlayıcı tedbirlerle koruyabilecekleri bir evmiş gibi değerlendiriyorlar. Üstelik virüsü bir kez temizleyince bir daha kapıdan bacadan da sızmaz diye düşünüyorlar.Komşudaki komşunun sorunu, ben evimi koruyayım derdindeler. İşe yarar mı derseniz bence imkansız, ama bu yaklaşım kuşkusuz siyasi güç kompozisyonunu merkeziyetçileştiren ve kriz sonrasında da devam edebilecek otoriter, içe kapanmacı ve güvenlikçi devlet anlayışını hakim kılacak bir metot. İkinci eğilim ise şimdilerde ortalıkta pek görünmeyen, ancak bu pandeminin bir noktasında mutlaka gündeme gelecek olan “ortak mücadele” stratejisi. Yani küresel yönetişim mantığı çerçevesinde “dünya hepimizin ortak evi; temizlersek hepsini temizlememiz gerekir. Aksi halde hiçbirimiz güvende olamayız” düşüncesi. Özellikle küresel sağlık sorunları tüm ülkeleri birlikte davranmaya itmesi gereken konular. Bu meseleyi çözen ilk ülke bunu dünya ile paylaşmak durumunda, aksi halde kendisi de iyileşemez. Kaldı ki pandemi nedeniyle derinleşmekte olan ekonomik kriz herkesi vuracak. Korona kanımca küresel çapta büyük bir yapısal dönüşümün tetikleyicisi olacak.‘BİZ KÜRESELLEŞME DERKEN DÜNYA BİR ANDA BAMBAŞKA BİR FAZA GEÇTİ’‘Toplumlar bu tür istikrarsızlıklarda ‘gücün merkezi olan devlete’ yani baba figürüne sığınır’“Ortak mücadele” stratejisinden söz ettiniz... Kemal Derviş de koronavirüs üzerine yazdığı makalesinde bu pandeminin milliyetçiliği ve içe kapanmacılığı tetikleyebileceği gibi, tıpkı 2. Dünya Savaşı sonrası dönemdeki gibi uluslararası işbirliğinin artacağı yeni bir dalgayı da teşvik edebileceğini söylüyor. 2. Dünya Savaşı'nda yaşanan felaketler gibi koronavirüs de milletleri birbirine yaklaştırabilir mi?Evet, ben de sayın Derviş ile benzer düşünüyorum. 2018’de yazdığım “Duvar” isimli kitabımda da dünyadaki bu iki eğilimi anlatırken ‘duvarcılar’ ve ‘köprücüler’ diye ikiye ayırmıştım. Eğer köprü inşaatçıları, duvarcı ustalarını yenemezse geleceğimiz şimdilerde çok popüler hale gelen o duvarların ardında şekillenecek demiştim. Son cümlem de “winter is coming” idi. Berlin duvarının yıkılışından bu yana 30 yıldan fazla zaman geçti ve biz küreselleşme, demokratikleşme, libaralleşme, işbirliği derken dünya bir anda bambaşka bir faza geçti. 1989’da dünya üzerinde yaklaşık 15 ülkenin sınır duvarı varken bugün 80 civarında ülke sınırlarını duvarlarla çeviriyor.Bunların arasında biz de varız. Aşağı yukarı Akdeniz’den Karadeniz’e uzanan bütün sınır hattımızı duvarla kapatıyoruz. Liberal dünya olarak tanımladığımız coğrafi alanda ‘güvenlikleştirme süreci’ çok daha büyük bir hızla yükseliyor. Sayın Derviş ile belki ayrıştığımız esas nokta, bu iki eğilimin aynı ağırlıkta yükselmediğine dair kanaatim. Otoriter ve içe kapanmacı anlayış büyük bir ivme almış durumda. Üstelik 11 Eylül 2001’den beri ustalıkla dantel gibi örülen bir yapıdan söz ediyoruz. El Kaide terörü, 2008 ekonomik krizi, çöken Arap Baharı, DAEŞ tehdidi falan derken bu pandemi de kolayca istismar edilip araçsallaştırılabilir bir fırsat sunuyor duvarcılara.Toplumlar zaten ortaya çıkan tüm istikrarsızlıklarda ‘gücün merkezi olan devlete’ yani baba figürüne sığınır. Paternal devlet anlayışı şefkat değil, kontrol ve cezalandırma üzerine kuruludur. Halk bir türlü büyüyemeyen, doğru yolu bulamayan bir çocuk gibi disipline edilip, yol gösterilmesine ihtiyaç duyar. Bu nedenle ortaya çıkan bu krizin çözümü açısından ‘küresel yönetişim’ ihtimali doğsa da, kriz sonrası esas eğilimin duvarcıların lehine gelişeceği inancındayım.‘BU PANDEMİ GELMEKTE OLAN DÜNYA KRİZİNİ GELMESİNİ GECİKTİRECEK’Kemal Derviş artan küreselleşme ile belli merkezlerin yükselişinin dünya için risk de yarattığını, Çin ya da ABD’de çıkan bir sorunun hızla dünyaya yayıldığına da dikkat çekiyor. Ulusların içe kapanmasını savunmayalım tamam ama karşılıklı bağımlılığın yarattığı riskler karşısında ne yapmalı?Dünya üzerinde belli merkezlerin risk yaratmasından daha riskli olan şeyin merkezsiz bir dünya olduğu savı da çokça dile getirilir. Kimilerine göre bu büyük bir istikrarsızlık ve anarşi ortamını tetikleyebilir. Bazıları sistemde tek bir merkezi gücün varlığını olumlu görüp, ‘hegemonik istikrar’ bağlamında açıklıyorlar. Mesela ABD yanlısı Krasner, Gilpin gibi bazı düşünürler yıllarca hegemonik istikrarı övüp, ‘alicenap imparatorluk’, ‘iyiliksever hegemon’ gibi kavramlar yoluyla ABD liderliğindeki tek kutuplu dünya sisteminin neden çok daha iyi işleyeceğini anlatmaya çalıştılar.Waltz gibi teorisyenlerse iki kutuplu sistemin çok daha istikrarlı olduğunu savunup, Soğuk Savaş döneminde dünyanın görece daha istikrarlı olduğunu öne sürdüler. Morgenthau, Carr gibi klasik realistlerse her zaman çok kutuplu bir güç dengesini ön plana çıkartmaya çalıştılar. Velakin işin özünde bunların hiç biri sonsuz bir istikrar sağlama potansiyeline sahip değil, zira sistem devingen. Uluslararası ortam sürekli değişim ve dönüşüm halinde ve güç merkezleri hiç durmadan yer değiştiriyor. Son dönemde güç merkezinin Pasifik’e doğru büyük bir sürat ve ağırlıkla kayması kriz veya savaş ortamını tetikleyici olabilir diye düşünülüyordu. Ben de ‘kış’ geliyor derken bunu kast etmiştim. Şartlar sanki dünya savaşları öncesindeki ekonomik, askeri ve diplomatik ortama doğru sistemi geriyordu. Bu pandemi şu an büyük bir sorun olsa da, yapısal dönüşüm zorlaması nedeniyle belki çok daha büyük krizlerin önüne geçmiş olabilir diye düşünüyorum. Bu belki Polyannacılıktır, ama bence gelmekte olanın gelmesini geciktireceği kesin.‘DÜNYA MEGA İDEALLERİN PEŞİNDE OTORİTER LİDERLERLE DOLU’Daha kötü ne gelebilirdi? Yani gelmekte olan daha büyük kriz derken tam neyi kastediyorsunuz? Güç merkezinin Pasifik’e doğru kayması ne tür bir kriz yaratabilir?Açıkçası ben küresel çapta olmasa da bölgesel nitelikli büyük savaşların kapıda olduğunu düşünüyordum. Tarih boyunca savaş öncesi dönemlere bir göz attığınızda benzer trendleri görmeniz mümkün. Mesela birinci gösterge silahlanma harcamalarının artıyor olması. 21. Yüzyıla girdiğimizde dünyadaki toplam savunma harcamaları 750 milyar dolar seviyesinde idi. Bugün 2 trilyon dolara yaklaştığını biliyoruz. Üstelik savaş teknolojilerinde ciddi bir sıçrama var.İkinci koşul küçük çaplı bölgesel krizlerin varlığıdır ki, Suriye ve Libya krizindeki kilitlenmeler büyüme potansiyeli gösteriyor. Üçüncü koşul siyasi merkezi konsolide eden otoriter liderlerin varlığıdır. Bunlar mega ideallerin peşine düşerler; şimdilerde dünya bunlarla dolu. Dördüncü koşul göç hareketlerinin artışı ve buna karşı tepkiselliğin güçlenmesidir.Bugün dünya üzerindeki zorunlu göç mağdurlarının sayısı 2. Dünya Savaşı’nın üzerindedir. Radikal milliyetçi hareketler hatta faşizme varan uygulamalara dönük toplumsal destek artıyor. En önemlisi de süregiden kapitalist sistemin darboğaza girmiş olması ve Pazar genişlemesinin durmasıdır. Ekonomik koşulların Endüstri 4.0’ın getirdiği yeni üretim ilişkilerine adapte olması meselesi kanımca temel belirleyici olacak. Ben ciddi bir sıkışıklık görüyordum; bu vesile ile mecra değişti ve yapısal dönüşüm başka bir kanaldan şekillenmeye başladı.‘ÇATI KURULUŞLARA NE KADAR GÜVENEBİLİRİZ EMİN DEĞİLİM’Öte yandan Birleşmiş Milletler’in işlevsiz bir yapı olduğuna dair yıllardır eleştiriler işitiyoruz. Dünya Sağlık Örgütü’ne aktarılan fonlar giderek azaltılıyordu. Bu dönem bize güçlü ve etkili uluslararası koordinasyon ve güçlü uluslararası çatı yapılar gerektiğini gösteriyor mu?Elbette, ama aynı zamanda şu ana kadar kurulanların ne kadar işlevsiz kalabildiğini de gösteriyor. Dünyanın 75 yıldan bu yana karşı karşıya kaldığı en büyük krizde devletler çatı örgütlerine değil, kendi iç yapılarının kapasitelerine bel bağlamış durumdalar. IMF, Dünya Bankası gibi kurumların ne işe yarayabileceğini bu ilk sıkışma atlatıldığında göreceğiz. Sorun zaten son 100 yılda kurulan uluslararası kurumların büyük krizler başladığında çaresiz kalması. 200 yıllık bir tartışmadır bu aslında. Kant ve Hegel’den bu yana devletlerin bireysel çıkarları aksini işaret etmesine rağmen, uluslararası normlara ve kurumların kararlarına bağlı kalıp kalmayacaklarına dair. Özellikle büyük devletlerin kendi çıkarlarına dünya sathında meşruiyet kazandırmak için bu tür kurumları kullandığı konusunda yaygın bir kanaat hâkim. ABD’nin çevresel felaketleri önlemeye çalışan Kyoto protokolünü imzalamaması, Paris İklim Anlaşmasından imzasını geri çekmesi gibi, beğenmedikleri kararı kendileri uygulamıyor.‘Dünya 5’ten büyüktür’ ifadesi zaten aslında bunu anlatmaya çalışıyor. Dünyanın en güçlü ve yaygın kurumu olan Birleşmiş Milletler bile her konuda özel haklar tanınmış 5 devletin veto kullanıp kullanmayacağını takip etmek durumunda bırakıyor diğerlerini. Üstelik tüm bu küresel örgütlerin ya da çatı kuruluşların maliyetleri büyük ölçüde ekonomik açıdan güçlü devletler tarafından karşılandığı için, doğal olarak onların kontrolünde hareket etmek durumunda kalıyorlar. Devletlerin etkisinden arındırılmış yürüyenler de küresel sermayenin güç kompozisyonuna göre davranıyor. Kısaca şu veya bu şekilde bir veya birkaç güç merkezine takılmadan işlemek mümkün değil. Bu bakımdan çatı kuruluşlara ne kadar güvenebiliriz emin değilim.‘BU ORTAÇAĞIN DÖNÜŞÜDÜR; YENİ ORTAÇAĞDIR’‘Refah toplumlarının klasik şımarıklığı içerisinde yaklaşıp, sonrasında kontrol edemedikleri bir belayla karşılaştılar’Otoriter bir devlet olarak görülen Çin Korona ile mücadelede daha başarılı olurken, Avrupa, özellikle de İtalya hastalıkla mücadelede sınıfta kaldı. Bu örnekler bize yönetim sistemleri ve siyasal sistemler üzerine ne söylüyor?Öncelikle eğer Çin gerçekten başarılı olsaydı, dünya şimdi bu durumda olmazdı. Wuhan’da yaşananlar bir distopya örneğiydi. 3 binden fazla da kayıpları var. Kaldı ki şu ana kadar süreci en başarılı götüren bence Almanya. Mesele virüsün alımını ya da dağılımını durdurmak değil. Çünkü durduramazsınız. Rakamlar büyüyecek ve toplumun en az yarısı bağışıklık kazanana kadar salgın sürecek. Ama zamana yayıcı tedbirlerle sağlık sisteminizi rahatlatıp herkesin ulaşmasını sağlayabilir ve ölüm oranını düşürebilirsiniz. İtalyanlarsa Avrupa’nın en yaşlı nüfusuna sahip. Üstelik bu yaşlılar evde oturmayıp sürekli dışarıdalar ve sosyal ortamı neşeyle paylaşan bir kültüre sahipler.Başlarına nelerin gelebileceğini ilk anda anlayamadılar. Refah toplumlarının klasik şımarıklığı içerisinde yaklaşıp, sonrasında kontrol edemedikleri bir belayla karşılaştılar. Allah yardımcıları olsun. Şimdi evlerine kapanıp kalmış durumdalar. Zaten Avrupa sahip olduğu yaşlı nüfusu dolayısıyla en büyük risk alanı. Bu pandemi sadece insan maliyeti açısından değil, ekonomik ve siyasi bir güç merkezi olma niteliğini kaybetme bağlamında da en çok Avrupa kıtasını vuracak. Avrupa Birliği ideali en azından manevi yolculuğunun sonuna geldi bence. Şu andaki ruh halleri 14. yüzyılın veba günlerine dönmüş durumda. ‘Geçmiş asla unutulmaz; hatta geçmiş bile değildir’ der Faulkner. Geçmiş travmalar kolektif bellek üzerinden yeni nesillere aktarılır. Şu anda büyük büyük dedelerinin, ninelerinin hikayesinin içine girdiler. Bu Ortaçağın dönüşüdür; yeni Ortaçağdır. ‘DEVLET’ PİSTLERE GERİ DÖNDÜ, ‘İLLİBERAL KAPİTALİZM’ VE ‘İLLİBERAL DEMOKRASİLERİN’ DÖNEMİNDEYİZ’‘Birçok ülkede liberal kapitalizm yerine devlet kapitalizmi ön plana çıkmıştı, bu krizden yeni bir ekonomik model çıkabilir’Zizek Koronovirüs üzerine yazdığı bir makalede bu dönemin bize küresel tasarlanmış bir komünist sistemin yükselmesi gerektiğini gösterdiğini söylüyor. Böylesi bir sistemin doğuşu mümkün mü?Zizek de herkes gibi yapının çözüldüğünü görüyor ve kendi arzusuna uygun bir tasarımı öne çıkarıyor. Lakin bahsettiği şey bir komünist tasavvur değil, aksine devlet müdahaleciliğinin ön plana çıkartıldığı kolayca faşizme doğru kayabilecek bir model. Devletlerin sistemden çekilmesini değil, aksine güçlü bir biçimde ittifak halinde küresel salgına müdahalesini öngörüyor. 1815’ten beri gördüğümüz şu: İmparatorlar, krallar ya da seçilmiş yöneticiler fark etmiyor. İttifak haline geldikleri andan itibaren önce kendi sistemlerine ve rejimlerine yönelik tehlikeleri bertaraf etme konusunda anlaşıyor, alternatif fikirleri ve protest aktivizmi yok ediyorlar.Bu tür meseleler rejimlerin konsolidasyonu için fırsat sağlıyor. İyiye değil kötüye doğru değişiyor işler. Ancak son 10 yılda Çin’de Komünist Parti öncülüğünde Kapitalist bir pazarın nasıl yükselebildiğini hepimiz gördük. Bir çok ülkede liberal kapitalizm yerine devlet kapitalizmi olgusu zaten ön plana çıkmıştı. Küresel piyasalar 2008’den beri zaten yoğun bir biçimde devletlerin müdahalesine açık hale gelmişti. Bu krizden yeni bir ekonomik model çıkacağını söylemek yanlış olmaz. Liberal kapitalizm yerine devlet kapitalizminin yükselebileceğini ben de düşünüyorum. Devletin doğrudan müdahalesinin, refah devletinin, herkes için ücretsiz sağlık hizmetlerinin, işsizlik maaşının öneminin görüldüğü dolayısıyla “devletçiliğin” öneminin fark edileceği bir döneme giriyoruz diyebilir miyiz? “Rise of statism, fall of liberal capitalism” demek abartılı mı olur yoksa şu an ihtiyacımız olan tam da bu mu?1990’lı yıllardan itibaren devlet merkezinin ekonomi, eğitim, sağlık gibi alanlardan çekilmesini öngören ve bunu demokrasi liberalleşme söylemiyle kutsayan bir küresel ittifak çok güçlenmişti. Bu ittifak devletler arasında değildi. Devlet olmayan, şirketler, bankalar, örgütler, çıkar grupları gibi aktörler küreselleşme ideolojisinin bekçileriydi. Devlet merkezleri ile milliyetsiz küresel güçler arasındaki amansız rekabetin sonlarına doğru bir yerdeyiz şimdilerde.‘Devlet’ pistlere geri döndü. Küresel aktörler için devlet merkeziyle işbirliği yapma, ya da yok olma zamanı. Liberal kapitalizm ile birlikte liberal yani özgürlükçü demokrasiler de çöküyor. ‘İlliberal kapitalizm’ ve ‘illiberal demokrasilerin’ dönemindeyiz. Değişik bir hibritleşme bu. Bazı ülkelerde kavramın ‘illiberal’ kısmı öne çıkacak, bazısında ‘kapitalizm ya da demokrasi’ kısmı. Başlangıçta bahsettiğim hibritleşme eğilimi ya da modeli de bu zaten.‘DEVLETSİZ OLMUYOR’, HATTA ‘OTORİTER DEVLETSİZ OLMUYOR’ DÜŞÜNCESİ İLMEK İLMEK DOKUNUYOR’Guardian’da çıkan yazısında Will Hutton İngiltere’de yeniden Keynesyen ekonomi zamanına girildiğini yazdı. Türkiye özelinde CHP sözcüsü Faik Öztrak işsizlik maaşı gibi tedbirlerin alınmasını önerdi. Keynesyen ekonominin yükselişini getirebilir mi bu süreç?Kesinlikle. Bu tür krizler sonrası işsizliğe karşı ilk tedbir devletin suni istihdam sağlaması ya da işsizlik maaşı ödemesidir. Zaten endüstri 4.0 şablonunun içinde ‘global baz maaş’ uygulaması çok sözü edilen bir konuydu. Yani robotların, yapay zekânın elimizden alacağı istihdam kapasitesinin nedeniyle, devlet merkezlerinin vatandaşlarına geçimlerini asgari düzeyde sağlamalarına yetecek bir ödeme yapacağı öngörülüyordu.Bu ekonominin çarklarını döndürebilmenin ön koşuluydu. Kimsenin iş bulamadığı, robot emeğinin insan emeğinin yerini aldığı bir düzende kim, hangi parayla tüketecekti? Bu nedenle ekonomi, tüketim motivasyonunu ve akışını devletin belirlediği bir düzen içerisinde oluşturmak durumunda kalacak diye konuşuluyordu. Böyle bir sistemin kaçınılmaz sonucu ise, patronun ‘devlet’ yani ‘siyasi merkez’ olması kuşkusuz. Herkes devletin memuru olunca, hiç kimsenin patronun arzusu hilafına bir eleştirel duruşa sahip olması mümkün olmaz. Tarihsel olarak ilke şudur: “ekmek paranı kim dağıtıyorsa ona itaat edersiniz; aksi halde aç kalırsınız”.Eğer alternatif çalışma olanağınız varsa özgürce davranmanız mümkündür, yoksa şartlar merkezden belirlenir ve makbul vatandaş olmanın dışında bir şansınız kalmaz. Bu da bir Panoptikon modelidir aslında. Herkes tutsaktır ve bir süre sonra ister istemez 1984 romanının son cümlesindeki gibi “Büyük Birader’inizi sevmeye başlarsınız. Bu yanıtınız beni şaşırttı açıkçası çünkü liberal ekonominin ve serbest piyasanın yıkımlarına karşılık refah devletinin ve güçlü devlet mekanizmasının önemi vurgulanıyor şu günlerde...‘Önemi anlaşılıyor’ yerine ‘kafamıza kakılıyor’ desek daha doğru bir tavır olabilir kanımca. Hiçbir kriz sonsuza dek sürmez. Krizler bir bir aşılır problemler çözümlenirken, diğer yandan da başka bir zihinsel inşa süreci hayata geçiriliyor. ‘Devletsiz olmuyor’, hatta ‘otoriter devletsiz olmuyor’ düşüncesi ilmek ilmek dokunuyor. Hepimiz devletimizin güçlü kolları, kucaklayıcı kanatları altına sığınıyoruz. ‘Koru beni, seveyim seni’ ilkesi hayata geçiyor.İyi de karşımızda şöyle bir sorun da var, ABD’de bir korona testi için binlerce dolar ödemek zorundayken Ukrayna’da aynı test ücretsiz yapılıyor... Devlet desteği illa otoriterliği getirir mi?Başından beri söylediğimiz gibi farklı ülkelerde farklı uygulamalar görebiliriz ancak devlet mekanizmaları refah devletinin mi yoksa güvenlik devletinin mi peşine düşecek derseniz, benim görüşüm ikincisinin daha popüler olacağı yönünde. Zira dünya üzerinde liberalizmin, refah devletinin temsilcisi, lokomotifi konumundaki devletler ilk havluyu atanlar. 2008 krizinden bu yana güç merkezini kaydıracak şekilde palazlananlar liberal demokrat ülkeler değil. Aksine çözülen, çöken ideallerin başında, Batı liberalizminin zaferinin, tarihin sonunu getirdiğine dair inanç var. Devlet ile bireyin ilişkisinde, güç merkezinin devlet mekanizmasının tarafına doğru ağır basacağını düşünüyorum.Bu süreçte medeniyet kavramı ve “gerici doğu-ilerici Batı kavramları” yeniden sorgulanmalı mı?Sadece bu süreçte değil, her zaman sorgulanmalı. Ben uygarlığın bir bütün olduğunu Batı-Doğu, Kuzey-Güney gibi ayrımların suni olduğu inancındayım. Bu yüzden medeniyetler ittifakı falan gibi kavramlara da karşıyım. Bunu kabul ettiğiniz anda o hiyerarşik konumlandırmayı da kabul etmiş olursunuz. İnsanlık tarihinin kısa bir dönemindeki hiyerarşik konumlanmayı, tarihin bütünüymüş gibi algılarsınız. Nasıralı İsa hangi toprağın medeniyetini simgeliyordu diye sormak isterim. Göbeklitepe hangi uygarlığı temsil eder? Ya da antik Mısır medeniyeti? Bunlar saçma sapan ayrıştırmalar.‘BAŞKANI TRUMP’IN ISRARLA KORONA’YA ÇİN VİRÜSÜ DEMESİ DE BİR POLİTİK PSİKOLOJİ FAALİYETİ’Çin ilk günlerden bu yana virüsün yapısına dair bilgileri ve buldukları tedavi yöntemlerini dünyayla paylaşıyor. Sağlık alanında önemli gelişmelerin kaynaklarından olan Küba bu sefer de korona virüsünün tedavisinde kullanılan ilaçlar konusunda bütün dünyaya söz verdi. Bu süreç bize bilginin serbest dolaşımı ve entelektüel işbirliği konusunda neler söylüyor?Dünyanın her yerinden bu konuda çalışmalarla ilgili bilgiler akıyor. Ancak temkinli yaklaşmanın da faydalı olduğuna inanıyorum doğrusu. Zira ülkeler bu meseleyi bir propaganda ve PR faaliyetine de dönüştürmüş durumda. Aşıyı ilk bulan bütün dünyanın kurtarıcısı olacak. ABD Başkanı Trump’ın ısrarla Korona’ya Çin virüsü demesi de bir politik psikoloji faaliyeti.İnsanların kafasına çağın en büyük virüsünün Çin olduğunu sokmak için büyük gayret gösteriyor. En kötü olan ile Çin’i özdeşleştirmeye çalışıyor. Tüm dünyada sağlıkçılar hekimler çözüm bulmak için elbirliği ile çalışır ve bunları sosyal medyadan birbirleriyle küresel ölçekte paylaşırken, siyasetçilerse başka dertlerin peşinde. Trump’ın aşıyı bulduğunu iddia eden şirkete rüşvet verip, ABD’ye getirtmeye çalıştığı dedikodularını da ihmal etmeyelim. Kriz bittikten sonra daha nice bu tür faaliyetler göreceğiz. Bu arada tedavinin aşıdan önce geliştirilmesi ihtimalini daha muhtemel görüyorum. Bazı ilaçların fayda sağladığı ortaya çıkmış gibi. Ölüm oranları düştüğü ölçüde panik de azalacaktır. Kişisel verilerin korunması ve devletin bireylerin seyahat, sağlık bilgilerini kontrol etmesi de devlet gözetimi ile bireyin özgürlüğü arasındaki tartışmaları yeniden gündeme getiriyor. Yurt dışından gelenler kaldıkları adresi, son günlerde kimlerle temas ettiklerini beyan etmek zorundalar. Yuval Harari bu konuda “Bu acil durum hali sona erdiğinde, bu geniş kapsamlı gözetimlerden elde edilen veriler hâlihazırda depolanmış olacak ve bu da yakın zamanda ekstra totaliter rejimlerin ortaya çıkmalarına sebep olabilir. İnsanlar, yakın zamanda ‘salgın hastalıklardan korunma’ adı altında bütün gizliliklerini yitirebilir.” dedi. Böyle bir risk var mı sizce?Bu artık bir risk değil, bir olgu. Durum tam da böyle, ancak bu salgından önce de böyleydi. Zaten homosapiens’in geldiği son uygarlık aşamasında tam bir ‘çıplaklar kampının’ ortasında kalacağını biliyorduk. Hepimiz her şeyimizin bir veri olarak sisteme aktarıldığını bilmek durumundayız. Bu veri küresel düzeyde depolansa da, ulusal düzeyde depolansa da aynı ölçüde tehdit edici olabilir. En özgür olduğumuzu düşündüğümüz anda, hücrelerimizin tuğlalarını kendimiz dikiyor olabiliriz. Özellikle sosyal medya ortamında özgür olduğunu sananlara şunu söylemek isterim. “ Tutsaklığınızın farkındalığını yitirmişsiniz’, o kadar. Üstelik tutsak olduğunuzu fark etmediğiniz için, bir kaçış planı da hazırlamıyorsunuz. Geçmiş olsun.Öte yandan... Türkiye’de devlet hastalık kapan bireylerin kimliklerini, yaşadıkları şehri ve tedavi gördükleri hastaneyi özenle saklıyor. Fakat insanlar özellikle hastalığın hangi şehirlerde görüldüğünü ve hangi hastanelerde karantina uygulandığını bilmek istiyor. Mahremiyet ile kamu yararı arasındaki ince dengenin de yeniden düşünülmesi gereken bir süreçten mi geçiyoruz?Evet. Ben devletin politikasını doğru buluyorum. Tüm ülkede görülene kadar saklamalarında fayda var aksi halde virüsten kaçmaya çalışanlar en büyük yayıcılar oluyorlar. Diğer devletlerin tecrübelerinden çıkartılan bir ders bu. Bilmesi gerekenler bilsinler, o yeter.‘BELKİ DE KORONA TABİATIN BİZE İNSAN OLDUĞUMUZU HATIRLAMA ÇAĞRISIDIR’Korona ile bugüne kadar insanlar arasındaki yüz yüze ilişkilerin yerini aldığı için eleştirdiğimiz dijitalleşmeye bağlanmamıza neden oldu. Evden çıkmayıp sosyal medya üzerinden iletişim kurmayı eleştiriyorduk, şimdi tam tersini tavsiye ediyoruz. Uzaktan çalışma, telekonferans, SKYPE bağlantılı toplantılar, dijital diplomasi... Bu yaşadığımız süreç dijital bağımlılığı artırabilir mi?Dijital artık bir bağımlılık olarak tarif edilemez; o ‘yeni normal’imizdir. Dijitalin olmadığı hiçbir sektör gerçek anlamda verimli kullanılamaz. Mesele işlerimizi dijital ortamda görmek değil zaten. Her şey online ortama girdiği anda birbirimize nasıl dokunacağız; insan olduğumuzu, toplumsal olduğumuzu nasıl hissedeceğiz meselesi. Gelinen bu noktada ve ilerisi için hayatımızı kompartımanlaştırmak zorundayız. Dijital buluşmanın da elele tutuşmanın da yeri ayrı. Çoğumuz işlerimiz dijitalde kolaylaştıkça ele ele tutuşacak vaktimizin de çoğalacağını ihmal ediyoruz. Belki de insanlığımızı çoktan kaybedip, bunu fark etmez hale gelmişsizdir. Çalışmayı, kazanmayı, kâr elde etmeyi, kariyeri kutsallaştırıp, kaybettiğimiz nice değeri yeniden bulma zamanıdır belki. Belki de Korona tabiatın bize insan olduğumuzu hatırlama çağrısıdır. Temizlenen hava, denizler, ruhlarımız… belki de bu çağrıya kulak verme zamanıdır. ‘VİRÜS ÖZEL OLARAK ÜRETİLMESE DE OLUŞMAKTA OLAN PSİKOLOJİNİN YÖNLENDİRİLMEKTE OLDUĞUNU SÖYLEYEBİLİRİZ’Koronovirüsün bir biyolojik silah olarak laboratuarda üretilmiş olabileceğine dair komplo teorilerini dillendirenlerin sayısı az değil. Fakat kim tarafından ve ne için soruları havada kalıyor. Komplo teorileri arasında size yatkın gelen var mı?Komplo teorilerine yakın değilim ama tümüyle reddedenlerden de değilim. Ortada bir komplo varsa teorisi de oluyor doğal olarak. Lakin şunu söyleyebilirim; bu virüs çok muhtemelen özel bir üretim değildir. Laboratuvardan yanlışlıkla sızma ya da söylendiği gibi yarasa kaynaklı olabilir. Devletler arasında biyolojik bir savaş ise mümkün değildir; zira öncelikle kullandığınız biyolojik silahın etkisinin kullandığınız devletin sınırları içinde kalacağını garanti edemezsiniz; dönüp sizi de vurabilir. Ayrıca böyle bir atağın eşit ölçüde misillemesi olacağından, karşılıklı mahvolursunuz. Örneğin ABD Çin’e karşı kullanırsa, aynısıyla mukabelesini mutlaka görür.Bu nedenle biyolojik silah sadece ‘kıyametçi terör grupları’ veya sistemik değişiklik talebinde olan milliyetsiz küresel aktörler tarafından kullanılabilir. Ancak virüs özel olarak üretilmese de oluşmakta olan psikolojinin yönlendirilmekte olduğunu söyleyebiliriz. Küresel kamuoyunda hem bir suçlu yani günah keçisi bulunması, hem de kurtarıcı bir kahramanın ortaya çıkması gerekiyor. Bu propagandacıların işi. Ayrıca paniğin dozunun ve yöneliminin de kontrol edilmesi gerekiyor; bu da siyasi merkezin istihbarat ve iletişim birimlerinin faaliyeti olarak şekillenecektir.‘TÜM DÜNYADA YABANCI DÜŞMANLIĞI, FAŞİZM VE RADİKAL MİLLİYETÇİLİK YÜKSELEBİLİR’Son olarak sosyal etkilerini de sormak isterim... Koronavirüs yabancı düşmanlığını, kutuplaşmayı ve ötekileştirmeyi besliyor mu yoksa aksine hepimiz aynı gemideyiz duygusunu güçlendiriyor mu?Krizin farklı aşamalarında farklı psikolojiler gündeme gelecektir. Hatırlarsanız virüsün kaynağı olarak Çinliler görüldüğü için, dünya sathında bütün çekik gözlülere neredeyse bir savaş ilan edildi. Bunun kalıcı travmatik etkileri de olacağını düşünüyorum. İkinci aşama olan krizin akut safhasında, yani ana konsantrasyonun sağlık olduğu aşamada, gördüğümüz gibi yurt dışında yaşayanlar, çalışanlar, okuyanlar anayurtlarına dönmek için büyük bir gayret içine girdiler. Zira sağlık hizmeti ve ekonomik kapasite kısıtlı olunca, esas kaynaklar ülkelerin kendi vatandaşlarını korumaya yönleniyor doğal olarak. Başka ülkelerde çaresiz ve kimsesiz kalıyorsunuz. Anayurdun ‘yuva’ olduğunu herkes fark ediyor.Pandeminin bitimi sonrası yüzleşeceğimiz son safhadaki ekonomik felaketin faturası ise muhtemelen dışarıdan gelenlere kesilecektir. Tüm dünyada yabancı düşmanlığının, faşizmin ve radikal milliyetçiliğin yükseleceğini sanıyorum. Bu Türkiye’de de sert hissedilecek bir rüzgar diye düşünüyorum.Türkiye özelinde aksine bir birliktelik hissi yaratacağını düşünmek fazla iyimser mi olur?Biz kutuplaşmayı seven bir milletiz. Bazen Hilmi Yavuz’un ‘insan kendini özler mi hiç? Özler..’ dizelerindeki gibi ‘biz olmayı özlüyoruz’; sonra birbirimizden hızla bıkıp yeniden ayrışıyoruz. Bilemiyorum, belki de bu ‘biz’ dediğimizin ta kendisi. Zıt kutuplarda olduğumuz için, birbirimizi çekmeyi hiç bırakmıyoruz. Hatta bazen öyle güçlü çekiyoruz ki, kucaklaşıveriyoruz. Ama sonra hemen eski yerimize doğru geri itiyoruz. Galiba bu bizim kaderimiz; ben de Nietzsche gibi ‘amor fati’ diyorum. Yani ‘kaderini sev’.Kaynak: Habertürkhttps://www.haberturk.com/koronavirus-sonrasi-dunya-deniz-ulke-aribogan-yeni-ortacag-haberler-2623115

24 MAR 2020

Doç. Dr. Tayfun Doğan: "Psikolojik sağlamlılığımızı koruyalım"

Koronavirüs salgınının bu kadar gündemde olduğu zamanlarda morali yüksek tutmanın önemine işaret eden uzmanlar, “Bu süreçte morali yüksek tutmak ve mental anlamda sağlıklı kalabilmek önemlidir. Çünkü mutsuz, umutsuz, aşırı stresli olmak uzun vadede hem bağışıklık sistemini hem de ruh sağlığını olumsuz etkileyecektir” uyarısında bulunuyor. Umutlu olmanın ruhsal enerji kaynağı olduğunu kaydeden uzmanlar, “Umutlu olmak, bizi dinç, diri ve aktif tutar. Umutlu ve iyimser olarak ve birbirimize sosyal desteğimizi artırarak psikolojik sağlamlığımızı korumalı ve bu süreci atlatmalıyız” diye konuştu.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tayfun Doğan, umutlu olmanın ve morali yüksek tutmanın bu dönemde çok önemli olduğunu söyledi.Morali yüksek tutmak çok önemli“Küresel çapta bir salgınla karşı karşıyayız ve insanlık olarak zor günler geçiriyoruz” diyen  Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Henüz çok büyük çapta kitlesel can kayıpları olmasa da bunun olabilme ihtimali insanlarımızı çok kaygılandırıyor. Bu süreçte moralimizi yüksek tutmamız ve mental anlamda sağlıklı kalabilmemiz oldukça önemlidir. Çünkü mutsuz, umutsuz, aşırı stresli olmamız uzun vadede hem bağışıklık sistemimizi hem de ruh sağlığımızı olumsuz etkileyecektir. Bilimsel pek çok araştırma uzun süreli stres ve mutsuzluğun bağışıklık sistemimiz için son derece yıkıcı olduğunu ortaya koymuştur. Bundan dolayı gerekli önlemleri aldıktan sonra umudumuzu ve iyimserliğimizi kaybetmeden beklemeliyiz” diye konuştu.Umutlu olmak ruhsal enerji kaynağımızDoç. Dr. Tayfun Doğan, umutlu olmanın, ruhsal enerji kaynağımız olduğunu belirterek “Umutlu olmak bizi dinç, diri ve aktif tutar. Umut doğamızda bulunan yalnızlık, sıkıntı, acı gibi zor durumlarla başa çıkmada en değerli kaynaklarımızdandır. Umuda, iyimserlik, coşku, azim ve inanç eşlik eder. Umut konusundaki çalışmalarıyla ünlü Rick Snyder’a göre, umutlu kişilerin kendilerini motive edebilme, hedefe ulaşma konusunda yeterli becerilere sahip olduklarını hissetme, köşeye sıkıştıklarında kendilerini daha iyi günlerin geleceği tesellisiyle yatıştırabilme, hedeflerine ulaşmak için değişik yollar bulma esnekliği gösterebilme, imkansızlığı gördüklerinde hedef değiştirebilme ve zor bir işi baş edilebilir küçük parçalara bölebilme gibi özellikleri vardır. Umudumuzu hep canlı tutmaya çalışalım” dedi.Gerçekçi olmayan iyimserlik, tehlikelidirİyimserliğin bir düşünce tarzı olduğunu, geliştirilip öğrenilebileceğini kaydeden Doç. Dr. Tayfun Doğan, şunları söyledi: “İyimserlik, pasif bir biçimde olumlu beklentiler içinde olmak değildir. Bir düşünce tarzıdır ve geliştirilip öğrenilebilir. Herhangi bir kötü olay karşısında iyimser birey, bu olayın geçici olduğunu, denetlenebilir ve belli bir soruna özgü olduğunu düşünür. Kötümserler ise, yaşanan sorunları ya da olumsuzlukları kalıcı ve kapsamlı olarak değerlendirirler. Bu durum da onların güçlerini, enerjilerini ve umut düzeylerini düşürür. Yalnız bu noktada, gerçekçi olmayan iyimserlik kavramından da bahsetmemiz gerekiyor.Gerçekçi olmayan iyimserlik, bizim toplumumuzda çok yaygındır ve tedbirli olmayı engeller. En genel anlamıyla gerçekçi olmayan iyimserlik, “bana bir şey olmaz” mantığıyla hareket etmektir. Bu tür bir iyimserlik, iyimser bireyleri tehlikelere açık hale getirebilmektedir. Alabileceğimiz her önlemi alıp sonra da umutlu ve iyimserliğimizi muhafaza etmeye çalışmamız en mantıklı iş gibi görünüyor.”Yeni beceriler öğrenmek için fırsat olabilirVaka sayısı artışının devam etmesi halinde olası sokağa çıkma yasağının gündeme gelebileceğini kaydeden Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Böyle bir durumda evde zorunlu olarak kalıyor olmak insanları ayrıca zorlayacaktır. Normal zamanlarda evde kalmakta zorlanmayan bireyler bile, böyle bir zorunluluk karşısında zorlanabilirler. Bu tür durumlarda yapabileceğimiz en önemli şey bizi meşgul edecek bir şeylerle uğraşmaktır. Bu çok önemli bir baş etme stratejisidir. Boş durdukça daha çok anksiyete (kaygı) ve bunaltı yaşarız. Bu anlamda hoşumuza giden herhangi bir etkinlikle meşgul olabiliriz. Ev içinde halletmemiz gereken işler varsa onlarla meşgul olabiliriz. Yeni bir beceri öğrenebiliriz, çünkü öğrenme zordur, ciddi bir odaklanma ve süreç ister. Bu da zihnimizi bizi kaygılandıran konulardan uzaklaştırır. Bunların dışında kitap okuyabilir, belgesel, dizi ya da film izleyebiliriz” tavsiyesinde bulundu.Kaygılı kişiler, haberlerden uzak durmalıKoronavirüs konusundaki bilgi kirliliğinin kaygıları artırabileceğini kaydeden Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Bu konuda gerçekten konunun uzmanlarını dinlememiz ve sosyal medyadaki her habere inanmamamız gerekiyor. Eğer genel olarak kaygılı bir kişiliğiniz varsa ya da tanısı konulmuş bir anksiyete bozukluğunuz söz konusuysa, haberlerden ve sosyal medyadan biraz daha uzak durmakta fayda var diye düşünüyorum. Mental hijyen ve korunma açısından bu da oldukça önemlidir. Aksi takdirde, takıntılı bir şekilde el yıkama, temizlik yapma ya da panik atak nöbetleri geçirme gibi durumlarda artış olabilir” diye konuştu.Yalnız yaşayanlar için meşguliyet önemliBu süreçte yalnız yaşayan kişilerin meşguliyetlerini artırmaları tavsiyesinde bulunan Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Ailesiyle ya da birileriyle yaşayan kişilerin evde kaldıkları süre içerisinde birbirlerine olan sosyal destekleri ve ilgileri, süreci atlatmalarını kolaylaştıracaktır. Ancak yalnız yaşayan bireyler için durum biraz daha zor olacaktır. Bu kişilerin daha güçlü kalmaları ve can sıkıntısıyla baş edebilmeleri gerekmektedir. Bir şeylerle meşgul olmak yalnız yaşayanlar için çok çok daha önemlidir. Yalnızken can sıkıntısıyla baş edebilen kişiler mutlu olmakta da çok zorlanmaz” dedi.Bu süreçten güçlenerek çıkacağızDoç. Dr. Tayfun Doğan, “Bu süreçte elbette kayıplarımız da olacaktır. Ancak insanlık ve ülke olarak bu süreçten daha da güçlenerek çıkacağız. Şimdiye kadar, ülkemizin bu konuda iyi bir sınav verdiğini düşünüyorum. En azından ülke olarak yiyecek içecek sıkıntımız yok. Kimi vatandaşlarımız yüksek kaygı nedeniyle marketlere hücum ettiyse de çok abartılı bir durum söz konusu değil. Ayrıca ben vatandaşlarımızın, komşuları ya da yakınları herhangi bir gıda ihtiyacı içerisinde oldukları takdirde, yardım edeceklerinden ve ellerindekileri paylaşacaklarından eminim ve bu konuda son derece iyimserim. Benim umudumu artıran bir başka faktör de bilimin geldiği noktadır. Tüm dünyada bilim insanları, gecelerini gündüzlerine katıp yoğun bir şekilde bu virüsün ilacını ve aşısını bulmak için çalışıyorlar. Çok kısa bir süre içerisinde bulacaklarından hiç kuşkum yok. Sadece biraz zamana ihtiyacımız var ve bu süreci en az kayıpla atlatmalıyız” diye konuştu.“Umutlu ve iyimser olarak ve birbirimize sosyal desteğimizi artırarak psikolojik sağlamlığımızı korumalı ve bu süreci atlatmalıyız” diyen Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Umut ve dayanışma çok önemli. Böyle günler, hayatın anlamını daha çok sorgulamamızı, özgürlüğün ve sağlığın değerini daha çok anlamamızı sağlar. Bundan dolayı bu süreçten pek çok olumlu alışkanlıklar kazanarak ve güçlenerek çıkacağız. Birlikte başarabiliriz” diye konuştu.

16 MAR 2020

Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı’ya 100. Yıl özel madalyası...

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı 7’nci Türk Dünyası Sosyologlar Kongresine katıldı. Rusya Federasyonu Tataristan Özerk Cumhuriyeti Başkenti Kazan’da düzenlenen kongre “Avrasya ve Küresel Sosyo-Ekonomik Dönüşümler” temasıyla gerçekleştirildi. Kongre kapsamında Türk Dünyası Sosyal Bilimcileri arasında işbirliğine katkılarından dolayı Süleymanlı’ya 100. Yıl Özel Madalyası takdim edildi.Rusya Federasyonu'nun en eski ikinci üniversitesi olan Kazan Federal Üniversitesi’nin ev sahipliğinde gerçekleşen kongreye dünyanın farklı ülkelerden 200 bilim insanı katıldı. Türk Dünyası ve Avrasya coğrafyasının önemli, toplumsal ve kültürel sorunları  iki gün boyunca sekiz farklı oturumda ele alındı.“Mutluluk düzeyleri yerel ve kültürel özellikler dikkate alınmadığı için eksik”Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı kongrede “Avrasya Ülkelerinde Mutluluk Düzeyinin Dünya Mutluluk Araştırması Sonuçları Bağlamında Değerlendirilmesi” başlıklı  sözlü sunum gerçekleştirdi.Ayrıca Türk Dünyası Sosyologlar Birliği Başkan Yardımcılığı görevini de üstlenen Süleymanlı, Toplumların mutluluk düzeyleri tespit edilirken mutluluk düzeylerinin sadece ekonomik göstergelere bağlı olan altı faktöre indirgememek gerektiğini, bunun üzerinden değerlendirme yapılması, yerel ve kültürel özelliklerin dikkate alınmaması halinde eksik kalınacağını belirtti.İşbirliği ve ortak araştırma olanakları konuşulduProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı öte yandan Kazan Bilimler Akademisi Aile ve Nufüs Enstitüsüne ziyarette bulunarak, Enstitü Müdürü Prof. Dr. Chulpan İldarhanova’yla kurumlar arasında işbirliği ve ortak araştırma olanakları konusunda görüş alışverişinde bulundu.Süleymanlı’ya 100. Yıl Özel madalyası...Kongrenin ilk gününün sonunda yapılan özel bir törende Türk Dünyası Sosyal Bilimcileri arasında işbirliğine katkılarından dolayı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı’ya Başkurdistan Cumhuriyeti 100. Yılı Özel Madalyası takdim edildi.Süleymanlı’ya madalyayı Avrasya Sosyologlar Birliği başkanı Prof. Dr. Gali Galiyev verdi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı da Üsküdar Üniversitesinin özel plaketlerini Kazan Federal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İlşat  Gafurov, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Riyaz Minzaripov, Sosyal-Felsefe ve İletişim Bilimleri  Enstitüsü Müdür Yardımcısı Prof. Dr. Mariya Yeflova ve Avrasya Sosyologlar Birliği Başkanı Prof. Dr. Gali Galiyev’e takdim etti.

12 MAR 2020

Koronavirüsle ilgili yeni bir hastalık: Koronafobi

Çin'in Vuhan kentinde ortaya çıkıp yayılan koronovirüse Türkiye'de de rastlanmasının ardından toplumda panik oluştu. İnsanlar toplu taşıma araçlarına maskeli binmeye, gıda ve hijyen ürünü stoku yapmaya başladı. Sosyal medyadan da birçok asılsız bilgi yayılmaya başladı. Prof. Dr. Nevzat Tarhan koronavirüs korkusuyla ilgili, “Şu anda koronavirüsle ilgili yeni bir hastalık çıktı diyebiliriz. Adına koronafobi denebilir. Bunun muhakkak psikolojik ve sosyal sonuçları olacaktır" dedi.Vatandaşlardan bazıları da koronavirüsten korktukları için sosyal yaşantılarının kısıtlandığını ve sosyal medyadaki asılsız paylaşımların onları paranoyaklaştırdığını söylerken, bazıları da bu paylaşımları dikkate almadığını söyledi. “KORONAVİRÜSLE İLGİLİ YENİ HASTALIK ÇIKTI: KORONAFOBİKoronavirüs sonrası toplumda gittikçe yayılan 'koronafobi', kişilerin günlük yaşamını ve sosyal hayatını olumsuz etkilemeye başladı. Koronavirüs korkusu ile ilgili Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Şu anda koronavirüsle ilgili yeni bir hastalık çıktı diyebiliriz. Adına koronafobi denebilir. Bunun muhakkak psikolojik ve sosyal sonuçları olacaktır. Aynı zamanda da psikiyatride bir mizofobi diye bir hastalık var. Bu mikrop korkusudur. Mikrop korkusu hastalığı normalde toplumda belirli bir oranda bulunuyordu. Şimdi bunun oranının da artacağını öngörüyoruz. Fobiler insanı sosyal olarak çok kısıtlayan rahatsızlıklar. Normal şartlarda böyle tehdit eden durumlarda sağlıklı kişilerde 'stres var, panik yok' diyoruz. Bu kişiler, stresi kontrol edilemeyen bir stres haline getiriyorlar ve panik haline geliyor. Koronavirüs de kontrol edilemeyen bir stres halinde olursa kişide kaçınma davranışları ortaya çıkıyor. Kaçınma davranışları da kişiyi sosyal olarak bireysel davranışlarda kısıtlıyor. Bu hastalık koronavirüs gibi öldürücü olmuyor ama kişide ciddi bir yeti yitimi yapıyor. Kişi ailesiyle ilgili ilişkilerde, sosyal temaslarda, basit bir toplantıda, evden çıkmada sorun yaşayabiliyor. Hatta bu tarz fobisi olan kişiler mesela banyoya bile gidemiyor, evde eline çorap geçirip dolaşıyor" ifadelerini kullandı. “KONTROL EDEBİLECEĞİMİZ STRESTEN KAÇMAMAK LAZIM"Tarhan koronavirüsün küreselleşen travma örneği olabileceğini söyleyerek, “Normal şartlarda asgari hijyen kuralları vardır. Böyle durumlarda bu birkaç kademe daha yükseltilebilir. Daha önce rahatlıkla mesela asansöre, kapı koluna dokunan bir kişi böyle kriz durumlarında kapı kollarına dokunmamaya daha özen gösterebilir. Kriz durumlarında toplu taşıma araçlarından kaçınabilir. Böyle kontrol edilebilir stres insanı korur. Kontrol edilemeyen stres, kişide kontrol duygusunu kaybettiriyor. Böyle durumlarda kişi korku, panik, heyecan, tehdit duygusunu yaşıyor. Bir müddet sonra bunu takıntı haline getirir. Daha önce böyle olaylar olduğu zaman lokal kalıyordu. Şimdi medya ve iletişimin etkisiyle bu tarz olaylar, travmayı bile küreselleştiriyor. Koronavirüs de bunun ciddi bir örneği. Onun için biz böyle durumlarda çocuklarla, ergenlerle veya böyle durumlarda dürtü kontrol bozukluğu geliştiren kişilerle stres altında soğukkanlı kalma becerisi çalışıyoruz. Ne olursa olsun burada fobi değil, korku değil; kontrol edebileceğimiz stresten kaçmamak lazım. Kontrol edebildiğimiz durumların üzerine gidelim ama kontrol edilemeyecek durumlar çevremizde yaşanırsa sadece fiziksel destek değil, bazı kişilerde psikolojik destek de gerekebilir" dedi.Tarhan konuşmasını, “İnsanlar duyduğu yaklaşıma muhakkak sorgulayarak yaklaşsın. Fotomontaj oluyor, ilgi çekmek istiyorlar, fenomen olmak istiyorlar. Gelen bir şeyi doğrulamadan başkasına göndermemek gerekiyor. Bunun başkalarına zarar verme ihtimali var. Biz de şu anda ciddi bir merak ve ilgi var. Evde, işte laf dönüp dolaşıp koronavirüse geliyor. Travmada yeniden yaşantılama, tekrar tekrar konuyu açma vardır, rüyada görmek vardır. Bu derece tepkiler ortaya çıkar. Bunlara sebep oluyorsa kişinin tepkisi patolojik demektir" diye sürdürdü. “DAHA TEHLİKELİ BİR VİRÜS VAR: KORKU VE PANİKÜsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Barış Erdoğan ise koronavirüsün yarattığı panik ile ilgili, “Biz risk toplumundan panik toplumu haline geldik. Koronavirüs hızla bulaşan bir grip hastalığına neden oluyor. Ancak toplumda ondan daha tehlikeli, daha hızlı bulaşan bir virüs daha var. Bu da korku ve panik. Aslında sigara ve alkolden her gün daha fazla insan ölmekte ancak koronavirüsün nedenini, aşısını, tedavi yöntemlerini bilmediğimizden toplumda bir panik oluşuyor. Durumu abartma eğilimine giriyor ve sağduyuyu kaybediyorlar. Bu da insanları akıl dışı davranışlara doğru götürüyor. Bakın son günlerde marketler adeta talan ediliyor. Korku ve panik piyasa için de gayet iyi bir ürün. Sosyal medyada bir panik havası estiriliyor. Panik havası toplumsal korkuyu besliyor. Toplumsal korku da hiç olmayacak yeni tehlike ve tehditleri karşımıza çıkarmakta. Gereksiz yere alınan tehditler aslında uzun vadede daha kötü sonuçlar doğurabilmekte. Örneğin 2001'de Amerika Birleşik Devletleri İkiz Kuleler saldırısı sonrası uçağa binmekten korkan insanlardan karayolu tercih edenlerden bin tanesi trafik kazasında öldü. Aşırı tedbir, korku, panik daha kötü sonuçlara neden olmakta. O yüzden aklıselim davranmakta her zaman fayda var" dedi.Erdağon ilerleyen süreçle ilgili ise, “Tarih boyunca salgın hastalıkların ilerlemesine baktığımızda uzun vadede hep insanlığın iyiliği, selameti için daha iyi sonuçlar verdiğini görüyoruz. Örneğin çiçek hastalığı aşı biliminin gelişmesine neden olmuş, kolera altyapı hizmetlerinin gelişmesine neden olmuş, AIDS toplumsal ve cinsel davranışların düzenlenmesi ve denetlenmesi konusunda olanak sağlamış. Bu virüs de tüm dünya milletlerinin aslında aynı gemide olduğunu, uzun vadede de sorunlarımıza beraber çözüm bulmamız gerektiğini bize gösteriyor" şeklinde konuştu. Kaynak: DHAHaberin linki: https://www.dha.com.tr/istanbul/koronavirusle-ilgili-yeni-bir-hastalik-koronafobi/haber-1759689

10 MAR 2020

Prof. Dr. Sinan Canan; “Dürtülerine dur diyebilen tek canlı insandır”

Anadolu Üniversitesi Psikoloji ve Yaşam Kulübü tarafından düzenlenen “Değişen Be(y)nim” adlı seminer Öğrenci Merkezi Salon 2009’da gerçekleştirildi.Çok sayıda öğrenci ve öğretim üyesinin katıldığı ve ilgiyle takip ettiği seminerde, Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan konuşmacı olarak yer aldı.Seminerin açılış konuşmasını yapan Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hatice Ferhan Odabaşı “Sinan Canan aramızda olduğu için çok mutluyum, kendisini sosyal medyadan da takip ediyorum. Ne mutlu ki şu an bize bu semineri veriyor.” dedi.Prof. Dr. Sinan Canan: “İnsan, karnı doyunca arıza çıkaran tek canlı”Konuşmasında, insanın nasıl bir canlı olduğuna dair biyolojik ipuçlarına değinen Prof. Dr. Sinan Canan, beyin bilgileri temelli bir konuşma gerçekleştirdi. Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Baki Duy’un davetiyle geldiğini belirterek hem Doç. Dr. Baki Duy’a hem de seminerin düzenlenmesinde katkısı olan herkese teşekkür ederek sözlerine başlayan Prof. Dr. Sinan Canan, “Diğer insanlara anlatma ihtiyacı duyduğumda futbol anlatsan tamam ama beyni kimse dinlemez diyenler oldu. İyi ki de onları dinlememişim. Bugün burada kendimizden bahsedeceğiz: ‘İnsan niye böyle?’” dedi ve insanı en kısa haliyle tanımladı: “İnsan, karnı doyunca arıza çıkaran tek canlı.”Prof. Dr. Sinan Canan: “Dürtülerine dur diyebilen tek canlı insandır”İnsanın bu dünyada bir şey yapmasının temelde iki nedeni ölüm ve bir diğer insan olduğunu söyleyen Canan, dürtüler hakkında şunları söyledi: “İnsanı özgür yapan şey, diğer hiçbir canlıda olmayan yeteneğidir. Özgürlük başkasına zarar vermeden istediği şeyi yapmak değil, dürtülerine rağmen karar verebilmektir. Dürtülerine dur diyebilen tek canlı insandır. Hazzın faydasını lütfen küçümsemeyelim. Haz kötü bir şey değil, hazza kapılmak kötü bir şeydir.”Canan, Anadolu Üniversitesi öğrencilerine üniversitenin kıymetini bilmeleri önerisinde bulundu ve Anadolu Üniversitesi hakkında “Hep söylerim, burası Türkiye’nin her açıdan en güzel üniversitesi. Burayı çok severim. Bugünkü konuşmanın güzelliği aslında mekânın güzelliğinden kaynaklanıyor diye düşünüyorum.” dedi.Seminerin ardından Prof. Dr. Sinan Canan kulüpleri ziyaret etti ve beğenilerini dile getirdi.Kaynak: HabertürkHaberin linki: https://www.haberturk.com/eskisehir-haberleri/76220338-prof-dr-sinan-canandan-degisen-beynim-semineriuskudar-universitesi-psikoloji-bolumu-ogretim

09 MAR 2020

"Uygar Dünyanın Mültecilerle imtihanı" konuşuldu…

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Direktörlüğü koordinatörlüğünde Sosyoloji Kulübü tarafından “Uygar Dünyanın Mültecilerle İmtihanı” etkinliği konuşuldu. Etkinliğin konuğu Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi Derneği Başkanı Veysel Başer oldu. Mülteciler ve mültecilere yönelik sorunların konuşulduğu konferansta mültecilerle ilgili önemli konulara dikkat çekildi.İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Eflatun Adam Konferans Salonunda düzenlenen konferansın açılış konuşmasını Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfeyz Süleymanlı gerçekleştirdi.“Bizim verdiğimiz savaş coğrafyamızı koruma savaşı”Veysel Başer, mültecilerin yoksul ve savaş barındıran ülkelerden geldiklerini belirtti. Başer; “Somali, Yemen, Pakistan, Suriye. Bu ülkelerin hepsi savaş ülkesi ve yoksul ülkeler. Buradan kaçan mülteciler bize sığınıyor. Bu coğrafyalar bizim ama savaşlar bizim savaşımız değil. Somalililerin, Yemenlilerin, Pakistanlıların ve Suriyelilerin de değil. Küresel güçleri elinde tutmaya çalışan baronların savaşı. Mülteciler de onların kuklası haline geliyor. Dolayısıyla savaşlar bizim değil ama coğrafya bizim. Bizim verdiğimiz savaş coğrafyamızı koruma savaşı” ifadelerini kullandı.“Mülteciler Türkiye’yi ana kucağı gibi görüyor”Başer; tüm dünyada mültecilere karşı çok ciddi bir tepki olduğunu ifade etti. Başer, “Mültecilerin karşı karşıya kaldıkları olumsuz tepkileri çok insafsızca buluyorum. Mülteciler de kapılarda beklemekten, ezilmekten, denizlerde boğulmaktan, hor görülmekten hoşlanmıyorlar ama hayatta kalmak zorundalar. Bu da onların hayatta kalma savaşı. Bu insanlar boşuna memleketlerini terk etmiyorlar. Ellerinden alınan hayal ve hayatlarının peşinden gidiyorlar. Bugün Türkiye’de en az 20 ülkeden 6 milyona yakın mülteci var. Dünyanın neresinde kendisini mazlum hisseden varsa ülkemize gelmişler. Türkiye’yi ana kucağı gibi görüyorlar. Biz de kucak açıyoruz. Dünyada bizden başka, bizim yaptığımızı yapan bir millet örneği yok. Bu bizim aptallığımız değil, insana bakış açımız ve değer verişimizdir” şeklinde konuştu.“İnsanlığı yaşatırsak biz de yaşarız”Başer, sözlerinin sonunda dünyayı değiştirmenin yine insanlıktan geçtiğini söyledi. Başer, “İnsan huzurlu olursa toplumlar da huzurlu olur. İnsanlığı yaşatırsak biz de yaşarız. Biz bu anlayışla hareket ediyoruz. İnsana bakışımızı değiştirmediğimiz ve düzeltmediğimiz sürece sayılar sadece istatistik olarak kalır. Biz Türkiye olarak insanlığın mahşeri vicdanıyız. İnsanlığın yeniden mayalanacağı topraklar Türkiye topraklarıdır. Biz, bize yakışan şekilde hareket etmeliyiz.” dedi.Öğrencilerin sorularının yanıtlanmasının ardından konferans sona erdi.

09 MAR 2020

Türkiye’de ilk kez Travma Psikolojisi Kongresi düzenlendi

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi ve Öğrenci Konseyi iş birliğiyle bu yıl ilki düzenlenen Travma Psikolojisi Kongresi, Üsküdar Üniversitesi’nin ev sahipliğinde, 7 – 8 Mart tarihlerinde Merkez Yerleşke Kampüsünde düzenlendi. Kongrenin açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ebevenynler davranışları ile çocukları arasındaki ilişkilerde mesafeli terk edişe ve böylece duygusal ihmal sonucu travmalara neden oluyor” diyerek önemli bir konuya dikkat çekti.Üsküdar Üniversitesi, Travma Psikolojisi konusunda kongre düzenleyen ilk üniversite oldu. Merkez Yerleşke Nermin Tarhan Konferans Salonu’nda düzenlenen kongrenin açılış konuşmalarını Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Kongre Başkanı ve Üsküdar Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Mert Akcanbaş ile Öğrenci Konseyi Başkanı Büşra Özdoğan yaptı. Kongrenin ilk gününde Prof. Dr. Sinan Canan, Doç. Dr. Gökben Hızlı Sayar, Nasuh Mahruki travmalar hakkında sunumlarını gerçekleştirdi. Dr. Öğr. Üyesi Mert Akcanbaş, başta Atatürk Havalimanındaki olmak üzere terör saldırılarının yarattığı travmalarla ilgili sunumunda dikkat çekici bilgiler paylaştı.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Travma psikolojisine yeterince önem verilmiyor”Kongrelerin bir konunun ve düşüncelerin geliştirilmesi için en doğru yer olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Türkiye’de ilk kez Travma Pskikolojisi Kongresi gerçekleşiyor.Açıkçası gerçekleştirilmesi gecikmiş son derece önemli bir konu bu. Travma konusunun yeterince önemsenmediğini görüyorum. Amerika’da ise savaşlara katılıp ülkelerine geri dönebilen veteran askerler için hastaneler var. Girdikleri savaşlardan psikolojik olarak etkilenmiş, travmalar yaşamış ve alkol bağımlısı olmuş hasta askerler tedavi görüyor. Travmalar aslında ülkelerin siyasetini de etkilediği için çok önemli” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Çocuğu ihmal etmek travmaya götürüyor”Prof. Dr. Nevzat Tarhan, çocukluk çağı travmalarına dikkat çekerek şunları söyledi: “İnsanların çocukluk çağından gelen travmalarını tespit ve tedavi etmek için çeşitli uygulamalar yapıyoruz. Cinsel istismar, şiddet, yalnız bırakılma gibi travmaları var mı diye araştırıyoruz. Ensest çocukluk çağlarındaki büyük bir sorun olarak ortaya çıktı. Şunu gördük ki kız çocukları kendilerini ensest ilişkilerden ve cinsel istismarlardan korumak için aşırı kilo almayı ve bakımsız görünmeyi kendince bir çözüm olrak kabul ediyor ve uygulamaya çalışıyor. Bir diğer sorun ise ebeveynlerin farkında olmadan sorumluluklarını yerine getirmeye çalışırken çocuklarına karşı mesafeli terk ediş uygulamaları. Anne evde işleriyle uğraşıyor ya da işten eve geldiklerinde yorgun oldukları ve dinlenmek istedikleri için çocuklarının eline tablet veya telefon veriyor. Aynı şey babalar için de geçerli. Çocukla yeteri kadar ilgilenmiyor ve sohbet etmiyorlar. Bu durum çocuğun kendini dışlanmış hissetmesine neden oluyor. Kulağa kötü gelse de kızmak, bağırmak bile bu davranıştan daha iyi. Duygusal ihmal olarak da adlandırdığımız bu durum sonucunda travma oluşuyor. Travmalara yönelik EMDR tedavisi uygulanmalıdır. Bu tedavide kişinin unuttuğu ama arada ortaya çıkıp stres yaratan travma sorunları çözülüyor. Cinsel istismar travmaları da bu yöntemle tedavi edilebiliyor. Travmayı gözardı etmemek yok saymamak gerek, burada yapılan çok hata var. Minyatürize etmek daha doğru.”Dr. Öğr. Üyesi Mert Akcanbaş: “Ülkemizin daha çok travma uzmanına ihtiyacı vardır”Coğrafyalar insanların kaderidir diyerek sözlerine başlayan Dr. Öğr. Üyesi Mert Akcanbaş, “Elazığ ve Malatya’yı etkileyen depremler, Van’da önce çığ faciası ve ardından gelen deprem olayları bu sözün ne kadar geçerli olduğunu gösteriyor. Ülkelere göre baktığımızda Amerika’da yetişkinlerin yüzde 63,6’sı, Kanada’da yüzde 9’u, İsveç’te yüzde 5,6’sı, Hollanda ve İngiltere’de ise yaklaşık yüzde 10’u travma sonrası stres bozukluğu göstermiştir. Adeta dikensiz gül bahçesi coğrafyalarında yaşayan bu ülkelerdeki oranları göz önüne aldığınızda ülkemizin ne vaziyette olduğunu gayet iyi anlayabilirsiniz. Kongremizde paylaşacağımız istatistikler acı ama daha gerçekçi oldu. Durum vahim, konu derindir ve ülkemizin daha çok travma uzmanına ihtiyacı vardır” dedi.Akcanbaş: “Kadınlar travmalardan daha çok etkileniyor”Akcanbaş, ülkemizde gerçekleştirilen terör saldırıları ve yarattığı travmalarla ilgili şu ifadeleri kullandı: “Atatürk Havalimanı, Reina ve Taksim’deki terör saldırıları ile darbe girişimi esanasında şiddete maruz kalanlardan psikolojik destek alanlar bu travmayı atlattı. Dünyadaki genelindeki terör saldırılarını da ele aldığımızda gerçekleştiren kişilerin eğitim seviyesinin son derece düşük olduğunu görüyoruz. Havalimanlarının girişlerinde uygulanan güvenlik önlemleri çoğu zaman o bölgede bir yığılma ve yoğunluk oluşturuyor. İşte o anlar saldırıyı gerçekleştirmeye hazırlanan teröristler için uygun bir ortam sağlıyor. Havalimanı dışında güvenlik birimlerinin çoğaltılması daha caydırıcı olabilir. Bu saldırıları gerçekleştirenlerin hangi ülkelerden geldiklerini biliyoruz. Herkese aynı güvenlik önlemleri uygulanması doğru değil. Kadınlar terör saldırılarından daha çok etkileniyor.”Doç. Dr. Gökben Hızlı Sayar: “Travmalar insanı yenileyebiliyor”Travma Sonrası Büyüme konusu çerçevesinde sunum gerçekleştiren NP Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Gökben Hızlı Sayar, “Acı çekmenin dönüştürücü gücü, bazı travmaların insanı yenileme gücü olabiliyor. Ancak görüyoruz ki insanlar kaza, ölüm, büyük sağlık problemleri gibi kontrol edemeyeceği durumlar için strese giriyor. Travmalar aynı zamanda insanlarda tehditlere karşı verilen duygusal tepkilere neden olurken kontrol kaybına, geleceğe dair güven duygusu kaybına ve olumsuz izlere neden oluyor. Yas sürecinde travma yaşayan kişilerin kayıp deneyimini tarif etmelerine yardımcı olmak, kendisinin kabul ettiği ve terapistle bağlantı kurduğu bir ortam oluşturmak psikoterapi olarak çevresindekilerin temel görevleri arasında yer alıyor” dedi.Nasuh Mahruki: “Afet öncesinde önlem alarak hazırlık yapmalıyız”1999 Marmara depreminde ilk müdahaleyi yaparak birçok insanı göçük altından kurtaran Nasuh Mahruki kongrede Afetler ve Travmalar konusunda değerlendirmelerde bulundu. Mahruki, “Afetler ve acil durumlar insanlar üzerinde stres, yoğun kaygı ve baskı yaratan son derece sıkıntılı durumlar. Eğer öncesinde neler yapabiliriz, ne durumdayız ve sonrasında başa çıkabilmek için neler yapacağız sorularına cevap bulup gerekli önlemleri alabilirsek afetlere karşı daha daha hazırlıklı oluruz. 99 depremi 45 saniye sürmüştü, insanlar ilk gün depremin 45 saniye daha fazla sürmesi halinde o an akıl sağlıklarını da yitirmiş olabileceklerini söylemişlerdi.  Afetlerde alınacak önlemler Risk Yönetimi ve Kriz Yönetimi olarak ikiye ayrılıyor. Biz risk yönetiminde başarılı değiliz. Afetler meydana geldiğinde krizle başbaşa kalıp onu yönetmeye çalışıyoruz ama onda da yeterli olamıyoruz” dedi.Nasuh Mahruki: “Deprem Türkiye’nin gerçeği”Nasuh Mahruki, afetleri kader olarak değerlendirmek acıları azaltabilir ancak kalıcı çözümler bulmak gerekiyor diyerek sözlerine şöyle devam etti: “Türkiye’de nüfusun yüzde 95’i deprem bölgesinde yaşıyor. Japonlara baktığımızda en yıkıcı depremlerin olduğu bölgede yaşamalarına rağmen onlar hep hazırlıklı, az etkileniyorlar çünkü altyapı sistemlerini buna göre kurmuşlar. Tsunami duvarları olduğu için ondan da etkilenmiyorlar. Endonezya’daki depremde insanlar depremden çok tsunamiden etkilenmişti. İstanbul halkında geçtiğimiz Eylül ayındaki Silivri depreminden sonra büyük deprem beklentisi oluştu. Bilim insanları da sürekli konuşunca bu stres daha da arttı. Kuzey Anadolu fay hattının son kırıldığı yer Gölcük’tü. Şimdi ise İstanbul’un biraz güneyinde kırılması bekleniyor. Şehrin alt ve üst yapısı yeterli değil. 1999 depremi zamanında İstanbul’da 10 milyon insan yaşıyordu şimdi ise birkaç milyon Suriyeli ile bu rakam 20 milyona ulaşmış durumda. Depremden sonra internet çalışırsa çok işe yarayacaktır. Biz bölge dışından irtibat kurabileceğiniz birilerini belirlemenizi ve ona ulaşıp kendinizle ilgili bilgi paylaşmanızı öneriyoruz çünkü aynı şehirdeki yakınlarınıza ulaşmak muhtemelen mümkün olmayacaktır.”Prof. Dr. Sinan Canan: “Herkesin normal olması doğaya aykırı”“Travmanın Psikolojisi” başlıklı sunum gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan ise insan beyninde  farklı merkez olduğunu belirterek şunları söyledi: “Sistem1 hızlı, bilinçsiz, otomatik, gündelik ve hataya açık niteliklere sahip. Sistem 2 ise yavaş fakat bilinçli, çabalayan ve hata oranı düşük. İnsan beyninde sistem 2 sadece problem varsa devreye giriyor ve az kullanılan bir bölüm. Anılar yoksa yaşam sürdürülebilir değildir. Travmalar olmasaydı, otizm, şizofreni, bipolar gibi rahatsızlıklar olmasaydı herkes normal olurdu ve inovasyon gerçekleşemezdi. Bu durumda insan varlığı tarih sahnesinden silinip giderdi.”Kongrenin ikinci gününde Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı Prof. Dr. Tayfun Uzbay “Haksız Tutukluluk Travması ve Beyin”, Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan “Travmanın Medyada Temsili”, Klinik Psikolog Yasemin Ozan “İkincil Yaralanmalar ve İkincil Travma” ve son olarak Uzman Psikolog Mustafa Çetinkaya “Travma Perspektifinden Psikopataloji ve EMDR” başlıklı videolu vaka sunumunu gerçekleştirecek.Travma Psikolojisi Kongresinin 2’nci gününde, Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı ve Dâhili Tıp Bilimleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Tayfun Uzbay, “Haksız Tutukluluk Travması ve Beyin” konulu sunumunu gerçekleştirdi.Prof. Dr. Tayfun Uzbay: “Haklı ve haksız tutukluluk farklı travmalara sebep olur”Prof. Dr. Tayfun Uzbay, “Haksız Tutukluluk Travması ve Beyin” konulu sunumunu gerçekleştirdi. Uzbay, nedeni belli olmayan haksız tutukluluğun mahkûmlar üzerinde nasıl bir etki yarattığına dair paylaşımlarda bulundu. Uzbay, “Tutukluluk dediğiniz şey haklı ya da haksız olabiliyor. Neden tutuklandığınızı biliyorsanız çoğu zaman bu bir travma konusu olmayabilir, farklı bir travmadır. Çünkü orada işlediğiniz suçu ve bunun karşılığında ceza alacağınızı biliyorsunuz. Fakat haksız tutukluluk sürecinde işlemediğiniz suçu bir zaman sonra kabullenmek zorunda kalıyorsunuz. Cezaevi ortamı travmaya çok açık bir ortam. Serbest bırakıldıktan sonra da bu olay kişilerde post travmatik stres bozukluğu olarak geri dönüyor. Bu bozukluğun boyutu kişiden kişiye değişiyor” şeklinde konuştu.Prof. Dr. Süleyman İrvan: “Gazetecilerin travma tedavisi görmeleri gerekiyor”Kongre kapsamında Prof. Dr. Süleyman İrvan, “Travmanın Medyada Temsili” konulu sunum gerçekleştirdi. İrvan, terör saldırıları, kadına şiddet ve cinayet içerikli yapılan haberlerin toplum üzerinde yarattığı travmalar ve gazetecilerin bu olayları haberleştirirken maruz kaldığı psikolojik baskılara dikkat çekti.Prof. Dr. İrvan, “Travmatik olayları haber yapan medya mensuplarının yaşayabilecekleri olaylara literatürde ikincil travma deniyor. Fakat aynı zamanda gazeteciler bunu doğrudan da yaşayabiliyorlar. Özellikle savaş muhabirliği yapan gazeteciler savaş bölgelerinde kaldıklarında oradaki halk gibi benzer travmatik olaylara maruz kalıyorlar. Uzun bir süre çatışma bölgelerinde haber yapan gazeteciler kesinlikle bu travmatik süreçleri yaşıyorlar ve hiçbir şekilde travma tedavisi görmüyorlar. Bu tür bölgelerde bulunan gazetecilerin mutlaka travma tedavisi görmeleri gerekiyor” ifadelerini kullandı.Öğr. Gör. Yasemin Ozan: “İkincil yaralanmaların etkisi uzun süre devam ediyor”Travma mağdurunun etrafındakilerin farkında olmadan kişiye destek olmak amacıyla söylediği sözlerin kişide yaralanmalara sebep olduğundan bahseden klinik psikolog Yasemin Ozan, “Travma mağdurlarının yaşadıkları durumları bazen inkâr ediyoruz, onlara; o kadar da kötü değil, kimler neler yaşıyor gibi sözler söyleyebiliyoruz hatta biz terapistler bunu bazen terapatik süreçte de yapabiliyoruz. Fakat bu söylemler bireyde ikincil yaralanmaya sebep olabiliyor” dedi. Birçok travma mağdurunun sözlerine değinen Ozan, travma mağdurlarının yaşadığı ikincil yaralanmaların travmanın verdiği zarardan çok daha fazlasını verdiğini ve bu hasarın üstesinden gelmelerinin oldukça zor olduğunu hatta birçok travma iyileşse de ikincil yaralanmaların etkisinin uzun süre devam ettiğini vurguladı.Uzm. Psk. Mustafa Çetinkaya: “Öyküleri dinlediğimde ben travmatize oldum”Travma terapisi ile nasıl tanıştığından bahseden Uzm. Psk. Çetinkaya, Kilis’teki mülteci kamplarında çalışırken psikososyal hizmetler başlığı altında mülteci kamplarında görevlendirildiğini söyledi.  Herhangi bir travma eğitiminin olmadığını bu yüzden gittiği ilk haftada insanların öykülerini dinlediğinde travma yaşadığını dile getirdi. “Elimde bununla baş etmek için herhangi bir yardım çantası bulunmuyordu.” diyen Çetinkaya, davranışçı terapi ile gittiğinde dil sorunu olduğunu bu sebeple uygulayamadıklarını dile getirdi. EMDR Türkiye Derneği Başkanı Emre Konuk’a ulaşarak fikirlerini açıkladıklarını söyleyen Çetinkaya, Emre Konuk’un da gönüllü olarak bu çalışmada yer almak isteyen kişileri burslu olarak eğittiğini ve kendisinin mültecilerle olan travma yolculuğunun bu şekilde başladığının altını çizdi.Uzm. Psk. Mustafa Çetinkaya: “Teori aslında çok önemli”Her terapi modelinin bir teorisi vardır diyen Uzm. Psk. Çetinkaya, teorinin aslında çok önemli olduğunu çünkü pratiği belirleyen, vakaya nasıl müdahale edileceğini belirleyen şeyin teori olduğunu vurguladı. Teoriye göre uygulamada vaka planlaması yapmamız gerekir diyen Çetinkaya: “Tedavi aşamasında nasıl ilerleyeceğimizin planlaması da teorinin kendi uygulama pratiklerine göre uygulanır.” dedi. EMDR’ın üç zamanlı bir terapi ekolü olduğundan bahseden Çetinkaya, odak noktası açısından geçmiş, şimdi ve gelecek açısına yani üç zamana da odaklanıldığının altını çizdi.Akcanbaş: “Gerçek cehennemin dünya olduğunu düşünüyorum”Kongrenin kapanış konuşmasını Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümünden Dr. Öğr. Üyesi Mert Akcanbaş yaptı. Akcanbaş, “Zaman zaman cehennemin dünyada olduğunu, insanların yaptıklarını gördükten sonra aslında gerçek cehennemin dünya olduğunu düşünüyorum. İşte bu iki gündür size cehennemi, bu cehennemin biyokimyasını ve bu cehennemden çıkmanın yollarını anlattık. Cehennemden kurtulan Tayfun Uzbay’ı dinlediniz, cehennemdeki ikincil etkileri Yasemin hocanızdan, cehennem sonrası kişisel gelişimi Gökben hocanızdan dinlediniz. Ümit ediyorum en az hatayla bitirmişizdir bu kongreyi. En azından bu kongrenin sizde travma konusunda farkındalık yarattığını umuyorum.” dedi.Yapılan Kahoot bilgi yarışmasının ardından Öğrenci Konseyi Başkanı Büşra Özdoğan’ın kazanan katılımcıya hediyesini takdim etti.Toplu fotoğraf çekimi ardından kongre sona erdi.  

06 MAR 2020

Bilinmeyenin Peşinde Bilmiyorum etkinliği gerçekleşti

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Direktörlüğü koordinatörlüğünde Bilim Ofisi Kulübü tarafından “Bilinmeyenin Peşinde Biliyorum” etkinliği düzenlendi. Etkinliğin konuğu İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan oldu.Çarşı Yerleşke Emirnebi Konferans salonunda gerçekleşen etkinliğe katılımcılar yoğun ilgi gösterdi.“Üniversite bilginin üretildiği, yaratıldığı yerdir”Prof. Dr. Sinan Canan, üniversitelerin bilginin üretildiği yer olduğunu söyledi. Canan, “Üniversitelerde bilgi çıkar ve bu bilgi teknolojiye dönüşür, yayılır. Üniversiteler bilim ve kültürün yayıldığı, insanlara aktarıldığı yerdir” dedi.“Çapından çok büyük amaçlar yükleniyor bilime”Prof. Dr. Sinan Canan, fiziksel dünyanın ne olduğu ve nasıl işlediği konusunda paylaşımlarda bulundu. Canan, “Elimizde daha iyi bir araç yok ve bilimsel bilgininin sınırlarını bilmek için özel bir çaba gerekiyor çünkü bilim de bir insan faaliyeti, genelde sloganlarla tanımlanmaya çalışılıyor. Çapından çok büyük amaçlar yükleniyor bilime” şeklinde konuştu.  “Akıl bilim yapma, datalarla düşünmek değil”Prof. Dr. Sinan Canan, aklın anlamı ve ifadesi ile ilgili bilgi verdi. Canan, “Akıl diye bir meleke var. Akıl dediğimiz melekenin isim olarak kökeni bize çok önemli bir şey anlatıyor. Akıl, bağlamak demek ve hayatta elde ettiğimiz her deneyimi duyusal dünyaya dair deneyimi bu evrene dâhil olan deneyimi birleştirerek dünyaya bir anlam atfedebilme becerisi. Akıl etmek dediğimiz şey bilim yapmak, datalarla düşünmek değil. Aldığımız verileri birleştirip bunlar ne anlama geliyor, buna dair bir sonuç çıkarıp bütüncül bir hikâye çıkarabilme becerisidir” dedi.“Bu sistem gerçek değil”İnsanın bütün kodunu annesi ve babasından aldığını söyleyen Canan, öğrencilere tavsiyelerde bulundu. Canan, “Bu sistem içerisinde çok zorlandığımız bir zamanda yaşıyoruz ve bu zamanın bence en önemli becerisi birincisi bütün bunların sanal ve yalan olduğunu bilmek, bu sistem gerçek değil. Ben neyi, nasıl duyuyor ve görüyorsam bu tamamen bana bağlı. Bunun üzerinde çalışmak için yeterli sebebim var. Buna kendimizi ikna etmemiz lazım. Gerek iyilikler ve kötülükler görüyoruz ve bunun için bir şey yapmak istiyoruz. Benim için bilim kadar kadim bilgi de önemlidir, anlatılar, gelenekler, kıssalar da önemlidir, masallar da önemlidir…” ifadelerini kullandı.Program sonunda Prof. Dr. Sinan Canan katılımcıların sorularını da yanıtladı.

02 MAR 2020

Prof. Dr. İbrahim Özdemir: "Teftiş yok, müfettiş yok, dünyada birinci sıradalar"

Üsküdar Üniversitesinin düzenlediği Kız Kulesi Buluşmaları etkinliğinin konuğu İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir oldu. “Soğuk Bir Ülkeden Sıcak İzlenimler; Finlandiya”  konusunda paylaşımlarda bulunan Özdemir, Finlandiya’nın eğitiminden sosyal yaşamına kadar deneyim ve gözlemlerini paylaştı. Özdemir, eğitimlerinde test yok,  teftiş yok, müfettiş yok ama buna rağmen Finlandiya’nın dünyanın en iyi eğitim sistemine sahip olduğunu söyledi.Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka koordinatörlüğünde gerçekleşen programının moderatörlüğünü Sağlık Bilimleri Fakültesi Sağlık Yönetimi Bölümü Prof. Dr. Nazif Gürdoğan üstlendi.Merkez Yerleşke İcadiye Toplantı Salonunda gerçekleşen etkinliğe katılımcılar yoğun ilgi gösterdi.“Bir milyondan fazla Finli yalnız yaşıyor” Prof. Dr. İbrahim Özdemir gözlem ve istatistiksel sonuçlara dayalı değerlendirmelerde bulundu. Özdemir, “Dünyadaki en mutlu insanlar Finlandiya’da yaşıyor. Aslında bu insanlar yalnız yaşıyor. Bir milyondan fazla Finli yalnız yaşıyor, sekiz milyon Finli iki kişi olarak yaşıyor, sekiz milyon kişi üç kişi olarak yaşıyor anlayacağınız gibi yalnız bir toplum. İstatistiklerde dünyanın en mutlu ülkesi olarak görünüyor onlar buna tebessüm ediyor” şeklinde konuştu.“Çok iyi insanlar ama çok yalnızlar”Özdemir, Finlilerin yalnız olmalarına rağmen nasıl bu kadar mutlu olabildiklerine değindi. Özdemir, “Finliler gerçekten iklimin de değişikliği ile Batı’dan Avrupa’dan tamamen farklı. Sabah gördüğünüzde günaydın demiyor, siz söylediğinizde ise cevap vermiyor, göz göze gelmek istemiyor. Çok iyi insanlar ama çok yalnızlar. 17 yaşından itibaren gençler yalnız yaşayabiliyorlar ailelerinden bağımsızlaşıyorlar. Aileye bağımlı değiller boşanma oranı da yüksek ama buna rağmen mutlu olmaların sebebi sanıyorum ki bazı indexlere bakınca göstergeleri inceleyince insan unsuruna çok önem veriyorlar insan çok önemli her şeyin temeli insana saygıya dayanıyor” ifadelerini kullandı.“Teftiş yok, müfettiş yok, buna rağmen dünyada birinci sırada”Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Finlilerin yaşama tarzlarından eğitim düzenlerinden ve eğitimde dünyada birinci sırada olmalarının nedenlerine değindi. Özdemir, “Kimse iş bulmak için aracı ve torpile ihtiyaç duymuyor. Eğitim herkese ücretsiz. Zengine, fakire aynı eğitim veriliyor, aynı okula gidiyor. Özel okul yok. Okullarındaki öğrenci sayısı 20-25. Bu rakamlardan fazla değil. Buna rağmen iki tane öğretmen var. Öğrencilere okula gittikleri andan itibaren el becerileri öğretiyorlar ve bütün öğrenciler evdeki araç ve gereçleri kullanabilecek bir duruma geliyor. Kendilerine özgüvenleri geliyor sınav yok, test yok,  teftiş yok, müfettiş yok buna rağmen dünyanın en iyi eğitim sistemi ve öğretmenin sana güveniyorum diyor. Eğitimin temelinde bir tarafta becerilerle kendini keşfetmek varken diğer tarafta müzelerle şehri gezerek hem kültürü hem tarih bilincini müzelerden alıyorlar” dedi.  “Önceden söyleyecektin benim planım var “Özdemir, Finlilerin ciddi anlamda planlı ve programlı bireyler olduklarını, yetiştirilme ve yetişme tarzlarından dolayı sosyal devlet anlayışı nedeniyle bireylerin her birinin birebir sorumluluklarını özgürce yaşadıklarını söyledi.Kız Kulesi Buluşmaları programı, Prof. Dr. İbrahim Özdemir’in Finlandiya ile ilgili merak edilen soruları yanıtlaması ardından sona erdi.

28 ŞUB 2020

Üsküdar Üniversitesi, öğrenci memnuniyetinde de iddialı!

Üsküdar Üniversitesi’nde eğitim gören yaklaşık 18 bin öğrenciye yönelik düzenlenen ankette memnuniyet düzeyi ortalamasının yüzde 80’in üzerine çıkması dikkat çekti. 2019-2020 Güz Döneminin sonunda 17 bin 786 öğrenci ile gerçekleştirilen ankette üniversitenin derslik, teknolojik altyapı, AR-GE, laboratuvar ve uygulama alanlarının yanı sıra danışman akademisyenlerin öğrencilerine ayırdığı zaman, Erasmus olanakları ile öğrenci kulüplerine ilişkin görüşler değerlendirildi.Danışman hocam bana gerekli zamanı ayırıyor“Danışman hocam bana gerekli zamanı ayırmakta ve yeterli şekilde benimle görüşmektedir” diyen 11 bin 798 öğrenci olumlu görüş verirken; olumlu görüş bildirenlerin oranı % 81 olarak ölçüldü. Aynı konuda güz döneminde yapılan çalışma, bu konuda memnuniyet oranlarının arttığını gösterdi. Bahar döneminde olumlu görüş verenlerin oranı % 79 olarak tespit edilmişti.Dersliklerin altyapı olanakları açısından yeterliliğinin de değerlendirildiği çalışmada 10 bin 539 kişi % 69 oranında olumlu görüş bildirdi. Bahar dönemindeki çalışmada da oranların yaklaşık olarak aynı olduğu görülmüştü.AR-GE, laboratuvar ve uygulama alanlarını ulaşılabilir bulanların oranı % 73“AR-GE, laboratuvar ve uygulama alanlarının ulaşılabilir ve yeterli” olduğu şeklindeki görüşe ise 9 bin 156 kişi %73 oranında olumlu yanıt verdi. Bahar döneminde aynı konuda yapılan çalışmada memnuniyet oranı % 71 olarak ölçülmüştü.Yerleşke ve teknolojik altyapı % 81 oranında beğeniliyor“Yerleşkeler teknolojik altyapı (bilgisayar, internet, ekranlar vb.) bakımından yeterlidir” şeklindeki değerlendirmeye %81 oranında 12 bin 87 kişi olumlu yanıt verdi. Bahar döneminde aynı konuda yapılan çalışmada ise memnuniyet oranı % 79 oranında olmuştu.“Üniversite eğitimi beklentilerimi karşılıyor”“Üniversitede aldığım eğitim beklentilerimi karşılamaktadır” şeklindeki değerlendirmeye %75 oranında 11 bin 385 kişi olumlu cevap verdi. Bahar döneminde aynı konuda yapılan çalışmada ise memnuniyet oranı % 71olarak ölçülmüştü.Kariyer hizmetlerinde de memnuniyet yüksek“Staj ve uygulama gibi kariyer hizmetleri” konusundaki memnuniyetin de ölçüldüğü çalışmada 8 bin 439 kişi % 69 oranında olumlu yanıt verdi. Bahar döneminde aynı konuda yapılan çalışmada memnuniyet oranı % 65 olarak ölçülmüştü.Erasmus programları ulaşılabilir bulundu“Erasmus öğrenci değişim programlarının ulaşılabilir ve yeterli” olduğuna ilişkin soruya da 7 bin 694 kişi % 76 oranında olumlu yanıt verdi. Bahar döneminde aynı konuda yapılan çalışmada memnuniyet oranı % 72 olarak tespit edilmişti.Sosyal ve dijital medyada yeterlilik üst seviyede“Sosyal medya, mobil uygulama, TV gibi iletişim kanallarının aktif olarak kullanıldığı ve yeterli olduğu” şeklindeki değerlendirmeye 12 bin 823 kişi % 86 oranında olumlu görüş bildirirken; bahar döneminde bu konuda olumlu düşünenlerin oranı %83 olmuştu.Öğrenci kulüpleriyle ilgili memnuniyet de arttı“İlgi ve yeteneklerime uygun kulüpler bulunmaktadır” şeklindeki görüşe ise % 73’lük oranla 9 bin 759 kişi olumlu yanıt verirken; aynı konuda bahar döneminde yapılan çalışmada 8 bin 68 kişi %70 oranında olumlu görüş bildirmişti.Engelliler gözetiliyor“Hizmet alanları engellilerin durumu göz önünde bulundurularak tasarlanmıştır” şeklindeki görüşü %85 oranındaki 10 bin 585 kişi olumlu bulurken, aynı konuda yapılan çalışmada memnuniyet oranı % 83 olarak ölçülmüştü.Sağlık hizmetleri kolay ulaşılabilir ve yeterli bulunduÖğrenciler, akademisyenler ve idari personelden oluşan katılımcılardan 10 bin 535’i, “Sağlık hizmetleri kolay ulaşılabilir ve yeterlidir” şeklindeki görüşe %80 oranında olumlu görüş verdi. Bahar döneminde bu oran %77 olarak ölçülmüştü.Rehberlik hizmetlerinde de memnuniyet yüksek“Rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinin ulaşılabilir ve yeterli” olduğu yönündeki soruya da 8 bin 929 kişi %80 oranında olumlu görüş bildirdi. Bahar döneminde aynı konuda yapılan çalışmada memnuniyet oranı % 76 olarak görülmüştü.Etkinlikler tatmin edici olarak değerlendirildi“Sanatsal, kültürel ve bilimsel etkinlikler tatmin edici ve yeterlidir” şeklindeki görüşe ise %68 oranındaki 9 bin 384 kişi olumlu yanıt verdi. Bahar döneminde aynı soruya 8 bin 195 kişi olumlu yanıt vermişti.Ulaşım hizmetleri % 88 oranında yeterli bulundu“Yerleşkelere ulaşım hizmetlerinin ulaşılabilir ve yeterli olduğu” şeklindeki soruya 13 bin 515 kişi %88 oranında olumlu yanıt verdi. Bahar dönemine oranla memnuniyet konusunda bir artış gözlendi.İdari hizmetler ve güvenlik hizmetleri değerlendirildi“Yemek ve kafeterya hizmetleri için temizlik, aydınlatma ve ısınma gibi fiziki koşulların uygunluğu” nun da sorulduğu çalışmada katılımcıların 12 bin 132’si %80 oranında olumlu görüş bildirir bahar dönemindeki çalışmada da aynı oranlar elde edilmişti.“Eğitim aldığım yerleşkede güvenlik hizmetleri yeterlidir” şeklindeki görüşe 13 bin 887 kişi olumlu yanıt verirken bahar döneminde %86 olan memnuniyet oranı böylece %90’a yükseldi.İbadet alanlarının ulaşılabilirliği ve yeterliliği konusundaki soru üzerine de 11 bin 273 kişi %88 oranında olumlu değerlendirmede bulundu. Bahar döneminde aynı konuda yapılan çalışmada memnuniyet oranı % 85 olarak ölçülmüştü.

25 ŞUB 2020

Prof. Dr. Sinan Canan Malatya’da eğitimcilerle buluştu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan, Malatya’da eğitimcilerle buluştu.Prof. Dr. Canan, Malatya İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Türkiye Özel Okullar Derneği işbirliği ile düzenlenen seminerde “Bir Beynin İnşası” konulu seminer verdi.Malatya Kültür Merkezi Kemal Sunal Salonu’nda gerçekleşen seminere yaklaşık 500 rehber öğretmen ve sınıf öğretmeni katıldı.

24 ŞUB 2020

Prof. Dr. Sinan Canan Samsun’da eğitimcilerle buluştu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Sinan Canan, Türkiye Özel Okullar Derneği tarafından düzenlenen “Eğitimciler İçin Beyin Eğitimi” konferansına konuşmacı olarak katıldı.Samsun Şehit Ömer Halis Demir Kültür Merkezinde düzenlenen konferansa 600 eğitimci katılım sağladı.Konferansın ardından Prof. Dr. Sinan Canan’a plaket takdim edildi.Toplu fotoğraf çekiminin ardından program sona erdi.

12 ŞUB 2020

İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinde taşınma heyecanı…

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, 2019- 2020 Akademik yılı bahar dönemini yeni binasında karşılayacak. Mimarisi ve donanımıyla Üsküdar’ın tam merkezinde yer alan yeni İnsan ve Toplum Bilimleri fakültesi güçlü kadrosuyla eğitim öğretime artık burada devam edecek.Tüm Üsküdar yerleşkemiz sloganıyla hareket eden Üsküdar Üniversitesi, binalarının sayısını artırıyor.İletişim Fakültesi, Adli Bilimler binalarının ardından şimdi de İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi’ni yeni binasına taşıyor.Kurulduğu günden bugüne Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşkede eğitim öğretim faaliyetlerini sürdüren Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, 2019-2020 Akademik yılı bahar dönemine Güney Yerleşke E Blokta çalışmalarını sürdürecek.“Yeni bina, güçlü akademik kadro” Felsefe, Psikoloji, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler, Tarih ve Sosyoloji bölümlerini çatısı altında bulunduran İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi şimdi yeni binasında.Dikkat çekici mimarisi ve teknolojisiyle güçlü akademik kadrosuyla İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi eğitime artık burada devam edecek.İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan da bölüm akademisyenleri ile birlikte yeni fakülte binasını gezdi.Yeni binada yerleşimle ilgili planlamalarda bulunan Arıboğan da fakülte binasının taşınma telaşına ortak oldu.

10 ŞUB 2020

Prof. Dr. Sinan Canan, TEDxİzmir’e katıldı

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Sinan Canan, TEDxİzmir etkinliğine konuşmacı olarak katıldı. Bu sene “Neden?” temasının ele alındığı etkinlikte Prof. Dr. Sinan Canan, insanın fabrika ayarlarından bahsetti.''Paylaşmaya Değer Fikirler'' sloganıyla yola çıkan, TED tarafından sağlanan lisans ile düzenlenen TEDxİzmir etkinliğinin sunuculuğunu dizi oyuncusu Hakan Bilgin üstlendi.Kaya İzmir Thermal & Convention Otelde düzenlenen etkinliğe katılımcılar yoğun ilgi gösterdi.Prof. Dr. Sinan Canan, insanın sıfırıncı ayarını anlattıProf. Dr. Sinan Canan insanın fabrika ayarlarına değinerek insanın sıfırıncı ayarından bahsetti. Canan, “Gerçek hayat, gerçek başarı, gerçek doyum kaosla dans etmeyi, öğrenmeyi gerektiriyor” şeklinde konuştu.Prof. Dr. Sinan Canan TEDxİzmir konuşması ardından dinleyicileri ile bol bol fotoğraf çektirerek, sohbet etti.

23 OCA 2020

Komşuluğu değil AVM’yi tercih ediyoruz!

Şehirlerin gelişip metropolleşmesi, eski mahalle ve sokak kültürünün giderek azalması ile komşuluk olgusu da yok olmaya devam ediyor. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü İstanbul’da çat kapı misafir kavramı üzerine bir araştırma gerçekleştirdi. Araştırma sonuçlarına göre günümüzde komşular arasında hala hoş geldin ziyaretleri sürüyor. Aylık gelir arttıkça komşuluklarda samimiyette azalma yaşanırken, eğitimi seviyesi yüksek olanlar çat kapı misafire daha olumsuz bakıyor. Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, çağdaş toplumda bireylerin komşularını tanımak ve ilişkilerini güçlendirmek yerine AVM gibi tüketim mekânlarında zamanlarını geçirmeyi tercih ettiklerini söyledi.Gerçekleştirdiği araştırma çalışmaları ile toplumdaki davranış biçimlerine, değişimlere ışık tutan Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, geçtiğimiz Aralık ayında çok ses getiren Yalnızlık Araştırması’nın ardından bu kez komşuluk ilişkileri üzerine Sosyolog Fatma Makaraç ile yeni bir araştırmaya imza attı.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı ve Sosyolog Fatma Makaraç, Beyoğlu ve Fatih ilçelerinde 172 kişiyle rastlantısal seçim yöntemiyle çat kapı misafir kavramı üzerine yüz yüze anket gerçekleştirdi.Hoş geldin ziyaretleri devam ediyor…Katılımcıların demografik özelliklerinin de yer aldığı anketin ilk bölümünden çıkan sonuçlar şu şekilde;Ankete katılanların yüzde 68,1’ini kadın ve yüzde 41,6’sını erkek katılımcılar oluşturuyor.Eğitim durumları incelendiğinde görüşülen kişilerin yüzde 26,3’nün ilkokul/ortaokul, yüzde 15,2’sinin lise ve yüzde 12,5’unun üniversite mezunu olduğu görülüyor.5 kişilik ailede yaşadığını ifade edenlerin oranı yüzde 37,5 iken, 3 kişi yaşadıklarını ifade edenlerin oranı yüzde 20,8, 4 kişi yaşayanların oranı ise yüzde 16,7 olarak göze çarpıyor.Araştırma bulgularında komşular ile tanışıklık durumu incelendiğinde katılımcıların yüzde 51,4’ü komşuları ile hoş geldin ziyaretinde tanıştıkları görülüyor. Bu bulgu toplumumuzda geçmişten süregelen komşuluk vazifeleri günümüzde hala devam ettiğini gösteriyor.Komşular ile akraba aracılığı ile tanışıldığını söyleyenlerin oranı yüzde 18,1. Bu sonuçtan anlaşılacağı gibi akrabalığın yalnızca gerekli olan kan bağı vazifesi olarak değil, aynı şekilde komşuluk kültürüne de olumlu katkısı olduğu ortaya çıkıyor.Aylık gelir arttıkça komşu sayısı azalıyorAraştırmada bireylerin aylık geliri ile samimi olunan komşu sayıları arasında bir ilişki olup olmadığı da analiz edildi.Alt gelir grubunda komşuluk ilişkilerinin daha yoğun olarak yaşandığı görülürken; bireylerin aylık geliri arttıkça samimi olunan komşu sayısının azaldığı sonucu ortaya çıktı. Araştırma sonuçlarına kişiler en fazla özel günler çay ve kahve içmek üzere çat kapı yapıyor.Anketin ikinci bölümünden çarpıcı rakamlar ise şöyle sıralandı;‘Komşularınıza çat kapı gidiyor musunuz?’ sorusuna katılımcıların yüzde 51,4’ü  ‘hayır’, yüzde 29,2’si ‘evet’, yüzde 19,4’ü ise ‘çok nadir’ yanıtını verdi.İlçeler bazında karşılaştırıldığında Beyoğlu ilçesinde ikamet eden katılımcıların yüzde 22,2’si komşularına çat kapı misafir gittiklerini ifade ederken, Fatih ilçesindeki katılımcıların yalnız yüzde 6,9’u çat kapı misafir gittiklerini ifade etti.‘Akrabalarınıza çat kapı haber vermeden gidiyor musunuz?’ sorusuna katılımcıların yüzde 27,8’i ‘evet’, yüzde 55,6’sı ‘hayır’ ve yüzde 16,7’si ‘çok nadir” yanıtını verdi.Akraba ve komşulara çat kapı gidilmesinin sebepleri arasında özel günler çay - kahve içmek yüzde 51,4 ile ilk sırada yer alırken özel günler yüzde 15,3 ile ikinci sırada yer aldı.Eğitim seviyesi yüksek olanlar misafire daha olumsuz bakıyorAnkette eğitim seviyesinin misafirin geldiği saate verilen tepkiye etkisi de ölçüldü. Sonuçlar, bireylerin eğitim seviyesi yükseldikçe çat kapı gelen misafire daha olumsuz tepkiler verildiğini ortaya koydu.Görüşülen kişilerin yüzde 36,1’i misafirin çat kapı geldiği vaktin önemli olduğunu ve uygunsuz bir saatte gelen misafire olumsuz tepki göstereceğini ifade etti.‘Kaza, ölüm hastalık gibi acil durumlarda ne yaparsınız?’ sorusuna katılımcıların yüzde 54,1’i ‘polisi veya ilkyardımı ararım’ yanıtını verirken, yüzde 20,8’i ‘yakın akrabamı ararım’,  yüzde 19,4’ü ‘komşumu ararım’ yanıtını verdi.Komşuluk ilişkileri yerine AVM tercih ediliyorProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı, araştırmanın sonuçlarına ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu: “Günümüz kentlerinde bireylerin birbirlerine mesafeli ve güvensiz yaklaşımlarıyla zayıflayan güven duygusu ile kent merkezinde nüfus yoğunluğunun artması sonucu kim olduğu bilinmeyen kişilerin sayısının yükselmesi gibi etkenlerin komşuluk ilişkileri biçiminin değişmesine neden olduğu görülüyor. Bir başka önemli etken tüketim odaklı yaşam biçimi oluşturuyor. Çağdaş toplumda bireyler komşularını tanımak ve ilişkilerini güçlendirmek yerine AVM gibi tüketim mekânlarında zamanlarını geçirmeyi tercih ediyorlar.”

23 OCA 2020

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Gönül Coğrafyası Kampında konferans verdi

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Gençlik ve Spor Bakanlığı Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) tarafından düzenlenen 5’inci Tematik Kış Kampları kapsamındaki Gönül Coğrafyası Kampında konferans verdi.Konya Kutalmışoğlu Süleyman Şah Yurdunda gerçekleştirilen konferansa katılımcılar yoğun ilgi gösterdi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ve yazar Selahattin Yusuf'un katıldığı Gönül Coğrafyası Kampında Arıboğan önemli paylaşımlarda bulundu."Dünyanın ruhu değişiyor. Dolayısıyla ülkeler de politikalarını değiştiriyor" ana temasının vurgulandığı programda Arıboğan, ülkelerin siyasal politikaları ile ilgili önemli değerlendirmelerde bulundu.Öğrenciler hazırladıkları pasta ile Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan'a doğum günü sürprizinde de bulundu.  

20 OCA 2020

Doç. Dr. Barış Erdoğan: "Teknoloji ve hizmetler bekar yaşamayı kolaylaştırdı, bekarlık teşvik ediliyor"

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Gençlerimiz evlenmiyor” sözlerini değerlendiren Sosyolog Barış Erdoğan, gençlerin evliliği gereksiz bir kurum olarak görmeye başladığını ve kapitalist pazarın bekarlığı teşvik ettiğini belirtti Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Maalesef gençlerimiz genç yaşta evlenmiyor. Çoğu 30’u aşkın evleniyor ya da çoğu evde kalıyor” sözleri çok konuşulmuştu. Kimileri gençlerin evlenmek istememesini ekonomik sıkıntılara bağladı.Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Barış Erdoğan, Independent Türkçe’ye yaptığı açıklamalarda “Gençler evlenmek istemiyor mu" sorusuna cevabı şöyle oldu:“Gençler evliliği gereksiz bir kurum olarak görmeye başladılar”Bir dizi toplumsal ve teknolojik değişim gençler için evliliğin anlamını bir önceki kuşağa göre tamamen değiştirdi. Evlilik ekonomik, cinsel, duygusal, güvenlik ihtiyaçlarının karşılandığı toplum tarafından adeta kutsanmış bir kurum olarak görülürdü. Toplum modernleştikçe, her şeyin akılcılaştırıldığı, hesap edildiği bu soğuk kültürde yetişen gençler evliliği maddi manevi bir külfet, arzularının, kariyerlerinin önünde engel hatta gereksiz bir kurum olarak görmeye başladılar.Ekonomik ve iş koşullarındaki değişim de etkili olduErdoğan sözlerini şöyle devam ettirdi:Bireysel mutluluğun ve hazların kutsandığı bu tüketim kültüründe büyüyen gençler ailelerinin yaptığı fedakarlıkları kendilerinin üstlenmeyeceği açıktır. Geçmiş zamanlara göre uzun eğitim yılları, yorucu ve daha mobil ve esnek saatler içinde çalışmayı gerektiren işler, süreli kontratlarla güvencesiz iş koşulları, çocukların eğitim masraflarının artması, kentlerde konut fiyatlarının yüksekliği gibi bir dizi faktör de bu fedakarlığın altına girmekten insanları uzak tutmaktadır."Teknolojinin gelişmesi de evlilikleri azaltıyor"Erdoğan açıklamalarında gelişen teknoloji ve hizmetlerin de evliliklerin azalmasında etkili olduğunu şu sözlerle iddia etti:Ayrıca teknoloji ve gelişen hizmet sektörü evliliğin kadınlara ve erkeklere sağladığı bir takım geleneksel avantajları da ikame edebilmektedir. Örneğin yemek ihtiyacınızı karşılayacak ve evinize servis yapacak bir yemekçi, temizlikçi ve tamirci ihtiyacınızı karşılayacak bir uygulama, yeni bir partner bulacağınız buluşma sitesi, evinizin güvenliğini sağlayacak bir şirket, hastalandığınızda size bakacak sağlık sigortaları, huzurevleri evliliğe olan ihtiyacı azaltmaktadır.“Bekarlık teşvik ediliyor”Erdoğan, “Bu şartlar altında bekarlık teşvik ediliyor mu?” sorusuna da “Bilinçli ya da bilinçsiz bekarlık teşvik edilmektedir. Zira bekarlar kapitalist pazarın en iyi müşterileridir. Konut sektöründen, ev eşyalarına kadar birçok ürünün daha fazla kullanılması ve satılmasına neden olmaktadırlar. Eğlence ve turizm sektörü için de bekarlar iyi bir müşteri kitlesidir” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:Sinema, roman, televizyon dizileri gibi popüler kültür araçları da bekarlığı adeta teşvik etmekte bir norm olarak sunmaktadır. Bekar erkekler ve kadınlar her zaman film ve dizilerde klişe haline gelen yaşamları sürmemektedirler. Başarılı, eğlenen, gezen avukatlar, mimarlar, serbest meslek sahibi medyatik sterotipler insanların hayallerine seslenmektedir. Gerçekler ise bize sunulan rüyalardan çok daha farklıdır.“Bekar kalmak yeni düşünce biçimlerinin sonucu”Erdoğan sonuç olarak şu tespitte de bulundu:Sonuç olarak bekar kalmak gençlerin bireysel tercihlerinin ötesinde içinde yaşadıkları toplumdaki üretim tüketim ilişkilerinin ve bunun ortaya çıkardığı yeni düşünce biçimlerinin sonucudur.Kaynak: https://www.independentturkish.com/node/119906/haber/“teknoloji-ve-hizmetler-bekarlığı-kolaylaştırdı-bekarlık-teşvik-ediliyor”

14 OCA 2020

Üsküdar Üniversitesi akademisyenlerinden örnek karar

Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, İnkılap Kitabevi tarafından basılan ve basılacak bütün kitaplarının yayın telif ücretlerini bir yardımlaşma hareketi olan Ahbap Platformu’na bağışlama kararı aldı.Üniversite öğrencisi Sibel Ünli’nin ölümünün ardından sosyal medyada gündeme gelen yardımlaşma ve destek çağrıları akademisyenleri de harekete geçirdi.Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, İnkılap Kitabevi tarafından basılan ve basılacak bütün kitaplarının yayın telif ücretlerini bir yardımlaşma hareketi olan Ahbap Platformu’na aktaracağını açıkladı.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “Yaptığımız iyilikleri ayıp olur diye gizledik de ne oldu; sadece kötülük konuşulur hale geldi.Artık iyilikleri avaz avaz duyurma zamanı. Bugünden itibaren @inkilapkitapevi tarafından basılan ve basılacak bütün kitaplarımın yayın telif ücretlerini @ahbapplatformu'na aktarıyorum” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İDER Vakfı’na bağışlıyorÜsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof Dr Nevzat Tarhan da kitaplarının gelirini üniversitenin kurucu vakfı İDER Vakfı’na bağışlıyor. Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın kaleme aldığı, çeşitli dillere çevrilen, dünyanın çeşitli ülkelerinde de satışa sunulan ve satışı 1 milyonu aşan kitaplarından elde edilen tüm gelir, İDER Vakfı’na (İnsani Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfı) bağışlanıyor.

10 OCA 2020

Psikopolitik Güvendelik Araştırma Çalışması kapanış programı gerçekleştirildi

1 Kasım 2019 – 31 Aralık 2019 tarihleri arasında Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü ile Politik Psikoloji Uygulama Araştırma Merkezi işbirliğinde yürütülen saha araştırmasında 75 yüksek lisans ve doktora öğrencisi görev aldı. Koordinatörlüğünü Doç. Dr. Gökben Hızlı Sayar ve Dr. Öğretim Üyesi Hüseyin Ünübol’un yürüttüğü araştırmada İstanbul genelinde farklı yaş gruplarından 7200 katılımcıya psikopolitik güvendelik algıları, pozitif ve negatif duyguları ve dayanıklılık soruları yöneltildi.Üsküdar Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu tarafından onaylanan araştırmada katılımcıların kişisel bilgilerinin gizli kalmasına dikkat edildi. Araştırmanın kapanış toplantısı Çarşı Yerleşke Emir Nebi 1 Konferans Salonunda gerçekleştirildi.“Bu çalışmayla farkındalık yaratmak istedik”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Uygulamalı Psikoloji Anabilim Dalı Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin Ünübol, politik psikoloji çapınca Türkiye’de çok fazla araştırma yapılmadığı için bu tür çalışmalara yabancı olunduğunu belirtti. “Politik psikolojiyi Türkiye gibi bir ülkede bilmeliyiz. Çünkü hayatımızın her anında siyasi, politik bir takım meseleler konuşuluyor ve biz konuya dışarıdan bakıyoruz.  Politik Psikoloji hayatımızın her alanında varken böyle bir çalışmayla farkındalık yaratmak ve insanların bu konuda düşünebilmeye başlamasını istedik” şeklinde konuştu.İnsanların değişik yönlerini ele alarak çalışmalar yapılıyorÜsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji bölümü Öğr. Üyesi Ayça Ferda Kansu da politik psikoloji alanında siyasal varlık olan insanın duygular, tutumlar, değerler, kişilik ve kimlik gibi yönlerini ele alarak bir çalışma gayreti içerisinde olduklarını söyledi. Öğr. Üyesi Kansu, “Bu alanda değişik çalışmalar yapıyoruz. Geçtiğimiz seçimlerde atılan tweetleri, hocalarımızın yaptığı çalışmalar ekseninde seçimlerin ülkemiz genelindeki haritalarını inceliyoruz. Sizlerle yaptığımız gibi anket ve saha çalışmaları yapıyoruz” diyerek politik psikoloji alanında yapılan çalışmalar hakkında bilgi verdi.“Sadece gördüklerimizle sınırlı değiliz”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ise toplumun eski olayları yaşamamasına rağmen bu olayların bugününü etkilediğini söyledi. Arıboğan, “Geçmiş asla ölmüyor. Hatta geçmiş geçmiyor da. Biz bunu gerekirse iki bin yıl öncesinden çıkarıyoruz ve hiç bilmediğimiz olayların travmalarını yaşıyoruz. Bazı konularda neden bu kadar agresif olduğumuzu bilmiyoruz. Bu aslında bizim toplumsal bir varlık olmamızdan kaynaklanıyor. Belleğimiz aynı zamanda kolektif ve tarihsel bir belleğin parçası. Sadece gördüklerimizle sınırlı değiliz” ifadelerini kullandı.“Topluluğu toplum yapan şey kolektif bellek ve hatırlamalardır”Toplumun bizzat yaşamadığı olaylar için neden anma törenleri düzenledikleri hakkında değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Arıboğan, “Bir topluluğu toplum yapan şey kolektif bellek ve hatırlamadır. Ortak hikâye ve tarihimizin varlığıdır bizi topluluk haline getiren. Bütün siyasal ve sosyal topluluklarda ortak bir hikâyenin olduğunu görürsünüz. İster mezhep ya da mahalle olarak bir arada bulunun ‘large grup’ dediğimiz şey toplu halde gelen ve ortak bağlantılar kuran kişilerdir. Bu bakımdan hatırlama arayışı anlamında anma eylemlerini çok önemli bir noktaya getiriyoruz.” dedi.Etkinlik sonunda bilgi yarışması yapıldı ve kazananlara Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın Duvar kitabı hediye edildi.Programın sonunda araştırmaya katılanlara teşekkür belgesi taktim edildi. Toplu fotoğraf çekiminin ardından program sona erdi.

08 OCA 2020

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan Politik Psikolojiyi anlattı

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Direktörlüğü koordinatörlüğünde Politik Psikoloji Kulübü “Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ile Politik Psikolojiyi Tanıyalım” etkinliği düzenledi.  İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan politik psikoloji ile ilgili önemli paylaşımlarda bulundu.Merkez Yerleşkede gerçekleşen etkinliğe öğrenciler yoğun ilgi gösterdi.“Sadece bireysel psikoloji üzerinden olaylara bakılmamalı”Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, politik psikolojinin kendi hayatında çok önemli bir değişime neden olduğunu belirterek politik psikoloji sayesinde yepyeni bir boyut ile yepyeni bir anlayış geliştirdiğini söyledi. Arıboğan, politik psikolojinin toplumların psikolojisini anlamanın ve psikoloji ile ilgilenenlerin sadece bireysel psikolojiler üzerinden olaya bakmamaları gerektiğini vurguladı.“Sosyologlar, toplumun psikolojisini göz ardı edemez ”Arıboğan, politik psikolojinin toplumsal olaylara bakış ve değerlendirmede psikolojik bir pencere açarak hizmet verdiğini ifade etti. Arıboğan, “Toplumların, ulusların bir takım reaksiyonları var tıpkı insanlar gibi travmatize olabiliyorlar korkabiliyorlar öfkelenebiliyorlar öç alma duygusu ile donanabiliyorlar. Sosyologlar, sosyoloji toplumunu anlamaya dayalı olduğu için toplumun psikolojisini göz ardı edemez” dedi.  “Zaman zaman aşkın politik psikolojisine bile girebilirsiniz”Politik psikolojide her gün çalışılabilecek mevcut birçok konu olduğunu söyleyen Arıboğan, yalnızlık duygusunun, inanç duygularının ve kadına karşı şiddetin politik psikoloji boyutunun bulunabileceğini ifade etti. Arıboğan, “Zaman zaman aşkın politik psikolojisine bile girebilirsiniz yani egemenlik ilişkisi üzerinden başka bir bakış açısı ile değerlendirebilirsiniz” ifadelerini kullandı.Etkinlik sonrası Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan merak edilen soruları yanıtladı.Program toplu fotoğraf çekimi ardından sona erdi.

03 OCA 2020

ABD ve İran gerilimi uzun vadede iki ülkenin çıkarına mı?

Amerika’nın gerçekleştirdiği operasyonda İran Devrim Muhafızları Ordusu'na (DMO) bağlı Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani öldürüldü. Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin beklenen bir gelişme olduğunı belirten uzmanlar, “ABD ve İran arasındaki nispeten düşük yoğunluklu gerilim ve çatışma ortamının her iki ülkenin uzun vadeli çıkarlarına hizmet ettiği ve bu nedenle daha fazla tırmanmadan bu şekilde devam edeceği değerlendirilmektedir. Çünkü ABD ve Batı‘nın asıl hedefi, İran coğrafyası değil, İsrail’in komşularını kapsayan Doğu Akdeniz ile Basra Körfezi arasındaki bölgedir” diye konuştu. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslarararası İlişkiler Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Fehmi Ağca, Kasım Süleymani’nin öldürülmesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu:“Büyükelçilik saldırısında etkili bir isim”“ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’ne yaptığı saldırılar sonrası, Haşdi Şabi milislerini hedef alan ABD saldırısı sonucu Kasım Süleymani’nin öldürülmesi beklenen bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Süleymani’nin Haşdi Şabi milislerinin üslenmiş olduğu bölgede bulunması ve onunla birlikte bir Haşdi Şabi komutanın da öldürülmesi, büyükelçiliğe yapılan saldırılarda Süleymani’nin bizzat etkili olduğunu göstermektedir.“Mezhepçi politikaların icrasında önemli rol oynadı”Kasım Süleymani, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı olarak, Irak, Suriye ve Lübnan’da İran’ın mezhepçi ve yayılmacı politikalarının icrasında ve bu bölgelerde iç savaş ve kargaşa ortamının oluşmasında önemli rol oynamıştır. Eğer, İran özellikle Suriye’de, bu yayılmacı ve mezhepçi politikalar yerine, demokrasi ve insan haklarının korunması için yoğun çabalar gösteren Türkiye ile iş birliği yapsaydı, ABD ve diğer Batılı emperyalist güçlerin planladığı senaryolar doğrultusunda bölge terör ve iç savaşlarla parçalanmaz ve yıkıma uğramazdı.”“ABD’nin amacı İsrail’in güvenliğini tehdit edebilecek gücün oluşmasını engellemek”ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik dış politikasının birinci önceliğinin, İsrail’in güvenliğine tehdit teşkil edebilecek herhangi bir gücün oluşmasını veya yükselmesini engellemek olduğunu belirten Fehmi Ağca, “İran’ın mezhepçi ve yayılmacı politikası, ABD tarafından, kendi hedeflerini gerçekleştirmek ve bölgenin parçalanmış ve ihtilaflı yapısını sürdürmek için elverişli bir gerekçe olarak kullanılmaktadır. ABD, böylece İran karşıtı ülkeleri kendi safına çekmek için daha kolay ikna edebilmekte ya da zorlamaktadır. Bu nedenle, ABD’nin İran rejimini yıkmak gibi bir amacının olmadığı söylenebilir”  dedi.“ABD – İran gerilimi devam edecektir”Dr. Öğretim Üyesi Fehmi Ağca, “ABD ve İran arasındaki nispeten düşük yoğunluklu gerilim ve çatışma ortamının her iki ülkenin uzun vadeli çıkarlarına hizmet ettiği ve bu nedenle daha fazla tırmanmadan bu şekilde devam edeceği değerlendirilmektedir. Çünkü ABD ve Batı‘nın asıl hedefi, İran coğrafyası değil, İsrail’in komşularını kapsayan Doğu Akdeniz ile Basra Körfezi arasındaki bölgedir” diye konuştu.

27 ARA 2019

Tarhan: “Batı’daki Türk korkusunun oluşmasında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın sembolik bir değeri ve anlamı var”

Üsküdar Üniversitesi ve İstanbul’daki Merzifonlular Platformu tarafından düzenlenen panelde Osmanlı devlet adamı, Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, vefatının 336. yıldönümünde “insani, askeri ve tarihi” yönleriyle anıldı. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, tarihimizde hep başarıların ele alındığını söyledi. Geçmişte yaşayan liderlerin ve olayların geçmişten ders alınması amacıyla Harvard Üniversitesi’nde psikohistory olarak ele alındığını belirten Tarhan, “Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı psikohistory olarak da ele almak gerekir. Batı’daki Türk korkusunun oluşmasında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Türk sembolik bir değeri ve anlamı var.” Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşkesi Nermin Tarhan Konferans Salonunda düzenlenen programda Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, vefatının 336. yıldönümünde “insani, askeri ve tarihi” yönlerinin ele alındığı bir panelle anıldı.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yaşanan travmalarla yüzleşmek gerekiyor”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, panelin açılış konuşmasında Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın bilimsel çevrelerde konuşulan tarihi bir isim olduğunu, Merzifonlular olarak İstanbul’daki Merzifonlular Platformu ile ortak bir panel düzenleyerek insani, askeri ve tarihi yönleriyle ele alıp günümüze doğru bilgiler aktarmanın bir sorumluluk olarak gördüklerini söyledi. Tarhan, “Tarihin yaşatılması, bunların gençlere aktarılması çok önemli. İnsanın kişilik dinamikleri ile toplumun toplumsal dinamikleri birbirine çok benziyor. Kişi geçmişinden ders almıyorsa geleceği ile ilgili doğru kararlar veremez. Aynı şekilde toplum da geçmişiyle ilgili doğru analizler yapmazsa eğer yanlış bir bakış açısıyla giderse gelecekle ilgili doğru karar veremez. Yaşanan hayat olayları ve travmaları ile de insanın yüzleşmesi gerekiyor. Yaşanan bir olay varsa yasının tutulması gerekiyor. Yapılan hatalar varsa onların analiz edilmesi gerekiyor ve onun üzerine gidilmesi gerekiyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Psiko History, tarihi olayların psikolojik arka planlarını araştırıyor”Bizim tarih kültürümüzde maalesef tek taraflı bakış olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Halbuki dünyada ilk kez Harvard Üniversitesi tarihteki olayları farklı bakış açısı ile ele aldı ve Psiko History diye bir bölüm açtı. Psiko History’de tarihteki olayların psikolojik arka planları araştırılıyor. Özellikle liderlik hataları, bunun sonucunda neden bu hataların yapıldığı, bu hataların tekrarlanmaması için neşer yapılabilir? Bunlar araştırılıyor. Hem politik psikoloji ile ilgili hem de tarihteki olaylara farklı bakış açısı ile yaklaşılmaya çalışılıyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Viyana’da  sembolik bir isim”Kendilerini bu paneli düzenlemeye iten şeyin geçen yıl Viyana’ya yaptığı ziyarette oluştuğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Viyana kuşatmasının hala o topraklarda izlerinin olduğunu ve özellikle yaşatıldığını söyledi. Tarhan, şunları söyledi: “Askeri bir müze olan Arsenal Müzesi’nde Paşa’nın kuşatmadaki çadırı ve silahları aynı şekilde duruyor. Savaşta topladıkladıkları Osmanlı silahlarını ve kendi silahlarını da sergiliyorlar. Viyana askeri birliklerinin silahları o kadar eski ki,  Osmanlı’nın silahları çok daha gelişmiş görünüyor. O dönemin süper gücü olduğu anlaşılıyor.  Mustafa Paşa’nın karargahını kurduğu bir tepe var, Türk Tepesi deniyor. Oraya bir kilise yapılmış. Papa buraya gelip cübbesini hediye ediyor. Viyana’nın Batı dünyasında aslında tarihi sembolik bir anlamı var. Burası Türkler’in durdurulduğu yer olarak görülüyor, bir nevi zafer anıtı gibi. Viyana kuşatmasının 1683 – 1983 tarihli bir de anıt var. 300’üncü yılda özel bir törenle anmışlar. Bunu yaşatıyorlar. Bu yaşatma aynı zamanda milli bir değer ve özgüven kazanma olarak kabul ediliyor. Türklerin vermiş olduğu savaşın fotoğrafları bazı yerlerde asılı duruyor. Bu mücadele onların da genetik kodlarına işlenmiş. Batı’daki Türk korkusunun oluşmasında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Türk sembolik bir değeri ve anlamı var. Bizim bunu yaşatmamız gerekiyor”Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Neden başarılı olamadığını da sorgulamalıyız”Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın tarihte oluşturduğu izin ve ruhun bizim tarihimizde de yaşatılması gerektiğini belirten Tarhan, “Tarihe hep övünerek yaklaşmak yerine eleştirel bakış açısıyla da yaklaşmalıyız. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, 300 bin kişilik orduyu o şartlarda İstanbul’dan alıp oraya nasıl götürdü? O zamanın şartlarında nasıl başardı bunu? Bu büyük bir askeri zekadır. Peki bu askeri zeka nasıl oldu da yenildi? Bir adım daha atılıp şehir alınabilecekken neden alınamadı? Biz hep eomuzun hoşuna giden, Kırım ihanet etti diyoruz. Peki bu ihanete neden olacak ne gibi dinamikler var? Ne gibi hatalar yapıldı? Bunu da sorabilmemiz lazım. Bu mücadeleyi neden kaybettiğini psiko tarih olarak da ele almalıyız.  Onu kuşatma sırasında gereğinden fazla öven askerler, kumandanlar onda bir başarı zehirlenmesi yaratmış olmalı ki yenilgiyi öngöremedi. O yüzden sadece askeri olarak değil birçok yönden ele alınması gereken bir tarihe sahip” diye konuştu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Psikohistory olarak da ele almak gerekir”Tarihteki inatçı ve kucaklayıcı olmayan liderlerin zaman zaman hatalar yaptığını belirten Tarhan, “Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı psikohistory olarak da ele almak gerekir. Yabancıların da incelediği çok büyük bir komutan. Böyle bir komutanın böyle bir hatayı yapması askerş tarihçiler tarafından da analiz edilmelidir” dedi. Tarhan, Kara Mustafa Paşa’nın asaletiyle de tanınan bir devlet adamı olduğunu kaydetti.İstanbul’daki Merzifonlular Platformundan Necdet Almaç da Sadrazam Kara Mustafa Paşa ile ilgili gerçeklerin genç kuşaklara aktarılmasını amaçladıklarını belirterek “Gençlerimizin tarihi gerçeklerle ilgili bilgilendirilmesine çok önem veriyoruz. Sadrazam Kara Mustafa Paşa’yı anmak, yad etmek, insani ve tarihi yönlerini objektif olarak değerlendirmek istedik. 624 yıl hüküm süren Osmanlı tarihinde önemli bir yeri olan Sadrazam Kara Mustafa Paşa internet ortamında araştırıldığında 173 bin kaynakta kendisi ile ilgili bilgi bulunmakta. Yabancı dilde hazırlanan kaynakların sayısı ise 73 bin. Paşa hakkında hem Türkçe hem de yabancı dilde bu kadar fazla kaynağın olması onun Osmanlı tarihinde ve Avrupa’da ne kadar önemli bir isim olduğunu, etkilerinin bugün de devam ettiğini gösteriyor” dedi.Doç. Dr. Hadiye Odabaşı: “İnsanlar gibi toplumlar da hafızalarıyla var olurlar”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Hadiye Odabaşı, insanların hafızalarıyla var olduğu gibi toplumlar için de hafızanın ve geçmişin çok önemli olduğunu belirterek “Bizim toplumumuz ve milletimiz şanslı bir millet. Çünkü bizim muazzam bir mirasımız var. Kadim tarihimiz içerisinde hatırlayacağımız nice kıymetli sima var. Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa da bu simalardan bir tanesi. 17. Yüzyıl Osmanlısının ünlü sadrazamı ve veziriazamı. Kendisini tarihe kazandırdıklarını bir kez daha hatırlayacağız” dedi.İnsani, askeri ve tarihi yönleriyle anıldıFatih Sultan Mehmet Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdülkadir Özcan, panelde yaptığı konuşmada Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihine değinerek Sadrazam Kara Mustafa Paşa’nın 17. Yüzyılda yaşayan çok başarılı bir devlet adamı olmasına rağmen yanlış bir döneme denk geldiğini söyledi. “Osmanlı devleti 17. Yüzyıla gelindiğinde mevcudu muhafaza siyaseti gütmek zorunda kaldı. Benim naçizane kanaatime göre 17. Asır kayıp bir asırdır. Kara Mustafa Paşa da yanlış zamanda gelmiş bir siyasetçidir. Merzifonlu 16. Yüzyılda gelseydi çok daha başarılı olurdu. Yanlış dönemde geldi” dedi. Özcan, “Kara Mustafa Paşa çok değerli bir Türk komutandır. Kendine verilen görevi en iyi şekilde yerine getirdi. Biz kendisini yargılayamayız. Olayları değerlendirir, sonuca bakarız.Kocaeli Üniversitesi’nden Dr. Öğretim Üyesi Ersin Kırca da Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın dünya genelinde birçok kaynakta kendisinden pek çok yönüyle bahsedildiğini anlattı.Program Kurucu Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın katılımcılara plaket takdimi ve fotoğraf çekimiyle sona erdi.

27 ARA 2019

Göç, Popülizm ve Uluslararası Düzen semineri düzenlendi

 Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (İngilizce) Bölümü Göç, Popülizm ve Uluslararası Düzen başlıklı bir bölüm semineri gerçekleştirdi.Seminere Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Selin Dingiloğlu, Dr. Öğr. Üyesi Selin Karana Şenol, Dr. Öğr. Üyesi Gökser Gökçay katıldı.Beyin göçünün özellikleri anlatıldıDr. Öğr. Üyesi Selin Dingiloğlu, Nitelikli Türk İş Gücünün Göçü: Yurdunu Yurt Bulmak için Terk Etmek (New Trends in Turkish Highly-Skilled Migration: Leaving Home to Find Home) başlıklı sunumunda Türkiye özelinde beyin göçünün özellikleri, nedenleri ve çıktılarıyla ilgili değerlendirmelerde bulundu.Siyasette popülist liderler ile ilgili sunum yapıldı Dr. Öğr. Üyesi Selin Karana Şenol ise Güncel Küresel Siyasette Popülist Liderler (Populist Leaders in Contemporary Global Politics) başlıklı sunumunda popülizmin tanımı ve ortaya çıkış koşulları ile popülist liderlerin ortak ve ayırıcı özellikleri hakkında tespitlerde bulundu.Liberal dünya düzeninin ve kapitalizm anlatıldıDr. Öğr. Üyesi Gökser Gökçay, Efsaneleştirdiğimiz Uluslararası Liberal Düzenin Sonu (The End of the Liberal International Order As We Mythologized It) adlı sunumunda liberal dünya düzeninin ve kapitalizmin efsaneleştirilen tarafları üzerinde durarak uluslararası düzenin nasıl bir dönüşüm geçirdiği konusundaki farklı yaklaşımlara değindi.

25 ARA 2019

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan Pendik Kariyer günlerinde konuştu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Pendik Belediyesi, Pendik İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve Pendik Rehberlik Araştırma Merkezi tarafından lise öğrencilerine yönelik düzenlenen “Pendik Kariyer Günleri” etkinliğine konuşmacı olarak katıldı. Arıboğan, “Çölleşen Dünyada İyiliği Yeşertebilmek” konusunda seminer verdi.Pendik Belediyesinde bulunan birçok lise öğrencisinin katıldığı etkinlik Yunus Emre Kültür ve Sanat Merkezinde düzenlendi.Arıboğan, kötülük ve iyilik kavramları ile ilgili bilgi verdiKötülük ve iyilik kavramları ile ilgili bilgi veren Arıboğan, devrimsel bir dönüşümün içerisinde bulunduğumuzu belirterek hayatın endüstri 4.0, robotik, yapay zekâ, blockchain gibi uygulamalar ile sınırlı durumda olduğunu ifade etti.Program sonrası konuşmalarından dolayı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’a plaket taktim edildi.

16 ARA 2019

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan Kültürel Diploması Çalıştayına katıldı

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Yunus Emre Enstitüsünün düzenlediği Kültürel Diploması Çalıştayına katıldı.Kültürel Diplomasi Akademisi eğitimcilerinin katıldığı çalıştaya Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın yanı sıra Yunus Emre Enstitü Başkanı Prof. Dr. Şeref Ateş, Tarihçi, Akademisyen ve Yazar İlber Ortaylı da katıldı.Türkiye’nin kültür diplomasisi faaliyetlerini yürüten Yunus Emre Enstitüsü, Türkiye’nin uluslararası alanda bilinirliğini, güvenirliğini ve itibarını artırmayı amaçlamaktadır. 

10 ARA 2019

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Bir kelebeğin kanat çırpması bütün bu coğrafyayı etkiliyor”

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Direktörlüğü koordinatörlüğünde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Kulübü “Ortadoğu'da Değişen Güç Dengeleri ve Vekâlet Savaşları: Suriye, Libya, Yemen" etkinliği düzenledi. Etkinliğe Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ve Yeditepe Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın katıldı.Nermin Tarhan Konferans Salonunda düzenlenen etkinliğe katılımcılar yoğun ilgi gösterdi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Bir kelebeğin kanat çırpması bütün bu coğrafyayı etkiliyor”Orta Doğu’nun bir dar tanımlaması bir de geniş tanımlaması olduğunu belirten Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, etki alanı bağlamında dar tanımlama, Arap Yarım Adası ve onun çevresi olduğunu söyledi. Arıboğan, “Burada bir zincirleme reaksiyon oluşuyor yani bir yerde oluşan bir kelebeğin kanat çırpması bütün bu coğrafyayı etkiliyor. Özellikle enerji havzalarının merkezinde yer alması dolayısıyla 2 büyük havza da yani hem Hazar bölgesi hem de Orta Doğu’yu kapsıyor. Bütün dünyada etki yaratabilecek bir etkinliğe sahiptir” şeklinde konuştu.  Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın: “İngiltere’nin ortaya koyduğu 4 ana unsur barışa engel oldu”Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın, Osmanlı topraklarının kaybedilmesi üzerine İngiliz ve Fransız hâkimiyetinin kurulduğunu ama bunun barışı getiremediğini ifade etti. Çaşın, barışa engel olan sebebinin İngiltere’nin milliyetçilik bağlamında ortaya koyduğu 4 ana unsur olduğunu söyledi ve ekledi. “Yunan Milleti, Ermeni Milleti,  Kürt Milleti ve Arap Milleti. Kürtler bizimle beraber savaştı ve kazandık Kurtuluş Savaşını. Yunanlar, İngiliz rütbeliler maalesef Sakarya’ya kadar gelmeyi başardı ama oradan geri döndüler. Ermenistan, devlet sahibi olamadı, Araplar maalesef Ortadoğu akan esas kanın sebebi geldiğimiz noktadaki mezhepçilik kavgası. ” şeklinde belirtti.  Programın sonunda İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın’a katılımlarından dolayı plaket takdim etti.Toplu fotoğrafın ardından etkinlik sona erdi.

09 ARA 2019

Psikoloji Kulübü ile “Men Of Honor” Film Analizi

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Direktörlüğü koordinatörlüğünde, Psikoloji Kulübü “Men Of Honor Film Analizi” etkinliği gerçekleştirdi. Programa İnsan Toplum Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Tayfun Doğan katıldı.Öğrenciler ile filmi izleyen Doç. Dr. Tayfun Doğan film sonunda soru-cevap eşliğinde film analizi yaptı. Doğan, Men Of Honor filmi ile ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.Toplu fotoğraf çekimi ardından program sona erdi.

09 ARA 2019

Prof. Dr. Arıboğan, Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nın konuğu oldu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nın düzenlediği Divan Sohbeti programının konuğu oldu. Arıboğan, “Duvarların Ötesi ve Değişen Dünya” konusunda önemli değerlendirmelerde bulundu.8 Aralık tarihinde Cemile Sultan Korusunda gerçekleşen programa Boğaziçi Üniversitesi öğrenci, mezun ve mensupları yoğun ilgi gösterdi.Prof. Dr. Arıboğan, Duvarların Ötesi ve Değişen Dünya’yı anlattı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Duvarların Ötesi ve Değişen Dünya başlıklı konuşmasında değişen dünya karşısında insanları gelecekte sosyolojik, ekonomik ve siyasi açıdan nelerin beklediğine dair önemli paylaşımlarda bulundu.  Boğaziçi Yöneticiler Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Bahattin Aydın, konuşmalarından dolayı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’a hediyesini taktim etti.

07 ARA 2019

Üsküdar Üniversitesi İstanbul'un Yalnızlık haritasını çıkardı

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü tarafından düzenlenen Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu kapsamında İstanbul’un yalnızlık haritası açıklandı. Şehrin 39 ilçesinde yapılan araştırma sonuçlarına göre, İstanbulların yarısından fazlası kendini yalnız hissediyor.En yalnız grup ise gençlerÜsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü tarafından yapılan “Yalnızlık Araştırması”nın çarpıcı sonuçları, Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi’nce düzenlenen Yalnızlık Sempozyumu’nda paylaşıldı.Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı önderliğinde, Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk tarafından yürütülen çalışma kapsamında; 2019 yılının Kasım ayı boyunca İstanbul’un 39 ilçesinde yaşayan 18-55 yaş arasındaki 1300 kişi ile görüşüldü.İstanbul’da yaşayan farklı yaş, cinsiyet, eğitim ile sosyo- ekonomik sınıfa ait bireylerin “yalnızlık algısı” incelendi. Yürütülen çalışma ile katılımcıların yalnızlık hissi, yalnızlığa yol açan sebepler ve yalnız hissedildiğinde yapılan aktiviteler üzerine kaydettikleri düşünceler karşılaştırmalı olarak ele alındı. Yapılan anket ve görüşmeler sonrasında İstanbul’un Yalnızlık Haritası çıkarıldı. İşte Yalnızlık Haritası’nın çarpıcı sonuçları.Yüzde 53’ü yalnız hissediyor Araştırmaya katılanların yüzde 53’ü kendilerini sıklıkla ya da ara sıra yalnız hissettiklerini belirtirken; buna ek olarak yüzde 36’sı yalnız kaldığında mutsuz hissediyor.Kendini en yalnız gençler hissediyor!  Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencileri ve Method Araştırma Şirketi ekibi tarafından yapılan araştırma bulguları ve ilk veri analizlerine göre; kendini en fazla yalnız hisseden grup gençler, bekarlar, dul/boşanmış kişiler, gelir düzeyi düşük olanlar, göçmenler, yalnız yaşayanlar ya da arkadaşlarıyla birlikte evde ya da yurtta yaşadığını belirten öğrenciler.Kadınlar da erkekler de eşit derecede yalnız Yalnızlık araştırmasının sonuçlarına göre, yalnızlık ve bu hissiyatın ortaya çıkardığı mutsuzluk duygusunda cinsiyet farklılığının bir rolü yok. Geleneksel olarak duygularını dışa vurmakta daha temkinli davranan erkekler de yalnızlık ve mutsuzluktan, kadınlarla eşit oranda etkileniyor.Sosyal medya kullanımı azaltılmalı… Çalışmaya katılan İstanbulluların yalnız kaldıklarında en fazla yaptıkları aktivitelerin başında internette zaman geçirmek geliyor. Ayrıca insanlar yalnızlık hissettiklerinde uyumayı, temizlik ya da yemek yapmayı ve çoğunlukla Youtube videoları izlemeyi tercih ettiklerini belirtmişlerdir.Yalnızlık hissini azaltmak için neler yapılabilir? Araştırma sonuçlarına göre yalnızlık hissi ile baş edebilmenin en iyi yolu aileyle vakit geçirmek ve sevdiklerinizle sohbet etmekten geçiyor. Ayrıca misafir ağırlamak, derneklere ya da sosyal gruplara katılım ile dini ya da spiritüel ritüellerde bulunmak da diğer önemli iyileştirici önlemler olarak karşımıza çıkıyor. İstanbul’un yalnızlık haritası basın yansımaları:

06 ARA 2019

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Dijital bağımlılık yalnızlığın sebeplerinden biri”

Üsküdar Üniversitesi tarafından “21. Yüzyılda Birey, Toplum ve Yalnızlık” başlığı ile düzenlenen Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu’nda “yalnızlık” çok boyutlu bir şekilde ele alınıyor. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yalnızlığın birey ve toplum üzerindeki psikolojik etkilerine değindi. Dijital bağımlılığın da yalnızlığın sebeplerinden birisi olduğunu kaydeden Tarhan, gençlerde sosyal izolasyon ve psikolojik izolasyonun çok fazla olduğunu söyledi. Dünyada yapılan çalışmalarda gençler arasındaki yalnızlık oranlarının yaşlılara oranla yüksek çıktığını belirten Tarhan, “Genellikle beklenen yalnızlığın yaşlanınca artmasıdır. Bütün ezberler bozuldu. Gençlik ve ergenlik dönemi sosyalleşme dönemidir. Bu dönemde genç kendini yalnız hissediyor. Bu durum insanlığın geleceği açısından risk oluşturuyor” dedi. Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşke Nermin Tarhan Konferans Salonunda düzenlenen sempozyumda bireysel bir kavram olarak karşımıza çıkan “yalnızlık”, ortaya çıkardığı sonuçlar ve toplumsal etkileriyle tartışıldı.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Depresif yalnızlık olgusu bireysel ve toplumsal bir sorundur”Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı ve sempozyum koordinatörü Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, yalnızlığın yeni bir olgu olmadığını ancak bireyselleşmenin oldukça yükseldiği çağdaş dünyada sıkça görüldüğünü belirterek “Hatta bazı mekânsal ve kültürel yapılar açısından oldukça sıradanlaşan bir olguya dönüşüyor. Yüz yüze ilişkilerin oldukça zayıfladığı, tahammülsüzlüğün arttığı, toplumsal güvenin azaldığı, egoların şişirildiği bu dönemde artan depresif yalnızlık olgusu hem bireysel hem de toplumsal bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilimsel araştırmalar yalnızlık durumunun başta ruh sağlığı olmak üzere fiziksel ve zihinsel sağlık açısından ciddi bir risk olduğunu gösteriyor” dedi. Yalnızlığın diğer taraftan tek başına olumsuz bir durum olmadığını kaydeden Süleymanlı, tek başınalık ve seçilmiş yalnızlık olarak nitelendirilen yalnızlık türlerinin maddi ve düşünsel yaratım için önemli bir ortam oluşturduğunu da ifade etti.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Toplumun büyük kesimi yalnız hissediyor”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan ise "Modernizmin Kâbusu Yalnızlık" başlıklı açılış konferansında, yalnızlığın birey ve toplum üzerindeki psikolojik etkilerine değindi.Dünyada yalnızlığın bilimsel araştırmalarda ön plana çıkarılan bir konu olduğunu ifade ederek sözlerine başlayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Büyük evler, küçük aileler; yüksek zekâ daha az ilişki; sosyal medyada yüzlerce arkadaşa rağmen gerçek bir dosta sahip olunamaması bugünün gerçeği olarak karşımıza çıkıyor. Sosyal ve ekonomik anlamda hareketlilik olmasına karşın toplumun büyük kesimi yalnızlık yaşıyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Gençlerin yüzde 40’ı yalnız hissediyor”Gelişen teknolojiyle beraber yalnızlığın insanlar üzerindeki etkilerine işaret eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İngiltere’de 8,5 milyon insanın yalnız yaşaması üzerine ülkede “Yalnızlık Bakanlığı” kurulması ile ilgili çalışmaların sürdüğünü söyledi.İngiltere’de Manchester Üniversitesi ile BBC’nin ortak yaptığı 55 bin üzerinde kişinin katıldığı çalışmaya değinen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Yalnızlığın Anatomisi” isimli bu çalışmanın dünyanın en geniş çaplı araştırma olduğunu kaydederek “Bu çalışmanın sonuçlarında 16-24 yaş arasında yalnızlık oranı yüzde 40 olarak tespit edilmiş. İleri yaşlarda bu oran yüzde 27. Beklenenin tersi bir oran çıktı. Genellikle beklenen yalnızlığın yaşlanınca artmasıdır. Bütün ezberler bozuldu. Gençlik ve ergenlik dönemi sosyalleşme dönemidir. Hem aileye bağlı hem özgür hissetmesi gereken bir dönemdir. Bu dönemde genç kendini yalnız hissediyor. Bu durum insanlığın geleceği açısından risk oluşturuyor. Bu kişiler 40-50 yıl sonra daha da yalnız hissedecek. Bu kişiler arasında intihar oranları daha yüksek” diye konuştu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Sosyal güven duyguları düşük kişiler yalnızlık hissediyor”Prof. Dr. Nevzat Tarhan, söz konusu çalışmaya göre ayrımcılığa maruz kalanların kendini yalnız hissettiğini belirterek “Yalnızlıktan utanılıyor. Yalnız insanların empati ihtiyaçları daha yüksek. Sosyal güven duyguları düşük, on-line arkadaşları daha çok. Engellilik ve sağlık sorunları olan kişiler daha fazla yalnızlık hissediyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Gençlerde sosyal izolasyon çok fazla”Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yalnızlaşmanın insanı ruhsal açıdan etkilediğini belirterek “Yalnızlığın, içe kapanmanın yoğun şekilde yaşandığı şizofreni gibi bozukluklar var. Şizoid tipi kişilik özellikleri var. Kaçıngan kişilik özellikleri var. Bu kişiler kalabalıklar içerisinde yalnızdırlar. Gençlerde sosyal izolasyon ve psikolojik izolasyon çok fazla. Dijital bağımlılık da yalnızlığın sebeplerinden birisi” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Batı ülkeleri Kaliforniya Sendromu yaşıyor”Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 1995 yılında Amerika’nın Oklahama eyaletinde Timothy McVeigh tarafından gerçekleştirilen ve 168 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırıdan bahsederek kötücül duygular sergilemek için psikolojik olarak hasta olmanın şart olmadığını söyledi. Batı medeniyetlerinin Kaliforniya Sendromu yaşadığını kaydeden Tarhan sözlerine şöyle devam etti; “Bu sendromun hedonizm, narsizm, yabancılaşma ve yalnızlık, mutsuzluk gibi belirtileri var. Sendromu yaşayan insanlar empati yoksunu, kimseyi beğenmiyorlar, güç elindeyse kendilerini en büyük görüyorlar” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan’dan yalnızlıkla mücadele etmek için tavsiyelerProf. Dr. Nevzat Tarhan, yalnızlıkla mücadele etmek için rastgele iyilikler yapılması gerektiğini belirterek “’Ben yalnızım benimle ilgilenin’ diyen insan yalnız kalır. Ama kişi, ‘Yalnız kim var onunla ilgileneyim’ derse çok dost bulur. Yalnızlığa çözüm de bunun içerisinde. Yalnız insanlara nasıl yardım ederim diye rastgele iyilik projeleri yapmamız lazım. Rastgele iyilik projeleri diğer insanların yalnızlığını giderir. Bencil insanlardan uzak durmak, sosyal kulüplere girmek yararlı olabilir. Hedef arkadaşın olsun. İnsanları özellikle yakın çevreni dost kabul et” dedi.Prof. Lars Fredrik Svendsen: “Yalnızlık, tek başına olmakla karıştırılıyor”Sempozyumda Norveç Bergen Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Lars Fredrik Svendsen, “Güven ve Yalnızlığın Politikası” başlıklı bir konuşma yaptı. Yalnızlığın, bir insanın başkalarıyla bağlantı kurma ihtiyacının tatmin edilmediğini ifade eden duygusal bir cevap olduğunu belirten Svendsen, “Yalnızlığın bir duygu olduğunu akılda tutmak önemlidir çünkü çoğu zaman diğer fenomenlerle, özellikle tek başınalıkla karıştırılır. Ancak yalnız olmak ve tek başına olmak iki ayrı olaydır. Her ikisi de mantıksal ve deneyim açısından birbirlerinden bağımsızdır. Yalnızlığı sosyal bir geri çekilme olarak tanımlayabiliriz: İlişkilere olan ihtiyacımızın karşılanmadığını bize bildiren bir rahatsızlık hissi. Bunu sosyal bir acı olarak da tanımlayabiliriz” dedi.Doğu Avrupa ve Kuzey Avrupa en yalnız olanlarYalnızlık konusunda gençler, 16-24 yaşları arasındakiler, yaşlılar, göçmenler ve engelliler gibi bazı grupların diğerlerine göre daha çok risk taşıdığını belirten Svendsen, “Bireyin ne dereceye kadar yalnız hissettiği noktasında anahtar faktörlerden biri bireyin ikamet ettiği ülkedir. Bunun aslında yaştan daha çok etkisi vardır. Avrupa’da, Doğu Avrupa vatandaşları net olarak en çok yalnız olanlardır; öte yandan Kuzey Avrupalılar en az yalnız olanlardır. Ayrıca İtalya, Yunanistan ve Portekiz gibi Güney Avrupa ülkelerinde de yüksek oran vardır ancak bu oran Doğu Avrupa kadar yüksek değildir” dedi.Güven ve yalnızlık arasındaki ilişki oldukça güçlüdürBireyselleşmenin güvende düşüşe yol açtığı ve yalnızlık artışına yol açtığı yönündeki hipotezin  yanlış olduğuna değinen Prof. Svendsen, şunları söyledi:“Aksine, tam tersi geçerlidir. Öyleyse, birileri, kitlesel bireyselleşme çağında neden önemli bir güven artışı ve yalnızlık düşüşü görmediğimizi sorabilir. Kısa ve öz olarak bu, bireyselleşme meselelerinden çok daha fazlasıdır. Hem ekonomik hem de etnik olarak toplumlar daha az homojen hale geldiğinde, güven düşme eğilimindedir. Ekonomik krizler, güven ve benzeri şeyleri bozar. Güven ve yalnızlık arasındaki ilişki oldukça güçlüdür. Hem bu fenomenlerin hem de bireyselleşme arasındaki ilişki zayıftır, çünkü diğer birçok faktör rol oynamaktadır, ancak yine de önemlidir. Güvensizlik ve yalnızlıkla mücadele etmek istiyorsanız, bireyselleşmeyi azaltmayı değil, teşvik etmeyi amaçlamalısınız. Eğitimi teşvik etmeli ve eşitliği hedeflemelisiniz. Daha fazla eğitimli insanlar, daha az eğitimli olanlardan daha yüksek güven seviyelerine ve daha düşük yalnızlık seviyelerine sahiptir. Bireycilik özünde eşitlikçidir, soyut olarak bütün bireylerin özdeş olması anlamındadır. Bunlar temelde vatandaşlardır, ailelerin veya grupların üyeleri değillerdir.”Prof. Dr. Arıboğan, yalnızlığın politik sonuçlarını değerlendirdiSempozyumun öğleden sonraki oturumunda yalnızlık kavramı politik, felsefi, sosyolojik açıdan değerlendirildi.Sempozyuma Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Yalnızlık ve Politik Sonuçları” başlıklı sunumu ile katıldı.Doç. Dr. Çiğdem Yazıcı: “Felsefe eskiden beri özgür ve yalnız bir figür”İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölüm Başkanı Doç. Dr. Çiğdem Yazıcı, “Post- Truth, Hakikat ve Yalnızlık” başlıklı sunumu gerçekleştirdi. Felsefenin eskiden beri özgür ve yalnız bir figür olduğundan bahseden Yazıcı, yalnızlığın çok çeşitli anlamlara sahip olduğunu vurguladı. Yazıcı, “Felsefe bazen güncel durumu yansıtıp yansıtmadığı ile ilgili eleştirilir. Post- Truth içerisinde sürekli eleştirilebilecek şeyler var” dedi.Dr. Öğr. Üyesi Oğuz Tan: “Yalnızlık insan ömrünü on yıl kısaltıyor”Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Oğuz Tan, “Yalnızlık Biliminin Kurucusu Durkheim” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi. Tan, 2019 yılında yalnızlığın tıbbi bir durum olduğunu ifade etti. Tan, “Yalnızlık insan ömrünü on yıl kısaltıyor” dedi.Dr. Öğr. Üyesi Oğuz Tan: “Din intiharlara karşı koruyucudur”Dine göre intihar hızına değinen Tan, dinin intiharlara karşı koruyucu olduğunu söyledi. Tan, “Dinin intiharı engelleme sebebi yasaklar koyması değil, cemaat yapılanması oluşturmasıdır” ifadelerini kullandı. Yalnızlığı politik açıdan değerlendiren Dr. Öğr. Üyesi Oğuz Tan, savaşta safların sıklaştığının herkesin ortak tehlikeye karşı birleştiğini ifade etti. Tan, “Birey böyle durumlarda kendisini değil, toplumu düşünür bu sebeple intihar oranı düşer” dedi.Doç. Dr. Tayfun Doğan: “Yalnızlık bir virüs, tek başına kalmak ise bir tercihtir”Üsküdar üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Değerli Yalnızlık” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi. Doç. Dr. Tayfun Doğan meta analiz çalışmalarına göre yalnızlığın, bireyi günde 15 adet sigara içmek kadar kötü etkilediğini vurguladı. Yalnızlığı obezite ile kıyaslayan Doğan, obezitenin yalnızlığın yanında daha az zararlı olabileceğini ifade etti. Yalnız olmak ile tek başına kalmanın farklı durumlar olduğunu belirten Doğan, “Yalnızlık bir virüs, tek başına kalmak ise bir tercihtir” diyerek bu iki farklı duruma dikkat çekti.Doç. Dr. Tayfun Doğan: “Yalnız kalmaktan şikâyet ediyoruz ama insanları da istemiyoruz”Dinleyicileri kaliteli insan ilişkileri kurmaya teşvik eden Doğan, gündelik yaşamdan yalnızlık ile ilgili örnekler verdi. Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Örneğin yalnızız diye yakınıyoruz ama hafta sonları da misafir gelmesini istemiyoruz” şeklinde konuştu.  Doç. Dr. Barış Erdoğan: “Yalnız yaşayanların sayısı arttıkça alışkanlık haline geliyor”Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Barış Erdoğan “Modern Toplumda Solo Yaşam” başlıklı sunumu gerçekleştirdi.ABD’de bekâr sayısının evlenenlerden daha fazla olduğuna dikkat çeken Erdoğan, yalnız yaşayanların sayısı arttıkça bunun alışkanlık haline geldiğini belirtti. İskandinav ülkelerinin sosyal güvenlik sistemlerinin çok güçlü olduğunu bu sebeple insanların aile, akraba ve cemaat bağlarına gerek duymadıklarının altını çizen Erdoğan, İskandinav ülkelerinin de bu sebeple yalnızlaştığını belirtti. Erdoğan, Türk toplumunun geleneksek yaşam biçimiyle anıldığını söyledi. Erdoğan, “TÜİG’e göre Türk toplumu artık batı benzerliğine doğru gidiyor” dedi.Doç. Dr. Barış Erdoğan:  “Solo yaşam pazar açısından artış gösterir”Yalnız yaşamanın toplum açısından farklı bir durumu olduğunu belirten Erdoğan, solo yaşamın pazar açısından artış gösterdiğinin, bireylerin evlerine yiyecek-içecek, eşya gibi farklı ürünler alıyor olmasının satışları olumlu etkileyeceğinin altını çizdi. Tüm bunların yanı sıra solo yaşamı benimseyen genç yetişkinlerin; kendini geliştirmeye çalışan, toplumun yeni bireyleri olarak görüldüğüne değinen Erdoğan, kadınlarında, erkeklerinde artık tek yaşamayı seçtiklerinin, kadınların bu şekilde kendini daha özgüvenli hissettiklerini, erkeklerin ise dayatılan ev geçindirme sorunun ortadan kalkmasıyla yalnız yaşamayı tercih ettiklerini belirtti.Prof. Dr. Veysel Bozkurt: “Sosyal medyayı 60 dakikadan az kullananlar en az yalnız hissedenler”21. Yüzyılda Birey, Toplum ve Yalnızlık başlığıyla düzenlenen Uluslararası Yalnızlık Sempozyumunun birinci gününde son konuşmayı İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinden Prof. Dr. Veysel Bozkurt yaptı. Bozkurt, “Sosyal Medya Kullananların Yalnızlık Ölçeğini Ölçmek” başlıklı araştırması ile ilgili paylaşımlarda bulundu. Bozkurt, “Yapılan bu araştırmada katılımcılar; öğrenci, ev hanımı, işsiz, bekâr, dul kimselerden oluşmaktadır. Yapılan anket çalışması bu kişilere Google anket yolu ile ulaştırılmıştır” dedi. Prof. Dr. Veysel Bozkurt sosyal medya kullanımının yalnızlık ile bağlantılı olduğuna değinerek, anket sonucunda ulaşılan verileri paylaştı. Bozkurt, “Sosyal medyayı 60 dakikanın altında kullanan kişiler kendini en az yalnız hisseden kişiler” dedi. “Yalnızlığımız arttıkça sosyal medyaya bakıyoruz ve yalnızlığımız daha çok artıyor”İnsanın yalnızlığının azaldıkça sosyal medyaya bağlandığını söyleyen Prof. Dr. Veysel Bozkurt sosyal medya kullanımının yalnızlık ile bağlantısını bir örnekle açıkladı; “Yalnızlığımız artıkça sosyal medyaya bakıyoruz ve daha çok yalnız hissediyoruz, çok susamış birisinin deniz suyu içerek susuzluğunu gidermeye çalışması gibi sosyal medyaya bağlılık, yalnızlığımızı artırıyor” ifadelerini kullandı.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü tarafından düzenlenen Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu’nun ikinci gününde birbirinden değerli isimler yalnızlığa dair önemli bilgiler paylaştı. Merkez Yerleşkesi Nermin Tarhan Konferans Salonunda gerçekleştirilen etkinliğin ikinci gününün de açılış konuşmasını Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı ve Sempozyum Koordinatörü Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı yaptı.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “İnsanın yetişebilmesi için insana ihtiyacı var”Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, "Göç ve Yalnızlık" konulu sunumunu gerçekleştirdi. Süleymanlı, göç, göçmenler, mültecilik ve yalnızlık kavramlarına ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.Süleymanlı, yalnızlık duygusunu göç ve yurt özlemi konularıyla birlikte değerlendirdi. “Yalnızlık duygusu temelde dışında kaldığımız veya geri dönmek için hissettiğimiz yurt özlemidir. Bugün dünyada 65 milyondan fazla insan mülteci konumunda. Mecburi göç yaşayanların çoğu ise 18 yaşın altında. Kişiler, çok erken yaşlarda yaşadıkları travmanın yükünü bazen tek başlarına kaldıramayabiliyor. Mülteciler de böyle. Yaşadıkları olaylar kolay değil, tek başına üstesinden gelemeyebilirler. O yüzden insanın böyle durumlarda insana ihtiyacı oluyor. Nasıl bir ağacın yetişmesi için suya ihtiyacı var ise, insanın da yetişebilmesi için insana ihtiyacı var” şeklinde konuştu.  Zeynep Sena Akdağ: “Her çocuk nar tanesidir, annesinin bir tanesidir”Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı’nın sunumunun ardından Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 4’üncü sınıf öğrencisi Zeynep Sena Akdağ, Prof. Dr. Süleymanlı ile beraber yürüttükleri “Nar Modeli” projesi hakkında katılımcılara bilgi verdi.  Gençlerin %23’ü kendini daha yalnız hissediyor! Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk ve Method Research Company Yöneticisi Hale Aslı Kılıç İstanbul ve Yalnızlık Araştırmasının sonuçlarını açıkladı. Açıklanan sonuçlara göre; “Gençlerin %23’ü kendini daha yalnız hissediyor, yalnız kalan kişilerin ’u mutlu, %36’sı mutsuz ve %45’i kendilerini nötr hissediyor. Ayrıca yalnızlığı mutluluk olarak görenler daha çok girişimciler ve profesyoneller oluyor. Daha yoğun çalışan işçi ve memur gibi görevlerde bulunanlar ise kendilerini daha çok mutsuz hissediyor. Yalnız kaldığında mutlu olan kişiler kendilerini bireysel aktivitelerle tatmin ederken, yalnız kaldığında mutsuz olan kişiler daha çok uyumaya, yemeğe, temizliğe ve kendini eve kapatmaya yöneliyorlar” şeklinde belirtti.Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar Özkan: “Yalnızlık kişiye bağlıdır”Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Zülfikar Özkan, “Yalnız İnsan Mutlu Olabilir Mi?” başlıklı sunumuyla yalnızlığın insanlar üzerindeki duygusal etkilerini katılımcılara aktardı. Özkan; “Yalnız olmak ne pozitiftir ne de negatiftir. Her şey kişinin nasıl olduğunuza bağlıdır, yalnızlık kişiye bağlıdır. Fazla arkadaşa sahip olma veya sanal mecralardaki sosyallik yalnızlığı perçinlemektedir. Yalnızlık bir hastalık olarak görülmemelidir” dedi.Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar Özkan: “Vücut bulmuş her ruh yalnızlığa mahkûmdur”Yalnızlığın mutlulukla ve genetikle ilişkili olduğunu kaydeden Özkan mutlu olmanın genetik faktörlere de bağlı olduğunu ifade etti. Özkan; “Mutlu olmak belli düzeyde kişinin elindeyken, yüzde elli oranla genetik faktörlere ve yaşam koşullarına da bağlıdır. Yalnızlık ve tek başınalık birbirine karıştırılmamalıdır. Yalnız insan mutlu olamaz, fakat vücut bulmuş her ruh da yalnızlığa mahkûmdur. Biz burada birey olma ve ait olma dengesini kurmalıyız.” ifadelerini kullandı.Dr. Öğr. Üyesi Aylin Tutgun Ünal: “Kuşakları toplumsal olarak anlamaya çalışmalıyız”“Yalnızlık ve Kuşaklar” sunumuyla günümüz kuşak araştırmaları hakkında bilgi veren Üsküdar Üniversitesi Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Aylin Tutgun Ünal, kuşakları toplumsal olarak anlamamız gerektiğini vurguladı.Ünal, kuşaklar hakkında geliştirmiş oldukları ölçek ile ilgili paylaşımlarda bulundu. Ünal, ölçek ile ilgili şu ifadelere dikkat çekti: “Farklılıkları Kabul Ölçeği, kişinin farklı dini/etnik aidiyet sahibi, farklı dış görünüş ve düşüncelerde ve yaşam değerlerine sahip kişileri iş, aile ortamı gibi ortamlarda kabulünü ve bu gruplara ilişkin önyargılarını içermektedir. Böylece farklılıkları kabul ölçeği kendi içinde üç ayrı alt ölçekten oluşmaktadır. Kuşakların farklılıkları kabul seviyeleri incelendiğinde, farklı dini/etnik yapıları kabul toleransı en düşük kuşak Z bulunmuştur. Hatta Z kuşağının X ve Y kuşakları haricinde Baby Boomer kuşağından bile anlamlı düzeyde farklılıkları kabul seviyesi düşük çıkmıştır” dedi.Dr. Recai Yahyaoğlu: “Yalnızlık, modern akılların zindanı, ilkel akılların özgürlüğüdür”Araştırmacı-Yazar, Tıp Doktoru Dr. Recai Yahyaoğlu “Yalnızlığın Psikolojisi” adlı sunumunda yalnızlığın tanımından bahsetti. Yahyaoğlu, “Yalnızlığın tanımı, kişiden kişiye değiştiği gibi kişilerin ruh haline göre de değişebilir. Yalnızlık, tek başınalıkla karıştırılmamalıdır. Yalnızlık kişinin yanında kimsenin olmaması değildir. Yalnızlık, depresyon ile korelasyon halindedir. Yalnızlık, ait olma duygusunu erittiği için ruh sağlığına zararlıdır. Yalnızlık, modern akılların zindanı, ilkel akılların özgürlüğüdür” ifadelerini kullandı.Yazar Selahattin Yusuf: “Yalnızlık modern şehirlerin ortaya çıkmasıyla başlar” Sempozyumun diğer konuşmacısı ise Yazar Selahattin Yusuf oldu. Yusuf, “Edebiyat ve Yalnızlık” başlıklı sunumunda yalnızlığın edebiyattaki yeri ve batı toplumlarındaki etkilerine değindi. Yusuf, “Yalnızlık modern şehirlerin ortaya çıkmasıyla başlar. Edebiyat, bireyin kendi macerasını takip eder. Biz geç kalmış bir modernite toplumuyuz ve bunun bütün sonuçlarını da yaşıyoruz” dedi. Yusuf, edebiyat ve yalnızlık konusuna ilişkin olarak Dostoyevski, Puşkin, Gogol gibi yazarlardan yalnızlık yaklaşımları ile ilgili örneklere yer verdi.Sempozyumun ikinci gününde sahne alan Lotus Müzik Grubu, yalnızlıkla ilgili parçaları seslendirerek katılımcılara keyifli anlar yaşattı.Sempozyum sonunda konuşmacılar katılımcıların sorularını da yanıtlandı.Toplu fotoğraf çekimi ardından sempozyum sona erdi. Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu basın yansımaları:

05 ARA 2019

Psikoloji Bölümünün İngilizce seminerine yoğun ilgi

Üsküdar Üniversitesi Psikoloji (İngilizce) Bölümü çok sayıda öğrencinin katıldığı bir bölüm semineri etkinliği düzenledi. Programa Psikoloji Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Asil Özdoğru ile Bölüm Başkan Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Merve Çebi ve Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Berna Sarı konuşmacı olarak katıldı.Merkez Yerleşke Ayhan Songar Konferans Salonunda gerçekleştirilen seminerde insan beyni ve davranışları hakkında yanlış inançlar, nöromitler, frenoloji ve yaşlanma hakkında bilgiler paylaşıldı.Etkinlik dilinin İngilizce olması ve Üniversite Kültürü dersi kapsamında yer alması dolayısıyla İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi’nin yanı sıra Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesinden öğrenciler salonu tamamen doldurdu.Etkinlik sonunda soruları cevaplayan konuşmacılar ilerleyen dönemlerde farklı İngilizce etkinlikler de düzenleneceğini belirtti.Etkinlik, konuşmacı ve katılımcıların toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.

04 ARA 2019

Prof. Dr. Arıboğan, Perakende Günleri'nde 2 bin 500 kişiye hitap etti

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Perakende Günleri Fuarına konuşmacı olarak katıldı. 7 bin 500 kişinin kayıtlı olduğu fuarda Arıboğan, 2 bin 500 kişiye Değişen Dünya konusunda konferans verdi.4 – 5 Aralık tarihlerinde Haliç Kongre Merkezinde gerçekleşen Perakende Günleri Fuarında Arıboğan sınırları keskinleşen dünyayı ve Türkiye’yi anlattı.Perakendenin değişen dinamiklerini anlamlandırmak, Türkiye’den ve yurtdışından yeni uygulamaları tartışmak, yeni bilgi ve deneyimleri paylaşmak amacıyla düzenlenen fuara, şirket sahipleri, üst düzey yöneticiler, CEO, genel müdür, yönetim kurulu üyeleri ve çok sayıda akademisyen katıldı.

04 ARA 2019

Prof. Dr. Arıboğan: “İnsana anlam katacak şey kötülük ve iyiliğin farkında olmaktır”

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Beşiktaş Sakıp Sabancı Anadolu Lisesi öğrencilerine “Çölleşen Dünyada İyiliği Yeşertebilmek”  konusunda sunum yaptı. Arıboğan, gelişmekte olan dünyada hayata anlam katabilmenin önemli olduğunu vurguladı.“İnsanoğlu sevgiye muhtaç”İnsanoğlunun sevgiye muhtaç olduğunu söyleyen Arıboğan, dünyaya hâkim olmuş kötülükten kendimizi uzak tutmanın içimizdeki sevgi ve kendimize olan öz saygıdan geçtiğini belirtti. Arıboğan, “İnsanoğlu sevgiye muhtaç. Sevgisiz ve kendi kendinize olan öz saygı duymayı başaramadan yaşayamıyoruz. Bizi biz yapan bizi anlamlı kılan kendimize saygı duymamız bizi kötülükten uzak tutan şey iç dünyamızda sevginin kuvvetli bir biçimde gömülü olmasıdır” şeklinde konuştu.“İnsana anlam katacak şey kötülük ve iyiliğin farkında olmaktır”Dünyadaki teknolojik gelişmelere değinen Arıboğan, doğadan elde edilen her şeyin üretilebileceği yeni bir dünya sisteminde yaşadığımızı belirtti. Arıboğan, “Endüstri 4.0 insanlık tarihinin en büyük devrimi. Yapay zekâ, yapay süper zekâya geçerse bunlardan doğacak kötülüklerin önünü alma imkânı yok. İnsanlık robotlardan gelecek kötülüklere ancak iyilikle sahip olabilir. Robotların olduğu dünyada insana anlam katacak şey kötülük ve iyiliğin farkında olmaktır” dedi.“Kötülüğün önüne vicdan geçer” Arıboğan, kötülük ve iyilik kavramının kültürler ve olaylar arası değişiklik gösterdiği, bir bomba patlamasının kötülük olarak adlandırılırken, savaş sırasında atılan bombaların kötülük olarak algılanmadığını ifade etti. Arıboğan, “Kötüyü ve iyiyi belirleyen şey dünyanın efendileridir. Tüm yargıları onlar belirler. İnsan, evrensel kadim değerlerden uzaklaşmaya başladığı andan itibaren günün egemenleri kontrolü altına girmeye başlıyor. Kötülük aslında hepimizin içerisinde olan bir şey fakat bu kötülüğün önüne vicdan geçer” şeklinde konuştu.“Güzelliğin ne olduğunu en çirkini ortaya çıkartarak öğretiyorlar”Kapitalizm şartlarının insanlar üzerinde iyi ve kötü baskısını şekillendirdiğini söyleyen Arıboğan, güzelliğin, kapitalizmin insanlara telkin ettiği bir takım estetik standartları olduğunu, belli bir güzellik algısı oluşturup kadınları estetik yapmaya mecbur kıldıklarını ve tek tip kadın oluşturulduğunu belirtti. Arıboğan, “Güzellik bir dönem şişmanlık ve orta boylu olmaktı son yıllarda ise aşırı zayıf ve uzun boylu olarak adlandırılıyor. Belki de güzelliğin ne olduğunu bize en çirkini ortaya çıkartarak öğretiyorlar” dedi.Konferans sonunda Beşiktaş Sakıp Sabancı Anadolu Lisesi Değerler eğitiminden sorumlu Coğrafya Öğrt. Şükran Özer ve Rehberlik Öğrt. Reyhan Eskiçırak, konuşmasından dolayı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’a çiçek takdim etti.Toplu fotoğraf çekimi ardından etkinlik sona erdi.

27 KAS 2019

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’a Şanlıurfa’da büyük ilgi

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan eğitimci ve öğrencilerle buluşmaların sürdürüyor.  Gaziantep’in ardından Arıboğan bu kez de Şanlıurfa İlgi Koleji’nin düzenlediği ''İlgi Eğitim Sohbetleri'' programının konuğu oldu. Arıboğan, öğrencilere “Çölleşen dünyada iyiliği yeşertebilmek” başlığında konferans verdi.Şanlıurfa İlgi Koleji konferans salonunda gerçekleşen konferansa öğrenciler ve eğitimciler yoğun ilgi gösterdi.''İlgi Eğitim Sohbetleri'' kapsamında Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Çölleşen dünyada iyiliği yeşertebilmek” başlıklı konferansta katılımcılara önemli paylaşımlarda bulundu.Programın sonunda katılımlarından dolayı İlgi Okulları Anadolu Fen Lisesi Müdürü İsmail Aşar, Prof. Dr. Arıboğan’a plaket takdim etti.Toplu fotoğraf çekiminin ardından program sona erdi.

27 KAS 2019

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan Gaziantep’te eğitimcilerle buluştu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan Gaziantep Oğuzeli İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün düzenlediği konferansa konuşmacı olarak katıldı. Eğitimci ve öğrencilerin yoğun ilgi gösterdiği konferansta Arıboğan “Çölleşen dünyada iyiliği yeşertebilmek” konusuna ilişkin önemli paylaşımlarda bulundu.Gaziantep Oğuzeli Belediye Kültür ve Kongre Merkezinde gerçekleşen konferansa eğitimciler ve öğrenciler yoğun ilgi gösterdi.Programın sonunda Arıboğan öğrencilerin sorularını da yanıtladı.Güneydoğu enerji forumuna da katıldıÖte yandan Arıboğan, Gaziantep Ticaret Odasında düzenlenen “Güneydoğu Enerji Forumuna” da katıldı.Programda güneş enerjisinin politik, teknik ekonomik, akademik ve sosyal boyutları ele alındı.

25 KAS 2019

Ara tatilde eğitimcilere 4 isimden 7 konferans…

Üsküdar Üniversitesi akademisyenleri ara tatilde “Öğretmen Mesleki Gelişim Programları” kapsamında 7 farklı konferansla eğitimcilerle bir araya geldi. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Konrot, Yazılım Mühendisliği Bölüm Başkanı Doç. Dr. Türker Tekin Ergüzel, eğitimcilere birbirinden farklı konularda buluştu.Üsküdar Üniversitesi akademisyenleri, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu yıl ilk defa uyguladığı ara tatilde eğitimcilere bir araya gelerek eğitimcilere farklı konu başlıklarının ele alındığı yedi ayrı konferans verdi.Eğitimcilerin konferanslara ilgisi oldukça yoğun oldu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan Bağcılar ve Avcılar’da eğitimcilerle buluştuÜsküdar Üniversitesi Kurucu Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan, ara tatilde ilk olarak Bağcılar İlçesinde görev yapan eğitimcilere “Eğitimde Pozitif Psikoloji Uygulamaları” başlıklı konferans verdi. Tarhan, pozitif psikoloji, ideal öğrenme ve stres yönetimi hakkında eğitimcilerle önemli bilgiler paylaştı. Tarhan daha sonra 2023 Eğitim Vizyonu Programı kapsamında Avcılar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından eğitimcilere yönelik düzenlenen programa katıldı. Tarhan, Avcılar bölgesinde görev yapan eğitimcilere “Ergenlerde Depresyon” konulu konferans verdi. Prof. Dr. Deniz Arıboğan Üsküdar ve Ümraniye ilçelerindeydi… İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Ümraniye İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve Rehberlik Merkezi’nin düzenlediği konferansa konuşmacı olarak katıldı. Arıboğan, 400 eğitimciye “Kötülüğün Sıradanlaşması ve Dijital Teknolojilerin Etkisi” konulu sunum yaptı.Arıboğan daha sonra ise Üsküdar İlçe Eğitim Müdürlüğü bünyesinde yürütülen “Kendini Geliştir, Geleceği Değiştir” projesi kapsamında Öğretmen Mesleki Gelişim Konferanslarına konuşmacı olarak katıldı. Arıboğan burada da eğitimcilerle önemli paylaşımlarda bulundu.Prof. Dr. Ahmet Konrot ise “Dil ve Konuşma Bozukluğu Sağaltımı” konusunu anlattıÜsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Konrot, Bağcılar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün eğitimcilere yönelik düzenlediği konferansa konuşmacı olarak katıldı. İlginin yoğun olduğu konferansta Kontrot, “Dil ve Konuşma Bozukluğu Sağaltımı” konusunda değerlendirmelerde bulundu. Doç. Dr. Türker Tekin Ergüzel de “Yapay Zekâ Teknolojileri ve Gelecek Vizyonu” nu anlattı. Sosyal sorumluluk bağlamında Yazılım Mühendisliği Bölüm Başkanı Doç. Dr. Türker Tekin Ergüzel ise ara tatilde Üsküdar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün öğretmen eğitimleri kapsamında düzenlediği konferansa konuşmacı olarak katıldı. Yapay Zekâ Teknolojileri ve Gelecek Vizyonu başlığında sunum yapan Ergüzel farklı bir günde de Pendik İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün öğretmen eğitimleri kapsamında düzenlediği “Eğitim Seninle Başlar” konferansına da konuşmacı olarak katıldı.

23 KAS 2019

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan Üsküdar’da eğitimcilerle buluştu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Üsküdar İlçe Eğitim Müdürlüğü bünyesinde yürütülen “Kendini Geliştir, Geleceği Değiştir” projesi kapsamında Öğretmen Mesleki Gelişim Seminerlerine konuşmacı olarak katıldı. Arıboğan, “Kötülük, İyilik ve Şeffaflık” konusunda sunum yaptı.Altunizade Kültür Merkezinde gerçekleşen etkinlikte Arıboğan, Üsküdar’da eğitim veren 160 eğitimciye seminer verdi.Programın açılış konuşmasını Nezahat - Ahmet Keleşoğlu Ortaokul Müdürü Halil Önge yaptı. Önge, Dört sene önce bu yola çıktıklarını ve Üsküdar’da çalışan 7 bin öğretmenin bu eğitimlerden geçtiğini belirti. Önge, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın özgeçmişini takdim ederek sahneye davet etti.“Kötülüklerin parçasıyız”Kötülüğün hayatımızı nasıl çerçevelediği ve kötülüğün sıradanlaşması üzerine konuşan Arıboğan, “Fark etmesek de çok fazla kötülük var ve bu kötülüklerin parçasıyız” dedi.“20. Yüzyılda siyasi nedenlerden dolayı 200 milyon insan öldü!” Geçmişten günümüze bir şeylerin sürekli değişim gösterdiğini söyleyen Arıboğan, son zamanlarda eski güzel günlerden çok sık bahsedildiğini vurguladı. Arıboğan, “20. Yüzyıl boyunca sadece siyasi nedenlerden dolayı hayatını kaybeden insan sayısı 200 milyon ve sadece 80 milyon kadarı 2. Dünya savaşı nedeniyle öldü. Güzel günler diye adlandırdığımız, çocukluğumuzu yaşadığımız dünya çokta güzel değil” şeklinde konuştu.“Seminerlerimde öğretmekten ziyade öğrenmeyi de seviyorum”Arıboğan, sosyal medya insan hayatına girmesiyle birlikte kötülük meselesine kafa yormaya başladığını belirtti. Arıboğan kötülük kavramını eğitimcilerle değerlendirip tartıştı. Arıboğan, “Seminerlerimde öğretmekten ziyade öğrenmeyi de seviyorum” dedi.Dijital kötülük ve internetin karanlık yüzü ile ilgili bilgi verildiDijital kötülük ve internetin karanlık yüzüne değinen Arıboğan siber güvenlik sorunları, terörizm organize suç, politik manipülasyonlar, siber zorbalık, troll çeteler, değerler erozyonu ve sosyal yıkım regresyondan bahsetti.Seminer sonunda Nezahat - Ahmet Keleşoğlu Ortaokul Müdürü Halil Önge, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’a teşekkür plaketi ve hediye taktimin de bulundu.

20 KAS 2019

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Dijital alan kötülüğün yayılmasını hızlandırdı”

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Ümraniye İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve Rehberlik Merkezi’nin düzenlediği konferansa konuşmacı olarak katıldı. Arıboğan, 400 eğitimciye “Kötülüğün Sıradanlaşması ve Dijital Teknolojilerin Etkisi” konulu sunum yaptı. Büyük bir zehirlenme noktasındayız diyen Arıboğan, dijital alanın kötülüğün yayılmasını hızlandırdığını ifade etti.“İnsan hayatı robotikleşmeye doğru gidiyor”Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, devrimsel bir dönüşümün içerisinde bulunduğumuzu belirterek hayatın endüstri 4.0, robotik, yapay zekâ, blockchain gibi uygulamalar ile sınırlı durumda olduğunu söyledi. Arıboğan, “İnsan hayatı robotikleşmeye doğru gidiyor, hayata bağlılık biçimleri insanların bireysel psikolojilerini etkiliyor. İnsan yeni bir sisteme giriyor ve belki de çocuklarımız hayatlarının belli bir bölümünde vücutlarının yarısını robot olarak geçirecek” şeklinde konuştu.“Belki de kötünün kendisiyizdir””Kötülük ve iyilik kavramlarının belirsizleştiğini ifade eden Arıboğan, insan hayatında büyük bir karmaşa ve belirsizlik olduğuna değindi. Arıboğan, “Hayatımızda kötülerin var olduğunu görüyoruz ama iyilerin varlığının farkında değiliz. Neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırt edebilmemiz gerek. Kötünün hayatımızın ne kadar içinde olduğunu ve bunu ne kadar fark edemediğimizi bilmeliyiz. Belki de kötünün kendisiyizdir” dedi.“İnsanoğlu görünmezliğe büründüğü andan itibaren içindeki kötülüğü kontrol etmekte zorlandı”Kötülüğün sabit ve değişken olduğunu belirten Arıboğan, şartlara, zamana ve değerlere göre kötülük algısının değiştiğini söyledi. Arıboğan, “Doğu topluluğunun özelliği, kötülüğün gizli kalmasıdır, Batı toplumu ise vicdanlı toplum olarak düşünülüyor. İnsanoğlu görünmezliğe büründüğü andan itibaren içindeki kötülüğü kontrol etmekte çok zorlandı” şeklinde konuştu.“Kötülüklerin içerisinde iyi örnekler var”Arıboğan, toplumda öne çıkan insanların bazı görevleri ve sorumluluklarının olması gerektiğini vurguladı. Arıboğan, “Sorumlulukları kaybettiğimiz zaman esas kötülük ortaya çıkar. Kötülüklerin içerisinde iyi örnekler var. İyi örnekler ortaya çıkmadığında çocuk bunları göremez ve göremediği zaman da nasıl davranması gerektiğini bilmez” dedi.“Dijital alan kötülüğün yayılmasını hızlandırdı”Kötülüğü herkesin yapabileceğine değinen Arıboğan, kötülüğün sıradanlaştığını, tabiatın içine girdiği andan itibaren ayrılmaz bir parçamız haline gelebileceğini söyledi. Arıboğan, “Büyük bir zehirlenme noktasındayız çünkü dijital alan hepimiz için kötülüğün yayılmasını hızlandırdı” şeklinde belirtti.  Ümraniye İlçe Eğitim Müdürlüğü Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’a programın sonunda takdimde bulundu.

19 KAS 2019

2 öğrenciden biri tam burslu!

Davranış Bilimleri ve Sağlık alanında özgün eğitim modeliyle Türkiye’de fark oluşturan Üsküdar Üniversitesi, öğrencilerine sunduğu burs olanaklarıyla da dikkat çekiyor. 21 binin üzerinde öğrencisiyle eğitimde niteliği önemseyen Üsküdar Üniversitesinde öğrencilerin %56’sı tam burslu olarak eğitim hayatlarını sürdürüyor. Üniversite, sunduğu yemek ve çalışma burslarıyla da öğrencilere kolaylıklar sağlıyor.Üsküdar Üniversitesi, Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzunda yer alan burs olanakları dışında da öğrencilere zengin burs olanakları sağlıyor.Tercih bursu kapsamında Üsküdar Üniversitesi bölümlerinden birine ilk tercihinden yerleşenlere yüzde 25, ikinci tercihinden yerleşenlere yüzde 15, üçüncü, dördüncü ve beşinci tercihlerinden yerleşenlere ise yüzde 10 oranında indirim veriyor.Öte yandan Üsküdar Üniversitesi uluslararası öğrencileri de destekliyor.  İlk 5 tercihe yüzde 25 bursBurs zenginliğiyle dikkat çeken Üsküdar Üniversitesi ücretli lisans ve ön lisans programlarına kayıt yaptıran öğrencilerden, ilk 5 tercihinin tamamını Üsküdar Üniversitesi olan ve bu tercihlerinden birine yerleşenlere yüzde 25 oranında indirim uygulanıyor.Üsküdar Üniversitesinden ücretsiz yurt ve yemek olanağıÜsküdar Üniversitesi eğitim öğretim hayatına devam eden öğrencilerine şartları sağlamaları halinde ücretsiz yurt ve yemek olanağı da sağlıyor.Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi ÖSYS sonuçlarına göre;İlk 10 içerisinden kayıt yaptıran öğrencilere lisans eğitimi ve başarılarına katkı olarak 8 ay süreyle aylık 5000 TL burs ile ücretsiz yurt ve yemek olanağı,İlk 11-100 içerisinden kayıt yaptıran öğrencilere lisans eğitimi ve başarılarına katkı olarak 8 ay süreyle aylık 4000 TL burs,İlk 101-500 içerisinden kayıt yaptıran öğrencilere lisans eğitimi ve başarılarına katkı olarak 8 ay süreyle aylık 3000 TL burs,İlk 501-1000 içerisinden kayıt yaptıran öğrencilere lisans eğitimi ve başarılarına katkı olarak 8 ay süreyle aylık 2000 TL burs veriliyor.İlk 10 içerisinden kayıt yaptıran öğrencilerden isteğe bağlı İngilizce hazırlık okumak isteyenlere ücretsiz hazırlık kursu verilmektedir.Üniversite giriş bursuÜsküdar Üniversitesi, 4 yıl boyunca Üsküdar Üniversitesinde eğitim öğretim hayatına devam edecek lisans öğrencilerine burs imkânı da sağlıyor. Üsküdar Üniversitesinin Tıp Fakültesi hariç lisans programlarına ÖSYS sonuçlarına göre; İlk 1000 içerisinden kayıt yaptıran öğrencilere; lisans eğitimi ve başarılarına katkı olarak 8 ay süreyle aylık 1000 TL burs veriyor.  Üsküdar Üniversitesinde burs olanaklarıÜsküdar Üniversitesi başarılı öğrencileri de destekliyor. Akademik yıl sonunda başarı gösteren öğrencilerin burs miktarlarını arttırmasına olanak sağlıyor. “Akademik Başarı Bursu” olarak adlandırılan burs, en az iki yarıyıl öğrenim görmüş ve ağırlıklı genel not ortalaması 3,50 ve üzeri olan öğrencilere uygulanıyor. Akademik başarı bursu dışında Üsküdar Üniversitesi bünyesinde Mütevelli Heyeti Bursu, İhtiyaç Bursu, Yabancı Uyruklu Öğrenci Bursu, Engelli Öğrenci Bursu gibi çok sayıda burs olanakları da bulunuyor.ÖSYM bursları kapsamında Üsküdar Üniversitesinin birçok bölümü %50, %75 burslardan oluşurken İletişim Fakültesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi gibi kimi fakülte bölümlerinde hiç ücretli kontenjan da bulunmuyor. Bu da öğrenciler için önemli bir fırsat oluşturuyor.Üsküdar Üniversitesinin sunduğu tüm burs olanaklarına aşağıdaki linkten ulaşmak mümkün.https://uskudar.edu.tr/tr/burslar 

19 KAS 2019

Amacı olan faaliyetler mutluluğun yüzde 40’ını oluşturuyor

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar Özkan, Akça Koca Kültür Platformu Başkanlığında düzenlenen konferansa konuşmacı olarak katıldı. Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar Özkan “Nasıl Mutlu Olabiliriz?” konusunda paylaşımlarda bulundu.“Mutluluğun %50’si genetik faktörlere bağlı”Mutluluğun %50’sinin genetik faktörlere bağlı olduğunu söyleyen Özkan, mutluluğun doğuştan geldiğini ve değiştirmeye imkân olmadığını belirtti. Özkan, “Mutluluğun %50’sinin genetik faktörlere bağlı ve bunu değiştirmeye imkân yoktur. Mutluluğun % 10’u içinde bulunulan şartlara bağlıdır. Bu şartlar iş durumu, maddi şartlar gibi şartlardır. Mutluluğun % 40’ı amaçlı faaliyetlere bağlıdır. Ne düşündüğünüz, nasıl düşündüğünüz ve ne yaptığınız amaçlı faaliyetlerdir. Bir çaba, bir faaliyet sonucu kendini işe yarar hale getirmek mutlu olmak için gereklidir.“Mutluluğun % 40’ını amacı olan faaliyetler oluşturuyor”Mutluluğun % 40’ının amaçlı faaliyetler olduğunu belirten Özkan, amacı olan faaliyetleri şu şekilde sıralıyor:1.Şükretmek2.Pozitif olmak3.Sosyal karşılaştırmalar yapmaktan kaçınmak4.Nezaket içeren davranışları artırmak5.Sosyal ilişkileri beslemek ve zenginleştirmek6.Zorluklarla başa çıkma stratejileri geliştirmek7.Affetmeyi öğrenmek8.Akışı artıran deneyimler edinmek9.Mutluluk ve sevinçlerin tadını çıkarmak10.Hedef belirlemek11.Manevi değerlere önem vermek12.Vücudunu sağlıklı tutmakKatılımın yoğun olduğu etkinlikte Özkan katılımcıların sorularını da cevapladı.Program sonunda konuşmasından dolayı Özkan’a; Kuruçeşme Belediye Başkanı Ali Kahraman, Aneztezist Dr. Ayşe Zeynep Turan, Elektrik Elektronik Mühendisi Harun Reşit Kocagöz, Çevre Yüksek Mühendisi Banu Çevikel, Ziraat Mühendisi ve Platform Başkanı Hasan Uzunhasanoğlu tarafından teşekkür plaketi takdim edildi.

13 KAS 2019

Prof. Dr. Köksal Alver: “Tarih gibi sosyoloji de sonlanmayacak”

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Direktörlüğü ile Sosyoloji Kulübü, Dünya Sosyologlar Günü dolayısıyla ”Sosyolojiyi Anlamak; Tarihsel Süreklilik ve Kopuş Noktaları” başlığında bir program düzenledi.Merkez Yerleşke Ayhan Songar Konferans salonunda gerçekleşen etkinliğin konukları İstanbul Üniversitesi İktisat Sosyolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Veysel Bozkurt ve İstanbul Üniversitesi Kurumsal Sosyolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Köksal Alver oldu.“İçinde yaşlandığımız dünyayı anlamanın zor olduğu dönemdeyiz"Programın açılış konuşmasını İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan yaptı. Sosyolojinin sosyal bilim alanının en temel disiplinlerinden bir tanesi olduğunu söyleyen Arıboğan, teknolojinin gelişmesiyle birlikte bugün geldiğimiz endüstri 4.0, yapay zekâ dünyasının toplumsal değişim hızının belki tarihte hiç olmadığı kadar yüksek olduğunu belirtti. Topraksız tarıma geçildiği ve insan zekâsından çok yapay zekâdan söz edildiğini söyleyen Arıboğan, “Siz öğrencilerin yaşadığı, bizim içinde yaşlandığımız dünyayı anlamanın zor olduğu dönemdeyiz” şeklinde konuştu.“Sosyoloji mesleğine duyulan ihtiyaç arttı”Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı da kısa bir konuşma gerçekleştirdi. İnsan yaşamını öğrenmeye yarayan bilimlere daha çok ihtiyaç duyulması sonucu sosyoloji mesleğine duyulan ihtiyaçtan bahseden Süleymanlı, mesleki bağlamda hususi oklarını günümüzle karşılaştırmak, sıkıntıları dile getirmek amacıyla böyle bir güne tahsis ettiğini belirtti.“Dünya da en çok amatörü olan bilim sosyolojidir”Açılış konuşmalarının ardından söyleşiye geçildi. Moderatörlüğünü Sosyoloji Bölümü Araştırma Görevlisi Berat Dağ’ın yaptığı programda Prof. Dr. Veysel Bozkurt, Sosyoloji bilimi tarihinin insanlık tarihi kadar eski olduğunu vurguladı. Bozkurt: “Dünya da en çok amatörü olan bilim sosyolojidir. Çünkü herkes farkında olmadan sosyolojik sorular sorar ve cevaplar arar. Bunun sistematik bir şekilde yapılması da sosyoloji biliminin içine girer" dedi.“Sizi siz yapan içinde yaşadığınız toplumdur”Bozkurt sosyoloji inceleme alanına sadece toplumun değil ilişkilerinin, kurumlarının ve toplumun yapısının da girdiğini söyledi. Sosyolojinin dünyaya yaklaşım biçimi olduğunu, dün olduğu gibi bugün de sosyolojiye ihtiyaç olacağını belirten Bozkurt “Sizi siz yapan içinde yaşadığınız toplumdur” ifadelerini kullandı.“Tarihin sonlanmadığı gibi sosyoloji de sonlanmayacak”Son olarak konuşan Prof. Dr. Köksal Alver ise küreselleşmenin sosyolojinin nesnesi olduğunu ve bunun sosyolojinin bittiği anlamına gelmediğini belirtti. Bu parçalanma sürecinde mikro ilişkisel yapıların nasıl geliştiğini anlamak için hâlâ sosyologlara ihtiyaç olduğunu da ifade eden Alver “Tarihin sonlanmadığı gibi sosyoloji de sonlanmayacak” dedi.“Ne kadar çok şeyle yüzleşirsem, evrensellik ve esnekliğim o denli artabilir”Prof. Dr. Köksal Alver tarihin sonlanmadığı gibi sosyolojinin de sonlanmayacağını, küreselleşmenin sosyolojiye kötü sonuçlar doğurmadığını ifade etti. Alver, yaptıkları en normal şey olarak yemek yemek gibi bir olay hakkında 2 saat sosyoloji yapabileceklerini belirterek “Başka açılar başka deneyimler getirir. Ne kadar çok şeyle yüzleşirsem, evrensellik ve esnekliğim o denli artabilir” dedi.Soru ve cevap bölümünün ardından katılımcılara plaket takdim edildi.Toplu fotoğraf çekiminin ardından program sona erdi.

11 KAS 2019

Üsküdar akademisyenlerinden TÜYAP çıkarması

Üsküdar Üniversitesi akademisyenleri bu yıl 38’incisi gerçekleştirilen TÜYAP Uluslararası Kitap Fuarında okurları ile bir araya geldi. Söyleşi ve kitap imza programlarının gerçekleştiği fuar bu yıl da binlerce kitapseveri ağırladı. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan “Duygusal Boşluk”, Prof. Dr. Sevil Atasoy “Çürük Elmalar ve Masum Mahkumlar”, Prof. Dr. Sinan Canan’ın “Keşfeden Beynim” konulu söyleşileri de ilgiyle dinlendi. Üsküdarlı yazarlar, söyleşinin ardından okurlarına kitaplarını imzaladı.02-10 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilen, yurt içi ve yurt dışından 800’ün üzerinde yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katıldığı 38’inci Uluslararası TÜYAP Kitap Fuarı birçok yazarı da misafir etti. Ana teması “Edebiyatımızda Elli Kuşağı” olan fuara Üsküdar Üniversitesi akademisyenleri de katılım sağladı.Prof. Dr. Nevzat Tarhan’a yoğun ilgiÜsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan “Duygusal Boşluk”  konulu söyleşi gerçekleştirdi. Katılımcılar söyleşiye yoğun ilgi gösterdi.Tarhan söyleşi sonrasında TİMAŞ Yayınları standında okurlarına kitaplarını imzaladı. Tarhan’a yoğun ilgi gösteren okurlar, Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile fotoğraf da çektirdi.Prof. Dr. Sevil Atasoy kitaplarını imzaladıÜsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Sevil Atasoy tarafından TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezinde gerçekleştirilen “Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar”  söyleşisi yoğun ilgi gördü.Son kitabının ismiyle gerçekleştirilen söyleşi ardından Prof. Dr. Sevil Atasoy okurlarının kitaplarını imzaladı. Atasoy için de uzun kuyruklar oluştu.Daha önceden Üsküdar Üniversitesinde Prof.Dr. Sevil Atasoy ile birlikte bir söyleşi yapan Tess Gerritsen de TÜYAP Uluslararası Kitap Fuarında okuyucuları ile buluştu. Söyleşi esnasında Gerritsen'i ziyaret eden Atasoy, Gerritsen için de kitaplarını imzaladı.Prof. Dr. Tayfun Uzbay okurları ile buluştuÜsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı Prof. Dr. Tayfun Uzbay da okurlarının kitaplarını imzalayıp, sorularını yanıtladı. Destek yayınlarında okurlarıyla buluşuna Uzbay, okurları ile fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’a yoğun ilgiKitap fuarında okurlarıyla bir araya gelen diğer Üsküdar Üniversitesi akademisyenlerinden biri de Rektör Danışmanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan oldu. Arıboğan, İnkılap Kitapevi standında okurlarıyla bir araya geldi. Okurları ile sohbet etmeyi ihmal etmeyen Arıboğan, okurlarının kitaplarını imzalayıp onlarla fotoğraf çektirdi.Cemalnur Sargut okurları ile bir araya geldiÜsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı Cemalnur Sargut da Nefes Yayınları standında okurları ile bir araya geldi. Okurlarının kitaplarını imzalayıp, sorularını yanıtlayan Sargut, okurları ile bol bol fotoğraf çektirdi. Fuarda Sargut’a da ilgi oldukça yoğundu.Prof. Dr. Sultan Tarlacı okurları ile buluştuÜsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi, NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı da TÜYAP Uluslararası Kitap Fuarında okurları ile bir araya gelen isimlerden oldu.  Okurlarının kitaplarını imzalayan Tarlacıyla okurları fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedi.Prof. Dr. Sinan Canan da okurlarıyla söyleşti İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan, “Keşfeden Beynim” konulu söyleşinin ardandan, okurlarının kitaplarını imzalayarak, okurları ile fotoğraf çektirdi.Uğur Canbolat okurları ile sohbet ettiÜsküdar Üniversitesi NP Etiler Polikliniği İdari Direktör Vekili Yazar Uğur Canbolat da okurları ile TÜYAP Uluslararası Kitap Fuarında bir araya geldi.Okurları ile sohbet eden Canbolat, okurlarının kitaplarını imzalayarak onlarla fotoğrafta çektirdi.Haber: Meryem ÖzkanFotoğraf: Zahid Aslan

06 KAS 2019

Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, göçmen grupların uyum süreçlerinin değerlendirdi

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Küresel Göç ve Psiko-Sosyal Sağlık Güvenliği” ana temalı uluslararası konferansa konuşmacı olarak katıldı. Harran Üniversitesi Göç Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin ev sahipliğini üstlendiği, İç İşleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, Uluslararası Sosyal Bilimler Federasyonu ve Sağlık Güvenliği Ortakları iş birliğiyle düzenlenen konferansta Süleymanlı önemli bilgiler paylaştı.Harran Üniversitesi Göç Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Fen-Edebiyat Fakültesi konferans salonunda gerçekleşen programda Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı “Farklı Sosyo-Kültürel Özelliklere Sahip Göçmen Grupların Uyum Süreçlerinin Karşılaştırılması: Kazakistan’daki Oralmanlar ve Turkiye’deki Suriyeliler” konusunda değerlendirmelerde bulundu.Göç eden etnik Kazakların ve Suriyeli mültecilerin topluma uyum süreçleri tartışıldıÜsküdar Üniversitesinin de iki tebliğle hazır bulunduğu konferansta Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı “Farklı Sosyo-Kültürel Özelliklere Sahip Göçmen Grupların Uyum Süreçlerinin Karşılaştırılması: Kazakistan’daki Oralmanlar ve Turkiye’deki Suriyeliler” yerleştikleri ülke açısından farklı sosyo-kültürel özelliklere sahip iki göçmen grubu değerlendirdi. Süleymanlı,  1991 yılından sonra Kazakistan yönetimin çağrısı üzerine ülkeye gönüllü olarak göç eden ve ‘Oralman’ olarak isimlendirilen etnik Kazakların ve 2011 yılından sonra iç savaş nedeniyle Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan sayıları 3 milyon 700 bini bulan Suriyeli mültecilerin topluma uyum süreçleri ile ilgili değerlendirmelerde bulundu.“Uyum süreci için hem ev sahibi toplumun hem de  göçmenin karşılıklı katkı sunması gerek”Göç ile birlikte farklı kültürlerin karşılaştığını söyleyen Süleymanlı, göçmenlerin uyum süreci ile ilgili bilgi verdi. Süleymanlı, “Göç eylemiyle birlikte farklı kültürlerin karşılaşması söz konusu olmakta ve bu sayede insanların bir arada hayatlarını sürdürme isteği uyum sağlama süreciyle bir arada gerçekleşmektedir. Günümüzde göçmenlerin  gittiklere yerlere uyum süreçlerinin gerçekleşmesi; hem ev sahibi toplumun hem de  göçmenin karşılıklı olarak katkı sunması gereken bir süreç” dedi.Göç yaşamış çocuklara oyunla ruhsal destek sağlanabilirÜsküdar Üniversitesi Psikoloji Doktora programı öğrencisi Alev Elmas “Göç Yaşamış Çocuklara Oyunla Ruhsal Destek” başlıklı sunumunda oyunla terapinin göç yaşamış çocukların duygularını ve yaşadıkları sorunları dışa vurmalarına, çocuğun kendisini etkileyen durumlarla ilgili farkındalığın artmasında etkili olduğunu vurguladı.Üsküdar Üniversitesi mensupları 12 bin yıllık geçmişiyle dünyanın en eski anıtsal mabedi olan Göbeklitepe’yi de ziyaret etti.

06 KAS 2019

Yalnızlık, Üsküdar Üniversitesi’nde tartışılacak

Son dönemlerde dünyanın konuştuğu, ülkemizin de tartıştığı “yalnızlık” Üsküdar Üniversitesi’nde tartışmaya açılıyor. Üsküdar Üniversitesi’nde 6-7 Aralık’ta gerçekleştirilecek Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu’nda “Modernizmin Kâbusu Yalnızlık”, “Yalnızlık ve Politik Sonuçları”, “Beyin ve Yalnızlık”, “Göç ve Yalnızlık”, “Modern Toplumda Solo Yaşam”, “Yalnız İnsan Mutlu Olabilir mi?” gibi birçok başlık uluslararası isimlerin de katılımıyla tartışılacak.Çağın vebası olarak da adlandırılan ve uluslararası alanda bakanlığının dahi kurulması konuşulan yalnızlık, Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu’nda tartışmaya açılıyor.6 – 7 Aralık 2019 tarihinde Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşke Nermin Tarhan Konferans Salonu’nda gerçekleşecek sempozyuma yurtiçi ve yurtdışından yalnızlık alanında önemli çalışmalar yapan bilim insanları katılacak. Sempozyumun konuşmacıları ve konu başlıkları ise şu şekilde olcak:- Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan; "Modernizmin Kâbusu Yalnızlık"- Bergen Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Lars Fredrik Svendsen; "Güven ve Yalnızlığın Politikası"- Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan; "Yalnızlık ve Politik Sonuçları"- Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Doç. Dr. Çiğdem Yazıcı; "Post-Truth, Hakikat ve Yalnızlık”- Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Öğr. Üyesi Oğuz Tan; “Yalnızlık Biliminin Kurucusu Durkheim”- Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Tayfun Doğan; "Değerli Yalnızlık”- Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Barış Erdoğan; “Modern Toplumda Solo Yaşam”- İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Veysel Bozkurt; “Sosyal Medya ve Yalnızlık”-  Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı, Sempozyum Koordinatörü Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı; “Göç ve Yalnızlık”- Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Aydın Öztürk; “İstanbul ve Yalnızlık” (Araştırma Sonuçları Sunumu)- Method Research Company Yöneticisi  Hale Aslı Kılıç; "İstanbul ve Yalnızlık” (Araştırma Sonuçları Sunumu)- Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar Özkan; “Yalnız İnsan Mutlu Olabilir Mi?”- Üsküdar Üniversitesi Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Öğr. Üyesi Aylin Tutgun Ünal “Yalnızlık ve Kuşaklar”- Araştırmacı-Yazar, Tıp Doktoru Dr. Recai Yahyaoğlu; “Yalnızlığın Psikolojisi”Bireyler yalnız kalmaya zorlanıyor!Üsküdar Üniversitesi Sempozyum Düzenleme Kurulu Başkanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, 21. Yüzyılda birey ve toplum açısından yalnızlığın önemli bir kavram olduğunu, bu nedenle sempozyumda yalnızlık kavramının her yönüyle ele alınacağını kaydetti.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, bugün daha çok teknolojiyi elinde tutan ulus-devletlerin her anlamda dünyanın geri kalanına “duvar ördüğü” siyasal bir eğilim geliştiğini belirterek “Korku, çıkarcılık ve güvensizlik duygusu temelinde ‘herkesin herkese düşman olduğu’ bir şeyleşme süreci toplumsallığı tehdit ediyor. “Kimsenin kimseyi sevmediği” bu ortamda bireylerin kötü, yanlış ve çirkin ilkelerin tecridi altında yalnız kalmaya zorlandığı anlaşılıyor. Velhasıl felsefi, içtimai, siyasi, iktisadi ve ruhi bir çerçevede “pare pare olmuş” bir dünya, toplum ve birey gerçekliği giderek mutlak bir hal alıyor” dedi.Yalnızlaş(tır)ma sürecine karşı muhtelif çareler aranıyorProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı, yalnızlaş(tır)ma sürecine karşı dünya çapında çareler arandığını belirterek “Bahsi geçen bu çok yönlü ve katmanlı yalnızlaş(tır)ma sürecine karşı muhtelif çareler de aranıyor. Yakın zamanda İngiltere’nin “Yalnızlık Bakanlığı” kurma girişimini siyasi anlamda olumlu bir örnek olarak görmek mümkün. Aynı şekilde birey ve toplumun “pozitif” yönlerini araştırarak ön plana alan psikolojik ve sosyolojik çalışmaların ortaya çıkması süreci de olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Bu türden çalışmaların yaygınlaşması, kendini veya başkasını tecrit etme temelinden yükselen yalnızlık hallerini bertaraf edebilir. Böylelikle bireyin kendisinde taşıdığı potansiyeli içselleştirerek toplumsallaşması için gerekli birçok olumlu değeri kapsayan “seçilmiş yalnızlık” hallerini de anlamak söz konusu olacaktır” dedi. Detaylı bilgi için: https://yalnizliksempozyumu.uskudar.edu.tr

04 KAS 2019

Prof. Dr. Havva Kök Arslan Amerika’da seminere katıldı

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Prof. Dr. Havva Kök Arslan, Turkish Association Community Center (TACC), Maryland’in daveti üzerine Diyanet Center of Amerika’da düzenlenen seminere konuşmacı olarak katıldı. Arslan, Maryland Türk toplumuna yönelik “Türk Dış Politikası ve Türkiye’nin Siyasi Öncelikleri” konularına ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.100 kişilik bir katılımcı grubuna yönelik gerçekleştirilen seminerde, Türkiye büyükelçiliği diplomatlarının yanı sıra Maryland Türk toplumunun özellikle de kadın katılımcılarının ağırlıkta olduğu temsilcileri hazır bulundu. Türkiye’nin dış politikası konuşuldu Türkiye dış politikasına genel hatlarıyla değinilen seminerde, Osmanlı diplomasisinde izolasyon politikasının terkedildiği 1774 tarihi ile başlayıp ana hatlarıyla Atatürk dönemi, İsmet İnönü, İkinci Dünya Savaşı ve sonrası dönemi dış politikaları ile Türkiye’nin NATO’ya girişi, Avrupa Birliği ile ilişkileri ve son olarak 2003 yılından günümüze AK Parti dönemi dış politikası değerlendirildi.Seminer bitiminde Prof. Dr. Havva Kök Arslan Türkiye’nin son dönem dış politikası ve Suriye politikasına yönelik gelen soruları cevaplandırdı.Seminerde Amerikan Türk toplumunun bu konudaki hassasiyeti dile getirildi.

01 KAS 2019

Üsküdar Üniversitesi yazarları TÜYAP Kitap Fuarında…

Üsküdar Üniversitesi akademisyenleri bu yıl 38’incisi TÜYAP Kongre Merkezi’nde düzenlenecek Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nda. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Sevil Atasoy, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Prof. Dr. Tayfun Uzbay, Prof. Dr. Sinan Canan, Prof. Dr. Sultan Tarlacı, Cemalnur Sargut söyleşi ve kitap imza programlarıyla okurlarıyla bir araya gelecek.Kaleme aldıkları kitaplarıyla milyonlarca okurun beğenisi toplayan Üsküdar Üniversitesi yazarları bu yıl da TÜYAP Kitap fuarında okurlarıyla buluşuyor. 2-10 Kasım arasındaki ziyaret edilebilecek fuarda; Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Sevil Atasoy,  Rektör Danışmanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Rektör Danışmanı Prof. Dr. Tayfun Uzbay, Psikoloji Bölümü Öğr. Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan, Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğr. Üyesi Sultan Tarlacı ve Rektör Danışmanı Cemalnur Sargut okuyucularıyla bir araya gelecek.Akademisyenlerimizin 38’inci TÜYAP Kitap Fuarı söyleşi ve imza programları:Prof. Dr. Tayfun Uzbay2 Kasım CumartesiDestek Yayınları16:00 Kitap İmzaCemalnur Sargut3 Kasım PazarNefes Yayınları13:00 Kitap İmzaProf. Dr. Sevil Atasoy9 Kasım CumartesiDoğan Kitap13:00 “ Çürük Elmalar & Masum Mahkûmlar” Söyleşi/ Kitap İmzaProf. Dr. Nevzat TarhanTimaş Yayınları9 Kasım Cumartesi17:30 “Duygusal Boşluk” Söyleşi/Kitap İmzaProf. Dr. Deniz Ülke Arıboğan9 Kasım Cumartesiİnkılâp Kitapevi18:30 Kitap İmzaProf. Dr. Sinan Canan10 Kasım PazarTuti Kitap14:00 "Keşfeden beynim" Söyleşi/ Kitap İmzaProf. Dr. Sultan Tarlacı10 Kasım PazarDestek Yayınları14:00 Kitap İmza

29 EKI 2019

Üsküdar Üniversitesi akademisyenleri, o hayallerin kahramanı oldu

Şırnak’ın sınır ilçesi olan Ortasu Köyü Ortasu Ortaokulu’nda okuyan 31 öğrenci, öğretmenleri Ramazan Teker’in desteğiyle yazdıkları “21. Yüzyıl Bilim İdollerimiz” isimli kitapta hayalerini ve örnek aldıkları 31 bilim insanını anlattı. Öğretmenlerinin “Dünyanın En Güzel Çiçekler” diye nitelendirdiği öğrencilerin örnek aldıkları bilim insanları arasında Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Sevil Atasoy ile İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan da yer alıyor.Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Sevil Atasoy ve İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Şırnak’ta öğretmenleri Ramazan Teker’in desteğiyle bir kitap yazan ortaokul öğrencilerinin kahramanı oldu.Kitapta gelecek hayallerini anlatan minik öğrenciler, kendilerine örnek olarak seçtikleri kahramanlara yer verdi. Öğrencilerden 13 yaşındaki Dilber Encu Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ı, aynı yaştaki İklima Encu Prof. Dr. Sevil Atasoy’u, Keser Encu da Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ı idol olarak seçtiklerini anlattı. Öğrenciler, örnek aldıkları isimlerin özgeçmişlerine de yer verdi.Bu öğrenciler bugünün iyi insanları, yarının başarılı bireyleriÖğretmenleri Ramazan Teker de kitabın ortaya çıkış hikayesini şöyle anlattı:“Dört yıl önce baba nasihatiyle geldiğim bu sınır köyü okulunda öğrencilerimle beraber öğrendim iyi insan olmanın hayattaki her şeyden daha önemli, bütün bilgilerin ancak iyi insanların ellerinde yeryüzündeki her şeyin dostu olduğunu. Sonra sonra anladım insanı hayalerinin ayakta tuttuğunu. Bu mucize çocukların gözlerindeki ışığa değince anladım okulun ‘işe gidiyorum’ diye gelinen yer olmadığını. Hayalleri olan ve asla pes etmeyen öğrencilerin öğretmeni olma gururuyla yazdım bu satırları size. Tam 31 tane öğrencim de hayallerinin peşinden gitmiş ve başarmış, gurur tablomuz olan, yol gösteren, ufuk açan bize yeni kapılar aralayan 31 tane bilim insanımızın hayatlarını ve başarılarını merak edip araştırıp yazdılar. Bu öğrenciler bugünün iyi insanları ve iyi hayal kurucuları, yarının iyi insan ve başarılı bireyleri. Çünkü biliyorum yeni şeyler çıkacak, yeni bir dünya yaratılacak azim ve cesaretin olduğu yerlerden.”Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ı kendini dünyaya kanıtladığı için idol aldımÜsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ı idol aldığını ve öğretmen olmak istediğini belirten 13 yaşındaki Dilber Encu, kitapta şu satırları kaleme aldı:“Merhaba ben Dilber Encu. 25 Aralık 2006 tarihinde Şırnak Uludere Ortasu Köyü’nde dünyaya geldim. 13 yaşındayım. Ortasu Ortaokulu 8. Sınıf öğrencisiyim. En büyük korkum Allah korkusudur. Hayalim olan meslek öğrencilerin bir şeyleri bilmesi ve kendilerine iyi bir gelecek hazırlamalarına yardımcı olmak için öğretmen olmak istiyorum. Babam da bu konuda beni çok destekliyor ve öğretmen olmak istiyorum.Köyümüz şirin bir yerdir ve sakindir. Sabahları beni derenin sesi ve kuşların cıvıltısı uyandırır. Her sabah bu yüzden zinde bir şekilde uyanır, bunun için şükrederim. Yerine göre başarmak için hırs yaparım. Benim kendime idol aldığım bir bilim insanı var ve kendini dünyaya kanıtlamış bir isim: Nevzat Tarhan. Eğer siz de kendinize, ailenize, ülkenize ve bütün canlılara faydalı birer insan olmak istiyorsanız tek yapmanız gereken Nevzat Tarhan gibi çok çalışmak ve hayallerinize inanmaktır. Ben inanıyorum. Siz de inanın!”Dünyanın örnek aldığı, idolüm bilim insanı: Sevil AtasoyÜsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Sevil Atasoy’u örnek aldığını belirten 13 yaşındaki İklima Encu da kitapta hayallerini şöyle anlatıyor:“Merhaba ben İklima Encu. 1 Haziran 2006 tarihinde Şırnak Merkez’de dünyaya geldim. 13 yaşındayım. Şırnak Uludere Ortasu Köyü’nde yaşıyorum. Köyümüz büyük dağlarla kaplı yemyeşil bir yerdir. 7. Sınıf öğrencisiyim. Derslerime çok çalıştığım ve iyi dinlendiğim için başarılı biriyim. Hayattaki en büyük korkum ailemi kaybetmektir ve onları bir daha görememektir çünkü onları çok seviyorum. Hobilerim basketbol oynamaki futbol oynamak, gezmek, koşu yapmak gibi eğlenceli şeylerdir. Herkesin hayatta kendine özgü hayalleri vardır, elbette benim de var. İlerideki hayalim başarılı bir doktor olup yeni bir hayata başlamak, hayatlar kurtarmaya vesile olmaktır. Bunun için çalışıyorum, çalışmaya da devam edeceğim. Yeni yerler gezip görmek ve yaşamak istiyorum.  Evet köyümden ayrılmak epey zor olacak ama benim için hayallerim daha önemli! Hayallerimin peşinden her zorluğa göğüs gerip koşmaya devam edeceğim. Aslında benim de kendime örnek aldığım, dünyanın saygınlığını kazanmış bir bilim insanı var. Onun gibi büyük başarılara imza atmak ve başarılı olmak için ne yapmak gerekiyorsa ben de hazırım. Dünyanın örnek aldığı, idolüm bilim insanı: Sevil Atasoy. Eğer siz de kendinize, ailenize, ülkenize ve bütün canlılara faydalı birer insan olmak istiyorsanız tek yapmanız gereken Sevil Atasoy gibi çok çalışmak ve hayallerinize inanmaktır. Ben inanıyorum. Siz de inanın!”Deniz Ülke Arıboğan’ı dünya tanıyor, saygı duyuyor, idol alıyor Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ı idol olarak seçtiğini belirten 13 yaşındaki Keser Encu da duygularını şöyle anlattı:“Merhaba ben Keser Encu, şimdi size kendi hayatımdan bahsetmek istiyorum. Ben 2 Eylül 2006 tarihinde Şırnak Uludere Ortasu Köyü’nde dünyaya geldim. Köyümüz minik ama tatlı bir yerdir. Her yerinde dağlar, yeşillikler ve dereler vardır. Sizin de görmenizi çok isterim. Yeşil gözlü, sarışın, 48 kilo ve 1.55 boyunda arkadaşlarıyla iyi geçinen, kitap okumayı, ders çalışmayı ve voleybol oynamayı seven hayalleri olan bir kızım. En sevdiğim renk kırmızıdır. Yılandan ve örümceklerden çok korkarım. Benim en büyük hayalim doktor olmak ancak sahnede olmayı da çok seviyorum. Tiyatrocu olmayı da çok istiyorum. Okulumuzda kurulan ‘Dünyanın Bütün Çiçekleri’ isimli tiyatro ekibinde beşinci sınıftan beri yer alıyorum. İki farklı oyun sergileme imkanı bulduk ekibimizle beraber çeşitli şehir ve üniversitelerde.Hayallerime ulaşmak için çok çalışacağım ve çabalayacağım. Ailemle vakit geçirmeye ve onlarla pikniğe gitmeye bayılıyoum. İnandığım yolda başarıya ulaşmak için elbette benim de idol aldığım bir bilim insanı var. Onu dünya tanıyor, saygı duyuyor, idol alıyor. Bence siz de bu harika bilim kadınını tanımalısınız: Deniz Ülke Arıboğan. Eğer siz de kendinize, ailenize, ülkenize ve bütün canlılara faydalı birer insan olmak istiyorsanız tek yapmanız gereken Deniz Ülke Arıboğan gibi çok çalışmak ve hayallerinize inanmaktır. Ben inanıyorum. Siz de inanın!”

10 EKI 2019

İslam Ülkeleri Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Deklarasyonu’nu bir Türk bilim insanı hazırladı

Fas’ın başkenti Rabat`ta 2-3 Ekim 2019 tarihlerinde toplanan İslam Ülkeleri Çevre Bakanları, “Çevrenin Korunmasında ve Sürdürülebilir Kalkınmanın Elde Edilmesinde Kültürel ve Dini Rollerin Geliştirilmesine İlişkin Rabat Deklarasyonu” kabul etti. Deklarasyonu hazırlayan 2 bilim insanından biri olan Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir, üniversitelerin görevinin toplumsal sorunlara bilimsel çözümler üretmek ve bunları sunmak olduğunu söyledi.Kenya’nın başkenti Nairobi’de Mart ayında yapılan BM Çevre Konferansı’nda, İslam ülkeleri çevre bakanlarından “Çevrenin Korunmasında ve Sürdürülebilir Kalkınma” konusunda bir strateji belgesi hazırlamaları istendi. Bu görev Müslüman ülkelerin UNESCO’su olarak bilinen İslami Eğitim, Bilim ve Kültürel Organizasyonuna (ISESCO) verildi.Üsküdar Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Özdemir’e görev verildiISESCO’da Nairobi BM Çevre Toplantısına katılan ve çevre konusundaki çalışmaları ile tanınan Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir ile Endonezya Milli Üniversitesi’nden Dr. Fachruddin M. Mangunjaya söz konusu belgeyi hazırlamakla görevlendirdi.60 sayfalık strateji belgesi hazırlandıTitiz ve yorucu bir çalışma ile hazırlanan 60 sayfalık strateji belgesi, ISESCO`ya teslim edildi. Strateji belgesinde İslam ülkelerindeki mevcut durum özetlenerek çevre ve sürdürülebilir kalkınma konusunda kültürel ve dini değerlerin öne çıkarılarak bir strateji dahilinde çalışmanın önemi vurgulandı.Müslümanlar çözümün parçası olmak istiyorRabat`ta 2-3 Ekim 2019 tarihlerinde toplanan İslam Ülkeleri Çevre Bakanları toplantısına sunulan strateji belgesi kabul edildi. Böylece Üsküdar Üniversitesi İslam ülkelerinin çevre politikalarında ve sürdürülebilir kalkınma planlarında önemli bir katkı yapmış oldu. Deklarasyonda özetle şu mesaj verildi:“Biz Müslümanlar dünyamızın, çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceği için endişeliyiz. Zaman azalıyor. Bizim dinimiz Allah’ın tüm yarattıklarını korumamızı salık veriyor. Bu hepimizin ortak problemi. Tüm inanç mensupları olarak tek bir dünyayı paylaşıyoruz ve biz Müslümanlar çözümün bir parçası olacağız.”Konferansta öne çıkan önemli noktalar ise şöyle oldu:Üye devletlerin uluslararası sürdürülebilir kalkınma gündemlerini destekleme konusundaki politik taahhüdünün uluslararası kabul edilmiş ilkeler ve referans çerçeveleri doğrultusunda yenilenmesi;Kültürel ve doğal özelliklere dikkat ederek sürdürülebilir kalkınmaya yönelik tüm ulusal ve uluslararası çabaları kullanmak;Siyasi iradenin bu alandaki herhangi bir başarının ön şartı olduğunu göstermek;Finansal ve teknik yükümlülüklerin yerine getirilmesi;Sivil toplum örgütlerinin ve özel sektörün bu alanda hayati bir rol üstlenmeleri;Katılımcılar ayrıca uluslararası topluma “Çevre ve sürdürülebilir kalkınma altyapısının yıkılması, mülteci sayısı ve akışının artması ve tarihi eserlerin imha edilmesi ile sonuçlanan iç savaşları, işgal ve çatışmaları sona erdirme çabalarını bir araya getirme” çağrısında bulundu.Prof. Dr. İbrahim Özdemir: “Üniversitelerin görevi, sorunlara çözüm üretmektir”Deklarasyonu hazırlayan Prof. Dr. İbrahim Özdemir, üniversitelerin önemli bir görevinin toplumsal sorunlara bilimsel çözümler üretmek ve bunları sunmak olduğunu belirterek “Meslek hayatımın önemli bir kısmı çevre çalışmaları ile geçti. Çevre felsefesi ve ahlakı konusunda yıllarca ders verdim. Dünyanın birçok yerinde yapılan toplantılara katıldım. Ancak bu deklarasyonu hazırlanmak benim için çok anlamlı.  Müslüman ülkelerdeki çevre politikalarının belirlenmesinde ve sürdürülebilir bir gelecek için mütevazı bir katkımız olacaksa, bunun onur ve mutluluğu bize yeter” dedi.İki üniversitenin bu belgeyi hazırlamasının önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Üsküdar Üniversitesi’nin bu ve benzeri çalışmalar ile toplumu aydınlattığını, gelecek nesillere karşı da görevini yapmaya çalıştığını ifade ederek şunları söyledi:“Çağdaş üniversitelerin bir görevi de toplumu tehdit eden sorunları –ekonomik, siyasi ve çevresel- önceden sezmek ve bunlara çözüm(ler) üretmektedir” dedi. Günümüzde tabiattaki biyolojik zenginlik ve çeşitlilik tehdit altında olduğu gibi, kültürel ve dini çoğulculuk sonucu olan farklılıklarımız da tehdit altındadır. İnsanlık için bir zenginlik olan bu olguya, bilgi temelli ve karşılıklı diyalog ekseninde birlikte yaşama çerçevesinde çözüm bulunamadığı takdirde aynı olgu sosyal patlamalara, çatışmalara ve trajedilere sebep olmaktadır. Bundan hareketle, çağdaş bir üniversite bu sorunları görmezden gelemez. Dahası üniversite sadece piyasaya nitelikli iş gücü sağlamak ve ekonominin motor gücü olma görevini yapmakla bu sorumluluğundan kurtulamaz.”Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Ağustos 2017`te ilan edilen İslam İklim Değişikliği Deklarasyonunu hazırlayan ekipte yer almıştı.

09 EKI 2019

2019-2020 akademik yılı oryantasyon programları sona erdi

Üsküdar Üniversitesinin 2019-2020 akademik yılında Üsküdar Üniversitesini kazanan öğrencilere yönelik, akademik ve idari kadronun katılımıyla gerçekleştirdiği oryantasyon programları sona erdi. 5 gün süren programlarda üniversitenin tüm işleyişi ve çalışmaları hakkında öğrencilere bilgi verildi.Merkez Yerleşke Nermin Tarhan konferans salonu ve Çarşı Yerleşke Emirnebi Konferans salonunda gerçekleşen programlarda Tıp, İletişim, İnsan ve Toplum Bilimleri, Mühendislik ve Doğa Bilimleri, Sağlık Bilimleri Fakülteleri ile Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu, Hazırlık Okulu ve Uluslararası Ofis eğitim görevlileri öğrencileri her yönüyle bilgilendirdi.Oryantasyon programlarında ayrıca Kurumsal İletişim, Öğrenci İşleri, Bilgi Teknolojileri, Sağlık Kültür ve Spor, Kütüphane Dokümantasyon Direktörlüğü, Kariyer Merkezi Direktörlüğü ile Uluslararası İlişkiler Direktörlüğü de öğrencilerle tanışarak birimlerini tanıttı.

04 EKI 2019

Oxford Üniversitesi ve Üsküdar Üniversitesi Dünya Barışı İçin Adımlar Atıyor

Üsküdar Üniversitesi Politik Psikoloji Merkezi, 1-3 Ekim 2019 tarihleri arasında Oxford Üniversitesi’nde çeşitli iş birliği toplantılarına katıldı. İki kurumun ortak çalışmalar yürütmesine ilişkin görüşmeler yapıldı. Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde tamamlanan TURBAHAR (Türkiye Bağımlılık Risk Profili ve Ruh Sağlığı Haritası) çalışmasının koordinatörleri Doç. Dr. Gökben Hızlı Sayar ve Dr. Öğretim Üyesi Hüseyin Ünübol, projenin çıktılarından oluşan “Türkiye Duygu Haritası ve Politik Yansımaları” başlıklı bir sunum yaptı. Kurucu Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın da katıldığı programda Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ise Üsküdar Üniversitesi Politik Psikoloji Merkezinin son bir yılda yaptığı araştırmalardan bahsetti.Üsküdar Üniversitesi Politik Psikoloji Merkezi, 1-3 Ekim 2019 tarihleri arasında Oxford Üniversitesi’nde çeşitli iş birliği toplantılarına katıldı.Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Rektör Danışmanı ve Politik Psikoloji Merkezi Müdürü Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Gökben Hızlı Sayar, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcısı ve Uygulamalı Psikoloji Anabilim Dalı Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Hüseyin Ünübol’dan oluşan ekip, Harris Manchester College bünyesindeki Center for the Resolution of Intractable Conflict (CRIC)’in davetlisi olarak toplantılarda yer aldı.“Hibrit Savaşlar Çağında Şiddet İçermeyen Direniş Doktrini” temalı üç günlük konferansta Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Üsküdar Üniversitesi Politik Psikoloji Merkezinin son bir yılda yapmış olduğu araştırmalardan ve önümüzdeki yıl için planladığı çalışmalardan bahsetti.İlgiyle dinlenen Prof. Dr. Arıboğan, Mayıs 2020’de ikincisi gerçekleştirilecek olan Üsküdar Üniversitesi Uluslararası Politik Psikoloji Sempozyumu’nu da duyurarak alanda çalışan önemli uluslararası isimleri sempozyuma davet etti. Arıboğan, halen merkez bünyesinde yürütülmekte olan Psikopolitik Güvendelik Anketi çalışması ile ilgili bilgiler verdi.Türkiye’nin Ruh Sağlığı Haritasını sundularSempozyum kapsamında Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde tamamlanan TURBAHAR (Türkiye Bağımlılık Risk Profili ve Ruh Sağlığı Haritası) çalışmasının koordinatörleri Doç. Dr. Gökben Hızlı Sayar ve Dr. Öğretim Üyesi Hüseyin Ünübol, projenin çıktılarından oluşan “Türkiye Duygu Haritası ve Politik Yansımaları” başlıklı bir sunum yaptı. Türkiye’nin farklı coğrafi bölgelerindeki baskın duyguların, o bölgelerdeki politik tercihlerle ilişkisini inceleyen araştırma bulguları katılımcılarca büyük ilgi gördü.Oxford Üniversitesi ile iş birliği toplantısı gerçekleştirildiÜsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Politik Psikoloji Merkezi Müdürü Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Oxford Üniversitesi St. Benet’s Hall Direktörü Prof. Richard Cooper ile iş birliği toplantısında bir araya geldi. İki kurumun ortak çalışmalar yürütmesi konusunda yapılan iş birliği toplantısı sonunda Prof. Cooper’a Üsküdar Üniversitesi plaketi takdim edildi. 

23 EYL 2019

Üsküdar Üniversitesi Akademisyenleri Bilim İletişim Zirvesi’nde buluştu

Üsküdar Üniversitesi bilimsel desteğiyle BİAKADEMİ tarafından “İnsanın Anlam Arayışı” temasıyla düzenlenen ‘Bilim İletişim Zirvesi’nde Üsküdar Üniversitesi akademisyenleri konuşmacı olarak yer aldı. “İnsan, karnı doyunca arıza çıkaran tek canlı”Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın yaptığı açılış konuşmasının ardından Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğr. Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan “Anlamın Parçası Olarak İnsan” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi.Prof. Dr. Canan, geçmişten günümüze insanın canlılar arasındaki en garip varlık olduğunu vurgulayarak şu ifadeleri kullandı: “Yaşamları boyunca canlılardan beklenen üç şey var. Beslen, hayatta kal ve üre... Ama bunlar insana yetmiyor. İnsan bir türlü doymak bilmiyor. Dünya üzerinde insandan başka karnı doyunca arıza çıkaran canlı göremezsiniz.” “Anlam arayışı insanlığın en kadim sorunu” Tarih boyunca insanlığın hep bir anlam arayışı içinde olduğunu vurgulayan Canan, “İnsanın anlam arayışı insanlığın en kadim sorunudur. Bilimde ciddi bir sınırlılığımız var. İleriye gidemiyoruz, ama gideceğiz” şeklinde konuştu. “Ölüm bilinci hayata anlam katıyor”Canan, insan dışında hiçbir varlıkta ölüm bilincinin olmadığını dile getirerek “Öleceğimizi biliyor olmak hayatımıza anlam katıyor. Sonu bilmemek herkesi yorar. Dünyada herkesin ölmeden önce yapmak için çabaladığı şeyler var” dedi. “Evlilik aşkı öldürmez”Zirvenin sonraki konuşmacısı olan Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı, Psikoloji Bölümü Öğr. Üyesi Doç. Dr. Tayfun Doğan ise “İnsanın Anlam Arayışı: Bir İnsan Ömrünü Neye Vermeli?” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi.Doç. Dr. Doğan, konuşmasının başlangıcında alışma sonucu olaylardan ve durumlardan alınan hazzın giderek azalması durumu olarak tanımlanan hedonik adaptasyona dikkat çekti: “Yaşamımızın her alanında hedonik adaptasyon var. Evlilik de hedonik adaptasyona uğrar. Zaman geçtikçe duygular azalır. Aşkı öldüren evlilik değil, hedonik adaptasyondur.” dedi.“Anlam arayışı yalnızca insana özgüdür”Anlam arayışının insan varoluşunun ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulayan Doğan; “Anlam arayışı yalnızca insana özgüdür. İnsan varoluşunun ayrılmaz bir parçasıdır. İnsan aynı zamanda dünyadaki var olan şeylere anlam verebilen ve anlam üretebilen tek canlıdır. İnsanın anlam arayışının sonucunda spor, bilim gibi pek çok şey üretilmiştir ifadelerini kullandı. “Tutkulu aşk tehlikelidir”“Aşkın sosyolojisi” başlıklı sunumunu gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğr. Üyesi Doç. Dr. Barış Erdoğan ise aşkın otoriteler tarafından çok sevilmediğine değinerek “Tutkulu aşk tehlikelidir. Çünkü tutkulu aşk kişiyi sosyal hayatından, ailesinden ve işinden soyutlayabilir. Bu yüzden tehlikelidir” şeklinde konuştu.“Aşk evrensel bir olgudur”Geçmişten bugüne tüm toplumlarda aşk kavramının olduğunu belirten Erdoğan, zaman ve mekân değiştikçe aşkın şekil değiştirdiğini vurgulayarak “Aşk evrensel bir olgudur. Zaman veya mekân fark etmeden tüm toplumlarda aşk kavramını görmek mümkün. Aşk sadece şekil değiştirir.” dedi.“İnsan beyni hazza odaklıdır”Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, Tıp Fakültesi Dâhili Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Tayfun Uzbay, “Kadın Beyni, Erkek Beyni” başlıklı sunumunda insan beyninin genel olarak hazza odaklı olduğunu vurguladı. Uzbay, sözlerini şu şekilde sürdürdü: “İnsan beyni haz ve konfor odaklıdır. Haz ve konfor alışkanlık yapar. İnsan, konforlu ortamdan daha az konforlu bir ortama girdiğinde ortama adapte olamaz.” “Sağ beyin/ sol beyin ayrımı yapmak yanlıştır”Günümüzde yaygın bir anlayış olan “Erkekler sol beyinli, kadınlar sağ beyinlidir.” Anlayışının yanlış olduğunun altını çizen Uzbay, “Erkekler mantık odaklı, analitik odaklı, objektif, liderlik anlayışına sahip oldukları için sol beyinli olarak kabul görürken kadınlar duygu odaklı, sezgisel ve empatik olduğu için sağ beyinli olarak kabul görmekte. Ama bu yaygın anlayış tamamıyla yanlış. Kadınlar da erkekler de gereken durumlar da hem sağ beyinlerini hem de sol beyinlerini kullanabiliyor.” şeklinde konuştu. Konuşmaların ardından BİAKADEMİ Kurucusu Dağhan Rasim Işık, konuşmacılara hediyelerini takdim etti.   

20 EYL 2019

Okulda başarının anahtarı, evde konuşulan dil

Evde konuşulan zengin dil, çocuğun okul başarısı ve eğitim hayatını olumlu etkiliyor. Uzun ve düzgün cümleler kuran, konuşmalarında soyut ifadeler bulunan ebeveynleri olan çocukların, okulda daha başarılı olduğunu belirten uzmanlar, ailelerin çocukla iletişim kurarken mümkün olduğunda açıklayıcı ifadeler kullanmalarını tavsiye ediyor. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Barış Erdoğan, ev ortamında konuşulan dilin zenginliği ve içeriğinin öğrencilerin tüm okul hayatındaki başarılarını etkilediğine dikkat çekti.Zengin kelime dağarcığı kullanılıyorEbeveynleri soyut ifadelerin yer aldığı, uzun ve düzgün açıklayıcı cümleler konuşabilen çocukların diğer arkadaşlarına göre eğitim hayatında çok daha başarılı olduklarını kaydeden Doç. Dr. Barış Erdoğan “Yapılan araştırmalar eğitim hayatında başarılı olan öğrencilerin evlerinde ebeveynlerin başarısız çocukların ailelerine göre çok daha fazla farklı kelime kullandığını ortaya koymaktadır. Bu ebeveynlerin bol bol sıfatlarla ve soyut ifadelerle konuşmalarını zenginleştirdikleri, çocukların sorduğu sorulara onların meraklarını geliştiren yanıtlar verdiği görülmektedir” dedi.Eğitim düzeyi düşük ailelerde kodlar zayıfBuna karşılık özellikle eğitim düzeyi düşük olan ailelerde çocukla konuşulurken kalıp yargılı ifadelerin sık kullanıldığını ve soyut düşüncelerin çok az dile getirildiğini vurgulayan Doç. Dr. Barış Erdoğan, “Eğitim düzeyi düşük ailelerde genellikle bitmemiş ve yapısal bakımdan zayıf tümceler kullanılıyor. Duygu ve düşünceler tam olarak anlatılamıyor. Duygu ve düşünceler, daha çok el kol hareketleri ile anlatılıyor” dedi.Kısıtlı yanıtlar, çocuğu kısıtlıyorBu zayıf kodlar içinde yetişen çocukların evde ebeveynlerine sorduğu sorulara “Yasak, senin aklın ermez, işte böyle” gibi ifadelerle kısıtlı yanıtlar aldığını kaydeden Doç. Dr. Barış Erdoğan, bu durumun çocuğun gelişimini etkilediğini kaydederek “Bu nedenle hayat hakkında karmaşık kodda ustalaşmış eğitimli ailelerin çocuğuna göre, zayıf kodlarla yetişen çocuklar hem daha az bilgilenmekte hem de daha az meraklı olmaktadırlar” dedi.Okuldaki dili anlamak zorlaşıyorÇocuğun öğretimde kullanılan, soyut ve duygu içermeyen dile karşılık vermekte zorlandığını kaydeden Doç. Dr. Barış Erdoğan, “Öğretmenin kullandığı dil, bu sefer çocuğa anlaşılmaz geliyor. Çocuk öğretmenin kullandığı karmaşık, soyut ifadelerle dolu dili kendine göre yorumlamaya çalışıyor ama doğru yorumu yapmakta başarısız olabiliyor. Çocuğun sınavlarda kullandığı dilsel ifadeler zayıf kalıyor, öğretmenleriyle ve okul idarecileri ile adeta bir başka dil kullanıyor, bol bol iletişim kazaları yaşıyor, disiplin sorunları da ortaya çıkıyor. Çocuk kendini aynı kelimelerin farklı anlamlarda konuşulduğu yabancı bir ülkede gibi hissediyor. Bir an önce oradan kurtulmak istiyor. Bu çocuklar ezbere dayanan eğitimde daha az zorlanırken, modern eğitim metotlarında zorlanmakta genelleme ve soyutlama içeren kavramsal ayrımları yakalamada büyük sorunlar yaşayabilmektedir” diye konuştu.Çocukla konuşurken açıklayıcı ifadeler kullanılmalıDoç. Dr. Barış Erdoğan ailelerin çocukların akademik başarısı için onlarla konuşurken mümkün olduğunca açıklayıcı ifadeler kullanmaları ve emir kiplerinden kaçınmaları gerektiğine dikkat çekti.Çocukların hayal gücü zenginleştirilmeliEbeveynlerin çocuklarına daha fazla halk hikâyeleri, destanlar, masallar, Doğu ve Batı mitolojisinden eserler okumaya teşvik ederek onların hayal güçlerinin zenginleşmesine, soyut düşünme kabiliyetlerinin gelişmesine katkı sağlayabileceklerinin altını çizen Doç. Dr. Barış Erdoğan, “Soyut düşünebilen bireyler hem eğitim alanında başarılı olurlar hem de iş hayatında taklitçi değil yenilikçi olurlar” dedi.

13 EYL 2019

2’nci sınıfta başladı şimdi dünyayı giydiriyor…

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü 4’üncü sınıf öğrencisi Melike Çengel, özgün tasarımlarıyla adını dünyaya duyuruyor… Henüz 2’inci sınıfta kendi çizim ve kesimleriyle adım attığı giyim dünyasında onu şimdi dünya tanıyor.  Genç girişimci Üsküdar Haber Ajansı muhabiri Şüheda Damgacı’nın sorularını yanıtladı.Üsküdar Üniversitesinde aldığı “Girişimcilik ve Proje Kültürü” dersinin ardından tekstil ve tasarım dünyasına adım atan Melike Çengel ile girişimcilik serüveni ve markalaşma hikâyesi üzerine konuştuk.“Girişimcilik ve Proje Kültürü dersini aldıktan sonra bu işe adım attım”Kendinizden, serüveninizden bize biraz bahsedebilir misiniz?Tekstilcilik benim aile mesleğim. Babadan geliyor. Biz de kardeşlerimle birlikte hep dükkânlarda büyüdük. Okuldan çıkıp hep dükkâna giderdik. Hep çok çalışarak büyüdüğü için üniversiteye geldiğimde sadece okula gelip gitmek bana kendimi çok boş hissettirmeye başlamıştı. Yoğun bir tempoya alışmıştım. Sonrasında ilk olarak şal satmaya başlayarak ticarete adım attım aslında. Satışa ilk olarak yakın çevremdeki arkadaşlarımla başladım. Yaptıklarım arkadaşlarımca çok beğeniliyordu. Bunların üstüne 2’nci sınıftayken “Girişimcilik ve Proje Kültürü” dersi aldık. Bu dersin hocası Dr. Nebiye Yaşar hocamız final ödevi olarak bizden bir proje tasarlayıp kendi markamızı kurmamızı istedi. Ben de zaten ufak ufak bu işlerin içinde olduğum için, yaptığım işi sadece proje haline getirerek kâğıt üzerinde hocama sundum. Girişimcilik ve Proje Kültürü dersini aldıktan sonra bu işe adım attım. Yaptığım proje Nebiye hocanın da çok hoşuna gitti. Ama benim cesaretim yoktu. Çünkü ailem Afyonkarahisar’da yaşıyor. Ve ben İstanbul’da tek başımaydım. Aynı zamanda Psikoloji bölümü öğrencisiydim ve bölümüm de oldukça zordu. Sonrasında hocamın ve arkadaşlarımın desteğiyle bir tane elbise çıkarttım. Ve çok beğenildi. İlk satışımı o elbiseyle yaptım. Sonrası da bu şekilde devam etti. Şuan 200’ü aşkın özgün ürünüm var.”“Kıyafete sadece etiketi için para vermek istemiyordum”Kendi tasarladığınız kıyafetleri mi giyiyorsunuz? Henüz markamı oluşturmadan önce de dışarıdan kıyafet almak benim çok zoruma gidiyordu. Çünkü az da olsa sektörün içindeydim. Kumaşın kalitesini, maliyetini her şeyini biliyordum ve sırf etiketi için bir kıyafete ederi olmayan bir parayı vermek istemiyordum. Kendi giyeceğim kıyafetleri de kendim dikmeye çalışıyordum.“Şu anda benimle birlikte çalışan sekiz kişi var”Markalaşma serüveninizle ilgili neler söyleyebilirsiniz?Ben markamı kurarken hiç bu yerlere gelebileceğimi düşünmemiştim. Yaşım daha çok genç ve sektörde çok fazla beni yaptığım işleri yapan kişi var. Benim onlardan öne çıkmam gerek diye düşündüm hep. Üniversite 3’üncü sınıftayken birinci atölyemi açtım, orası yetmeyince ikinci atölyemi ve ardından da showroomumu açtım. Şu anda markamın adı altında benimle birlikte çalışan sekiz kişi var. Benimle çalışmak isteyen çok saygın markalar da var” ifadelerini kullandı.“Sektörde ilerlememin en büyük etkeni sosyal medya”Aslında büyümeniz çok da uzun sürede olmadı. Bunu bu kadar hızlı nasıl başardınız?Bunda sosyal medya platformları çok etkili oldu doğrusunu söylemek gerekirse. Şu anda sosyal medya diye bir gerçek var. Hiçbir şeyin gerçek olmadığı fakat her şeyin de bir o kadar gerçek olduğu bağımsız bir dünya. Benim bu kadar ilerlememdeki en büyük etkenlerin en başında da sosyal medya geliyor. Ailem bu işi ilk yapmaya başladığımda bana çok destek olmadı. Çünkü onlar da işin içindeydi ve zorluklarını biliyorlardı. Ama ben sosyal medyadaki takipçilerimden her zaman çok destek gördüm. Hiçbir kan bağımın olmadığı insanlar benim ürünlerimi beğendi ve sonra da satın aldı.“Hedeflerim arasında yurtdışında showroom açmak var”‘Melike Çengel’ markasının bundan sonraki hedefleri ne? Benim bundan sonraki hedefim yurtdışına açılmak. Çünkü Türkiye’de benim yaptığım işi yapan çok insan var. Ben yurtdışında özellikle tesettür modasının eksik olduğunu düşünüyorum. Şu anda da ürünlerimi Almanya, Viyana, İran, Irak, Katar gibi ülkelere gönderiyorum. Asıl amacım yurtdışında da bir showroom açmak.Çengel, Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ı ziyaret ettiÖte yandan Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile de rektörlük makamında bir araya gelen Melike Çengel, başarı öyküsünü ve projeleri hakkında Tarhan’a da bilgi verdi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Çengel’e başarı dileklerini sundu.Hatıra fotoğrafı çekiminin ardından görüşme sona erdi.Röportaj: Şüheda Damgacı

09 EYL 2019

Yılın ilk dersi Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’dan…

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Prof. Dr. Mümtaz Soysal Sosyal Bilimler Lisesinin ilk ders konuğu oldu. Arıboğan, “Duvar” konulu konuşma gerçekleştirdi.İstanbul Bahçelievler Prof. Dr. Mümtaz Soysal Sosyal Bilimler Lisesi’nde gerçekleştirilen konferansa öğretmen, öğrenci ve veliler büyük ilgi gösterdi.Konuşmasının ardından Arıboğan, öğrencilerin sorularını da yanıtladı.

09 EYL 2019

İntiharların önlenmesinde “pozitif psikoloji” etkili olabilir

Tüm dünyada önemli bir halk sağlığı sorunu olarak görülen intiharın önlenmesinde pozitif psikoloji yöntemlerinin etkili olabileceğini belirten uzmanlar, bireyin umut düzeyini, sosyal desteğini, öz-saygısını, psikolojik sağlamlığını ve genel olarak iyi oluş düzeyini artırarak intiharla ilgili risk faktörlerinin elenebileceğine dikkat çekiyor. Pozitif psikoloji alanında çalışmalar yapan Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Umut önemli düzeyde öğrenilebilir ve artırılabilir bir özelliktir. Aynı durum affedicilik, iyimserlik, psikolojik sağlamlık ve öz-saygı için de söylenebilir. Tüm bu özellikler geliştirilebilir, bu sayede de intiharın önemli düzeyde önüne geçilmesine yardımcı olunabilir” diyor.Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tayfun Doğan, 10 Eylül Dünya İntiharı Önleme Günü’ne ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İntiharın tüm dünyada önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu belirten Doç. Dr. Tayfun Doğan, 10 Eylül Dünya İntiharı Önleme Günü vasıtasıyla, toplumun, kurumların ve tüm bireylerin intihara karşı farkındalıklarını artırmanın amaçlandığını söyledi.İntihar oranları artış gösteriyorDünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre, dünyada her 40 saniyede bir intihar girişiminin ölümle sonuçlandığını; son 45 yılda intihar oranının % 60 civarında artış gösterdiğini belirten Doç. Dr. Tayfun Doğan, “İntihar tüm dünyada ölüm nedenleri arasında ilk 10 neden arasında yer almaktadır. Yine dünyada her yıl yaklaşık olarak 1 milyon kişi intihar sonucu hayatını kaybetmektedir. Daha üzücü olanı ise intihar oranları her geçen yıl daha da artmaktadır. İntiharla ilgili olarak, sağlık kurumlarında, okullarda, hastanelerde ve farklı iş yerlerinde alınacak önlemler ve artırılacak farkındalık intihar oranlarının düşürülmesine yardımcı olacaktır” diye konuştu.Pozitif psikoloji yöntemleri önlemede etkili olabilirİntihar nedenlerinin çok boyutlu bir şekilde ele alınması gerektiğini ifade eden Doç. Dr. Tayfun Doğan, intiharların önlenmesinde pozitif psikoloji alanından yararlanılabileceğini belirterek “İşin genetik ve biyolojik nedenleri olduğu kadar psiko-sosyal boyutları da söz konusudur. İntihar için risk faktörlerine baktığımızda, ailesel ve genetik faktörler, ruh sağlığı bozukluklarının olması, zorlu yaşam olayları (travmatik deneyimler), çocukluk çağı travmaları, cinsel ve fiziksel istismar, fiziksel hastalıklar, alkol ve uyuşturucu kullanımı, ekonomik sorunlar, yalnız yaşama ve sosyal destek eksikliği, umutsuzluk ve anlamsızlık duyguları gibi pek çok faktörün olduğunu görmekteyiz. Bu risk faktörlerini göz önünde bulundurarak intiharı önlemek için birçok girişimde bulunulabilir. Hâlihazırda yapılanlara ek olarak pozitif psikoloji müdahaleleriyle de intiharı önleme adına önemli işler yapılabileceğini düşünüyorum” dedi.Pozitif psikoloji, sağlık modelini temel alıyorDoç. Dr. Tayfun Doğan, pozitif psikolojinin, insanların olumlu ve güçlü özelliklerine odaklanan; hayatı yaşamaya değer kılan şeylerin neler olduğu konusunda araştırmalar yapan; bireylerin yaşam kalitelerini, sevinçlerini ve mutluluklarını artırmaya çalışan görece yeni bir psikoloji akımı olduğunu belirterek şunları söyledi:“Pozitif psikolojinin çalışma konuları, mutluluk, iyi oluş, hayatın anlamı, affedicilik, umut, iyimserlik, öz-saygı, psikolojik sağlamlık, şükran duyma gibi konularla ilgilenir. Psikoloji biliminin uğraş alanını büyük ölçüde normal dışı davranışlar ve ruh sağlığı bozuklukları oluşturmuştur. Bundan dolayı psikoloji alanında, sorun çözmeye odaklı bir anlayış ön planda olmuştur. İnsanların olumlu-güçlü özelliklerini, potansiyellerini inceleme ve araştırma ise büyük oranda ihmal edilmiştir. Pozitif psikoloji, bireylerin olumsuz, eksik ve sorunlu yönlerinden çok, olumlu özelliklerine, güçlü yanlarına ve erdemlerine odaklanan bir yaklaşımdır. Bu haliyle de geleneksel psikolojinin kullandığı “hastalık modeli ”ne karşılık, “sağlık modeli”ni temel alır. Bu doğrultuda pozitif psikolojinin amaç ve işlevleri, yaşamı değerli ve yaşanmaya değer kılacak şeyleri araştırmak, insanların olumlu ve güçlü özelliklerine odaklanarak bunları geliştirmek, öznel ve psikolojik iyi oluşu ve yaşam sevincini geliştirmeye çalışmak ve önleyici işleviyle bireylerin ruhsal sorunlar yaşamalarının önüne geçebilmektir.”Umut, öğrenilebilir bir özelliktirPozitif psikolojinin insanların olumsuz duygularını ya da yaşamdaki acılarını yok saymadığını, bunları gerçekçi bir şekilde ele aldığını ancak bunlarla baş etme konusunda kendi enstrümanlarını kullanmaya çalıştığını belirten Doç. Dr. Tayfun Doğan, şunları söyledi:“Öncelikle pozitif psikolojinin en önemli işlevlerinden birisi ‘önleyicilik’ işlevidir. Yani sorunlar çıkmadan önce bunları önlemeye yönelik faaliyetlerdir. Bu anlamda intiharla ilgili elimizde çok ciddi araştırma bulguları vardır ve intiharla ilgili risk faktörlerini büyük oranda biliyoruz. Bireyin umut düzeyini, sosyal desteğini, öz-saygısını, psikolojik sağlamlığını ve genel olarak iyi oluş düzeyini artırarak bu risk faktörlerini eleyebiliriz. Örneğin umutsuzluk ve çaresizlik, intihar vakalarında anlamda önemli risklerden birisidir. Ancak biz bugün pozitif psikoloji araştırmaları sayesinde biliyoruz ki, umut önemli düzeyde öğrenilebilir ve artırılabilir bir özelliktir. Aynı durum affedicilik, iyimserlik, psikolojik sağlamlık ve öz-saygı için de söylenebilir. Hatta bunlara sosyal ve duygusal zekâyı da ekleyebiliriz. Tüm bu özellikler geliştirilebilir ve bu sayede de intiharın önemli düzeyde önüne geçilmesine yardımcı olunabilir.”Anlamsızlık salgınına karşı pozitif psikolojiModern çağda intiharın önemli nedenlerinden birisinin “anlamsızlık” salgını olduğunu kaydeden Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Pozitif psikoloji bu noktada da, insanın anlam arayışı ile ilgili çalışmalar yaparak, anlamlı bir yaşamın nasıl olacağını ya da hayatı yaşamaya değer kılacak şeylerin neler olabileceğini ortaya koymaya çalışır. Anlamlı bir yaşamı olan ve hayat amaçları belirgin olan bir birey intihardan da uzak olacaktır” dedi.Anlam arayışı insanın en temel meselelerinden biridirAslında psikolojinin cevabını aradığı şeyin “anlamlı bir yaşam”ın nasıl olacağı sorusu olduğunu belirten Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Nasıl yaşarsam anlamlı ve iyi bir yaşam sürmüş olurum? Eğer bu sorulara bireysel olarak doyurucu cevaplar verebiliyorsak ruh sağlığı açısından çok avantajlı bir konumdayız diyebiliriz. İnsan anlam arayan bir canlıdır. Anlam arayışı, insan varoluşunun ayrılmaz bir parçasıdır ve yalnızca insana özgüdür. Ancak insan aynı zamanda dünyadaki var olan şeylere anlam verebilen ve anlam üretebilen de tek canlıdır. Dolayısıyla anlam arayışı konusu insanın en temel meselelerinden birisidir. Diğer canlılar için böyle bir durum söz konusu değildir. Nitekim yaşanan varoluşsal boşluk ve anlamsızlık başta depresyon ve anksiyete olmak üzere pek çok normal dışı davranışa ya da ruhsal rahatsızlığa kaynaklık edebilir. Eğer kişi anlamsızlık duyguları içindeyse kendisini boş, öfkeli, kaygılı ve huzursuz hissedecektir. Nitekim bu durumu, psikoloji alanının önemli isimlerinden Carl G. Jung, “Nevroz anlamını bulamamış ruhun acı çekmesidir” şeklinde ifade etmiştir. Hayatını anlamsız gören pek çok kişi, yaşadığı varoluşsal boşluğu şiddet, uyuşturucu, aşırı yeme-içme, kumar ya da kontrolsüz cinsellikle doldurmaya meyilli olabilir. Yaşamda bir anlam ve amaç bulamamış olma, iyi yaşayamamış olma suçluluğuna da neden olabilir. Birey yaşamının boşa geçtiğini, kendisine bahşedilen bu yaşamın hakkını veremediğini ve dolu dolu yaşayamadığını düşünebilir. Bu da onda kaygıya ve suçluluğa neden olabilir. Tüm bunların bittiği noktada ise intihar gelebilir. Bu yüzden pozitif psikoloji temelli, anlam odaklı bir psikolojik destek intiharı önlemede çok kritik bir öneme sahiptir” dedi.Ruh sağlığı profesyonelleri özel olarak eğitilmeliİntiharın, bireyin yalnızca kendisini değil, sosyal çevresini, iş arkadaşlarını, ailesini ve genel olarak toplumu da etkilediğine dikkat çeken Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Bundan dolayı da çok ciddiye alınması gereken bir konudur. Ruh sağlığı profesyonelleri bu konuda özel olarak eğitilmeli, intihar riskleri konusunda bilgilendirilmeli ve intihar riski olan bireylere nasıl yaklaşacakları konusunda donanımlı hale gelmeleri sağlanmalıdır” diye konuştu.Sağlık politikalarında yer verilmeliİntiharı önleme konusunun, kesinlikle hükümetlerin sağlık politikaları içerisinde yer alması gerektiğini ve bu konuyla ilgili derinlemesine araştırmalar yapılması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Dünyadaki intihar oranlarına baktığımızda, ülkemizin durumu görece daha iyidir. Ancak bizim ülkemizde de her geçen yılla birlikte intihar oranlarında artışlar meydana gelmektedir. Henüz durum çok kötü değilken yapabileceğimiz çok şey olduğunu düşünüyorum” dedi.

07 AĞU 2019

Toplumsal olaylara uzman bir bakış için; Sosyoloji

Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde “Sosyoloji Yüksek Lisans Programı (Tezli)” açıldı. Program, sosyoloji alanında uzmanlaşmak isteyen ve toplumsal olaylara farklı bakış geliştirmek isteyenlere mesleki anlamda derinleşme ve akademik kariyer imkanları sunuyor. Üsküdar Üniversitesi, “Türk Dünyasının Toplumsal Dinamikleri Dersini” yüksek lisans programına ekleyerek Sosyoloji literatürüne önemli bir katkıda bulunmayı da hedefliyor. Toplum bilimi açısından gerekli olan Sosyoloji dalı, insan ilişkileri ve toplumsal gelişmeleri değerlendirmek adına giderek önem kazanan bir alan haline geldi. Sosyoloji alanında uzmanlaşma hedefi taşıyanlar için tezli bir lisansüstü eğitim programı olan Sosyoloji Yüksek Lisans Programı Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü altında açıldı.Toplumsal sorunlara çözümler üretme, anlamlandırma ve gerektiği zamanda eleştirel yaklaşmayı metodolojik açıdan ele almaya imkan tanıyan Sosyoloji Yüksek Lisans Programı hakkında bilgi veren Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, program hakkında şu bilgileri verdi: “Sosyoloji toplumsal açıdan önemli bir disiplindir. Sosyoloji Tezli Yüksek Lisasn Programı öğrencilerin sosyolojik bilgilerini geliştirerek diğer sosyal bilim dalları ile etkileşimleri uygulamalar kapsamında aktarmak üzere bir müfredat sunmaktadır. Sosyoloji yüksek lisans programından mezun olanlar temel bilgilerin yanında ilgi alanları doğrulturunda da yetkinlik elde edecekler”Türk Dünyasının Toplumsal Dinamikleri Dersi Sosyoloji Yüksek Lisans Programında yer alıyorÜsküdar Üniversitesi Sosyoloji Yüksek Lisans Programı’nın öğrencilere çok çeşitli ve nitelikli bir ders içeriği sunduğunu belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı; “Sosyoloji Yüksek Lisans programı ile Doğu ve Batı medeniyetini her yönüyle ele alan ve ele aldığı tarihsel sosyolojik konuların olumlu ve olumsuz yönlerini itidalli bir şekilde değerlendiren uzmanlar yetiştirmeyi hedefliyoruz. Doğu ve Batı medeniyetleri içerisinde kaybolmadan, bu medeniyetlerin kadim kökleriyle barışık kalabilen yerli, özgün ve bireysel bir bakış açısı geliştirmeyi amaçlıyoruz” dedi. Türkiye’nin tarihsel ve coğrafi mirasını anlama, açıklama ve aşma açısından önemli katkılar da sağlayacak iddiada bir program hazırladıklarını belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı; program kapsamında verilecek “Türk Dünyasının Toplumsal Dinamikleri” başlıklı dersi ile sosyoloji literatürüne önemli katkıda bulunmayı hedeflediklerini belirterek “Program kapsamında ‘Çağdaş Sosyolojik Teoride Kuramsal Sorunlar, Bilgi Sosyolojisi, Uluslararası Göç ve Çokkültürlülük, Postyapısalcı Kuram Okumaları ve Sosyal Teorinin Kuramsal Sorunları’ gibi derslerle öğrencilere detaylı ve derinlikli bir sosyoloji eğitimi sunuyoruz. Diğer taraftan ‘Türk Sosyolojisinin Sorunları, Türkiye’nin Toplumsal Tarihi ve Sorunları, Türk Dünyasının Toplumsal Dinamikleri, Türkiye’de Kimlik, Etnisite ve Azınlıklar ve Ortadoğu’da Kimlik ve Toplumsal Yapı’ gibi dersleri de açacağız” dedi.Sosyoloji Yüksek Lisans Programına sosyal bilim alanlarında lisans eğitimi alanlar başvurabilirSosyoloji Tezli Yüksek Lisans programına sosyoloji ve diğer sosyal bilim alanlarından lisans mezunu olan herkesin başvurabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı,  özellikle akademik kariyer isteyenler için Sosyoloji Tezli Yüksek Lisans programı eğitiminin önemli olduğunu vurguldı. Akademik kariyerin yanı sıra devlet veya özel kurumlarda, ya da sivil toplum kuruluşlarında da çalışma imkanları olduğunu belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Sosyoloji Yüksekl Lisansını tamamlayan kişilerin, yayıncılık, insan kaynakları ve halkla ilişkiler gibi farklı alanlarda da çalışma imkanı bulacağını vurguladı.

31 TEM 2019

Darülaceze sakinleri pozitif yaşlanmayı öğreniyor!

Üsküdar Üniversitesi ve Darülaceze Başkanlığı’nın yürüttüğü “Pozitif Yaşlanma Etkileşim” programı kapsamında 5 hafta boyunca 65 yaş üstü 16 kişiye pozitif yaşlanma eğitimi verildi. Eğitimi başarıyla tamamlayanlara ise katılım belgeleri düzenlenen törenle verildi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın da katıldığı törende süper yaşlanmaya dikkat çeken Tarhan, yaşlı insanın halini, hatırını sormanın o kişide oksitosin etkisi oluşturduğunu söyledi.Darülaceze sakinleri, destekçileri ve çalışanları “Pozitif Yaşlanma Etkileşim” grubu eğitimi programı kapsamında Darülaceze Başkanlığı binasında bir araya geldi.Programa, Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Darülaceze gönüllüsü ve aynı zamanda da Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu (SHMYO) Müdürü Doç. Dr. Hüseyin Ozan Tekin ile Darülaceze Başkanı Hamza Cebeci de katıldı.Üsküdar Üniversitesi SHMYO Öğr. Gör. Zeynep Gümüş sorumluluğunda, Dr. Öğr. Üyesi Remziye Keskin eşliğinde gerçekleştirilen proje kapsamında 5 hafta boyunca, 65 yaş üzeri 16 kişiye pozitif yaşlanma eğitimleri verildi. Etkileşim gurubunda başarı gösteren Darülaceze sakinleri düzenlenen törenle katılım belgelerini aldı.Saygıyı ve iyi geçinmeyi en çok hak edenlerin yaşlılar olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Remziye Keskin projeye inanan ve destekleyenlere teşekkür etti. Öğr. Gör. Zeynep Gümüş ise konuşmasında pozitif psikolojiyi üniversite olarak çok önemsediklerini, öğrencilerine pozitif psikoloji dersini zorunlu olarak okuttuklarını belirtti.Yaşlanmamak elimizde değil diyen Darülaceze Başkanı Hamza Cebeci pozitif yaşlanma ile güzel ve mutlu yaşlanmanın önemine dikkat çekti. Cebeci, günümüzde gençliğe örnek olacak nesillere ihtiyaç olduğunu da vurguladı.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Modernizm insanlığı unutturdu”Aynı zamanda Darülaceze gönüllüsü de olan Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan insanı önemli kılan, bireyi ve kişiyi ön plana çıkaran modernizmin maalesef günümüzde insanlığı unutturduğunu söyledi. Bugün kalpten kalbe olan yolu unuttuk diyen Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, darülacezenin gönülden gönüle köprü kurduğunu belirtti. Burada yalnızlığın insan sevgisi ile aşıldığını ifade eden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan insanın dili değil, dilin insanı konuştuğunu ifade etti.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Pozitif yaşlanma çalışması sürdürülmeli” Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan konuşmasında Darülaceze’nin mottusu olan “Hepinizin evi” duygusunu bu programda çok güzel yaşadığını belirtti Prof. Dr. Nevzat Tarhan ilk olarak pozitif enerjisiyle başta Darülaceze Başkanı Hamza Cebeci ve tüm ekibine teşekkür etti. Projenin hayata geçirilmesinde ciddi katma değer ve gayret gösteren Üsküdar Üniversitesi akademik kadrosuna da teşekkür eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şu değerlendirmelerde bulundu; “Burada yapılan çalışmaların sürdürülüyor olması gerekiyor. Artık yaşlılık ile ilgili kavramlar değişti. Bugün süper yaşlanmayı konuşuyoruz. Geçen mart ayında Los Angeles’ta bir kongreye katıldık, beyin haritalama kongresi. Oraya Nobel Tıp ödülü alan tek psikiyatrist Eric Kandel geldi. Şuan 90 yaşında olan Kandel’in hafızayla ilgili bilimde ufuk açan buluşları var. Yolda birlikte yürüdüğümüz sırada kendisine sordum: ‘Baya dinamiksiniz, enerjiniz bol ve halen kongrelere geliyorsunuz, bunu neye borçlusunuz?’ verdiği tek cevap şu oldu; ‘Ben her şeyden keyif almaya çalışıyorum’ ifadelerini kullandı. Bu aslında bizim kültürümüzde var. Şükür kavramı. Küçük, sıradan şeylerden mutlu olma. Sahip olduğun şeyin kıymetini bilmek. Yetinme duygusu dediğimiz şükür kavramını hayatına yaşam felsefesi yapmış.”Tarhan: “Pozitif yorum yapanlar süper yaşlanıyor”Konuşmasında süper yaşlanmaya vurgu yapan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, süper yaşlanmada ana başlıklar olduğunu söyledi. Tarhan bu başları şu şekilde sıraladı: “Birincisi bir insanın hayatta pozitif hedeflerinin olması. İkincisi hayatında pozitif anlamların olması. Daha sonra olayları pozitif yorumlaması. Mesela tanıdığın birisi gelirken selam vermedi, negatif yorumlayan hemen der ki adama bak burnu hemen büyüdü. Bu negatif yorumdur, bu stres yapar. Ama pozitif yorum yapan der ki belki beni görmedi, bu Kur’an-ı Kerim’de zan konusu var. Bazı zanlara dikkat edin onlar sizin için günah olabilir tarzında meali olan Ayet-i Kerim var. Zanlarımız bizim kimliğimiz ve kişiliğimizi oluşturuyor. Zan demek yorum yapabilmek demek. Pozitif yorum yapmayı yaşam felsefesi yapan kişiler süper yaşlanma konusuna başarılı olan kişiler.”Yapılan beyin araştırmalarının süper yaşlanma olanların beyninde stres hormonu kortizon değil de mutluluk hormonu oksitosinin daha çok salgılandığını belirten Tarhan şu örneği verdi:“Yine 92 yaşında bir hanımefendiye soruyorlar çok mutlu, bu mutluluğu neye borçlusunuz diye… Kendisi; ‘Ben çalışmayan organlarım değil, çalışan organlarımı düşünüyorum’ diyor. 92 yaşında olup ağrı çekmeyen insan yoktur, ama ağrı çekip ah vah etmek insanı kötü bir psikolojiye sokar. Oksitosin hormonunu beyinde salgılamanın yolu da pozitif düşüncedir. Olaylara pozitif yorum yapabilmek. Pozitif yorumlar bir kişinin hayatında varsa, o kişi hem mutlu oluyor, hem üretken oluyor.”Süper yaşlanmayla ilgili önemli kavramlardan birisi de hayatında pozitif anlamların olması olduğunu ifade eden Tarhan, hayatına anlam katan bir değerin parçası olduğu hissinin de kişi için önemli olduğunu kaydetti. Buraya gelen kişiler hayatlarına anlam katmak için bir şeyler yapıyor diyen Tarhan, sosyal sorumluluk çalışmalarının da hayata anlam katma çabası olduğunu söyledi. Tarhan konuşmasında benmerkezciliğe dikkat çekti.Yalnızlık neyin sonucu? Yalnızlık konusuna da değinen Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Modernizim bizde benmerkezciliği yükseltti. 2000’li yıllarda bunun kötü sonuçlarını gördüler, şiddet artmış, ileri yaşta yalnızlık artmış, İngiltere yalnızlıkla ilgili bakanlık kuruldu, Finlandiya’dan da böyle bir haber aldık. İleri yaştaki 8,5 milyon İngiliz evde yalnız yaşıyor. Evlerde ani ölümler var. Bu o kadar sosyal bir sorun olmuş ki, bunun üzerine ne yapabiliriz diyorlar. Ama yalnızlık bir sebep değil, sonuçtur. Neyin sonucu? Son yüzyılda mutluluk paradigmasında büyük bir değişim yaşandı, doğrular değişti. Daha önceki yıllarda insanın yaşam amacı nedir? Sorusuna hayatta anlamlı bir şeyler yapabilmek, vatan ve toplum için hayallerin olsun diye insanların düşünceleri vardı. Daha sonra bu düşünceler değişti. İnsanlar zevkçi oldu. Zevki yaşam amacı oldu. Bunun sonucunda benmerkezcilik ortaya çıktı. Ve yalnızlık ortaya çıktı. Dördüncü olarak da mutsuzluk ortaya çıktı. Buna Kaliforniya sendromu deniyor. Bugün bilimsel platformlarda pozitif psikoloji kavramını konuşuyoruz, mutluluk bilimi diye. Kongrelerde tartışıyoruz, çıkan sonuçlar da kitap haline getiriyoruz. Sonuçlar, Anadolu irfanına işaret ediyor. Mesela minnettarlık eğitimi diyor bağışlayıcılık, öfke kontrolü, stres yönetimi diyor. Merhamet duygusuyla ilgili modüller yazılmış. Şu anda kötülüğün en büyük sebebi empati yoksunluğu olarak biliniyor. Bizim merhamet kavramımız empatinin karşılığı. Bunları topluma öğretmemiz gerekir” dedi.“Sakın dede ve torun arasına girmeyin”İleri yaştaki insanlara yapılacak en büyük yardımın sosyal temas olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan yaşlılarla iletişimin önemine dikkat çekti. Tarhan şu ifadeleri kullandı:“Anne- çocuk arasında nasıl oksitosin sağlanıyorsa, yaşlı insanın halini hatırını sormak da onda oksitosin salgılar. Bu hediye almaktan daha evladır. Dede- torun muhabbeti çok meşhurdur bizim kültürümüzde mesela. Onun sebebiyle ilgili şöyle bir düşündüğümde çocukların ihtiyacı nedir? Soru sormak, öğrenmek. İleri yaşlardaki insanlar da bildiklerini anlatmak ister. İkisi bir araya gelince çok iyi anlaşıyorlar. Diğer insanlar sakın dedelerle torunlar arasına girmesin. O iki tarafı da mutlu eden bir şey. Çocuğun tek başarı ihtiyacı akademik başarı ihtiyacı değil, hayat başarı ihtiyacı da var. Çocuğun duygusal beyninin de gelişmesi gerekiyor. İnsan sadece mantıktan oluşan bir varlık değil. İnsan aynı zamanda duygulardan da oluşan bir varlık. Mantık otomobilin şoförü gibidir. Duygu da otomobilin motoru gibi. Motor çok sağlam, çok iyi olabilir ama şoför acemiyse hiçbir şey olmaz. Ama şoför çok ustadır motoru yok, o da bir işe yaramaz. Biri bay mantık, diğeri bayan duygu. İkisi birbirini tamamlıyor. Mantık ve duygunun bir arada olması da geliştirmemizle ilgili. Süper yaşlanmayla ilgili önemli bir kavram da insanın pozitif hedefinin olması. Ve birebir iyili yapmak. Rahibe Teressa’ya soruyorlar dünya nasıl daha yaşanılabilir olur diye o da çok güzel bir cevap veriyor. Birebir iyilik yaparak diyor.” Darülaceze haberi için: https://www.darulaceze.gov.tr/Haber/Details/7600

30 TEM 2019

Tanımadığınız biri size selam verse ne yaparsınız?

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nün “selamlaşma kültürü” üzerine gerçekleştirdiği anket çalışması gençlerin selamlaşmaya önem verdiğini ortaya koydu. Araştırmaya göre erkeklerin büyük bölümü el sıkışarak, kadınlar ise sarılıp öpüşerek sarılmayı tercih ediyor. Komşularla selamlaşmaya önem verdiğini belirten katılımcılar, selamlaşmanın sosyal bir beceri olduğunu ve bireyin sosyalliğini gösterdiğini söyledi. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü tarafından gençlerin selamlaşma kültürü üzerine gelişen düşüncelerinin belirlenmesi amacıyla yapılan çalışma, 18 farklı üniversitede 378’i erkek ve 420’si kadın olmak üzere toplamda 798 katılımcıyla gerçekleştirildi. Tanımasak da selam veriyoruz Araştırma kapsamında “Tanımadığınız bir kişi size selam verdiğinde tepkiniz nasıl olur?” sorusuna araştırmaya katılan kadınların %55.50’si, erkeklerin ise %57.60’ı “Gülümseyerek selam veririm” yanıtını verdi. Katılımcılardan kadınların %34.70’inin ve erkeklerin %33.20’sinin ise “Şaşırırım, cevap veririm” yanıtını seçti.El sıkışarak veya sarılarak selam veriyoruz Üniversite öğrencileri arasında yapılan ve katılımcılara birden fazla seçenek sunularak gerçekleştirilen çalışmada “Genelde karşınızdaki kişiyle selamlaşırken hangi davranışı sergilersiniz?” sorusunda; erkeklerin %61.7’sinin “el sıkışmak” seçeneğini dikkate aldıkları, kadınlarda ise bu seçenekler arasında sarılmak, öpmek, el sallamak ve baş sallamak şıklarını seçtiği gözlemlendi.Medeni durum açısından ise; evlilerin, bekârların, sözlü/nişanlıların ve boşanmış kişilerin el sıkışmak, sarılmak, öpmek, el sallamak ve baş sallamak seçeneklerini yakın oranlarda tercih ettiği görüldü.Selamlaşırken kullanılan ifadeler “Selamlaşırken hangi ifadeleri kullanırsınız?” sorusuna cinsiyet, medeni durum, mezun olunan lise ve yaş değişkeni fark etmeksizin “Merhaba” “Selâmün Aleyküm”, “Selam”, “Nasılsın?” ve “İyi günler, “Günaydın” ve “İyi akşamlar” gibi çok çeşitli yanıtlar alındı.Komşularla selamlaşmayı önemsiyoruzÇalışma kapsamında “Komşularınızla selamlaşır mısınız?” sorusuna hemen hemen tüm katılımcıların “tüm komşularımla selamlaşırım” seçeneği öne çıkarken, “Selamlaşma sosyal bir beceri midir?” sorusuna da anlamlı bir oranda “Evet sosyal bir beceridir, bireyin sosyalliğini gösterir” yanıtı verildi.Sağlıklı iletişim için selamlaşma önemli Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, anket çalışmasına ilişkin değerlendirmede bulundu. Sağlıklı iletişim için selamlaşmanın önemine değinen Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, şunları söyledi:“Bugün gençler arasında yerine göre 'merhaba', 'günaydın', 'hayırlı sabahlar', 'iyi günler', 'iyi akşamlar', 'hayırlı geceler' gibi selamlama kalıplarının kullanılması ve selam verenin tercih ettiği kalıba göre karşılık verilmesi, iletişimin sağlıklı olması bakımından çok önemlidir. Hem insani, hem de kültürel yönden önemli bir davranış biçimi olan selamlaşmanın günümüzde iyilik, doğruluk ve güzellik bütünlüğünün kaybolmasına yol vermemek için özellikle yeni neslin selamlaşma kültürü üzerine nasıl bir düşünce ve eylem geliştirdiğini açıklamak ve anlamak önem arz etmektedir. Zira selam verip selamının alınması hem ahlaki, hem örfi hem de medenice bir tavır sergilenmesi anlamına gelmektedir ve toplumda sağlıklı iletişimin temel anahtarlarından biridir.”Selamlaşmanın yaşı bulunmuyor Çalışmaya katılan katılımcılara; “Selamlaşırken karşı tarafın yaşını göz önünde bulundurur musunuz?” sorusuna kesin yargıya ulaşılacak bir yanıt gelmediğini belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı; katılımcılar arasında boşanmış kişilerin 0’ü, sözlü/nişanlıların %70’inin “hayır, yaşı göz önünde bulundurmam” cevabını kullandığını vurguladı.

24 TEM 2019

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Kendinizi tanıyın, uyumlu meslek seçin”

Üsküdar Üniversitesinin aday öğrencilere yönelik düzenlediği Tercih Buluşmalarının üçüncüsü gerçekleşti. Son programın konuşmacısı İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan oldu.Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan’dan sonra Merkez Yerleşke Kitap Kafede gerçekleşen buluşmada Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan “Değişen Dünyada Yeni Meslekler ve Kariyer Seçimi” başlıklı seminer gerçekleştirdi.“Birikiminizin olması lazım”Prof. Dr. Arıboğan, meslek seçiminin hayatı etkileyen bir karar olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:“İnsanın kendini her alanda geliştirmesi, yetiştirmesi şart. Kendinizi her alanda geliştirin fakat özellikle bir alanda uzmanlaşın, birikiminiz olsun. Herkes her şeyi bilebilir, ama herkes her şeyi çok iyi bilemez.”“Kendinizi tanıyın, uyumlu meslek seçin”Adayların meslek seçerken dikkat etmeleri gereken en önemli unsurun kendilerini tanımak olduğunu söyleyen Arıboğan “Yeteneklerinizi bilin, yeteneklerinizle uyumlu meslekler seçin. Çocuk gelişimi okuyan birinin çocuk ağlamasından rahatsız olması gibi bir durum olamaz. Okuduğunuz bölüm sizin gelecek hayatınızı belirleyecek.” dedi.“Yapay zekâya hâkim olun”Endüstri 4.0 döneminde olduğumuzu dile getiren Arıboğan “Yapay zekâ artık hayatımızın her alanında. Sizler de yapay zekâya hâkim olmalısınız. Hangi meslek grubunda olursanız olun yapay zekâyı kullanmalı ve uygulamalısınız” şeklinde konuştu.“Meslek gruplarını entegre edin” Arıboğan, günümüzde birçok farklı meslek grubunun olduğunu belirterek meslek grupları hakkında şunlara değindi: “Günümüzde birçok meslek grubu var. Aslında bu meslek grupları birbirinden çok da bağımsız düşünülmemeli. Sizler aday öğrenciler olarak bu meslekleri entegre edin. Doktor olabilirsiniz ama gitar da çalabilirsiniz. Çocuk gelişimi okuyabilirsiniz dantel de yapabilirsiniz. Bunların hepsi tamamen kendinizi geliştirmenizle alakalı. Kendinizi olabildiğince geliştirin.”Programın sonunda Arıboğan öğrenci ve ailelerinin sorularını da yanıtladı.  

23 TEM 2019

Prof. Dr. Sinan Canan: “Hayaliniz var ise her bölüm sizin için sörf tahtası gibidir”

Üsküdar Üniversitesi tercih döneminde akademisyenlerle aday öğrencilerini buluşturmaya devam ediyor. Prof. Dr. Nevzat Tarhan’dan sonra şimdi de Prof. Dr. Sinan Canan aday ve aileleriyle buluştu. Diploma insana hayalini vermez diyen Canan, “Hayaliniz var ise her bölüm sizin için sörf tahtası gibidir. Binersiniz üstüne hayatın o dalgalı akışına oturur, onun enerjisiyle hiç ummadığınız yerlere gidersiniz.” İfadelerini kullandı.Merkez Yerleşke Kitap Kafede ikincisi düzenlenen Tercih buluşmalarının bu seferki konuğu Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan oldu.“Ne oldu da yapay zekâdan korkar olduk”Prof. Dr. Sinan Canan aday öğrencilere hitap ettiği konuşmada şunları söyledi: “İnsanlar hiçbir şey, hiçbir teknoloji yokken yalın ayak başıkabak iki yüz elli bin sene hiçbir numarası olmayarak ayakta kalmış. Bu bize bir tek şey söylüyor. İnsanoğlu imkânsız denebilecek sorunları çözmek için tasarlanmış bir canlı. Ve bunun için kim bilir ne mücadeleler oldu. Bugün burada bulunmamızın sebebi bu zayıf ve çıplak canlının müthiş çözümler bulabilme yeteneğine sahip olmalarıdır.”Dünyada en fazla endişe duyulan konuların başında yapay zekânın geldiğini belirten Prof. Dr. Canan, “Fişini çekince duran aletten yarın bir gün ya bizim yerimizi alırsa diye ödümüz kopuyor. Biz İstanbul’u fetih ederken, yokluklar içerisinde bir ülke kurarken ne oldu da yapay zekâdan korkar, ne oldu da bu bölümü yazmazsam ya da yazarsam hayatım mantar olur diye düşünmeye başladık? Çünkü ne olduğumuzu unuttuk. Gerçek anlamda beynimizi tabiatta verildiği donanımıyla hiç kullanmıyoruz. Çünkü hazır bir sisteme doğduk.” dedi.“Yarını hayal etme cesaretimiz yok”Prof. Dr. Sinan Canan, “Otuz sene sonra bu mesleği yapacağım diye hayal kurulmaz. Hayal bir dağın tepesinde, güzel bahçeli bir kulübede kendimi görüyorum demektir. İnsanın hiçbir canlıda olmayan süper güçleri vardır. Bu süper güç tahayyül edip yaratabilme becerisidir. Fakat her şey önümüze hazır verildiği için çok zor üretiyoruz. Türkiye’de bilim kurgu yazmayız çünkü yarını hayal etme cesaretimiz yok. Ve siz yarını hayal etmezseniz o yarını yapamayacaksınız. Daha da kötüsü var başkalarının hayallerini yaşayacaksınız. Başkalarının yarattığı medeniyetlerde hayatta kalmaya çalışacaksınız. Önünüze konan on-on beş seçenekten ibaret sanacaksınız hayatı.” şeklinde konuştu.“Hayaliniz var ise her bölüm sizin için sörf tahtası gibidir”Yaptığı işin popüler bilim anlatıcısı olarak tarif edildiğini söyleyen Prof. Dr. Sinan Canan, bunu için diplomaya ihtiyaç olmadığını, kuyumcu bile olsa sağlıklı bir insan olabilmek için yine anlatacağını belirtti ve “Diploma insana hayalini vermez. Falanca bölüm sizin hayaliniz olamaz. Hayaliniz var ise her bölüm sizin için sörf tahtası gibidir. Binersiniz üstüne hayatın o dalgalı akışına oturur, onun enerjisiyle hiç ummadığınız yerlere gidersiniz.” ifadelerini kullandı.Buluşma sonunda Prof. Dr. Sinan Canan,  aday öğrencilerin sorularını yanıtladı ve okurlarına kitaplarını imzaladı.Tercih buluşmaları kapsamında aday ve aileleriyle son olarak da İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan buluşacak.

20 TEM 2019

Tercih fuarında Üsküdar Üniversitesine yoğun ilgi!

İstanbul Kongre Merkezinde düzenlenen ve 105 üniversitenin katıldığı üniversite tercih fuarında Üsküdar Üniversitesi standı yine aday öğrenciler ve ailelerin yoğun ilgisiyle karşılaştı. Üsküdar Üniversitesi akademisyenleri, öğrencileri ve uzman tercih danışmanları tercihte bulunacak aday ve velilere her konuda bilgi veriyor.İstanbul Kongre Merkezi Seminer Salonu’ndaki fuara Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan ve İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan da katıldı. Tarhan ve Arıboğan, aday öğrenci ve velilerle sohbet ederek onların sorularını cevapladı.“Yapacağınız tercih hayatınızın son tercihi değil”Tercih günleri kapsamında, Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan aday öğrencilere bir de konferans verdi. “Değişen Dünyada Doğru Tercih ve Yeni Meslekler” başlıklı konferansta Arıboğan katılımcılara ufuk açıcı söylemlerde bulundu.Adaylara, hayatınızın önemli bir dönemindesiniz hatırlatmasını yapan Arıboğan, tercihin hayatın son tercihi olmadığını, bunun için stresten uzak durulması gerektiğini söyledi.  “Meslekler yeni uygarlık düzlemine ayak uydurmak zorunda” Değişen dünyada yeni bir uygarlık düzlemi oluştuğunu ifade eden Arıboğan, “Yeni uygarlık düzlemi alışılagelmiş meslekleri tahrip ediyor. Meslekler yeni uygarlık düzlemine ayak uydurmak zorunda. Yapay zekâ bilmeyen doktor, avukat olmamalı. Geleceğin mesleklerine bu düzlemde yön verilmeli” şeklinde konuştu.“Herkes doktor olabilir, ama herkes iyi doktor olamaz”Gençleri yetenekleri doğrultusunda mesleklere yöneltmenin önemini vurgulayan Arıboğan, “Bütün gençler kendi yetenekleri doğrultusunda bir mesleğe yönlendirilmeli. Herkes doktor olabilir, ama herkes iyi doktor olamaz. Bir mesleği severek yapmak, o meslekte ilerlemeyi beraberinde getirir” ifadelerini kullandı.“Doğru seçimlerle yolunuzu kısaltabilirsiniz” Prof. Dr. Arıboğan, sözlerinin devamında “Öğrenciler kendi yeteneğiyle uyumlu meslekler yapsın. İstedikleri alanlara yönelsin. Gitar çalmayı seven gitar çalsın, mühendis olmasın. Dikiş dikmeyi seven dikiş alanında uzmanlaşsın. Yeteneğiniz yoksa bir alanda belirli bir yere kadar gidebilirsiniz. Ama yapacağınız doğru seçimlerle yolunuzu kısaltabilirsiniz” diyerek öğrencilere ilgi alanlarına yönelme konusunda tavsiyeler verdi.Program Arıboğan’ın öğrencilerin sorularını cevaplamasının ardından sona erdi.21 Temmuz tarihine kadar sürecek olan fuar 10:00-18:00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek.

12 TEM 2019

15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü üçüncü yıldönümünde “Militarizm ve Demokrasi” konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen panelde “Militarizm ve Demokrasi” kavramları ele alındı. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi ve Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın panelist olarak yer aldığı paneli TBMM 27. Dönem Başkanı İsmail Kahraman yönetti. Panelin açılış konuşmasını Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan yaptı.Üsküdar Üniversitesi, 15 Temmuz 2016’da yaşanan hain darbe girişimi sonrasında Milletçe yazılan “Demokrasi Destanının” üçüncü yıldönümü kapsamında “Militarizm ve Demokrasi” başlıklı panelin ev sahipliğini yaptı.Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşke Nermin Tarhan Konferans Salonunda gerçekleşen, açılış konuşmasını Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın yaptığı panelin moderatörlüğünü TBMM 27. Dönem Başkanı İsmail Kahraman gerçekleştirdi. Militarizm ve Demokrasi Panelinde Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi ve Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan panelist olarak yer aldı.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Darbe ile ilgili zihinsel kodları düzeltmeden değişim olmaz”Panelin açılış konuşmasında, zihinsel dönüşüm olmadan toplumsal dönüşüm olmaz, toplumsal dönüşüm olmadan da siyasal dönüşüm olmaz diyen Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan sözlerini şöyle sürürdü;“Darbe ile ilgili zihinsel kodları düzeltmeden bununla ilgili değişim olmayacağını biliyoruz. Bununla ilgili Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER)’ i kurduk. Ve devamında da çalışmalar yaptık. Çünkü darbeye karşı sivil bir duruşa, tepkiye ihtiyaç vardı. 28 Şubat’ın korkuttuğu, bask