Aday Üsküdar | Dünyayı Değiştirmeye Var mısın? uskudar.edu.tr/aday

İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi - Haberler

20 OCA 2022

İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinde duygulu görev teslim töreni…

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Gönül bağımız dostça devam edecek…”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, birlikte çalışmalar yaptığı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’a teşekkürlerini şu sözlerle dile getirdi; “Deniz hanım gerçekten de burada bulunduğu sürede üniversitemize çok şey kattı. Çok güzel bir iz bıraktı, katkılarıyla gerçekten müthiş bir zenginlik verdi üniversitemize. Kendisine ciddi bir teşekkürümüz var. Gönül bağımız dostça belirli bir biçimde karşılıklı devam edecektir. Tekrar teşekkür ediyorum.” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Sevgimiz baki kalacak ve çalışmaya da devam edeceğiz.”Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ise; “Ben gözüm arkada kalmadan gitmenin mutluluğunu yaşıyorum. Her zaman böyle olmaz, İbrahim hoca benim çok uzun zamandır tanıdığım birisidir. Aynı dönemlerde rektörlük yaptık kendisiyle. Hem akademik yeteneklerini hem yöneticiliğine, hem insanlığına, kalitesine sonuna kadar güveniyorum. Hep beraber inşa ettiğimiz bu sevgi dolu karşılıklı güven esasına dayalı uyumlu birlikteliğe hiçbir zeval gelmeden sistemin yürüyeceğinden eminim. Herkesten önce ben Nevzat hocaya teşekkür etmek istiyorum. Ayrılan herkes hocamıza teşekkür eder. Kendisi çok özel bir insan. Hepimize hocalık yapıyor, yol gösteriyor. Burada hep beraber güzel şeyler yaptığımızı düşünüyorum her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Sevgimiz baki kalacak ve çalışmaya da devam edeceğiz.”İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinin yeni dekanı olarak görevi Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ dan teslim alan Prof. Dr. İbrahim Özdemir de Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’a her zaman değer verileceğini ve fikir alışverişlerinin asla bitmeyeceğini belirtti.  Görev devir teslim töreninde Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’a Üsküdar Üniversitesinde bugüne kadar yaptığı katkılarından ötürü plaket ve çiçek takdiminde bulunuldu.Görev devir teslim töreni hatıra fotoğrafı çekimi ile son buldu.

19 OCA 2022

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan İELEV Okulları Kariyer Günlerinde

“Başarının tek bir tanımı vardır: mutlu olmak”Kariyer planımızı yaparken, ilk adımda daima kendimizi mutlu edecek şeyleri göz önünde bulundurmanın önemine değinen Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Hayata nasıl baktığımız önemli. Biz yalnız bir toplum değiliz, bu kültürümüzün bir parçası. Başarının tek bir tanımı vardır mutlu olmak. Mutluluk, erdemler bütünüdür. Gerçek mutluluk, başkalarını mutlu etmekten geçer. Kariyer planınızı yaparken, kendinizi mutlu edecek şeyleri de göz önünde bulundurmalısınız. Birçok meslek ortadan kalkacak, istihdam olanakları ortadan kalkıyor fakat yeni istihdam alanları oluşacak. Teknoloji sayesinde artık her türlü olanağa çok daha hızlı ve kolay erişiliyor. Teknolojinin getirileri sayesinde insanlar hem çalışacak hem de sosyal hayatına daha fazla zaman ayırabilecek. Meslek sizi esir alamayacak, önünüzde bambaşka düzenekler var artık.” dedi.“Standartlaşmış kalıpları aşın!”Öğrencilere kariyer basamaklarını tırmanırken tavsiyelerde bulunan Arıboğan, “Önerim; standartlaşmış kalıpları aşın. Sizi mutlu edecek, başarılı kılacak alanlara yönelin. Başarı ve mutluluğun tek koşulu yetenek ve ilgilerinizle uyumlu olarak bir alana yönelmek.” ifadelerini kullandı.Konuşma sonrasında Arıboğan öğrencilerden gelen soruları da içtenlikle yanıtladı.

14 OCA 2022

“Pandemi ve Yalnızlık” kitabı Üsküdar Üniversitesi yayınlarından çıktı.

Kitap, 4-5 Aralık 2021’de düzenlenen II. Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu’nda sunulan bildirilerin deşifre, makale ve deneme olarak düzenlenmiş biçimlerini içeriyor.Ayrıca kitapta sempozyumun oluşturduğu etkiye binaen kaleme alınmış makale ve denemeler de bulunuyor.Kitap, pandemi süreci ve yalnızlık durumu arasındaki ilişki biçimini disiplinler arası bir çerçevede değerlendiriyor. Bu bağlamda kitapta yurtiçi ve yurtdışından farklı disiplinlerden olan yazarlar tarafından pandemi ve yalnızlık ilişkisi tarihsel, felsefî, sosyolojik, tıbbî, psikiyatrik, psikolojik, politik ve sanatsal açılardan tahlil edilmekte olup, bu ilişkinin neden olduğu olumlu ve olumsuz yönler tartışmaya açılıyor.Kitabı bölüm yazarları arasında Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Prof. Dr. Erol Göka, Prof. Dr. Yılmaz Özbek,  Prof. Dr. Könül Bünyadzade, Prof. Dr Jıldız Urmanbetova gibi isimler yer alıyor.Pandemi süreciyle birlikte olumsuz yönü derinleşen yalnızlık durumunun neden olduğu çok yönlü sorunların çözümü noktasında bu kitap önemli bir kaynak niteliğinde olması da dikkat çekiyor.Fotoğraf: Beyza Gezer - Ayberk Erdoğan

11 OCA 2022

Üsküdar Üniversitesinde “Koruyucu Aile ve Toplum” Semineri Gerçekleştirildi

Pelin Çalışkanoğlu Ekşi: “Kan bağı olmadan can bağıyla aile olmayı yaşamalı”  Üsküdar Üniversitesi Güney Yerleşkede gerçekleştirilen ve Moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı’nın yaptığı seminerde Kalben Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Pelin Çalışkanoğlu Ekşi koruyucu aile ve toplum konuşana ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Koruyucu aile uygulaması ile ilgili kendi hayat hikâyesini ve anılarını paylaşan Çalışkanoğlu ülkemizde koruyucu aile hizmet modeline ilişkin bilgiler verdi.  Ekşi, Kalben Derneğinin “koruyucu aile” kavramının tanıtılması ve bu konuda ailelerin teşvik edilmesi, koruma ve bakım altında bulunan çocukların güvenli aile ortamı ile buluşturulmasına yönelik faaliyetlerine ilişkin somut veriler paylaştı.Ekşi, “Kan bağı olmadan can bağıyla aile olmayı yaşamanın” çocuklar açısından çok önemli olduğunu da ifade etti.Ebulfez Süleymanlı: “Kalben Derneği ile sıkı bir işbirliğimiz var.”Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı Kalben Derneği ile Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü arasında sık bir işbirliğinin olduğunu hatırlatarak, Üsküdar Üniversitesi öğrencilerinin dernek faaliyetlerinde hem gönüllü staj yaptığını ve daha sonraki dönemde mezunlarında dernekte aktif çalışma yaşamına devam ettiğini belirtti. Süleymanlı, bu anlamda Kalben Derneğinin çalışmalarına bundan sonra da Üniversite olarak destekleyeceklerini dile getirdi.Aynı anda zoom platformu üzerinden yayınlanan seminere farklı üniversitelerden ve STK’lardan çok sayıda kişi katılım gösterdi.

31 ARA 2021

Doç. Dr. Dina Abdelzaher Üsküdar Üniversitesi’nde Seminer Verdi

Doç. Dr. Dina Abdelzaher, Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölüm Başkanı aynı zamanda ÜÇAF Direktörü Prof. Dr. İbrahim Özdemir’i ziyaret ederek Üsküdar Üniversitesi’nin faaliyetleri ve ÜÇAF hakkında bilgi aldı.Prof. Dr. İbrahim Özdemir’in araştırmacıları arasında olduğu “el-Mizan: Dünya Çevre Sözleşmesi”yle ilgili takdirlerini belirten Abdelzaher; “Bu sözleşme tüm Müslümanlara ve insanlığa bir çağrı olacak. Hükümetler, STK’lar ve toplum için bir yol haritası olacak.” değerlendirmesinde bulundu.“Eko İslam: Ne, Nasıl ve Sonrası: Şirketlerden Dersler” (Eco Islam: the what, the how, and the next: Lessons from Corporations) başlıklı sunum gerçekleştiren Doç. Dr. Abdelzaher, bu konuda somut örnekler vererek insan-tabiat ilişkisinin dinamik yapasını anlattı. Ayrıca İslam ülkelerindeki üretici ve tüketicilerin el-Mizan: Dünya Çevre Sözleşmesi’nin mesajına kulak vererek; İslam’ın ruhuyla uyumlu, ahlaki bir sorumlulukla çevreye daha duyarlı bir işletme ve tüketici kitlesi oluşması gerektiğinin altını çizdi. Abdelzaher, sunumda tüketicilerin kendilerini daha iyi tanımaları ve neler yapabilecekleriyle birlikte işletmelerin de daha ‘yeşil’ olma çabalarıyla ilgili örnekler verdi.Üsküdar Üniversitesi’nden çeşitli fakültelerin yoğun katılımıyla gerçekleşen seminere, dışardan da ilgi büyüktü. Sunumun ardından soru-cevap ile devam eden program tartışma bölümü ile son buldu.Konuşmanın sonunda Prof. Dr. Özdemir, Doç. Dr. Abdelzaher’e Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan'ın The Rumi Therapy kitabını takdim etti.

29 ARA 2021

Al-Mizan: Dünya Çevre Sözleşmesi Moskova ve Ankara’da tanıtıldı

Prof. Dr. İbrahim Özdemir, İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsünde “Al- Mizan Dünya ve Çevre Sözleşmesi” konulu bir konferans verdi. Rusya Federasyonu Müslümanları Dini İdaresi ve Rusya Müftüler Konseyi tarafından Moskova’da çevrim içi düzenlenen 17. İslami Forum’a katıldı. Forumun açılışını aynı zamanda genel sekreterliğini de yürüten Rusya Federasyonu Müslümanları baş müftüsü ve Rusya Devlet Başkanı Müftüler Konseyi başkanı olan Şeyh Ravil Gaynutdın yaptı.Forumun bu yılki konusu Prof. Dr. Özdemir’in teklifi üzerine “Ekolojik Vaazdan Ekolojik Düşünmeye: Konuşmanın En İyi Yolunu Bulmak” oldu. Foruma Türkiye Diyanet İşleri Başkanı, Mısır Baş müftüsü, Bosna-Hersek Ulema Heyeti Başkanı başta olmak üzere Rusya Federasyonundaki dini liderle katıldı. Ayrıca İbrahim dinlerin temsilcileri de katıldı.Al- Mizan: Dünya Çevre sözleşmesi Ankara’da tanıtıldı ve tartışıldıÖzdemir öte yandan Ankara’da İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsünde “Al-Mizan: Dünya Çevre Sözleşmesi” konulu bir konferans verdi.Açış konuşmasını Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Felsefe Bölümünden Prof. Dr. Halil Rahman Açar’ın yaptığı programda iklim değişikliğinin sebep olduğu sorunların mahalli ve global sonuçlarına dikkat çeken Açar, “İbrahim Hoca 30 yılı aşkındır bir süredir bu konuyu çalışıyor. Bugün Müslüman çevrecilerden oluşan çekirdek bir ekibin bir süredir üzerinde çalıştığı “Al-Mizan: Dünya Çevre Sözleşmesi”nin oluşum aşama sürecini ve muhtevasını dinleyeceğiz. Kendisi de bu ekipte yer aldığı için, bu sözleşmenin oluşumu ve muhtevasıyla ilgili birinci elden bilgi sahibi olacağız.” dedi.Prof. Dr. Özdemir konuşmasına toplumda çevre şuurunu oluşturma ve çevre koruma bilinci oluşturmada dinin rolünü vurgu yaparak başladı.Birleşmiş Milletler Çevre Eyleminin, son on yılda iklim değişikliği, çevrenin korunması, biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilir kullanımı ve yeniden ağaçlandırma vb. konularında bu dirençli inançlardan yararlanmanın önemli olduğu gerçeğine odaklandığını belirten Özdemir şu tespiti yaptı: “Dini inançların bilim, ekonomi, politika ve eğitim alanlarında müşterek büyük bir rolü oynayabileceği göz önüne alındığında Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine ulaşmada yapacağı değer de ortaya çıkıyor.” dedi.Neden al - Mizan?Bugün dünyanın birçok ülkesinde dini grupların mensupları, sosyal ve çevresel dönüşüm eğilimlerini etkilemek için bilim adamları, politik karar vericiler ve sivil toplum kuruluşlarının da olduğu daha geniş bir ittifaka katılıyorlar diyen Özdemir,  al-Mizan kavramını neden tercih ettiklerini ise şu şekide açıkladı:“Sözleşmenin adının Kur’ânî bir kavram olmasına özellikle dikkat ettik. Böylece bu metnin adı ve muhtevasıyla tüm Müslümanlarca benimsenmesini hedefliyoruz. Çekirdek ekibimiz üçü hanım olmak üzere on bir kişiden oluşuyor. Çekirdek ekipte çevreci Şii bir imam da var. Böylece Sözleşmenin tüm Müslümanları kucaklamasını ve tüm Müslümanlarca benimsenmesini hedefliyoruz. Sözleşmenin Müslümanlar için bir yol haritası olmasını temenni ediyoruz. Farklı alanlardan bilim insanları ve düşünürler olarak disiplinlerarsı bir ruh ve anlayışla tecrübemizi birleştirebilir ve önümüzdeki devasa sorunlara bütüncül bir açıdan bakabilirsek, çözümler de bulabiliriz.”Prof. Dr. Özdemir, “Al-Mizan: Dünya Çevre Sözleşmesi, Müslümanların güncel küresel meselelere katkıda bulunmaları, sürdürülebilir kalkınmayı gerçekleştirebilmeleri ve uluslararası ortak eylem yoluyla 2030 için ulusal kalkınma planlarını harekete geçirmeleri için dinden ve medeniyetten kaynaklanan sorumluluklarına ılımlı bir çerçeve yaklaşımı sunma” olarak özetlenebileceğini kaydetti.Prof. Dr. Özdemir, al-Mizan: Dünya Çevre sözleşmesinin tanıtımında Avrupa İklim Vakfının sağladığı desteği vurgulayarak teşekkür etti.Akademisyenlerin, üniversite öğrencilerinin ve enstitü üyelerinin izlediği konferans soru-cevap faslıyla son buldu.Konferans sonrasında Prof. Dr. Özdemir’e bir sürpriz yapılarak, bir portresi hediye edildi.

23 ARA 2021

Prof. Dr. İbrahim Özdemir Freud Üniversitesi’nde Al Mizan: Dünya Çevre Sözleşmesini anlattı

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir’in içinde bulunduğu, ‘Al Mizan: Dünya İçin Bir Sözleşme’ deklarasyonu uluslararası çevrede ilgi odağı olmaya ve tartışılmaya devam ediyor. Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Sigmund Freud Üniversitesi bünyesinde düzenlenen EMEL çalıştayına katıltı. Özdemir, “Al Mizan: Dünya Çevre Sözleşmesi”’nin ortaya çıkışını ve muhtevasını ele alarak İnsanlık mirası zikredilerek küresel iklim değişiklinin sonuçlarına dikkat çekti:“Allah’ın belirli bir ‘mizan, ölçü, düzen, vazife, anlam ve gaye’ ile yarattığı dünya ve içindeki ekosistemler çevre sorunları olarak adlandırılan büyük bir tahribatla karşı karşıya. Allah’ın her gün ve her an ‘belli bir ölçü ve dengeyle’ yarattığı ve yaratmaya devam ettiği kaynakları sınırsız ve sorumsuz bir tüketim anlayışıyla kullanıyor ve tahrip ediyoruz. Bunun en büyük deliliyse bu yaz dünyada ve ülkemizde daha önce görülmemiş boyutlarda yaşanan orman yangınları, sel felaketleri, kuraklık ve buna bağlı olarak ortaya çıkan maddi- manevi sorunlardır.” dedi.Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Al Mizan’ın Kur-an’ın temel ilkeleriyle uyumlu sürdürülebilir bir kalkınma ve çevreyi koruma anlayışı için tüm Müslümanlara bir çağrı olduğunu vurgulayarak konuşmasını bitirdi.

22 ARA 2021

Almanya Sosyal Hizmetler Grubu Üsküdar’ı ziyaret etti

Çevre Ahlakı Forumu ve al-Mizan-Dünya Çevre Sözleşmesi hakkında bilgi verildiİnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir, misafirlere Çevre Ahlakı Forumu ile al-Mizan-Dünya Çevre Sözleşmesi hakkında bilgi verdi. Gruptaki çevreciler ortak proje yapmak konusunda Prof. Dr. İbrahim Özdemir ile anlaştı.İnteraktif ders büyük bir ilgiyle izlendiProf. Dr. İbrahim Özdemir’i ziyaret ettikten sonra heyet, Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölüm Başkanı ve Küreselleşme ve Gençlik Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi (KÜGEMER) Müdürü Prof. Dr. İsmail Barış’ın dersine katıldı.Alman Grubu Almanca konuşarak karşılayan Prof. Dr. İsmail Barış bir süre Almanya’da kaldığını ve Alman eğitim ve sağlık sistemini iyi bildiğini ifade etti. Heyet, Prof. Dr. İsmail Barış’ın öğrencilerle yaptığı interaktif dersi büyük bir ilgiyle izledi ve sorularıyla sık sık ek bilgiler istedi. Prof. Dr. İsmail Barış, ülkemizdeki Sosyal Hizmet uygulamalarını örneklerle ayrıntılı bir şekilde anlattı.Ortak projelerle somut adımlar atılacakZiyarete ilişkin değerlendirmelerde bulunan Özdemir; “SmF-Bundesverband, Müslüman refahını ilerletmeyi hedefleyen bir sosyal hizmet derneğidir. Bununla birlikte dernek, Müslüman kadınların refahını tüm toplum için görünür kılmaya çalışmaktadır. Kadınların güçlendirilmesini ve bunun yanında çocukların, gençlerin, kadınların, erkeklerin ve yaşlıların dezavantajlarının tazmin edilmesini savunur. SMF, odağını sosyal hizmette görmekte ve kendisini Müslüman kadınların refahına yerleştirmektedir. SMF, Müslüman şemsiye kuruluşlarla iş birliğini önemli görmektedir. Bu çerçevede Üsküdar Üniversitesiyle iş birliği yapmak istediklerini dile getirdiler. Önümüzdeki günlerde ortak projelerle ilgili olarak somut adımlar atılacak.”Heyet, Üsküdar Üniversitesinin altyapısına ve şehrin kalbinde yer almasına karşı hayranlıklarını ifade etti. Ziyaret, öğle yemeği ve hatıra fotoğrafının çekilmesinin ardından sona erdi.

10 ARA 2021

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Geleceğin tehlikesi küresel bencillik, sonucu da yalnızlık”

 Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Yönetim Üst Kurulu Başkanı Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, geleceğin tehlikesinin nükleer silah değil, küresel bencillik olduğunu belirterek “Bunun sonucu da yalnızlık. İnsanlığı ve gelecek kuşakları bekleyen yalnızlığı vurgulamamız ve bununla ilgili bazı şeyler yapmamız çok önemli.” dedi.10-11 Aralık 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilen sempozyumda dijitalleşmenin yalnızlığa etkileri, Kazakistan, İngiltere ve Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinden bilim insanları ve akademisyenlerin katılımlarıyla ele alınıyor.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Dijitalleşme ve yalnızlık ilişkisi derinlikli ele alınacak”Pandemi tedbirleri çerçevesinde çevrimiçi düzenlenen sempozyumun açılış konuşmalarını Sempozyum Düzenleme Kurulu Başkanı, Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı yaptı. Dijitalleşmenin iletişim, kültürlenme, güncel gelişmeleri anlık takip edebilme gibi artılarının yanında bireylerin yaşam dengesini ele geçiren bir güce sahip olduğunu dile getiren Süleymanlı, dijitalleşme süreçleri ile yalnızlık durumu arasındaki karmaşık ilişkileri bütünlüklü, özgün ve derinlikli bir biçimde tartışmayı hedeflediklerini söyledi. 80’ler dizisinden özel mesaj 80’ler dizisi oyuncularının dijitalleşme ve yalnızlık üzerine sempozyuma özel dizi setinde çekilmiş video mesajının da gösterildiği sempozyumun ilk oturumunda, dijital çağda yalnızlık ele alındı.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Dijitalleşme arttıkça yalnızlık da artıyor”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Yönetim Üst Kurulu Başkanı, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Dijitalleşme Çağında Yalnızlık” başlıklı bir konuşma yaptı. Dijitalleşme ve yalnızlık arasında ciddi bir şekilde sebep sonuç ilişkisi olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Dijitalleşme arttıkça yalnızlık da artıyor. Dijitalleşme şu anda ciddi bir küresel gerçek. Bu küresel gerçeğe karşı bizim yalnızlaşma olmadan nasıl bir çıkış yolu bulabiliriz diye düşünmemiz gerekiyor.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Sosyal medya yerine sanal medya denilmeli” “Sosyal medya” yerine “sanal medya” denilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Hep sosyal medya deniyor ama dijital medya aslında sanal medya. Hiçbir sosyallik yok ki orada dijital bir iletişim var. Konuşma yok, sohbet yok, fiziksel bir temas yok, yakınlık yok içtenlik yok, samimiyet yok. Sanal medya aslında.” dedi.Dijital dünyada 2000’li yıllardan sonra dijital dönüşümlerin yaşandığını, 1993‘te ilk internetin kullanılmaya başladığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Dijitalleşme 2000’lerin ortalarında artık kişinin kendini yeni ifade ettiği bir iletişim alanı haline geldi. Burada dijitalleşme ile yalnızlık arasındaki ilişkiye yeni boyut kazandıracak bir şey var. 2018’de Davos’ta konuşuldu ve küresel değişimlerin sinyali verildi. Orada dijital kontrol alt yapısı oluşturulup ilan edildi. Hatta orada bir itiraz sesi de yükseldi. Harari, ‘Dünyada dijital diktatörlüğe gidiliyor. Özgür olan son nesiliz.’ dedi. Bu haklı bir yansıma da aldı. ‘Yeni Tanrı yapay zekâ’ kavramı konuşuldu. Tanrı nedir? Her şeye gücü yeten, her şeyi kontrol eden,  her şeye güç veren. Burada da en büyük güç anlamında kullanıldı ve yapay zekâya böyle bir anlam yüklendi. ‘Zihinlerimiz beyinlerimiz hacklenebilir’ denildi ki doğru. Çeşitli dalgalarla kullanıyoruz. Manyetik uyarıları ve radyo frekanslarının hayvanlara etki ettiğini ve değiştirdiğini gören çalışmalar var.” dedi.Bu alandaki çalışmaların devam ettiğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, özellikle beyin hastalıkları alanında önemli çalışmaların yapıldığını, bilimin yeni uzayının beyin olduğunu ifade etti.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Metaverse, sanal evrende üç boyutlu kimliğimiz olacak”Metaverse denilen yeni bir kavramın artık konuşulduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Metaverse derken evren üstü denilmek isteniyor. Şu anda sanal evren planı var. Sanal evrende çevrimiçi oyunlar var ve arttırılmış gerçeklik kullanılıyor. Bu evrende özel bir gözlükle dijital paralarla alışveriş yapılacak. Finansal sistem ve sanal evren oluşturulacak. Birbirinden bağımsız mecralar her biri. Mesela bizim sosyal medyada bir kimliğimiz var. Oradaki kimlik artık üç boyutlu olacak. O kimlikle artık siz sanal evrende girip sokaklarda dolaşacaksınız. Alışveriş yapacaksınız, oradaki kripto paralar kullanılacak. Gerçek dünyanın davranışını arttırılmış gerçekle teknolojiyle orada yaşayacağız. Blockchain bütün bilgiler kayıt altına alınacak. Veri tabanı oluşturuyor. Her şey kayıt altına alınacak ve bu o dünyada dijital varlıklar oluşacak. İnsan o evrene girecek, hiçbir iş yapmadan gezecek ve eğlenecek. Tüm bunlar sanal evrende yaşanacak.” diye konuştu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Dünyada ilk 10’dayız” Dünyada sosyal medya kullanımının en çok kullanıldığı ülkenin Güney Kore, ardından İngiltere olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Biz de ilk ondayız dünyada. İnternet alt yapısında kullanmada ABD’den öndeyiz. Türkiye de kişi başına günde 7 saat kullanım var. Birçok konuyu orada çözmeye çalışıyoruz, orada yapıyoruz.” dedi.İnsanlığın gidişine bakıldığında zenginleşmeye rağmen aynı oranda mutluluk puanının artmadığını, hatta düştüğünü belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bunun sebebi araştırıldığında Kaliforniya Sendromu ortaya çıkıyor. En çok orada dikkat çektiği için onun ismi verildi. Dört tane ana belirtisi var: Birincisi Hedonizm yani zevkçilik. Bu çağın insanı ego ideali olarak haz peşinde koşmayı yaşam felsefesi olarak kabul ediyor. Fedakârlık yapmak, ülke için, vatan için fedakârlık yapmak önemsenmiyor. Bunun yerine kişi ben önemliyim diyor. Kimi zaman gözlemliyoruz. Amerika’da eğitim almış bazı psikolog arkadaşlar, evlilik problemi çıktığı zaman ‘Sen önemlisin, aile önemli değil. Ayrıl’ tavsiyesinde bulunuyor. Aile demek birlikte uzun bir yolculuğa çıkmak demektir. Uzun yolculuğa çıkan biri okyanusun ortasında ben gemiyi terk ediyorum diyebilir mi? Bu anlayış kendi çıkarları için yaşayan ve kendi zevklerini önemseyen bir insan tipini ortaya çıkardı. Kendi zevkini ego ideali seçen bir insanda benmerkezcilik ortaya çıkıyor. ‘Ben önemliyim aile önemli değil’ diyor. Böylece aile içi adalet olmuyor. Güçlünün dediği olur.” diye konuştu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yalnızlık ve mutsuzluk ortaya çıkıyor” Kaliforniya sendromunun ikinci belirtisinin benmerkezcilik, üçüncü belirtisinin yalnızlık ve dördüncü belirtisinin ise mutsuzluk olarak ortaya çıktığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Zevki amaç edinen, sadece kendi çıkarını düşünen bir kimse eşi hasta olunca dünyaya bir daha mı geleceğim diyerek evliliği bitiriyor. Çocuğu ergenlikte sorun yaşamaya başlayınca Sosyal Hizmetler Kurumu ilgilensin, ben 18 yaşından sonra karışmam diyor. Böyle durumlarda sosyal bağlar zayıflıyor. Mutsuz insanlar çoğalıyor.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Geleceğin tehlikesi küresel bencillik” Mutsuzluğun tabi bir duygu ve ruh hali olduğunu, depresyonun ise klinik bir durum olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Mutsuzluk çok uzun sürdüğü zaman beyin kimyası bozuluyor ve depresyon oluyor. Klinik ve uzman yardımı gereken bir noktaya geliyor. Şiddet artıyor, suçlar artıyor, acımasızlık artıyor bütün bunlar sonucunda toplumsal barış, tehdit yaşıyor. Geleceğin tehlikesi nükleer silah değil, geleceği tehlikesi küresel bencillik.  Bunun sonucu da yalnızlık. Metaverse sonrası sanal dünyaya girecek insan, evlenmeye ne gerek var ki diyecek, çalışmaya ne gerek var ki diyecek. ” dedi.“İnsanlığı bekleyen, gelecek kuşakları bekleyen yalnızlığı vurgulamamız, bununla ilgili bazı şeyler yapmamız çok önemli.” diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Burada üretilen bilgileri biz yayına dönüştürüp bilimsel dünyaya duyuralım, bizim vazifemiz bunları yapmak. Harikalar çağında yaşıyoruz bence. İyi ve güzeli biz anlatalım, adım atalım bunun karşısında iyi ve güzel değişiklikler olur.” dedi.Pamukkale Üniversitesi’nden Prof. Dr. Milay Köktürk, “Dijital Çağda Derin Yalnızlaşma” ve Marmara Üniversitesi’nden Doç. Dr. Durmuş Ümmet “Sosyal Medya Bağımlılığı ve Yalnızlık” başlıklı sunumlarıyla sempozyuma katıldı. Bireyin yaşadığı yalnızlık duygusuyla olumsuz psikolojik göstergeler arasında yakın ilişkiler bulunduğunu gösteren araştırmalar olduğunu ifade eden Doç. Dr. Durmuş Ümmet, “Yalnızlık düzeyi yüksek olan bireylerde düşük yaşam doyumu, akademik ve sosyal başarısızlıklar, olumsuz sosyal davranışlar, depresyon, intihar eğilimi, düşük benlik saygısı gibi birçok konu var.” dediÜsküdar Üniversitesinden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı ve Avrasya Üniversitesinden Dr. Öğretim Üyesi Nihan Kalkandeler tarafından gerçekleştirilen “Türkiye Dijitalleşme ve Yalnızlık Araştırması Sonuçları” da açıklandı. Türkiye genelinde 7 bin 140 kişinin katıldığı çalışmanın çarpıcı sonuçları dikkat çekti.Yabancı katılımcılar, dünyadaki yalnızlığı anlattıSempozyumun ikinci oturumuna  Institute for Demographic Research’ten (IDR, FCTAS, RAS)  Prof. Dr. Sergey Ryazançev ve Prof. Dr. Tamara Rostovskaya,  “Dijital Çağda Göçmen Kadınların Yalnızlığı” başlıklı sunumlarıyla katıldı.Doğu Kazakistan ve İngiltere’deki yalnızlık ele alındıS.Amanjolov Doğu Kazakistan Üniversitesinden Psikolog Botagöz Tolepbergenova ve Doç. Dr. Yelena Barabanova ise “Dijital İletişim Bakımından Yetişkinlerde Bir Yaşam Tarzı Olarak Yalnızlık” başlıklı sunumlarıyla sempozyuma katıldı.İngiltere’den Compaign to End Loneliness Direktörü Robin Hewings, sempozyuma “Birleşik Krallık’ta Yalnızlık: Campaign to End Loneliness’dan On Yıl Boyunca Öğrenilenler” başlıklı sunumuyla katıldı.Prof. Dr. Barış Erdoğan: “Çevrimiçi Buluşma Sitelerinde Kadınların Yalnızlıktan Kurtulma Deneyimleri" anlattı.Sempozyumun üçüncü oturumunda ise uzmanlar, yalnızlık konusunu farklı perspektiflerden değerlendirdi. Çukurova Üniversitesi’nden Doç. Dr. Mustafa Günay, “Dijital Çağda İnsan İlişkileri ve Yalnızlık: Felsefi Bir Bakış”; Üsküdar Üniversitesi’nden Prof. Dr. Barış Erdoğan ise  “Çevrimiçi Buluşma Sitelerinde Kadınların Yalnızlıktan Kurtulma Deneyimleri" başlıklı sunumuyla dikkat çekti.Hacettepe Üniversitesinden Prof. Dr. Süleyman Sadi Seferoğlu, “Dijital Dönüşüm Sürecinde Dijital Yalnızlık” konusunu ele alırken; Anadolu Üniversitesinden Dr. Öğretim Üyesi Ufuk Eriş, "İnsan ve teknolojinin yalnızlık bağlamında karşılıklı varoluşsal ilişkisi" sunumuyla yalnızlığa farklı bir bakış açısı getirdi.İkinci gün kalabalıkların yalnızlığı konuşulacakSempozyumun 11 Aralık 2021 Cumartesi devam edecek olan ikinci gününde ise iki ayrı oturum gerçekleşecek. İlk oturumda İstanbul Üniversitesinden Prof. Dr. Veysel Bozkurt, “Kalabalıkların Yalnızlığı” başlıklı konuşmasıyla katılacak.İstanbul Teknik Üniversitesinden Prof. Dr. Belma  Oğul ve  Arş. Gör. Oğul Köker, “Erkeğin Yalnız Mekânı Olarak Ev Stüdyosu”; Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesinden Prof. Dr. Fulya Bayraktar,  “Dijitalleşen Dünyada İnsan Olma Sorunu” ve Trakya Üniversitesinden Doç. Dr. Deniz Mertkan Gezgin, “Nomofobi ve Yalnızlık İlişkisi” sunumuyla katılacak.“Yalnızlık, Yalnızlaştırma ile Ayrımcılık ve Şiddet İlişkisi” ele alınacakSempozyumun son oturumunda ise Hacettepe Üniversitesi Prof. Dr. Kadriye Bakırcı tarafından “Yalnızlık, Yalnızlaştırma ile Ayrımcılık ve Şiddet İlişkisi” ele alınacak.Üsküdar Üniversitesi’nden Dr. Öğretim Üyesi Cem Tutar ve İletişim Uzmanı-Sosyolog Bilge Evran da “Dijital Mekânlar ve Yalnızlık” başlıklı sunumlarını gerçekleştirecek.Yapımcı senarist Birol Güven: “İnterneti Olan Yalnız Olmaz”Eğitimci, yazar Hülya Mutlu’nun “Dijitalleşme ve İş Hayatında Yalnızlık” başlıklı sunumuyla devam edecek oturum, yapımcı-senarist Birol Güven’in  “İnterneti Olan Yalnız Olmaz” başlıklı sunumuyla sona erecek.3. Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu,  Sempozyum Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı’nın kapanış konuşması ile sona erecek. Sempozyum, Üsküdar Üniversitesi resmi Youtube hesabı ve ÜÜ TV’den de canlı olarak yayınlanıyor. 

06 ARA 2021

Henüz öğrenci ama kurduğu şirket 3 milyon sipariş alıyor

 Psikoloji 4’üncü sınıf öğrencisi Yusuf Burak Mudu, 2’inci sınıfta Üsküdar Üniversitesi Yönetimi ve Kurucu Rektör, psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından oldukça önemsenen Girişimcilik ve Proje Kültürü dersi kapsamında geliştirdiği proje ile teknoloji şirketi kurdu.Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Genç Girişim Kulübü öğrencisi olan Mudu, AR-GE ve inovasyon içeriğine sahip ürünüyle ulusal ve uluslararası firmalardan 3 milyon adet ürün siparişi teklifi aldı. 300 metrekarelik medikal gaz prizi AR-GE, inovasyon, üretim ve montaj hattından oluşan teknoloji şirketi Bramhers’i kurdu. Genç girişimci 6 kişiye istihdam sağlarken KOSGEB, AR-GE ve inovasyon projesi başvurusuyla işini güçlendirmeyi hedefliyor.Sağlık kuruluşlarının ilgisi yoğun…Üsküdar Üniversitesi Genç Beyinler Akademisi Proje Koordinatörü Dr. Nebiye Yaşar, “Mudu’nun projesi ‘Söz Gençlerde Genç Girişimcilerin Girişimcilik Öyküleri’ projemizde seçtiğimiz 41 genç girişimciden biri.” diyerek geliştirdiği medikal gaz prizinin hastane ve sağlık kuruluşları tarafından yoğun bir şekilde talep edildiğini aktardı.Gelecek vizyonu hakkında açıklamalarda bulunan Mudu, Bramhers Teknoloji Şirketi’nin asıl hedefinin ilerleyen yıllarda daha fazla sağlık kuruluşuna ve hastanelere çeşitli geliştirilmiş medikal cihazlar pazarlamak olduğunu ifade etti.İthal edilenlerle aynı kalitede üstelik de daha ucuzMudu’nun ilk girişimi olan medikal gaz prizi, yurtdışından yüksek fiyatlar ile ithal edilen bir ürün. Yerli üretimde ise istenilen uluslararası standartları sağlayamayan ürün pazarda büyük bir açığı kapatıyor. Mudu, medikal gaz prizi prototipinin imalatını yaptığını dile getirerek ülkemizde ithal edilen benzer ürünler ile aynı kalitede ve daha ucuz olup uluslararası standartlarda uygun, özgün olarak tasarlandığını belirtti. Mudu ayrıca medikal pazarda rekabetçi, uluslararası standartlara uygun ve katma değeri yüksek bir ürün ile ülkemize katkıda bulunmak istediğini vurguladı.Odaların gazsız kalmasını önlüyor…Genç girişimci Yusuf Burak Mudu, ürünü piyasadakilerden ayıran özellikler hakkında şu bilgileri verdi:“Tasarlanan medikal gaz prizi sahip olduğu vana sistemi ile merkezi gaz hatları kapatılmadan bakımı yapılabilmektedir. Bu özelliğiyle hasta odalarının merkezi vana sistemi kapatılarak birçok odanın aynı anda gazsız kalıp hastalar için risk oluşması engellenmektedir. Ayrıca sahip olduğu özel tasarımı ile daha az kuvvete ihtiyaç duymakta bu da gerek medikal cihazların ve gerekse medikal gaz prizlerinin kullanım ömrünü arttırmış ve hastanelerdeki buna bağlı maliyetler en düşük seviyeye indirilebilme imkânı sağlanmıştır. Medikal gaz prizimizin basma butonuna herhangi bir noktadan uygulanan tek bir parmak kuvveti ile medikal cihazın probunun prizden ayrılması prizin özgün tasarımı ile elde edilmiştir.”

25 KAS 2021

Prof. Dr. Havva Kök Arslan’ın yeni kitabı okuyucuyla buluştu!

“Çalışma bu anlamda yayınlanan ender eserlerden”Prof. Dr. Havva Kök Arslan’ın yazdığı, “Küresel Güç Oyunu” isimli eser Sarmal kitabevinden çıktı. Prof. Dr. Havva Kök Arslan kitap hakkında şöyle diyor; “Güncel küresel sorunlar hakkında genellikle akademisyenlerin görüşlerine başvurulur; ancak dersler sırasında geleceğin sorunları ve çözüm önerileri konusunda gençlerin görüşlerinin çok daha sorumlu, yaratıcı ve heyecan verici olduğunu görünce bunların mutlaka yayınlanması ve daha geniş okuyucu kitlesine ulaşması gerektiğini düşündük. Türkiye’de gençlerin ulusal ve uluslararası olaylar hakkındaki düşünceleri, bu konuları takip edip etmedikleri ve ediyorlar ise bu konulara daha çok hangi bilgi kaynaklarından ulaştıklarına dair konular son derece önemli. Çalışma bu anlamda yayınlanan ender eserlerden.” dedi.Gençlerin küresel konular hakkındaki bilgi kaynağının önemli bir bölümünü televizyon ve internet oluşturuyor. Bu da beraberinde gençlerin gerçekle ilgisi olmayan bilgilere sahip olmasına neden oluyor. Gençlere bu konuda mümkün olduğu kadar bilimsel, araştırmaya dayalı akademik bilgiler verilmesi gerektiğine değiniyor. Ulusal ve uluslararası sorunların farklı nedenleri konusunda bilgiye dayalı tartışmalar yapılarak farkındalıkları artıracak bu kitap, gençlere küresel anlamda yön gösterecek bambaşka bir bakış açısıyla raflarda okuyucusunu bekliyor.Kitaba ulaşmak yahut sipariş vermek için tıklayınız

25 KAS 2021

Üsküdar Üniversitesinde Öğretmenler Günü coşkusu yaşandı

Üsküdar Üniversitesi Öğrenci Konseyi Temsilcileri, öğrenci konseyi başkanı Emine Sıla Kanat önderliğinde 24 Kasım Öğretmenler Gününü akademik kadronun tamamına kahve ve lokum dağıtarak kutladı. Üsküdar Üniversitesinin Merkez, Çarşı ve Güney Yerleşkelerinde akademisyenleri karşılayan konsey temsilcileri tüm gün lobi alanlarında, oturma alanlarında ve odalarında akademisyenlerimize kahve ve lokum dağıtarak 24 Kasım Öğretmenler Gününü kutladı.Kendilerine lokum ve kahve hediye eden öğrencilerini gören İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Baver Demircan, İletişim Fakültesi Yeni Medya Ve İletişim Bölüm Başkanı Doç. Dr. Feride Zeynep Güder, İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Doç. Dr. Gül Esra Atalay mutluluklarını gizleyemedi.

25 KAS 2021

“Felsefe Nedir? üzerine “İyi ki Felsefe” söyleşisi gerçekleştirildi

Doç. Dr. Mehmet Şiray: “Ölümü alt eden sevgidir”Felsefe nedir? Sorusuna kati bir cevap, bir tanım verebilecek pozisyonda değilim diyen Şiray; “Ama biz felsefeciler bu soruya şu ya da bu şekilde iştigal ediyoruz. Felsefe nedir? denildiğinde bazıları Eleştirel ve özgür düşünce yöntemi diyebilir, felsefe sorgulamaktır diyebilir, soru sorma, cevap verme sanatıdır diyebilir. Tabi bunların hepsi felsefenin ne olduğuna dair bir şeyler söylüyor olabilir. Ancak ben meseleyi birazcık Hadot üzerinden anlatmaya çalışacağım. Ve aslında bakarsanız “Felsefe nedir?” sorusuna verdiği cevap ilginç. O diyor ki Felsefede korkularımızı yenecek bir şeyler olduğunu söylüyor. Hadot, korkmamayı öğrenmek, gündelik hayatın sıradanlığından veya sıkıntılarından giden zamanın ötesine geçmek ve zamanı da bir şekilde bu anlamıyla ötelemektir. Nasıl yaşamak gerektiği sorusuna Hadot, Stoacılar ve Antik Yunan’ın bir bölümü için çok önemli bir soru olduğunu söylüyor. Bu sorununda doğrudan insanın ölümlü olmasıyla alakalı olduğunu iddia ediyor. İnsan ölümlü bir varlık fakat bununda bilincinde olan bir varlıktır.” dedi.“Ölümü sadece bedenin ölümü gibi düşünmemek lazım”Bütün bu akıl yürütmelerinin felsefeye yetmediğine değinen Doç Dr. Şiray; “Felsefenin bizi daha akıllı yapacağına dair bir iddiam yok. Ama felsefe belli bir biçimde belki de Hadot’nun söylediği gibi ölüm korkusunu yenmemize ve bize özgürleşmemiz için yol açıcı bir yol öneriyor ise bundan mahrum kalmanın çok anlamlı olmadığını söylemem gerekir. Bütün bu akıl yürütmelerin felsefeye yetmediği felsefenin burada kendisini durdurmadığını söyleyebiliriz. Çünkü en azından her birimiz bu sorularla yetinmeyip ölümün her halükarda, her gün varlığını hissettiğimizi söyleyerek felsefeye ihtiyaç duyarız. Tabi burada ölümü sadece bedenin ölümü gibi düşünmemek lazım.” şeklinde konuştu.    “Epikür felsefeyi ruhun ilacı olarak tanımlıyor”Epikür felsefeyi tanımlamasından örnekler açıklayan Şiray;“İlacın nihai amacı ölümün korkulacak bir şey olmadığını bizlere anlatmaktır” diyor. Burada dinlerde bize aynı şeyi söylüyor diyebilirsiniz fakat kurtuluş meselesine Antik Yunan’ın ve Hristiyanlığın verdiği cevapların farklı olduğunu söyleyebiliriz. Epikür, “Tanrılardan çekinmeye gerek yoktur, ölüm korkulacak bir şey değildir, iyiye ulaşmak kolaydır, belaya tahammül etmek kolaydır” diyor. Öğrencisi Lucretius’dan alıntıdır. “ Ölüm korkusu varlığımızın en derinlerine nüfus ederek insan hayatını zehirler. Her şeyi ölümün karanlığıyla gölgeleyerek temiz ve saf bir zevke var olma hakkı tanımaz”. Biraz daha ileriye giderek Epiktetos’un da yine bütün bir felsefeyi ölüm korkusunu sorgulanması haline dönüştürdüğünü de Hadot bize söylüyor. Benzer düşünceleri sadece Antik Yunan’da bulmuyoruz, Hadot, Stoa’nın ve Antik Yunan’ın büyük bir bölümünün böyle bir düşünceyle felsefeyi tanımladığını iddia edecek ama kimi başka filozoflarda da böyle ifadeler buluyoruz.” dedi.“Felsefenin ilk attığı tohumlardan birisi şüphe etmektir.”Korkularımızın iyi yaşamanın önünde bir engel olduğunu düşünmenin esasına vurgu yapan Şiray; “Antik Yunan’da Hadot’nun düşüncelerini izleyerek Stoa felsefesinin bir tür insana sadece felsefenin felsefeyi öğretme etkinliği olmadığını ama aynı zamanda insanın kendinden kurtulması gerektiğini ve bunun pratiği olduğunu bize söylüyor. Kendinden kurtulmakla kastedilen insanın geçmişte kalması ya da insanın gelecekte hayal ettiği şeylerin içinde sıkışıp kalması dolayısıyla felsefenin burada çözüm üretmesi gereken şey kendimiz üzerine düşünmek ya da kendimizi feda etmek diyebiliriz.”“Felsefenin insani bir yaşam sürmeyi öğrenmek olduğunu iddia edebiliriz ve bu açıdan hiç lüks değil.”Felsefenin geçip gidilen dünya hakkında bir fikir verdiğine dikkat çeken Şiray; “Bu kadar kısa bir sürede ölümlü olduğumuzu düşünürsek esasında Antik Yunanlıların sorduğu soruyu düşünebiliriz. Bu kadar kısa bir sürede insan hayatında ne yapacağımızla ilgili bir soru bu soruyu nasıl değerlendireceğiz? Elbette felsefe geçip gittiğimiz dünya hakkında bir fikir vermektedir işte bu noktada Sokrates öncesi filozoflarda dünyanın esasını da sorgulamakla işe başlamışlardır diyebiliriz. Theoria dediğimiz şeyin ortaya çıkmasına neden olan şeylerden bir tanesidir bu aslında çünkü bu sorgulamaya başladığımız andan itibaren ortaya çıkıyor. Burada bir takım anekdotlar var. Örneğin Hadot’nun Platon’dan yaptığı bir alıntı var. Platon’un akademiden bahsederken “Geometri bilmeyen içeri giremez” dediğinden bahsediliyor. Söz konusu olan sürekli kurgulamak değildir. Tek bir sefer olsa dahi alıştırmaya geçmek diye düşünmek gerekir. “Felsefe lüks bir şey değil midir ?” sorusuna Felsefenin ruhani bir alıştırma olduğunu veya insani bir yaşam sürmeyi öğrenmek olduğunu iddia edebiliriz ve bu açıdan hiç lüks değil.” ifadelerini kullandı.

24 KAS 2021

Havacılık ve Uzay Psikolojisi Sertifika kursu tamamlandı

Havacılık ve Uzay Psikolojisi Sertifika Kursu’nda havacılığa dair her alan hakkında bilgi verildiEğitimin birinci gününde “Havacılık psikolojisi, havacılık psikoloğu nedir?” konulu psikolojik bakış açısından yola çıkarak insanoğlunun havacılık serüveni, havacılık psikologlarının görevleri, atmosfer, irtifa fizyolojisi, barotravmalar, dekompresyon hastalıkları, hipoksi, hiperventilasyonu, havacılık terminolojisi hakkında bilgilendirmeler yapıldı. Hava araçları nasıl uçar, güvenlik unsurları, uçucu vertigosu (dizoryantasyon), vestibüler ve görsel illüzyonlar, akselerasyon, G kuvvetleri, uçuşta fizyolojik, tıbbi, psikolojik ve bilişsel inkapasitasyonlar aktarıldı.Etkinliğin devamında ikinci gün pilot kişilik profili, uçuşa uygunluk; motivasyon, yetenek ve sağlık, pilot seçiminde psikometrik değerlendirme (M. Mawk, Papi, Cattell-PF16), pilot adayı seçiminde DLR-2 (CRM) değerlendirmeleri ve mülakat teknikleri, havacılıkta kriz durumları ve psikolojik ihtiyaçlar, uçuş korkuları ve tedavi usulleri, hareket hastalığı ve uçak tutması, kadın pilot performansı ve psikolojik değerlendirmesi eğitimi verildi.Uçan insanın motivasyonları, sağlıklı ve patolojik motivasyon, psikolojik sağlamlık, dayanıklılık ve iyilik hali eğtiminin verildiği üçüncü günde ise yaşlı pilotların yaşadığı sorunlardan olan psikomotor ve nörokognitif gerilemeler, pilot ve uçuş ekiplerinin stres ve yorgunluğu, hava trafik kontrolörlerinin ve yolcuların stresleri, kabin ekiplerinin stresleri ve yorgunluğu, havacılık kazaları, TSSB, krize müdahale, EMDR, aile desteği,  pilot intiharları ve psikootopsileri hakkında bilgi aktarımında bulunuldu.Eğitimin son gününde ekip kaynakları yönetimini hakkında bilgilendirme yapıldı. CRM ve duygusal zeka, CRM’i bozan tehlikeli düşünüş ve davranış kalıpları ‘Gremlinler’,  kuraldışı yolcular, hava korsanlığı, stockholm sendromu gibi alanlar hakkında bilgi verildi. Uçuş emniyetinde yeni konsept olarak ortaya konan Akran Desteği (Peer Support) ve akran desteği rol playing, havacılık psikologlarına havacılık otoritesinin yaklaşımı aktarıldı. Eğitim sonunda katılımcılardan geri bildirim alındı.

24 KAS 2021

Dünya Felsefe Günü kapsamında “Saçma (Absürt) Bir Varoluş Felsefesi” konuşması gerçekleştirildi

“Varoluşçu felsefe, insanı bir “öz” olarak değil bir varoluş olarak değerlendirir”Konuşmasında Fransız bir filozof olan Albert Camus’nün varoluşçu felsefeye kazandırdığı “absurde” (absürt, saçma) kavramından bahseden Arş Gör. Dr. Merve Arlı Özekes şu ifadeleri kullandı: “Varoluşçu felsefe, insanı bir “öz” olarak değil bir varoluş olarak değerlendirir. Bu durum öncelikle insana bir özgürlük alanı açar. İnsan dış veya kendisini aşan güçler tarafından belirlenmiş değildir. Dolayısıyla varoluşu kendi ellerindedir. Bu hem bir özgürlük hem de bir sorumluluk getirir.” dedi“Hayatın kendisi herhangi bir anlam kalıbının içine giremeyeceği kadar saçmadır”Arş Gör. Dr. Merve Arlı Özekes konuşmasına şöyle devam etti: “Albert Camus, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi “saçma” kavramıyla açıklar. Saçma, aslında insanın dünyayla kurduğu ilişkide belirir. Öncelikle bir duygudur. Bu duygu, modern birey için hayatın monotonluğunda açığa çıkar. Hayatın kendisi herhangi bir anlam kalıbının içine giremeyeceği kadar saçmadır. Ama bu onun değersiz yapmaz. Aksine bu yüzden yaşam daha değerlidir.” diye konuştu.“Saçma” duygusundan bir ümitsizlik değil bir yaşama tutkusu doğar”“Saçma” duygusunun çaresizliği çağrıştırmaması gerektiğine değinen Arş. Gör. Dr. Merve Arlı Özekes:“Saçma” duygusunun ortaya çıkışı bir son ya da çaresizlik yaratmamalıdır. İnsan, yalnızca var olduğu için hayatın monotonluğuna, sıradanlığına direnmeli ve onu Sisifos Söyleni’nde anlatıldığı gibi Sisifos’un sonsuza kadar bir kayayı bir dağın tepesine taşımayı inatla sürdürmesi gibi ümitle sürdürmelidir. Albert Camus, esas özgürlüğün çaresizliğe, monotonluğa ve sıradanlığa karşı takınılan tavırda olduğunu belirtir. Böylece, “saçma” duygusundan bir ümitsizlik değil bir yaşama tutkusu doğar.” ifadelerini kullandı.

23 KAS 2021

Projeleri dikkat çekti, TBMM’ye röportaja kabul edildi…

“Aile kavramının kan bağından ziyade, can bağıyla da oluştuğunu düşünüyorum”Aile bağlarının hayatındaki öneminden bahseden Milletvekili Jülide İskenderoğlu; “1974 Balıkesir doğumluyum. 19 yaşında bir oğlum ve 24 yıldır güzel giden bir evliliğim var. Ben önce Çanakkale’ye, sonra da bir Çanakkaleliye âşık oldum. Birazcık inatçıyım ve zor karar veririm. Ölçüp tartan bir yapım vardır. Çok nasipli olduğumu düşünüyorum. Bana göre dünyadaki en güzel şey aile ve ben de çok güzel bir aileye sahibim. Arkadaşlarım, dostlarım hepsi benim ailemdendir çünkü ben aile kavramının kan bağından ziyade, can bağıyla da oluştuğunu düşünüyorum.” şeklinde konuştu.“Benim eğitim hayatım olmadı, eğitim benim hayatım oldu”Öğrencilere kendi eğitim hayatındaki örnekler ile tavsiyeler veren Milletvekili Jülide İskenderoğlu; “Çanakkale’ye üniversite için geldiğimde, ilk bana da yurt çıkmamıştı. Bu nedenle, ilk 15 gün bir mescidi yurt haline getirmişlerdi ve orda kalmıştım. O dönemde Çanakkale’de yurt sayısı şu an olduğundan daha azdı dolayısıyla şu an, bu durumun zorluğunu yaşayan arkadaşlarımın, kardeşlerimin iktidarda olduğu bir hükümeti de çok önemsiyorum. Bence, her öğrencinin hayatı öğrenmek için yurt yaşamını tatması gerek. Ben paylaşmanın önemini yurtta öğrendim. Cebinizde paranız olabilir ama eğer dostunuz yoksa bazen gece aç kalırsınız. Ayrıca bu sene de uluslararası ilişkiler de yüksek lisans yapsam diye düşünmüyor değilim. Çünkü öğrenmenin hiçbir zaman bitmediği bir dönem yaşıyoruz. Benim eğitim hayatım olmadı, eğitim benim hayatım oldu.” dedi.“Siyaset hiç hayalimde yoktu”Siyasetin hayatına giriş sürecinden bahseden Milletvekili Jülide İskenderoğlu; “Siyaset hiç hayalimde yoktu. Gençliğimde babamla birlikte tek kanallarda parti liderlerinin çıkıp konuşmasını dinlerdik. O gece ailecek toplanıp hangi partiye oy verileceğine karar verirdik ama hiç öyle miting gezdiğimi bilmem. Tayyip Erdoğan’ın Belediye Başkan adayı olduktan sonraki bir televizyon programını hatırlıyorum. ‘Cem Özer ile Laf Lafı Açıyor’ programına diğer adaylarla birlikte katılmıştı ve tek projesi olup da açıklayan oydu. Bu durumdan çok etkilenmiştim. Sonrasında da kendi partisini kuracağını duyduğumuzda eşim ve ben partiye katıldık.” şeklinde konuştu.“Siyasetin vicdanı kadındır”Türk siyasetinde kadın politikacı olmanın avantajları ve dezavantajlarına dikkat çeken Milletvekili Jülide İskenderoğlu; “Türk siyasetinde kadın yeni bir aktör. Çanakkale için bakarsak, Cumhuriyetin 100. Yılını kutlayacağız fakat 100. Yılda kadın milletvekili sayısı düşük. Kurucu liderimiz Mustafa Kemal Atatürk, kadınlara seçme ve seçilme hakkını vererek birçok ülkenin önüne geçmiştir. Bana göre siyasetin vicdanı kadındır. Biz kadınlar iyi bir gelin, iyi bir eş, iyi bir evlat, iyi bir komşu olabiliriz ama bunun yanında iyi bir siyasetçi de olabiliriz. Sadece daha az sayıda kadın olduğumuz için birbirini çekemiyor oluyor. Oysa yüzlerce erkek birbirini çekemiyor ama bu hiç gündeme gelmiyor. Kadınlar birbirini yukarıya çekmeyi öğrendiği zaman bizler bütün zorlukları dişimizin kavuğundaki fazlalık madde gibi atar geçeriz.” dedi.“Siyasete giden yolda beni en zorlayan durum annelikti”Siyasete giden yolda anne olmanın zorluklarını dile getiren Milletvekili Jülide İskenderoğlu; “Siyasete giden yolda beni en zorlayan durum annelikti. Çoğu kez çocuğumu yatağında uyurken bırakıp toplantıya, partiye gittiğimi bilirim. Evladımdan ayrılmak beni çok zorluyordu. Normal işlerde de çoğu sosyal aktiviteden feragat ediliyor fakat ben işin yanında siyaset yapan biri olarak şunu söyleyebilirim, her şey yerine geliyor ama evladınızı bıraktığınız ve onun büyüdüğünü göremediğiniz zamanlar oluyor.” şeklinde konuştu.

22 KAS 2021

Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı TİHEK toplantısına katıldı!

Türkiye Barolar Birliği Litai Konukevinde gerçekleştirilen toplantıda devlet kurumlarının, üniversitelerin ve sivil toplum kuruluşlarının insan hakları alanında görev yapan temsilcileri yer aldı.Açılış konuşmasını TİHEK başkanı yaptı! Toplantının açılış konuşmasını TİHEK başkanı Prof. Dr. Muharrem Kılıç yaptı. Kılıç, konuşmasında TİHEK’ in temel misyonunun eşitliğin tahsis edilmesi ve korunması noktasında ayrımcılıkla mücadele olduğunun altını çizdi. Ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik alanlarında tematik sorunlara ilişkin görüş ve önerilerin ele alındığı toplantıda Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, ‘Üsküdar Üniversitesi İnsan Hakları Uygulamaları ve Çalışmaları Merkezi’ tarafından yürütülen faaliyetlerinden bahsetti. Toplantının sonunda İstişare Komisyonu Usul ve Esasları belirlenmesinin ardından toplantı hatıra fotoğrafı çekilerek sonlandırıldı.

12 KAS 2021

Çevre ve iklim değişikliği her yönüyle ele alındı

‘‘İhtiyaç arttıkça hava kirliliği de artmaktadır’’ İnsan küçük bir dünyadır diyen Prof. Dr. Koçak; ‘‘Dünyada çevre dengesi yerinde olduğu zaman hem dünyanın gelecek sağlığı hem de insanın sağlığı daha iyi olacaktır. Biri bozulduğu zaman diğeri de bozuluyor. Özellikle çevrenin bozulması insanın sağlığını da etkiliyor, bozuyor. Yani özetle insan geleceği bozuluyor. İklim değişikliği ile ve çevrenin bozulmasıyla dünyanın da yaşanmaz hale gelmesi an meselesi oluyor. 19. Yüzyılın ortalarında sanayinin gelişmesi buna paralel olarak da enerjiye olan ihtiyaçla gittikçe hava kirliliği dünyanın kirlenmesi, ekolojik dengenin bozulmasını görüyoruz. Enerjiye ihtiyaç, yakıt ihtiyacı söz konusu. Bu eskiden kömürle fosil yakıtlarla ve diğer kaynaklarla, hava kirliliği yapacak maddelerle karşılanıyordu. İhtiyaç arttıkça hava kirliliği de artmaktadır.’’ dedi.‘‘Hepimiz sorumluluğu almamız lazım’’Çevre demek bizim var olmamız demek diyen Prof. Dr. Özdemir; “Bizim var olmamız, mutlu olmamız, sağlıklı olmamız çevreye bağlıdır. Yani temiz havaya, temiz suya, temiz gıdalara bağlıdır. Ondan sonra dünyada ki dengelerin muhafazasına bağlıdır ve bunları insan tarif ediyor, biz kendimiz tarif ediyoruz. Bilinçsiz tüketim tarzımızla ve açgözlü bazı büyük şirketlerin yaptıklarına seyirci kalmakla bunun sorumlusu da biziz, başkası değil. Onun için hepimiz sorumluluğu almamız lazım. İnsanoğlu maddi hırsın ilham ettiği teknolojinin sonuçlarından korunmak için bütün dinlerin ve felsefelerin taraftarları arasında dünya çapında fikri iş birliğine ihtiyacı var. Yani bizim amacımız çevremizi ve dünyamızı korumak ise, Marmara’yı korumak ise, Ergeneyi korumak ise, Kaz dağlarını korumak ise bu konudaki fikri dili rengi ne olursa olsun herkesle iş birliği yapmamız lazım.’’ şeklinde konuştu.‘‘Sevdiğimiz şeyi korumak zorundayız’’Soluduğumuz sağlıklı havayı korumamız lazım diyen Prof. Dr. Özdemir; ‘‘Allah, dünya içinde yaşayan tüm canlılarla birlikte kâinatı tüm çeşitliliği ve canlılığıyla yarattı. Tüm varlıklar yaratanın engin haşmetini ve merhametini anlatır. Yaratana hizmet eder, onu yüceltirler. Biz insanlar da Allah’a hizmet etmek ve Allah’ın tüm bireyleri en iyisini yapmak için çalışmak zorundayız. Yunus Emre’nin ifadesi ile biz yaratandan dolayı yaratanı sevmek zorundayız. Sevdiğimiz şeyi korumak zorundayız. Koruduğumuz şeyi gelecek nesiller için muhafaza etmek zorundayız. Yani sadece tarihi eserlerimizi müzelerimizde koruma altına almak yetmiyor. Allah’ın bize emanet ettiği tabiattan da sorumluyuz. İnsanlar dâhil olmak üzere tüm canlıların serpildiği iklimdeyiz. Ancak insafsız ekonomi ve büyüme yüzünden insanların yol açtığı fesatlık ve yolsuzluğu görüyoruz. Dinozorun dediği gibi kendi sonumuzu getirecek ekonomik hayat tarzımızın da farkındayız. Yaratanın yarattığı diğer canlıları katletme hakkımız yok. Tüm canlılara özen göstermemiz, yaradan korkusuyla hareket etmemiz, merhametli ve ihsanlı olmamız gerekiyor.’’ ifadelerini kullandı.‘‘Anlaşma önceden imzalansaydı doğal felaketlerin bir kısmı önlenebilecekti’’Paris İklim Anlaşması’ndan bahseden Özdemir; ‘‘Önceden çevre bakanlığımız bize destek vermedi. Ülkemizde kapısını çaldığımız kamu kuruluşları destek vermedi. Ülkemiz Paris sözleşmesini imzaladı ama mecliste onaylanmadığı için yürürlüğe girmedi. Eylül 2021’de sayın Cumhurbaşkanımız birleşmiş milletlerde bu sözleşmeyi imzalayacağını ve mecliste onaylanacağını söyledi. Sonra da meclis bunu onayladı. Ama biz çevreciler diyoruz ki keşke on yıl önce bizim bu dediğimiz yapılsaydı. O zaman Marmara Denizi daha az kirlenecekti, ormanlarımız daha az zarar görecekti. Anlaşma önceden imzalansaydı doğal felaketlerin bir kısmı önlenebilecekti. Cumhurbaşkanımızın talimatıyla çevre bakanlığının adı Çevre İklim Değişikliği Bakanlığı oldu. Umarız ki bakanlık bu isme uygun faaliyetler yapar.’’ dedi. ‘‘Bilim tarihinde ilk kez böyle bir iş birliğine ihtiyacımız var’’Çevre sorunlarını sadece biz çevreciler çözemeyiz diyen Prof. Dr. Özdemir; ‘‘Kimyacılar, tıpçılara, doktorlara, fizikçilere, sosyologlara, psikologlara ondan sonra her branştaki ilim adamları olarak hepsinin tecrübesine ihtiyacımız var. Bilim tarihinde ilk kez böyle bir iş birliğine ihtiyacımız var. Tıpkı covid konusundaki gibi. Bakınız bütün tıp ooriterleri diğer birimler, hepsi iş birliği yaptı. Hatta bütün dinlerin temsilcileri bilim adamlarının başarılı olması için dualar yaptılar. Neden? Çünkü bu bela hepimizi tehdit ediyor. Burada biz bütün bunları özetledik ondan sonra İslam’ın dünyaya nasıl baktığını özetledik. Ondan sonra Hz. Amine’nin hayatındaki şeylerin örnekler olduğunu ifade ettik ve bunları tek tek orada belgede ifade ettik. Eşitlik ve adaletin çok önemli olduğunu vurguladık. Toplumda eşitliğin olması, gelir eşitliğinin olması, her açıdan bir eşitliğin sağlanmasının refahımız için elzem olduğunu ifade ettik. Yani bizim malımız mülkümüz olabilir ama suyu ihmal edersek, temiz suyu ihmal edersek, kirlenen denizleri ihmal edersek, bu refahımız bize bir şey getirmeyebilir.’’ sözlerini değindi.

11 KAS 2021

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Atatürk iyi bir takım lideriydi”

Üsküdar Üniversitesi, Atatürk’ün 83’üncü ölüm yıldönümünde “Atatürk ve Liderlik Psikolojisi” başlıklı bir panel düzenledi. Çevrimiçi düzenlenen panelin moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı yaptı.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Atatürk manevi miras olarak aklı ve ilmi bıraktı”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, panelin açılış konuşmasını yaparak Atatürk’ün liderliğini askeri dehası perspektifinden değerlendirdi. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü saygıyla anarak sözlerine başlayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Aslında anlamak olarak vurgulamak gerekiyor. Atatürk’ün üniversitede motto olarak kullandığımız ‘Ben manevi miras olarak  hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra benimsemek isteyenler bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar’ sözünü hatırlatmak istiyorum. Kendisine bağlanmayı, saygı duymayı dogmatik bir bağlanma olarak istememiş. Dogmatik olmayan aklı kullanarak bağlanmayı önemli görmüş. Bu çerçevede ele aldığımızda özellikle ‘Benim manevi mirasım akıl ve ilimdir’ sözünü üniversitemizin yerleşkelerine yazmış bulunmaktayız.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Atatürk’ü Atatürk yapan Anafartalar’dır”Liderlikte askeri liderlik ve psikoloji açısından politik liderlik kavramlarının olduğundan bahseden Tarhan, sözlerine şöyle devam etti:“İnsan duyguları veya aklıyla karar veriyor. Biz duygu temelli bir doğu toplumuyuz. Düşünce temelli toplumlarda daha çok akılla karar veriliyor. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e baktığımızda askeri liderlikte duyguları ile karar vermiş ama politik liderlikte aklıyla karar verdiğini görüyoruz. Askeri liderlikte de sadece duygu ile değil, temel olarak hep akılla, muhakemeyle ve stratejik düşünerek hareket etmiş. Birçok karizmatik liderde olduğu gibi aniden çıkıp bir karar verme, fazla risk alma davranışında bulunmamış, duygu ile aklı birleştirmiş iyi bir takım lideriydi. Harp akademilerinde her zaman ‘Atatürk’ü Atatürk yapan Anafartalardır’ denir. Anafartalardan önce Atatürk’ü Osmanlı ordusunda pek kimse tanımıyormuş. 1915’te Çanakkale Muharebeleri’nin üçüncü cephesi olan Anafartalar’da bütün ordu Atatürk’ü tanımış, dikkat çekmiş ve herkes tarafından konuşulur olmuş. O cephede askeri liderlik olarak ciddi öngörüleri olduğunu söyleyebiliriz. Cephenin en önünde askerlere ‘Ben size taaruzu değil ölmeyi emrediyorum’ sözünü söylemiş. Bu sözü çadırda veya siperin içinde değil cephenin en önünde söylemiş olması çok önemli. Göğsünden yaralanması da o zaman gerçekleşmiş. Kırbacını kaldırıp askerlere komut verdiğinde askerlerin harekete geçmesi ile karşı taraftaki İngiliz ve Fransız kuvvetleri daha silahlarını kullanmaya fırsat bulamadan süngü savaşları ile safdışı kalmışlar. Atatürk’ün aynı anda 3 cepheden savaşı yönetmesi düşman kuvvetlerini çok şaşırtmış.”Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Çanakkale Zaferi İstanbul’u yağma ve işgalden kurtardı”Atatürk’ü yakından tanıyanların ‘Karar verirken düşünerek karar veriyordu, bir ayağını bastığında diğerini kaldırmaz, temkinli bir insandır’ dediklerini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Atatürk’ün aklını kullandığı zamanlar ile duygularını kullandığı zamanları çok iyi dengelediği söyleniyor. Anafartalar başarısı bir liderlik örneğidir ama oradaki başarısı onu Mustafa Kemal Atatürk yaptı. Sultan Vahdettin ’in ‘Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı’nı en iyi Atatürk yönetir’ demesine sebep olan hareket aslında Anafartalar’daki gösterdiği müthiş liderliktir. Atatürk’e dogmatik bağlananlar, yeryüzünde tanrı, kral gibi yapmaya çalışanların aslında onu aklı kullanan bir lider olarak düşünmeleri gerekiyor. Atatürk’e olağanüstü güçler atfederek bir liderlik yakıştırması yapmaya hiç gerek yok. Çanakkale Savaşı’nın cephede kazanılmış olması İstanbul’u yağmadan ve işgalden kurtardı. Atatürk’ün birçok alandaki başarısına bu gözle bakmak önemli.” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. Vamık Volkan: “Atatürk her açıdan medeni olmayı gerekli görüyordu”Psikiyatri Profesörü Prof. Dr. Vamık Volkan, Atatürk’ün portresini çizerek hayatını politik psikoloji bağlamında değerlendirdi. Çocukluğunda babasının Mustafa Kemal Atatürk’ü taklit etmeye çalıştığını ifade ederek sözlerine başlayan Volkan, “25 Ağustos 1925’te Mustafa Kemal, Kastamonu’ya gitti ve ertesi gün belediye dairesinde bir gruba hitap etti. Konuşmasında ‘Biz her açıdan medeni insan olmalıyız. Çok acılar gördük. Bunların sebebi dünyanın durumunu anlayamamışımızdır. Fikrimiz ve niyetimiz tepeden tırnağa kadar medeni olmak olacaktır. Şunun bunun sözüne önem vermeyiz, vermeyeceğiz.’ demiş. Aynı gün Mustafa Kemal, İnebolu’ya gitmek üzere Kastamonu’dan ayrıldı. Fakat sonraki konuşmalarında da uygarlık ve ilerlemek gerektiğini söylemeye devam etti.” dedi.Prof. Dr. Vamık Volkan: “7 sene Atatürk’ün hayatı üzerine çalıştım”1956’da Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduğunu belirten Profesör Vamık Volkan, sözlerine şöyle devam etti: “Fakat o zamanlarda İngiliz tabiyetindeydim. Amerika’da ‘beyin göçü’ olarak adlandırılan bir durum vardı. Amerika’da çok doktor yoktu ve etraftan doktorlar topluyorlardı. Sınıfımın yarısı ile Amerika’ya gittik ve 10-12 kişi orada kaldık. Orada kaldım ama ‘Benim Türklüğüm nedir, babam kimdir, Atatürk kimdir?’ diye sorgulamaya başladım. 7 sene Atatürk’ün hayatını çalıştım. 13 ay Türkiye’de kaldım ve Sabiha Gökçen en büyük yardımcım oldu. Kendisiyle çok uzun zaman geçirdik ve bir gün Atatürk’ün manevi oğlunu görmemi söyledi. O zamanlarda Atatürk’ün manevi oğlu olduğunu çoğu kimse bilmiyordu ve bilenler de söylemiyordu. Adı Abdurrahim Tuncak’tı. Atatürk’ün sağlıklı yaşadığı zamanlardaki komşularını da buldum. Atatürk üzerine uzun süre çalıştıktan sonra ‘Ölümsüz Atatürk’, ‘Atatürk Anatürk’ ve ‘Türkiye’deki Kimlik Sorunları’ kitaplarını yazdım.”Prof. Dr. Vamık Volkan:  “Atatürk, anne ile vatanı birleştirdi”Mustafa Kemal’i, Atatürk yapan nedenlerden birinin de onun ölüler evinde doğması olduğunu ifade eden Prof. Dr. Vamık Volkan, “Babası Ali Rıza Bey, Zübeyde Hanım’dan 20 yaş büyüktü. Evlendikleri zaman Zübeyde Hanım sadece 14-15 yaşlarındaydı. Daha kadınlığın ne olduğunu bilemeden 3 çocuk sahibi olmuş. Yalnız kaldığı zamanlar olmuş. Daha sonra oğulları vefat etmiş. Selanik’e geldiklerinde Atatürk dünyaya gelmiş. Mustafa Kemal 7 yaşındayken babası Ali Rıza Bey de vefat etmiş. Atatürk ergenlik çağına geldiğinde sadece kız kardeşi Makbule Hanım ve annesi Zübeyde Hanım hayattaydı. Çocukları ölen, eşi ölen annesi için bu tam bir travmaydı. O yüzden ölüler ve yasla dolu bir ev olduğunu söyleyebiliriz. Kitapları okuduğunuzda Atatürk’ün direkt olarak bilinç içinde ve bilinç dışında bunu nasıl sezdiğini ve anne ile vatanı birleştirdiğini, vatanı olarak gördüğü anneyi nasıl kurtarmak istediğini, ona neşe vermek istediğini görebilirsiniz.” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Atatürk bir zafer simgesi”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ise Türkiye’nin kurucu lideri ve Cumhuriyet’in kurucu babası olarak tanımladığı Atatürk’ün nasıl bir ortamda ortaya çıktığından bahsetti. Prof. Dr. Arıboğan, “Mustafa Kemal’i liderleştiren şeylerin başında kuşkusuz bir zafer simgesi olması, zaferler kazanan bir komutan olması yatıyor. Neden zafer meselesi, Osmanlı toplumunda ve ondan sonraki Cumhuriyet toplumunda bu kadar önemsendi. Yani her zafer kazanan aynı ölçüde lider olabiliyor mu? Her cephede kazanan komutan için gelecekte lider olur diyebilir miyiz? Diyemeyiz.” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Atatürk, kaybedişler döneminin zaferle özdeşleşen komutanı”20’inci yüzyılı inşa eden liberalizm, egalite yani sosyalizm ve nasyonalizmin akımlarının pek çok sonuçlar doğurduğunu, imparatorlukları parçaladığını, yeni devletlerin ortaya çıkmasını sağladığını kaydeden Arıboğan, “Mustafa Kemal Atatürk, bu parçalanma dönemi, bu yas dönemi, bu kaybedişler döneminin içerisinde zaferle özdeşleşen bir komutan. Halkın ona ihtiyacı var. Halkın  arasında efsane olarak yayılıyor. Mustara Kemal Atatürk düvel-i muazzamayı o cephede, bu cephede yenen bir zafer hikâyesiyle siyasi liderliğini kazanacak ama bu sadece askeri dehasından ibaret değil.”dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Atatürk, gelecekçi, onarıcı, enerji veren ve neşe katan bir liderdi”Prof. Dr. Vamık Volkan’ın Atatürk’ün annesini neşelendirmeye çalıştığını söylediğini kaydeden Prof. Dr. Arıboğan, “Bir ölüler evine doğmuş ve annesiyle vatanını özdeşleştirmiş ve oraya bir neşe ve enerji katmak istiyor. Yas ortamını değiştirmek zorunda. Yeni bir enerji oluşturmak zorunda. Annesinin yerine yerleştirdiği vatana da aynı muameleyi yapıyor. Yani aslında onu da neşelendirip ona da enerji vermek istiyor. Ona da sen büyüksün, kalk ayağa diyor. Bir yandan sen zekisin çalışkansın diyerek özgüvenini artırmaya çalışıyor. Neşesiz olan, yas tutan toplum enerjik ve üretken olamaz.  Nasıl ki yas tutan aileler 40 gün evde yemek bile pişirmezler. Geçmişe kapanırlar. Regresyon içine girerler. Geçmişin güzel günlerini anarlar. Türkiye’nim yeni kurucu kadrolarının Osmanlı’nın yasını tutacak vakti yoktu. Enerjisini ve üretimini bir an önce aktive etmeye mecburdu. O yüzden geçmişle ilgisi yoktu ve direkt geleceğe kilitlendi. O nedenle Mustafa Kemal’in bir diğer özelliği gelecekçi, onarıcı, enerji veren ve neşe katan bir lider olması. ”dedi.Prof. Dr. Arıboğan, Atatürk’ün bir diğer özelliğinin de stratejik diplomasi anlayışı olduğunu kaydederek “Bir devlet adamı olduğu gibi dış dünyaya çok açık birisi. Kesinlikle yerel bir şahsiyet değil. Savaştığı insanlarla ülkelerle aynı masaya oturuyor ve onlarla düşmanlık ya da intikam alma gibi bir sürece girmeden onlarla iş birliği halinde yürümeye çabalıyor.”dedi.Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı: “Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i 150 yıllık perspektifle değerlendirmek lazım”Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı ise Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Türkiye Cumhuriyeti’ni anlamak ve değerlendirmenin miladının 1919 ya da 1923 tarihleri değil, en az 150 yıl öncesine gitmek gerektiğini belirterek “O büyük resmin içinde Mustafa Kemal’i ortaya çıkaran şey, kendi memleketi ve coğrafyası içinde yaşanan hadiselerdir. Eğer bunu böyle görürsek ki bizi toplum olarak hep ikiye bölmeye çalışırlar.  Osmanlı’yı bir parça, Cumhuriyet’i bir parça yaparlar. Ben o tür girişimlerin de başarılı olamayacağını düşünüyorum.” dedi.

08 KAS 2021

Karabağ’da Çanakkale ruhu yaşandı…

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Ebulfez Süleymanlı, Karabağ Zaferi’nin birinci yıl dönümü’ ne özel açıklamalarda bulundu.Karabağ Zaferi etkinliklerle kutlandıKuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, T.C. Kültür ve Turizm Bakan yardımcısı Özgül Okan Yavuzun ve devlet protokolünün hazır bulunduğu etkinliklerde Karabağ Zaferi’nin yıldönümü yapılan konuşmalarla ve sanatçıların gösterileriyle kutlandı.Konuşmalarda Türkiye ve Azerbaycan  Karabağ Zaferi, tarihi, stratejik ve ekonomik manada birçok noktadan iki ülkenin işbirliği ve kardeşliğinin, inanç ve gönül birliğinin en önemli örneklerinden biri olduğu vurgulandı.Karabağ’da Çanakkale ruhu yaşandıProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Karabağ Zaferi’nin birinci yıldönümü vesilesi ile katıldığı programda şunları söyledi:“Sadece Azerbaycan açısından değil genel olarak düşünüldüğünde dünya Türklüğü açısından da oldukça önemli bir konuma sahip bulunan Karabağ Zaferi, 21’nci yüzyılın ilk çeyreğinde yeniden Çanakkale Ruhu’na benzer bir biçimde yeni bir ruhun yaşanmasını sağladı. Bu ruhun ismi Karabağ Ruhudur!”

05 KAS 2021

Beyni yeniden yapılandıracak kitap okuyucuyla buluştu…

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar Özkan’ın yazdığı, “Beynin Mutluluğa Ayarlanması, Yüksek Bilince Yolculuk” isimli eser pozitif yayınlarından çıktı.Özkan’ın popüler kitaplarından biri olmayı hedefleyen eser, pozitif psikolojinin en son verileri ışığı altında, mutluluk yolculuğuna çıkmak isteyenlere, gerçekleşmesi mümkün bir vizyon sunuyor. Özkan, herkesin beynini bilgece kullanmasına katkı sunacak bir eserle karşımıza çıkıyor. Beyni yeniden yapılandıracak…“Beyin paraşüt gibidir, açılmadıkça çalışmaz” diyen Özkan eseri hakkında şu sözlere yer verdi; “Beynimizi mutlu olma yolunda eğitebiliriz. Öğrendiğimiz her yeni bilgiyle beynimiz değişir. Bu yüzden “Beynin Mutluluğa Ayarlanması” kitabını okuyup bitiren her kişinin beyni, okumadan önceki durumundan farklı olacak ve mutluluk oluşturacak şekilde yeniden yapılanacaktır.” dedi.Yazar Anne – Baba Kitaplığı, Başvuru kitapları ve diğer kategorilerde eserler yazan Özkan’ın,  çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmış çok sayıda makalesi var. Mutluluk yolculuğunda ışık tutacak olan ve zengin bir içeriğe sahip bu eser, konuya ilgisi olanların yanında olacak bir özelliğe sahip. Farkındalıkların fark edileceği bu kitap, raflarda okuyucuyu bekliyor olacak.

03 KAS 2021

Türk Dünyası gençleri evliliğe nasıl bakıyor?

Evliliğin gençler için ne ifade ettiği sorusuna katılımcı ülkeler genelinde yarıdan fazla katılımcı %58.6 oranla “Mutlu bir beraberlik” cevabını verdi. Türkiye’de gençlerin %51.9’u evliliğin “Mutlu bir beraberlik” olduğunu belirtti. Katılımcıların %67,1’i aşk evliliği, %20,5’i ise mantık evliliği istediğini söyledi. Hiç evlenmek istemediğini belirtenlerin oranı ise ,4 oldu.Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Uluslararası Türk Akademisi Başkanı Prof. Dr. Darhan Kıdırali’nin konuşmasında dile getirdiği Kırgız atasözüne işaret ederek “Vatan ailede başlar. Vatanın küçültülmüş hali ailedir.” dedi. Modern dünyanın kabusunun boşanma salgını ve sadakatsizlik olduğuna dikkat çeken Tarhan, bizi biz yapan, kimliğimizi oluşturan değerleri yaşatmamız gerektiğini vurguladı.Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı öncülüğünde Türk Dünyasının farklı coğrafyalarında üniversite gençliğinin evlilik kurumuna ve aileye ilişkin bakış açılarını ortaya koyan “Türk Dünyası Üniversite Gençliğinin Gözünden Aile ve Evlilik” başlıklı araştırmanın sonuçları paylaşıldı. 6 ülkeden geniş akademisyen kadrosu ile sürdürülen araştırmaya Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Rusya Federasyonu Başkurdistan Cumhuriyeti’nde yaşayan 7 bin 66 genç katılım sağladı.Protokol imza töreni gerçekleştirildiPandemi tedbirleri kapsamında fi-jital gerçekleştirilen programda bazı katılımcılar online (çevrim içi) olarak yer aldı. Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşke Senato Odası’nda gerçekleştirilen programın moderatörlüğünü aynı zamanda araştırmanın öncülüğünü yürüten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı üstlendi. Program öncesinde Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile Uluslararası Türk Akademisi Başkanı Prof. Dr. Darhan Kıdırali arasında ‘İyi Niyet Protokolü’ imza töreni gerçekleştirildi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Bizi biz yapan değerleri yaşatmamız gerekiyor”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, uluslararası bu çalışmanın önemine işaret ederek “Evlilikle ilgili gençlerin tutumlarını ve görüşlerini ilk defa bu çalışma ile analiz ettik. Türk dünyası ile Üsküdar Üniversitesinin uzun zamandır güzel, somut, bilimsel ilişkileri var. Bu ilişkileri geliştirmek bizim için önemli” dedi.Önümüzdeki yıllarda belki 40- 50 yıl sonra dünyadaki birçok kültürün yok olacağını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Dünyanın gidişatı onu gösteriyor. Biz bizi biz yapan, kimliğimizi oluşturan değerleri yaşatmamız gerekiyor. Türk akademisinin bu konuda fikir birliğinin oluşması, bu konunun dert edinmesi çok önemli. Bu şekilde zorlukları aşmak daha kolay olacak. Bu yeni kuşakları etkileyen, kültürel propagandanın, Hollywood kültürünün olumsuz etkisini de birçok yerde dengelemiş olacağız. Batı dünyasında yaşanan aidiyet krizini, biz Türk dünyası olarak satın almamış olacağız. Bu açıdan çok önemli.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Duygusal ihmal yaşayan bir nesil geliyor”Prof. Dr. Nevzat Tarhan, duygusal ihmal yaşayan bir neslin geldiğini belirterek şunları söyledi: “Şu anda Fransa, İsveç, Norveç, İngiltere, İzlanda gibi ülkelerde “aileye ihtiyaç yok” tarzında, ciddi bir kültürel değişim yaşanıyor. “Aileye ne gerek var” diye görünüyor. Aile ayak bağı olarak görünüyor. Boşanmalar %60 oranına çıktığı için ‘“%50’den fazla başarısız olan bir kuruma yatırım yapılmaz. Kısa vadeli bir işe neden yatırım yapayım?’ tarzında bir algı yaklaşımı var. İsveç, Norveç’te %56 civarında, İzlanda’da %69 civarında, Fransa’da %59 civarında evlilik dışı doğum oranları var. Evlenmeden birlikte yaşıyorlar. Çocukların nüfus kağıtlarına, anne-baba yazılmıyor. Ebeveyn 1, ebeveyn 2 yazılıyor. Bakım evindeki çocuklarda şu anda anne duygusunu, anne kavramını arıyorlar. Bakım evlerinde anne yerine geçen kişi olmuyor. Fiziksel bakımı çok iyi yapıyorlar, yediriyorlar, içiriyorlar. Fakat çocuğun duygusal ihtiyaçlarını karşılamıyor. Duygusal ihmal yaşayan bir nesil geliyor.”Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Ailenin ihmal edilmesi insanlığın geleceği için tehlikelidir”Oysa 0-3 yaş arası yapılan çalışmaların çocuğun hayatında annenin önemini ortaya koyduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Özellikle nöroloji temelli çalışmalara göre, insan beyninin %50’den fazlası, 0-3 yaş arası şekilleniyor. Burada anne birinci rolde, birinci yönetmen, ondan sonra baba geliyor. Aileyi bir arada tutmak gibi çok önemli bir değerin ihmal edilmesi insanlığın geleceği için tehlikelidir. Gelecek nesillerin, sokakta büyümesi demektir bu. Böyle bir nesilde sadece kendi çıkarını düşünen, sadece tüketme odaklı, sorumluluk duygusu daha zayıf bir nesil ortaya çıkma ihtimali var.” uyarısında bulundu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Modern dünyanın kâbusu boşanma salgını ve sadakatsizlik”Türk dünyasının üniversite gençliğinin tutumuyla ilgili araştırmalara baktığında aile değerlerinin daha korunduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “22-26 yaş arasının evlilik hedefleri var. Gençlerin bu isteği %60-70 civarında. Ama 10 sene sonra bu duyarlılık ortaya çıkacak mı bilemiyorum. Burada diğer dikkatimi çeken de evlilikle ilgili %70 oranında mantık evliliği değil, aşk evliliği yüksek. Aslında aşktan ne anladıklarını da bilmek gerekir. Aşk evlilikte sebep değil, sonuçtur. Âşık olup evleniyorlar. 6 ay- 1 sene sonra boşanıyorlar. Şu anda boşanma salgını var. Bu salgın, modern dünyanın kâbusu, sadakatsizlik. Çok ilişkili evlilikler var. Özellikle ABD’de açık evlilikler teşvik ediliyor. İki tarafta evli ama iki tarafında sevgilisi var. En çok çocuklar sağlıklı yetişmediği için. Bu 70’li yıllarda inceleme yapıldı açık evlilik konusunda. Bunların yürümediği görüldü.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Ailenin büyütülmüş hali vatandır”Uluslararası Türk Akademisi Başkanımız Darhan Kıdırali’nin konuşmasında sözünü ettiği Kırgız atasözüne işaret eden Tarhan, “Bu atasözü çok hoşuma gidiyor:  ‘Vatan aileden başlar.’ Vatanın küçültülmüş hali ailedir. Ailenin büyütülmüş hali vatandır. Aile içerisinde aile değerlerinin yaygınlaşması sonucu orası vatan oluyor. Vatan duygusunu taşımayan bir kimse, vatan için fedakârlık yapmak istemiyor. Bu durum aile bağları için de böyledir.” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Gençler evliliği Instagram görsellerinden ibaret görüyor”İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ise çok büyük dönüşüm ve değişim içerisinde olan dünyanın ve çevremizin önemli bir parçası olan aile kurumunun bu araştırma ile analiz edildiğini söyledi. Arıboğan, Türk dünyasının kendi ortak kültürel normlarının anlaşılabilmesi ve kendi ortak köklerimizin daha rahat tanımlanabilmesi açısından aslında geleceği şekillendirecek olan gençleri anlamamızın çok değerli olduğunu kaydetti. Evliliğin günümüzde bir yuva kurmak, ömür boyu sürdürülecek bir ilişkiyi başlatmak, çocuk sahibi olmak olarak algılanmadığını vurgulayan Arıboğan, “Sadece Instagram’dan paylaşılacak birtakım düğün resimleri olarak gençlerin kafasında var. Evlilik dendiği zaman genç kızların ve erkeklerin birçoğu bu şekilde görüyor. Hâlbuki evlilik çok uzun soluklu, insan ömrünü şekillendiren çok değerli bir kurum. Birçok kavramın yeniden tartışılmasını ve daha iyi anlaşılmasını sağlayacak olan bu araştırmanın çok önemli olduğunu söyleyebiliriz.” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. Darhan Kıdırali: “Gençlerin evliliği önemli görmesi sevindirici”Uluslararası Türk Akademisi Başkanı Prof. Dr. Darhan Kıdırali de “Ortak geçmiş üzerine ortak gelecek inşa ederken şu anda toplumun nabzını tutan sosyolojik araştırma yapmak, aile ve evlilik hakkında gençlerin düşüncelerini incelemek son derece önemlidir.” dedi. Prof. Dr. Kıdırali, “Aile değerlerinin hızlı bir şekilde yozlaşmakta olduğu günümüzde Türk dünyası gençlerinin yüzde 82’sinin ‘Evet evlilik önemlidir’ şeklinde cevap vermesi sevinç verici oldu. Gençlerimizin maddi değerlere kıyasla manevi değerlere daha çok önem vermeleri ve evlenmeden önce birlikte yaşamayı uygun görmemeleri geleceğimiz açısından umut vericidir. Türk ailesi güçlü akrabalık bağları ile ayakta duran bir yapıdır. Sadece akraba adlarını incelediğimizde başka halklarda olmayan onlarca kelime ile karşılaşıyoruz. Evlendikten sonra eşlerinin ailesi ile yaşamak istemeyen gençlerin oranının yüzde 64.7 olması akrabalık bağlarının zayıflamakta olduğunu gösteriyor. Toplumlarımızda kimsesizlerin, yetimlerin ve huzurevlerinin çoğalması da aslında huzurumuzu kaçırıyor.” diye konuştu.Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı ve Sosyoloji Bölümü’nden Feyza Keskin araştırmanın Türkiye sonuçlarına ilişkin bilgi verdi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Ailenin konumu hızla değişiyor”Günümüz dünyasında aile konumunun hızla değiştiğini vurgulayan Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Roller ve yapısal faktörler de yeniden inşa ediliyor. Bu değişim sürecinde denge ve istikrar konusunda ciddi sorunlar yaşayan aile kurumu, pek çok toplumda evliliklerin boşanma ile neticeleniyor ya da toplumda aile ile ilgili algıların değişmesi durumu ortaya çıkıyor. Bu nedenle üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve devlet kurumlarının iş birliği içinde aileyi destekleyici ve koruyucu politikalar geliştirmesi insanlığın geleceği açısından da son derece önemli. Bu bağlamda bu araştırmayı çok önemsiyoruz. Her bir ülke bağlamında elde edilen veri seti, hem devlet hem de kamuoyuna sunulacak önemli materyaller içeriyor.” dedi.Evlilik çoğunlukla mutlu bir beraberlik olarak görülüyorBirçok parametrenin araştırıldığı çalışma, “Aşk evliliği mi, mantık evliliği mi tercih edersiniz?’, ‘Evlilik sizi korkutuyor mu?’, ‘İdeal evlilik yaşı nedir?’, ‘Evlilik aşkı nasıl etkiler?’, ‘Görücü usulü evliliği doğru buluyor musunuz?’, ‘Sizce şiddet boşanma sebebi olabilir mi ?’ gibi önemli sorularla gençlerin evliliğe bakış açısına ışık tuttu. Evliliğin gençler için ne ifade ettiği sorusuna katılımcı ülkeler genelinde yarıdan fazla katılımcı %58.6 oranla “Mutlu Bir Beraberlik” cevabını verdi. Türkiye’de gençlerin %51.9’u da evliliğin “Mutlu bir beraberlik” olduğunu belirtti.Türkiye’de aşk evliliği isteyenlerin oranı %69,6 oldu“Aşk evliliği mi, mantık evliliği mi tercih edersiniz?” şeklindeki soruya %67,1 oranında genç, aşk evliliği yanıtını verirken; mantık evliliği istediğini belirtenlerin oranı %20,5 oldu. Hiç evlenmek istemediğini bildirenlerin oranı ise ,4 olarak belirlendi. Ağırlıklı oran sırasıyla aşk evliliğine Türkiye %69,6 Kırgızistan %86.8, Başkurdistan %83.7, Kazakistan %83.5, Özbekistan %82.8, Azerbaycan %54.1 olarak aynı cevabı verdi. Mantık evliliğinden yana olan gençlerin cevapları ise Türkiye .9, Azerbaycan %26.4, Özbekistan %9.1, Kırgızistan %5.8, Kazakistan %3.1, Başkurdistan %2.9 oranıyla araştırma verilerine yansıdı.Ülkelerindeki sonuçları değerlendirdilerToplantıya çevrimiçi olarak katılan Kazakistan Milli İlimler Akademisi Felsefe Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Serik Seydumanov ve Amenjelov Doğu Kazakistan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Muhtar Tolegen de kısa bir selamlama konuşması yaptı. Toplantıda Avrasya Sosyologlar Birliği Başkanı Prof. Dr. Gali Galiyev, Amenjelov Doğu Kazakistan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kuat Rakhimberdin, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nden Prof. Dr. Jıldız Urmanbetova ve Azerbaycan Bakü Devlet Üniversitesi’nden Doç. Dr. Kemale Kahramanova ise çevrimiçi katılarak ülkelerindeki araştırma sonuçlarına ilişkin sunumlar yaptı. Katılımcılar gelecek kuşakların evlilik ve aileye bakışını ortaya koyan bu bilimsel çalışmaya katkı sunmaktan duydukları memnuniyeti dile getirdi.Program, ÜÜ TV ve Üsküdar Üniversitesi YouTube hesabından canlı olarak yayınlandı.

03 KAS 2021

Üsküdar’dan doğa ve ekosisteme katkı sağlayacak proje

Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Avrupa Çevre Vakfı (ECF)’na “Al – Mizan: A Covenant for the Earth” ismiyle çevreyi korumak için dünyayı uluslararası bir anlaşmaya çağıran proje teklifinde bulundu. Tüm dünyada doğaya ve ekosisteme katkı sağlayacak olan proje ECF tarafından kabul edildi. Projenin 40 bin Euro değerinde olduğu öğrenildi. Projenin konusu ise Al-Mizan: An Islamic Covenant for the Earth from Concept to Practice olarak biliniyor. Proje kapsamında, doğanın korunması amacıyla doğal dünyanın kalp atışlarıyla uyum içinde çalışmanın yolları araştırılacak.Prof. Dr. Özdemir’e göre projenin konusu olan çevrecilik, İslam'ın damarlarına derinden yerleşmiştir. Projeye göre kişisel davranışlarımızda ve başkalarıyla olan ilişkilerimizde nasıl özenli davranıyorsak, doğal yaşam ve diğer canlılara karşı da saygılı ve düşünceli olmalıyız. Bu özellikler Kur’an da birçok ayette övülmüş ve örnek gösterilmiştir. Örneğin Al-i İmran Suresi 104. ayette şöyle buyrulur;“İçinizden iyiliği çağıran, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun, işte kurtuluşa erenler onlardır.”Al - Mizan kelimesi Yüce Allah'ın yaratılışı mükemmel dengesiyle tarif ettiği Rahman Suresi 1-9. ayetlere dayanmaktadır:“En Merhametli, Kuran öğretti. İnsanoğlunu Yarattı. Ona belagat öğretti. Güneş ve ay kesin hesaplamayla hareket eder. Ve yıldızlar ve ağaçlar secde eder. Ve göğü yükseltip teraziyi koydu (Mizan). Teraziyi aşmaman için (Mizan) tartıyı adaletle yapın ve teraziyi eksik etmeyin (Mizan)”Prof. Dr. İbrahim Özdemir “Al – Mizan: A Covenant for the Earth” projesiyle doğayı korumak için uluslararası arenada bir iş birliği çağrısı ile yola çıktı. Özdemir, proje kapsamında ekosistemin korunması ve geliştirilmesi alanında çalışmalar yapmayı hedefliyor.Projenin Uluslararası işbirliği ve çevre ekosisteminin gelişimine katkı sunması da hedefleniyor.

13 EKI 2021

Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Aydın Öztürk "Kadın, Kimlik, Sanat" Etkinliğine Katıldı

Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, konuya sosyoloji bilimi bakış açısıyla yaklaşarak doğaçlamanın doğası, sanat, bilim ve gündelik hayat, kurumsal sanat yönetimi gibi konulara değindi. Konservatuar öğretim üyelerinin ve öğrencilerinin yoğun katılımı ile gerçekleşen programda geleceğe yönelik projeler konuşuldu.Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Devlet Konservatuarı Teras Sahne de gerçekleşen etkinlikte Dr. Öğr. Üyesi Deniz Tunçer doğaçlamanın tarihçesi, çokseslilik ve farklı müzik türlerinde doğaçlama konularına değinirken Dr. Öğr. Üyesi Seda Tüfekçioğlu ise ses ve saz musikisinde doğaçlama, gazeller konularına değinerek Türk Müziğinde doğaçlama üzerinde durdu ve katılımcılara örnekler dinletti.

07 EKI 2021

Prof. Dr. Süleymanlı, Bağımsızlığının 30. Yılında Kazakistan’daki Etkinliklere Katıldı

Çevrimiçi gerçekleştirilen etkinliklerin ilki M. Auezov Güney Kazakistan Üniversitesi tarafından düzenlendi. Kazakistan’ın önemli felsefecilerinden olan Prof. Dr. Saipzhamal Korganova’nın  60. doğum yıldönümü  kapsamında gerçekleşen “XXI yüzyılda İnsan ve Toplum Bilimleri: Güncel Sorunlar ve Çözüm Önerileri” başlıklı konferansta Süleymanlı, “Türk Cumhuriyetleri Arasında Sosyo-Politik İlişkilerin Dinamikleri” başlıklı sunum gerçekleştirdi.Konuşmasına Kazakistan’ın bağımsızlığını kutlayarak başlayan Süleymanlı, Türk Cumhuriyetleri arasında ilişkilerin politik ve sosyo-kültürel dinamiklerinden bahsetti. Özellikle Türk Konseyi kapsamında gerçekleşen işbirliği etkinliklerinin önemine değinen Süleymanlı, bilim, kültür ve ekonomi alanında ilişkilerin karşılıklı olarak gelişiminde Türksoy, Uluslararası Türk Akademisi, TÜRKPA ve Türk Miras Vakfı gibi kurumların çalışmalarının önemli olduğunun altını çizdi.Aynı gün Amenjelov Doğu Kazakistan Üniversitesi tarafından gerçekleşen konferansta çevirimiçi katılarak konuşma yapan Süleymanlı, Kazakistan’ın bağımsızlığını kutladı ve Türkiye-Kazakistan arasında stratejik boyutta gelişen işbirliğinin öneminden bahsetti.  Üsküdar Üniversitesi ile Amenjelov Doğu Kazakistan Devlet Üniversitesi arasında uzun süredir gelişen verimli işbirliği ve yapılan ortak çalışmalara değinen Süleymanlı, yakın zaman diliminde aynı anda 6 Türk Cumhuriyetinde gerçekleştirilen Üsküdar Üniversitesi ve Amenjelov Doğu Kazakistan Üniversitesinin öğretim üyelerinin de yürütücü oldukları “Türk Dünyası Gençliği ve Aile Kurumu” başlıklı geniş kapsamlı karşılaştırmalı sosyolojik çalışmanın sonuçlarının açıklanacaklarını söyledi.

06 EKI 2021

Toplumsal duyarsızlaşma, sosyal sorunları çoğaltan bir fenomen!

Toplumsal duyarsızlaşma önlenebilir mi? Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, toplumsal duyarsızlaşma hakkında değerlendirmelerde bulundu ve nasıl önlenebileceği ile ilgili önemli bilgiler paylaştı.Sorunlara karşı ilgisizlik toplumsal duyarsızlaşmaya yol açıyor Toplumsal duyarsızlaşmanın toplumu oluşturan geleneklere, toplumun güncel sorunlarına ve toplumu sürdürecek tahayyüllere karşı gelişen yoğun ilgisizlik hali olarak tanımlanabileceğini belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Toplumsal duyarsızlaşma; toplumu temellendiren vatan, dil, aile ve eğitim gibi ortak değerlere, toplumu süreklileştiren adalet, bayındırlık ve barış gibi acil ihtiyaçlara, toplumu geleceğe taşıyacak özgün maddi ve kültürel inşalara yönelik herhangi bir düşünce, duygu ve eylem bağlamı üretmeme durumunu ifade ediyor.” ifadelerini kullandı.Günümüz toplumlarının en derin sorunlarından biri… Duyarsızlaşmanın insanı diğer canlılardan ayıran önemli bir özellik olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Süleymanlı, ”Bu nedenle insan kendisine ve çevresine duyarlı yani etik bir anlayış sergiler. Duyarsızlaşmanın özellikle günümüz toplumlarının karşı karşıya olduğu en derin sorunlardan biri olduğu gibi, sosyal sorunların çoğalmasında da önemli etkiye sahip fenomen olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle günümüzde iklim krizi ve çevre yıkımlarının etkileri daha somut ve geniş ölçekli hissedilmeye, gözlemlenmeye başladıkça toplumsal duyarsızlaşma kapsamındaki eleştirilerin yapıya ve özneye ekolojik açılardan yöneltildiğini görmekteyiz.” dedi.Metropolleşme de toplumsal duyarsızlaşmaya yol açabilirToplumsal duyarsızlaşmanın otoriter siyasal idare ve statükocu kültür tekelleri nedeniyle ortaya çıkabildiği gibi metropolleşme  ve makineleşme gibi çağdaş yaşam unsurlarına bağlı olarak da meydana gelebildiğini dile getiren Prof. Dr. Süleymanlı,  “İktidarın kendi çıkarları dahilinde toplumun çıkarlarını tali bir hale getirmek için maddi ve kültürel anlamdaki tüm gücünü kullanması, toplumsal duyarsızlaşma durumuna neden olabilir. Bu nedenle de baskı veya rıza aygıtları kullanılarak toplumsal düşünce, duygu ve eylem gücünün sınırlandırılmasına binaen toplumsal duyarsızlaşma durumunun geliştiğini görmek mümkün.” ifadelerini kullandı.Toplumsal duyarsızlaşma önlenebilir Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Toplumsal duyarsızlaşma durumunun en önemli belirtilerinden biri toplumun kendi temelleri, güncel sorunları ve gelecek tahayyülleri üzerine herhangi bir duygu, düşünce ve eylem bağlamı geliştirmemesidir.” dedi. Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı sözlerini şöyle sürdürdü: “Toplumun kendi geçmişini unutması, bugün geldiği noktayı fark edememesi ve gelecekte var olma amacına yönelik olan motivasyonunu yitirmesi halinde toplumsal duyarsızlaşma durumunun varlığından söz edilebilir. Dolayısıyla belleğini, bilincini ve hayal gücünü kaybeden bir toplumun toplumsal duyarsızlaşma durumu içinde olduğu açıktır. Toplumsal duyarsızlaşma durumu önlenebilir. Bu noktada toplumsal yaşamı ve sistemi kapsayan disiplinler arası, derinlikli, bütüncül, eleştirel ve özgün bir eğitim-öğretim anlayışı inşa etmeye çalışmak zorunludur. Maddi ve manevi açıdan toplumun akli, hissi ve fiili yetilerini anmaya, anlamaya ve aşmaya çabalayan bir eğitim-öğretim anlayışı geliştirmenin, toplumsal duyarsızlaşmayı önleyebilir.”Değerler eğitimi ile duyarlılık artırılabilir Toplumsal duyarsızlaşmayı önlemek için toplumun belleğini, bilincini ve hayal gücünü harekete geçirecek bir eğitim-öğretim anlayışının geliştirilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Sürekli bir biçimde topluma tarih, insan hakları ve demokrasi kültürü ve de özgün eleştiri geliştirme odaklı bir düşünce ve deneyim imkanı yaratılması son derece önemli. Toplumsal duyarsızlaşmanın önüne geçilmesinde çocukluk ve gençlik döneminde verilecek eğitim çok büyük önem arz ediyor. Çünkü bu dönem bireylerin toplumsal farkındalık  bilincinin oluştuğu, sosyal düzenin kavranmaya başlanıldığı ve temel değerlerin kazanıldığı bir dönemdir. Özellikle bu yıllarda değerler eğitimi sayesinde sosyal konulara ve sosyal problemlere olan duyarlılıklar artırılabilir. Ayrıca bu yaş kategorisinde toplumsal sorumluluk bilincinin arttırılmasına yönelik gönüllü faaliyetlere yönlendirilmesi de oldukça önemli. Toplumsal sorumluluk duygusu gelişen bireyler, bu sayede başkaları için endişe duyacak, toplumun daha iyi hale gelmesi için yapması gerekenleri bir görev olduğunu hissedecektir.” dedi.

05 EKI 2021

Prof. Dr. İbrahim Özdemir Uluslararası Basında İlgi Görüyor!

Prof. Dr. İbrahim Özdemir, İtalyan yazar Alberto Melloni ile yaptığı söyleşide Al-Mizan Sözleşmesinin yerel, bölgesel ve uluslararası eylemleri güçlendirmek amacıyla çevreye İslami bir bakış açısı sunduğunu, iklim değişikliği ve gezegene yönelik diğer tehditlerle mücadele ettiğini dile getirdi. Prof. Dr. İbrahim Özdemir; “Bu çağrının geliştirilmesi ve benimsenmesi için İslam âlimleri ve Müslüman kurumlar da sürece dâhil edilerek küresel bir çabayı simgeleyecektir.” şeklinde konuştu.Prof. Dr. İbrahim Özdemir’in Vivere Altrimenti yayınevinin web sitesinde yayınlanan İngilizce söyleşisine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.https://viverealtrimenti.com/en/interview-with-professor-ibrahim-ozdemir/ 

23 EYL 2021

Üsküdar Üniversitesi mezunlarının gururlandırıcı başarısı

Moleküler Biyoloji ve Genetik İngilizce bölümünden 2016 yılında mezun olan Fatma Büşra Işık, University of Nottingham'da (World University Ranking:141) doktoraya başladı. Lisans mezuniyet tez danışmanlığını üstlenen Doç. Dr. Belkıs Atasever Arslan bu sevincini şu şekilde dile getirdi;“Lisans mezuniyet tez danışmanlığını yaptığım Moleküler Biyoloji ve Genetik İngilizce mezunumuz Fatma Büşra Işık'ın University of Nottingham'da (World University Ranking: 141) doktoraya başladığını öğrenmekten büyük mutluluk duydum. Her 2 bölümümüzün mezunları bizleri başarılarıyla gururlandırıyor.  Bu vesileyle Moleküler Biyoloji ve Genetik Türkçe mezunlarımızdan, akademisyenliğe çok yaklaşan ve dünya sıralamasında ilk 500 üniversite arasında yer alan üniversitelerde doktora yapan öğrencilerimizin bilgilerini paylaşmaktan gurur duyuyorum. Eğitimlerinde emeği geçen tüm hocalarımızı tebrik ediyorum. Moleküler Biyoloji ve Genetik İngilizce ve Türkçe bölümleri mezunlarımızdan yurtiçi ve yurt dışında yüksek lisans eğitimlerine devam eden çok sayıda öğrencimizin de akademisyenlik yolunda güzel haberlerini paylaşmayı diliyorum."Moleküler Biyoloji ve Genetik Türkçe mezunlarımızdan, dünya sıralamasında ilk 500 üniversite arasında yer alan üniversitelerde doktora yapan öğrencilerin isim ve üniversiteleri aşağıdaki gibidir:İrem Sude Atiş, Yale University, Postgraduate, Associate, USAtalay Ata, Hannover Medical School, Doktora Öğrencisi, AlmanyaBetül Sarı, Medical University Innsbruck, Doktora Öğrencisi, AvusturyaHazal Gür, Hacettepe Üniversitesi, Doktora Öğrencisi, Türkiye

22 EYL 2021

“Al Mizan: Dünya İçin Bir Sözleşme” İlgi Odağı Oluyor

İslami bir bakış açısı sunmayı amaçlayan UNEP'in desteklediği “Al Mizan- Dünya İçin Bir Sözleşme” her geçen gün yeni bir platformda ilgi odağı olmayı başarıyor. Bu çağrının geliştirilmesi ve benimsenmesi için İslam âlimleri ve Müslüman kurumların da sürece dâhil edilerek küresel bir çabayı simgelemesi amaçlanıyor.“Al-Mizan- Dünya İçin Bir Sözleşme”, doğanın korunmasını yöneten, ilkelerin mevcut zorlukları karşılayan bir biçimde yeniden ifade edilmesinden oluşuyor. İnsan varoluşunun toplumsal düzeninin ardındaki ahlakî ilkelere vurgu yapılıyor.Bu kapsamda “Sürdürülebilirlik ve İslami Finans Uluslararası Sempozyumu” nda konuşan Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Al-Mizan'ın ekonomik boyutuna dikkat çekti. İslami Finans sisteminin sürdürülebilirlik ilkesi üzerine inşa edilmesi gerektiğini; Allah'ın belli bir ölçü, denge ve ahenkle yarattığı dünyada sınırsız ve sorumsuz tüketim ve kalkınmanın mümkün olmadığının altını çizdi.Özdemir; “Allah'ın yarattığı ve korunmasını bizlere emanet ettiği doğal dünyanın kalp atışlarıyla uyum içinde çalışarak günümüzde hayata nasıl geçirilebileceği araştırılıyor. Kur’an’ın temel ilkeleriyle uyumlu sürdürülebilir bir kalkınma anlayışı için çağrıda bulunmaya devam ediyor.” dedi.

20 EYL 2021

Prof. Dr. Zelka ve Prof. Dr. Süleymanlı Mavi Karadeniz Kongresine katıldı.

Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay, açılış konuşmasını yaptığı, 15 Ülkeden 60 konuşmacının tebliğ sunduğu uluslararası kongrede, insani güvenlik, göç, ekopolitik, enerji güvenliği, diplomasi konularında akademisyenler, siyasiler, araştırmacılar tarafından sunumlar yapıldı.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı da kongrede “Karadeniz Bölgesinde Göç Hareketlerinin Sosyo-Politik Dinamikleri” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi.Süleymanlı sunumunda, Karadeniz’in 2 önemli ülkesi olan Türkiye ve Rusya’da meydana gelen göç hareketleri ve bu hareketliliğin toplumdaki sosyo-ekonomik etkilerini ele aldı.Türkiye ve Rusya’yı, jeopolitik ve tarihsel faktörlerden kaynaklanan Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika ile bağlantılı geniş coğrafik bir alanda yerel, bölgesel ve uluslararası olaylar tarafından biçimlenen göç sisteminin önemli bir aktörü olarak değerlendirerek, insan hakları çerçevesinde sürdürülebilir kalkınma hedefleri doğrultusunda sürdürülebilir göç politikalarının oluşturulmasını gerekliliğine vurgu yaptı.

16 EYL 2021

Türkiye’deki Azerbaycan Müziği: Sanatsal, Tarihsel ve Sosyolojik Bakış Konferansı Gerçekleşti

“Bu kutlu dava uğruna canlarını feda etmiş tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz”Sözlerine program açılışında kullanılan şarkının anlam ve öneminden bahsederek başlayan Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı; “Bugün programımıza sözlerini Azerbaycan’ın milli şairi Ahmed Cevad’ın yazdığı, bestesini ise Azerbaycan musikisinin atası olarak nitelendirdiğimiz Üzeyir Hacıbeyov’ un yaptığı Türk dünyasının birliğini ve beraberliğini vurgulayan Çırpınırdı Karadeniz şarkısıyla başladık.  Nevcivan Özel Beyinde seslendirmesini gerçekleştirdiği bu şarkının yazılma nedeninin Nuri Paşa komutasındaki Türk ordusunun Azerbaycan’dan, soykırımdan kurtarılma amacına yönelik gönderilmesi olduğunu siz konuklarımıza tekrar hatırlatmak istiyorum.  Bu şarkı milletin, düşünselden eylemsele dönüşen şahlanışını, çırpınma fiiliyle bir nevi baş kaldırmasını ve Azerbaycan Türklerinin özlemini ifade etmektedir. Bugün 15 Eylül. Aynı zamanda Bakü’nün Nuri Paşa komutasında, Kafkas Türk ordusu tarafından soykırımdan tanınmasının yıl dönümü. Yani bayram bayrama karışmış. Bu vesileyle Türk topraklarının bağımsızlığı uğruna mücadele eden tüm kahramanlarımızı bir kez daha sevgi ve saygıyla anıyor, bu kutlu dava uğruna canlarını feda etmiş tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz.” dedi.“Müzik, bağlarımızın daha da güçlenmesini, perçinlenmesini sağlamıştır”Müziğin içinde barındırdığı ifadelerle eşsiz bir etki gücüne sahip olduğunu belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı; “Bu dil ortak geçmiş, kültür ve medeniyetle iki kardeş ülke olarak nitelendirdiğimiz ve birbirimize her seferinde kucak açtığımız Azerbaycan ve Türkiye ilişkileri boyutundan da önemlidir. Nitekim uzun yıllar hasret kaldığımız çeşitli ideolojiler döneminde müzik, aramızdaki o demir perdeyi adeta kaldırmış. Bağlarımızın daha da güçlenmesini, perçinlenmesini sağlamıştır. Birbirimize karşı duyulan özlem duygusunun adeta tercümanı olmuştur. Günümüzde Azerbaycan müziği en çok dinlenen müzikler arasında yer almaktadır. Aynı şey Azerbaycan’da Türk müziğinin sevilmesi içinde söylenebilir.” ifadelerini kullandı.“Musiki, insanlığın ve medeniyetin yakınlaşmasında önemlidir”Günün anlam ve önemine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Zaur Allahverdizade; “Bu tarih hem Azerbaycan hem Türkiye için önemli bir gündür. 103 yıl önce 30 saat devam eden savaş sonucunda Nuri Paşa komutasındaki Türk Kafkas İslam ordusu Bakü’yü ermeni çetelerinin işgalinden kurtardı. Kafkas İslam ordusu Bakü’nün kurtuluşu için yaptığı mücadelede bin yüz otuz şehit verdi. Bugün Azerbaycan’ın çeşitli bölgelerinde Kafkas İslam ordusunun uyuduğu bir mezarlık bulunuyor. Azerbaycan halkı her şartta o mezarlığı korudu ve bugünlere ulaşmasını sağladı. Türkiye’nin desteğiyle kazanılmış bu zafer kardeşliğimizin, dostluğumuzun bir örneği oldu. Bugün şanlı Azerbaycan bayrağı, şanlı Türk bayrağı musiki beşiğimiz olan, medeniyetimiz olan Şuşa’ da dalgalanır. Musiki, insanlığın ve medeniyetin yakınlaşmasında önemlidir.” dedi.“Bu yüzden Azerbaycan’daki Bakü konservatuarı örnek alınmalıdır”Azerbaycan müziğinin geleneksel çalgılarından biri olan tarın geçmişten bugüne uzanan yolculuğundan bahseden TRT İstanbul Radyo Tar sanatçısı Nevcivan Özel; “Müzik yapanlar müzik yapar, akademisyenler akademik olarak çalışırlar ama bunların bir araya gelip böyle bir ortamda ortak söz söylemeleri nadiren olan bir şeydir bu da sizin emekleriniz doğrultusunda ortaya çıktı. Her iki müzik kökü de ortak. Hatta Türkiye’den Çin’e gittiğiniz zaman Türkiye’deki müzik kökünün ortak bir köke dayandığını göreceksiniz. Bunu makamsal yapıdan tutun da şarkıyı söyleyip, beste yapma tarzlarına kadar hepsi birbirine çok yakındır. Azerbaycan’ın geleneksel çalgısı tarın da Türkiye’de bir tarihi söz konusu. Türkiye’ye girişi ve bu musikideki etkisi için 1914’e gidip bakmamız gerekiyor.  1966’ya kadar tar, tarzen veya herhangi bir icrası söz konusu değil. 1966’da sonradan benim konservatuarda hocam olan Şenel Önal’ın Bakü’ye bir konser vasıtasıyla giderek oradan bir tar alıp Türkiye’ye getirmesiyle başlıyor hikâye. Önce kendisi çalıyor ve iyi seviyede çalıyor. Etrafındakiler bunun sesi çok güzel kullanmamız gerek diyorlar. TRT İstanbul Radyosunda 1966 tarihinde ilk sesi duyuluyor. Sonra 1975’e kadar hoca bu radyodan yayına devam ediyor. Bu yüzden Azerbaycan’daki Bakü konservatuarı örnek alınmalıdır. Üzeyir Hacıbeyov çok zor şartlar altında bu konservatuarı kurmuştur. Eğer bu şekilde konservatuar kurulmasaydı bu musikiyi saklamak, gelecek nesillere aktarmak zor olacaktı. Mesela bana zamanında niye tar seçtiğimi sormuşlardı. Bizim kültürde bağlama daha meşhurdur. Bizde o zamanlar öğrenci olarak sazı nasıl öğreneceğiz diye metot aramak için Beyazıt’ta sahaflar çarşısına gitmiştik. Nota bakarken karşımıza üzerinde tar resmi olan bir kitap çıktı. Tüm paramızı verip o kitabı aldık. Bu şekilde profesör ile konuşup ben tar çalmak istiyorum dedim. Son sınıfa geçmeden öncede TRT İstanbul Radyo sınavını açtı ve tarın sesi duyulmaya başladı. Bende haftanın 3 veya 4 günü tar için televizyona çıkıyordum.” ifadelerini kullandı.“21. Yüzyıl’da Su Kasidesi müziği sentez bir yapı oldu”21. Yüzyıl Azerbaycan müziğinin Türkiye sahnesindeki yerine ilişkin değerlendirmelerini aktaran İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Müzikoloji Bölümü Piyano Ana Sanat Dalı Üyesi Doç. Dr. Tutu Aydınoğlu; “13 senedir Türkiye’deyim ve 13 sene içinde yapabildiğim küçük çalışmalardan bir tanesi ‘Bir Millet İki Devlet’ projesi. Biz hepimiz vatanımızı değiştirmiyoruz. Aslında vatanımızın başka bir kısmına gelmiş gibi oluyoruz ama biz gurbetçi de sayılırız. Gurbette kendi müziğimizi temsil edebilmek, bunu gururla insanlara sunabilmek hepimiz için onur ve gururdur. 21. Yüzyıl’da Su Kasidesi müziği sentez bir yapı oldu. Fuzuli hem Azerbaycan hem Türk edebiyatı için önemli bir şair sayılıyor. Bu asla değişmeyecek.” ifadelerini kullandı.“Maestro Niyazi, müzikal bir köprü oluşturan dahi bir sanatçıdır”Azerbaycan’ın ilk çağdaş orkestra şeflerinden biri olan Maestro Niyazi hakkında konuşma yapan Ecem Tuğçe Akbulut; “Maestro Niyazi, müzik dünyasındaki çalışmaları, kültür, sanata ait katkılarıyla çağdaş Azerbaycan müziğinde önemli bir yere sahiptir. Dinlettiği müzikleri ulaştırabilen bu sanatçı, dünyanın birçok yerine orkestra şefi olarak yönlendirilmiştir. Türkiye’de yaptığı çalışmaları Türkiye’nin sosyolojik ve siyasi dönüşümler yaşadığı bir dönemde Sovyetler Türkiye yani Azerbaycan Türkiye arasındaki kötü etkileşimlerin olumlu yönde ilerlemesini sağlamıştır. Maestro Niyazi, müzikal bir köprü oluşturan dahi bir sanatçıdır. Nazım Hikmet ile de 1961 yılında çalışmaları bulunmuştur.” dedi.

13 EYL 2021

İlkokul Mezunu Fatma Tunca’nın Yüksek Lisansa Uzanan Başarı Hikâyesi

“Bugüne kadar başkaları için yaşadım bugünden sonra mutlu olduğum işi yapacağım”2 çocuk annesi Fatma Tunca ilkokul mezunu bir ev hanımıydı. Eğitim hayatına çocuklarının üniversiteyi bitirmesiyle geri döndüğünü aktaran Tunca; “Bu zamana kadar hep başkaları için yaşadım bugünden itibaren mutlu olduğum işler yapmak istiyorum.” dedi. Tunca; “Çocuklarımı üniversiteden mezun ettim. Oğlum veteriner hekim, kızım ise Sakarya Üniversitesinde Araştırma Görevlisi. Ben ilkokul mezunu bir ev hanımıydım, çocuklarımı güzel bir şekilde yetiştirdikten ve üniversiteden mezun ettikten sonra eğitim hayatıma tekrar başlamaya karar verdim. Ortaokul ve liseyi açık öğretimle tamamladım. Lisansta yine açık öğretim eğitim sistemi ile Sosyoloji bölümünden mezun oldum. Sosyoloji bana en yakın gelen bölüm oldu. Yaşım ilerlediği için ve sosyolojinin birçok alanla olan etkileşiminden dolayı bu bölümü tercih ettim. Bu süreçte eşim okumamı istemiyordu, yine de sınavlara beraber gidiyorduk beni yalnız bırakmadı. Ama ben bu konuda bu kadar azimliyken o okumam konusunda destek olmadı. Bu Ekim ayında 60 yaşına girecek bir kadın olarak bugüne kadar hep başkaları için yaşadım. Bugünden sonra ise kendi mutlu olduğum şeyleri yapmak ve insanlara faydalı olmak istiyorum.” dedi.“Bundan sonra hayatımı gönüllere dokunarak yaşamak istiyorum”Eğitiminin çok önemli olduğunu ifade eden Tunca, gençlere tavsiyelerde bulunarak; “Hangi mesleği yaparlarsa yapsınlar önce eğitim. Eğitim herkes için gerekli. Ben yaşını almış bir insan olarak ne kadar ömrüm kaldığını bilmiyorum. Belki önümde daha 30 yıl belki de birkaç senem var. Ama ne kadar yaşayacak olursam olayım, bundan sonraki hayatımı insanlara faydalı olarak gönüllere dokunarak tamamlamak istiyorum. Toplumun her kesiminden her mesleğe ihtiyaç var. Taksiciye, tamirciye de ihtiyaç var ama önce eğitim. Ben bu yaşımda başardıklarımla insanlara örnek olmak istiyorum. Bu konuda hedefleri olanlar asla umutsuzluğa düşmesinler ve pes etmesinler. Özellikle kadınlar eğitimine devam etsin, gidebildikleri yere kadar gitsinler. İlkokuldan ortaokula, liseden üniversiteye kadar hatta yüksek lisanslarını yapsınlar. Hiçbir engeli aşılamayacak kadar büyük görmesinler, azim ve çabayla bütün engeller aşılır. Yeter ki kadınlar okusun.” şeklinde konuştu.“Hedefim devletime ve insanlığa faydalı olmak”Çocuklarını büyüttükten sonra evde herhangi bir uğraşının kalmadığını ifade eden Tunca; “Bu yolda tek başımayım, bundan sonra insanlığa faydalı olmak istiyorum.” diye konuştu. Tunca; “Ailem ve çocuklarım başarılarımı takdir ediyorlar ama benimle beraber bu durumu yaşadıkları için normal karşılıyorlar. Ben en başından beri kendi kendimi okuttum, bu yolda tek başıma yürüyorum. Bundan sonra bir yandan eğitimime devam edip bir yandan da insanlığa faydalı olmak, devletim için çalışmak istiyorum. Hatta bu amacım doğrultusunda milletvekilliğine adaylığımı koymak istiyorum. Devlet için çalışmak devletime faydalı olmak istiyorum.” ifadelerinde bulundu.“Annem çok çabaladı ve başardı, onunla gurur duyuyorum” Annesi Fatma Tunca ile gurur duyduğunu ifade eden Araştırma Görevlisi kızı Hatice Tunca; “Annem çok çalıştı çabaladı ve sonunda çok istediği Sosyoloji bölümünden mezun oldu. Son olarak ise rakipleri Z kuşağıyla girdiği sınavlarda öne çıkarak Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Yüksek Lisans programına kayıt yaptırdı. Kayda gittiğimizde Üsküdar Üniversitesi güvenlik görevlilerinden, bölüm başkanına kadar üniversite çalışanların hepsi annemi ve beni çok içten karşıladı. Annemle gurur duyuyorum.” dedi.   

13 EYL 2021

Üsküdar Üniversitesi, G20 İnançlar Arası Forum 2021’de temsil edildi

Foruma katılan Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir; “Eğitim ve Dini Çoğulculuk” ile “Gezegeni Korumak: Yeşil Bir Teolojiyi Paylaşmak” isimli oturumlarda sunum gerçekleştirdi. Konuşmasında Üsküdar Üniversitesi Senatosu tarafından kabul edilen pandemi sonrası için Küresel İyi Oluş Manifestosunun muhtevasını da özetleyerek ve üniversitelerin yeni rolünü vurguladı.Uluslararası ekonomik işbirliği için önde gelen bir forumDini ve akademik liderler, 12-14 Eylül tarihlerinde Bologna'da düzenlenen G20 Dinler arası Forumunda bir araya geliyor.Yirmiler Grubu veya G20, dünyanın en müreffeh ekonomilerinin liderlerini bir araya getiren uluslararası ekonomik işbirliği için önde gelen forum.Toplu olarak, G20 üyeleri dünya ekonomik üretiminin yaklaşık yüzde 80'ini, küresel nüfusun üçte ikisini ve uluslararası ticaretin dörtte üçünü temsil ediyor. IF20, Fscire'nin ve Avrupa'nın en eski üniversitesi'nin merkezi olan Bologna'da gerçekleşiyor. Bologna, kapsayıcı bir dinler arası foruma ev sahipliği yapmak için en uygun mekânların başında geliyor.  Yüzyıllar boyunca şehir, ayrımcılığın utancını; savaş ve terör şiddetinin ağırlığını tanıyarak bugünün canlı ve çok kültürlü şehri olarak ortaya çıkarmış.IF20 Forumu, bilginin gücünün bireyler veya tüm toplumlar için en zorlu sorunların üstesinden nasıl gelebileceğini göstererek bu temeller üzerine inşa etmeye çalışacak olan bir forum.

07 EYL 2021

Anne Kızın Ortak Mezuniyet Heyecanı

“İlkokuldan ikinci üniversiteye uzanan yol”Evlendiğinde ilkokul mezunu olduğunu ifade eden Fatma Acar, ikinci üniversitesini kızıyla aynı okulda okuyarak mezun oldu.Acar: “Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Laboratuvar Teknolojisi programından 7.dönemde 42 yaşımda mezun oldum. Kızım Rabia Acar, 23 yaşında ve İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi İngilizce Psikoloji bölümünden bu sene mezun oldu. Ben evlendiğimde ilkokul mezunuydum, eğitim hayatım 2005 yılında tekrar başladı. İlk olarak açık öğretimden ortaokul ve liseyi tamamladım. Daha sonra ise Anadolu Üniversitenden açık öğretim ile Adalet okudum. İlkokulda çok başarılı bir öğrenciydim, öğretmenlerim aileme okumam için fikir vermişlerdi fakat maddi imkânsızlık ve köy hayatındaki yetersizlikler nedeniyle okuyamadım. Evlendikten sonra İstanbul’da bir hastanenin kafeterya bölümünde çalışmaya başladım. Burada sağlık alanına olan ilgimi fark ettim ve tekrar üniversite sınavına hazırlandım. Tercihlerim arasında %75 bursla Üsküdar Üniversitesi Laboratuvar Teknolojisi bölümüne yerleştim.” dedi.“Anne kız ortak mezuniyet heyecanı”İlk olarak kızının Üsküdar Üniversitesinde eğitime başladığını ifade eden Acar, kendisinin kızından önce mezun olduğunu aktardı. Acar: “Kızım Üsküdar Üniversitesi Psikoloji bölümüne yerleşti o yıl ben de tekrar üniversite sınavına hazırlanmaya karar verdim. Hayatım boyunca sağlık alanına bir ilgim vardı, bu konuda araştırmalar yapıyordum. Hastanede çalışmaya başladıktan sonra sağlık alanında çalışmak istediğimi fark ettim. Tercihlerim sırasında ise Laboratuvar Teknolojileri Bölüm Başkanı Ebru Özkan Oktay hocamızla iletişim kurunca bu bölüme yerleşmeye karar verdim. Üsküdar Üniversitesi serüvenimiz işte bu şekilde başladı. Benim bölümüm 2 senelik olduğu için geçen sene mezun oldum, kızım da bu sene. Pandemi dolayısıyla mezuniyet töreni yapılamamıştı. Bu sene kızımla aynı anda mezun olma coşkusu ve gururu yaşadım.” şeklinde konuştu.“Kızımla aynı okulda okumak gurur vericiydi”Bir insanın evladıyla aynı anda mezun olmasının çok gurur verici bir duygu olduğunu ifade eden Acar; “Kızımla aynı okulda okuduğumuzu duyan herkes çok şaşırıyordu, gıpta ile bakıyordu bize. Kızımla bir yandan okul arkadaşıydık fakat fakültelerimiz ayrı olduğundan birbirimizi çok göremiyorduk. Kızım da benimle aynı okulda okumaktan oldukça memnundu bu durumu arkadaş çevresine gururla anlatıyordu. Bu süreçte eşim ve iki oğlumda hep destek oldular, hiçbir zaman eğitimimize engel olmadılar.“Acar: Kariyer hedefim sağlık alanında çalışmak”Gelecek hedefinin mezun olduğu Laboratuvar Teknolojileri bölümü alanında çalışmak olduğunu aktaran Acar; “Benim ilk önceliğim kendi hastanemde bu alanda işe başlamaktı ama bazı nedenlerden dolayı şu an eski görevim olan kafeterya bölümünde çalışmaya devam ediyorum. Fakat en yakın zamanda sağlık alanında çalışmayı hedefliyorum. Tabi olağanüstü bir süreç olan pandemi sürecini yaşıyoruz, bu koşullarda iş değiştirmek o kadar kolay değil. Fakat ileride bu alanda çalışmayı çok isterim.” dedi.Muhabir: Esmanur Tuna

04 EYL 2021

Covid döneminde yalnızlığı azaltan proje!

Üsküdar Üniversitesi ve Darülaceze Başkanlığı’nın paydaşları olduğu, Gençlik Projeleri Destek Programı kapsamında Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından desteklenen Desteğim Seninle Her Yerde Darülaceze Gönüllüler Projesinin 6 ay süren atölye ve eğitimleri tamamlandı.Tedavisel Beyin Haritalama ve Nöroteknoloji Derneği’nin yürütücülüğünü üstlendiği projenin Darülaceze Başkanlığı’nda gerçekleştirilen kapanış programına Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Darülaceze Başkanı Hamza Cebeci, Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Proje Koordinatörü Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Gümüş ve Proje Danışmanı Dr. Öğretim Üyesi Nebiye Yaşar katıldı. Projede yer alan Darülaceze sakinleri ve gönüllü öğrencilerin de katıldığı programda, eğitim ve atölye süreçlerini yansıtan özel film gösterimi yapıldı. Sanat Terapisi Atölyesine de katılan Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, programda konuklara Türk Sanat Müziği dinletisi sundu. Öztürk’ün dinletisi beğeniyle takip edildi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Gençler ve tecrübe sahibi insanlar bir araya geldi”Desteğim Seninle Her Yerde Darülaceze Gönüllüler Projesinin Covid döneminde gerçekleştirilmesinin önemine dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Aslında bu proje ile ‘Covid döneminde sosyal proje mi olur?’ diyenlerin kulaklarını çınlatmak istiyorum. Bu projenin en dikkat çekecek özelliklerinden birisi de pandemi döneminde öğrencilerimiz ile tecrübe sahibi güzel insanların bir araya gelmesi ve bir şeyler üretmesi oldu. Aynı zamanda Covid döneminde çekilen büyük yalnızlığı azaltmış olmaları çok kıymetliydi. Hem amaçları hem de iyi zamanlama açısından gerçekten iyi bir fikirdi ve çok isabetli oldu.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Gençler ve yaşlıların birbirine ihtiyacı var”Proje filmini izledikten sonra Darülaceze’yi ve kurucusu Sultan Abdülhamit' i rahmetle andığını ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sözlerine şöyle devam etti: “Genellikle bakıyoruz yeni kuşakta vefa bir semt adı veya bir bozacı adı olarak biliniyor. Ama vefa bir semt adı değilmiş, vefa bir değermiş. Bu değeri yaşatmak isteyen ve bu değeri hayata geçirmek isteyen genç gönüllüler varmış. Her insanın hikayesi de kendisine özel ve o hikayenin hepsi büyük bir tecrübe sonucu ortaya çıkıyor. Gençlerin anlama yaşı ile ileri yaştakilerin anlama yaşı birbirine çok örtüşüyor. Birisi hayat yolculuğuna başlarken yolculuğun başında diğeri hayat tecrübesinden oluşmuş çok ileri bir safhasında. İki tarafın da birbirine ihtiyacı var. Birisinin hayat tecrübesini paylaşmaya ve anlatmaya ihtiyacı var. Mantıksal zeka tekildir, gelenekler çok değişmez ama duygusal zeka çoğuldur ve değişebilir. Bu özelliği duygusal zekayı geliştirmek konusunda ileri yaştaki bireylerden genç yaştakilere çok büyük bir tecrübe aktarımında işe yarıyor. Genç kuşakların da bu tecrübelerden yararlanmaya ihtiyacı var.”Darülaceze Başkanı Hamza Cebeci: “Yabancı ülkeler bizi örnek alıyor”Darülaceze’de insanların birbirlerine kabalık şeklinde değil gönülden destek verdiklerini belirten Darülaceze Başkanı Hamza Cebeci, “Buradaki manevi atmosfer ve huzur da işte bu gönüllülükten kaynaklanıyor. Bunu başka ülkelerden gelenler de görüyorlar ve keşke bizde de böyle olsa diye açıkça ifade ediyorlar. Pandemiden kısa bir süre önce bir gün Alman heyeti geldi. Başlarında şu an 85 yaşında olan eski emniyet müdürü, eşi ve yanlarında Türk kökenli bir vatandaş vardı. Onların sadece 4 tane endüstri bölgesinde bin 500 yaşlıya hizmet veren huzur evi vardı. Geneline baktığımızda da 235 bin nüfus ve 39 huzur evi olduğunu söylediler. Orası hep bitmiş, çare ve çözüm arıyorlar. Biz de genelde batıyı örnek alırız ama onlar bizlerle iş birliği yapmak istiyorlar. Bizim ilke ve inanç ilkelerimiz bu alanda örnek olmamızı gerektirir ve onlara yardımcı olacağız.” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Gençleri hayata dokunduramıyoruz”Projenin bir sosyal sorumluluk ve gönüllülük projesi olduğunu belirten Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Biz üniversite hocaları açısından da çocuklarımıza yepyeni bir dünyayı tanıtma projesi oldu. Gençleri yetiştirirken eğitim alanında anaokulundan üniversiteye kadar güzel bilgilerle donatıyoruz, onlara kitaplardan öğrendiğimiz ya da yaşadığımız bazı şeyleri aktarmaya çalışıyoruz ama onları hiçbir zaman hayata dokunduramıyoruz. Bu çok ciddi bir problemimiz. Prof. Dr. Nevzat Tarhan hocamız bu konuda çok büyük bir inisiyatif alıyor. Öğrencilerimizin hayata dokunan, hayatın her aşamasında neyin nasıl şekillendiğini, nasıl cereyan ettiğine dair bilgileri içinden alabildiği ortamların yaratılması bizler için çok önemli. Biz bir köprü kurmaya çalıştık.” dedi. Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Gümüş: “Proje ile gönüllülüğe dikkat çekmek istedik” Desteğim Seninle Her Yerde Darülaceze Gönüllüler Projesinin Koordinatörü Üsküdar Üniversitesi Dr. Öğretim Üyesi Zeynep Gümüş, projedeki temel hedeflerinin toplum içerisindeki üniversite öğrencileri ile ileri yaştaki bireyleri bir araya getirerek gönüllülüğe dikkat çekmek olduğunu belirterek sözlerine şöyle devam etti:“Projemiz çeşitli atölyelerimiz ve eğitim modüllerimizden oluştu 60 Darülaceze sakini ile Üsküdar Üniversitesi Psikoloji bölümünden 40 gönüllü öğrencinin katılımı ile 6 ay sürdü. Öncelikle öğrencilerimizi yaşlı bireylerle birlikte olabilmek adına bir ay boyunca çeşitli eğitimlerden geçirdik. Yaşlılığa adaptasyon ve aktif yaşlanma, yaşlılarla iletişim, yaşlılık psikolojisi gibi birçok dersi aldılar. Akademi de atölyelerimiz başladı. Atölyelerimiz, sanat terapisi atölyesi, ileri yaş yazarlar atölyesi, müzik atölyesi ve bir de kısa belgesel çekim atölyesinden oluştu. En fazla ilgi gören atölyelerimizden biri sanat terapisi atölyesiydi ve orada liderlik yapan, bize eşlik eden, muhteşem değişimleri görmemize yardımcı olan Dr. Volkan Demir’e teşekkür ediyoruz. İleri yaş yazarlar atölyesinde ise yaşlı bireylerimizin yaşam öykülerinden, şiirlerinden oluşan çok güzel bir öykü kitabı çıkarttık.”Dr. Öğr. Üyesi Nebiye Yaşar: “Yaşlı nüfusun toplam nüfusa oranı yüzde 9,5” Desteğim Seninle Her Yerde Projesinin gönüllülük teması üzerine kurulmuş model bir proje olduğunu ifade eden Dr. Öğretim Üyesi Nebiye Yaşar, “Projeye başlamadan önce istatistiki veriler üzerinde koordinatörümüz Zeynep Gümüş ile çalışmıştık. İstatistiklere göre yaşlı nüfus olarak kabul edilen 65 yaş üzeri, şu an dünyada iki kat artış gösterdi. Özellikle ülkemizde son beş yılda yüzde 22,5 artarak 2020 yılında 7 milyon 953 bin 555 kişi oldu. Yaşlı nüfusun toplam nüfusa oranı yüzde 9,5 ve yaşlı nüfus sıralamasında ülkemiz 167 ülke arasında 66. sırada yer alıyor. İstanbul’da ise 65 yaş üstü 1 milyon 79 bin 196 kişi yaşıyor. Türkiye için bu veri gerçekten üzücü.” dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü:“Türkiye’de 1 milyon 478 bin 346 yaşlı birey tek başına yaşıyor. Yaşlı nüfusun oranının en yüksek olduğu il Sinop, en düşük olduğu il ise Şırnak. Yüz yaş üzeri yaşlıların en çok yaşadığı illerden biri de İstanbul’dur. Gerçekten bakıldığında hepimiz biliyoruz ki yaşlılık, yaşamın sorgulandığı ancak öğrenme ve gelişmenin devam ettiği bir dönemdir. İnsanın keşfettiği noktaların en güzel anlayıp aktardığı bir dönem ve yaşlılıkla birlikte elde edilen bütün tecrübeler ancak böyle güzel projelerle aktarılabiliyor ve böyle gönüllü güzel gençlerle de gelecek nesillere aktarılıyor. O halde yaşlılarımız bizim gerçekten değerlerimiz. Değerlerimiz de kültür varlıklarımız çok geç olmadan böyle güzel ilişkileri projelendirerek böyle güzel ortamları daha da çoğaltmalıyız.” 

03 EYL 2021

Üsküdar’da renkli ve coşkulu diploma heyecanı!

Üsküdar Üniversitesi 2019-2020 Akademik Yılı 7. Dönem ve 2020-2021 Akademik Yılı 8. Dönem Mezuniyet Töreni, Şaban Özdemir ve Ece Tözeniş’in sunumlarıyla Ümraniye Millet Bahçesi Etkinlik Alanında gerçekleştirildi.Küçük Üsküdarlılar ilgi odağı olduPandemi nedeniyle seyreltilmiş olarak düzenlenen ve üç gün boyunca devam eden mezuniyet töreninde mezunlar heyecanlı ve coşkulu anlar yaşadı. Tören ilginç ve renkli anlara da sahne oldu. Bazı mezun öğrenciler, bebekleri ve çocukları kucaklarında diplomalarını aldı. Sağlık Bilimleri Fakültesi Törenine annesiyle birlikte katılan minik bebek, kendine özel dikilen cübbesiyle de hocaların ve katılımcıların ilgi odağı oldu.Minik kızıyla diplomasını aldıİkinci gün düzenlenen törenlerde de Sağlık Hizmetleri Yüksekokulu Diş Protez programından mezun olan Ebru Yiğit Akgül de minik kızıyla diplomasını aldı. Çiçeği burnunda mezun Akgül, minik kızıyla diploma sevinci yaşadı. Bazı mezunlar da törene sevimli dostları ile katıldı.Kendi törenleri için çalıştılarİletişim Fakültesi Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü 2019-2020 Akademik Yılı mezunlarından Şahan Şengül ve Rüveyda Gönülalçak hem mezun oldular hem de mezuniyet töreni organizasyonunda görev aldılar. Üsküdar Üniversitesi Kurumsal İletişim Birimi’nde çalışan Şahan Şengül, diplomasını almak için sahneye çıkarken yüzleri gülümseten bir pankart taşıdı.Pankartta son dönemde sosyal medya platformlarında gündem olan bir akıma ait olan bir ifade yer aldı. Pankartta “Sizce ben mezun olduğum üniversitede işe girip, kendi mezuniyet törenimi düzenlemiş miyimdir?” yazarken, Rüveyda Gönülalçak ise diplomasını almak için sahneye çıkana kadar ve diplomasını aldıktan sonra da Üsküdar Üniversitesinin kurumsal sosyal medya hesaplarını yönetmeye devam etti.Şengül ve Gönülalçak öğrencilik dönemlerinde Kurumsal İletişim Direktörlüğünde yarı zamanlı olarak çalışmaya başladılar, gösterdikleri üstün gayret ve performansı beğenilince mezun olduktan sonra Kurumsal İletişim Direktörlüğünde profesyonel iş hayatına adım attılar.İSG mezunları baretleriyle diploma aldıSağlık Hizmetleri Yüksekokulu İş Sağlığı ve Güvenliği mezunları da kırmızı baretleri ile diplomalarını aldı.Mezuniyet töreni, Üsküdar Üniversitesi ÜÜ TV ve Üsküdar Üniversitesi resmi Youtube sayfasından da canlı olarak yayınlandı.İlk günkü törende enstitüler, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Fakültesi mezunlarına diplomaları takdim edildi. İkinci günde Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, İletişim Fakültesi ve Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu 1. Töreni gerçekleştirildi. Mezuniyet Töreninin üçüncü gününde Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu mezunları diplomalarını aldı. 

02 EYL 2021

Üsküdar’da Görkemli Mezuniyet Coşkusu

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “En büyük proje kendinizsiniz”Üsküdar Üniversitesi 2019-2020 Akademik Yılı 7. Dönem ve 2020-2021 Akademik Yılı 8. Dönem Mezuniyet Töreni, Şaban Özdemir ve Ece Tözeniş’in sunumlarıyla Ümraniye Millet Bahçesi Etkinlik Alanında gerçekleştiriliyor.Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın önderliğinde Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka, Rektör Yardımcıları Prof. Dr. Muhsin Konuk, Prof. Dr. Sevil Atasoy, Prof. Dr. Hikmet Koçak ve Üsküdar Üniversitesi Senato Üyeleri öğrencileri selamlayarak törendeki yerlerini aldı. Mezuniyet törenine Mütevelli Heyet Başkanı Furkan Tarhan, Kurucu Mütevelli Heyet Üyesi Mustafa Ataş, Yönetim Üst Kurulu Üyesi ve İDER Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Fırat Tarhan’ın yanı sıra çok sayıda aile de katıldı.Dereceye giren mezunlara plaket ve hediyeleri takdim edildiTörende dereceye giren lisans ve ön lisans mezunlarına diploma, plaket ve hediyeleri Fırat Tarhan, Mustafa Ataş, Furkan Tarhan, Prof. Dr. Hikmet Koçak ve Prof. Dr. Muhsin Konuk,  tarafından takdim edildi. Kurucu Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan ve Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka, 7. Dönem Üniversite Birincisi Psikoloji mezunu Serap Akbulut, 8. Dönem Üniversite Birincileri Kimya - Biyoloji Mühendisliği İngilizce mezunu Sara Yassine, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü mezunu Feyza Remziye Tuncer’e plaket ve hediyelerini takdim etti. Rektör Yardımcısı, Mezuniyet Organizasyonu Koordinatörü Prof. Dr. Sevil Atasoy ise ön lisans birincileri Tıbbi Görüntüleme Teknikleri Mezunu Rabiye Demir, Tıbbi Laboratuvar Teknikleri Mezunu Mine Taban, Anestezi Mezunu Fatma Tengiz, Sosyal Hizmetler Mezunu Banu Gündoğdu’ya plaket ve hediyelerini verdi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, doktora mezunlarına cübbelerini giydirdiTörende enstitü mezunlarını temsilen Sağlık Yönetimi Doktora Programı Mezunu Arzu Bulut ve Psikoloji Doktora Mezunu Hüseyin Koç’a cübbeleri Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından giydirildi. İlk günkü açılış töreninde okul birincileri kütüğe plaket çakarken; sancak devir teslim töreni de gerçekleşti. İlk günkü öğleden önceki tören Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur tarafından mezuniyet andının okutulması ve keplerin havaya atılmasıyla sona erdi.Tebrik mesajları gönderildiTörene katılamayan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Seyfullah Hacımüftüoğlu, Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fuat Erdal, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yusuf Sarınay, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rümeyza Kazancıoğlu, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Ataç’ın gönderdiği mesajlar okundu. Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Mezunlarımız hayatlarının önemli dönemlerinden birini yaşıyor”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, konuşmasında pandemi gölgesinde gerçekleştirilen törende önlemler aldıklarını belirterek çifte mezuniyet sevinci ve mutluluğunu bir arada yaşadıklarını söyledi. Tarhan, mezunların hayatlarındaki en önemli dönemlerden birini yaşadıklarını da ifade etti.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Sağlık ve teknolojiyi birleştiren tema oluşturduk”Üsküdar Üniversitesi’nin 10 yıllık geçmişi, 25 yıllık sağlık alanında geçmişi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Davranış bilimleri ve sağlık, nörobilim ve mühendislik konusunda AR-GE odağı oluşturduk. 2011’de kurulduğumuzda sağlık ve teknolojiyi birlikte kurmak gibi bir tema oluşturduk. Geleceğin bilimi bu yöndeydi. Mümkün olduğunca gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Bilgisayar yazılım, endüstri, biyomühenslik gibi mühendislik alanlarıyla beraber multidisipliner çalışma yönündeydi. Bunun ne kadar isabetli olduğu 2018’de Davos’taki toplantıda yapay zeka konusu vurgulandı. Eylem planımızın isabetli olduğunu zaman bize gösterdi. 2013’te İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü iş birliğinde bilim ve fikir festivali yaptık. Halen festivalimize devam ediyoruz. Bu alanda da öncü olduk. Bizden sonra benzer birçok festival düzenlenmeye başlandı. Bunun proje fikrini de bizim çıkardığımızı söylemem gerekiyor. Bu konuda mütevazı olamayacağım.” dedi.Üsküdar Üniversitesi olarak 23 bin mezun verdiklerini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, geçen yılki mezunlarla beraber bu törende toplam 13 bin 763 öğrencinin mezun olduğunu belirterek “Yeni akademik yılda yaklaşık 4 bin yeni öğrencimiz aramıza katılacak. Onlara da huzurunuzda teşekkür ediyorum, her birini tebrik ediyorum. Onlara da inşallah güzel bir eğitim verme sorumluluğumuzu hissettiğimizi belirtmek istiyorum.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Çevik üniversite kavramını hayata geçirdik”Pandemi sürecinde değişen koşullara Üsküdar Üniversitesi olarak iki hafta gibi çok kısa bir sürede uyum sağladıklarını belirten Tarhan, “Hocalarımızla iş birliği yaptık. Altyapımızı hemen güçlendirerek çevik üniversite kavramını hayata geçirmiş olduk. Senkron, canlı dersleri aynı anda yapabildik. Video göndererek ders vermek değil, bire bir canlı dersleri hocalarımız evde oldukları zaman bile online çevrimiçi derslere katıldılar. Eğitimlerimizi aksatmadan yapmaya çalıştık. Bu sene yüz yüze eğitime başlıyoruz. Bunun  müjdesini vermek isterim. Dersler %60 yüz yüze % 40 online olarak seyreltilmiş şekilde olacak.”dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Eğitimin yüz yüze olması şart”Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdar Üniversitesi yönetimi, akademik ve idari kadrosu olarak Fi-jitalleşme Manifestosu yayınladıklarını belirterek “Uzaktan öğretimin olacağına ama eğitimin uzaktan olmayacağına inandık. Öğretim teorik olabilir fakat eğitimin yüz yüze olması şart. Eğitimin yüz yüze olması için muhakkak uygulamasının yapılabilmesi gerekiyor. Bunu da en iyi şekilde yapmaya çalıştık.” dedi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Diş Hekimliği Fakültesi’nin 2021-2022 Akademik Yılında eğitime başlayacağını, aynı zamanda Tıp Fakültesi İngilizce bölümünün de açıldığını söyledi.30 Ağustos Zafer Bayramı kahramanlarını andıİki gün önce kutladığımız 30 Ağustos Zafer Bayramı’na da değinen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bugün burada toplanabiliyorsak burada üniversiteyi bitirip tören yapabiliyorsak emin olun 30 Ağustos zaferini kazanan, o günlerde çile çeken kahramanlara çok şey borçluyuz. Onlara minnet ve şükran borçluyuz. O zamanki silahlı kuvvetlerimizin komutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına çok şey boçluyuz.” dedi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, zaferin kazanılmasında ve Kurtuluş savaşının kazanılmasında katkıları bulunan Fahrettin Paşa ve Denizli Müftüsü Nusret Efendi gibi gizli kahramanların da minnet ve şükranla anılması gerektiğini kaydetti.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “İş birliği kurma becerisi edinin”Genç mezunlara 21. yüzyıl becerilerini edinmelerini tavsiye eden Tarhan, üniversite olarak bu becerileri hayata geçirmeyi hedeflediklerini söyledi. Tarhan, “Hayat mücadeledir diyen eski versiyon bilginin yerine hayat iş birliği ve uyumdur bilgisi, 21. Yüzyıl becerisi. İyi iş birliği yapabilen uyum sağlayabilen başarılı oluyor, güçlü oluyor. Başkasını ezen başarılı olmuyor. Bunun için sihirli kelime iş birliği. Kim iyi iş birliği yaparsa o kişi fark oluşturabiliyor. Biz bunu pozitif psikoji ve iletişim becerileri olarak 2013 yılında ders olarak koyduk. 2015 yılında Harvard’ın ders olarak koyduğunu gördük 2018’de Yale, 2019’da Bristol üniversitesi ders olarak koydu. Pozitif psikoloji 21. Yüzyıl değeri. İş birliği kurabilmek meslek hayatında da özel hayatta da önemli. Hayatın yaşam boyu öğrenme olduğunu da hep vurguluyoruz.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “İlk projeniz kendiniz olmalı”Proje kültürünün önemini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, öğrencilerine proje kültürünü öğretmeyi hedeflediklerini belirterek “İlk projeniz kendiniz olmalı. En büyük proje kendinizsiniz. Kendinizi yeniden inşa etmek, yapılandırmak çok önemli. Projede ne vardır? Mantıksal bir hedef vardır ve yol haritası çizilir. Buna göre her şey planlanır ve mantıkal çerçevede gider. Hayat da bir projedir. Mutlaka iyi bir projeniz olsun. Son olarak muhakkak hayatta hedef piramidiniz olsun. Burada soyut hedefler olmalı. Hayatınızın sonunda nasıl anılmak istiyorsunuz, bunları unutmamanız lazım.” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Türkiye Cumhuriyeti’nin kadınları olarak gümbür gümbür geliyoruz”İlk gün düzenlenen İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Diploma Töreninin açılış konuşmasını yapan İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, üniversiteyi dereceyle bitiren öğrencilerin çoğunluğunun kadınlardan oluştuğunu belirterek “Türkiye Cumhuriyeti’nin kadınları olarak gümbür gümbür geliyoruz. Bu çok önemli.  Her yere izimizi bırakacağız.” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Varanlar sadece yürüyenlerdir”İnsanın ulaştığı en uzak noktanın ay olduğunu, dünyayla ay arasındaki mesafenin 360 bin kilometre olduğunu kaydeden Prof. Dr. Arıboğan, “Bir insan yaklaşık 70 yıllık ömrü içerisinde her gün 20 bin adım atması halinde aya yürüyerek varabiliyor yani yukarı doğru gittiğimizde aya gidebiliyoruz. Dünyanın en derin yeri ise Mariana Çukuru. O da 11 bin kilometre. Sadece iki yılda 20 bin adım atarak oraya da ulaşabiliyoruz. Bunu neden anlattım? İki tane şey için. Yürüyerek ulaşabileceğimiz yerin sonu yok. Her yürüyenin varması kesin değil ama  varanlar sadece yürüyenler. Onun için yürümeye devam edeceğiz. Burası bir bitiş değil, başlangıç. Bundan sonra daha uzun ve daha sebatkar ve azimli bir biçimde yürümeye devam etmeniz gerekiyor. İki, nereye doğru yürüyeceğinize siz karar vereceksiniz. Ya göğe doğru yürürsünüz ya çukurun dibine doğru yürürsünüz. Bu sizin hayatta neyi hedeflediğinizi gösteren bir şeydir. Üstelik çok emin olun çukura doğru yürümek çok daha kolay sadece iki yılınızı alıyor. Yükseğe doğru yürümek çok daha zor, çok emek vermeniz gerekiyor. Ama sonunda gideceğiniz yer sizin hedeflediğiniz yer. Çukuru mu gökyüzünü mü hedefleyeceksiniz, buna siz karar vereceksiniz. Size son tavsiyem: Sadece hedefleyin. Limanınızı iyi hedefleyin ve insan kendisinden ne inşa ediyorsa ondan ibarettir derler. Hepiniz kendi kendinizin heykeltraşınız.” diye konuştu.Prof. Dr. Şefik Dursun: “En iyisi olmak için gayret gösterin”Mezuniyet törenlerinin öğleden sonraki bölümü Sağlık Bilimleri Fakültesi Diploma Töreninde konuşma yapan Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şefik Dursun da pandemi gibi zor bir dönemde mezun olan öğrencileri ve ailelerini tebrik etti. Prof. Dr. Şefik Dursun, “Öğrencilerimize elimizden geldiği kadar bildiklerimizi aktardık. Yapabildiğimiz kadar uygulamalarımızı yaptırdık. Çok değerli evlatlarım buradan mezun olurken her şeyi biliyor değilsiniz. Biz bildiğimiz kadarını size öğrettik. Ancak hayatta çok daha farklı olaylarla karşılaşacaksınız. Bu durumda yeni tecrübeler edineceksiniz. Herkes işini iyi yapmalı. En iyisi olmak için gayret gösterin.” tavsiyesinde bulundu.Mezunlar üç günlük törenlerle uğurlanıyorGeçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle yapılamayan 7. Dönem Mezuniyet Töreni ile bu yıl mezunlarını kapsayan 8. Dönem Mezuniyet Töreni bir arada pandemi önlemleri alınarak gerçekleştiriliyor. İlk günkü törende enstitüler, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Fakültesi törenleri yapıldı. Mezunlara diplomaları takdim edildi. İkinci gün Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, İletişim Fakültesi ve Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu 1. Töreni gerçekleştirilecek. Mezuniyet Töreni üçüncü günde Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu mezunlarının diploma takdimleri ile sona erecek.En küçük ÜsküdarlıBüyük bir coşkuyla gerçekleşen mezuniyet töreninde bazı mezun öğrenciler bebekleriyle diplomalarını aldı. Sağlık Bilimleri Fakültesi Törenine annesiyle birlikte katılan minik bebek, kendine özel dikilen cübbesiyle hocaların ilgi odağı oldu. Mezuniyet töreni, Üsküdar Üniversitesi ÜÜ TV ve Üsküdar Üniversitesi resmi Youtube sayfasından da canlı olarak yayınlanıyor.  

19 AĞU 2021

“Al-Mizan: Dünya İçin Bir Sözleşme” Tüm Dünya ile Paylaşıldı

Küresel Isınma ve İklim Değişikliğinin sebep olduğu afetler dünyanın gündeminden düşmüyor. Son günlerde eşi görülmemiş sel felaketleri az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler kadar gelişmiş ülkeleri de etkiledi. Belçika ve Almanya’da yüzlerce insan hayatını kaybetti. Çin, Hindistan ve Sudan’ı da etkileyen aşırı yağışlar ülkemizde de Rize ve Arhavi’de maddi-manevi büyük zararlara sebep oldu. Tüm dünyada bilim insanları ve çevreciler İklim Değişikliğinin etkilerini azaltmak ve bu konuda toplumu aydınlatmak için özverili çalışıyorlar.Küresel Isınma ve İklim Değişikliğinin sebep olduğu afetler dünyanın gündeminden düşmüyor. Son günlerde eşi görülmemiş sel felaketleri az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler kadar gelişmiş ülkeleri de etkiledi. Belçika ve Almanya’da yüzlerce insan hayatını kaybetti. Çin, Hindistan ve Sudan’ı da etkileyen aşırı yağışlar ülkemizde de Rize ve Arhavi’de maddi-manevi büyük zararlara sebep oldu.Tüm dünyada bilim insanları ve çevreciler İklim Değişikliğinin etkilerini azaltmak ve bu konuda toplumu aydınlatmak için harıl harıl çalışıyorlar.Bu bağlamda Müslüman çevrecilerden oluşan çekirdek bir kadro Al-Mizan: A Covenant for the Earth (al-Mizan: Dünya İçin Bir Sözleşme) belgesi üzerinde çalışıyor. Belge sonbaharda Birleşmiş Milletlere sunulacak. Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir Sözleşmeyi hazırlayan çekirdek kadroda yer alıyor. Sözleşme UNEP aracılığıyla resmi ve sivil ilgili tüm kuruluşlara gönderildi.“Al-Mizan: Dünya İçin Bir Sözleşme” Çekirdek kadrosunu oluşturan ekip:Dr. Iyad Abumoghli, BM Çevre Programı (UNEP) Faith for Earth Initiative kurucu başkanı. (Kenya)Sidi Fazlun Khalid, İslam Ekoloji ve Çevre Bilimleri Vakfı kurucusu. (İngiltere)Prof. Dr.İbrahim Özdemir, Üsküdar Üniversitesi, Felsefe Bölüm Başkanı (Türkiye)Prof. Dr. Abdülmecid Tribak, İslam Dünyası Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (ICESCO), (Fas).Aishah Ali Abdallah, Yaban hayatı konusunda uzaman doğa lideri ve çevre eğitimcisidir. (Suudi Arabistan).Dr. Evren Tok, Hamad Bin Khalifa Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi. (Katar).Dr. Fatima Saleh Al-Khulaifi, Kur’an Botanik bahçesi kurucu başkanı (Katar).Kamran Şezad, İslam Ekoloji ve Çevre Bilimleri Vakfı Eş Direktörü. (İngiltere).Al-Mizan’ın amacı iklim değişikliği ve gezegene yönelik diğer tehditlerle mücadele eden yerel, bölgesel ve uluslararası eylemleri güçlendirmek amacıyla çevreye İslami bir bakış açısı sunmak. Bu Çağrının geliştirilmesi ve benimsenmesi için İslam alimleri ve Müslüman kurumlar da sürece dahil edilerek küresel bir çabayı simgeleyecek.Al-Mizan- Dünya İçin Bir Sözleşme, doğanın korunmasını yöneten ilkelerin mevcut zorlukları karşılayan bir biçimde yeniden ifade edilmesinden oluşuyor. İnsan varoluşunun toplumsal düzeninin ardındaki ahlakı ilklere vurgu yapılıyor.Allah'ın yarattığı ve korunmasını bizlere emanet ettiği doğal dünyanın kalp atışlarıyla uyum içinde çalışarak günümüzde hayata nasıl geçirilebileceği araştırılıyor. Kur’an’ın temel ilkleriyle uyumlu sürdürülebilir bir kalkınma anlayışı için çağrıda bulunuluyor.Al-Mizan- Dünya İçin Bir Sözleşme çağrısı, Çevreciliğin, İslam'ın damarlarına derinden yerleşmiş olduğuna dikkat çekiyor. Kişisel davranışlarımız kadar başkalarıyla ve tüm canlılarla olan ilişkimizde hürmet, koruma ve sorumluluk temelli bir vurgu yapıyor.Doğal dünya ve diğer canlı varlıklarla olan ilişkimizde diğerkâm olma; yaratılana Yaratandan ötürü hürmete çağrıda bulunuluyor.Kur’an’ın vurguladığı temel ilkeler, Hz. Peygamber tarafından kurulan temellerden, gerçekten bütüncül bir hayat ifadesi sergileyen bir dizi kural ve kuruma dönüştü. Kur'an'a dayanan bu temel değerler; kamu yararını teşvik etmek, kötülükten sakındırmak ve her zaman ölçülü davranmak olmak üzere üç kategoriye ayrılabilir.Müslüman çevrecileri motive eden temel ilke Kur’an’ın şu ayetidir: “İçinizden iyiliği çağıran, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (3/104)Sözleşme adını Kur’ani bir kavram olan “al-mizan”dan alıyorAL-MİZAN sözlükte “bir şeyin ağırlığını tahmin etmek, ölçüye vurmak, tartmak” anlamına geliyor.Kur’an sık sık kozmolojik yaratılışın nasıl mükemmel bir dengeyle yaratıldığı; toplumsal denge ve adaletin de bu esaslar üzerine inşa edilmesi gerektiğini vurgular.Rahman suresinde al-mizan kavramı açık ve net olarak vurgulanır:Rahmân (çok merhametli olan Allah)Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.Güneş de ay da bir hesap iledir. Bitkiler ve ağaçlar secde etmektedirler.Göğü yükseltti ve mizanı koydu.Sakın tartıda taşkınlık etmeyin.Tartıyı adaletle yapın, terazide eksiklik yapmayın. (55:1-9).Çekirdek ekipte yer alan Prof. Dr. İbrahim Özdemir yaşadığımız doğal felaketler dikkate alındığında “dünyamızın, çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceği için endişeliyiz. Zaman azalıyor. Çevre sorunları hepimizin ortak problemi. Biz Müslümanlar da çözümün bir parçası olacağız.” dedi. “Üsküdar Üniversitesinin katkı yapmaktan gurur duyduğu Al-Mizan: Dünya İçin Bir Sözleşmenin toplumda çevre bilincinin oluşmasana katkı yapması en büyük dileğimiz” yorumunu yaptı.Web adresi: Al-Mizan: A Covenant for the Earth: https://www.unep.org/al-mizan-covenant-earth

18 AĞU 2021

Tarihçiye ve tarih bilimine her zaman ihtiyaç olacak…

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Uygar Aydemir, Tarih bölümünü ve sahip olduğu istihdam avantajlarını aday öğrenciler için değerlendirdi.Tarih bilinci toplumsal hafızanın parçasıdırTarihin en eski bilim dallarından biri olduğunu belirten Dr. Öğretim Üyesi Uygar Aydemir, “İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği şuur seviyesidir. İnsanın kendi bilinci ve kendisi üzerine düşünme kabiliyeti bakımından eşsiz olduğunu söylemek abartı olmaz. Tek bir insandan bahsediyorsak burada o insanın hafızasından ve hatıralarından bahsetmek gerekecektir. Oysa toplumdan bahsetmeye başladığımızda ise toplumsal hafızanın ayrılmaz parçası olan tarih bilgisi, bilinci ve yorumu işin içine girer. Bu bakımdan insanın ve toplumun kendini tanıması, ne olduğunu düşünmesi ve geleceğe hazırlanması açısından tarih bilgisi ve bilinci son derece önemlidir.” dedi.Tarih dinleyerek veya okuyarak öğrenilebilirTarihin her yönüyle mutlaka ya dinleyerek ya okuyarak öğrenilebileceğini vurgulayan Aydemir, “Tarihin bazı başka bilim dallarının aksine insanın yalnızca kendi hayat tecrübeleri ile öğrenebileceği bir yönü yok gibidir. Bu bakımdan doğru tarih bilgisinin toplumun sağlığı için de elzem bir bilgi türü olduğunu söyleyebiliriz. Tarih bölümleri, öğrenilen tarihsel bilginin anlamlandırılması için bu yüzden çok önemli bir işlev yerine getiriyor.” ifadelerini kullandı.Tarihçilere ve tarih bilimine her zaman ihtiyaç olacaktırDr. Öğretim Üyesi Uygar Aydemir, ekonomi ve sosyoloji gibi pek çok bilim dalı ile hukuk ve sanat gibi pek çok disiplinin sıklıkla başvurduğu bir alan olması nedeniyle Tarih’in güncelliğini hiçbir zaman kaybetmeyecek bir bilim dalı olarak görüldüğünü belirtti ve sözlerine şöyle devam etti:“Bu bakımdan tarihçilere ve tarih bilimine her zaman ihtiyaç duyulacaktır. Ayrıca, ‘Seveceğin bir iş seçersen hiçbir zaman çalışmış ve yorulmuş olmazsın.’ sözü gereğince tarih sevenler bu yaptıkları işlerden fiziksel olarak yorulsalar bile hobilerini meslek olarak yaşama şansına sahipler. Aynı şekilde tarih bölümünde eğitim, tarih meraklıları için yorucu olmaktan ziyade keyifli bir öğrenme süreci içeriyor. Tarih öğrencilerinin eğitimleri boyunca uğraştığı temel iş, bilginin nasıl elde edileceği, doğru bilginin çarpık bilgiden nasıl ayırt edileceği ve son olarak bilginin nasıl doğru anlaşılması gerektiğidir. Bunlar tarihçilerin gündelik uğraşlarıdır ve tarih bölümündeki eğitim esnasında elde ettikleri kabiliyetlerdendir.”Tarih bölümü geniş istihdam alanları sunuyorTarih bölümü mezunlarının istihdam skalasının çok geniş olduğuna dikkat çeken Aydemir, “Tarih bölümü deyince akla ilk gelen mesleklerden olan Tarih Öğretmenliği, halen Tarih bölümü okuyanların düşündüğü meslekler arasında yer almaya devam ediyor. Öğrencilerin pedagojik formasyon alması ile Tarih öğretmeni olabilmeleri mümkün hale geliyor. Öğretmenliğin yanı sıra Tarih bölümünün temel meslek alanı elbette tarihçiliktir. Tarihçilik ise Türkiye’de ve dünyada çeşitli istihdam olanaklarına sahip bir meslektir. Kütüphaneler, Yazma Eserler Kurumu, Devlet Arşivleri gibi kurumlar ve müzeler ile özel araştırma kuruluşlarında tarihçiler çeşitli görevlerde çalışabiliyor.” diye konuştu.İlk meslek tercihlerinden biri akademisyenlikDr. Öğretim Üyesi Uygar Aydemir, tarihi seven öğrenciler için tarihi araştırma olanaklarını daha geniş yaşayabilecekleri akademisyenliğin her zaman ilk meslek tercihlerden biri olduğunu ifade etti. Aydemir, “Ayrıca yenilikçi kabiliyetleri ve medya ilgisi yüksek olanlar için sosyal medya, belgesel, sinema, dizi ve televizyon sektöründe danışmanlık, senaryo yazarlığı gibi konularda ilerleme şansı her zaman mevcut. Başka bir örnek olarak da çeşitli devlet kurumlarının uzmanlık ve kariyer memurluğu açısından kapılarının tarihçilere açık olduğunu hatırlatmakta fayda var. Mesela Dışişleri Bakanlığı’nda diplomatlık, İçişleri Bakanlığı’nda kaymakamlık vs. gibi meslekler tarihçiler tarafından da yapılabiliyor.” dedi.

17 AĞU 2021

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Dünya standartlarında müfredat oluşturmayı hedefledik”

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, üniversite eğitiminin zamanın ruhuna uygun bir şekilde ihtiyaçların karşılaması yönünde olması gerektiğini söyledi. Sürekli sistem, kalıp, şablona sokulan eğitim anlayışlarının çok yanlış olduğunu düşündüğünü belirten Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Bir insanın belirli alanlarda başarılı olup olmaması mümkün ama sistemin içine sokarsınız, mesleğini sever, alanını sever, müthiş bir başarı yakalayabilirsiniz.” dedi.Tarih bölümünde psikoloji eğitimi de veriliyorÜsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi’ne bağlı bölümlerin multidisipliner biçimde farklı alanlarla etkileşim halinde olduğunu belirten Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Tarih bölümünde müfredatımıza psikoloji ekledik. Böylece toplumların o dönemki psikolojileri üzerinden tarih okutmayı hedefliyoruz. Liderlerin psikolojilerini analiz ediyoruz. Tarih bambaşka bir anlatıya dönüşüyor. Dünya sadece savaşlar tarihiymiş gibi anlatılıyor hâlbuki savaşlar olurken geride bir sürü hayat var. İnsanlar evleniyor, şarkılar yazıyor, şiirler yazıyor, birisi oturuyor patates kızartması diye bir şeyi icat ediyor. Çok anormal bir şey değil mi? İnsanlık tarihi budur. Bunu oturup sadece savaşlar tarihi olarak okursanız genç de sevmiyor, soru da oradan geliyor, ondan sonra diyoruz ki ‘Bu çocuk başarısız.’ Olmuyor.” diye konuştu.Müfredatı dünya standartlarında düzenledikÜsküdar Üniversitesi’nin eğitim müfredatları açısından çok hassas olduğunu kaydeden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, dünyadaki gelişmeleri takip ettiklerini ve bu gelişmeler ışığında müfredatlarını düzenlediklerini söyledi. Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, şunları söyledi:“Bu konuda çok hassasiyeti olan bir dekanım. Üç senedir buradayım. Oxford Üniversitesi’ndeki görevimi tamamladıktan sonra Üsküdar Üniversitesi’ne geldim. Oxford Üniversitesi’nde Politik Psikoloji Merkezi’nin kıdemli üyesiyim. Yapmaya çalıştığım şey dünya standartlarına uygun bir müfredat oluşturmak. Bu çerçevede hem ders sayılarını hem ders kalitesini, içeriklerini el birliğiyle gözden geçirerek fakültede büyük bir devrim yaptık. Hepsini yeniledik, değiştirdik ve yenidünyanın sistemine göre adapte ettik. Kalıplar içerisinde kalmadan bir müfredat hazırladık. Bunu yaparken Türkiye’nin bilinen üniversiteleri dışında Oxford ve Harvard gibi özellikle sosyal bilimler alanında güçlü yönleriyle öne çıkan üniversitelerin neler yaptıklarına baktık.”Fakültemizi psikoloji üzerine konumlandırdıkÜsküdar Üniversitesi’nin davranış bilimleri ve sağlık alanında ülkemizin ilk tematik üniversitesi olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi’nin çatısını psikoloji üzerine kurduklarını söyledi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Fakültemizi üniversitemizin o nish markasının etrafına odakladık. Bizim üniversitemizin özelliği ne? Davranış bilimleri ve sağlık alanında iyiyiz ama esas biz psikoloji ve psikiyatri alanında çok iddialı bir üniversiteyiz. Kurucu Rektörümüz Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın psikiyatrist olmasından da kaynaklanan, uygulama ortağımız NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nin varlığı nedeniyle bu alanda dünya çapında geniş ve renkli bir kadromuz var. Türkiye’nin en iyi psikiyatristleri, psikologları burada çalışıyorlar. Böyle bir durum olduğu zaman biz çatımızı fakülte olarak psikoloji üzerine kurduk. Bütün bölümleri onun çevresi etrafında döndürmeye başladık.” dedi.Politik psikoloji ağırlıklı müfredat oluşturdukBu yapılanma kapsamında siyaset bilimi ve uluslararası ilişkilerde politik psikoloji ağırlıklı bir müfredat hazırladıklarını belirten Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Politik psikoloji okumaları, politik psikoloji ve sinema gibi bir sürü ayrıntılı ders müfredatları oluşturduk. Bir politik psikoloji merkezimiz de var. Onun dışında mesela sosyoloji, felsefe, tarih gibi alanlar şimdi psikoloji bilimiyle bütünleşen eğitimler veriyor. Psikotarih ya da tarihin psikolojisi gibi farklı kavramlarla da kullanıyorlar. Orada da psikoloji ağırlıklı bir müfredatımız var.” dedi.Türkiye’nin nöro bilimcileri ders veriyorTürkiye’nin nöroloji ve beyin alanında çalışmalar yürüten önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Sultan Tarlacı ile Prof. Dr. Sinan Canan’ın bu bölümlerde dersler verdiğini de kaydeden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Biz beyin üssüyüz. Biz insan beyni üzerinden yürüyoruz. Prof. Dr. Sultan Tarlacı, nöro derslerini veriyor. Prof. Dr. Sinan Canan hocamız nöropolitik dersi veriyor. Eskiden politik davranışları anket yapıp öyle anlardık. Şimdi anket çalışmaları onlar anlamlı değil artık çünkü insanlar ankette yalan da söyleyebiliyor. Artık insanların beyin hareketlerinin karşılığını monitörde görebiliyoruz Ben çok sevdim diyor ama nefret ettiğini görüyoruz. Orada kırmızı yanıyor, yeşil yanıyor. Bu yöntemler bambaşka bir yeni siyaset bilimi anlayışı getiriyor. Bunlara çalışıyoruz.” dedi.Felsefe ve sosyoloji bölümü akademisyenlerinin dünya çapında çalışmalara katılan hocalar olduğunu kaydeden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Öğrenci memnuniyetleri çok yüksek, kalibresi yüksek hocalar, enternasyonal hocalarımız var. Sosyoloji bölümümüze de çok iyi transferler yaptık. Sürekli araştırma yapıyoruz. Kadromuza dahil olan son hocalarımız da dünyanın en iyi üniversitelerinden geldi. Zaten kadromuz kuvvetliydi, şimdi daha güçlüyüz. Şimdi bazı liselerle özel projeler geliştirmeye başladık. Yalnızlık araştırması yapıyoruz, gençlerin yalnızlığı araştırmasını yapıyoruz. Yaşlılarla ilgili araştırmalarımız var yani artık sahadayız.” dedi.Mütercim Tercümanlık bölümü de açıldıBu yıl ilk defa mütercim tercümanlık bölümünü açtıklarını bu bölüme de yoğun ilginin olduğunu belirten Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Bu bölümle ilgili olarak da şöyle bir yaklaşım geliştirdik: Burası bir mütercim tercümanlık bölümü ama bir sosyal bilimler fakültesinin içerisine yerleşik. Bir dili sadece lisan olarak öğrenemezsiniz. Onun içinde yer aldığı kültürel çerçevesi içinde de bakacaksınız. Şarkısıyla, şiiriyle, edebiyatıyla anlarsanız o dile gerçek anlamını yüklüyorsunuz.” dedi.Öğrencilerimizle iç içe yaşayan bir üniversiteyizÜniversite olarak akademisyenlerle öğrenciler arasında güçlü ve samimi bir bağın olduğunu kaydeden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Öğrencilerimizle çok iç içe yaşayan bir üniversiteyiz. Pandemi döneminde en çok ondan mahrum kaldığımıza biraz üzüldük ama inşallah sistemimizi açacağız. Yüz yüze eğitime geçmeye en hevesli kurum olduğumuzu söyleyebiliriz. Biz öğrencimizi kampüste istiyoruz.” dedi.Üsküdar’ın merkezinde olmak önemli avantajlar sağlıyorÜsküdar Üniversitesi yerleşkelerinin İstanbul’un en merkezi yerlerinde bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, bu durumun da öğrencilere önemli avantajlar sağladığını söyledi. Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Dünyanın her yerinde şehir üniversiteleri ile kampüs üniversiteleri birbirinden ayrışır. Bazı öğrenciler, karakteri itibari ile dış dünyaya kapalı olmazsa yeterli performansı gösteremez. Daha steril bir ortamda, daha kapalı, dersiyle ilgilenmek ister, arkadaşlarının daha dar çevrede olmasını ister. Yurtta kalır, bu bir yaşam tarzıdır. Kampüs yaşam tarzı diye bir şey oluşur. Bazı öğrenci ise şehrin orta yerinde yani kapıdan çıktığı anda hayata dokunmak ister. Bu hayata dokunmanın şöyle bir avantajı vardır: Tanıdığınız birinin konferansına denk gelirsiniz, konser vardır, hayatı görürsünüz, metroya binersiniz, otobüse binersiniz, kafeleriniz vardır, restoranlarınız vardır, arkadaş gruplarınız çok çeşitlenir. Sadece kendi fakülteniz ya da kampüsünüzün ortamında kalmazsınız. Biz de Üsküdar olarak tarihin merkezindeyiz.” diye konuştu.

10 AĞU 2021

Sevr, Türkleri ve Osmanlıyı dünya üzerinden silme projesiydi

Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri ve Osmanlı hükümeti arasında 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşması'nın üzerinden 101 yıl geçti.Savaşı kazanan İtilaf Devletleri, savaşta yenilen Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan'la barış antlaşmaları yapmalarına rağmen Osmanlı Devleti'nin taksimi konusunda tam bir görüş birliği içinde olamadıkları için Türklerle ilgili görüşmeleri erteledi.Aralarında anlaşan İtilaf Devletleri, Ayan Meclisi üyesi Hadi Paşa'nın başkanlığında Rıza Tevfik (Bölükbaşı) ve Bern Büyükelçisi Reşad Halis beylerden oluşan Osmanlı heyetine, 10 Ağustos 1920'de Paris'in banliyösü Sevr'de yer alan seramik müzesinde Sevr Antlaşması'nı imzalattı.Türk topraklarının paylaşımı ile ilgili çok ağır maddeler içeren 433 maddelik antlaşma, imza altına alınmasına rağmen Türk ulusunun, Cumhuriyetin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde başlattığı Milli Mücadele sayesinde yürürlüğe girmeden ölü doğdu.Sevr, nihayet Kurtuluş Savaşı sonrası 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla da resmen ortadan kalktı."Sevr, hem somut olarak hem kağıt üzerinde hem de fiili olarak ölü bir antlaşmadır"Sevr Antlaşması ile ilgili AA muhabirine açıklamalarda bulunan Üsküdar Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, şöyle konuştu:"Kurucu liderimiz Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk'ta Sevr'den bahsederken, 'Türk milletini yüz yıllardır yok etmek için yapılan büyük suikastın son halkasıdır." der. Sevr'i anlayabilmek için geriye gidip bakmak lazım, ancak o zaman o gün antlaşmaya imza koyanları da daha iyi anlamış oluruz. Aslında tarihi olaylarda sadece aktörlerin adı değişiyor ama sahnelenen proje hep aynıdır. Bugün de aslında büyük devletlerin derdi dünyaya hükmetmektir. Dolayısıyla 18. yüzyılda da büyük devletlere baktığımızda temel meselenin bu olduğunu görüyoruz. Osmanlı o dönemde jeostratejik öneme sahip topraklara hükmediyordu. Osmanlı gerilemeye başlayıp, Birinci Dünya Savaşından yenik çıkıp, Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzaladığında, Batılı devletler kendi aralarında Osmanlıyı nasıl parçalayacağına karar veremedi. Sevr'i, İngiliz Amiral Sir Roberck bile, 'Ölüm fermanı' olarak niteliyor ve bunu ifşa etmekten de rahatsızlık duymuyor. Bundan da anlaşılacağı gibi Sevr, gerçekten bir ölüm fermanıdır. Türkleri ve Osmanlıyı dünya üzerinden silme projesidir. Osmanlıyı, küçük bir alana sıkıştırarak, bir sömürgeye dönüştürmek amaçlanıyordu. 433 maddesi olan bu dev antlaşmaya göre, Osmanlı Devleti toprağı olarak Orta Anadolu'da küçük bir topraktan bahsediliyordu. Ordu, maliye, ulaşım yolları İtilaf Devletlerinin kontrolünde olacaktı. Kapitülasyonlar yeniden gündeme geldi. Sevr içinde, Doğu ve Güneydoğu'da bir Ermenistan ve Kürdistan devleti kurma projesi de vardı. Aslında bütün bu maddeler, Türklerin, haritadan silinmek istenmesinin somut adımlarıydı."Odabaşı, Sevr'in şartlarının çok ağır olduğunu dönemin Padişahı Vahdettin ve etrafındaki yetkililerin bile bu antlaşmaya tepki gösterdiğinin altını çizerek, "İstanbul hükümeti uzun bir süre Sevr imzalamayı reddetti. Fakat karşı taraf çok kararlıydı, Türk tarafını yıldırmak için Yunanlıları, Batı Trakya'dan harekete geçirdiler. Düşman Payitahta doğru ilerlemeye başlayınca antlaşma Saltanat Şurasında kabul edildi. Kararın, Mebusan Meclisi ve Padişah Vahdettin tarafından onaylanması da gerekiyordu. Fakat o dönemde Mebusan Meclisi tatildeydi. O yüzden aslında imzalanan antlaşmanın hukuki bir dayanağı yoktu. 'Ölü doğmuş bir antlaşma' denmesinin nedeni de budur. Bir de imzalansa bile biz millet olarak kabul etmediğimiz için Kurtuluş Savaşı veriyorduk. Dolayısıyla Sevr, hem somut olarak hem kağıt üzerinde hem de fiili olarak ölü bir antlaşmaydı." diye konuştu.Düzenli orduya geçilip, İnönü ve Sakarya Meydan Muharebelerinin kazanılmasının da Sevr'i ölü hale getirdiğine işaret eden Odabaşı, "Sakarya Zaferi, Türk milletini yok etmeye yönelik planların parçalandığı bir zaferdir. Bunu böyle okumak lazım. O zaferle Fransa, Anadolu'dan çıkamayacağını gördü ve müttefiki İngiltere'ye haber bile vermeden Türklerle bir antlaşma imzaladı. Zaten orada düşman cephesinin iki önemli gücünü parçalamış olduk." dedi.Odabaşı, Büyük Taarruz ile devam eden savaş kazanımlarının sonucunun ise Lozan Antlaşması olduğunu dile getirerek, "Bu anlamda Lozan, bir kuruluş belgesidir ve bizim için Birinci Dünya Savaşı'nı bitiren antlaşmadır. Hem sınırlarımızı belirledik, hem de Düvel-i Muazzama, her hakkımızı kabul etmiş oldu. Böylece Sevr'in esamesi kalmadı." ifadelerini kullandı.Haber Linki :Kaynak :  Anadolu Ajansı 

07 AĞU 2021

Prof. Dr. Özdemir: “Yangınların % 90’ı ihmalden. Komplo teorilerine itibar edilmemeli”

Ekoloji ve iklim değişikliği konusunda farkındalık oluşturmak amaçlayan projenin ana konuşmacısı Prof. Dr. İbrahim Özdemir oldu, başlığı ise “Anadolu Kültüründe Çevre: Ekolojiye Alternatif Bir Bakış” idi.Konuşmasına son bir hafta içerisinde dünyada ve ülkemizde yaşanan başta sel ve orman yangınları olmak üzere doğal felâketlerden örnekler vererek başlayan Prof. Dr. Özdemir: “Ülkemizin ve halkımızın ciğerleri yanıyor.” diyerek hâlâ sürmekte olan yangınlardan bahsetti: “Yaşadığımız doğal felaketlerin küresel ısınma sonucu olduğu konusunda bilim insanlarının aynı görüşte. Asıl sorun hükümetlerin bu felaketlere hazırlıksız yakalanması. Almanya gibi gelişmiş, güçlü ve zengin bir ülke bile bu konuda hazırlıksız olduğunu kabul etti; halkından özür diledi.”Prof. Dr. Özdemir, yangın sırasında görevlilerin ve halkın geceli-gündüzlü gösterdiği gayretin her tür takdirin üzerinde olduğunu, ancak aynı gayret ve duyarlılığın yangın çıkmadan ormanlarımızı, denizlerimi, göllerimizi, nehirlerimizi kısaca çevremizi korumada da gösterilmesi gerektiğini belirtti: “Önemli olan küresel ısınmayı doğru anlamak ve sebep olacağı sonuçları öngörerek tedbirler almaktır.” dedi.“Anadolu insanı çevre dostu bir anlayış geliştirdi”Anadolu insanının geleneksel çevre bilincinin arka planında İslam metafiziğinin olduğunu belirten Prof. Dr. Özdemir; “Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş’tan Said Nursi’ye kadar İslam irfan geleneğinin temsilcileri, İslam metafiziğinin Allah, insan ve alem ilişkisini yorumladılar, çevre dostu bir anlayış geliştirdiler. Bu anlayış 13. Yüzyıl tasavvuf şairi Yunus Emre’nin “Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” deyişiyle ebedileşti. Bu anlayış, atalarımızın göçmen kuşlara için vakıflar kurması; köpek ve kedilerle ilgili hayırhah uygulamalarıyla somutlaşarak taçlandığını.” ifade etti.“Müslümanlar canlı ve cansız mahlûkatın hepsiyle iyi geçinir” “Sizler gibi ülkemizi ziyaret eden seyyahların, Anadolu insanın insan-çevre ilişkisiyle ilgili gözlemleri çok anlamlı ve ilginç. 17. yüzyılda Osmanlı topraklarını gezmiş olan Fransız avukat Guer, Şam’da hastalanan kedilerle köpeklerin tedavisine mahsus bir hastanenin varlığından bahsediyor. Ünlü devlet adamı ve şair La martine Osmanlı toplumundaki insan-çevre ilişkisini şöyle özetliyor: “Müslümanlar canlı ve cansız mahlûkatın hepsiyle iyi geçinirler; ağaçlara, kuşlara, köpeklere, velhasıl Allah’ın yarattığı her şeye hürmet ederler; bizim memleketlerde başıboş bırakılan ve yahut eziyet edilen bu zavallı hayvan cinslerinin hepsine şefkat ve merhametlerini teşmil ederler. Bütün sokaklarda mahalle köpekleri için  belirli aralıklarla su kovaları sıralanır; bazı Türkler, ömürleri boyunca besledikleri güvercinler için ölürken vakıflar kurarak, kendilerinden sonra da bu hayvanlara yem serpilmesini sağlarlar.”  dedi.“Tabiat kanunlarını değiştiremeyiz ama kendimizi bilgi temelli değiştirebiliriz…”Konuşmasının son bölümünde ise çevre bilincinin oluşmasında ve çevrenin korunmasında eğitimin rolüne dikkat çeken Prof. Dr. Özdemir:“Doğal felaketler sonucu oluşan zararı telafi etmek tüm devletler için büyük bir yük. Tüm kesimleri kapsayan eğitim kampanyaları ile görevlileri ve vatandaşımızı bilinçlendirebiliriz. Tabiat kanunlarını değiştiremeyiz. Ama kendimizi bilgi temelli değiştirerek işe başlayabiliriz.Orman Bakanlığının verilerine göre yangınların yüzde 90’ı insanların ihmalinden ve bilinçsizliğinden kaynaklanıyor. Terör kaynaklı yangınların oranın yüzde 7. Bu sebeple komplo teorilerine itibar edilmemeli. Önce kendimizi sorgulamalıyız.Bunun anlamı insanımız çevre konusunda bilinçli olursa birçok sorun ortaya çıkmadan çözülür. ”ifadelerini kullandı.“Bugün hepimiz nasıl bir çevreyi miras bırakacağını düşünmeli” Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Çocuklarımız nehirleri, gölleri, denizleri temiz, dağlarında yeşil ormanların olduğu bir ülkede mi yaşayacak? Yoksa denizleri, gölleri ve nehirleri sanayi atıkları ile kirlenmiş bir ülkede mi? Buna bugün karar vermemiz gerekiyor.” dedi.Konferansın soru-cevap kısmı ise çok hararetli tartışmalara sahne oldu. Prof. Dr. Özdemir öğrencilerin çevre, orman yangınlar ve ülkemizle ilgili sorularını tek tek cevaplamaya çalıştı.

06 AĞU 2021

Prof. Dr. Özdemir: “Pandemi birçokları için bir uyanma çağrısı olabilir”

Konferans düzenleme kurulunda da yer alan Prof. Dr. İbrahim Özdemir konuşmasına Hoca Fareed Mühendislik ve Bilgi Teknolojileri Üniversitesi, Üsküdar Üniversitesi, Azerbaycan Ulusal Bilimler Akademisi Felsefe ve Sosyoloji Enstitüsü'ne 1. Uluslararası Beşeri ve Sosyal Bilimlerde Modern Eğilimler Konferansı'nı düzenledikleri için teşekkür ederek başladı.“Milyarlarca insan kilit altında veya kendi kendine izolasyonda”İlk gün oturumuna Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın da katılım sağladığı programda konferansın amacının her üç kurumun vizyon, deneyim, bilgi ve samimiyetlerini birleştirerek, bir diyalog başlatmak, farklı bakış açıları için bir platform sağlamak olduğuna vurgu yapan Özdemir; “Her üç kurum, bazı bilim adamları bile komplo teorilerini veya bilim dışı tutumları tercih ederken, sorunu uzun uzadıya tartışmak ve bulgularını akademi ve halkla paylaşmak için deneyimlerini birleştirmeleri önemlidir. Yaşadığımız mevcut pandeminin, hayatımızda yaşadığımız en göz korkutucu zorluklardan biri. Çin'de pandemi başlangıcından bu yana korkulu ve zor zamanlar yaşadığımıza şüphe yok. Kısa sürede tüm dünyaya yayılacağını ve 220 ülke ve bölgeyi etkileyeceğini kimse hayal etmemişti. Şimdiye kadar milyonlarca insana COVID-19 bulaştı ve yaklaşık dört milyon kişi hayatını kaybetti. Milyarlarca insan kilit altında veya kendi kendine izolasyon.” dedi.“Pandemi birçokları için bir uyanma çağrısı olabilir”Prof. Dr. Özdemir bundan hareketle önemli bir noktaya dikkat çekti; “Tam da bundan dolayı pandemi birçokları için bir uyanma çağrısı olabilir. İnsanları hayatın anlamı üzerinde yeniden düşünmeye ve hayatlarını yeniden önceliklendirmeye zorlar. Dahası, dünyanın korku ve izolasyona karşı geri adım attığı ve bunun yerine umuda, dayanışmaya ve ortak bir küresel topluluk duygusuna döndüğü an olabilir. Anlam arayışında olan günümüz insanının âlemdeki yerini ve hayatın anlamını yeniden sorgulaması doğal karşılanmalıdır. Varoluşçu yazar Albert Camus’a göre ‘hayatın anlamını sorgulamak’ insanın en önemli sorundur. Günümüz insanı bütün bilimsel ve teknolojik gelişmelere rağmen hayatını anlamlandırmaya çalışırken aslında kadim bir soruyu yeniden kendine sormaktadır.” şeklinde konuştu.“İnsan büyük varlık zincirinde en son ancak en önemli halkadır”İslam düşüncesinin varlığı ve insanı anlamlandırmakla, insanı “insanlaştırdığını ve onu ahsen-i takvim” olarak nitelenen en yüksek mertebeye, insan-ı kâmil makamına yükseltmiş olduğunu vurguyan Özdemir; “İslam düşüncesinde asıl varlık aşkın ve mutlak olan Allah’tır. Allah insan dahil tüm kâinatın yaratıcısıdır. İnsan büyük varlık zincirinde en son ancak en önemli halkadır. Hem kendini, hem kâinatı ve bunlardan hareketle mutlak varlığı özgür bilinciyle bilen veya reddeden tek varlık insandır. Hür iradesiyle kendisinin ve aşkın varlığın farkında olan insan, bu farkındalığının veya inancının sonucu olarak yabancı ve saçma bir âlemde değildir. Bu dünyada yaratıcının aziz bir misafiridir. Benliğinde parçalanmışlık ve yalnızlık yoktur. Mutlak ve aşkın varlığın huzurunda huzurlu ve mutludur. Kâinatta her şey ile bir bağı ve ilişkisi vardır. Onun için her şey Mutlak ‘Bir’ i gösteren bir simge ve belgedir.” ifadelerini kullandı.

05 AĞU 2021

Tercih maratonu uzadı…

“Hayat Tercihtir” yol gösteriyorÜsküdar Üniversitesi akademik kadrosunun desteğiyle hazırlanan ve üniversite adaylarına meslek seçimi ve doğru tercihler konusunda yol gösterecek olan “Hayat Tercihtir” programı, Cumartesi ve Pazar günleri saat 12:05’te TV 100 ekranlarında izleyicisiyle buluşmaya devam ediyor. Gazeteci Şaban Özdemir’in moderatörlüğünde, Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş’in daimi konuk olduğu programda, alanında uzman akademisyenler misafir ediliyor.Tercihler boyunca hafta sonu ekranlarda…Çekimleri Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kütüphanesi’nde gerçekleştirilen “Hayat Tercihtir” programında  7 Ağustos 2021 Cumartesi gününün konukları, Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ve  Rektör Yardımcısı, Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hikmet Koçak olacak. Arıboğan ve Koçak, Üsküdarlı olmak, İTBF bölümleri, Tıp eğitimi, geleceğin meslekleri, doğru tercih ve meslek seçiminin püf noktaları konusunda adaylara önerilerde bulunacak.8 Ağustos Pazar, fi-jital üniversite konuşulacakProgramın 8 Ağustos 2021 Pazar günkü bölümünde ise Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka ile Rektör Yardımcısı ve Moleküler Biyoloji ve Genetik (İngilizce) Bölüm Başkanı Prof. Dr. Muhsin Konuk adaylarla buluşacak. Prof. Dr Mehmet Zelka ve Prof. Dr. Muhsin Konuk, fi-jital eğitim, Üsküdar’da öğrenci olmak, AR-GE çalışmaları, üniversitelerde proje kültürü, sosyal, kültürel etkinlikler, doğru tercih ve meslek seçiminin püf noktaları konusunda bilgiler verecek.Tahsin Aksu danışmanlığı, Ebranur Özdemir editörlüğünde gerçekleştirilen program tercih döneminde her cumartesi-Pazar 12:05’te TV100 ekranlarında.

05 AĞU 2021

Kariyer Testi ile mesleğinizi seçin

1 milyon kişi, Kariyer Testi ile mesleğini bulduÜsküdar Üniversitesi, YKS’nin en önemli aşamalarından biri olan tercih döneminde adaylara önemli bir hizmet sunuyor. Üniversite tarafından 2015’ten bu yana uygulanan Kariyer Testi, meslek seçiminde kararsız olan adaylar için önemli bir yol gösterici oluyor.Yaklaşık 1 milyon kişiye kılavuz olduKariyer Testi sayesinde adaylar ilgi, yetenek ve kişilik özelliklerine uygun meslekleri görme şansına sahip olabiliyor. Bugüne kadar kariyer testini yaklaşık 1 milyon aday çözerek kariyerine yön verdi.Kariyer Testi, başarılı olunabilecek alanları belirliyorBu test ile kararsız olanlar kendi yetenek ve ilgileri doğrultusunda başarılı olabileceği alanları belirleyebilirken, mesleğiyle ilgili karar vermiş olanlar da o mesleğin kendine ne kadar uygun olup olmadığını test etmiş oluyor.Kariyer Testi nedir?Eğitim Kurumları ve Rehberlik Hizmetleri Yöneticisi Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş: “Holland Meslek Tercihi Puanlama Cetveli olarak da bilinen Kariyer Testi, 90 sorudan oluşuyor. Adayların sorulara verdiği ‘hoşlanırım’ ya da ‘hoşlanmam’ yanıtı adayların kişilik tipini ortaya çıkarıyor. ‘Gerçekçi’, ‘Araştırıcı’, ‘Artistik’, ‘Sosyal’, ‘Girişimci’ ve ‘Geleneksel’ olarak belirlenen tiplerin belirgin özelliklerinin öne çıktığı Kariyer Testinde bu tiplere uygun etkinlikler ve tipik meslekler anlatılıyor.” dedi.Tercih danışmanları yol gösteriyorÜsküdar Üniversitesi, her yıl olduğu gibi bu yıl da aday öğrencilere, aldıkları puanlara göre, doğru bölümleri tercih etmeleri için uzman rehberler eşliğinde hizmet veriyor. 30 Temmuz-13 Ağustos 2021 tarihleri arasında tercih tanıtım günleri kapsamında adaylar merak ettikleri her şeyi uzmanlardan öğrenebilecek.Tercih uzmanları yardımcı oluyorAdaylar, kariyer danışmanı Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş önderliğinde, eğitim uzmanı Ertuğrul Tut ve beraberindeki rehber uzmanlar ile tercihlerini yapabiliyor. Adaylar öte yandan sunulan tercih robotu hizmetiyle de başarı sırasına göre yine tercih danışmanları ile tercih listesi oluşturabiliyor.Güçlü akademik kadro ile bir arada olma imkanıÜsküdar Üniversitesi’nin yerleşkelerini ziyaret eden adaylar, aralarında Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Sevil Atasoy, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Prof. Dr. Haydar Sur, Prof. Dr. Muhsin Konuk ve Prof. Dr. Sinan Canan’ın da bulunduğu önemli isimlerle bir araya gelme fırsatı da buluyor.Hem yüz yüze hem çevrimiçi görüşme imkânıPandemi sürecinde öğrencilerini fi-jital eğitim anlayışıyla tanıştıran Üsküdar Üniversitesi pandemi tedbirleri kapsamında özellikle de şehir dışında olan adaylar için bu yıl yüz yüze tanıtımın yanı sıra online tercih danışma hizmetleri de veriliyor. Üsküdar Üniversitesi çevrimiçi iletişim merkezi, farklı kanallarla adaylara yol gösteriyor. Adaylar, her zaman her yerden ulaşabilecekleri bu merkezde çevrimiçi görüşme, canlı destek, çağrı merkezi, WhatsApp hattı, bilgi formu ve sosyal medya gibi pek çok kanaldan bilgiye ulaşabiliyor.360° Sanal Tur ile tek tıkla Üsküdar’ı keşfet!Üsküdar Üniversitesini ziyaret etme imkânı bulamayan öğrenci adayları için sanal tur ile üniversitede kısa bir sanal tur da yapılabiliyor. Adaylar üniversitenin tüm alt yapısını uzaktan görebilme olanağı buluyor.Adayları yine “Sarı Tişörtlüler” karşılıyorÜsküdar Üniversitesini ziyaret eden adaylara, bu yıl da üniversitenin öğrencileri karşılıyor. Nam-ı diğer “Sarı tişörtlü”ler, üniversitenin bölümlerini adaylara gezdirerek merak ettikleri her konuda kendilerini bilgilendiriyor.Kariyer testine aşağıdaki linkten ulaşılabiliyor:https://uskudar.edu.tr/tr/kariyer-testi

03 AĞU 2021

Dünyanın önde gelen nörogörüntüleme laboratuvarı ile çalışacak…

Dr. Öğr. Üyesi Çebi burs kapsamında Haziran ve Temmuz aylarında Fransa’nın Bordeaux Üniversitesi’ne bağlı Nörodejeneratif Hastalıklar Enstitüsü Nörofonksiyonel Görüntüleme Grubu (GIN-IMN) laboratuvarında misafir araştırmacı olarak görev aldı.Laboratuvar sorumlusu Prof. Dr. Michel Thiebaut de Schotten’in davetiyle, dünyanın önde gelen nörogörüntüleme laboratuvarlarından biri olan GIN-IMN’yi ziyaret eden Dr. Çebi, burada fonksiyonel bellek ağlarının inme hastalarındaki yapısal bağlantısallık bozukluklarını incelemek üzere yeni bir çalışma başlattı.Türkiye ile Fransa arasındaki akademik iş birliğini artırma amaçlı yapılan bu ziyaret ile ileriye yönelik yeni ortak çalışmaların da ilk önemli adımı atılmış oldu.

30 TEM 2021

Tercih Buluşmaları Üsküdar’da başladı

Davranış bilimleri ve sağlık alanında Türkiye’nin ilk tematik üniversitesi olan Üsküdar Üniversitesi,  bir sınav maratonunu geride bırakan, tercih aşamasına gelen öğrenci adayları ve ailelerine kapılarını açtı. Üsküdar Üniversitesi, her yıl olduğu gibi bu yıl da aday öğrencilere, aldıkları puanlara göre, doğru bölümleri tercih etmeleri için uzman rehberler eşliğinde hizmet veriyor. 30 Temmuz-13 Ağustos 2021 tarihleri arasında tercih tanıtım günleri kapsamında adaylar merak ettikleri her şeyi uzmanlardan öğrenebilecek.Hem yüz yüze hem çevrimiçi görüşme imkânıPandemi sürecinde öğrencilerini fi-jital eğitim anlayışıyla tanıştıran Üsküdar Üniversitesi pandemi tedbirleri kapsamında özellikle de şehir dışında olan adaylar için bu yıl yüz yüze tanıtımın yanı sıra online tercih danışma hizmetleri de veriliyor. Üsküdar Üniversitesi çevrimiçi iletişim merkezi, farklı kanallarla adaylara yol gösteriyor. Adaylar, her zaman her yerden ulaşabilecekleri bu merkezde çevrimiçi görüşme, canlı destek, çağrı merkezi, WhatsApp hattı, bilgi formu ve sosyal medya gibi pek çok kanaldan bilgiye ulaşabiliyor.360° Sanal Tur ile tek tıkla Üsküdar’ı keşfet!Üsküdar Üniversitesini ziyaret etme imkânı bulamayan öğrenci adayları için sanal tur ile üniversitede kısa bir sanal tur da yapılabiliyor. Adaylar üniversitenin tüm alt yapısını uzaktan görebilme olanağı buluyor.YÖK sanal fuarında adaylarla buluşuyoruzÜsküdar Üniversitesi öte yandan Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen ve Türkiye’nin yükseköğretim kurumlarının yer aldığı en kapsamlı sanal fuar niteliği taşıyan Study in Turkey YÖK Sanal Fuarı 2021’de de yer alıyor. "Üniversiteni Keşfet YÖK Sanal Fuarı 2021" adıyla düzenlenecek olan fuar, dört gün boyunca 09:00-17:00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek. Dev Kız Kulesi bu kez EKET Fuarı’ndaÜsküdar Üniversitesi, adayları bu yıl EKET Fuarı’nda da yalnız bırakmıyor. Üniversite ve bölüm tercihlerinde adaya kılavuz olan bu fuarda Üsküdar’ın uzman kadrosu adaylarla bir araya gelecek. Hem akademisyenler hem de tercih danışmanları 3 gün boyunca fuara katılacak adaylara bölüm ve programlar hakkında bilgi verecek. Adaylar yüz yüze tercih danışmanlarıyla bir araya gelme fırsatı yakalayacak. Adaylar bu yıl da fuar alanına taşınan dev Kız Kulesi’nin etrafında buluşacak.Hayat Tercihtir fuar alanında adaylarla buluşuyorFuar kapsamında Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş ve Şaban Özdemir “Hayat Tercihtir” buluşmaları ile İstanbul Kongre Merkezi fuar alanında aday öğrencilerle bir araya gelecek. Tözeniş ve Özdemir, adayların merak ettiği tüm soruları yüz yüze cevaplayacak.“Hayat Tercihtir” hafta sonu TV100 ekranlarındaTercih dönemi boyunca her cumartesi ve pazar günü TV 100 ekranlarından yayınlanan, sunuculuğunu gazeteci Şaban Özdemir’in yaptığı, Eğitim Uzmanı Psk. Dan. Ece Tözeniş’in daimi konuk olduğu “Hayat Tercihtir” programı, adaylara meslek ve üniversite seçimi konusunda kılavuzluk yapıyor. Ebranur Özdemir editörlüğünde gerçekleştirilen programda üniversite adaylarına tercih dönemiyle ilgili bilgi veriyor.“Üsküdar’a Gelirken”  ÜÜ TV’deAdaylara destek ÜÜ TV’den de sürdürülüyor. Ali Çakmak moderatörlüğünde hafta içi her gün ÜÜ TV’den canlı gerçekleştirilen programlarda bölüm, program ve üniversitenin sunduğu olanaklar akademisyen ve uzman isimlerin katılımıyla anlatılıyor.Adayları yine “Sarı Tişörtlüler” karşılıyorÜsküdar Üniversitesini ziyaret eden adaylara, bu yıl da üniversitenin öğrencileri karşılıyor. Nam-ı diğer “Sarı tişörtlü”ler, üniversitenin bölümlerini adaylara gezdirerek merak ettikleri her konuda kendilerini bilgilendiriyor.“Kariyer Testi” ile mesleğini belirleÜsküdar Üniversitesi, seçeceği meslek konusunda kararsız kalan adaylara kariyer testi imkânı da sunuyor. “Holland Meslek Tercihi Puanlama Cetveli” olarak da bilinen Kariyer Testi, 90 sorudan oluşuyor. Adayların sorulara verdiği “hoşlanırım” ya da “hoşlanmam” yanıtı adayların kişilik tipini ortaya çıkarıyor. “Gerçekçi”, “Araştırıcı”, “Artistik”, “Sosyal”, “Girişimci” ve “Geleneksel” olarak belirlenen tiplerin belirgin özelliklerinin öne çıktığı Kariyer Testi’nde bu tiplere uygun etkinlikler ve tipik meslekler anlatılıyor.Kariyer Testi, seçeceği meslekle ilgili karar vermekte zorlanan adaylara ilgi duydukları alan konusunda yardımcı olmayı amaçlıyor.Tercih uzmanlarıyla tercih…Adaylar, kariyer danışmanı Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş önderliğinde, eğitim uzmanı Ertuğrul Tut ve beraberindeki rehber uzmanlar ile tercihlerini yapabilecek. Adaylar öte yandan sunulan tercih robotu hizmetiyle de başarı sırasına göre yine tercih danışmanları ile tercih listesi oluşturabilecek.Güçlü akademik kadro ile bir arada olma imkanıÜsküdar Üniversitesi’nin yerleşkelerini ziyaret eden adaylar, aralarında Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Sevil Atasoy, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Prof. Dr. Haydar Sur, Prof. Dr. Muhsin Konuk ve Prof. Dr. Sinan Canan’ın da bulunduğu önemli isimlerle bir araya gelme fırsatı da buluyor.

29 TEM 2021

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Ciddi empati erozyonu var…”

“Çevresel sorunlar, adalet-menfaat terazisinin bozulmasıyla ilgili”Üsküdar Üniversitesi İnsan Hakları Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (İHAMER) ile Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) tarafından düzenlenen ‘Gelecek Nesiller Açısından Çevre Hakkı’ Paneli, pandemi tedbirleri nedeniyle çevrimiçi gerçekleştirildi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “İnsanın sağlıklı bir ekosistemde yaşama hakkı var”Panelin moderatörlüğünü yapan İnsan Hakları Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (İHAMER) Müdürü, Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, günümüzde tüm dünyayı etkileyecek boyutlara ulaşabilen ve küresel bir nitelik taşıyan çevre sorunlarının doğal sonucu olarak bozulan ekolojik dengenin, insan ve diğer canlıların yaşamlarını çok ciddi boyutlarda tehdit ettiğini söyledi. Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Oysa sağlıklı bir ekosistemde yaşama hakkının aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 100’den fazla devlet tarafından anayasal ya da hukuksal olarak bir hak olarak tanımlandığını söyleyebiliriz. Çevre hakkı, bütünün içinde en temel insan hakkı olan yaşam hakkının, insan olmanın bir uzantısı ve insanın maddi - manevi varlığının geliştirme hakkı ile de yakından bağlantılıdır.” dedi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Çevre sorunları ancak dayanışma ile çözülebilir”Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Çevre sorunları ile etkilerinin özellikle günümüzde artması neticesinde yeni düzenlenmiş ve çerçevesi genişletilmiş bir hak olan çevre hakkı ve daha yaşanılır bir dünya için tüm insan toplulukları hep beraber dayanışarak elimizden geleni yapmamız gerektiğini artık günümüzde artan çevre sorunları bağlamında çok iyi anlıyoruz. Çünkü çevre sorunları ancak tüm insanlar yanyana geldiği ve dayanıştığı takdirde çözülebilir. Diğer türlü tek tek insanların veya ülkelerin bu büyüklükteki sorunun üstesinden gelme imkanları maalesef yoktur. Çevre hakkı, bugünkü nesilleri olduğu kadar hatta daha fazla gelecek kuşakları ilgilendiriyor. Bu nedenle çevre hakkının yararlanıcıları arasında gelecek nesiller de önemli bir yere sahiptir.” diye konuştu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Küresel İyi Oluş Manifestosu’nda çevresel tahribata yer verdik”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan ise Üsküdar Üniversitesi olarak pandemi sonrası için “Küresel İyi Oluş Manifestosu” yayınladıklarını söyledi. Manifestoyu İngilizce’ye çevirip dünyada 500’ün üzerinde üniversiteye resmi olarak gönderdiklerini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Manifesto neticesinde olumlu dönüşler de aldık. Manifestoda işlediğimiz konulardan birisinde de insanın aç gözlüğü neticesinde doğaya ve çevreye verdiği tahribattan, doğanın insanlıktan intikam almakta olduğundan bahsettik. Manifestoda geleceğimizin ve güzel mavi gezegenimizin daha barışçıl, daha sürdürülebilir, daha adil ve yaşanılabilir olması gerektiğinin altını çizdik. Mavi gezegenimiz ciddi şekilde sinyaller veriyor. İnsanlar evden çıkmadığında ozondaki delik bile küçülmüştü.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “İnsan doğaya hoyratça davranan bir misafir”İnsanın doğanın bir ürünü değil, doğaya hoyratça davranan bencil bir misafir olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “İnsan çevreye zulüm ediyor. Çevre ile insanın rekabetinin kapısını açan da maalesef İngiliz Felsefeci Francis Bacon’dur. Bacon, ‘doğayla insan rekabet halindedir, doğanın üzerine gidelim, bu çevreyi yok etmek değildir, insan üstün varlıktır ve çevreye hâkim olma hakkımız var’ diyerek çevre ile ilgili gelenekleri alt üst etmiş. Kızılderililerden ve dini öğretilerden duyduğumuz ‘doğaya saygı’ öğretilerinin de üstün insanın ortaya çıkmasını engellediğini ifade ederek rekabeti teşvik etti. Son derece insan merkezli bir yaşam felsefesi sorunu oluşturdu. İnsan merkezli yaşam felsefesi, doğayı tahribata uğrattı.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Doğayı yok ederek aslında torunlarımıza zarar veriyoruz”“Doğa, orta ve uzun vadede bizim hayat parçamızdır.” diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sözlerine şöyle devam etti:“Belki şu anda fark etmeyeceğiz ama doğayı yok ettiğimiz zaman aslında çocuklarımıza ve torunlarımıza zarar vermiş olacağız. Bilim, tahmin edilebilirlik öğretisidir. Bilim, tahmin edilebilirliği ortaya çıkaracak. Politika belirleyenler de buna göre sorumluluklarını alacaklar. Ancak politika belirleyenler ‘bir sonraki seçimi nasıl kazanırım?’ diye düşünüyor. Küresel olarak ‘orta ve uzun vadeli sonuçlar beni ilgilendirmez’ diye düşünen bir siyasi dinamik var. Bu dinamik nedeniyle bir doyumsuzluk, rekabet, yarışmacılık ve acımasızlık var. Adalet kalmadı, doğayla ilişkimiz adil değil. Kendimizle, sosyal çevre ve aile ile ilişkimiz de adil değil. Doğanın, hayvanların ve insanların da hakları var. Güçlü olanın zayıf olanı ezme felsefesi bütün bu hakları yok ediyor. Çevreciliğin en büyük düşmanı aslında bu zihinsel dönüşümdür.”Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Adalet-menfaat terazisi bozuldu”Prof. Dr. Nevzat Tarhan, ‘Doğaya karşı saldırgan politikamızı göz önüne almamız ve 50-100 yıl sonrasını öngören çalışmalar yapmamız gerekiyor.’ dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü:“Doğada afetlerin ve sellerin artması, küresel ısınmanın ve iklim değişikliklerinin ön plana çıkması dünyadaki adalet ve menfaat terazisinin dengelerinin bozulması ile ilgilidir. Menfaat terazisi ağır bastığı zaman adalet bozuluyor. Çünkü güçlü olan daha çok alan kazanıyor, narsist olan daha çok kendi alanını büyütüyor. Narsist hücre ile narsist insan birbirine çok benzer. Narsist hücre, kanser hücresidir. Kanser hücresinde sorumsuzluk, sınırsızlık ve büyüme arzusu vardır. Büyüme arzusu ile yanındaki hücreleri yutarak devamlı çoğalmak ister. Kendi içine gelen damarlara özel hormon salgılatıp damarları genişletir, daha çok oksijen ve glikoz tüketir. 3 mm’yi geçen bir kanser dokusu, ölçülebildiği için erken teşhiste kullanılabiliyor. İnsan da şu anda doğayı acımasızca kullanıyor. Şu anda ciddi bir empati erozyonu var. İnsanoğlu hiç ötekini düşünmüyor, sadece kendi çıkarını düşünüyor. Böyle bir insan tipi ortaya çıktı.”Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Doğadaki canlılarla empati kurulmalı”Covid-19 pandemisinden sonra dünyanın narsisizm pandemisine doğru ilerlediğine dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bencilliğin olduğu yerde de huzur olmaz. Şu anda tüketim çılgınlığı ve bencillik, bu çağın hastalığıdır. Bu ikisi de doğaya zarar veriyor. İkisinin arkasında da zihinsel dönüşüm, yanlış yaşam felsefesi var. İnsan psikolojisi ile ilgilenen biri olarak çevrenin bu boyutunu önemsememiz gerektiğini düşünüyorum. Zihinsel dönüşüm olumlu yönde düzelmezse küresel olarak söylenenleri kimse sahiplenmeyecek. Önce zihinsel, sonra sosyal ardından ekonomik ve siyasal dönüşüm geliyor. Çevre hakkını konuşurken muhakkak doğadaki diğer canlılara da empati yapabilmemiz gerekiyor. Bu konuda çevre kültürü ve bilinci oluşturmamız gerektiğini özellikle vurgulamakta fayda var.” diyerek sözlerini tamamladı.TİHEK İkinci Başkanı Alişan Tiryaki: “Çevresel değerlere sahip çıkmak ahlaki bir ödev”Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) İkinci Başkanı Alişan Tiryaki, çevreye sahip çıkmanın önemine işaret ederek 1983 yılında yürürlüğe giren Çevre Kanunu’nun uygulamasında ortaya çıkan eksikliklere değindi. Alişan Tiryaki, “Gelecek nesiller adına çevresel değerlere sahip çıkılması ahlaki bir ödev olmanın yanı sıra insanlığın ortak mirası olması sebebiyle küresel düzeyde bir dayanışmaya ihtiyaç var.” dedi.Prof. Dr. İbrahim Özdemir: “Gelecek nesillere karşı sorumluluklarımız var”Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir ise gelecek nesiller açısından çevre hakları çerçevesinde değerlendirmelerde bulundu. “Çevre Hakkı Bağlamında Gelecek Nesiller Önünde Ahlaki Sorumluluğumuz Var mı?” başlıklı konuşmasında Özdemir, çevre sorunlarının sosyolojik, psikolojik, teolojik bir çok boyutu olduğunu belirterek çevreyle ilgili bütün kanunlar ve bütün kurumların çevreci hareketin hükümetlere karşı politikaların eleştirisiyle oluştuğunu ifade etti. Özdemir, müsilaj başta olmak üzere çevre kirliliğine değinerek asıl sorunun gelecek nesillere bırakacak bir çevre olup olmadığını belirterek “Burada soru şu: Bizim çocuklarımız 2050’de 2060’ta 2070’te bizi nasıl hatırlayacak ve nasıl anacak? Bizi minnetle mi, şükranla mı anacaklar? ‘Dedelerime çok teşekkür ediyorum. İçinde balıkların olduğu tertemiz denizler nehirler göller ormanlar bıraktı’ diyebilecekler mi yoksa çocuklarımız hava kirliliğinden dolayı maskeyle mi gezecekler? Çocuklarımız şu anda bile derelerden su içemez hale geldi. Onun için bizim bir karar vermemiz lazım. Bu ahlaki bir karar. Bizim gelecek nesillere karşı sorumluluklarımız var. Onlara temiz bir hava, su , deniz ve nehir bırakma gibi bir sorumluluğumuz var.” diye konuştu.Öğr. Gör. Orse Demirel: “Çevre hakkı demokrasi ve katılımla hayata geçen bir dayanışma hakkıdır”Üsküdar Üniversitesi Sosyal Güvenlik Bölüm Başkanı Öğr. Gör. Orse Demirel, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Çevre Hakkı” başlıklı sunumunda çevre hakkının insan hakları kavramı içerisinde kurumsallık kazanan bir hak olduğunu söyledi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin çevre hakkı yaklaşımından örnekler sunan Demirel, “Çevre hakkı demokrasi ve katılımla hayata geçen bir dayanışma hakkıdır. Doğayı ve onunla beraber tüm insanlığı yok etme pahasına gerçekleşen sınırsız büyüme ve tüğketim felsefesi yerini çevreyi kalkınmanın hem kaynağı hem de sınırı olarak gören bir kültür ve anlayışa bıraktığında demokrasi bilincinin ve çevre hakkının temelleneceği zemin de oluşmuş olacaktır.” dedi.Öğr. Gör. İnci Karakaş: “Çevreye verilen zarar aynı zamanda insan haklarına karşı işlenmiş bir suçtur”Üsküdar Üniversitesi Çevre Sağlığı Program Başkanı Öğr. Gör. İnci Karakaş ise “Çevre ve İnsan Hakları İlişkisi” başlıklı sunumunda çevre bilinci, çevre bilincinin oluşması için yapılması gerekenler, çevre kirliliği, çevre ve insan hakları ilişkisi bağlamında değerlendirmelerde bulundu. Karakaş, “Çevreye verilen her zarar aynı zamanda insan haklarına karşı işlenmiş bir suçtur. Bu nedenle çevre kirliliğinin minimize edilmesi, toplumsal bir sorumluluğun yanı sıra insan haklarının güvence altına alınabilmesi için gerekli olan yasal bir zorunluluk haline gelmelidir.” dedi.Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencisi Sibel Yıldırım ise çevre aktivisti olarak çeşitli sosyal sorumluluk çalışmalarında görev aldığını belirterek yer aldığı çalışmalardan bahsetti. Panel, ÜÜ Youtube resmi hesabından canlı olarak da yayımlandı.

16 TEM 2021

Adaylara yol gösterecek “Hayat Tercihtir” TV100’de başlıyor

Üsküdar Üniversitesi akademik kadrosunun desteğiyle hazırlanan ve üniversite adaylarına meslek seçimi ve doğru tercihler konusunda yol gösterecek olan “Hayat Tercihtir” programı, Pazar günleri saat 12:05’te TV 100 ekranlarında izleyicisiyle buluşacak. Gazeteci Şaban Özdemir’in moderatörlüğünde gerçekleşecek programda Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş, alanında uzman akademisyenleri ağırlayacak.İlk program 18 Temmuz Pazar yayınlanacakÇekimleri Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kütüphanesi’nde gerçekleştirilen “Hayat Tercihtir” programı, 18 Temmuz 2021 Pazar günü saat 12:05’te ilk bölümüyle TV 100’de yayınlanacak.Her bölümde iki uzman akademisyenin ağırlanacağı programın ilk konukları, Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Bağımlılık ve Adli Bilimler Ensititüsü Müdürü Prof. Dr. Sevil Atasoy ve Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur olacak.Prof. Dr. Sevil Atasoy, adli bilimlerde kariyer planlamayı anlatacakUzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş, programın ilk yarısında Prof. Dr. Sevil Atasoy ile Üsküdar Üniversitesi fırsatları ve adli bilimlerde kariyer planlama, doğru tercih ve meslek seçiminin püf noktalarını ele alacak.Prof. Dr. Haydar Sur, tıp eğitimiyle ilgili bilgi verecekProgramın diğer yarısında ise Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş, Prof. Dr. Haydar Sur ile Üsküdar’da tıp eğitimi, tıp fakültesi fırsatları, doğru tercih ve meslek seçiminin püf noktaları konusunda adaylara bilgi verecek.Tercih dönemi boyunca adaylara tercihlere dair püf noklarınının anlatılacağı programın sonraki bölümlerinde Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Sinan Canan, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Prof. Dr. Muhsin Konuk, Prof. Dr. Mehmet Zelka da paylaşımlarda bulunacak.

16 TEM 2021

Yas ve Zafer İkileminde 15 Temmuz Darbesi Paneli Düzenlendi

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Darbelerin toplumda ciddi travma etkileri vardır”15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe girişiminin yıldönümü dolayısıyla Yas ve Zafer İkileminde 15 Temmuz Paneli gerçekleştirildi. Pandemi önlemleri kapsamında çevrimiçi olarak gerçekleştirilen panelde 15 Temmuz darbe girişimi yas ve zafer açılarından değerlendirildi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “15 Temmuz’un birçok boyutu var”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 15 Temmuz’un tarihimizde üzerinde soru işaretlerinin çok fazla olduğu bir kalkışma olarak düşünüleceğini ve konuşulacağını belirterek “Bunu değerlendirirken muhakkak tek boyuttan değerlendirmemek gerekiyor. Bireysel boyut var, toplum psikolojisi boyutu var, askeri hiyerarşinin içindeki boyutu var. Diğer taraftan da siyasi yapıyla ilgili boyutu var. Bütün bu boyutları ayrı ayrı ele almak gerekir.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Bireyin hayatındaki en büyük travma ihanettir”Geçmiş yaşanan travmaların böyle bir darbedeki rolüne de bakılması ve bunun bilinmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çözülmemiş yasların bu darbedeki rolü nedir? Bu darbeye bu açıdan bakmak istiyorum. Nasıl ki bireyin hayatında travmalar vardır. Bireyin hayatındaki en büyük travma ihanettir. Travma ölçeğine göre ikinci sırada eşin ölümü geliyor. Birinci sırada eşinin ihaneti geliyor. İhanet ölümünden daha çok insanı sarsıyor. İhanet insanı en çok travmatize eden bir olay. Darbeler de asında birer ihanet olaylarıdır. Toplumda ciddi travma etkileri vardır ve travma sonuçları vardır.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Askeri darbelerin hepsi birer sosyal travmadır”Cumhuriyet döneminden itibaren darbelerden örnekler veren Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 27 Mayıs darbesiyle birçok kazanımının alt üst olduğunu belirterek “Askeri darbelerin hepsi birer travma. Sosyal travma. Askeri travmadır hepsi. Bu travmada 27 Mayıs kurbanı bir nesil oluyor. İkinci büyük travma 12 Eylül. 12 Eylül’de de komünist ihtilal olacak iddiasıyla yapılan bir travma. Bu travmanın da kurbanları oluştu. Ne oldu? 17 yaşındaki çocuğun yaşı büyütülüp idam edildi. Bu dönemde 50’ye yakın kişi idam edildi. Bunların birçoğu da bir soldan bir sağdan diye idam edildi. Kenan Evren itiraf etti. Burada da travma kurbanları oluştu. İlkinde demokrat kesim incindi, ikincisinde sosyalist kesim incindi. Kurbanlar ortaya çıktı. Travma kurbanı oluşturan üçüncü darbe de postmodern darbe diye de adlandırılan 28 Şubat darbesi oldu. 28 Şubat’ta silahlı kuvvetlerden uzaklaştırılan 1500 kişi YAŞ kararıyla ayrıldı. 10 bin üzerindeki kişi de ayrılmak zorunda bırakıldı. Aynı şekilde bu kılık kıyafete yansıdı. Üniversite eğitimi alamayanlar oldu. Bunlar da o dönemin darbe kurbanları oldu. Bütün bu kurbanlar oluşmuşken 15 Temmuz’da darbe girişimi oldu.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “15 Temmuz’da sıklet merkezleri değişti”15 Temmuz darbe girişiminin toplumun desteğiyle önlenmesinde toplumda travma sonrası bir birikim oluşmasının etkisi olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Sıklet merkezleri değişmişti. Sıklet merkezleri daha önceki darbelerde TRT ve Ankara Radyosu’ydu. Buraları işgal ettiğinde tüm yayınlar durduruluyordu. Burada sıklet merkezi sosyal medyaydı, iletişim alanlarıydı. Darbe yapacaklar bunları kontrol edemedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan sosyal medya aracılığıyla ulaştı ve sıklet merkezleri yer değiştirdiği için darbe bu şekilde sonuçlandı.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Dindar STK’lar siyasileşmemeli, ticarileşmemeli, dünyevileşmemeli”15 Temmuz darbe girişimini gerçekleştirmek isteyen FETÖ yapılanmasının kendi kitlelerini nasıl etkilediğini de belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Sormayan, düşünmeyen ve itaat eden bir grup ortaya çıkıyor. FETÖ’de de böyle bir masum imamlık anlayışı var. 15 Temmuz’un en büyük öğretisi bu oldu. Cemaatle cemaatçilik karıştırılmamalıdır. Cemaatler dini STK’lardır. Dindar STK’lar siyasileşmemeli, ticarileşmemeli, dünyevileşmemeli. Sen din gibi yüksek bir konu iddiasıyla yola çıkıyorsun. Dini göstererek dünyayı satın alamazsın, ticaret yapamazsın ve dini göstererek siyaset toplayamazsın.” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Bizim kültürümüzde zafer kültürü var”Kolektif bilinçte seçilmiş kimlik kavramının olduğunu kaydeden Tarhan, “Nasıl bir insanın kendi bilinci var, bir de bilinç altı varsa aslında çözülmemiş travmaları vardır. O çözülmemiş travmaların kişinin bugünkü davranışlarının ve komplekslerinin sebebidir aslında. İnsan hayatında tutunabilmek için bir şeyi seçer. Osmanlı seçilmiş kimlik olarak İstanbul’un fethini seçti. Osmanlı’nın büyük devlet olmasında İstanbul’un fethi onun oluşturduğu seçilmiş zafer duygusu Osmanlı’nın büyümesinde büyük rolü vardı. Cumhuriyet kurtuluş savaşını seçti. Bu doğru bir seçimdi. Onun üzerine Cumhuriyet inşa edildi. Şu andaki 15 Temmuz ise seçilmiş kimlik olarak seçilmiş bir acı ve lanet okuma olarak seçiyoruz ama bu bizim kültürümüzde yok. Bizim kültürümüzde zafer kültürü var. 15 Temmuz’a Demokrasi Bayramı dedik. Milletin demokrasiye karşı bilinç göstermesi gibi sunmamız lazım.” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “15 Temmuz darbe girişimi, diğer darbelerden farklıydı”Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Türkiye’nin geçmişinde pek çok darbe olduğunu hatırlatarak 15 Temmuz darbe girişimin daha önceki darbelerden farklı olduğunu kaydetti. Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, çok ağır şiddetin kullanıldığı, ordunun hava kuvvetlerinin yoğun bir biçimde darbe sisteminin içerisinde yer aldığı ve halkın da ilk defa sokaklara dökülerek kendi ordusunun içindeki bir grupla karşı karşıya geldiği özel bir darbe girişimi olduğunu ifade etti.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “15 Temmuz Türkiye toplumu açısından travmatik bir olaydır”Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “15 Temmuz darbe girişimi, doğal olarak çok ağır bir şiddetin ve ağır bir ordu kalkışması olarak da değerlendirilebileceği için Türkiye toplumu açısından çok travmatik de bir olaydır. Travmalar beraberinde yasları da getirdiği için bugün ikisini birden değerlendireceğiz. Çünkü sadece 250’ye yakın insanın hayatını kaybetmesi açısından bakmıyoruz olaya. Aynı zamanda kaybedilen başka şeyler de var. Mesela orduya duyulan güven. Yapılan bütün araştırmalarda silahlı kuvvetler bütün bu darbe girişimlerine rağmen Türk halkının en çok güvendiği kurum olarak ortaya çıkardı. Türk askerinin Türk insanına silah çekebileceği hiç hayal edilmemişti. İlk defa halkın üzerine ateş açan bir orduyla karşı karşıya kaldık ve bu ilk defa naklen yayınlandı. Bütün Türkiye’nin izlediği bir süreç içerisinde gerçekleşti. Çünkü ilk defa sosyal medyanın olduğu bir ortamda yaşıyoruz. Bütün olayları herkes oradan izledi. Travma toplumun en ücra köşelerine kadar gitti.” diye konuştu.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Silahlı kuvvetlerin ve adalet mekanizmasının objektif düzenlenmesi önemli”Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Bizden onlardan gibi ayrımların çok da fazla işe yaramadığını, bizden zannettiğiniz kişilerin tam tersine dönüştürülebileceğini görüyoruz. 15 Temmuz darbesi aslında iktidarın bizden dediği insanlar tarafından gerçekleştirildi. Bunu da göz ardı etmek de lazım. Onun için kimin kimden olduğunu tespit etmek mümkün olmayabiliyor. Bu anlamda mümkün olduğu kadar silahlı kuvvetlerin, adalet mekanizmasının objektif, herhangi bir tarafa yakın olmadan düzenlenmesi şekillendirilmesi çok önemli.” diye konuştu.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “15 Temmuz’dan ders alınmalı, travma ve yas aşılmalıdır”Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, 15 Temmuz sürecinde çok ağır bedel ödediğini belirterek 15 Temmuz’dan ders alınarak objektif bir devlet yapısı üretilmesi gerektiğini kaydetti. Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Türkiye Cumhuriyeti’nin kimliği bir zafer öyküsü üzerine kurulmuştur. İstiklal harbinin kazanılmasından sonra Lozan’la simgeleşmiştir. Ondan sonra Montrö ile simgeleşmiştir. Türkiye adım adım ikinci dünya savaşına kadar olan dönemde Türkiye Cumhuriyeti devletinin sınırlarını adım adım tahkim etmiştir.” dedi. Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, travma üzerine kurulmuş hiçbir devlet hikayesi, toplum hikayesi, milli ve ulusal kimlik hikayesinin kalıcı olarak sürdürülemeyeceğini belirterek travma ve yasın aşılması ve bitirilmesi gereken şeyler olduğunun altını çizdi.Program, Üsküdar Üniversitesi resmi Youtube kanalı üzerinden de canlı olarak yayınlandı. Üsküdar Üniversitesi’nde 15 Temmuz darbe girişiminin yıldönümünde çeşitli etkinlikler de düzenlendi.

05 TEM 2021

Gölge pandemi sosyal problemleri işaret ediyor

İlk olarak Birleşmiş Milletler Kadın Birimi tarafından ‘pandemiye bağlı ekonomik ve sosyal problemler sebebiyle artan aile içi şiddet’ şeklinde tanımlanan “gölge pandemi” kavramı, UNICEF tarafından kapsamı genişletilerek kullanılmaya devam ediyor. Pandemi sonrasında küresel düzeyde şiddet olgusunun artış gösterdiğine dikkat çeken uzmanlar, bu durumdan da özellikle kadın ve çocukların etkilendiğini vurguluyor. Uzmanlar gölge pandemi kavramının sosyal problemleri işaret ettiğini ve tam anlamıyla kontrol altına alınsa bile sosyal hayatımızdaki etkisinin uzun yıllar sürebileceğini ifade ediyor.Gölge pandemi teriminin anlamı genişletildiGölge pandemi teriminin ilk olarak geçen yıl Birleşmiş Milletler’in aile içi şiddet konusuna dikkat çekmek için kullanıldığını belirten Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, “Birleşmiş Milletler Kadın Birimi, pandemiye bağlı ekonomik ve sosyal problemler sebebiyle artan aile içi şiddeti gölge pandemi (shadow pandemic) terimi ile açıkladı. Yakın zamanda ise UNICEF gölge pandemi teriminin anlamını daha da genişleterek terimi çocuk ve gençlerin sosyo - duygusal kayıplarını ifade etmek için yeniden kullandı. Terim bugün itibariyle pandeminin sebep olduğu sosyal problemleri dile getirmek için kullanımı yaygınlaşacak bir söz öbeği olarak karşımıza çıkıyor.” dedi.Pandemi sonrası şiddet artış gösterdiBilimsel araştırmaların pandemi sonrasında küresel düzeyde şiddet olgusunun artış gösterdiğine, bu durumdan da özellikle kadın ve çocukların etkilendiğine dikkati çektiğini ifade eden Öztürk, “Pandemi sürecinde dünya genelinde çok sayıda kadının işini kaybetmesi ya da sosyal medya kullanımının artmasına bağlı olarak internet ortamında özelllikle kız çocuklarının maruz kaldığı siber suçlar da şiddetin bir parçasıdır. Bunların tümü pandeminin nüfus ettiği sorunlu alanlardır.” diye konuştu.Pandemi etkisini göstermeye devam edecekDr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, ‘Covid-19 salgınında artık ikinci yılın içindeyken toplum olarak pandeminin yalnızca sağlık boyutuyla ilgilenmiyoruz.’ diyerek sözlerine şöyle devam etti:“Aşı çalışmaları, yatak kapasiteleri, iyileşen hasta sayısı gibi tıbbi konular kadar meselenin toplumsal ve ekonomik boyutları da fazlasıyla gündelik hayatın merkezinde yer alıyor. En iyi senaryo ile tüm dünyada aşılama çalışmaları büyük bir hızla tamamlansa bile salgının yol açtığı tahribatlar aile hayatından, okul hayatına, ekonomik düzenden, toplum ruh sağlığına kadar etkisini en az birkaç yıl boyunca daha göstermeye devam edecek gibi görünüyor. Bu durumu pandemi sonrası anlamına gelecek şekilde kullandığımız post- pandemi terimi ile açıklıyoruz.”Salgını kontrol altına almak için 5 yıl gerekiyorDünya Sağlık Örgütü’ne göre salgını kontrol altına almak 5 yıl gibi bir süre gerekli olduğunu ifade eden Öztürk, “Dünyaca tanınan Amerikalı salgın hastalıkları uzmanı Dennis Carroll ise son 15 yıldır zaten ebola, kuş gribi ya da domuz gribi gibi salgınların hayatımızda olduğuna işaret ederken ‘Bundan sonra yeni normalimiz bu olacak.” diye ekliyor. Durum böyleyken post-pandemi süreci için hükümetler, araştırma enstitüleri, akademiler, özel ve kamu kuruluşları ile STK’ların geliştirip uygulayacağı gerçekçi ve nitelikli projelerin önem kazanacağını söyleyebiliriz.” dedi.Sosyal problemler kalıcı hasara yol açabilirGölge pandemi kavramının UNICEF’in hazırladığı raporda da yer aldığını vurgulayan Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, “Bu raporda pandemiyle birlikte özellikle çocuk ve gençlerde artan sosyo - duygusal kayıpların telafisinin oldukça zor olacağının altı çizildi. Okul terki, uzaktan eğitime ulaşamayan öğrenciler, aile içi şiddete maruz kalan kimseler, dezavantajlı ailelerde yetişen çocuk ve gençlerin olumsuz gelecek beklentileri, ekonomik eşitsizlikler, psikolojik temelli rahatsızlıklar, teknoloji bağımlılığı gibi post - pandemide kendini gösterecek onlarca sosyal problem sayılabilir. Bu sosyal problemler salgının gölgesinde yeşeren ve çözüm üretilmediğinde kalıcı hasarlara yol açabilecek konuların başında geliyor.” diye konuştu.Eşitsizlikler sosyal hayatı çevrelediEşitsizliklerin sadece cinsiyet temelinde görülmediğini belirten Öztürk; eşitsizliklerin iş, okul ya da sosyal hayatı da çevrelediğini söyledi ve önemli istatistiksel bilgiler paylaştı:Eğitim-Sen raporuna göre Türkiye’de 4 milyon öğrenci pandemi boyunca eğitime hiç katılamadı.Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı 2021 verilerine göre Türkiye’de pandemi boyunca kadına uygulanan şiddet yüzde 32 oranında artış gösterdi.Birleşmiş Milletlerin Kadınlara ve Kız Çocuklarına Yönelik Siber Şiddet Raporu’na göre; kız çocukları ve kadınlar erkeklere oranla 27 kat daha fazla siber şiddet ile karşılaştı.Tüm dünyada ve ülkemizde pandeminin yarattığı ekonomik zorlukların yol açtığı psikolojik rahatsızlıklar artış gösterdi ve intihar oranları arttı.Pandeminin sosyal hayatımızdaki etkisi uzun yıllar sürecekListenin Türkiye ve küresel boyutta uzatılabileceğini belirten Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, sözlerini şöyle tamamladı: “Görülüyor ki pandemi bir sağlık sorunu olarak tam anlamıyla kontrol altına alınsa bile sosyal hayatımızdaki etkisi uzun yıllar bizimle olacak. Pandemi gölgesinde geçirdiğimiz 2020 ve 2021’in ardından daha kaç yıl daha eşitsizliklerin tetiklediği salgınlara gebe kalacağımızı acilen düşünmemiz gerekiyor.”

22 HAZ 2021

Sevgi temelli bir çevrecilik müsilajı biterebilir

Son aylarda özellikle Marmara denizinde etkili olan müsilajın en büyük sebebinin insan faktörü olduğuna dikkat çeken uzmanlar, sevgi temelli bir çevre anlayışına ihtiyaç olduğunun altını çiziyor. Öncelikle hayat tarzımızı ve tüketim alışkanlıklarımızı yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini belirten uzmanlar, “Mütevazı olabilirsek tabiata ve çevreye verdiğimiz zararları da azaltabiliriz. Bilinçsiz tüketim odaklı hayat tarzımızdan taviz vermeden bu problemi çözmemiz mümkün değil.” değerlendirmesinde bulunuyor.Sevgi temelli çevreciliğe ihtiyacımız varMüsilajın oluşmasındaki en büyük sebebin insan faktörü olduğunu belirten Özdemir, “Genelde denizlerin kirlenmesinde ve deniz salyasının oluşmasında temel etkenlere baktığımızda özellikle ev ve sanayi kaynaklı atıklar, arıtım seviyelerindeki yetersizlikler, aşırı balık avı, kıyı şeridinin tahribatı, dip tarama ve boşaltma faaliyetleri ile yoğun gemi trafiği dikkat çekiyor. Bunların hepsi insan kaynaklı. Her şeyin temeli sevgi ve aşk. Sevgi temelli bir çevreciliğe ihtiyacımız var.” dedi.Mart ayından bu yana giderek yayılan, balıkçılık faaliyetlerini adeta durduran ve halkta tedirginliğe sebep olan müsilajın Marmara denizini tehdit ettiğini ifade eden Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Marmara Denizi’nin yüzeyinde ve altında görülen bu problemin kaynağı Marmara’da kirlenmeden ötürü ortaya çıkan birçok problemlerle karşı karşıyayız. Bilim adamlarımız ‘denizdeki biyolojik üretimin başlangıcının, ilk basamağını teşkil eden fitoplankton dediğimiz mikroskobik bitkiciklerin aşırı çoğalması sonucu, ortamda ortaya çıkan bazı şartlara tepki olarak bıraktıkları salgıyı’ müsilaj olarak adlandırılıyor. Genelde denizlerin kirlenmesinde ve deniz salyasının oluşmasında temel etkenlere baktığımızda özellikle ev ve sanayi kaynaklı atıklar, arıtım seviyelerindeki yetersizlikler, aşırı balık avı, kıyı şeridinin tahribatı, dip tarama ve boşaltma faaliyetleri ve yoğun gemi trafiği dikkat çekiyor.” dedi.Körlük, salgın bir hastalık gibi toplumu sardı Dereleri, nehirleri, gölleri ve denizleriyle tabiatın canlı bir bütün olduğunu belirten Özdemir, şunları söyledi:“Bizim olumsuz davranış ve tüketim tarzımızdan tüm tabiatın etkilendiğini 1960’lı yıllardan bu yana biliyoruz. Amerikalı bilim kadını Rachel Carson, ‘Sessiz Bahar’ isimli kitabıyla bizi daha o zamanlar uyarmıştı. Bu kitap tüm dünyada çevreci hareketlerin el kitabı oldu. Ancak suları, nehirleri, gölleri ve denizleri kirleten sanayi kuruluşları bu uyarılara kulak tıkadılar. Tarım ilaçlarını kullanan çiftçiler de, kullandıkları tarım ilaçlarının uzun vadedeki sonuçlarını düşünmediler. Zamanla çevre bilinci gelişti. Çevre Bakanlıkları kuruldu. Çevre mevzuatı gelişti. Bütün dünyada çevre bilinci gelişmeye başladı. Ancak para kazanma hırsı, daha doğrusu daha çok kazanma hırsı ve gelecekle ilgili körlük, muhtemel problemleri görmemizi engelledi. Canlı bir organizma olan deniz ekolojisinin, denize bıraktığımız veya döktüğümüz sanayi atıkları başta olmak üzere her tür kimyevî atıktan etkilenerek bozulacağını; bunun da denizde yaşayan canlıları ve bunlara bağlı sektörleri etkileyeceğini biliyorduk. Ama bilmezden geldik. Çevre hassasiyeti olan bazı insanlar hâriç ilim adamları da yeterince uyarı görevlerini yapmadılar veya yapamadılar. Sanayi kuruluşları atıklar için filtre taktırma masrafına girmediler. Devlet ve vatandaş da gereğini yapmadı. Özellikle tarım ilaçlarını bilinçsizce kullanan vatandaşlar da sorumluluklarının farkında olmalılardı. Deniz ürünleriyle geçimlerini temin edenler de kirlenen ve bozulan deniz ekolojisiyle ilgili seslerini yeterince çıkarmadılar. Kısacası, âdetâ 1998 Nobel Edebiyat Ödülü sâhibi Jose Saramago’nun en ünlü romanı olan ‘Körlük’teki bir durumla karşı karşıyayız. Başta Marmara denizinin ölümü olmak üzere yıllarca etrafımızda olup-biten çevre katliamlarını görmezden geldik. Körlük, salgın bir hastalık gibi toplumu sardı.” Müsilaj, deniz suyuna giren ışığı azaltıyorMarmara denizinde müsilajın ilk kez 2007 yılının Eylül-Ekim aylarında gözlemlendiğini vurgulayan Özdemir, “Şu an Marmara Denizinde yaşandığı gibi yoğun ve kalıcı olması doğal değil. Bunun insan kaynaklı birçok sebepleri var. İki yıl önce ziyaret ettiğim Maldiv Adalarında mercan resiflerinin kararması ve ölmesi olayını bizzat gördüm. Mercanlar canlı varlıklar. Ancak okyanusların kirlenmesiyle onlar da ölmeye başlamış. Başta Avusturalya olmak üzere birçok bölgede 50 yıl öncesine göre birçok mercan resifleri yok olmuş. En büyük sebebi ise okyanus ekolojisini dikkate almayan, insan kaynaklı faaliyetler olduğunu bilim insanları söylüyor. Deniz salyasının ortaya çıkışına baktığımızda sanayi ve ev atıklarının hiçbir filtreleme yapmadan veya yeterince filtrelemeden denize boşaltımının en önemli etkenler olarak önümüze çıkıyor. Buna bilinçsiz kullanılan tarım ilaçlarının yağmur ve seller ile denize karışmasını da ekleyebiliriz. Denizde oluşan müsilaj, deniz suyuna giren ışığı azaltıyor. Fotosentezin engellenmesi ile deniz ekolojisinde zincirleme sorunlar ortaya çıkıyor. Çok hassas dengelerden oluşan deniz ekolojisinin ani ve yoğun gelişen müsilaja bağlı olarak denizde yaşayan canlıların ölümü kaçınılmaz oluyor. Dahası ekosistemin dirençliliği yâni kendini yenileme kapasitesinde düşüş meydana geliyor ve ciddî şekilde zarar görüyor. Bunun da yakın ve uzun vâdeli sonuçları olacak.” şeklinde vurgu yaptı.Sevgi temelli bir çevreciliğe ihtiyacımız varİnsan-doğa ilişkisinin başlamasıyla, doğayı etkilediğimizin bir gerçek olduğunu belirten Özdemir; “Sanayi öncesi toplumlarda tabiat insanın kendisine verdiği bu tahribatı tâmir edebiliyordu. Asıl mesele tabiatın kendini tamir edemeyeceği miktarda sanayi ve kimyevî atıkların tabiata boşatılmasıyla başladı. Meselâ bir plastik, bin yıl da geçse çürümüyor ve tabiata zarar vermeye devam ediyor. Geldiğimiz noktada öncelikle hayat tarzımızı ve tüketim alışkanlıklarımızı yeniden gözden geçirebilirsek; mütevazı olabilirsek tabiata ve çevreye verdiğimiz zararları da azaltabiliriz. Bilinçsiz tüketim odaklı hayat tarzımızdan taviz vermeden bu problemi çözmemiz mümkün değil. Nasıl ki pandemi ile mücadele için bazı alışkanlıklarımızdan fedakârlık yaptık; evimize hapsolduk, maske taktık, fizikî mesafeye uyduk ve aşı olduk. Aynen bunu gibi öncelikle tabiata büyük bir hürmet ve sevgiyle yaklaşmalıyız. İnsan sevdiği şeyleri korur. Dereleri, denizleri, okyanusları, muhteşem dağları, derin vadileri ve engin ovaları ve içindeki binlerce tür bitki ve hayvan çeşitliliğini sevmeden çevreyi korumak mümkün mü? Her şeyin temeli sevgi ve aşk. Sevgi temelli bir çevreciliğe ihtiyacımız var.” şeklinde konuştu.

16 HAZ 2021

Dr. Ömer Osmanoğlu’ndan 2 Yeni Kitap

“Dünden bugüne adalet kavramı” Dünya tarihi boyunca gündemde olan ve filozoflar tarafından ortaya konan adalet teorileri Dr. Öğr. Üyesi Osmanoğlu tarafından, “Siyaset Felsefesinde Adalet: İlkçağ ve Ortaçağ’da Adalet Teorileri” isimli eserinde çok boyutlu ve kapsamlı bir şekilde tüm anlamlarını kuşatacak bir biçimde ele alınıyor. Ark Kitaplarından çıkan eserde filozofların temel amacının adaleti aramak ve nasıl sağlanacağını ortaya koymak olduğunu ifade eden Osmanoğlu, ideal dünya düzeninde adaletin egemen güç olduğunu vurguluyor.Kaleme aldığı eserde adalet kavramının birçok bilim dalına konu olduğunu ortaya koyan Osmanoğlu, adalet kavramının insan ruhunun iç düzeniyle ilgili olduğu için psikolojinin, sosyal yapının dengesini sağlayan bir ölçüt olduğundan sosyolojinin konusu olduğunu açıklıyor. Eserde adalet kavramının; hak, eşitlik ve yasalar bakımından hukukun merkezinde durduğu, mülkiyet, menfaat veya makamların dağıtımı bakımından ekonominin merkezinde yer aldığı görüşü etraflıca açıklanıyor. Eseri okumaya başladığınızda Platon’dan başlayarak Aristoteles, Cicero, Ortaçağ filozofları ve Müslüman düşünce adamlarının adalet düşüncesine dair görüşlerini dört başı mamur bir şekilde, çok boyutlu olarak ele alındığını göreceksiniz.“Modern Çağda ideal devlet ve erdemli toplum mümkün mü?”‘İdeal Devlet Erdemli Toplum: Platon ve Farabi’nin Siyaset Felsefesi’ isimli eserinde “İdeal bir devlet ve erdemli toplum mümkün olabilir mi?” sorusunun cevabını arayan Dr. Öğr. Üyesi Osmanoğlu bu eserinde okurlarına toplum olmanın psikolojisini açıklıyor ve çağdaş dönemde toplum olmanın ve bir devlet inşa etmenin zorluklarına değiniyor. Felsefe literatürüne önemli bir katkı sağlayacak olan eserde Yunan felsefesinin büyük dehası Platon ile İslam siyaset felsefesinin kurucusu Farabi’nin felsefeleri karşılaştırılıyor. Ark Kitaplarından çıkan eserde toplumların siyasal formda temsilcisi olan devlet kavramının toplumun birliğini temsil ettiği açıklanıyor, toplum ise birlikte yaşamaya duyulan istek ve kararlılık olarak ifade ediliyor. Çağdaş toplum ve devletlerin maddi ihtiyaçların ve ihtirasların güdülediği bir varoluş kaygısıyla hareket ettiğini açıklayan yazar; toplumların ve devletlerin sonu gelmez mücadelelere ve yıkım getiren savaşlara sürüklendiğini vurguluyor. Çağdaş dönemde toplum olmanın ve bir devlet inşa etmenin gerçek anlamından yoksun kaldığımızı ifade eden Osmanoğlu, ideal bir devlet ve erdemli bir toplum inşa etmek yeniden mümkün olabilir mi sorusunu Platon ve Farabi’nin felsefelerini karşılaştırarak tartışıyor.Felsefe alanına katkı sağlayacak olan eserlere ulaşmak için; “Siyaset Felsefesinde Adalet: İlkçağ ve Ortaçağ’da Adalet Teorileri” http://www.arkkitap.com/siyaset-felsefesinde-adalet-ilkcag-ve-ortacagda-siyaset-teorileri-“İdeal Devlet Erdemli Toplum: Platon ve Farabi’nin Siyaset Felsefesihttp://www.arkkitap.com/ideal-devlet-erdemli-toplum-platon-ve-frbnin-siyaset-felsefesi-

15 HAZ 2021

Türkiye’de 3 Gençten 1’i Ev Genci

Türkiye’de ‘ev genci’ olarak kullanılan kavram, ‘ne okuyan, ne çalışan ne de iş arayan’ ya da başka bir deyişle ‘ne istihdamda ne eğitimde’ anlamlarına geliyor. Türkiye’nin %33’lük oran ile Avrupa ülkeleri arasında ev genci sayısının en yüksek olduğu ülke olduğunu vurgulayan uzmanlar, Türkiye’nin aynı zamanda dünya genelinde de hatırı sayılır bir biçimde listede ön sıralarda yer aldığını ifade ediyor. Uzmanlar; gençlerin yaşam memnuniyetlerinde düşüş, beklentilerle ilgili karamsarlıklar, yalnızlık ve mutsuzluk hissiyatında artış yaşanması gibi nedenlerle ev genci olduklarına dikkat çekiyor. Türkiye’nin İngiltere gibi bu konuda iyileştirme yapabilmesi için 5-10 yıl ve üzerini kapsayan ciddi projeler uygulaması gerekiyor.Türkiye yüzde 33 ile Avrupa’nın zirvesindeTürkçe ’de ‘ev genci’ olarak kullandığımız kavramın orijinalinin İngilizce NEET sözcüğünden geldiğini belirten Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, “Not in Education, Employement or Training terimi ‘ne okuyan, ne çalışan ne de iş arayan’ ya da başka bir deyişle ‘ne istihdamda ne eğitimde’ anlamlarına geliyor. Günümüzde bu kavramın çokça konuşulmasının başlıca sebeplerinden biri ise yapılan araştırmalara göre Avrupa ülkeleri arasında ev genci sayısının en yüksek olduğu yerin yüzde 33.3’lük oran ile Türkiye olmasıdır. Ayrıca ülkemiz dünya genelinde de hatırı sayılır bir biçimde listede ön sıralarda yerini alıyor. Bu durum bizlere Türkiye’de gençleri ve onların sorunlarını daha iyi anlamamız, yorumlamamız ve mümkün olduğu kadar hızlı bir biçimde çözüm üretmemiz gerektiğine işaret ediyor.” dedi.İmkânsızlık ve amaçsızlık ön plana çıkıyorEv genci kavramının ilk olarak 1990’larda İngiltere’de kullanıldığını söyleyen  Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk sözlerine şöyle devam etti:“Daha sonra dünyanın birçok yerinde ele alınan önemli bir alan haline geldi. Bu tarihten itibaren gençlerin problemlerinin gelecekte önemli bir toplumsal mesele ya da bu meselelerin bir çıktısı olacağının sinyalleri verilmiş oldu. Konuyla ilgili yayınlanan ilk raporlar ev gencinin homojen ya da benzer gençlerden oluşmadığını ve çeşitlilik gösterdiğini gösteriyor. Bir yandan gelecekleri ile ilgili karar vermekte zorluk yaşayan ve ancak doğru yönlendirme ile amaçlarını bulabilecek bir grup var, diğer yandan bir sınava hazırlanırken, bir eğitimden diğerine geçerken ya da iş değiştirirken bir süreliğine beklemek zorunda kalan geçici ev gençleri grubu var. Toplumsal açıdan ivedilikle çözüm üretilmesi gereken kişiler ise yaşıtları ile eşit fırsatlara ulaşma şansı olmayan, çoğu kez dezavantajlı ailelerde büyüyen ve göz ardı edilen ya da toplumda görülmeyen gençlerin oluşturduğu gruptur. Özetle imkânsızlık ve amaçsızlık ev genci kavramında en fazla öne çıkan sebepler olarak düşünülebilir.”Gençler gelecekle ilgili karamsarlık eğilimindeDr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, “OECD (İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı) ya da Eurostat (Avrupa İstatistik Kurumu) gibi global kurumlar tarafından yapılan araştırmalara ek olarak Türkiye’de de gençlik üzerine yapılan araştırmaların sayısı hızla artıyor.” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:Bu çalışmaları incelediğimizde bazı ortak noktalar dikkatimizi çekiyor. İstatistiklere ülkemiz perspektifinden bakacak olursak;Gençlerin yaşam memnuniyetlerinde düşüş olduğu,Yalnızlık ve mutsuzluk hissiyatında artış yaşandığı,Gençlerin gelecek beklentileri konusunda karamsar olma eğiliminde oldukları,Yaşam memnuniyeti ile iş güvencesi ve maddi istikrar arasında güçlü bir bağlantı kurdukları,Türkiye’de de dünya genelinde olduğu gibi kadınlarda ev genci oranının erkeklere göre çok daha yüksek olduğu (Örneğin 2019’da kadınların oranı yüzde 41 iken erkeklerdeki oran yüzde 18’dir)   Toplumsal cinsiyet, etnik köken, sosyo-ekonomik sınıf, etnik kimlik gibi farklılıkların ev genci oranlarını etkileyen unsurlar olduğu görülür. Tüm bunlara ek olarak söz konusu gençler eğitime yeterince katılabilmiş mi, kırsal bölgede mi yaşıyor, mülteci bir ailede mi yetişmiş ya da bu gencin fiziksel bir engeli var mı gibi soruları da sormak gerekiyor.İngiltere son 20 yılda ev gençleri üzerine çalıştıİngiltere’nin 1990’larda NEET kavramı ortaya konduğunda bu sorunu masaya yatırdığını ifade eden Öztürk, “Son 20 yıldır titiz bir çalışma üstlenerek bu oranları azaltmayı başardılar. Yerel ve merkezi idareler, sivil toplum kuruluşları, araştırma enstitüleri, üniversiteler, halk eğitim merkezleri, şirketler gibi çok sayıda özel ya da kamu kuruluşunun bir araya geldiği projeler üretilerek yıllar içinde ev genci oranında bir iyileştirme yapmak mümkün oldu.” dediTürkiye ev gençlerine yönelik ciddi projeler uygulamalıGünümüzde Türkiye’deki oranların dünya ortalamasının çok üzerinde olduğunu vurgulayan Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, sözlerini şöyle tamamladı:“Bizler de bir iyileştirme yapmak istiyorsak en az 5-10 hatta daha da fazla yılı kapsayan ciddi bir proje üzerinde çalışmaya başlamak zorundayız. Gençlerin nitelikli eğitime ulaşması sağlanmalı, finansal, duygusal, ekonomik ve sosyal ihtiyaçları karşılanmalıdır. Bu gençler kırılgan, gelecekten umutsuz, toplumun ötekisi olmaya itilmiş yetişkinler olmaya mahkum edilmemeli. Bu konuda hepimizin büyük sorumlulukları var.”

14 HAZ 2021

Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı Yaşam Hikayesi ile “Dünyadaki Azerbaycanlı” Projesinde

Projede dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan, kendi alanlarında ün kazanmış Azerbaycan uyruklu seçkin politikacı, bilim insanı ve sanatçıların hayat hikayelerini, kendi anlatımlarıyla kısa film şeklinde tanıtılıyor.Film, Azerbaycan devletinin resmi sosyal medya platformlarında ve dünyanın farklı ülkelerinde faaliyet gösteren Azerbaycan diaspora örgütlerinin internet sayfalarında yayımlandı.Prof. Dr. Süleymanlı filmde hayat hikayesiyle birlikte yer alıyorFilmde yer alan görseller eşliğinde ilkokul döneminden, çalışma yaşamına kadar kendi hayat hikayesini anlatan Süleymanlı, bilimsel kariyer basamaklarında çevresindeki aydın kişilerin rolünün önemli olduğunu ve bu anlamda kendisini şanslı hissettiğini dile getirdi.2012 yılından bu yana Üsküdar Ünversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın daveti üzerine üniversitede çalışmaya başladığını söyleyen Süleymanlı, saygın bilim kuruluşunun akademik çalışmalarında önemli yeri olduğunun altını çiziyor.Aynı zamanda Prof. Dr. Süleymanlı’nın  geniş özgeçmişi  ve eserlerinin listesinin yer aldığı bilgiler Azerbaycan Cumhuriyeti Diaspora İşlerinden Sorumlu Devlet Komitesi’nin  Dünyadakı seçkin Azerbaycanlıların biografilerinin yer aldığı https://azerbaycan.li/ sayfasında da yerleştirildi.

14 HAZ 2021

Prof. Dr. Sinan Canan: “Yeni Dijital Dünyaya Karşı Uyanık Olmalıyız”

Teknolojinin insanı kullandığını ve yeni dijital dünyanın kendine 7/24 bağlı insanları çok sevdiğini belirten Canan, “Data sağladıkça kıymetlisiniz. Nasıl ki dün tükettikçe kıymetliydik şimdi veri sağladıkça kıymetli olacağız. O nedenle bu dünyaya karşı biraz uyanık olmak lazım. Manipülasyona en açık olduğumuz devirde yaşıyor olabiliriz. Ama cesaretle hareket edersek bu teknoloji aynı zamanda en büyük müttefikimiz olabilir.” diye konuştu.Dijital gelecekte insan kalmak mümkün olabilecek mi?Üsküdar Üniversitesi Tercih Tanıtım Uzmanı Ertuğrul Tut’un moderatörlük yaptığı program, pandemi nedeniyle çevrimiçi olarak gerçekleştirildi. Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan, “Dijital Gelecekte İnsan Kalmak” başlıklı konuşmasıyla dijital dünyada insanların dikkatli olmaları gereken noktalara dikkat çekti.Teknoloji bizi yönlendiriyorGelişen teknolojiler sayesinde dijital tüm hareketlerimizin takip edildiğini belirten Prof. Dr. Sinan Canan, “Teknoloji son kullanıcı olarak bize gel gel yapıyor. Bize bildirimler gönderiyor. Bizi yönlendiriyor. Bize neyi düşünmemiz, neyi düşünmememiz gerektiğini söylüyor. Her taraftan veri elde edebileceğimiz bir çağda, bizi kendisinin söylediklerine inanmaya mecbur ve mahkum ediyor. Neden? Bunu kötücül uzaylılar mı yaptı? Hayır. Teknoloji bugün maalesef tamamen en temelde para kazanma amacıyla tasarlandı. Kapitalist sistemin otomatik bir sonucu. Para kazanmak için de ne yapacaksınız, müşteriyi paraya çevirmenin bir yolunu bulacaksınız. Bunun için 1900’lü yılların başından beri insanların zaafları çok iyi çalışılıyor. Psikoloji aleminde üretilen büyük kısmı, bu tip önce tekniklerin sonra teknolojilerin geliştirilmesine vesile oldu.” dedi.İnsan kalabilmenin ilk şartı ‘durabilmek’İnsanın fikir değiştirmesi ve kendini güncellemesinin muhteşem bir şey olduğunu belirten Prof. Dr. Sinan Canan, yeni dijital dünyaya karşı temkinli olma uyarısında bulunarak şunları söyledi:“Ama bu fikir değiştirebilme becerisini, zihin zaafları üzerinden çok ustaca kullanan bir yeni dijital dünyayla karşı karşıyayız. Bu yeni  dijital dünya için de ben biraz endişeliyim. İnsanlığın geleceği ve insan kalabilme meselesi konusunda. Yeni dünya tamamen dijitalleşmiş, insanın faydası için yapılıyor gibi gözüken bir sürü teknolojik inovasyon içerecek. Ama burada cesur insan olabilmek, insan kalabilmek için şart olacak. Bunun da ilk şartı ‘durabilmek.’ Yani eğer bu devirde hiçbir bildirime kulak asmayacak şekilde, 5 dakika olsun, 1 saat olsun durabiliyorsak, kendi zihnimizle baş başa kalıp uğraşabileceğimiz bir şeyler bulabiliyorsak bu sistemin tekerindeki en büyük çomak biz oluyoruz.Data sağladıkça kıymetlisiniz…O sistem bunu hiç sevmiyor. 7/24 bağlı insan en güzel insan. Kim olursa olsun hiç fark etmez. Data sağladıkça kıymetlisiniz. Nasıl ki dün tükettikçe kıymetliydik şimdi veri sağladıkça kıymetli olacağız. O nedenle bu dünyaya karşı biraz uyanık olmak lazım. Manipülasyona en açık olduğumuz devirde yaşıyor olabiliriz. Ama cesaretle hareket edersek bu teknoloji aynı zamanda en büyük müttefikimiz olabilir.”İnsanı insan yapan o küçük ilişkilerBu süreçte sosyalleşmenin önemini ve kıymetini de anladığımızı belirten Prof. Dr. Sinan Canan, “Pandemide bir gün Bağdat Caddesi'nde yürürken bomboş kafeleri gördüğümde bir anda geyik muhabbetlerinin ne işe yaradığını tekrar bir yıldırım çarpması ile anladım. İnsanı gerçekten insan yapan şey o konuşmalar, o küçük ilişkiler… Bizi gerçekten bir süper organizma halinde senkronize tutan şey o iletişim biçimi. Bu kaybolduğu zaman başı kesik tavuk gibi dağılıyoruz.” dedi.Gerçek sosyal yaşam en önemli can simidimiz“Dijital manipülasyonu en kolaylaştıracak şey, dijital dünyada uzun süre yalnız başınıza kalmaktır.” diyen Prof. Dr. Sinan Canan, “Yani orada arkadaşlarınız, instagram takipçileriniz kim olursa olsun orada yalnız başınızasınız ve bu en büyük tehlike. Dolayısıyla gerçek bir sosyal yaşam bizim hala çok uzak bir geleceğe kadar da en önemli can simidimiz bana sorarsan. Onu tekrar inşallah tekrar kol kola girebileceğimiz sarılıp güzel günlerde değerlendirelim.” dedi.Yapay zeka özetlenmiş veri sunan yapıya dönüşmeliSinir bilimi alanında normal bir insanın literatürü takip edebilmesinin mümkün olmadığını belirten Prof. Dr. Sinan Canan, “Bilimsel bilgiyi araştırmacılar için özetleyen kuruluşlar vardı, insan aradan çıktı ve şimdi bunlar yazılımlara dönüştü. Yapay zekadan şöyle bir beklentim var; yapay zekayı akıllıca kullanabilirsek üretilen bilimsel bilgiyi canlı olarak anlık takip edip birikmiş diğer önceki bilgilerimizle beraber sorduğumuz sorulara anlamlı cevaplar verecek şekilde örüntüler üreten ve bize özetlenmiş veriyi sunan bir yapıya dönüşmek zorunda.” dedi.Yapay zeka ile yeni İbn-i Sina’lar yetişebilirSenelerdir beyin, davranış, psikoloji alanında öğrendiklerini herkese anlayacakları şekilde onların dilinde anlatmaya çalıştığını ifade eden Prof. Dr. Sinan Canan, “Çok alanda bilgi sahibi olmak isteyen bilginler yapay zeka algoritmaları olacak. Tabii ki bu insanlar önceden iyi çalışmış, okumuş, dersini, ödevini yapmış ve o alanların jargonuna hakim insanlar olacaklar. Sonra bu devasa veri denizi içerisinde özetlemeler yapan, özetleme yaptıkça da bu işte daha iyi maharetli hale gelen yapay zekalarla birlikte verimli insan ve makina birlikteliğinin örneğini oluşturabilirler. O zaman ne olur? Yeni Newton’lar, yeni İbn-i Sina’lar, yeni Farabi’ler ortaya çıkabilir ve yetişebilir. Bunun olacağına çok mümkün olduğu için hiç uzak bakmıyorum ama bir yapay zeka yardım olmadan zor gözüküyor.” diye konuştu.Dünya ülkeleri nöroteknolojiye yatırım yapmalıDünyadaki aklı olan ülkelerin öncelikle nöroteknolojiyi öğrenmesi ve nöroteknoloji alanına yatırım yapması gerektiğini belirten Canan, “Elon Musk’ın bugün fragmanını verdiği sinir sistemi yani insan beyni ile teknolojiyi birleştirecek uygulamalar geleceğin dünyasını şekillendirecek. Bu uygulamaları ve donanımları kim üretirse verinin yeni imparatorları da onlar olacaklar.” ifadelerini kullandı.Başarımı annemin mottosuna borçluyumProf. Dr. Sinan Canan, ‘Birçok arkadaşım sınav taktikleri verdi, çalıştırdı ama üniversiteyi kazanmamı da, üniversite sınavı gibi konulardan stres olmamamı da annemin mottosuna borçluyum’ dedi ve sözlerini sınava girecek adaylara tavsiyelerde bulunarak tamamladı:“Ondan sonra da hayatımın en önemli mottosu haline geldi. Motto şu; Çok da şey yapmamak lazım. Gerçekten içinden geçtiğimiz devirde bu tip sınavları çok da şey yapmamak lazım. Hep verdiğim bir örnek var, faydalı buluyorum; Gözünüze bir dürbün koyup merdiven çıkmaya çalışırsanız düşersiniz. Dürbünü gözünüzden çekin, merdiven basamakları çıkabileceğiniz bir şeye dönüşüyor. Biz bu sınavlara dürbünle baktırılıyoruz. Aşırı gerginiz ama buna gerek yok. Bunlar basamak, ona göre muamele edin. O zaman her şeyin ne kadar güzel olduğunu göreceksiniz. Basamakları çıkabilmek için de bir şart olduğunu unutmayın; hangi kata, hangi hedefe gidecekseniz gözünüz orada olmalı. Basamağa bakanın nereye çıktığının önemi yoktur. Dolayısıyla gözünüzü biraz ilerideki hedefe dikin, basamaklar zaten size yol olacak. Asla boş vermiş bir insan olmadım ama hiçbir şeyi hedefim yolunda beni saptıracak büyüklüğe eriştirmedim. Herkese de tavsiye ederim.”

14 HAZ 2021

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Teknoloji sayesinde pandemiyi daha kolay atlattık”

Fiziksel ve dijitalin birlikte olmasının, insan tabiatının daha kolay kabulleneceği bir şey olarak ortaya çıktığını belirten Prof. Dr. Arıboğan, teknoloji sayesinde pandeminin daha kolay atlatıldığını söyledi. Pandemi sürecinde Üsküdar Üniversitesinin çok hızlı ve başarılı bir şekilde fi-jitalleşmeyi erken keşfettiğini kaydeden Arıboğan, iki hafta içerisinde 0 bütün derslerin zoom ortamında verildiğini söyledi.Pandemiyle dijitalleşme 6 yıl hızlandıDijitalleşmenin 10 yıllardır hayatımızın içerisinde yer alan bir kavram olduğunu belirten Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “2000'li yıllarla birlikte bütün sektörlerde ön plana çıktı. Özellikle sosyal medyanın da devreye girmesiyle birlikte iletişim alanındaki devrimsel dönüşümle, internetin hızlanmasıyla ve bilgi paylaşımının olağanüstü bir noktaya çıkması nedeniyle artık içinde yer aldığımız topluma dijital toplum denmeye başladı. Yani dijitalleşme aşaması hayatımızın çok önemli bir bölümünü oluşturmaya başladı. 2015'ten itibaren fijitalleşme kavramını duyduk. Hem fiziksel hem de dijital bağlamda yürütülecek olan hibrit bir modelden söz ediyoruz. Dijitalin hızlı bir şekilde hayatımıza girişi pandemiyle oldu. Dünya Ekonomik Forumu’nun da raporlamalarına göre aslında olmakta olan şey çok hızlandı. Yani 6 yıl civarında erkene geldi yani bütün bu yaşadıklarımızı biz 5-6 yıl içerisinde zaten yaşayacaktık ama pandemi bazı mecburiyetler oluşturduğu için hep beraber aslında bu mecburiyetlere ayak uydurduk ve daha daha daha dijitalleştik.” dedi.Birbirimize dokunmanın ne kadar değerli olduğunu anladıkPandeminin ilk zamanlarında uzaktan çalışma ve uzaktan eğitimin çalışanlara ve öğrencilere cazip geldiğini kaydeden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Ancak birkaç ay içinde psikolojik bir felakete dönüştü. Evden çalışanlar işe gitmek istiyorlar evden eğitim alanlar okula gitmek istiyorlar. Biz öğretim üyeleri olarak öğrencimize dokunmak istiyoruz. Yani aslında reel dünyanın reel lokasyonların, mekânların hayatımızda ne kadar önemli olduğu, birbirimize dokunmanın birbirimize arada bir aracı olmadan bir şeyler söyleyebilmenin ne kadar değerli olduğunu hızlı bir şekilde gördük.” diye konuştu.Fi-jital insan tabiatının daha kolay kabullenebileceği bir şeyPandemi sürecinde Üsküdar Üniversitesinin çok hızlı ve başarılı bir şekilde fi-jitalleşmeyi erken keşfettiğini kaydeden Prof. Dr. Arıboğan, “Üsküdar Üniversitesi olarak benim de beklemediğim bir şekilde müthiş bir reaksiyon verdik. İki hafta içinde bütün hocalarımızın canlı bir biçimde % 100 bütün derslerin zoom ortamı ALMS ortamında öğrenciye verebilmesi hiçbir üniversitenin hazırlıklı olmadığı bir şeydir. Bizim altyapımız çok hızlı bir şekilde dönüştürüldü. Çok tridisyonel hocaların bile hızlı bir biçimde tepki verdiğini gördük. Dijital ortamı kullanmayı herkes öğrendi. Ama en dijitalcimiz bile öğrencilerimizle fiziksel buluşmaların önemini bir kez daha anlamış olduk. Yani fi-jital aslında yeni dönemin kavramı. Dijitalin sonrasının kavramı. Fizikselden dijitale geçildi. Digital age yaşandı. Şu anda figital age yaşanıyor. Fiziksel ve dijitalin birlikte olması, insan tabiatının daha kolay kabulleneceği bir şey olarak ortaya çıktı.” diye konuştu.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Fijtal yapacağız ama fi’yi unuttuğumuz zaman hastalık haline gelecek. Yani fiziksel ihtiyacımızı hiçbir zaman unutmadan iletişim stratejileri geliştirmemiz lazım. Öğrencilerine evlerinde oturmalarını söyleyip onlara dijital eğitim götüren tüm üniversiteler kaybeder çünkü öğrenciler evden çıkmak istiyor. O yüzden ‘Evinde otur’ diyerek bir tanıtım kampanyası yapılamaz ya da bir üniversite ideali öğretilemez.” dedi.Neşe, üretici güdümün tetiklenmesini sağlarÜsküdar Üniversitesinde Politik Psikoloji Merkezi kurduklarını, Türkiye’deki tek merkez olma özelliğine sahip olan bu merkezin aynı zamanda Oxford Üniversitesi ile birlikte çalışmalar yürüttüklerini kaydeden Arıboğan, “Burada şunu inceliyoruz; yas tutan toplumlar, sürekli olumsuzluklarla mücadele eden toplumlar ve neşesini kaybeden toplumlar belli bir süre sonra davranış özelliği gösteriyorlar. Travma altındaki toplumların da belli bir davranış özelliği var. Bunları takip etmek lazım çünkü neşelerini kaybettikleri zaman toplumlar üretici enerjisini de kaybediyor. Avrupa Birliği'nin ‘Ode to Joy’ marşı var. Yani neşeye övgü anlamına geliyor. Neşe üretici güdümün tetiklenmesini sağlar. İnsanlar müziğe ihtiyaç duyar, kahkaha atmaya, gülmeye, birlikte coşmaya ihtiyaç duyar. Bir toplumda bunların hepsini yok ederseniz üretim diye bir şey kalmaz. Kimse gelecekle ilgili bir hayal kuramaz, herkes depresif, içine kapalı, sürekli bir yas halinde durağan bir toplum oluşturur. Onun için pandemideki aşılama da etkili olacaktır ve sonrasında insanların coşma mekânlarında, bayram eğlencelerinde müziğin sesini açmak lazım.” diye konuştu.Mutlu insanları üretebilmek önemli bir iş olacakEğlencenin geleceğin sektörlerinden biri olduğunu kaydeden Arıboğan, “Eğlence sektörü yeme, içme, gezme, turizm, müzik, sanat bunların tamamını kapsıyor. İnsanoğlu üretimi zaten yapay zekaya, robota devrettikten sonra uzun ve bol bir zamanı kalacak. Bu bol zamanında psikolojik olarak onu rahatlatabilecek kanalların açık olması lazım. Mutlu insanları üretebilmek lazım ve bu bir iş aslında. Başka insanları mutlu etmek çok önemli bir iş. İnsanları eğlendirecek birtakım sistemlerin kurulması lazım ama toplum buna henüz hazır değil.” dedi.Yerinde duran devrilir“Pandemi tıbbi bir devrime yol açacak” diyen Prof. Dr. Arıboğan, “Büyük fonlar sağlanmaya başladı. Çözümlenemeyen bir sürü hastalığın çözümleneceğini düşünüyorum. Anti – aging sistemleri çok gelişecek. Kök hücre tedavileri gelişmeye başladı. O yüzden uzayan ömre uygun birtakım sektörler gelişecek. Örneğin Çin'de 70 yaş üstü insanlar için üniversiteler var. İnsanlar ikinci, üçüncü üniversitelerini okuyorlar. Her yaşta sürekli yeni döneme adapte edilebilecek yeni eğitim alanları, hobilere yönelik eğitim alanları oluşturulacak. Bunların her biri iş sektörü haline gelecek. Zaten yerinde duran devrilir. Bu bir bisiklet ve bisiklet çok hızlı gitmeye başladı. Pedalı çevirmeyi bilmek gerekiyor. Eski günlerdeki gibi 10 yıl öncesi, 20 yıl öncesindeki gibi ne hoca olunur, ne doktor olunur, ne mühendis olunur, ne de iletişimci olunur.” dedi.Üsküdar Üniversitesi Teksas Üniversitesiyle anlaşma yaptıTeknoloji sayesinde eğitimde de sınırların ortadan kalktığını kaydeden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümümüz bu sene Teksas Üniversitesiyle anlaşma yaptı. Biz onlara ders anlatacağız onların sınıfında. Oradaki öğrenciler buraya gelecekler, sınıfa karışacaklar ve böyle bir joint (birleşik) programlar yapmaya başlayacağız. Oxford Üniversitesi ile birlikte Politik Psikoloji Konferansı düzenledik, birlikte yaptık. Şimdi yenisini hazırlıyoruz tekrar. Oxfordlu öğrenciler de katılıyor, Türk öğrenciler de katılıyor birlikte, onlar oradan katılıyor, biz buradan katılıyoruz yani bunlar olabiliyor, arkadaş oluyorlar, birlikte projeler geliştirebiliyorlar. Bu anlamda yeni gelişen dünyanın en çok fazla imkânlar sunacağını da söyleyebilirim ama her bir şey yeni bir teknoloji gerektirecek.” diye konuştu.Şehrin ortasındaki üniversiteler hayatın içerisindeÜniversite sınavına hazırlanan gençlere tercihleri konusunda tavsiyelerde bulunan Prof. Dr. Arıboğan, “Üniversite seçerken kendi karakterlerine, ruhlarına ve çalışma disiplinine uygun bir yeri seçsinler. Bazı üniversiteler kampüs üniversitesi, bazı üniversiteler şehir üniversitesi. Şimdi daha içine kapalı, sadece dersine konsantre olmak isteyen sadece belli bir çerçevenin dışına çıktığı zaman dikkati dağılan öğrenciler için kampüs üniversiteleri daha avantajlı. Ama bir yandan da hayatın içinde olmak isteyen, oradan çıktım o pastaneye gideyim arkadaşımla, işte uluslararası bir konferansa katılayım, hayatı deneyimleyeyim, evime gidip geleyim diyenler için şehir üniversiteleri daha iyi. Bizim gibi şehrin orta yerinde lokasyonu olan üniversitelerin kapısından çıktığınız yerde hayat başlıyor.” dedi.Moda meslekler 10 yıl içinde demode olabilirÜniversite adaylarına future (gelecek) ile ilgilenmelerini öneren Prof. Dr. Arıboğan, mutlaka üniversitelerin akademisyen kadrolarına bakmaları gerektiğini de belirterek şunları söyledi:“Günümüzün moda meslekleri on yıl içerisinde tamamen demode olup hatta ortadan kalkabilir. Yani özellikle hukukla ilgili çok yaygın bir yanlış yönelim var. Yapay zekânın ve blockchain’in getireceği en önemli şey uzlaşmazlıkların çözümünde kolaylık sağlayacağı için avukatlık hizmetine gereksinim de ortadan kalkacak, azalacak en azından… Onun dışında tıpla ilgileneceklerse yeni alanlara baksınlar, mühendislikle ilgileniyorlarsa yeni mühendislik alanlarına baksınlar. Hoca kadrolarına mutlaka baksınlar üniversitelerin yani markalara gitmesinler. Kadroların zenginliğine baksınlar. Her bir hoca başka bir dünya yaratır.” diye konuştu.İyi bir felsefe, tarih, siyaset bilimi eğitimi almak çok önemliGelecekte temel bilimlerin rollerinin çok artacağını kaydeden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Ne iş yapılırsa yapılsın bir yandan iyi bir felsefe, tarih, siyaset bilimi veya uluslararası ilişkiler eğitimi almış olmak, dünyayı okuyabilmek çok önemli hale geliyor. Bütün alanlar felsefe, sosyoloji, iletişim de dahil hepsi geleceği takip etmek zorunda. Gelecek çoktan geldi ama pandemi nedeniyle hayatımızdaki değişiklikleri geleceğin kendisi sanıyoruz. Aslında insanın anlam dünyası değişiyor. Sadece mekânın kendisini değil de mekânı algılama biçimimiz değişiyor, zamanı algılama biçimi değişiyor. Onun için dünyayı iyi takip etmek lazım.” dedi.Online derslerde motivasyon sağlamak için: Üzerinizi değiştirin ve kameranızı açınUzaktan eğitimde öğrencilere derslere motivasyon konusunda önerilerde de bulunan Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Psikoloji Bölümü Öğretim Üyemiz Prof. Dr. Sinan Canan hocamız özel olarak öğrencilere bir video hazırladı. Online derslerden nasıl daha fazla verim alınabileceğini anlattı. Yataktan kalkıp üstünü başını düzgün bir biçimde giyinmek, orada kamerayı açmak da motive edici bir faktör. Bizler bu konuda öğrencileri zorlayamıyoruz ama ben şahsen çok teşvik etmeye çalışıyordum. Öğrencilere teşekkür ediyordum kameraları açtığı için. Çünkü karşımda birine anlattığımı görüyorum. Bir makineye bir şey anlatmak anormal bir durum. Onun için öğrenciler hocanın da performansını artırmak istiyorlarsa o kamerayı açıp hocalarına arada sorular sorarak, varlıklarını belli ederek, dersin kalitesini artırmaya başarabilirler.” dedi.Teknoloji pandemiyi kolay geçirmemizi sağladıPandeminin dijital ortam nedeniyle daha kolay bir şekilde atlatıldığını ifade eden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Biz pandemiyi, dijital ortamın olmadığı bir dönemde yaşasaydık çok daha zorlanırdık. Whatsapp'tan görüntülü annemizle konuşabilmenin bize sağladığı imkân çok önemliydi. Online’dan çiçek yolluyoruz, alışverişini yapıyoruz. Aslında teknoloji pandemiyi daha kolay geçirmemizi sağladı. Tıbbi alanda tarihin en büyük zaferi ilan edildi. Yani tarihte ilk defa böyle bir pandemide inanılmaz süratle aşısı bulundu ve inanılmaz bir süratle devreye sokuldu. Yani 2,5 milyar insan şu anda aşılanmış durumda. Bu insanlık tarihinin en büyük tıp başarısı. Pandeminin 8.- 9. ayında aşısı çıkmıştı. Tedavisi olan bir hastalığa dönüştürdük. Bunda da teknolojinin etkisi var, veri toplanıyor Çin’den, Hindistan'dan, Amerika'dan. Yan etkileri nasılmış birbirleri ile veri paylaşıyorlar. Yani daha ortaya çıkar çıkmaz bu kovid virüsün Çinliler hemen genomunu çıkardılar. Bütün dizilimini çıkarttılar ve dünya ile paylaştılar. Yani onun için aşılar bu kadar kolay gelişti.” dedi.Prof. Dr. Sinan Canan’ın konferansıyla sona erdiÖzellikle üniversite sınavına girecek adayların yoğun ilgi gösterdiği Fi-jital Gelecek Zirvesi 2021, 11 Haziran 2021 Cuma günü  Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan’ın “Dijital Gelecekte İnsan Kalmak” başlıklı konuşmasıyla sona erdi.

07 HAZ 2021

Üsküdar Üniversitesi’nden öğrencisine vefa

Koronavirüsün ardından geçirdiği kalp krizi nedeniyle geçtiğimiz Nisan ayında 25 yaşında hayatını kaybeden Furkan Arslan, ailesinin, hocalarının ve arkadaşlarının katıldığı bir törenle anıldı.Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşke Nermin Tarhan Konferans Salonu’nda pandemi nedeniyle seyreltilmiş olarak gerçekleştirilen törene Furkan Arslan’ın annesi Nermin Arslan, ağabeyi Osman Arslan’ın yanı sıra hocaları ve okuldan arkadaşları katıldı.Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, törende yaptığı konuşmada törene katılan ailesine başsağlığı dileklerini iletti.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, üzüntülerini dile getirdiProf. Dr. Nevzat Tarhan, Psikoloji lisans ve Klinik Psikoloji Yüksek Lisans öğrencisi Furkan Arslan’ın derslerinde başarılı, hocaları ve arkadaşları tarafından sevilen bir öğrencileri olduğunu belirterek kaybından derin üzüntü duyduklarını söyledi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Furkan Arslan’ın anısını yaşatmak amacıyla bu töreni düzenlediklerini kaydetti.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Furkan Arslan’ın ismini vefa köşesinde yaşatacağız”Vefat eden kişilerin sevap defterlerinin kapanmadığını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Arkasından yapılan dualar, iyilikler ona ulaşıyor. Manevi olarak onun makamını düzeltiyor. Bu nedenle burada hissedar olalım istedik. Tekrar Allah rahmet eylesin. Yakınlarına ve sevenlerine Allah sabır versin. Furkan Arslan vesilesiyle üniversitemizde bir vefa sayfası oluşturduk. Üniversitemizin web sayfasında vefa köşesinde kalıcı olarak yer vereceğiz.” dedi.Diploması ailesine takdim edildiFurkan Arslan’ın diploması, Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından ailesine takdim edildi.  Düzenlenen tören için Prof. Dr. Nevzat Tarhan’a teşekkür eden anne Nermin Arslan, duygusal anlar yaşadı.Duygusal anlar yaşandıTörenden sonra gözyaşlarını tutamayan Furkan Arslan’ın annesi ve arkadaşları, birbirlerine uzun uzun sarılarak kendilerini teselli etti.Fotoğraf: Esra Gül Batal

31 MAY 2021

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan Erasmus Öğrencileriyle Buluştu

Yabancı öğrenciler deneyim ve gözlemlerini paylaştı2021 Bahar döneminde fakültenin Psikoloji İngilizce ve Sosyoloji Bölümlerine öğrenim hareketliliği için gelen öğrenciler, toplantıda ülkemizdeki eğitim ve yaşamlarıyla ilgili deneyim ve gözlemlerini paylaştı.Güney Yerleşke bahçesinde düzenlenen toplantıya Hırvatistan’daki University of Zagreb’ten Ante Kulušić, Almanya’daki Leuphana University of Luneburg’tan Luisa-Felicitas Esch, Romanya’daki Universitatea din Piteşti’den Andreea Nicoleta Sandu, Ionut Bogdan Pantilie, Elena Andreea Mihală ve Iuliana Georgiana Ghiță katıldı.Prof. Dr. Arıboğan: “Açık kapı politikası işliyoruz”Prof. Dr. Arıboğan, öğrencilere kendilerini Türkiye’de misafir etmekten ve Üsküdar Üniversitesinde bir arada olmaktan mutluluk duyduklarını belirtti. Yaşadıkları sorun ve ilginç olayları toplantıda dile getiren öğrenciler, pandemi döneminde de Erasmus program hareketliliğini sürdüren Üsküdar Üniversitesi’nde ve İstanbul’da bulunmaktan memnun olduklarını belirtti. Arıboğan, açık kapı politikası izlediklerini ve öğrencilerin her zaman kendilerini ziyaret edebileceklerini söyledi.Toplantı toplu fotoğraf çekimiyle sona erdi.

27 MAY 2021

Üsküdar Üniversitesi ile Türk Kızılay Arasında İş Birliği

“Akademisyenler Psikososyal Destek Programı faaliyetlerinin etkisini değerlendirdi”2020 Ocak ayında Hatay saha ziyaretiyle başlayan çalışmalarda Üsküdar Üniversitesi akademisyenleri Prof. Dr. Sırrı Akbaba, Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı ve Doç. Dr. Asil Özdoğru çeşitli gözlem ve değerlendirmelerde yer aldı. Akademisyenler bu kapsamda Psikososyal Destek Programı faaliyetlerinin etkisini değerlendirdi, göçmen ve mültecilerin sosyal uyumu konusunda başarılı örnekleri olan ülkelerin ve uluslararası kurumların çalışmalarını inceledi ve Sosyal Uyum programının etkisini ele aldı.Çalışmalarını bir dizi raporla Türk Kızılay Çocuk Programları ile paylaşan akademisyenler, 25 Mayıs 2021 Salı günü Türk Kızılay Çocuk Programları Koordinatörlüğü çalışanları ile çevrimiçi bir toplantıda bir araya geldi. Gençlik Çalışanı, Psikolog, Sosyal Hizmet Uzmanı, Eğitim Sorumlusu, Koordinatörlük Ekibi çalışanlarından oluşan 50 kişiden fazla bir grupla çalışmaların sonuçlarına dair 73 Kızılay Personelinin katımlıyla bir bilgilendirme oturumu gerçekleştirildi.Prof. Dr. Süleymanlı: “Zorunlu göçün olumsuz etkileri çocuklarda daha fazla görülüyor”Oturumun ilk bölümünde Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı söz aldı. Süleymanlı, zorunlu göçün olumsuz etkilerinin yetişkinlere kıyasla çocuklarda daha fazla görüldüğünü belirterek; “Çocuk ve ergenlerin hem fiziksel hem ruhsal değişime maruz kaldıkları dönemde bir de göçle gelen ani değişime uğramaları, söz konusu değişimlerle aynı anda baş etme sürecine girmelerinin göçün olumsuz etkilerinden daha yoğun şekilde etkilenmelerine neden olmaktadır. Savaşın içinden çıkıp gelen çocuklar, iletişim problemleri, kültür şoku, dışlanmışlık hissi gibi birçok problemle de baş etmek zorunda kalıyorlar. Dünyanın farklı ülkelerinde göçmen çocukların daha sağlıklı bir uyum sürecinden geçebilmeleri adına pek çok program gerçekleştiriliyor. Bu anlamda özellikle üç ülke uygulamaları ile ön plana çıkıyor.” İfadelerini kullandı.Doç. Dr. Asil Özdoğru çalışmalar sonucunda gözlemlenen değişiklikleri paylaştıOturumun ikinci bölümünde söz alan Psikoloji (İng.) Bölüm Başkanı Doç. Dr. Asil Özdoğru Türk Kızılay Çocuk Programları tarafından gerçekleştirilen Psikososyal Destek Programı ve Sosyal Uyum Programlarına yönelik olarak gerçekleştirilen etki analiz çalışmalarını ve bu çalışmalar sonucunda oluşturulan sonuç raporunu paylaştı. Programı kullanan çocuk ve gençlerden ve onların ailelerinden, programın gönüllü çalışanlarından ve programın uygulayıcı çalışanlarından veri toplandığını belirten Özdoğru, istatistiksel verileri paylaşarak değerlendirme çalışmaları sonucunda çocuk ve gençlerde görülen olumlu değişiklikleri aktardı.Prof. Dr. Sırrı Akbaba: “Sosyal uyumun kişisel uyumla tamamlanması gerekiyor”Üçüncü bölümde ise Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Sırrı Akbaba söz aldı. Böylesi güzel çalışmaların herkese değer kattığını belirten Akbaba, etki analizleri sayesinde araştırmacılar ile uygulayıcıların görüşlerinin uyuşmasının, sahada yapılan çalışmaların geçerlilik ve güvenirliliğini gösterdiğini dile getirdi. Ayrıca, sosyal uyumun kişisel uyumla tamamlanması gerektiğini belirten Akbaba, göç etmiş olan toplulukların kendi ülkelerinde kendilerine birçok kültürel öğe kattıklarını, göç ettikleri ülkelerde de kendilerine yeni farklılıklar katmaları gerektiğini belirtti. Burada işin uygulayıcılara düştüğünü ve bu farklılıkların karşılaşmasında sağlıklı bir uyum gerçekleşebilmesinin bu tarz yararlı programlar ile mümkün olabileceğini belirtti. Türk Kızılay çalışanlarına bu noktada mükemmel bir hizmet sundukları için tebriklerini ileterek konuşmasını sonlandırdı.Akademisyenler toplantının soru-cevap ve kapanış bölümünde Türk Kızılay Çocuk Programları çalışanlarına gösterdikleri gayretlerden ve çocuklara sağladıkları fırsatlardan ötürü teşekkürlerini sundu. Prof. Dr. Süleymanlı etki analizi çalışmaları sürecinde, Gençlik Çalışanlarını sahada gözlemleme fırsatı bulduklarını, uygulayıcıların farkındalıklarının ve motivasyonlarının çok yüksek olduğunu, pandemi sürecinde de Türk Kızılayın programlarını aksatmadan devam ettirdiğini dile getirerek, sonraki nesillere umut dolu yarınlar bırakmaya yönelik çalışmaları için Türk Kızılay Çocuk Programlarına teşekkürlerini iletti. Türk Kızılay çalışanları ise uyguladıkları programların çocuklar ve gençler üzerindeki olumlu etkilerini görmekten ötürü mutlu olduklarını belirterek yapılan çalışmaların somut çıktılarını almaktan duydukları memnuniyetleri dile getirdi ve akademisyenlere bu noktada sundukları katkılardan dolayı teşekkürlerini dile getirdi.

27 MAY 2021

Japonya Savunma Ateşesi Prof. Dr. Arıboğan’ı ziyaret etti.

Prof. Dr. Arıboğan’ın makamında gerçekleşen ziyarette Japonya ve Türkiye gündemine dair bilgi alışverişinde bulunuldu.“Uzak doğu bana hiç uzak gelmez”Prof. Dr. Arıboğan, ziyareti; “Ryo Kumai ile hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Japonya günlerimi de anmış oldum sayesinde. Savunma ve güvenlik alanındaki yaklaşımım ‘hattı müdafaa yoktur; sathı müdafaa vardır. O satıh bütün dünyadır’ olduğu için Uzak doğu bana hiç uzak gelmez. O bölgeyi iyi öğrenmek zorundayız. Onların gözünden dinlemek çok aydınlatıcı oldu.” şeklinde özetledi.

10 MAY 2021

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan; “Başarının tek tarifi var o da mutluluk”

“Uygarlığın çok hızlı dönüştüğü bir dönemdeyiz”Uluslararası ilişkiler alanında kendini geliştirmek isteyen öğrencilere tavsiyelerde bulunan Arıboğan; “Uluslararası ilişkiler çok meslek gerektiren bir alan değil. Gençlere en önemli tavsiyem temel arayışları iş bulmak olursa ki, bu bizim ülkemizde temel arayıştır, hayat çok kolay olmayabilir. Çünkü inanılmaz bir değişim döneminde yaşıyoruz. 10 yıl öncesinin en popüler departmanlarına bugün girdiğiniz zaman hiçbir işinize yaramayabilir. Uygarlığın çok hızlı dönüştüğü bir dönemdeyiz. Bir kere kariyer planlarken iş bulmaktan ziyade iyi olmak, bir şeyi severek yapmak gerekir. Ondan sonrası zaten iş olarak gelir. Uluslararası ilişkiler bir baz oluşturur. Ne öğrenirsiniz? Dünyada ne olup bittiğini öğrenirsiniz. Şirketler mesela her zaman ekonomi danışmanı tutarlar. Şu anda politika danışmanı da tutmaya başladılar. Yönetim kurullarına siyaset biliminden anlayan insanlar almaya başladılar. Onun için bizim alanımız sonrasında ne yaparsanız yapın size dünya hakkında bir fikir verir. Üzerine bir de mastır yaparsanız ya da ilgilendiğiniz bir alan varsa bu alanda her şeyi yapabilirsiniz. Siyasete girebilirsiniz, akademisyen olabilirsiniz. Bunlar özgün alanımızla ilgilidir.” diye konuştu.“Kendinizi birkaç alanda iyi yetiştirmelisiniz”Uluslararası ilişkiler bölümünü destekleyen alanlardan söz eden Arıboğan; “Uluslararası ilişkiler eğitiminde ekoller var. Bazı uluslararası ilişkiler departmanları daha çok iş dünyasına hitap ediyor. Aslında İstanbul’daki Boğaziçi tarzında üniversitelerin uluslararası ilişkileri daha çok uluslararası ticaret, uluslararası finans gibi iş dünyasına yönlendiren eğitimler yapıyorlar. Bazıları ise Ankara ve İstanbul siyasal gibi, devlete yönelik, devlette çalışacak öğrenciler yetiştiriyor. Mesela Üsküdar Üniversitesinde de özü itibariyle devlette çalışacak, devlet bazlı öğrenciler yetiştiriyoruz. Mesela politik psikoloji ağırlıklı. Biz bir terör eylemi olduğunda bunun toplumda nasıl bir psikoloji yarattığını, bunun üstüne binmek isteyen siyasi aktörlerin nasıl durdurulabileceği, nasıl yönlendirilebileceği, bunun üzerinden nasıl verimli bir psikoloji çıkacağı gibi şeyleri daha çok önemsiyoruz. Yani tarih anlatımında da psiko-tarihe yönleniyoruz. Esas olarak üniversitenin ana sütunu psikoloji ve psikiyatri olduğu için biz onun çevresine uluslararası ilişkileri ve siyaset bilimini eklemliyoruz. Her okulun kendine özgü bir yaklaşımı var. Ama uluslararası ilişkiler mezunu olduğunuz zaman Dış İşleri Bakanlığı en rahat girilebilecek yerdir. Onun dışında bütün devlet bürokrasisi siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler ise size açıktır zaten. Bankalarda da yer bulabilirsiniz. Öğrenebileceğiniz küçük muhasebe ile bütün bankalarda iş bulabilirsiniz. Banklarda çalışanların çoğunda bunu görebilirsiniz. Siyasetle ilgilenebilirsiniz, televizyonlarda programcılık yapabilirsiniz, kendi işlerinizi kurabilirsiniz, girişimci olabilirsiniz, uluslararası platformlarda çalışabilirsiniz. En önemli şey kendinizi birkaç alanda iyi yetiştirmeniz. Uluslararası ilişkiler üstüne bir mastır ya da çift anadal ister.” şeklinde konuştu.‘‘Başarının tek tarifi var o da mutluluk’’ “Ben en iyi olmaya hep ikinci sırada önem veririm” diyen Arıboğan; “Benim birinci sırada önem verdiğim şey başarıdır. Başarının tek tarifi var o da mutluluk. Başka bir şey önemli değil. Aldığınız notlar, geldiğiniz yer önemli değil. Farz edelim ki gençler bütün sınavlarını birincilikle bitirdiler, liseden birincilikle mezun oldular. Yetiyor mu, yetmiyor mu? Üniversiteyi birincilikle bitirdiler. Yetiyor mu, yetmiyor mu? İşe girdiler, çok başarılar. Yetiyor mu, yetmiyor mu? Bir sürü haksızlıklar olacak. İşinizde harikasınız eve gidiyorsunuz felaket bir eşiniz var. Ortalık birbirine giriyor, mutsuzsunuz. Eşinizle çok iyisiniz ama çocuklarda bir problem var, sağlık problemleriniz var, anneniz veya babanız hastalanıyor, arkadaşınız yok yapayalnızsınız. Yetmiyor. Bir tek yolu var. Mutluluğu, sevgiyi üreten bir merkez olacaksınız. Paylaşmayı bileceksiniz. Bu pandemi şartlarında gençlere, bizim yaşımızdaki herkese ‘Pandemi bitince ne yapmak istiyorsunuz?’ diye soruyoruz. Kimse bir spor araba alacağım, şöyle bir tatil yapacağım, kendime şunları alacağım demiyor. Herkes arkadaşlarıyla birlikte olacağını, anne ve babasına koşup sarılacağını, büyüklerinin ellerini öpmeye gideceklerini söylüyor. İnsanoğlunun tek arayışı bu. Sevgi dolu bir ortam istiyoruz.” diye konuştu.

30 NİS 2021

‘Kanserli Çocuklara Umut Vakfı’, Kariyer Günlerinin Konuğu Oldu…

“Kanser zorlu ama iyileşebilir bir hastalık”Kanserli Çocuklara Umut Vakfı (KAÇUV) hakkında bilgi veren Buket Öder; “Kanserli Çocuklara Umut Vakfı 2000 yılında kuruldu. O dönem, çocukları tedavi gören kişiler ve hekimler tarafından kuruldu. Çok kıymetli bir yönetim kurulu ekibi var. Hem başlarından geçen sürece hem de bu sürecin takibine hâkimler. O yüzden yaptığımız her şeyin hem çocuk hem anne hem de hekim ayağını düşünerek hareket etmemiz işlerimizi kolaylaştırıyor. Biz çalışmalarımızı yürütürken, hastanelerde çalışırken çocuk odağı yapıyoruz. Psikolojik ve tıbbi açıdan kolaylaştırıcı olmaya, destekleyici olmaya çalışıyoruz. Tüm çalışmalarımız bu kapsamda yürüyor. Çocuğun, çocukça bir şekilde tedavi imkânlarından yararlanması ve daha sonra tamamen sağlıklı bir şekilde hayatını devam ettirmesi bizim en büyük arzumuzdan biri. Kanserin zorlu ama umut vadettiğini söylüyoruz. İyileşebilir bir hastalık olduğunu anlatıyoruz.” dedi.   “İşin özü deneyimlemekten geçiyor”“Herkes gönüllü olmayı tatmalı” diyen Öder; “Bizim gönüllülük çeşitlerimiz var. Çocuklarla buluşmak bunlardan sadece biri. Biz kanserli çocuklarla çalışıyoruz diye tüm personellerimiz onlarla çalışmıyor. Muhasebede çalışan arkadaşlarımız, iletişim koordinatörümüz, kaynak geliştirme koordinatörümüz, bağışla ilişkili bölümlerde çalışanlar var. Birçok koldan bir arada çalışıyoruz ve çocuklarla buluşan ekip bunlardan sadece bir tanesi diyebiliriz. Aile evlerinde yürüttüğümüz çalışmalarda da farklı birimlerden arkadaşlarımız var. Öğrencilerin hem profesyonel olarak hem gönüllü olarak yapabileceği çok şey var. İşin özü deneyimlemekten geçiyor. Yani siz gönüllü olmadan bunu bilemezsiniz. Sivil toplumun bir okulu yok, olmadığı için de kendinizi geliştirebileceğiniz yer alanın kendisi. Gönül verdiğiniz yerde başlamak önemlidir. Kariyerinizi bu noktada çizmek istiyorsanız mutlaka gönüllü olun. Herhangi bir yerde mutlaka gönüllülüğü tadın. Zaten bir defa bulaştı mı bir daha kurtulamayacaksınız. Çünkü inanılmaz büyük bir keyif.” diye konuştu.“Türkiye’de çocuk kanseri üzerine çalışan 200 doktor var”Yaptıkları projelerden bahseden Selda Yıldız; “KAÇUV’da şu anda gönüllü faaliyetlerimizi online devam ettirmeye çalışıyoruz. Kanserli çocukların tedavisi dışında ihtiyaç duyulan birçok alanda proje yürütmeye çalışıyoruz. Hastanelerde çocukların ihtiyacı olan oyun odalarının düzenlenmesi, hastanelerde çocukların eğitim süresi boyunca MEB ile iş birliği yapıp oraya bir öğretmen getirilmesi de bunlara dahil. Doktorların birazcık iş yüklerini azaltıp motivasyonlarını arttırmak için bazen seminer, burs desteği, aileler ve çocuklarla yapılan etkinlikler, ailelerin ihtiyaç doğrultusunda sosyal hizmet faaliyetlerine benzer çalışmalarımız var. Vakfın önceliklerinden biri de aile evleriydi. Türkiye’de kanser tedavisiyle ilgili çalışan, çocuk kanseri üzerine çalışan hekim sayısı çok az. Tüm Türkiye’de kamu ve devlet hastanelerinde çocuk kanseri üzerine çalışan 200 doktor var. Her şehirde bu alanda hekim olmaması ailelerin bir şekilde İstanbul, Ankara, İzmir gibi illere sağlık göçü yapmasına neden oluyor. Kanser de tedavi süreci gerektiren bir hastalık olduğu için aileleri biraz yorabiliyor. Hikâyemiz; sağlık göçü yapan, imkânı olmayan ailelerin geldikleri zaman kalabilecekleri bir aile evi kurmamızla başlıyor.” ifadelerini kullandı. “Bir çocuğun ne hissettiğini anlamak lazım”İnsanların hissettiklerini anlamak için empati kurulması gerektiğini söyleyen Yıldız; “Empati, bir başkasının ayakkabısını giyip onun rahatlığını hissedebiliyor olmak demek. Örnek veriyorum iki yıldır giydiğim benim ayak şeklimi alan ayakkabı sizin ayağınızı ne kadar rahat ettirebilir? Empatiyi tamamen böyle düşünebiliriz. Bir kanserli çocuğun ne yaşadığını, ailesinin ne hissettiğini asla hissedemeyeceğiz ama empati, toplumda bunu kabul edip onu anlamaya çalışma enerjisidir. Ben o ayakkabıyı giyip ne hissettiğini gözlemlemek istiyorum demektir empati. Çok kıymetli ve toplumun önemli bir parçasıdır. Farkındalık, bir saç dökülmesi değildir. Birçok şeyin farkındalığı üzerinde çalışan alanların olması lazım. O yüzden fark etmek ve istemek gerek. Bir insan ne hissediyor, bir çocuk ne hissediyor anlamak lazım.” dedi.

19 NİS 2021

Prof. Dr. Arıboğan: “İyilik ve kötülük sadece insana dairdir”

  “Bir bilgi dünyasının içerisinde yaşadığımız için algılarımız bulanık” İyilik, kötülük ve şeffaflık konularının çok sübjektif olduklarını belirten Arıboğan; “Neyin kötü neyin iyi olduğu, şeffaf zannettiğimiz şeyin gerçekten şeffaf olup olmadığı ve bizi neye sevk ettiği konusunda, tamamen gaz ve toz bulutuyla kaplı bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Çok bulanık bir çevremiz var. Algılarımız bulanık çünkü bir bilgi dünyasının içerisinde yaşıyoruz. Değerler içerisinde yaşıyoruz. Bu değerler bizim için özel olarak üretiliyor ve bize gönderiliyor. Mesela bundan 200 yıl önce yaşayan bir İngiliz’in bahçesindeki çitlerin arkasından baktığı zaman hayatında sahip olduğu bütün bilgilerin toplamı, bugün sadece New York Times dergisinin bir hafta sonu ekinde var olan bir bilgi bütünlüğüdür. Sahip olduğumuz, bize aktarılan enformasyonun miktarı o kadar artmış durumdaki bazen bir hafta sonunda edindiğimiz bilgi, 200 yıl önce yaşayan bir insanın bütün bir ömrü boyunca sahip olduğu bilgiye eşittir.” ifadelerini kullandı.“İnsan, içindeki kötülüğü baskılamak zorundadır”Kötülüğün çoğunlukla kötü davranış sisteminden beslendiğini dile getiren Arıboğan; “Kötülük insan tabiatının bir parçası olarak da var olabiliyor. Platon, Devlet adlı eserinde bir hikâye anlatır. Lidya kralının ülkesinde yaşayan Gyges isimli bir çobanın hikayesidir bu. Gyges köyün en çok sevilen, en çok güvenilen, iyi insanlarından biridir. Bildiği bir şey vardır o da koyunları götürsün otlatsın getirsin. Başka bir şey de bilmez. Köyün diğer çobanlarıyla da anlaşır. Bir gün Gyges koyunlarını otlatırken deprem olur. O depremde yer yarılır ve yerin içerisinde garip bir canavar vardır ve onun içinde bir beden vardır. Elinde de bir kocaman yüzük vardır. Gyges o yüzüğü alır ve parmağına takar. Parmağına taktığında oynarken yüzüğü aşağıya doğru çevirdiğinde görünmez hale geldiğini fark eder. Bunu çok eğlenceli bulur. Gyges elindeki yüzük sayesinde görünmez olduğu için kimse ona dokunamamaktadır. Yüzükle istediği gibi kendini bir görünür bir görünmez yapmaktadır. Bir süre sonra her şeyi yapabilmeye muktedir olduğunu düşünür. İnsanların mallarını çalar, onları öldürmeye başlar. Sonra da gider Lidya kralını öldürür, karısıyla beraber olur ve kral olur. Sonunda halk onu linç edecektir. Ama görünmez hale geldiğinde, yani onun kötülüğünü baskılamasını sağlayan faktörleri bertaraf ettiğinde korkunç bir canavara dönüşür. Sokrates bunu anlatmaya çalışır. İnsan içinde kötülük vardır ve onu baskılamak zorundadır. Baskılamasının sebebi de Allah korkusudur.” şeklinde konuştu.“İyilik ve kötülük sadece insana dairdir”Kötülüğün ve iyiliğin bireysel mi yoksa toplumsal mı olduğuna da değinen Arıboğan; “Bir birey olarak kendi başımıza diğer her şeyden bağımsız olarak iyi veya kötü olabilir miyiz? Eğer ruh sağlığınız bozuk değilse insanoğlunun özü itibariyle iyi olduğu kabul edilir. Durduk yere kötülük yapmaz, planlamaz ama öyle bir şey olur ki normal bir insan kayınvalide olur ve gelinine kötülük yapmaktan kendini alamaz. Özü iyi olabilir. Onca sene iyilik yapmıştır ama kıskançlık gelir insanın içine. Oğlunu paylaşıyor diye kötülük yapası gelir. Aynı şekilde pırıl pırıl genç kız tam tersini yapabilir. Eşler birbirini severek evlenebilir ancak daha sonra birbirlerine kötülük yapabilirler. En çok kadın cinayetinin olduğu ülkede yaşıyoruz. Sevdiği için öldürdüğünü söylüyor. Severek öldürüyor. Bu bir erkeksizlik olarak tanımlanıyor. Babasından öyle gördüğü için kötülük olarak algılanmıyor. İyilik ve kötülük sadece insana dairdir. Sadece bizle ilgili bir şey.” dedi.

19 NİS 2021

Modern Teknoloji Dünyadaki Ekosistemi Tahrip Etti

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir, çevre kirliliği ve iklim değişikliğine neden olan etkenlerle ilgili önemli değerlendirmelerde bulundu.Gezegendeki en ufak değişim tüm sistemi etkiliyorİnsanlık tarihi bir bütün olarak düşünüldüğünde, dünyanın çok hassas dengelerle çalışacak şekilde yaratıldığını belirten Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Gezegendeki en ufak bir değişimin tüm sitemi etkilediğini 1960’lı yıllardan bu yana anlamaya başladık. Bunu anlatmak için kelebek etkisi kavramı kullanılıyor. ‘Çin’de bir kelebek kanat çırpsa, Amerika’da kasırga veya fırtına meydan gelebilir’ diye de örnek verilir. Çin’in Wuhan kentinde çıkan ve gözle görülmeyen bir virüsün dünyayı ne hale getirdiğini gördükten ve yaşadıktan sonra bu etkinin daha iyi anlaşıldığını düşünüyorum.” dedi.Dünya dev bir seradırÇevreciler olarak atmosferi bir seraya benzettiklerini söyleyen Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Bir serayı ziyaret ettiğinizde nasıl çalıştığını görür, iklim değişiklilerinde seranın iç dengesinin korunmasının ne kadar önemli olduğunu tecrübe edersiniz. Dünya denen gezegenimiz de dev bir seradır. Bu seradaki en ufak bir değişim, serada yaşayan herkesi ve her şeyi etkiliyor. Tam bu noktada iklim değişikliğinden bahsedebiliriz. Gezegenimiz ne kadar büyük olsa da her sera gibi bir sınırı var. Bu sınırların aşıldığını, hayat tarzımızın yani ekonomik kalkınma ve buna bağlı tüketim tarzımızın seranın olması gereken doğal etkisini olumsuz etkilediğini bugün açık ve net olarak biliyoruz.” ifadelerini kullandı.Sanayileşme gaz oranlarını değiştirdiİklim değişiklerinin çok uzun dönemlerde oluştuğuna işaret eden Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Sanayi devriminin başlangıcı olarak genellikle 1750 yılı kabul edilir. Sanayileşmeyle birlikte yaşadığımız dünya serasındaki gazların oranı da değişmeye başladı. Ancak başlarda ekonomik refah ve siyasi güç sağlayan bu değişme olumlu karşılandı.” dedi.Dünyada sıcaklık artışları 1,5 derecede durdurulmalıDünya genelinde ortalama sıcaklık artışlarının 1,5 derecede durdurulamaması durumunda iklim krizi etkilerinin aşırı hava olayları, deniz seviyesinin yükselmesi, gıdaya, suya erişimde zorluklar ve biyolojik çeşitlilik kaybı olarak yaşanmaya devam edeceğine dikkat çeken Prof. Dr. Özdemir, “Üstelik bütün bu değişimler, insanın yaşam süresi içerisinde ölçülebilecek bir hızla gerçekleşiyor. Ülkemizde sık sık yaşamaya başladığımız ve doğal felaket deyip geçtiğimiz olaylar arttı. Son bir yılda ülkemizde ve özellikle de İzmir’de yaşadığımız, daha önce tanık olmadığımız doğal felaketleri somut örnekler olarak görebiliriz.” diye konuştu.Küresel ısınmanın etkileri insan tarafından artırılıyorBirleşmiş Milletler’in kurduğu Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin bu konuda en büyük otorite olduğunu belirten Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Bu panel, yaptığı çalışmalar ve yayınladığı bilimsel raporlarla insan faaliyetlerinin sonucu olarak atmosferde oluşan olumsuz etkiler nedeniyle küresel ortalama sıcaklıklarda artış yaşandığını ortaya koydu. Bu da tüm sistemi etkiliyor. İklim değişikliği üzerine yayınlanmış tüm bilimsel araştırmaların yüzde 97'sinde küresel ısınmanın gerçek ve gezegenimiz için büyük bir sorun olduğu, sorunun insan faaliyetleri tarafından daha da şiddetlendirildiği gösteriliyor.” dedi.İklimlerin değişmesinde insani etkilerin payı çokProf. Dr. İbrahim Özdemir, IPCC tarafından da vurgulanan iklim değişikliklerinde insanın etkilerini şöyle sıraladı: “Tarımsal faaliyetler, fosil yakıtlarının yakılması nedeniyle sera gazlarının artırılması, tarımsal atıklar ile fosil yakıtların yakılması gibi nedenlerle atmosfere salınan aerosollar ve parçacıklar, ormansızlaşma ve çölleşme nedeniyle dünya yüzeyinin güneş ışınlarını yansıtma özelliğindeki değişim, uçak ve gemi egzoz izleriyle bulut oluşturma ve atmosferde kimyasal değişim gibi insan etkilerinden söz edebiliriz. IPCC’ye göre 2004 yılındaki insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının yüzde 56’sı fosil yakıt kullanımında ortaya çıkan karbondioksite aittir.”İnsanoğlunun hayatı tabiata bağlıİnsanoğlunun çok eski dönemlerden bu yana tabiattan yararlandığına ve hayatta kalmasının tabiata bağlı olduğuna işaret eden Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Ancak modern insan bu dengeyi tahrip ederek, aslında kendi hayatını tahribe başladı. Modern teknolojinin dünyayı ve dünyadaki eko sistemleri tahrip ettiğini söyleyebiliriz. Burada teknolojiyi suçlamak yerine teknolojiyi oluşturan ve şekillendiren insanın, daha doğrusu insanın dünya görüşünün sorgulanması gerekiyor. Modern teknolojinin içerdiği zehirli ve yıkıcı tohumlara ilk dikkat çekenlerden birisi Alman filozof Martin Heidegger’dır. Filozof Heidegger ‘Tekniğe İlişkin Soruşturma’ adlı küçük risalesinde Ren nehri üzerindeki bir su değirmeni ile modern bir hidroelektrik santralini karşılaştırarak modern zihnin şekillendirdiği teknolojinin sınırlayıcı, tahakküm edici ve yok edici boyutunu ortaya koyuyor.” dedi.Sanayi kuruluşları çevre ekosistemini bozduProf. Dr. İbrahim Özdemir, ‘İnsan tabiatı kullanılacak ve sömürülecek bir nesne olarak gördüğünde bu sömürüyü en büyük ölçüde gerçekleştirmek için gereken aletleri de kendisi yapıyor’ dedi ve sözlerine şöyle devam etti: “Çevre bilinci oluşmadan önce sanayi kuruluşları zehirli atıkların etkisini azaltmak için hiçbir ek masraf yapmıyorlardı. Karlarını azami dereceye çıkarmak için masraflarını asgari seviyede tutuyor; zehirli atıkları nehir, göl ve denizlere, ya da tabiata olduğu gibi bırakıyorlardı. Bunun sonucunda nehir, göl ve denizlerdeki eko sitemler tahrip oldu. Nehir ve göllerde balıklar yok oldu. Zehirli balıklar besin zinciri ile bize kadar ulaştı ve başta kanser olmak üzere birçok hastalık ortaya çıktı. Henüz gerçek sebebini anlamadığımız COVID-19 virüsünün beslenme zinciri ile ilgili olduğu görüşü çok yaygın. Kısacası teknoloji onu şekillendiren dünya görüşüne göre çevre dostu veya çevre düşmanı olabilir. Bütün mesele bizim kendimizi ve dünyayı nasıl kavradığımız, insan-dünya ilişkilerimizi nasıl temellendirdiğimizdir.”Müslümanlar olarak çevre bilinci inşa edemedik Hz. Peygamber’in yeryüzünü bir mescit olarak tanımladığını ifade eden Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Müslümanlar olarak bir çevre bilinci inşa edemedik. Mabedin temiz olması, korunması, herkesi birleştiren ve buluşturan bir mekân olması gerekir. Yeryüzü mabedi, açgözlü yerli ve yabancı kapitalistlerce yağmalanırken ve kirletilirken seyirci kaldık. Bugünkü sorunların kaynağı olan anlayışın üstesinden gelmek için doğunun hikmetini keşfetmek zorundayız” diye konuştu.

16 NİS 2021

Çiçekler mutlu, huzurlu ve özel hissettiriyor

 Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı öncülüğünde Türkiye genelinde yürütülen araştırmanın gerçekleşmesinde Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü lisans öğrencileri Feyza Keskin ve Nur Yıldız aktif olarak görev aldı.Araştırmanın amacı genel olarak üniversiteli gençlerin çiçek hediye etme/alma davranışlarını incelemek ve çiçeklerin gençler tarafından nasıl anlamlandırıldığı, çiçek alırken dikkat ettikleri hususlar ve çiçek alma alışkanlıklarını farklı değişkenler üzerinden incelenmesi olarak belirlendi.Araştırmaya 510 lisans öğrencisi katıldıÇevrimiçi anketle gerçekleştirilen çalışmaya Türkiye’nin farklı devlet ve vakıf üniversitelerinde 2020-2021 Akademik Yılında öğrenim gören 18-25 yaş arasında toplam 510 ön lisans, lisans ve yüksek lisans öğrencisi katıldı. %68.0’ı (347) kadın, %32.0’si (163) erkek olan katılımcıların %69.4’ü lisans, %23.3’ü ön lisans ve %7.3’ü ise yüksek lisans öğrencisi oldu. Katılımcılardan %51.0’ı devlet üniversitesinde, %49.0’ı ise vakıf üniversitesinde öğrenim gördüklerini kaydetti.Katılımcı öğrencilerin %42.9’unu 18-20 yaş arası, %28.8’ini 21-22 yaş arası, .3’ünü 23-24 yaş ve .9’unu 24-25 yaş arası gençler oluşturdu. Öğrencilerin her bölümden, sınıftan ve yaştan örnekleme dâhil edilmiş olması, örneklemin ana kütle temsili ve sonuçların güvenilirliği açısından önemli bir hususu oluşturdu.Gençler çiçek hediye etmeyi seviyor“Çiçek hediye eder misiniz?“ sorusunu katılımcıların %70.4’ü “evet”, %29.6’ı “hayır” şeklinde yanıt verdi.Bu soruya kadın katılımcıların %48.6’ı  “evet”, 19.4’ü “hayır” şeklinde cevap verirken erkeklerin ise %21.8’i “evet”, .2’i (52) “hayır” cevabını verdi.Çiçekler mutlu, huzurlu ve özel hissettiriyor“Çiçekler size ne hissettiriyor?“ sorusuna katılımcıların %7.1’i kendilerini özel hissettirdiklerini, .8’i huzurlu ve %23.9’u mutlu hissettikleri yanıtını verdi. Katılımcıların %2.7’i bu soruya  “güzel koku”, %3.1’i güven, %5.9’u doğa, .4’ü değerli ve %3.3’ü kavramlarıyla ifade etti.İlk çiçek annelere hediye ediliyor“İlk olarak ne zaman ve kaç yaşında kime çiçek hediye ettiniz?’’ sorusuna katılımcıların %31.9’u 5-10 yaş arası ve .1’i 10-15 yaş arası annelerine çiçek hediye ettiklerini ifade etti. Bunun dışında katılımcıların .2’si 15-20 yaş arasında sevgililerine ve %6.6’sı 5-10 yaş arası katılımcılar öğretmenlerine hediye ettiklerini belirtti.Hediye edeceğim çiçeği kendim götürürüm“Hediye etmek istediğiniz çiçeği hangi yolla ulaştırırsınız?” sorusuna katılımcıların %63.9’u kendileri götürmeyi tercih ettiklerini belirtirken; katılımcıların %33.8’i ise “kargo” kullandıklarını söyledi.Birinden çiçek hediye aldınız mı?“Birinden çiçek aldınız mı?’’ sorusuna katılımcıların %59.8’ i evet cevabını verdi. “Evet”, yanıtını verenlerin %86.9’unu kadınlar oluştururken, ,1’lik kısmını erkekler oluşturdu. Bu soruya katılımcıların %40.2’si “hayır” cevabını verdi. “Hayır” cevabını verenlerin %40.0’ını kadınlar, %60.0’ını ise erkekler oluşturdu.Saksı çiçeği tercih ediliyor“Birine hediye çiçek alırken veya birinden çiçek hediye aldığınızda hangisini tercih edersiniz?” sorusuna katılımcıların %52.9’u saksı çiçeği tercih ettiğini belirtirken; bunun %75.9’unu kadınlar, %24.1’ini ise erkekler oluşturdu. Kadınlar arasında saksı çiçeği tercih edenlerin oranı %40.2 iken, %24.5’i kesilmiş çiçek tercih ettiklerini dile getirdi.Çiçeğin taşıdığı anlam daha önemli“Size çiçek hediye verildiğinde hangi husus sizin için daha önemli?’’ sorusuna katılımcıların %63.3’ü (323) çiçeğin taşıdığı anlamın daha önemli olduğu cevabını verdi. “Çiçeğin taşıdığı anlam” yanıtını verenlerin %70.6’ını kadınlar, %29.4’ünü ise erkekler oluşturdu.Bu soruya katılımcıların .1’i “alan kişinin zevkine göre olması” yanıtını verdi. Alan kişinin zevkine göre olması yanıtını verenlerin %54.2’sini kadınlar, %45.8’ini erkekler oluşturdu.Katılımcıların .9’u ise “kendi zevkime göre olması” yanıtını verdi. Kendi zevkine göre olmasını tercih edenlerin %75.3’ünü kadınlar, %24.7’sini erkekler oluşturdu.Gençler çiçeklerin anlamıyla ilgililer“Çiçeklerin taşıdığı anlamlar vardır. Kırmızı gülün aşkı temsil etmesi gibi. Bunlar hakkında bir bilgiye sahip misiniz?” şeklindeki soruya katılımcıların %62.4’ü “evet”, %33.1’i ise “hayır” yanıtını verdi.“Evet” yanıtını verenlerin %71,1’ini kadınlar oluştururken, %28,9’unu erkekler oluşturdu. “Hayır” yanıtını verenlerin %62,1’ini kadınlar oluştururken %37,9’unu erkekler oluşturdu.Renk fark etmiyor“Hangi renk çiçekseversiniz?” sorusuna katılımcıların %23.7’i “beyaz”; .6’ı “kırmızı” yanıtını verirken; %47.3’ü ise “rengin fark etmediğini” dile getirdi.Yapay çiçekler tercih edilmiyor“Hangisini tercih edersiniz?” sorusuna katılımcıların %97.1’i gerçek çiçek tercih ettiklerini belirtirken %2.9 (15) kişi yapay çiçek tercih ettiklerini belirtmiştir.“Size çiçek alındığında hangisini tercih edersiniz?” sorusuna katılımcıların %90.8’i “gerçek çiçek”;  %3.7’i “yapay çiçek” yanıtını verirken; %5.5’i ise herhangi bir fikri olmadığını dile getirdi. Kadın katılımcıların %94.5’i ve erkek katılımcıların %90.8’i gerçek çiçek tercih ettiklerini belirtti. Bu oran yapay çiçekte kadın katılımcılar için %3.2, erkekler için %3.7 oldu.“Birine çiçek aldığınızda hangisini tercih edersiniz?” sorusuna katılımcıların %96.3’ü gerçek çiçek tercih ettiklerini belirtirken; %3.7’si yapay çiçek tercih ettiklerini söyledi.Pandemi sürecinde değişiklik olmadı“Pandemi sürecinde çiçek hediye etme/hediye alma davranışınızda bir değişiklik oldu mu?” sorusuna katılımcıların %66,6 oranındaki önemli bir bölümü “hayır” yanıtını verirken, ,7’i “Çiçek gönderme/alma şeklinde bir değişiklik” olduğunu belirtti. Bunun nedeni pandemi şartlarından dolayı online sitelerden çiçek sipariş etmeyi tercih ettikleriyle ilişkilendirildi.Çiçekle ilgili şarkıda “Sarı Laleler’’ akla geliyor“İçinde çiçeklerle ilgili anlam ifade eden sevdiğiniz bir şarkı var mı?’’  sorusuna katılımcıların %31.8 “Sarı Laleler”, .6’sı “Kır Papatyası”, %6.8’i “Bir Demet Yasemen”, %6.4’ü “Gülpembe”, %5.7’si “Begonvil” yanıtını verdi.Çiçeklerle ilgili anlamlı isim: Yasemin“İçinde çiçeklerle ilgili anlam ifade eden sevdiğiniz bir isim var mı?’” sorusuna katılımcıların .0’ı Yasemin, .6’ı Lale, %8.3’ü Menekşe, .5’i Nergis, %4.4’ü Nilüfer, %1.3’ü Gülşen, %6.1’ Papatya, .7’si Gül şeklinde cevapladı.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Çiçek hediyeleşmede önemli bir araç”Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, araştırma sonuçlarını değerlendirdi. Çiçek verme ve hediye olarak çiçek almanın günümüz gençleri açısından yaşayan ve sosyal işlevi olan bir davranış tarzı olarak görüldüğünü kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Gençler çiçeği belli bir mana ve bir anlam içinde karşıdakine hediye etmektedir. Ayrıca cinsiyet ayırt etmeksizin çiçeklerin gençlerde mutluluk duyguları uyandırdığı ve duygu ifadesi anlamlarında oluşturduğu olumlu etkilerin de farkında olunmasıyla yaşamlarında önemli bir yeri olduğu anlaşılmaktadır.” dedi.“Çiçek verme/alma eyleminin ritüel boyutu ve anlam yüklenmiş bir sosyal etkileşim kodu olduğu düşünülürse, çiçeğin elden verilmesinin zaman içinde kargoyla gönderme yoluna dönüşmesi bir sosyal gerçeği işaret etmektedir” diyen Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Bunda özellikle zamansal ve mekânsal kısıtlılıkların, çiçek vermenin temsil ettiği anlamlı etkileşimin önünde engel teşkil etmemesini sağlama çabası etkilidir. Ayrıca gençler arasında giderek kesme çiçeğin yaygınlığının azalarak saksıdaki çiçeğin tercih edilmesi sürdürülebilirlik ve ekolojik farkındalık gibi unsurlarla da yakından ilişkili olduğu görülmektedir.” diye konuştu.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Hediyeleşme davranışı, yakınlaşma sağlıyor”Hediyeleşmenin bireyler arasında sosyal bağların şekillenmesinde önemli rol oynadığını vurgulayan Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Böylece araştırma sonuçlarından da görüldüğü üzere,  çiçek gibi tarafsız ve duygu ifadesi gibi çağrışımları olan bir hediyeleşme davranışının gençler arasında sürdürülmesi toplumda sosyal ve psikolojik yakınlaşma işlevi açısından önemli bir yeri olduğu gibi, çiçek verme gibi karşılıklılık, hediyeleşme, anlam ve sosyal kod yüklü etkileşimlerin duygu geçişleri sağlaması bakımından günümüz değişimleri çerçevesinde daha farklı bir anlam kazanmaktadır.” dedi.

13 NİS 2021

Üsküdarlı akademisyenler Avrasya Psikoloji Konferansı’nda

“Avrasya Psikoloji Bilimi ve Deneyimi: Disiplinlerarası Eğilimler” başlığı altında düzenlenen konferansın ilk gününe Kazakistan, Türkiye, Rusya’dan çok sayıda  bilim insanı  katıldı. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı ve Psikoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Asil Özdoğru’nun açılış oturumunda konuşmacı olarak yer aldığı etkinlik iki gün boyunca devam edecek.“Pandemi yalnızlık konusunda yeni sorunlar ortaya çıkardı”Konferansta “Pandemi Sürecinde Yalnızlık” başlıklı bir sunum gerçekleştiren Süleymanlı, yalnızlığın pandemiden önceden de  dünyada yükselen boyutuyla göze çarptığını vurguladı. Pandemi dönemi koşullarının yalnızlık konusunda yeni durumlar ve sorunlar ortaya çıkardığını ifade eden Süleymanlı, “Özellikle sosyal izolasyondan dolayı sosyal bağlarımızın zayıflaması yalnızlaşmayı derinleştirdi. Pandeminin ortaya çıkardığı ‘yalnızlık hissinin artması’ durumu, farklı ülkelerde yapılan araştırmalarla da doğrulanmakta.” dedi ve konuyla ilgili farklı ülkelerde yapılan araştırma sonuçlarını paylaştı.Doç. Dr. Asil Özdoğru ise "Psikolojide Replikasyon Araştırmaları" başlılık konuşmasında replikasyon araştırmalarının ne olduğunu, niçin yapıldığı ve nasıl yapılabileceğini aktardı. Özdoğru, yayımlanmış kendi replikasyon araştırmalarından da örnekler vererek dinleyicileri benzer çalışmalar yapmaya ve yapan gruplara katılmaya davet etti.

09 NİS 2021

Prof. Dr. Arıboğan: “Nesnelerin interneti dönemine giriyoruz”

“Başarı için doğru yerde olmak önemli”Değişimin toplumsal hayatın dinamiği olduğunu belirten Arıboğan; “Hayatın doğru akabilmesi ve başarının gelebilmesi için doğru yerde olmak önemli. Öğrencilerin kendilerini iyi tanıması çok önemli bir şey, ben sevdiğim işi yaptığım için başarılı oldum. Değişim aslında bütün bu toplumsal hayatın dinamiği, değişmeyen hiçbir şey yok. Tarihin bazı dönemlerinde değişimin akış hızı artmaya başlıyor. Bu özellikle son 50-100 yıl içerisinde çok yoğun bir şekilde oldu. Teknolojinin de hayatımızda hızlandırıcı bir etkisi var. İnsanlık, bir sürü çalışmadan deneyim kazanarak ve insan uygarlığının hayatını rahatlatarak geçti.” ifadelerinde bulundu.“Nesnelerin interneti dönemine giriyoruz”Makine kullanımının sanayi sonrasında elektronikle desteklendiğini belirten Arıboğan; “Elektrik süpürgeleri, çamaşır makineleri önce elektronik hale geldi, sonra dijitale geçtik. Her şeyi önden planlayarak komutlar vermeye başladık. Şimdi öyle bir dünyaya giriyoruz ki nesnelerin interneti dediğimiz şey var. Bunlar birbiri ile konuşacak. Buzdolabı çamaşır makinene mesaj verecek, çamaşır makinen arabana gidecek, arabadan bulunduğun ofise doğru konuşan makineler sistemi olacak. Kendi kendilerine bir hayat tasarımı yapacaklar. Kimilerine göre bu çok korkunç bir dönem. İnsan uygarlığının son dönemi. Bazı çok önemli bilim insanları ise, ‘İnsanlık uygarlığının en muhteşem dönemine giriyoruz’ diyor. ‘Çözülemeyen bütün sağlık problemlerinin hepsini çözeceğiz, insanın yaşlılık diye bir problemi olmayacak, güçsüzlük diye bir problemi olmayacak, genetik bilimiyle biz bunların hepsini çözeceğiz’ deniliyor. 20. yüzyıla girildiğinde insan ömrü ortalama 50 yıldı, şimdi 80 yıla çıktı. Bu gençlere 150 yıl vaat ediyor. Yeni düzen bu şekilde.” diye konuştu.“Temel mesele kusursuzluk değil, insan elinden çıkmış olmak”İnsan emeğinin önemine değinen Arıboğan; “Bir konuyu çok iyi bilen ama her şeyi de iyi kötü bilen insanlar olmak zorundayız. Biz bu kişilere ‘T insan’ diyoruz. Gençlere tavsiyemiz hep bu oluyor. Eğitim müfredatlarını da onlara göre değiştiriyoruz. Genel eğitim, edebiyat, müzik, sanat, kültür bunlar çok kıymetli şeyler. Değerli olacak olan meslekler nedir biliyor musunuz? Mesela masanın üstüne örtmek için bir dantel örtü alıyorsunuz. Şimdi bunu makinede yaptırdığınız zaman bu dantel örgü kusursuz bir biçimde 2 dakikada en güzel şekilde yapılabilir. Bunun değeri 5 TL’dir. Ama Aysel Teyzeye gittiğinizde o dantel örtüyü elindeki tığ ile örer ve örtünün kusurları vardır. Ama o sırf el işi olduğu için fiyatı 5 bin TL’dir. Temel mesele kusursuzluk değil. İnsan elinden çıkmış olmak değeri oluşturan şey. Neye değer verirseniz o değerli olur.” dedi.

22 MAR 2021

“Başarıya Ulaşan Bütün Filmlerin Ortak Noktası Yerelliktir”

“Senaryo, sinema ve tiyatronun yapı taşıdır”Hikâye ve toplum konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan Kaya; “Tek başına senaryo dediğimiz zaman senaryoyu daraltmış olabiliriz. Senaryoyu, toplum ile ilişkisi bağlamında düşündüğümüz zaman kurmaca ana başlığı içinde düşünmek gerekebilir. Roman, öykü, edebi sanatların yanında sinemayı da işin içine katmak gerekir. Senaryo, sinema ve tiyatronun yapı taşıdır. Senaryo, kurmaca metinler kimi zaman toplumu dizayn eder. İyi ve kötü insanların eline geçtiğinde toplum üzerinde etkisi de olur. Bunun tam tersi bir durumu da vardır. Senaryo tamamen toplumun içinden çıkar. Edebiyatı anlayan kişiler bunu görebilir.” Dedi.“Başarıya ulaşan bütün metinlerin, filmlerin ortak noktası yerelliktir”Toplumun içinden çıkan senaryolara bakıldığında toplumun özelliklerinin görüldüğünü belirten Kaya; “Kurmacalar, bizlere tarihi ve sosyolojik bilinç oluşturmada fayda sağlar. Başarıya ulaşan bütün metinlerin, filmlerin ortak bir noktası vardır: Yerellik. Bu ülkenin toplumunun geçirdiği evreler Cumhuriyetten bugüne sürer. Biz bunları okurken ciddi anlamda bilgi sahibi oluyoruz. Bir pergel düşünelim, bunun merkezi toplumunuzun ve ülkenizin olduğu yerde konumlanmalı. Diğeri onun etrafında dairler çizmeli. Bu çok katı bir kural olarak gelebilir. Ama sadece gözleme dayalı olarak bu doğrulanabilir. Bu ülkede beğenin veya beğenmeyin, filmlerini sevin veya sevmeyin başarılı olan, ödüller alan insanların ortak noktaları yerel unsurlara yer vermeleridir. Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki o muhtar karakteri dünyanın hiç bir yerinde yoktur. Bu diğer insanlara ilginç gelir.” İfadelerini kullandı.

19 MAR 2021

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yunus Emre, Bencilliğe Karşı İlahi Aşk Yolunu Kullanıyor”

Pandemi nedeniyle çevrimiçi düzenlenen sempozyuma Azerbaycan’dan da konuşmacılar katıldı. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı ve Sempozyum Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, açılış ve selamlama konuşmasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2021 yılını Yunus Emre ve Türkçe Yılı olarak ilan edilmesine binaen sempozyumu düzenlediklerini belirterek Yunus Emre’nin Türk coğrafyasında çok önemli bir yeri olduğunu söyledi. Yunus Emre’nin yaşadığı 13. ve 14. Yüzyılın Anadolusu’nda Doğu Roma, Moğol ve Memluk İmparatorluğu’nun neden olduğu siyasi, iktisadi ve içtimai karışıklığa karşı Türk İslam medeniyetinin direncini temsil eden büyük bir düşünce ve eylem insanı olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Böylelikle gazilerin, ahilerin, abdalların kadim değerleri olan barış, refah ve adalet ülküsünü Anadolu'nun her köşesine yayan Yunus Emre, sınıf, statü ve topluluklar üstü bir konumun sembolü de olmuştur. Şüphesiz ki bu konumun oluşmasında  Yunus Emre'nin duru bir dil ve dinamik bir eylem biçimi geliştirmesi nedeniyle akıl deneyim ve nefs ile bütünleştirerek farklı kesimlerin gönül kapısına girebilmesinin payı büyüktür. Bugün dünyamızın her zamankinden daha çok Yunus Emre'yi anma anlama ve aşma çabasına ihtiyaç vardır” dedi.Prof. Dr. Mehmet Zelka: “Yunus Emre, Hak sırrının peşindedir.”Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka da Yunus Emre’nin “Gel gidelim dosta gönül” şiiriyle başladığı açılış konuşmasında Yunus Emre’nin irfan mektebinde okuyan bir arif, sözü hale dönüştüren bir Allah dostu ve sır sahiplerinin sırlarını açıklayan bir dilin sahibi olduğunu söyledi. Prof. Dr. Mehmet Zelka, “Yunus Emre, Türkçe ibareler ile güzel gazel ve ilahi tarzında pek çok tasavvufi sırları açıklar. Onun şiirlerinde sosyal olayların ve mahalli hayatını izlerini görmek mümkündür. Yunus'un sanatı tefekkürü sanatını örtmez. Düşüncelerin, şiirin sınırlı yapısı içinde kaybolup gitmez. Şiirlerindeki öğreticilik insana bıkkınlık vermez. Çeşitli aşk halleriyle hallenen Yunus'un şairliğini ispat etmek gibi bir düşüncesi de yoktur. Zira Hak sırrının peşindedir. Sabırla aradığını bulmuş ve Hak’tan gelen şerbeti içmiş ve halka içirmiştir. Çağımızda böylesi dervişlere, böylesi Yunuslar’a çokça ihtiyaç olduğunu ifade ediyorum” dedi.TİHEK Başkanı Süleyman Arslan: “Yunus Emre, insanlara gönlü anlatmaya çalıştı.”Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) Başkanı Süleyman Arslan ise selamlama konuşmasında vefatının 700’üncü yılında anılan Yunus Emre’nin aslında gönül ordusunun bir ferdi olduğunu belirterek “Yunus Emre, 1071'de Malazgirt Zaferi ile Anadolu'ya açıldığımız zamanlarda dervişlerle beraber gelen insanlardan birisidir. Ahmet Yesevi geleneğini bu ülkeye bu diyara Türk dünyasına taşımış, artık Bosna'ya kadar Avrupa'ya kadar götürmüş insanlardan bahsediyoruz. Bunların içerisinde tabii Yunus'un ayrı bir yeri var, onu belirtmek gerekiyor. Ortak özelliği, Yunus'un hepimiz içinde sevilen öne çıkan tarafı gönül insanıydı Yunus. İnsanın bir gönlü var. Yunus bunun farkındaydı, insanın gönlü ile insanlık aleminde yüceldiğini biliyordu. Yüce gönüllü insanlardandı.  İnsanlara gönlü anlatmaya çalıştı gönlün öneminden kıymetinden bahsetti” diye konuştu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yunus Emre’nin asırlar önceki mesajlarını bu çağda anlamak çok önemli.”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan ise açılış ve selamlama konuşmasında Yunus Emre’yi asırlar ötesinden alıp bugüne getirip onun hakkında konuşarak mesajlarını bu çağa vermenin ve anlamanın önemine işaret etti. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Umarım Orta Asya’dan Avrupa’nın ortalarına kadar giden medeniyet köklerimizin ve coğrafyamızın değerinin farkına varırız. Yunus Emre’nin Anadolu irfan kültürünün temel kaynaklarından birisi olduğunu göreceğimizi düşünüyorum” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yunus Emre Anadolu’yu dolaşmış…”Yunus Emre’nin yaşadığı dönemde Anadolu’nun tam bir kaos halinde olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, “Devlet otoritesi yoktu. Ciddi bir güven bunalımı yaşanıyordu. Fetret çağında gibi bir Anadolu var. Böyle bir Anadolu’da Yunus Emre bunu kendine dert edinen birisi. İnsanların harcanıp gittiği ortamda hem kendisi hem de insanlar için dertleniyor. O yüzden Yunus Emre, Mevlana gibi hep bir yerde durmamış ve bütün Anadolu’yu dolaşmış. Her tarafa dokunup temas ettiği için her yerde makamı var” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yunus Emre’yi sadece şair olarak sunmak onu basite indirgemektir.”Yunus Emre’nin en güzel tarafının Türk diline çok hizmet etmesi olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Geleneklerimizi ve inancımızı kendi dilimizde ifade etme konusunda ciddi bir kaynak oluşturmuş. Yunus Terapi kitabı çalışmamı yaparken bunu da gördüm. Mesela kültürümüzde yerleşmiş olan ‘Sarı Çiçek’ ilahisi Yunus Emre tarafından yazılmış. İlahi aşk arayışı içerisinde duygularını şiir diliyle ifade etmiş. Yunus Emre’yi sadece bir şair olarak sunmak onu çok basite indirgemektir. Yunus o şiirleriyle bizi nerelerden alıp nerelere götürüyor. Yunus Emre’ye baktığımızda dünyanın geçici olduğunu ifade eden bir işleyiş içerisinde” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Biz Batı medeniyetini taklit ediyoruz.”Sekülarizm çağında yaşadığımızı kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “O kadar dünyasallaştığımız bir çağdayız ki insanlar yaratıcı yok gibi yaşıyorlar. Bu çağı şekillendiren filozofların sözleri var. Örneğin Freud diyor ki ‘Yaratıcı faaliyetin kaynağı haz peşinde koşmaktır.’ Hedonizmin teorik temelini oluşturuyor. Adler de ‘Yaratıcı faaliyetin kaynağı insanın üstünlük duygusu için çabalamasıdır’ diyor. Nietzche’den tutun da Sartre’ye, Kierkegaard’a kadar varoluşçu felsefeciler ‘İnsandaki yaratıcı faaliyetin kaynağı bencil olmaktır’ diyor. Batı felsefesi insanlığa bencilliğin bir medeniyet olduğunu anlattı. Böyle bir çağdayız ve biz batı medeniyetini taklit ediyoruz” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yaşam felsefemizin genetiği ile oynandı”Yunus Emre’nin de içerisinde bulunduğu dönemde insanların bencilleştiğini fark ettiğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şunları söyledi: “Şu anda Amerika’da ‘Narsisizm illeti’ diye kitaplar yazıyorlar. Narsisizmin pandemisinden bahsediyorlar. Narsisizmin sonucu yalnızlık ve intihardır. İntihar konusuna üniversitemizin Psikoloji bölümü ile birlikte ele almamız lazım. Finlandiya’da intiharlar yüzde 15 artmış. İstatistikler Türkiye’de açıklanamıyor ama intiharlar artıyor. Bu bütün dünyada böyle. Bu artışın sebeplerinden birisi de yaşam felsefemizin genetiği ile oynanmış olmasıdır. Bu genetiği düzeltmeden gençlere ve insanlara faydalı olamayız. Yunus Emre bunu o zaman da fark ediyor. O zaman da bakıyor ki insanlar bencilleşiyorlar, güvenlik kaygısıyla sadece kendilerini düşünüyorlar. Böyle durumlarda o ilahi aşk yolunu kullanıyor. Bu zamanda belki aşk yolunu kullanamayız çünkü duygular yükseldiği zaman insanoğlu kolaylıkla uçuveriyor. Aşırı düzeyde imkânsız aşk yüzünden sorun yaşayan kişilerle uğraşıyoruz, öyle bir aşk yolu değil gerçek aşka ulaşabilme ile ilgili çaba önemli. Mevlana ile birlikte Yunus da bizim için canlı örneklerdir.”Özgül Özkan Yavuz: “Bu topraklara Yunus Emre gibi eşsiz tasavvuf üstadı sayesinde kök saldık”T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Bakan Yardımcısı Özgül Özkan Yavuz da gönderdiği video mesajda Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen sempozyumun açılış konuşmasını yapmaktan memnuniyet duyduğunu belirtti. Yavuz, “Tarihimizde arifler, irfan geleneğimizin kıymetli temsilcileri olarak kadim medeniyetimizi oluşturan en önemli unsurlardan olmuşlardır. Farklı kültürlere karşı gösterdikleri önyargısız yaklaşım, dinimizin ve kültürümüzün evrensel ve kapsayıcı mesajının tüm insanlığa aktarılmasını kolaylaştırmış ve hızlandırmıştır . Hepimizin çok iyi bildiği gibi kadim medeniyetimizde ve köklü tarihimizde marifet sahibi pek çok kıymetli zat bulunmakta ve çok şükür ki onların geçmişten bugüne tuttukları ışık sayesinde manevi olarak geleceğimiz de aydınlanmakta. Bin yıl önce yurt edindiğimiz bu topraklara Yunus Emre gibi eşsiz tasavvuf üstadı ve halk şairimiz sayesinde bir daha hiç ayrılmamak üzere kök saldık. Ecdadımız birçoğu bugüne kadar gelen eserlerle ihya ettiği güzel yurdumuza Yunus ve onun yolunda ve fikri doğrultusunda hareket edenlerin insan sevgisine ilahi aşka ve hoşgörüye dair yol göstericiliği ile de manevi olarak mührümüzü vurduk” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Yunus Emre’yi “sosyal psikolog” gözüyle değerlendirdiAçılış ve selamlama konuşmalarının ardından sempozyum, panellerle devam etti. Sempozyumun ilk oturumunda yurt içi ve yurtdışından önemli konuşmacılar yer aldı. Biruni Üniversitesi’nden Prof. Dr. Adnan Ömeroğlu’nun başkanlığındaki ilk oturumda Prof. Dr. Nevzat Tarhan “Sosyal Psikolog Olarak Yunus Emre” başlıklı bir konuşma yaptı.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Nergisle konuşan Yunus, mütevazılık dersi veriyor”Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Yunus Emre’nin tabiatı ve doğayı okumasını Yunan felsefesinin bakış açısıyla karşılaştırarak verdi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, nergisle konuşan Yunus Emre’nin mütevazılık dersi verdiğini belirterek şunları söyledi: “İnsan psikolojisi ile uğraştığım için kendi açımdan Yunus’un tabiatı, doğayı okuması ile ilgili bir örnek vermek istiyorum. Bir nergis çiçeğine Yunan felsefesindeki bakış açısı ile Yunus Emre’nin bakış açısını paylaşacağım. Hangisinin daha yararlı olduğuna siz karar verin. Narsisizm sözü nergis çiçeğinden geliyor. O dönemdeki Yunan felsefesine göre Narkissos isminde çok yakışıklı bir genç var. Bu gence Eko isimli bir genç kız aşık oluyor. O derece aşık oluyor ki ona aşkına karşılık bulamıyor, onun güzelliğini düşüne düşüne eriyip ölüyor. Ona karşılık vermediği için de Olimpos dağındaki tanrılar Narkissos’a ceza veriyorlar. ‘Sen Eko’ya yaptığın yanlışın cezasını çekeceksin’ diyorlar. Bir gün Narkisos suyun kenarına geliyor. Eğilip su içeceği zaman suda kendini görüyor ve kendi güzelliğine aşık oluyor, kendine hayran oluyor. Bu işte narsisizm aşkı. Kendine tapar derecesinde aşık oluyor, kendini kutsallaştırıyor, devamlı kendine bakıyor. Yunan felsefesine göre Narkissos o şekilde ölüp nergis çiçeğine dönüşüyor. Yunan felsefesi bir aşkı, sevgiyi cezayla bitiriyor. Yunus Emre de dağda gezerken sarı nergis çiçeğini görüyor. Yunus nergis çiçeği ile konuşmaya başlıyor. Nergis çiçeğine ‘Seni kim gönderdi?’  diye soruyor. Nergis çiçeği de iç muhabere tarzında ‘Seni kim gönderdiyse o gönderdi’ diye cevap veriyor. Sonra varlık aleminden bahsediyor. Nergis çiçeği ‘Senin vazgeçilmez bir değerin var’ diyor Yunus Emre’ye. Yunus Emre de ‘Sen bu güzelliği kara topraktan mı aldın?’ diye sorunca nergis çiçeği ‘Ayın nuru, güneşin ışığından aldım’ diye yanıt veriyor. Yunus Emre ‘Neden boynun eğri?’ diye sorunca nergis çiçeği ‘Boynumun eğriliği kalbimin hakka doğruluğundandır’ diyor. Burada Yunus Emre mütevazılık dersi veriyor, kibrin yanlış olduğunu öğretiyor. Aslında ‘Sende bir güzellik var ama bu güzellik senden kaynaklanmıyor, ayın nurundan güneşin ışığından geliyor, Hak’tan geliyor’ diyor. Yunus burada nergis çiçeğinin tahlilini daha farklı yapmış. İşte bizim medeniyetimiz bu. Eğer biz şu anda hayran olduğumuz Batı medeniyetini taklit edeceksek onun arasında ceza, şiddet,  narsisizm ve narsisizmin verdiği acımasızlık vardır. Narsisizmin verdiği vahşi kapitalizm ve evliliği kadın erkek savaşlarına dönüştürmek vardır. Narsisizmin verdiği güçlü olanın haklı olacağı bir sistem vardır.”Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yunus anlatılıyor ama felsefesi anlatılmıyor…”“Bizim şu anda eğitim sistemimizde Yunus anlatılıyor ama maalesef Yunus’un felsefesi anlatılmıyor” diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Yunus'un felsefesi budur.  Bir çiçeğe Yunus'un bakış açısı farklıdır,  bir Yunan felsefesinin bakış açısı farklıdır. Böyle bir durumda bizi Yunan felsefesine hayran yapanlara yazıklar olsun diyorum.  Yani bizim bir çiçeğe bakışımızı bile doğru bir şekilde yapmamız lazım” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yunus Emre kullandığı yöntemde travma tedavisi yapmış”Fetret dönemine “Travma Çağı” benzetmesi yapan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Yunus Emre’nin üçüncü nesil psikoterapilerde kullanılan yöntemleri kullandığını belirterek şunları söyledi: “Mesela Yunus'un bir diğer özelliği de o dönemde travma tedavisi yapmış. Üçüncü nesil psikoterapiler var. Üçüncü nesil psikoterapilerde travma tedavisinde geçmişinde travma yaşayan bir kimse ele alınıyor. Mesela 12 yaşında annesini kaybetmiş, ondan sonra çok sevdiği annesini kaybettiği için artık hiç kimseyi sevemiyor. Bir analiz yapıp araştırıyoruz ki sevememesinin sebebi ‘Öyle taparcasına sevdiğim annemi kaybettim, şimdi birisini seversen onu da kaybederim. En iyisi hiç kimseyi sevmeyeyim’ diyerek öyle devamlı travmayı canlı tutuyor. Travmanın arkasında bunun olduğunu gördük. Burada uygulanan üçüncü nesil psikoterapiler var. ‘Acceptance and Commitment Therapy’ yani ‘Kabul ve yönet tedavileri’ diyoruz. EMDR diye bir teknik var, orada da beynin sağ ve sol kısımlarını kullanarak kişinin günlük hayatına etki eden çocukluk çağı travmalarını bugüne çağırarak çözüp yeni anlam yükleyip o travmayı tedavi edilmeye çalışılıyor. Yunus Emre, bu kullandığı yöntemde aslında travma tedavisi yapmış. Yani yaşadığı çeşitli hayat olaylarını canlandırıyor,  anlattırıyor insanlara. Daha sonra onlara yeniden bir anlam yükletiyor. Mesela nergis çiçeğine yüklediği bir anlam gibi. Tefekkür anlamı yükletiyor. Sen âşık ol ama ilahi aşkla bağlan diyor. Her şeyin ölümlü olduğunu, geçici olduğunu düşündüğün zaman, her şeyin gerçek sahibini bildiğin zaman, dünyada misafir olduğunu bildiğin zaman, zaten buradaki aşklara fazla değer verdiğini de görsün. Onlara ebedi zannederek, o aşkı yaşatmaya çalıştığını da fark ettirmeyi sağlıyor. Yani şiirlerinde böyle örnekler veriyor.”Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yunus Emre ‘Ben aradan çıktım, Yaradan kaldı’ diyor”Yunus Emre’nin toplumun her kesimine mesajlar verdiğini kaydeden Tarhan, “Mesela ilim adamlarına ne örnek veriyor: ‘İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir’ diyor. ‘Bana seni gerek seni’ diyor. Bunu söylerken mesela böyle ilmi kullananları da, ilmi de, böyle yüksek yaratana, yaratıcıya bağ kurdurarak çözmeye çalışıyor. Bir başka konuda da ‘Ben aradan çıktım, yaradan kaldı’ diyor. Ne kadar kısa ve öz, o kadar güzel ki. Yani benim amacım seni yaradan ile buluşturmak’ diyor. O zaman medrese dili Arapça. ‘Niye Arapça yazmadın?’ diye soranlara  ‘İnsanlar Arapça'dan anlamıyorlar. Rabca’dan anlıyorlar’ diyor. Düşünebiliyor musunuz? Arapça’nın a’sını çıkarıyor insanlar Rabca’dan anlıyorlar diyor. Ve o kadar özet, güzel, bu kadar büyük bir anlamı güzelce, yani insanların Allah'a ulaşması için illa böyle dil şey gerekmiyor. Gönül dilini konuşturuyor” diye konuştu.Yunus Emre’nin yaşadığı çağla günümüzün çok farklı olmadığını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Günümüzde belki şu anda savaşlar yok ama kültürel emperyalizmin etkisindeyiz biz. Parasal, finansal, ekonomik emperyalizmden daha tehlikeli küresel emperyalizm tehdidi. Ve önümüzdeki 50 sene içerisinde dünyanın tek kültürü, popüler kültür olacak, Hollywood kültürü olacak. Eğer biz kendi medeniyet değerlerimizi, medeniyet coğrafyamızda yaşatmazsak” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Bencil insanlar Yunus’u göremezler”Hacı Bektaş ve Hacı Bayram gibi nice değerli kişilerin toplumun pusulası olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “O çağı aydınlatan güneşler, yıldızlar olmuş kişilerdir. Yunus Emre'yi de onun için bizim hiç olmazsa bu değerlerimizi, gençlere tanıştırmak, konuşturmak, onların anlayacağı dille, onu anlatmak gerekir diyerek şu sözü ile bitirmek istiyorum:  ‘Sen, ben denen yerde, Allah olmaz’ diyor. ‘Gir gönüle bulasın Tûr sen-ben dimek defterin dür’ diyor. Onun için insanlar sen ben derse, ego savaşları varsa orada Allah olmaz, Allah gönülden uzaklaşır’ diyor. Onun için ego savaşları yapmayalım. Ben, ben demek, bencil insanlar, Yunus'u, göremezler anlayamazlar. Ama kendi benliğini terbiye etmek isteyen insanlar, olgunlaştırmak ıslah etmek isteyenler, Yunus'ta birçok ipucu, birçok hazine bulurlar” dedi.ÜÜ Youtube hesaplarından canlı yayınlanan sempozyumda Yunus Emre şiirlerinden oluşan müzik dinletisi de sunuldu. Sempozyumun ilk oturumunda, Azerbaycan Milli İlimler Akademisinden Prof. Dr. Almaz Binnetova ‘Yunus Emre Aşkı’, Kırıkkale Üniversitesinden Dr. Öğretim Üyesi Fahri Atasoy “Yunus Emre’nin Türk Kültürüne Damga Vuran İnsan Tasavvufu”, Azerbaycan Milli İlimler Akademisinden Asif Bayramov da “Türk Felsefi Dünya Görüşü Bağlamında Yunus Emre” başlıklı konuşmalarını gerçekleştirdi.Sempozyumun ikinci oturumuna İstanbul Üniversitesinden Prof. Dr. Hayati Develi başkanlık yaptı. Marmara Üniversitesinden Prof. Dr. Mehmet Aça ‘Yunus Emre’de Anlam Arayışı’, Azerbaycan Milli İlimler Akademisinden Prof. Dr. Huraman Hümmetova ‘Yunus Emre Şiirinde İmgelerin Tezahür Biçimi’ ve Almanya – Türkiye Yazarlar Birliğinden Dr. Orhan Aras ‘Ahmet Yesevi’den Yunus Emre’ye Türk Dili’ başlıklı konuşmalarını gerçekleştirdi. Sempozyuma Rusya ve Türkmenistan’daki üniversitelerden de katılım oldu. St. Petersburg Devlet Üniversitesinden Prof. Dr. Appolinariya Avrutina “Rusya’da Yunus Emre Şiirlerinin Çevirileri” ve Şahnaz Kamalova “Göktürk Edebiyatı ve Yunus Emre Yaratıcılığı Arasındaki Paralellikler” başlıklı konuşmaları ile sempozyuma katıldı. Mahtamgulu Türkmen Devlet Üniversitesinden Doç. Dr. Dövletmırat Rahimov ve Doç. Dr. Amannepes Şıhnepesov da “Yunus Emre Eserlerinin Dili ve Çağdaş Orta Asya Türkmen Dili” başlıklı konuda birlikte görüş paylaştılar.

15 MAR 2021

Üsküdar Üniversitesi 56 Yeni Akademisyen Alacak!

Üsküdar Üniversitesi 2547 sayılı Kanun’un ilgili maddeleri, “Öğretim Üyeliğine Yükseltilme ve Atanma Yönetmeliği’nin yürürlükteki ilgili maddeleri ile “Öğretim Üyesi Dışındaki Öğretim Elemanı Kadrolarına Yapılacak Atamalarda Uygulanacak Merkezi Sınav ile Giriş Sınavlarına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” ve “Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyeliğine Yükseltilme ve Atanma Usul ve Esasları” hükümlerine göre öğretim elemanı alımı yapacak.Üsküdar Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Diş Hekimliği Fakültesi, İletişim Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi’nin çeşitli bölümlerinde araştırma ve öğretim görevlisi olarak görevlendirilmek üzere 56 personel alımı yapılacak.Ayrıntı için: https://uskudar.edu.tr/tr/icerik/6473/13-03-2021-tarihli-ogretim-elemani-kadro-ilani

12 MAR 2021

Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un Bilinmeyen Yönleri Anlatıldı

Pandemi nedeniyle çevrimiçi düzenlenen “100. Yılında İstiklal Marşımız ve Mehmet Akif Ersoy” başlıklı panelde araştırmacı gazeteci Ömer Erbil ve Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, milli şair Mehmet Akif Ersoy’un bilinmeyen yönleri ve İstiklal Marşı’nın yazıldığı tarihsel dönemi ele aldı. Panelin moderatörlüğünü Tarih Bölümü Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Uygar Aydemir gerçekleştirdi. Araştırmacı gazeteci Ömer Erbil, senaryosunu yazdığı ve Mehmet Akif Ersoy’un hayatında çok bilinmeyen detayların anlatıldığı “Akif” belgeselinden bahsettiği konuşmasında milli şairin hayatındaki ilginç detaylardan bahsetti.Ömer Erbil: “Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nı milletine hediye etti”2021 yılının İstiklal Marşı kabulünün yüzüncü yılı olduğunu hatırlatan Ömer Erbil, “Milli Şair Mehmet Akif Ersoy’un ‘Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın’ dediği o hepimizi gururlandıran, tüylerimizi diken diken eden, kelimeleri bir top mermisi kadar ağır ve güçlü o şiiri milletine hediye etti. Bu şiiri Safahat’ına kendi kitabının içerisine de almadı. Millete İstiklal Marşı’nı hediye ederken o içinde bulunduğumuz dönemi hatırlayacak olursak, kendisinin Çanakkale destanında dediği gibi yedi düvelin coğrafyamıza, istiklalimize ve özgürlüğümüze saldırdığı bir dönemdi. Tek vücut olmuş Ankara’da bir avuç inanmış insanın bu ülkenin bağımsızlığı ve özgürlüğü için bir araya gelip mücadele ettiği yıllarda o istiklal marşını, o güzel kelimeleri, milletin ve cephedeki askerin ruhunu okşayan, ona cesaret veren, bu milletin vatanına ve toprağına sahip çıkmasını sağlayan dizeleri kaleme geçirdi. Akabinde mecliste en başta tabi Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün alkışlarıyla karşılanan, okunduğunda herkesin ayağa kalktığı İstiklal Marşı millete hediye edildi” diye konuştu.Ömer Erbil: “Gençlerimiz o dönemlerin kıymetini bilmiyor”“Çok zor günlerden ve dönemlerden geçtik. Maalesef tarih okuyuculuğumuzu da çok farklı yapıyoruz” diyen Erbil, “Bugünden geçmişi ve tarihi okumaya çalışarak eleştiri yapıyoruz, o yüzden de gençlerimiz o dönemlerin kıymetini bilmiyor. Çok kolay eleştiriyorlar geçmişin tarihini. Şöyle olsaydı, böyle olsaydı diye konuşuyorlar ama o günkü durumlarda ve şartları düşündüğümüzde çok da kolay olmadığını görüyoruz” dedi.Ömer Erbil: “Akif’i çok az biliyoruz”“Akif belgeselini yaparken onun bilmediğimiz, farklı bir yönünü işlemeye çalıştık” diyen Ömer Erbil, belgeselin çıkış öyküsünü şöyle anlattı: “Hepimizin bildiği üzere Mehmet Akif Ersoy, İstanbul Fatih ilçesinin Sarıgüzel Mahallesi’nde dünyaya gelmiş. Bunu kendisi ölmeden son birkaç ay önce gazetelere verdiği röportajlarda da görüyoruz. Fakat AK Parti Grup Başkan Vekili ve Çanakkale Milletvekili Bülent Turan, yaklaşık iki yıl kadar önce ‘Akif Çanakkale Bayramiç doğumlu’ dedi. Akif’i az çok biliyoruz, bütün kaynaklar İstanbul Fatih’te doğduğunu gösteriyor. Turan Bey çıkarıp nüfus kâğıdını gösterdi. Gerçekten de doğum yeri Çanakkale Bayramiç ilçesi olarak yazıyordu. Çok büyük bir şaşkınlık yaşadım. Akabinde belgesel çıkabilir mi diye araştırmamı rica etti. Belgeselin hikâyesi aslında böyle başladı. Nüfus kayıtlarına baktık, gerçekten de doğum yeri Bayramiç yazıyor. Fakat Safahat da dâhil tüm kaynaklarda doğum yerini İstanbul olarak göstermiş. Osmanlı kayıtlarına da bakıldı. Osmanlı Devleti bildiğiniz üzere çok iyi arşivci bir devlettir, her şeyi kayıt altına alır. Osmanlı memurları için hazırladıkları Sicil – i Umumiye’ye baktık. O kayıtlarda da Bayramiç olarak yazıyor. Bizi hayrette bırakan ve ezber bozan bu bilgiyi araştırmaya başladık.”Aslında bu bilginin Prof. Dr. Kaya Bilgegil tarafından 1960’lı yıllarda ilk defa ortaya atıldığını fakat daha sonra çok fazla üzerine gidilmediğini kaydeden Ömer Erbil, Prof. Dr. Uğur Derman’ın daha önce birkaç makalede bu konuya değindiğini gördüğünü söyledi.Ömer Erbil: “İstanbul’da doğmuş ama nüfusa girdiği kayıt Bayramiç olarak geçmiş”Araştırmaya başladıklarında Mehmet Akif Ersoy’la ilgili ilginç bilgilere ulaştıklarını belirten Ömer Erbil, “Arnavutluk’un İpek kazasından göç eden ve İpekli Tahir Efendi olarak bilinen babası, İstanbul’da medresede yatılı olarak okumuş. İmamlık yapıyor, vaazlar veriyormuş. Tam Mehmet Akif’in dünyaya geldiği 3-4 aylık süre içerisinde Bayramiç’e tayini çıkmış. Tahir Efendi’nin Bayramiç’e gönderilmesinin temel sebeplerinden biri de kendisinin Arnavutça biliyor olması, Bayramiç’te çok sayıda Boşnak ve Arnavut’un göçmen olarak yerleştirilmiş olması" ydı. Oradaki insanlara daha rahat ulaşılabileceği düşüncesi ile Tahir Efendi Bayramiç’e imam tayin edilmiş. O zamanlarda Çanakkale kaza, Biga ise sancaktı. Akif’in küçüklük döneminde babası nüfus kaydını Biga sancağı Bayramiç ilçesine aldırmış. İstanbul’da doğmuş ama nüfusa girdiği kayıt Bayramiç olarak geçmiş” dedi.İpekli Tahir Efendi’nin bunu neden yaptığını anlamak üzere o tarafa yöneldiklerini kaydeden Ömer Erbil, “Hem Mithat Cemal’in hem Eşref Edip Fergan’ın Akif’in Bayramiç meselesi ile ilgili yazdığı metinlere ulaştık. Eşref Edip bu konuyla ilgili ‘El Ensar’da bir çocuk vardı, Bayramiçli’ydi’ derdi. Ona hemşerim diyordu. Biz onun çocukluğunun Bayramiç’te geçtiğini, ilk yüzmeyi ve tahin helvasını Bayramiç’te öğrendiğini, aşırı derecede çok sevdiğini öğrendik. Bayramiç 17’nci yüzyıldan beri tahin helvası yapılan bir yer ve aslında Türkiye’nin tahin helvasını Bayramiç’ten öğrendiği gerçeğiyle karşılaştık. Hala bu geleneği devam ediyor. Akif, helvayı orada öğrenmiş, orada tatmış” dedi.Ömer Erbil: “Babası, Mehmet Akif’in iyi bir eğitim almasını istemiş”Kıbrıs Üniversitesi’nden Doç. Dr. Hayrettin Parlakyıldız da bu konuyla ilgili son dönemde bir araştırma yaptığını belirten Ömer Erbil, “Kendisine ulaştık. Akif’in Mısır’da hemşerim dediği Eşref Bey’in eşine ulaşmış. Biz Firdevs Hanım’a ulaşamadık çünkü araştırmaya başlamamızdan 1 yıl önce vefat etmiş. Hayrettin Hocamız Firdevs Hanım ile konuşarak birebir dinlemiş. Firdevs Hanım, ‘Eşref Bey akşam eve geldi. Biliyor musun hocamız Mehmet Akif Bayramiçli’ymiş.  Bana hemşerim dedi, onur duydum’ dedi. Burada karşımıza bir soru çıktı. Neden İpekli Tahir Efendi, Akif’i İstanbul’da doğmuş olmasına rağmen Bayramiç’e kaydetti? Bu sorunun cevabı hakkında hocalarımızın ve konunun uzmanları tarihçilerimizin söyledikleri ile bizim yaptığımız değerlendirme aynı noktaya çıktı. O dönemde İstanbul’da yatılı okulda okuyabilmenin şartı, İstanbul dışında doğumlu olmakmış. Böyle bir durum var ve İstanbul dışında doğumlu olanlar İstanbul’daki yatılı okullara çok rahatlıkla kayıt yaptırabiliyormuş. İpekli Tahir Efendi’nin Akif’i Çanakkale Bayramiç’e kaydettirmesinin nedeninin bu olduğunu düşünüyoruz. Tahir Efendi çok değerli bir bilim insanı. Kendisi daha sonra İstanbul’da Fatih’in kürsüsüne çıkacak kadar bilgiye sahip bir vaiz. Mehmet Akif Ersoy’u babası yatılı mektebe gönderiyor. Daha sonra oradan baytar mektebine gidişi babası vefat ettikten sonra gerçekleşiyor. Babası yatılı okul ve okumanın kıymetini bilen bir evlat yetiştirmeye çalışmış” diye konuştu.Ömer Erbil: “İstanbul vefasını gösteremedi”Mehmet Akif Ersoy’un, yaklaşık 4-5 yaşlarına kadar Bayramiç’te bir çocukluk geçirdiğini kaydeden Ömer Erbil, “Daha sonrasında da Ramazan aylarında İstanbul’da okullar ve medreseler tatil olduğu için Tahir Efendi’nin her tatil döneminde Bayramiç’e vaaz etmeye, oradaki halkı bilgilendirmeye gittiğini söyleyebiliriz. Mehmet Akif Ersoy’un 9-10 yaşlarına kadar Bayramiç geçmişi olduğu gerçeği ile karşılaştık. Bayramiç’te Akif’in kaldığı ev bulundu. Bu ev maalesef 1996 yılında Koruma Kurulu’nun kararı ile tehlike arz ettiği gerekçesi ile yıkılmış. Eski fotoğrafları bulundu. Arsa olduğu gibi duruyordu. Çanakkale Milletvekili Bülent Turan Bey, sahip çıkmış, sponsor bulmuş. Devlete de bu konuda bir yük bindirmeden, Bayramiç Belediyesi’nin de desteği ile orjinaline yakın bir şekilde restore edip ayağa kaldırmış. Orada bir Mehmet Akif Ersoy müzesi oldu. Mısır Apartmanının müze olarak açılışı bugün yapıldı, orada geçirdiği son yılları galeri olarak görülebiliyor.  Bu gurur verici çünkü İstanbul maalesef bu vefayı gösterememiş. Fatih’te doğduğunu bildiğimiz ev artık yok, onun yerine kocaman bir apartman dairesi dikilmiş. Kapısında da ‘Mehmet Akif Ersoy daha önce buradaki bir evde dünyaya gelmiştir’ yazan hiç Mehmet Akif Ersoy’a yakışmayan bir tabela asılmış. Burdur ve Kastamonu da aslında Mehmet Akif Ersoy’a sahip çıkmamış. Aslında buralarda da Çanakkale Bayramiç’teki gibi Akif’e saygı ve o büyük insanın onuruna yakışır bir sahiplenme olmalı” dedi. Mehmet Akif Bey’in ünü, şanı ve şöhretinin Anadolu topraklarının çok dışına çıktığını belirten Ömer Erbil, “Uzakdoğu’da, Afrika’da ve Arabistan’daki insanlar ve Türk dünyasındaki insanlar da Akif’i çok iyi biliyor, yazdıklarını takip ediyorlarmış. Zaten İslam Şairi sıfatı da buradan geliyor” dedi.Ömer Erbil: “Çanakkale Destanını anlattığı dizeleri işlememek olmazdı”Belgeselde Mehmet Akif’in Çanakkale Destanını anlattığı dizelerine de belgeselde yer verdiğini belirten Ömer Erbil, “O güzel dizeleri de işlememek olmazdı. Mehmet Akif, Çanakkale Savaşı’nı hiç görmedi. Birçok edebiyatçı hat mecmuasının önderliğinde ve Enver Paşa’nın isteğiyle Çanakkale’ye götürülmüş kahramanlık şiirleri yazdırılmıştır ama Mehmet Akif Bey gitmemiştir. Çünkü Mehmet Akif Bey’in teşkilatçı kimliği ve çok iyi hatip olmasından kaynaklı onun başka bir görevi vardı o yıllarda. Bir Berlin seyahati vardır. Berlin’e gidiş sebebi de oradaki Müslüman Almanların İngiliz ve Fransız cephelerinde bize karşı Almanlara karşı savaştığı, oradan elde edilen esirlerin ikna edilmesi için Mehmet Akif Bey Berlin’e götürülmüştür. Çünkü İngiliz ve Fransızlar, sömürgesindeki Müslümanları ‘Halife Almanlar tarafından esir alındı biz halifeyi kurtarmak için savaşıyoruz’ diyerek Müslümanları cepheye taşımışlardır. Almanlar bu cephelerde çok büyük yenilgiler alınca ele geçen esirlere bunun böyle olmadığını anlatmak ve bunları anlatıp onları kendi ülkelerine gönderip gerçeği anlatmaları düşüncesiyle Mehmet Akif Bey’i davet etmişlerdir. Mehmet Akif Bey seve seve Berlin’e gitmiştir” dedi.Mehmet Akif Ersoy’un Berlin görevinden sonra Osmanlı’ya karşı ayaklanan kabileleri ikna etmek için Arabistan’a gittiğini kaydeden Ömer Erbil, “Arabistan çöllerinde Çanakkale Zaferi’nin kazanıldığının müjdesini orada almıştır. Çanakkale Destanını da Necid çöllerinde yazmaya başlamıştır. Bu gerçeği de belgeselin içinde işledik. Sonunda da Mehmet Akif’in ‘Resmim İçin’ şiirinin finaliyle ve Beyazıt Camiindeki cenaze töreninin kaydıyla bitirdik” dedi.Ömer Erbil: “Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Resmim İçin’ şiirini okudu”Belgeselde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da Ersoy’un “Resmim İçin” şiirini okuduğunu belirten Ömer Erbil, “Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan çok güzel şiir okur. Resmim İçin şiirini okuması için kendisinden ricada bulunduk. Filmin hikayesini ve durumu değerlendirdiğinde kabul etti. Bize çok büyük onur verdi. O şiiri bizzat bize okudu ve bu da bir ilk oldu. Sayın Cumhurbaşkanımız ilk defa bir belgesel filminde özel bir şiir okumuş oldu. Vakti kısıtlı olduğu için mecliste belli bir bölümü izleyebildi ve bizden bir kopyasını istedi. Akşam Emine Hanım ile izlediğinde ‘Torunlarıma bırakacağım en güzel miras’ sözünü söylemiş” dedi.Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı: “Marşlar biz olmanın sembolü”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, marşların sembolik anlamlarından ve oluşturduğu psikolojik etkilerden bahsetti. Milli marş ve sembollerin tarih boyunca topluluklar ve devletler için çok önemli birleştirici bir unsur olduğunu kaydeden Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, İstiklal Marşı’nın ülkemizin varlık, birlik ve bağımsızlık sembolü olduğunu söyledi.Konuşmasında İstiklal Marşı başta olmak üzere bu tür sembollerin arkasında yatan motivasyonlarını ortaya koyan Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, “İstiklal Marşı gibi sembollerimiz 19. Yüzyılın esas itibariyle üretimleri, bir anlamda icadı diyebiliriz. İnsan topluluklarının birlik ve beraberliklerinin sembolleri, özellikle de milli marşlar. Birlik ve beraberlik ihtiyacı, biz olmanın sembolü” dedi.Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı: “Ait olma duygusuyla benlik saygısı artıyor”Geçmişten günümüze insan topluluklarının semboller seçmelerinin arkasındaki motivasyona değinen Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, şunları söyledi: “İnsanoğlu en eski zamanlardan günümüze kadar bu psikolojiyi yaşıyor. Kimimiz İstiklal Marşı okunduğunda duygulanıyor, kimimiz ağlıyor, kimimiz titriyoruz. Yani ideolojik siyasi herhang bir sorunu olmayan tüm vatandaşların benzer yaşadığı duygular. İnsan sosyal bir varlık. En başından itibaren birçok sosyal grup içerisindeyiz. Bir de daha geniş gruplarımız var. Etnik grubumuz, dini grubumuz. 19. Yüzyıldan itibaren o grubumuz ulus devleti adını alacak, ulusal grubumuz olacak. Bu gruplar içerisinde o birliğin, beraberliğin bizlik duygusunun sağlanabilmesi açısından bu semboller son derece önemli. Çünkü bu semboller vasıtasıyla bu topluluk duygusu öncelikle belirecek. Grupla o grubu meydana getiren bireyler arasında da bir etkileşim söz konusu. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz o grup ne kadar belirginleşirse o ait olma duygusuyla aslında bireyin de benlik saygısı artıyor. Dolayısıyla mutlu hissediyoruz. Güvende hissediyoruz. Biz bireyler olarak topluluk içerisinde bu duyguları ürettikçe de grubun bütününe de aynı duyguyu kanalize ediyoruz. Grubun varlığı bizde benlik algısını, benlik saygısını yükseltirken her üyenin benlik saygısının yükselmesiyle birlikte kap kimiliğimiz güçleniyor.”

12 MAR 2021

Üsküdar Üniversitesinden 23 Bin Öğrencisine ZOOM Lisansı!

Önemli yatırımlar ile sağlam teknolojik altyapı oluşturan Üsküdar Üniversitesi, Pandemi sürecinde öğrencilerine uzaktan, kesintisiz eğitim olanakları sunmak üzere “Fi-Jital Üniversite” kavramını hayata geçirmişti. Bu adımla birlikte öğrenciler üniversitenin hem fiziki hem de dijital eğitiminden en efektif şekilde yararlanıyor. Birçok dijital platform üzerinden gerçekleştirilen uzaktan eğitim ders ve uygulamalarıyla Üsküdar Üniversitesi öğrencileri, ALMS programı ile sanal sınıf uygulaması Perculus’a girerek senkron (canlı) şekilde online eğitim alabilirken şimdi Zoom ile iş birliğine gidildi. ALMS üzerinden Zoom’ a girerek senkron (canlı) eğitim yapılması ve yapılan derslerin kayıt ve yeniden izlenmesine yönelik entegrasyon çalışmaları ise ayrıca sürdürülüyor.İnteraktif Katılım Kolaylaştı Öğrencilerinin online derslerden daha fazla verim alabilmesi adına önemli bir adım daha atan üniversite, akademik kadroyla birlikte her bir öğrencisi için toplam 23 bin Zoom lisansı satın aldı. Öğrencilere daha kolay interaktif katılım imkânı sunan, etkileşim ve süre sınırının olmadığı STIX programı üzerinden, Yüksek Lisans derslerinin Zoom yazılımı aracılığı ile verilmesi testlerinden sonra, şimdi de alınan Zoom lisansları ile ALMS üzerinden Zoom yazılımı kullanılarak dersler yapılacak. Zoom derslerinde, tüm öğrenciler kişi sınırı olmaksızın kameralarını da açık tutabilecek. Mikrofon ile anında katılım sağlayabilecek. Böylece daha interaktif yapılacak derslerde öğrenme veriminin artması ve etkileşimin üst düzeye taşınması amaçlanıyor.Öğrenciler çok daha nitelikli eğitim alabilecek...ZOOM programından online toplantı ve konferanslardan da yararlanabilen akademisyenler ve öğrenciler aynı zamanda Üsküdar Üniversitesi Bilgi Teknolojileri Direktörlüğü’nün geliştirdiği STIX programı (stix.uskudar.edu.tr) ile birbirleriyle iletişim halinde olarak bilgi, belge ve ödev paylaşımını 7/24 sağlayabiliyorlar.

12 MAR 2021

Prof. Dr. Sinan Canan: “Dijital Dünyada Rahatlığa Düşmek Üzereyiz”

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı İstanbul Kalkınma Ajansı desteğiyle Üsküdar Belediyesi tarafından hizmete açılan ve ücretsiz olarak faaliyet gösteren Atölye Üsküdar Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi’nde, Üsküdar Üniversitesi Genç Beyinler Akademisi Direktörü Dr. Nebiye Yaşar’ın moderatörlüğünde Prof. Dr. Sinan Canan ile “Dijital Çağda İnsan Kalmak” konulu gençlik webinarı gerçekleştrildi.  Yüzlerce genç girişimcinin çevrimiçi katılım sağladığı webinar programında; her yönüyle dijitalleşmeye doğru yönelen günümüz dünyasında dijitalleşmenin neye karşılık geldiğini, etki alanını ve gücünü anlamak, imkânlarından ve nimetlerinden faydalanmanın önemi konuşuldu.“Standart meslekler yapay zekâlara devredilecek”Robotların her alana girmesiyle birlikte gençlerde artan stres ve iş kaygısı hakkında değerlendirmelerde bulunan Canan; “Bugün hazırda var olan standart meslekleri yapmayı düşünen hemen hemen tüm arkadaşlarım en iyi ihtimalle kariyerlerinin ortasında bir yerde işsiz kalacaklar. Bu işlerin neredeyse tamamı çok kaprissiz, ucuz ve doğum izni gibi şeyler istemeyen yapay zekâlara devredilecek. İnsanlar bilgisayarın yapabileceği işleri yapmak için mi bu dünyaya geldi? Sanayi Devriminden beri, 200- 250 yıldır bunları yapıyoruz ama artık şunu sormamız lazım, ‘İnsanı işleyen bir makineden, buhar makinesinden ya da bir bilgisayardan farklı kılan şey nedir?’ Biz icat eden, sınırları zorlayan, hiç yapılmamışı yapan, daha doğrusu bunun için dizayn edilmiş varlıklarız. Tabiatta insanın nasıl hayatta kaldığının hikâyesine bakacak olursak orada dehşetli dersler var. Ama maalesef sadece bugünü anlamak için uğraşıp ‘Biz nereden geliyoruz?’ olayına çok fazla bakmıyoruz. Esas vasfımızı kaydedip, dijital dünyada rahatlığa ve gevşekliğe düşmek üzereyiz.” Dedi.“Yapay zekânın hükümranlığından kurtulmanın tek yolu cesaret ”Yapay zekânın hükümranlığından kurtulmanın yollarından bahseden Canan; “Bilgisayar bugün yeryüzünde var olan müziklerin hepsinden çok daha eğlenceli, daha dikkat çekici, listelerde bir numara olacak müziği yapabilir ama müziği icat edemez. Olmayan bir sanat dalını ortaya koyamaz. İnsanın görevi hayatı dikkatli bir şekilde yaşayıp, deneyimlerini farklı bir kafayla birleştirip sonuç ortaya çıkartmaktır. Burada farklı kafadan kastım ise şu; mesela herkesin parmak izi farklıdır, kafası farklıdır. Bizi yapay zekânın hükümranlığından kurtaracak tek yol cesaretle bir şeyler yapmaktır. İstediğiniz mesleği yapın. Hayatta karşılaştığınız şeyleri sanat anlamında, düşünce anlamında, teknoloji anlamında bir şeylere dönüştürme özgürlüğünüz her zaman var. Burası rahat etme yeri değil, illa bir arıza çıkacak. Hayatı genişletmek, yeni şeyler öğrenmek, daha önce öğrendiklerinin doğru olup olmadığını merak etmek, kendisiyle sohbet etmek bunlar önemli şeyler.” İfadelerini kullandı.“Yapay zekâdan değil, insan zihninin kötülüğünden korkuyoruz” Gençlerin yapay zekâ korkusuna da değinen Canan; “Mesela bilim kurgu filmlerinde yapay zekâ korkusu, makineler dünyayı ele geçirecek korkusu pompalanıyor. Aslında bu korkunun arka planında yapay zekâ yok. Yapay zekâ dediğiniz şey sonuçta bir makinedeki yazılım. Öğrenme özelliği var ve siz ona hangi algoritmayı çizerseniz onu öğreniyor. Örneğin yapay zekâ ile çalışan temizlik robotları var. Diyelim ki bir laboratuvara bir temizlik robotu aldınız ve 100 yıl çalıştı. Laboratuvarı her gün daha güzel temizliyor, sürekli öğreniyor ama 100 yıl ya da 1000 yıl sonra o yapay zekâ robotu ‘Çıkıp bir de koridoru temizleyeyim’ demeyecek. Çünkü robot, algoritmasında olmayan bir şeyi yapamaz. Zaten yapay zekâdan korkmamamızın sebebi algoritmayla sınırlı olması. Asıl korkumuz, yapay zekânın arkasındaki programlayıcı insan zihninin potansiyel kötülüğü. Çünkü onun bize ne yapacağı belli değil. Ben ona ‘yatay zekâ’ diyorum. Hep aynı düzeyde, değişmeyen, gelişmeyen, ezberlerinden kurtulamayan. Bu durum insanda da vardır ve çok tehlikelidir.” Şeklinde konuştu.Webinar öncesinde Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’i ziyaret eden Prof. Dr. Sinan Canan’a, Türkmen tarafından günün önem ve anlamına dair hediye verildi. Webinar programının gerçekleştiği “Atölye Üsküdar” bir girişimcilik ve inovasyon projesinin merkezidir. Proje kapsamında girişimciler için ofisler, eğitimler için interaktif sınıflar ve Ar-Ge projelerinin hayat bulacağı bir atölye olmak üzere üç temel alan kurulmuştur. 700 metrekare alanda, lazer CNC’den frezeye, üç boyutlu yazıcılardan sanal gerçeklik ve artırılmış gerçeklik sistemlerine, insansı robotlardan iş istasyonlarına, robotik kodlama, yapay zeka, nesnelerin ağı gibi eğitim kitleri ve her türlü atölye ekipmanları bulunmakta. Üsküdar Belediyesi Hizmet Binası’nda bulunan Atölye Üsküdar Girişimcilik ve İnovasyon Merkezinden faydalanmak isteyen gençler www.atolyeuskudar.com adresinden detaylı bilgi alabilir ve online kayıt yaptırabilirler. Her fikre ve her sektöre açık olan Atölye Üsküdar Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi başta üniversite öğrencileri, akademisyenler ve profesyoneller olmak üzere her girişimciye hitap ediyor. Webinarı izlemek için;https://www.youtube.com/watch?v=PHHfm0K47b8

10 MAR 2021

Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı: “İstiklal Marşımız Ülkenin Varlık, Birlik ve Bağımsızlık Sembolüdür

Üsküdar Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, İstiklal Marşı’nın ülkemizin varlık, birlik ve bağımsızlık sembolü olduğunu söyledi.Milli sembollerin ortaya çıkışı tesadüf değildi19’uncu yüzyıl  sonundan itibaren marşlar, bayraklar, bayramlar gibi milli semboller birlik ve beraberlik duygusunun paylaşılmasında vazgeçilmez unsurlar haline geldiğini belirten Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı,  “Şüphesiz bu olgunun 19. Yüzyıl sonundan itibaren belirginleşmesi, bir tesadüf değildir; zira aynı tarih, ulus devletlerin de yaygınlaştığı döneme işaret eder. Ünlü sosyal psikolog Serge Moscovici, yeni bir kolektif yaşam biçiminin doğumunun yeni insan tipini de doğurduğunu saptamıştır. Gerçekten de ulus devletlerle birlikte hem yeni bir kolektif yaşam hem de bu kolektif yaşamın öznesi olan ‘yeni insan’ tipi adım adım şekillenmiştir” dedi.Milli marşlar ulus devletleri somutlaştırırBu yeni insan topluluğunun birlik ve beraberliğinin, kimlik ve aidiyet duygusunun ortaya çıkışı ve pekiştirilmesinde marşlar gibi milli sembollerin önemli bir işlev gördüğünü kaydeden Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, “Çünkü ulus devlet doğuştan gelmemiştir, bu nedenle öğrenilmesi gereken bir olgudur. İşte bayrak, marşlar gibi milli semboller ulus devlet gibi soyut bir olguyu somutlayarak gözle görülür hale getirir. Böylece uluslarda milli benlik algısıyla birlikte ulusal bir kimlik ve aidiyet duygusu gelişir. Bu süreçte bu semboller pek çok anlam yüklenirler. En başta da bir ülkenin varlığı, bütünlüğü ve bağımsızlığını simgelerler” diye konuştu.İstiklal Marşı, bir dönüşümün eseridirBir imparatorluk olan Osmanlı’da tam anlamıyla İstiklal Marşı’nın işlevini yüklenmese de bir Mehter Teşkilatı’nın bulunduğunu kaydeden Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, “19. Yüzyıl başında II. Mahmut’la birlikte Mehter Teşkilatı Muzika-yı Hümayun Teşkilatı’na dönüştü ve 1829’da Mahmudiye Marşı bestelendi. Bundan sonra da her sultan adına yeni bir marş bestelendi. Sultan Mecit Marşı ise bir tür milli marş olarak kabul edilmişti. Milli Mücadele yıllarında TBMM’nin kurularak ‘hâkimiyet bila kaydü şart milletindir’ esasının kabul edilmesi, aslında açık bir şekilde yeni bir kolektif yaşamın inşa edildiğini gösterir. Bir soy ve şahsın hâkimiyeti anlayışından halkın hâkimiyeti anlayışına geçilmesi, elbette daha önceki sultanlar için bestelenen marş anlayışını da değiştirmiştir. İşte İstiklal Marşımız böyle bir dönüşümün eseridir; İstiklal Marşımız halkımızın marşıdır” diye konuştu.İstiklal Marşı Yarışması, milli birlik ve heyecanı canlandırmak için düzenlendiTBMM’nin açılması, ilk kanunların çıkarılması, Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun hazırlanması, düzenli ordu teşkilatının oluşturulması gibi bir dizi gelişme arasında 1920 yılı sonunda Meclis’in bir İstiklal Marşı yarışması açtığını kaydeden Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, “Görüldüğü gibi, bu yarışmanın tarihi de tesadüf değildir. Aslında savaş ortamında olunmasına rağmen kanunlarından ordusuna yeni bir devlet teşkilatı yapılmaktadır. Yeni kurulan bir devletin devlet teşkilatı yanında bir de milli marş ihtiyacı içine girdiğini görüyoruz. Hükümete bu teklifi götüren İsmet Paşa olmuştur ve gerekçesi de milli birlik ve heyecanı canlandırmaktır” diye konuştu.Vatanperver Mehmet Akif Bey, büyük hizmetlerde bulunduMehmet Akif Bey’in bu günlerde henüz Ankara’ya geçmediğini kaydeden Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, şunları söyledi: “Ancak Balkan Savaşı’ndan beridir Beyazıt, Fatih ve Süleymaniye camilerinde verdiği vaazlarla, Sırat-ı Müstakim’de yazılarıyla, Teşkilat-ı Mahsusa içindeki faaliyetleriyle, 1914’te Berlin’de Osmanlılara karşı savaşan Müslüman askerlere yönelik konuşmalarıyla bir vatanperver olarak büyük hizmetlerde bulunmuştur. Mehmet Akif İstiklal Marşı yarışmasına para mükâfatı nedeniyle önce katılmak istemez. Nitekim 500 liralık ödülü alınca da Hilal-i Ahmer’e bağışlayacaktır.”10 günde yazıldıMehmet Akif Ersoy’un, İstiklal Marşı’nı 24 Nisan 1920’de geldiği Ankara’daki Tacettin Dergâhı’nda 10 günde yazdığını belirten Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, “17 Şubat 1921’de Sebîlürreşâd’ın ilk sayfasından “Kahraman Ordumuza” ithaf edilerek yayımlanır. Mustafa Kemal Paşa, ‘Bu marş, bizim inkılabımızın ruhunu anlatır... İstiklal Marşı’nda davamızı anlatması bakımından büyük manası olan mısralar vardır. En beğendiğim yeri şu mısralardır: ‘Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet, hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal.’ Benim bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır… Bu demektir ki efendiler Türk’ün hürriyetine dokunulamaz!’ sözleriyle marşın kıymetini dile getirir” diye konuştu.2021 yılının İstiklal Marşı ve Mehmet Akif Ersoy Yılı ilan edilmesi çok anlamlıdırİstiklal Marşı’nın bir milli sembol olarak pek çok anlam içerdiğini kaydeden Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, “Milletler milli sembolleri yardımıyla milli kimliklerini, birlik ve beraberlik duygularını ve benlik saygılarını pekiştirirken bu sembollere dair yıldönümleri vasıtasıyla tüm bu paylaşılmış olumlu duygular hatırlanmakta, tazelenmektedir. Bu yönüyle 2021 yılının İstiklal Marşı ve Mehmet Akif Ersoy yılı ilan edilmesi, tarihsel ortak hafızanın güçlenmesi, dolayısıyla bugün ve gelecek için geçmişin olumlu duygularının diri tutulması ülkemiz ve milletimizin şüphesiz yararınadır” şeklinde konuştu.İstiklal Marşı’nın 100’üncü yılı bir panelle kutlanacakDoç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, bu amaçla Üsküdar Üniversitesi olarak 12 Mart 2021 Cuma günü saat 11.00’de gerçekleştirecekleri çevrimiçi panelde Mehmet Akif Ersoy’u rahmet ve minnetle bir kez daha anarken İstiklal Marşı’nın kabulünün 100’üncü yılını kutlayacaklarını kaydetti.

08 MAR 2021

Sosyoloji Staj Seminerlerinin İlki Gerçekleştirildi...

“Psikolojinin ne olduğu bilinmiyorken ben sosyoloji okudum”Sosyoloji bölümü hakkında fikirlerini paylaşan Gülerler; “Psikolojinin ne olduğu bilinmiyorken ben sosyoloji okudum. Sosyoloji okuduğum zaman kimse sosyoloji nedir diye bilmiyordu. Ben ne yapacağım, mezun olduğumda ne olacağım diye çok düşündüm. Ama mezun olduktan sonra ve yıllar geçtikçe aslında sosyolojinin çok verimli bir bölüm olduğunu, verimli iş sahalarına sahip olduğunu öğrendim. Tabii ki zamanın da ilerlemesiyle birlikte farkına vardım. Şu anda iyi ki sosyoloji okumuşum diyorum. Ben sosyolojiyi hayatımda farklı farklı yerlerde kullandım.” şeklinde konuştu.“Üsküdar Üniversitesinde bizim departmanda çalışan öğrenciler çok şanslılar”Çalıştığı şirketlerden çok faydalandığını dile getiren Gülerler; “Bizim zamanımızda bu kadar çok iş imkânı yoktu. Kişiler üniversiteden mezun olduktan sonra genelde iş deneyimleri olmadıkları için yurt dışına gidiyorlardı. Benim böyle bir imkânım olmadığı için daha çok yarı zamanlı organizasyonlarda çalıştım. O dönemdeki etkinliklerde tabii ki bu şekilde değildi. Üsküdar Üniversitesinde bizim departmanda çalışan öğrenciler çok şanslılar. Okuduğum üniversite devlet üniversitesi olduğu için hiçbir şekilde iş imkânı, staj imkânı yoktu. Ben yarı zamanlı etkinliklerde hosteslik yaparak çeşitli organizasyonlarda katılarak CV’mi biraz doldurmaya başladım. Üniversiteden mezun olduktan sonra CV’mi üç beş tane şirketle doldurdum. Bu şirketlerin bana çok büyük faydası dokundu.” ifadelerini kullandı.“Büyük şirketlerde çalışmamın arkasında sosyoloji bölümü var” Endüstri sosyolojisinden söz eden Gülerler; “2007’de etkinlik ve organizasyon üzerine kendi şirketimi kurdum. Kendi şirketimde aynı şekilde etkinliklere, organizasyonlara, seminerlere devam ettim. Özellikle kendi şirketimde motivasyona yönelik insan kaynakları departmanları da gelişmeye ve büyümeye başladı. O şirketler mali işlerden ya da muhasebe işlemlerinden çıkıp artık çalışanlara yönelik ne tür aktiviteler yapılmalı, çalışanların ne tür mutlulukları sağlanmalı gibi birtakım faaliyetlere geçiş yaptı. Ben sosyoloji içerisinde endüstri sosyolojisi okuduğum için bana çok büyük artıları oldu. Şu anda gündemde olan X, Y, Z kuşaklarının toplumu nasıl etkilediğini, nasıl bir yapılanmaya doğru gittiğini kendi şirketimde de uygulamaya başladım. İnsanların çalışırken verimliliğini ne arttırır, motivasyonlarına etki eden şeyler nelerdir, sadece maddi olanaklar yeterli midir gibi sosyolojik araştırmaların hepsi sosyolojide öğrendiğim istatistik bilgilerdi. Endüstri sosyolojisi, o dönemde elde ettiğim bilgilerin şu anda toplumda nasıl yerleştiğini görebilmemi sağladı. Büyük şirketlerde çalışmamın arkasında sosyoloji bölümü var.” dedi.

25 ŞUB 2021

Arslan: “Azerbaycan Yenilgisinin Yol Açtığı Gerilimin Boyutunu Gösteriyor”

Üsküdar Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (İngilizce)  Bölüm Başkanı Prof. Dr. Havva Kök Arslan, Ermenistan’da yaşanan darbe girişimine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.Azerbaycan yenilgisinin yankıları olarak değerlendirilebilirProf. Dr. Havva Kök Arslan, Ermenistan’da ordunun hükümete yönelik yaptığı istifa çağrısını bir darbe girişimi olarak nitelendiren Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan halkı sokaklara çıkmaya ve orduya karşı koymaya çağırdığını söyledi.  Prof. Dr. Havva Kök Arslan, “Bu durum aslında Azerbaycan’a karşı uğradığı yenilgi sonucunda işgal ettikleri topraklardan çekilmeyi kabul eden Ermenistan hükümeti ile ordu arasındaki gerilimin geldiği boyutu gösteriyor” dedi.Türkiye her zaman sivil idareyi desteklemelidir15 Temmuz 2016 darbe girişimine maruz kalan Türkiye’nin ilkesel olarak her türlü darbe girişimine dünyanın neresinde olursa olsun karşı çıkmalı ve sivil idareyi desteklemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Havva Kök Arslan, “Bu Ermenistan’daki durum için de geçerlidir. Ermenistan’da orduya karşı sivil iktidara verilecek destek ülkemizin darbeler konusundaki tutumunun ne kadar tutarlı olduğunu gösterecektir” dedi.Rusya’nın desteği, Türkiye ve Rusya’yı karşı karşıya getirebilirProf. Dr. Havva Kök Arslan, şunları söyledi: “Bununla beraber, bölgedeki ABD-Rusya rekabetinin sonucu olarak Ermenistan’daki olası bir darbe bölgenin daha da karışmasına sebep olabilir. Her ne kadar Kremlin, mevcut gerginliği Ermenistan’ın iç sorunu olarak gördüğünü beyan etmişse de Paşinyan hükümeti ile olan mesafeli ilişkileri bilinmektedir. Moskova, Paşinyan’ın yerine Rusya taraftarı bir lideri destekleyerek Kafkasya’da yeniden nüfuz kazanmaya çalışması halinde Türkiye ve Rusya karşı karşıya gelebilir. Büyük güçlerin güdümünden uzak bir Ermenistan’ın varlığı Türkiye’nin menfaatinedir.”

25 ŞUB 2021

Korona Günlerinin Şarkısı “Ben Yoruldum Hayat” Oldu

Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Tuğba Aydın Öztürk, Method Research Company Proje Direktörü Hale Aslı Kılıç ve Pazarlama Uzmanı Şeyda Aydın tarafından yürütülen ‘2. Dalga Sonrası Türkiye Araştırması’ sonuçlandı.Türkiye’nin şarkısı, “Ben Yoruldum Hayat” oldu Araştırmada katılımcılara “Pandemi sürecinde kendinizi düşündüğünüzde hangi şarkı sizi en iyi yansıtmaktadır’ şeklinde açık uçlu bir soru da yöneltildi. Şarkıların çok büyük bir çoğunluğunun arabesk müzik türünde olup olumsuz duyguları temsil ettiği görüldü. Ancak yine de umut, sabır, teselli gibi duyguları yansıtan şarkılar da listede yerini aldı. Buna göre Türkiye genelinde ruh halimizi en iyi yansıtan şarkı Mümin Sarıkaya’nın ‘Ben Yoruldum Hayat’ isimli şarkısı oldu. Kadınlar en çok Göksel’in ‘Depresyondayım’ isimli şarkısını ve erkekler ise Müslüm Gürses’in ‘İtirazım Var’ isimli şarkısının kendilerini en iyi şekilde yansıttığını söyledi.Pandemiyle ilgili şarkı listemizGenel ortalamaya bakıldığında Türkiye’nin pandemi ile ilgili duygu ve düşüncelerini en iyi anlatan şarkıların sıralaması ise şu şekilde oldu:1.         Mümin Sarıkaya- Ben Yoruldum Hayat2.         Göksel- Depresyondayım3.         Edip Akbayram- Güzel Günler Göreceğiz4.         Sezen Aksu- Geçer5.         Müslüm Gürses- İtirazım Var6.         Pinhani- Dünyadan UzakProf. Dr. Nevzat Tarhan: “Arabesk hissiyat, depresif hissiyattır”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Müzik tercihlerinde en çok “Ben Yoruldum Hayat” ve “Depresyondayım” şarkılarının tercih edilmesi, bu dönemde arabesk hissiyata sığınma duygusunun ortaya çıktığını gösteriyor. Arabesk hissiyat, depresif hissiyattır” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Arabesk hissiyatı rahatlatır ancak üretkenliği düşürür”Arabesk hissiyatın, insanı depresyona sokan ve depresyonda olmaktan zevk aldıran bir yaklaşım olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şunları söyledi:“Bu da geçici olarak rahatlatıyor ama insanın çalışma motivasyonunu kırıyor, üretkenliğini azaltıyor. Biz ağlamayı yücelten bir kültüre sahibiz. Sinemaya giden bir kimseye ‘film nasıldı’ diye sorulduğunda ‘iyi değildi, ağlatmadı ki’ yanıtını veriyor. Bu arabesk hissiyatı aslında bizim için bir rahatlama yöntemidir ama insanın özgüvenini düşürür, yetersizlik ve acizlik duygusu oluşturur.56 şehirde 3 bin 500 kişiyle gerçekleştirildiOcak 2021 boyunca Türkiye’nin 56 şehrinde yaşayan 18 yaş ve üzeri 3 bin 500 katılımcı ile yapılan araştırma, pandemide özellikle ikinci dalga sonrasının etkilerini anlamayı amaçladı. Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın danışmanlığı ile gerçekleşen araştırmada kaygı hali, kişilere, kurumlara ve medya organlarına duyulan güven, Covid-19 kapsamında alınan önlemler hakkındaki düşünceler, gelecekle ilgili olumlu ve olumsuz beklentiler, aşı çalışmaları, uzaktan eğitim ve tüketim alışkanlıkları gibi çok sayıda konu masaya yatırıldı. Ayrıca elde edilen veriler Nisan 2020’de yapılan ‘Koronavirüslü Günlerde Hayat Araştırması’ sonuçları ile karşılaştırmalar sunması açısından da önem taşıyor. 

24 ŞUB 2021

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Kötü dünya sendromu Covid-19 döneminde hızlanacak”

Katılımcıların %60’ı pandemi ile ilgili en büyük korkularının sevdiklerini kaybetmek olduğunu belirtirken, %48’i sağlık sorunları yaşamaktan endişe duyduğunu belirtti. Kendisini her zaman ve çok sık yalnız hissedenlerin oranı ise pandemi öncesinde iken ikinci dalga sonrası %30’a yükseldi. Yalnızlık hissinin en yoğun olarak yaşandığı yaş grubu 25 yaş ve altı olarak tespit edildi ve oran gençlerde %44’e çıkarak Türkiye ortalamasının çok üzerinde kaydedildi. Çay, kahve ve aburcubur tüketimimiz artarken; pandemiye ilişkin ruh halimizi en iyi yansıtan şarkı ise Mümin Sarıkaya’nın “Ben Yoruldum Hayat” şarkısı oldu. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, toplumdaki sevgi ve güven duygusunun önemli olduğunu belirterek “Bu duygular toplumu bir arada tutan en önemli duygulardır. Bu duyguları toplumda canlandırabilmek önemlidir” dedi. Tarhan, bu dönemde yalnızlık hissini en çok yaşayan grubun gençler olduğuna da dikkat çekerek gençleri anlamanın önemine işaret etti. Tarhan, son yıllarda gündeme gelen kötü dünya sendromunun Covid – 19 döneminde hızlanacağına dikkat çekti.Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Tuğba Aydın Öztürk, Method Research Company Proje Direktörü Hale Aslı Kılıç ve Pazarlama Uzmanı Şeyda Aydın tarafından yürütülen ‘2. Dalga Sonrası Türkiye Araştırması’ sonuçlandı.Ocak 2021 boyunca Türkiye’nin 56 şehrinde yaşayan 18 yaş ve üzeri 3 bin 500 katılımcı ile yapılan araştırma, pandemide özellikle ikinci dalga sonrasının etkilerini anlamayı amaçladı.Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın danışmanlığı ile gerçekleşen araştırmada kaygı hali, kişilere, kurumlara ve medya organlarına duyulan güven, Covid-19 kapsamında alınan önlemler hakkındaki düşünceler, gelecekle ilgili olumlu ve olumsuz beklentiler, aşı çalışmaları, uzaktan eğitim ve tüketim alışkanlıkları gibi çok sayıda konu masaya yatırıldı. Ayrıca elde edilen veriler Nisan 2020’de yapılan ‘Koronavirüslü Günlerde Hayat Araştırması’ sonuçları ile karşılaştırmalar sunması açısından da önem taşıyor.Sonuçlar basın toplantısı ile kamuoyuyla paylaşıldı… Araştırmaya ilişkin sonuçlar Üsküdar Üniversitesince düzenlenen çevrimiçi basın toplantısında açıklandı. Basın toplantısına Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Sosyoloji Bölümü’nden Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk ve Method Research Company Kurucu Ortağı Selçuk Kılıç katıldı.Method Research Company Kurucu Ortak Selçuk Kılıç: “Pandemi asrın krizi”Method Research Company Kurucu Ortağı Selçuk Kılıç, bu araştırmanın 3 bin 500 gözlemlik, Türkiye genelinde düzenlenen 18-65 yaş arası bir araştırma olduğunu söyledi. Pandeminin asrın krizi olduğunu belirten Kılıç, “Bütün ülkelerin aynı anda küçüldüğü, bütün ülkelerin aynı anda sağlıkla ilgili sorunlar yaşadığı bir döneme denk gelmesi hasebiyle gerçekten de çok önemli. Herkesin de bildiği ve kendi dünyamızda yaşadığımız mutlu ve mutsuz kavramamız eskiden, son bir sene önce, Nisan ayında, daha pandeminin başlarında her 10 kişiden 6'sı mutlu olduğunu ifade ederken bu rakam on kişide 4’e düştü. Yani 10 kişiden artık 6'sı mutluyken, 6'sı mutsuz. Nisan ayındaki araştırmada herkes 5 ay sonra biteceğini düşünüyordu. Şimdi aradan 1 yıl geçti ve insanlar bir buçuk yıl sonra anca biter diyorlar. Dolayısıyla bu psikolojiyi biraz daha ileriki araştırmalarda devam edip, izlemek lazım ama mutsuzluk oranımızın arttığını söyleyebilirim. Bütün gruplarda, girişimci, öğrenci, ev hanımı, memur, işçi, herkesin mutsuzluk oranında bir artış var. Herkes mutlulukta düşüş yaşıyor. Ama en çok girişimciler ve öğrenciler dikkatimizi çekiyor” diye konuştu. Nisan ayındaher 5 kişiden 3'ünün kaygılı olduğunu belirten Selçuk Kılıç,  insanların şimdi de kaygılı olduğunu ancak kaygı boyutunun korkuya kaymış durumda olduğunu kaydetti.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Anlamlı sonuçlarıyla yol gösteren bir araştırma oldu”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, araştırmanın çok önemli sonuçlarıyla dikkat çektiğini belirterek yol gösterici olması açısından dikkate alınması gerektiğini söyledi.Pandemi ve pandemi sonrası halk sağlığı ile ilgili politika belirlemede bu araştırmanın Türkiye’deki sorumlu, yetkililerin işini kolaylaştıracak bir çalışma olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Krizlerde bir söz vardır; ‘Hayat zincire benzer, zincirin de en kuvvetli noktası en zayıf halkasıdır.’ Bu pandemi dönemi küresel bir gerilim ve kriz dönemidir. Bu krizlerde en zayıf halkalardan kopmalar olması beklenir. Bu zayıf halka topluma, yaş grubuna ve insandaki gelir seviyesine göre değişiyor. Bu noktalardan kırılmalar yaşanacak. 1929 ve 2008 ekonomik krizlerinde bu kırılmalar görüldü. Roma’nın bir vebadan sonra, İran’ın da Pers Hükümdarlığındaki veba salgınından sonra yıkılma süreçlerinin ortaya çıkması tarihte çok büyük anlam taşıyan olaylardır. Pandemide de aynı durum geçerli. Bu sosyolojik çalışmalar veri toplama açısından özellikle gelişmiş ülkelerde ciddi bir şekilde sıkça kullanılan yöntemlerdir. Biz de Üsküdar Üniversitesi olarak Method Araştırma Şirketi ile birlikte kendi imkanlarımız dahilinde bu çalışmayı gerçekleştirdik” dedi.  Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Aşı konusunda toplumu bilgilendirme hızla değerlendirilmeli” Araştırmada öne çıkan bazı önemli noktalara da dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Örneğin insanların yüzde 39’unun aşı olmayı düşünmediğini görüyoruz. Aşı konusunda çok ciddi bir şekilde komplo teorileri yazılıyor. Sonuçlarla birlikte bu teorilerin halen toplum tarafında yüzde 39 oranında etkili olduğunu söyleyebiliriz. Aşı konusunda toplumu bilgilendirme faaliyetlerinin hızla değerlendirilmesi gerekir. Toplumdaki kanaat önderlerinin bu konuda açıklamalar yapmaları ve adımlar atmaları gerekiyor. Güvenilirliği ele aldığımızda en çok uzman hekimlere güvenildiğini görüyoruz. Sağlık krizi yönetim politikalarında da ilk defa bir kurumun güvenilirlikte ikinci sırada yer alarak ön plana çıkması, bu politikaları yürütenlere toplumun güvenmesi büyük bir şans olarak değerlendirilebilir. Otobüste, uçakta veya gemide yolculuk ederken kaptana güvenirseniz rahat edersiniz, güvenmezseniz devamlı korkar ve tedirgin olursunuz. Şu anda sağlıkla ilgili yetkililere ve politikalara güvenin yüksek olması sağlık politikalarında önemli. Bilim Kurulu’nun da stratejik olarak büyük bir etkiye sahip olduğunu, her konunun konuşulup analiz edilmesi açısından önemsendiğini söyleyebiliriz” dedi.Tarhan: “Korkuyu paniğe dönüştürmemek ve rasyonel sınırlarda tutabilmek önemli”Araştırma sonuçlarından birinin de insanlarda korkunun en yüksek düzeyde çıkması olduğunu kaydeden Tarhan, şunları söyledi:“Korkunun ön planda çıkması aslında sadece Türkiye özelinde değil küresel olarak çıkması çok anlamlı. Korku duygusu doğal ve insanın önlem almasını sağlayan bir duygudur. Rasyonel korku faydalıdır. Rasyonel olmayan korku insanı kaçınmaya ve ruh sağlığının bozulmasına iter. O yüzden korkuyu paniğe dönüştürmemek ve rasyonel sınırlarda makul bir düzeyde tutabilmek önemli. Bunun için de toplumu bilgilendirme faaliyetleri sürdürülmeli. Post pandemik dönemde artık enfeksiyon hastalıkları uzmanı yerine halk sağlığı uzmanlarının ve ruh sağlığı ile ilgili uzmanların daha çok toplumu bilgilendirmeye devam etmesine ihtiyaç var. Çünkü post pandemik dönemde ciddi bir kırılmalar yaşanır. Henüz bir yıl geçti ama birkaç yıl daha etkisinin sürmesi yönünde beklentiler var. Bu ihmal edilmemesi gereken bir risk yönetimidir. Korku ve sıkıntı durumları risk oluşturur. Riskin yönetimi ile ilgili politika belirleyicilerin ve karar vericilerin bu durumu göz önüne alması lazım.Tarhan: “Aileyi düşünme davranışı olumlu bir boyuttur”Kendinden çok aileyi düşünme davranışı toplumumuzda yüksek. Bu durum olumsuz değil olumlu bir boyuttur. Bir kişi ailede iflas ettiyse yardım edilir, davranış değişiklikleri, içe kapanma ya da intihar eğilimleri olduğu zaman hemen ailedeki diğer bireyler yardım etmeye çalışır. Bu bizim toplumumuzun artı değeridir. Gelişmiş ülkelerde bu değer kaybedildiği için intiharlar çok ön planda. Japonya sosyal dayanakları zayıf ve bireyselleşmeyi kültür olarak teşvik ediyor. Kuzey Avrupa’da ve gelişmiş ülkelerin çoğunda durum bu şekilde. Bireyselleşme adı altında yalnızlaşma ortaya çıktı. Sosyal dayanakların zayıflaması da psikiyatrik hastalıkların artışında üç ana unsurdan birisidir. İnsanın hayattan beklentilerinin artması, sosyal dayanaklarının zayıflaması ve kişinin tüketim odaklı bir yaşam felsefesi geliştirmesi olarak bu unsurları açıkça belirtebiliriz.”Tarhan: ”Üretim odaklı yaşam felsefesi yerini tüketim odaklı yaşam felsefesine bıraktı…”Üretim odaklı yaşam felsefesinin yerini son 10’lu yıllarda tüketim odaklı yaşam felsefesinin aldığını kaydeden Tarhan, “Ailede en çok ne konuşuluyor diye sorguladığımızda tüketim ortaya çıkıyor. ‘Şunu alacağım, onu giyeceğim’ gibi bir düşünce ve güzellik fetişizmi var. Kendini sergileme fetişizmi var. Bu dönemde insanlar diledikleri gibi tüketim yapamadıkları için kötü hissettiler. Kozmetik ürünlerindeki satışların düşmesi de bunu gösteriyor. Küresel olarak mutsuzluğun artması depresyonun ve ruhsal sorunların artması demektir” uyarısında bulundu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Psikososyal riskler artacak” Araştırmada toplumun yüzde 20-25 oranında hiç evden çıkmamak gibi bir seçimde bulunduğunu belirten Tarhan, “Yine aynı oranlarda insanlar da eve hiç girmeme davranışı sergilemiş. Toplumda her zaman yüzde 3 oranında marijinaller vardır. Yüzde 3 oranında ortalama zekası düşük ve yüzde 3 oranında ortalama zekası yüksek kişiler vardır. İkisi de özel gruplar sayılır. Zeka testlerinde çan eğrisinin iki ucu da yüzde 3’tür. Burada baktığımızda çan eğrisinin iki ucunun da yükseldiğini görüyoruz. Bu demektir ki önümüze psikososyal riskler daha çok gelecek. İnsanların yüzde 71’inde kötüye gidecek algısının olması kötü dünya sendromu dediğimiz duruma işaret ediyor. Son yıllarda gündeme gelen kötü dünya sendromu, Covid – 19 döneminde hızlanacak gibi görünüyor. Kötü dünya sendromunda üç türlü tepki oluyor. Bazıları içine kapanıyor ve kaçıyor. İmkânı olanlar farklı yerlere kaçmayı planlıyor. Diğer kitle depresyona giriyor. Bu kişilerde gelecek ve hayat güvende değil duygusu oluyor. Bir grup kişi de saldırganlaşıyor ve suç, şiddet olayları artıyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, gençler ve ileri yaş grubuna dikkat çekti Prof. Dr. Nevzat Tarhan, gençlerdeki artan yalnızlık duygusuna dikkat çekerek “Çok sık yalnız hissediyorum’ diyen gençlerin oranında artış var. Oran yüzde 44. Bu duruma en çok gençlerde rastlandı. Diğer insanlarda ise bu oran yüzde 30 seviyesinde ortaya çıktı. İleri yaşta insanların hayatlarında ilk defa antidepresan kullandıklarını gördük. İleri yaştaki insanların kendilerini faydasız gibi hissetmeleri, eskisi gibi çocuklarının ziyaret etmemeleri, toplum tarafından dışlandıklarını hissetmeleri ileri yaştaki insanları çok olumsuz etkiledi. 60 yaş üzeri insanlar için politikaları gözden geçirmek gerekiyor” dedi.Tarhan: “Toplumda sevgi ve güven duygusu güçlendirilmeli” Prof. Dr. Nevzat Tarhan, toplumdaki sevgi ve güven duygusunun önemli olduğunu belirterek “Bu duygular toplumu bir arada tutan en önemli duygulardır. Bu duyguları toplumda canlandırabilmek, ailede krizde söylediğimiz iki kavram vardır. Şefkat sevgiden daha büyüktür. Çünkü onun içerisinde koşulsuz sevgi vardır. Nezaket duygusu da saygıdan daha büyüktür. Onun içerisinde kırıp dökmeden her sorunu konuşabilme boyutunda düşünerek saygı göstermek vardır. Toplumda şefkat ve nezaket duygularını nasıl artırırz konusunu bunları önemseyerek politikalar belirlenirse toplumdaki gereksiz gerilimlere kışkırtıcı şekilde sonuç almak isteyen kişilere karşı en güzel cevabı vermiş oluruz” dedi.Tarhan: “Pandemide gençleri ve ihtiyaçlarını önemsemeliyiz” Pandemide en çok önemsediği grubun gençler olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Gençler şu anda kırılganlığa en yakın yaş grubu. Özellikle 16-24 yaş grubuna özellikle önem vermek gerekiyor. Bu yaş grubunun üç özelliği vardır. Her zaman her dönemde böyledir. Osmanlı’nın son döneminde de Fransız ihtilalinde de böyleydi. Kendilerini dışlanıyor ve önemsiz görüldüklerini hissederlerse protest oluyorlar. Protest olmamaları için gelir eşitliğinin, gelir adaletinin ve ayrımcılığın yapılmadığı daha çok adalet duygusunun önemli olduğunu hissetmeleri gerekiyor. Bu onlarda güven oluşturur. Diğer güven oluşturan duygu da özgürlük duygusudur. Özgürlüğünün kısıtlanmadığını hissederlerse geleceklerini güven altında hissederler. Yurt dışında okumak isteyen gençlerde artış varsa bu gelecek kaygılarının yüksek olduğunu gösterir” diye konuştu.En büyük korkumuz: “Sevdiklerimizi kaybetmek”Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk araştırma sonuçlarını paylaştı. Araştırma sonuçlarına göre, katılımcıların %60’ı pandemi ile ilgili en büyük korkularının sevdiklerini kaybetmek olduğunu belirtirken, %48’i sağlık sorunları yaşamaktan endişe duyduğunu belirtti. Ekonomik sorunlar yaşamaktan korkanların oranı %37 olurken; katılımcıların %7’si temizlik konusundaki takıntının uzun bir süre daha hayatlarında olacağını düşündüğünü kaydetti.Yazın gerileyen kaygı, yeniden %59 seviyesine yükseldiNisan 2020’de %60 seviyesinde olan genel kaygı durumu, yaz aylarındaki normalleşmenin etkisiyle %48’e geriledi ve ancak ikinci dalga sonrasında tekrar %59 seviyesine çıktı.Orta ve ileri yaşta kaygı seviyesi yükseldiAraştırmaya göre 46-55 yaşları arasında %55 olan kaygı düzeyi %63’e; 56 ve üzeri yaş grubunun %64 olan kaygı seviyesi %77 oldu.Kaygı seviyesi en yüksek düzeydeBenzer şekilde ekonomi, siyaset, halk sağlığı ve psikolojisi konusundaki tüm olumsuz beklentiler 2020 yılının Mayıs - Eylül döneminde düşüş yaşarken; 2020’nin sonlarına doğru tekrar en yüksek seviyeye ulaştı.Sosyal ilişkilerin zayıflayacağı düşünülüyorDr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, Türkiye’de şu anda insanların, ilk vakanın görüldüğü 11 Mart 2020 tarihinden itibaren en yüksek kaygı, korku ve olumsuz düşüncelere sahip oldukları dönemi yaşadıklarını belirterek “Bu olumsuz tabloya ikinci dalga sonrası dönemde sosyal ilişkilerin zayıflaması ve eğitim sisteminin kötüleşeceği düşünceleri de eklenmiştir. Nisan 2020’de pandemiden sonra aile bireylerinin iletişimi güçlenir diyenlerin oranı %70 iken; bugün bu oran yalnızca %40 oranındadır. Katılımcıların %71’i kişiler arası sosyal ilişkilerin zayıflayacağını düşünmektedir” diye konuştu.Abartılmadığını düşünenlerin oranı yükseldiPandeminin abartılmadığını düşünenlerin oranı Nisan 2020’de %70, Mayıs 2020’de %45’ken; Ocak 2021’de bu oran %76’ya ulaştı.Hayattan memnuniyet azaldı, olumsuz kelimelerle konuşuyoruzAraştırma sonuçlarına göre, pandemi öncesinde hayatından memnun olduğunu söyleyenlerin oranı %57 iken, bu oran Ocak 2021’de %38’e geriledi. Memnuniyet oranındaki en büyük değişim gençler, öğrenciler ve iş sahipleri/ girişimcilerde oldu. Gençler ve öğrencilerde bu oran %52’den %23’e; iş sahibi/girişimcilerde %65’ten %31’e geriledi.Salgına yönelik uygulamaların yeterli bulunma oranları da Nisan 2020’ye göre yükseldi. Uygulamaların yeterli olduğunu düşünenlerin oranı %23’ten %30’a yükseldi.“Hafta içi herkese yasak getirilmesi” şeklindeki yönergeye de katılımcıların %59’u “Evet getirilmeli”, %33 getirilmemeli şeklinde görüş belirtirken; %8’i kararsız olduğunu kaydetti.Uzaktan eğitim verimsiz bulunduAraştırmada ilk araştırmadan farklı olarak uzaktan eğitim ve evden çalışmanın verimliliğine ilişkin değerlendirme de yer aldı.Öğrenci katılımcılar uzaktan eğitimi verimsiz bulduklarını belirtti. Nisan 2020’de bu oran %35’ken Ocak 2021’de bu oran %41’e yükseldi. Evden çalışma ise %36 oranında verimli, %36 oranında verimsiz bulundu. Kararsızların oranı %28 oldu.Yalnız hissedenlerin oranı arttıAraştırmada ayrıca yalnızlık hissi de pandemi öncesi ve sonrası olarak kıyaslandı. Buna göre, kendisini her zaman ve çok sık yalnız hissedenlerin oranı pandemi öncesinde iken ikinci dalga sonrası bu oran %30’a yükseldi. Yalnızlık hissinin en yoğun olarak yaşandığı yaş grubu 25 yaş ve altı olarak tespit edildi ve oran gençlerde %44’e çıkarak Türkiye ortalamasının çok üzerinde kaydedildi.Pandemiyi en çok açıklayan kelimeler: Korku ve kaygıNisan 2020’de pandeminin ilk aylarında, katılımcılar salgın hakkında belirsizlik, kaygı, tedirginlik ve endişe kelimelerini sıklıkla dile getirdi ancak bunun yanında büyük bir çoğunluk da bu salgının içe dönme, sağlığın ve ailenin önemini kavrama, maneviyet duygularının güçlenmesi, çevre bilinci ve şükür kelimeleri ile de açıkladı. Ocak 2021’de yapılan araştırmada ise katılımcıların pandemi dönemini açıklarken kullandıkları sözcükler, “korku başta olmak üzere kaygı, endişe, yalnızlık, bıkkınlık, sıkıntı, mutsuzluk ve ekonomi” olup katılımcıların neredeyse tamamına yakını hiçbir olumlu ifade kullanmadı.Eğitim yükseldikçe aşıya olumlu yaklaşılıyorAraştırmada katılımcılara pandemiyle mücadelenin umudu olan aşı çalışmalarına ilişkin görüşleri de soruldu. Katılımcıların %39’u aşı yaptırmayı düşündüklerini, %22’si kararsız kaldığını ve yine %39’u ise aşı yaptırmayı düşünmediğini belirtti. Aşı yaptırma taraftarları %59 oran ile eğitim oranı yüksek profesyoneller ile %55 oran ile 56 yaş ve üzerindeki katılımcılar oldu. Erkeklerde aşı yaptırma eğilimi %43 iken bu oran kadınlarda %35 oldu. Yerli ve Alman aşıları çoğunlukla tercih nedeniAyrıca katılımcılara hangi ülkenin aşısını yaptırmayı tercih ettikleri de soruldu. Katılımcılardan %38’i yerli, %38’i Almanya, Çin, %8 Amerika, %7 İngiltere, %3 Rusya cevabını verirken ’si fark etmeyeceği cevabını verdi. En yüksek oranlara sahip olan Almanya aşısını 45 yaş ve üzeri katılımcılar tercih ederken, yerli aşıyı 45 yaş altı kişiler tercih ettiklerini ifade etti.En az siyasilere, en çok akademisyenler ve uzman hekimlere güveniliyorAraştırma sonuçlarına göre pandemi döneminde en fazla güvenilen kişi ve kurumların başında %60’lık oran ile akademisyen ve uzman hekimler yer aldı. Katılımcıların %36’sı Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu’nun da içinde yer aldığı kamu kuruluşlarını güvenli bulduğunu belirtti. Katılımcıların %63’ü ise siyasilere güvenmediklerini belirtti. Araştırmada televizyon, radyo ve gazete gibi geleneksel araçlar ile yeni medya araçlarının da içinde yer aldığı medya kanallarına ise genel anlamda güven seviyesinin düştüğü ortaya çıktı.Temizlik ve hijyen ürünleri tüketimi arttıAraştırmaya göre, salgın sonrasında en çok tüketilen ürünlerin başında %63’lük oran ile temizlik ve hijyen malzemeleri yer aldı. Bir sonraki sırada %42’lik oran ile online alışveriş, e-ticaret seçenekleri geldi. E-ticaretin en yaygın kullanımı AB yani orta üst ve üst ekonomik sınıfa mensup kişiler, profesyoneller ve gençlerde görüldü. Gençlerde sanal tüketim %60 oranına çıktı. Türkiye genelinde %42 oranda daha fazla çay/kahve, %36 ile abur cubur/ tatlı tüketildiği de araştırma sonuçları arasında yer aldı. Bu oranlar gençlerde %50’nin üzerine çıktı. Gençlerin tüketimi ile ilgili bir önemli konu da %44’lük oranda video ve bilgisayar oyunu oynama alışkanlıkları olarak dikkat çekti.Türkiye’nin şarkısı, “Ben Yoruldum Hayat” oldu Katılımcılara “Pandemi sürecinde kendinizi düşündüğünüzde hangi şarkı sizi en iyi yansıtmaktadır’ şeklinde açık uçlu bir soru da yöneltildi. Şarkıların çok büyük bir çoğunluğunun arabesk müzik türünde olup olumsuz duyguları temsil ettiği görüldü. Ancak yine de umut, sabır, teselli gibi duyguları yansıtan şarkılar da listede yerini aldı. Buna göre Türkiye genelinde ruh halimizi en iyi yansıtan şarkı Mümin Sarıkaya’nın ‘Ben Yoruldum Hayat’ isimli şarkısı oldu. Kadınlar en çok Göksel’in ‘Depresyondayım’ isimli şarkısını ve erkekler ise Müslüm Gürses’in ‘İtirazım Var’ isimli şarkısının kendilerini en iyi şekilde yansıttığını söyledi.Pandemiyle ilgili şarkı listemizGenel ortalamaya bakıldığında Türkiye’nin pandemi ile ilgili duygu ve düşüncelerini en iyi anlatan şarkıların sıralaması ise şu şekilde oldu:1.           Mümin Sarıkaya- Ben Yoruldum Hayat2.           Göksel- Depresyondayım3.           Edip Akbayram- Güzel Günler Göreceğiz4.           Sezen Aksu- Geçer5.           Müslüm Gürses- İtirazım Var6.           Pinhani- Dünyadan Uzak BASIN TOPLANTISI VİDEOSU İÇİN:

22 ŞUB 2021

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Vicdan bizim iç gözümüzdür”

“Kötülüğü normalleştirmeyelim”Yeni dönemde toplumda kötülüğün ayyuka çıktığına dikkat çeken Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı Arıboğan; “Kötülüğün ayyuka çıktığını, meşruiyet çağı dediğimiz, her şeyi paylaştığımız bu çağda normalden çok daha fazla dalgalanarak büyüdüğünü çok rahatlıkla hissediyoruz. Hayatımızın ne kadar kötü ve kötücüllerle çevrili olduğunu farkına vardığımız bir şeyle karşı karşıya kaldık. Özellikle dijital ortamda yaygınlaşmış olan ve istihbarat servislerinde bunu çok yoğun kullandığımız söyleyebilirim. Çok ağır travma altında olan küresel bir toplumun milyonlarca insanı kötülüğü normalleştirerek, daha da depresif, daha da travmatik, daha olumsuz dünyası olan insanlara çeviren bir düzenin içerisindeyiz. Kötülüğü daha fazla normalleştirmeyelim.” İfadelerini kullandı.“Yeni dönemde yeni normlar hâkim”Yeni nesil gençlere iyiliği anlatmanın güç olduğuna vurgu yapan Arıboğan; “Gençlerin sosyal medyada birbirlerine hakaret etmemesi gerektiğini söylüyoruz. İyi ve kötü değerler tam olarak aktarılmıyor. Dijital platformlarda kötücül bir ilişki mevcutken, biz nasıl olacak da iyiliğin değerini öğreteceğiz? Şu an öyle bir zamandayız ki kimse kimseyle ilgilenmiyor ve bu artık normal kabul ediliyor. Temel mesele ahlaki sorgulama eksiğidir. Bu yeni dönemde ise yeni normlar hâkim.” Şeklinde konuştu.“Vicdan bizim iç gözümüzdür”İnsanoğlunun kötü olmayı aslında kabul etmediğini, kötülüğün meşru bir sebebi olduğuna değinen Arıboğan; “Toplum, her şeyi gözetleyen bir yapıdır. Ama her şeyden önce kötülüğü alıkoyan vicdandır. İyiliğe bizi yönlendiren vicdandır. Hepimiz iyi olmak isteriz. Kötü olmayı kabul edemeyiz. İç gözümüz gözlemler ve yanlışı, doğruyu ayırt eder. Kötülük belki de iyiliğin var olması için vardır. İnsan kötü olmayı seçiyor ve üstelik utanmıyor. Vicdanına dönüp bakmıyor, bakmayı seçmiyor. Hâlbuki vicdan bizim iç gözümüzdür.” İfadelerini kaydetti.

18 ŞUB 2021

Psikolojik Sağlamlıkta Hacıyatmaz Modeli

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tayfun Doğan, Pendik Rehberlik ve Araştırma Merkezi’nin düzenlediği ‘Pozitif Psikoloji ve Psikolojik Sağlamlık’ konulu seminere katıldı.“Psikolojik sağlamlığın ölçütü hastalık, travmalar gibi olaylar sonrası ne kadar zamanda toparlandığınızdır” diyen Doç. Dr. Tayfun Doğan, psikolojik sağlamlık düzeyi yüksek insanları ‘hacıyatmaza’ benzettti. Online gerçekleştirilen seminerin moderatörlüğünü Canan Ekmekçioğlu üstlenirken, pozitif psikoloji ve psikolojik sağlamlığı tanımlayarak giriş yapan Doğan, pozitif psikolojinin yeni bir yaklaşım olduğunu açıkladı. Doğan, “Pozitif psikoloji 1998 yılında Martin Seligman’ın girişimleriyle başlayan bir akım. Pozitif psikoloji insanların daha çok olumlu özellikleri ve güçlü yönlerine odaklanan bir yaklaşım” dedi.Pozitif psikoloji ihtiyaçtan doğduGeleneksel psikolojinin hayatı anlamlı kılmak için ne yapılacağına dair bilgi sunmadığını aktaran Doç. Dr. Tayfun Doğan, pozitif psikoloji yaklaşımının bir ihtiyaçtan doğduğunu belirterek şunları söyledi:“Ülkemizde pozitif psikolojiye ilgi oldukça yüksek bir düzeyde. Artık insanlar hastalık dinlemek istemiyor. İnsanlar güzel şeyler duymak istiyor, hayatımı nasıl daha iyi bir noktaya taşıyabilirim diye düşünüyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre hastalık, sadece bedensel değil aynı zamanda ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlıyor. Ruh sağlığı ise bireyin kendi yeteneklerinin farkında olması, stresin üstesinden gelebilmesi, iş yaşamında üretken ve kendi yetenekleri konusunda faydalı olmak şeklinde tanımlanıyor. Freud’a göre seven ve çalışan insan ruh sağlığı yerinde olan insandır.”Psikolojik sağlamlığı yüksek bireyler zorlukları daha kolay atlatıyorPsikolojik sağlamlığı “toparlama gücü” olarak tanımlayan Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Psikolojik sağlamlığın ölçütü hastalık, travmalar gibi olaylar sonrası ne kadar zamanda toparlandığınızdır. Psikolojik sağlamlık düzeyi yüksek insanları ‘hacıyatmaza’ benzetiyorum, düşer belki ama hemen toparlar. Herkes hayatın acılarından nasibini alıyor, bazıları kolayca toparlarken bazıları yıkılıp kalabiliyor. Kişide iyimserlik, öz saygı, affedicilik, şükran duyma, farkındalık varsa kişinin psikolojik sağlamlığı yüksek oluyor. Bu konuda yaptığımız bir araştırmaya göre çocukluğunu mutlu geçiren insanların psikolojik sağlamlığının daha güçlü olduğu anlaşıldı” dedi.İyimserler daha uzun yaşıyorPsikolojik sağlamlığı artırmada mutluluğun önemine değinen Doç. Dr. Tayfun Doğan, “İyimserlik çoğu kişinin düşündüğü gibi Polyannacılık değildir. Gerçekçi olmayan iyimserlik ise sakıncalı bir durumdur. Kişi hastalandığında iyimser bakış açısıyla önemsemez ve geçer düşüncesiyle sağlığını ihmal edebilir. Araştırmalara göre iyimserler daha uzun süre yaşar. Psikolojik sağlamlığı artırmanın bir diğer yolu kişiler arası ilişki kurmaktır. Mutluluk ilişkiseldir, insanlar birbiri için mutluluk ve mutsuzluk kaynağı olabilir. Sosyal destek psikolojik sağlamlık açısından oldukça önemlidir. Kişi kendini önemli hisseder ve olumsuz koşullarla daha kolay baş eder” ifadelerini kullandı.İyiler her zaman kazanırİyilik yapmanın sadece karşı tarafa değil kişiye de faydalı olduğunu aktaran Doç. Dr. Tayfun Doğan, “Besleyici ilişki tarzına sahip kişiler açık, samimi, saygılı ve sevecendir. Zehirleyici ilişki tarzına sahip kişiler ise kibirli, küçümseyici, eleştirici ve aşağılayıcıdır. Yaptığımız bir araştırmaya göre zehirleyici ilişki tarzındaki kişilerin psikolojik sağlamlığı düşük çıktı. Yani iyiler her zaman kazanıyor. Mevcut durumumuzdan mutlu olmayı öğrenmeliyiz. Hayat sana limon verirse limonata yap, neden iskender yapamıyorum diye üzülme” şeklinde konuştu. 

18 ŞUB 2021

Arıboğan: “Pandemi Öğrencilerle Etkileşimimizi Değiştirdi”

“Gece yarıları, hafta sonları hiç bitmeden öğrencilere ulaşmaya çalıştık” Pandeminin eğitim ve öğrenciler üzerindeki etkisinden bahseden Arıboğan; “Bizim her şekilde dijital dünyaya ve yeni eğitim sistemlerine adapte olmamız gerekiyordu ama pandemiyle birlikte hepimiz bir şok halinde bu işin içinde bulduk kendimizi. Zaman zaman hani öğretmenler evlerinizde oturuyorsunuz, çalışmıyorsunuz falan deniliyor ya, hepimiz biliyoruz ki her zamankinden daha fazla çalışmak zorunda kaldık. Gece yarıları, hafta sonları hiç bitmeden öğrencilere ulaşmaya çalıştık. Bir yandan da öğrenmeye çalıştık. Bizim için de müthiş öğrenme süreci oldu. Yapılan tespitlere göre aslında olması gerekenden 5,3 yıl öncesinde gelmiş bu sistem. Bu dijitalleşmeyi zaten beş yıl sonra yaşayacakmışız. Daha öne çekilmiş gibi görünüyor.” dedi.“Pandemi, öğrencilerle olan etkileşimimizi bir şekilde değiştirdi” Pandemide eğitimin ağlanabilir yapı üzerine etkilerinden bahseden Arıboğan; “Yeni teknolojiler fazlasıyla hayatımızın içine girdi. Pandemi öğrencilerle olan etkileşimimizi bir şekilde değiştirdi. Dijitalin hayatımıza girmesiyle birlikte belki 24 saatlik bir etkileşim sürecinin devam etmesi söz konusu oldu. Mesela biz tez öğrencileriyle akşam saatleri buluşuyoruz. Çünkü gün içinde dersleri veya toplantıları olabiliyor. Zoomlar biz eğitimcilerin bir araya gelip toplantı yapmasını sağlıyor. Bunun dışında görebildiğim çok ciddi bir uluslararasılaşma da söz konusu oldu. Yani bir yerden bir yere gitmeden uluslararası konferanslarımızı online olarak rahatlıkla yapabiliyoruz. Online ortamda yayınları birbirimize rahatlıkla ulaştırabiliyoruz.” şeklinde konuştu.“Bilgiye ulaşma imkânı arttıkça kapasiteler de artar” Pandemide üniversite sınavına hazırlanan öğrencilere tavsiyelerde bulunan Arıboğan; “Öğrencilerin bunun bir yarışma olduğunu ve şartların aşağı yukarı eşit olduğunu bilmeleri lazım. Köylerinde internetleri olmayanlar için sıkıntı oluyor ama şehirde yaşayanlar için durum az çok eşit. Her biri ne kadar sıkıntı çekiyorsa rakibi de o kadar sıkıntı çekiyor. Çünkü bu bir rekabet yarışması. Biri diğerinin önüne geçmek zorunda. Hepsi aynı şartların içinde yaşadığı için çok büyük bir sorun olmayacak. Bilgiye ulaşma imkânı arttıkça kapasiteler de artar. Güzel olan şey internet ortamının en ücra köşeye kadar ders dinleme imkanını sunuyor olmasıdır. Bu iyi bir gelişme. Ama çocukların nasıl evlerde yaşadıklarını bilmiyoruz. Mesela sınavlarda kesintiler oluyor. Çocuk sınava girecek ama aynı anda kardeşinin de sınavı var. Evde ise bir tane bilgisayar var. Biz mümkün olduğu kadar durumu esnettik. Çocuklara defalarca sınav yaptık. Nasıl ulaştırabiliyorsan öyle ulaştır dedik. Gerçekten kolay bir süreç değil.” ifadelerini kullandı.

17 ŞUB 2021

Sinan Canan’dan Doğru Yaşama Dair 6 Öneri…

“Ben insanı şu şekilde tanımlıyorum: ‘Karnı doyunca arıza çıkaran tek canlı”İnsanın fabrika ayarlarından bahseden Prof. Dr. Sinan Canan, “İnsanın Fabrika Ayarları 5 madde ve 1 prensipte doğru yaşamımızın yolunu araştırmaya çalışırken bulduğum basit formül ya da bilimsel teori. Bu teorinin bir özelliği var, bütün teoriler bilim insanları için bilim diliyle yazılır ama bizim teori halk için yazıldı. Yani herkes alsın, okusun, evde denesin ve uzmanların görüşleri arasında hakemlik yapmak zorunda kalmasın. Mümkünse kendi kendisinin koruyucu hekimi, koçu, psikolojik danışmanı… vs. olsun ve kendi donanımını anlayıp güzel yaşasın.Çok özetle 5 madde şu şekilde;- Hareket edeceğiz,- Az yiyeceğiz,- İyi duygusal ve doyurucu, güven verici sosyal ilişkiler içinde olacağız, yalnız kaldığımızda hastalanıyoruz çünkü… İnsan yalnız başına hayatta kalamayacak kadar zayıf bir canlı sistem bunu öyle bir garanti altına almış ki bir şekilde yalnız kalırsanız bedeniniz arıza veriyor.- Bütün hayvanlarda gayet hayat kurtarıcı olarak çalışan bir sistem olan stresimizi kontrol etmeyi öğreneceğiz. Çünkü zihnen stres üretebilen tek canlıyız.- Ayarda sınırlarımızı zorlamak zorundayız. Ruhsal, bedensel, psikolojik, coğrafi… Aklınıza ne gelirse kendimizi bulduğumuz ve içinde kaderimiz zannettiğimiz sınırlarımızı zorlamadan kendimizi iyi hissedemiyoruz. O sınırlar içerisinde kalırsak rahat gibi geliyor ilk başta ama uzun süre aynı rutinde yaşarsak bir dakika diyoruz bir sorun var. Ben insanı şu şekilde tanımlıyorum ‘karnı doyunca arıza çıkaran tek canlı’ çünkü. Maddi imkânlar arttıkça insanın içindeki sıkıntı daha da artıyor o yüzden insan sınırlarını zorlayarak, kendisini geliştirerek ve genişleterek bu dünyada var olmayan şeyleri yaratıcı zihinsel güçlerini kullanarak ortaya koyup buradan öyle gitmeye hazırlanırsa ancak mutlu olur.” Şeklinde konuştu.Gönül bağı neden önemli?Hayatımızın anlamı amacımız ile ilgili olduğunu belirten Canan, “Yarın gideriz, yarın yaparız gibi sonra yaparımlar ölümlü dünyada aslında hiç de arkadaşımız olmayan bir düşünce biçimi. Safsaklamak, yorgunluk, bıkkınlık yoktur sadece az aşk vardır. Eğer bir konuyu az aşkla yapıyorsanız ertelersiniz, bahane bulursunuz, sonraya bırakırsınız ama yüksek bir aşkla niyet ettiyseniz o meseleyle aranıza dağlar girse onu bile aşarsınız. Dolaysıyla eğer bir konuya niyet ediyorsak ve o konuya devam edemiyorsak, yapamıyorsak, o konuyu bir huy haline getiremiyorsak o konuyla alakalı yeterli bağlantımız yok demektir, yani gönül bağlantısı diyelim buna… Böyle bir duygusal bağlantı yoktur. Yeterince duygusal bağlantı olduğu durumlarda ise zaten duramazsınız başka her şeyi ertelersiniz onun için. Bir şeyin devam ettirilmesi için içten haz duymamız lazım.” Şeklinde konuştu.“Hayatın anlamı sorumluluktur”Bu hayatı anlamlı kılan şey bir fikrin, bir yolun ya da bir grup insanın sizin dışınızdaki insanın sorumluluğunu sırtlamak olduğunu belirten Canan, “Hayatın anlamı sorumluluktur yani bir öyküye sahip olmaktır. Bunu yapabilen insanların bu dünyadan son derece barış ile ayrıldığını, sisteme teslim olmuş rahatlık içerisinde gittiğini görüyoruz.” Dedi.

29 OCA 2021

Medreseler ve Meşrutiyet Döneminde Medrese Islahatı konuşuldu

“Eğitim, vakıflar üzerinden karşılandığı için devlete yük olmuyordu”Prof. Dr. Ali Arslan, eğitimde Batılılaşma probleminin olduğunu söyleyerek; “Eğitim problemini ikiye ayırırsak Bediüzzaman açısından baktığımızda İslam dünyasının İslamiyet'e, İslami ilkelere ve İslam medeniyetine göre bir eğitim problemimizin var olduğunu görüyoruz. Bir de Batılaşma döneminin problemi var. Türkiye’de ve İslam dünyasında Batılaşmanın içindeki eğitim problemi doğuyu da kıyaslayarak aşılması gerektiği için bunu iki döneme ayırmakta mecbur oluyoruz. Muallimlerin maaşı ikinci dönemin içerisindedir. Farka bakmamız lazım. Bizde eğitim, vakıflar üzerinden karşılandığı için devlete yük olmuyordu. Bu Tanzimat itibariyle bütçe merkezileştirilince devlet de öğretmenin maaşlarını merkezden ödemeye başlayınca zaten bütçede fazla bir tahsilat yok, okullaşma da kendisine ait, maaşı da. Düyûn-ı Umûmiye 1881’de tescillendikten sonra bunları ödemek daha da zorlandı. Hatta Düyûn-ı Umûmiye’deki bir memur normal memurdan fazla alıyor. Orada öyle bir ölçü var.” dedi.“Hakiki vukuatı kaydeden tarih, hakikate en doğru şahittir”Tarihin neden bu kadar çok gündemde olduğuna değinen Arslan; “Hakiki vukuatı kaydeden tarih, hakikate en doğru şahitti. Temel cümlemiz budur. Gerçek, net ilgiye değil zanlıya dayanıyoruz. Yani sevdiğimize her şeyi yüklüyoruz, sevmediğimize de tersten her şeyi yüklüyoruz. Dönem itibarıyla kendimiz bir şeyi beceremediğimiz için kendi modellerimizi burada değil de tarihte yaşıyoruz. Tarihte yaşadığımız zaman süper kahraman yaratmak daha kolay oluyor. Bir süre sonra ona kendimiz inanıyoruz. İnandığımız için hiç mağlubiyeti görmüyoruz. Mesela biz kendimizi Yavuz döneminde düşünüp, Yavuz döneminde yaşıyoruz.” İfadelerini kullandı.“Mahalle mektebi üzerinde kurulmuş olan yapının tamamına medrese diyoruz”Prof. Dr. Arslan, medreselerin yükseköğretim kurumu olarak görüldüğünü ve bunun yanlış olduğunu belirtti. Arslan; “Doğu-Batı Medeniyetleri diye koyduğunuz başlıkta biz batı medeniyetini tamamen geçsek bile eğitimi problemini ikiye ayırmaktan kurtaramıyoruz. Çünkü tamamen eğitimi sağlamasını İslami ölçüde yapıyoruz. Toplum Müslüman, halk Müslüman. Her yeri kendi inancına göre, kendi değerlerine göre yapıyor. O zaman Batıdaki bir eğitim kurumunun ve eğitimin başarısı ve başarısızlığı İslam'a uyarlayarak oluyor. İslam medeniyetine göre, medreselere göre yapıyoruz. Bizim şöyle bir yanlışımız var; medreseyi yükseköğretim kurumu olarak söylüyorlar. Medrese dediğimizde bu sadece yükseköğretim değildir. Biz sadece Süleymaniye’ye bakıp 'Bu yükseköğretim kurumudur' diyoruz. Mahalle mektebi üzerinde kurulmuş olan yapının tamamına medrese diyoruz. Bu medrese bir sonraki mahreç de metalin kendisinin buluşu. Yani bir yere giren öğrenci bir yere dâhil oluyor, buradan çıkan ise bir üste geçiyor. Bu şekilde kademe kademe giderek en son da yükseköğretim dediğimiz Süleymaniye gibi yerlerden mezun oluyor. Ancak bu kademe bazen her yerde olmuyor. Mesela bir kurumun içerisinde ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite olmayabiliyor. Öğrenci yukarıya doğru çıktıkça buraya geliyor. Bunların gelirleri de devlet tarafından değil kurarken garanti altına alınıyor. Çünkü devlet çökse bile masraflar kendilerince temin edilecek.” şeklinde konuştu.

25 OCA 2021

Uzaktan Eğitim Söyleşilerinin Konuğu Arıboğan Oldu

Değişen Dünya Bizim Çok Uzun Yıllardır Kullandığımız Bir TabirDeğişen dünya konusuna değinen Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Değişen dünya bizim çok uzun yıllardır kullandığımız bir tabir. İçinde yaşadığımız dünya yepyeni bir uygarlık düzenini bize anlatıyor. Uygarlık dediğimiz şeyin özü üretim ilişkilerindeki değişimden kaynaklanır. Yani toprakla mı uğraşıyorsun, makinayla mı uğraşıyorsun, enerji mi kullanıyorsun, dijital ortamda mısın, siber ortamda mısın bunların her biri ve orada üretilen şeyler aslında hayatımızın nasıl şekilleneceğini gösteriyor. Bundan yirmi yıl önce kimseye sosyal medya konusunda uzman olmak ya da sosyal medya mühendisliğinden bahsetmek mümkün değildi. Bugün artık şirketlerin hepsi sosyal medyacı istihdam etmek zorunda kalıyorlar.” İfadelerini kullandı.Eğitim Verdiğimiz Disiplinler Sanayi Toplumundan Kalmış DisiplinlerProf. Dr. Deniz Ülke Arıboğan yeni eğitim sistemi ve üniversitelerin yeni alanlarda çalışmalarından bahsetti. Arıboğan: “Üniversitelerin çoğunda dünyada da böyle eğitim verdiğimiz disiplinler sanayi toplumundan kalmış disiplinler. Yeni alanları yapay zekâyı falan daha yeni yeni açabildik. Çünkü birtakım standartlar var. Yapay zekâ mühendisliği açtığınız zaman mutlaka yapay zekâ konusunda doçentliğini almış profesörlüğünü almış birilerinin olması lazım.” Dedi.Gelir Adaletsizliğinin Büyük Ölçüde Dengeleneceğini DüşünüyorumGelecekteki çalışma prensiplerinden bahseden Arıboğan: “Liberal kapitalizmin ürettiği gelir düzeyleri bir grup insan aşırı zengin, bir grup insanın aşırı fakir olmasına yol açtığı pandemi sonrası dünyada bu gelir adaletsizliğinin büyük ölçüde dengeleneceğini düşünüyorum. Hatta insanlara çalışıp çalışmaması fark etmeksizin bir gelir sağlanabilecek bir proje üzerinde çalışılıyor. Çünkü insan çalışarak gelir elde ediyor. Robotlar çalışacağına göre diyorlar biz ne yapacağız. O yüzden ekonomik dengenin sağlanabilmesi için insanlara belli gelirlerin aktarılması lazım ama bu gelir üretim üzerinden aktarılmayacak muhtemelen.” Dedi.

25 OCA 2021

Pandemi, Üniversite Gençliğinin Yaşam Alışkanlıklarını Değiştirdi

Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı önderliğinde Türkiye genelinde yürütülen araştırmanın gerçekleşmesinde Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü lisans öğrencileri Feyza Keskin ve Zeynep Cansoy aktif görev aldı. Bu araştırmayla genel olarak pandemi sürecinde üniversite öğrencilerinin zamanlarını nasıl geçirdiklerini incelemek ve pandemi sürecinde gündelik yaşamın ve alışkanlıkların nasıl şekillendiğini ve değiştiğini farklı değişkenler üzerinden incelemek amaçlandı.Araştırmaya 1865 öğrenci katıldıÇevrimiçi anketle gerçekleştirilen çalışmaya, Türkiye’nin 73 şehrinde 146 farklı devlet ve vakıf üniversitelerinde 2020-2021 Akademik Yılında öğrenim gören 18-26 yaş arasında 79  farklı bölüm ve programdan toplam 1865 ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisi katıldı.Araştırmaya ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “%60,1’i kadın (1121 kişi), %39,9’u erkek (744) olan katılımcıların %77,6’ı lisans, ,8’i ön lisans,  ,6, %4,7’i yüksek lisans ve %0,9’u ise doktora öğrencisidir.  Katılımcılardan %59,6’ı (1.112) devlet üniversitesinde,  %40,4’i ise (753) vakıf üniversitesinde öğrenim görmektedir. Katılımcı öğrencilerin %40,4’ü 18-20 yaş arası, %36,8’i 20-22 yaş arası , ,7’si 22-24  yaş arası, ,1’i 24 yaş ve üzeri oluşturmaktadır” dedi.Pandemi yaşam alışkanlıklarını nasıl değiştirdi?Araştırmada pandemi sürecinde öğrencilerin yaşam alışkanlıklarını, herhangi bir işte çalışma durumlarını, tüketim davranışlarını, hobi alışkanlıklarındaki değişimleri ölçmeyi amaçlayan bir dizi soru yer aldı.Arkadaş özlemi ilk sırada yer aldıÜniversiteli katılımcılara ilk olarak pandemi süreci boyunca en çok neleri özledikleri sorusu soruldu. Bu soruya katılımcıların %43,2’si “arkadaşlarımla vakit geçirmeyi”, ,3’ü “sevdiklerimle kucaklaşmayı ve sarılmayı”, ,8’i “okula gitmeyi”, %8’i “şehirlerarası (ülkeler arası) seyahat etmeyi”, %3,6’sı “kafe ve restoranlara gitmeyi”, %3,6’sı “sinema ve tiyatroya gitmeyi”, %1,4’ü “kütüphaneye gitmeyi” özlediklerini belirttİ.“Pandemi sürecinde çalışma durumunuzla ilgili (yarı zamanlı işler dahil) bir değişiklik oldu mu?” sorusuna katılımcıların çok büyük bir oranı olan %73,7’si “pandemiden önce de çalışmıyordum, pandemiden sonra da bu durumda bir değişiklik olmadığını” belirtirken, ,4’ü “Pandemiden önce de çalışıyordum, pandemiden sonra da çalışmaya devam ettim” yanıtını verdi. Katılmcıların %7,1’i pandemiden önce çalıştıklarını fakat pandemi koşullarından dolayı işten ayrıldıklarını, %3,5’i ise pandemiyle birlikte işlerine son verildiğini dile getirdi.Pandemi sürecinde kilo artışı gözlemlendi“Pandemi sürecinde kilonuzda bir değişiklik oldu mu?” sorusuna katılımcıların %35,3’ü kilom az arttı derken, ,3’ü çok kilo aldığını, %31,6’sı ise “Kilom aynı kaldı” yanıtını verdi. Buna karşın katılımcıların ise %20,8’i ise kilom azaldı yanıtını verdi.Öğrencilerin spor yapma alışkanlıkları düşük“Pandemi sürecinde spor yapma alışkanlığınızda değişiklik oldu mu?” sorusuna katılımcıların %44,4’ü “pandemiden önce de spor yapmıyordum, pandemi sürecinde de bir değişiklik olmadı” yanıtını verdi. Öte yandan katılımcıların %22,7’si pandemi sürecinde spora başladıklarını dile getirdi. Pandemi koşullarından dolayı sporu bırakanların oranı ’e tekabül ederken, yalnızca ,7’si pandemi öncesi ve sonrasında düzenli spor yaptıklarını belirtti.Online dersler başarıyı pek etkilemedi“Pandemi sürecinde derslere katılım ve başarı düzeyinde herhangi bir değişiklik oldu mu?” sorusuna katılımcıların %44,5’i “Hem derslere katılım düzeyimde, hem de okul başarı düzeyimde (notlar) belirgin bir farklılık olmadı” yanıtını verirken, %30,2’si “Online derslere katılım düzeyim arttı, okul başarı düzeyim (notlarım) yükseldi” yanıtını verdi.Kadınlar online alışverişte daha aktif“Pandemi sürecinde alışveriş alışkanlığınızda bir değişiklik oldu mu?” sorusuna katılımcıların %43,9’u “online siteler üzerinden alışveriş alışkanlığı kazandım” yanıtını verdi. Bu seçeneği işaretleyen katılımcıları cinsiyet özelliklerine göre karşılaştırdığımızda kadınların %68,8’inin, erkeklerin %31,2’sinin online alışveriş alışkanlığı kazandığı görüldü. Katılımcıların %43,4 ü herhangi bir değişiklik olmadığını belirtirken, ,3’ü ise “Pandemi sürecinde alışveriş merakımı törpülemeyi öğrendim” cevabını verdi.Pandemi sürecinde aile içi ilişkilerde gerilmeler gözlenmiş“Pandemi sürecinde aile bireylerinizle ilişkileriniz nasıl gelişti?” sorusuna katılımcıların %37,9’u “pandemi sürecinin aile içi ilişkilere herhangi bir etkisi olmadı” yanıtını verirken, ,9’ u “aile bireyleri arasında ilişkilerde gerilmeler gözlendi, anlaşmazlıklar arttı” ’i ise “benim ve aile bireylerim arasındakı ilişkilerde anlaşmazlıklar arttı, gerilmeler gözlendi” şeklinde bir yanıt verdi. Katılmcıların %27,9’ u ise bu soruda “aile bireyleri arasındaki ilişkilerimiz ve dayanışmamız daha da güçlendi” şıkkını işaretledi.Gençler pandemiden dolayı daha yalnız hissetti“Pandemi sürecinde yalnızlık düzeyinizde herhangi bir değişiklik oldu mu?” sorusuna katılımcıların %44,3’ü “Pandemiden önce de, pandemi sürecinde de kendimi hiç yalnız hissetmedim”  yanıtını verirken, bu oranla neredeyse aynı düzeyde katılımcı (%44,2) “Pandemi sürecinde kendimi daha fazla yalnız hissetmeye başladım” yanıtını verdi. Katılımcıların %8,2’i ise “Pandemiden önce kendimi daha yalnız hissediyordum pandemi sürecinde yalnızlığım azaldı” yanıtını verdi.Pandemi sürecinde hayatı sorgulama düzeyinde artış gözlendi“Pandemi sürecinde kendinizi nasıl hissettiniz?” sorusuna katılımcıların %45,9’u “Hayatı ve kendimi yeniden sorguladım” yanıtını verirken, ,9’u “Huzursuz oldum”, ’u “yalnız hissettim”, %9,4’ü “üzgün hissettim” yanıtını verdi. Çok az düzeyde katılımcı ise bu süreçte olumlu bir psikolojik durumda olduğunu ifade etti. Nitekim katılımcıların %4,7’si  “Hayattan keyif aldım” ve %3,7’si “mutlu hissettim” seçeneğini işaretledi.Pandemi sürecinde yeni hobiler“Pandemi sürecinde hobi (sanat vd.) alışkanlıklarınızda bir değişiklik oldu mu?” sorusuna Katılımcıların %38,7’si “Pandemiden önce de bir hobim yoktu, pandemi sürecinde de hobi edinmedim” yanıtını verirken, %24,5’i pandemi sürecinde yeni hobi alışkanlığı edindiğini dile getirdi. Katılımcıların %34’ünün ise pandemi sürecinde edinmiş oldukları hobiyi devam ettirdikleri sonucuna ulaşıldı. Pandemi sürecinde yeni hobi alışkanlığı edinen katılımcılar arasında yabancı dil ve bilgisayar programı kendini geliştirme (,6), keman ve gitar gibi müzik enstrümanı çalma (,6), kitap okuma (,9), resim yapma (%20,2), el işi (,7) olarak gözlendi. Resim yapma ve el işi alışkanlığı kazandıklarını belirten katılımcılar arasında kadınlar ağırlıkta oldu.Pandemi sonrası yaşam hakkında zihinler karışıkKatılımcılara, pandemi sonrasıyla ilgili düşünceleri de soruldu. Bu soruya katılımcıların %39,9’u pandemi sonrası yaşam alışkanlıkların artık eskisi gibi olmayacağını düşündüklerini,  %37,6’sı ise pandemi bittiğinde hayatın “normal” akışına kolayca uyum sağlayabileceklerini dile getirdi. Katılımcıların %21,6’sı ise pandemi bittiğinde ortaya çıkabilecek yeni durum ve değişimlere dair kendilerini endişeli hissettiklerini dile getirdi.Yeni alışkanlıklar ortaya çıkıyor“Pandemi döneminden sonra hayatınıza kesin olarak katmak istediğiniz alışkanlıklarınız var mı?” sorusuna katılımcıların %51,3’ü “hayır yok” diye yanıt verirken; %48,7’si “evet var” yanıtını verdi. Bu soruya “evet” yanıtını veren katılımcıların %67,4’ünü kadın, %32,5’ini erkek katılımcılar oluşturdu. Pandemi sonrasında yaşama katmak istedikleri alışkanlıklar arasında ilk sırada ,4’le spor alışkanlığı (%6,4 kadın, %5,9 erkek), ikinci sırada ,3’le gezmek ve yeni yerler keşfetmek (kadınlar %7,5, erkekler %3,7), ,3 oranıyla kendini geliştirme (kadınlar %5,6, erkekler %4,7), %7,7 oranıyla verimli zaman geçirmek (%5 kadın, erkek %2), %5,5  hijyen-dezenfektan alışkanlığı, %3,1 temizlik düzen alışkanlığı (kadın %2,4, erkek %0,7), %2,5 tiyatroya gitmek (kadın %1,7, erkek %0,8) olarak gözlendi.Yapılan çalışmayı değerlendiren Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Bu araştırma neticesinde oldukça önemli bulgulara ulaşıldığı gibi, başka çalışmalar kapsamında detaylı biçimde araştırılmayı bekleyen sosyolojik sorular da görünür hale gelmiştir. Ayrıca, araştırmanın bu bağlamda yalnızca sosyoloji disiplinini ilgilendiren bulgular ve yeni sorunsallar ortaya koymaması, bununla birlikte psikoloji, kültürel çalışmalar, medya çalışmaları gibi farklı alanların ve disiplinler arası araştırmaların ilgi alanına girecek tartışmalar açar nitelikte oluşu da önemli bir diğer noktadır” dedi.

19 OCA 2021

Pandemi sürecinde dizi izleme alışkanlıkları değişti

Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı önderliğinde Türkiye genelinde yürütülen araştırmanın gerçekleşmesinde Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü lisans öğrencileri Feyza Keskin ve Zeynep Cansoy aktif görev aldı.Bu araştırmayla genel olarak pandemi sürecinde üniversite öğrencilerinin zamanlarını nasıl geçirdiklerini incelemek ve spesifik olarak internette geçirilen vaktin büyük kısmını kaplayan dizi izleme alışkanlıklarının analizini yapmak ve pandemi sürecinde gündelik yaşamın ve alışkanlıkların nasıl şekillendiğini ve değiştiğini farklı değişkenler üzerinden incelemek amaçlandı.Araştırmaya 1865 öğrenci katıldıÇevrimiçi anketle gerçekleştirilen çalışmaya, Türkiye’nin 73 şehrinde 146 farklı devlet ve vakıf üniversitelerinde 2020-2021 Akademik Yılında öğrenim gören 18-26 yaş arasında 79  farklı bölüm ve programdan toplam 1865 ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisi katıldı.Araştırmaya ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “%60,1’i kadın (1121 kişi), %39,9’u erkek (744) olan katılımcıların %77,6’ı lisans, ,8’i ön lisans,  ,6, %4,7’i yüksek lisans ve %0,9’u ise doktora öğrencisidir.  Katılımcılardan %59,6’ı (1.112) devlet üniversitesinde,  %40,4’i ise (753) vakıf üniversitesinde öğrenim görmektedir. Katılımcı öğrencilerin %40,4’ü 18-20 yaş arası, %36,8’i 20-22 yaş arası , ,7’si 22-24  yaş arası, ,1’i 24 yaş ve üzeri oluşturmaktadır” dedi.Zamanlarının önemli bir kısmı internette sosyal medya platformlarında geçiriyorlar“Günde kaç saat kitap okuyorsunuz?” sorusuna yanıt olarak katılımcıların %39,1’i 1-2 saat, %36’sı 1 saatten az, ,4’ü 2-4 saat, %4,9’u 4-6 saat kitap okuduklarını belirtti. 6 saat ve üzeri diyenlerin oranı %2,5 oldu.  “Günde kaç saat televizyon izliyorsunuz?” sorusuna cevaben katılımcıların %60,5’i bir saatten az, %23’ü 1-2 saat, ,2’si 2-4 saat, %2,9’u 4-6 saat televizyon izlediklerini belirtti. 6 saat ve üzeri diyenlerin oranı %1,3 oldu.Katılımcılara günlük kitap okuma süreleriyle alakalı sorunun yanıtlarına göre, kişinin kaldığı yere bağlı olarak okuma süresinde değişiklik olduğu görüldü. “1 saatten az” seçeneğini işaretleyen toplam katılımcıların %58,2’si “Aile ile” kalan, %21,9’u “Yurtta” kalan, ,8’i “Arkadaş ile evde” kalan, %7’si “Tek başına evde” kalan ve %2,1 oranla “Akraba yanında” katılımcılar olduğu görüldü.%31,1 günde 2-4 saat internette zaman geçiriyor“Günde kaç saat internette vakit geçiriyorsunuz?” sorusuna katılımcıların %31,1’i  “2-4 saat”, %29,9’u 4-6 saat, %21, 2’si 6 saat ve üzeri,  ,7’si i 1-2 saat olarak yanıt verdi. Bir saatten az olarak belirtenlerin oranı ise %2 oldu. “İnternette en çok nasıl vakit geçiriyorsunuz?” sorusuna ise katılımcıların %49,8’i sosyal medya kullanarak,  %24’ü dizi film izleyerek, ,1’i kitap, makale tarzı araştırma amaçlı, %8,1’i oyun oynayarak, %6’sı ise daha çok eğitim amaçlı (çevrimiçi eğitim, proje yazımı, yabancı dil öğrenimi vd.) amaçlarla interneti kullandıklarını belirtti.Pandemi dizi izleme oranlarını artırdı… “Salgın sürecinde dizi izleme düzeyinizde artış oldu mu?” sorusuna katılımcıların %70,2’si “evet oldu”, %29,8’i ise “hayır” yanıtını verdi. “En çok hangi saat aralığında dizi izliyorsunuz?” sorusuna ise katılımcıların %56,7’si 19.00-23.00 arası, %34,3’ü 23.00-09.00 arası, %8,9’u ise 09.00-19.00 yanıtını verdi.Daha çok komedi seyrediliyor… “İzlemeyi en çok sevdiğiniz dizi türü hangisidir?” sorusuna katılımcıların %21,6’sı komedi, , 9’u dram, ,9’u aksiyon, ,1’i macera, %6,7’si gerilim, %6,5 i romantik, , %2,5’i korku tarzı dizi izlediklerini belirtti. Katılımcıların ,9’u ise hiç dizi izlemediklerini kaydetti. Bu soruya verilen yanıtlar, cinsiyete göre karşılaştırıldığında aksiyon türü dizileri erkeklerin %8,2’si ve kadınların %7,2’si, dram türünü kadınların ,3’ü ve erkeklerin %3,5’i, komedi türünü kadınların ,2’si ve erkeklerin %6,9’u, romantik türü kadınların %7,6’sı ve erkeklerin %1,2’i, macera türünü kadınların %6,3’ü ve erkeklerin %5,4’ü, bilimkurgu türünü kadınların %2,05’i ve erkeklerin %1,4’ünün tercih ettikleri görüldü.Dizinin içeriği önemli!“İzlediğiniz dizilerde sizin için en önemli unsur nedir?” sorusuna ise %84,6’sı dizinin içeriği ve konusunun, ,9’u oyuncu kadrosunun, %1,7’si yönetmenin, %0,8’i yapım şirketinin, %0,5’i TV kanalının önemli olduğunu belirtti. “İzlediğiniz dizileri nasıl seçiyorsunuz?” sorusuna katılımcıların cevapları ise %58,6 “kendi arayışım”, ,9 “arkadaş tavsiyesiyle”,  , 8 “öne çıkanlar”, ,3 “popüler olanlar” şeklinde sıralandı. “İzlediğiniz dizilerle ilgili gazete, internet, sosyal medya ve televizyon aracılığıyla yayımlanan haberleri takip ediyor musunuz?” sorusuna katılımcıların %26’sı “evet”, %53’ü “bazen” ve 21,1 “hayır” yanıtını verdi.Öğrenciler yerli dizileri vasat buluyor“Ülkemizde yayınlanan dizilerden memnuniyet durumunuz nedir?” sorusuna katılımcılardan 1-10 arası puan vermeleri istendi. Bu soruya katılımcıların yalnızca ,5’i orta düzey memnuniyet ifadesi olan “5” ve %9, 3’ü  “6”  puanı verdi. “7” ve üzeri bir değer belirten katılımcıların oranı %9,5 oldu. Katılımcıların önemli bir oranı olan %66,9’u ise yerli dizilerden memnuniyet düzeylerini “4” ile “1” puan arasında değerlendirdi.Şiddet ve cinsellik içeren sahneler rahatsız ediyor“Dizi ve filmlerde sizi en çok rahatsız eden unsur nedir?” sorusuna katılımcıların %33,2’si şiddet içeren sahneler, %30,9’u kadınların fiziksel olarak öne çıkartılması, ,7’si cinsellik içeren sahneler , %2,8’i alkol ve tütün kullanımı olduğunu belirtti.Dizi ve filmler Türkiye için yurtdışında doğru imaj oluşturmuyor“Dizi ve filmlerin ülkemizle ilgili yurtdışında doğru imaj oluşturduğunu düşünüyor musunuz?” sorusuna katılımcıların büyük bir çoğunluğu olan %77,4’ü “hayır düşünmüyorum” yanıtını işaretlerken, ,4’ü “evet düşünüyorum” yanıtını işaretledi ve %7,2’si ise bu hususta kararsız olduklarını belirtti. “Dizi ve filmlerde görüp satın aldığınız herhangi bir ürün var mı?” sorusuna katılımcıların %79,7’si “hayır yok” yanıtını işaretlerken, %20,3’ü “evet var” yanıtını verdi.Dizi karakterleri etkili oluyor“İzlediğiniz dizilerde sizin yaşamınızı etkilediğini düşündüğünüz bir karakter var mı?” sorusuna katılımcıların yalnız ,1’i “evet var” diye cevap vererek kendilerini etkileyen dizi karakterlerin isimlerini belirtti. Bu karakterler arasında; Ezel, 7 Güzel Adam: Erdem Beyazıt, Şahsiyet: Agâh Beyoğlu, Anne with an E: Anna, AŞK101: Sinan, HIMYM: Barney Stinson, HIMYM: Ted Mosby, Behzat Ç: Akbaba, The Good Place: Chidi Anagonye, Dexter: Dexter, Ertuğrul Gazi, Yapımcı Esther Shapiro, Deli Yürek: Yusuf Miroğlu,Yunus Emre, Oyuncu Will Smith, Breaking Bad: Walter White, Peaky Blinders: Thomas Shelby, The Peanut Butter: Zac, The Handmaid’s Tale: Offred, Kurtlar Vadisi: Süleyman Çakır, Kurtlar Vadisi: Polat Alemdar, Kurtar Vadisi: Duran Emmi, Kuzey-Güney: Kuzey Tekinoğlu, Parks and Recreation: Leslie Knope, The Office: Michael Scott, Game of Thrones: Ned Stark, Arrow: Oliver Queen, Sherlock Holmes: Sherlock Holmes gibi karakterler yer aldı.Bazı dizi karakterleri gençleri bunalıma sürüklüyor“Daha öncesinde dizi ve filmlerin etkisinde kalarak herhangi bir ruhsal problem yaşadığınızı mı?” sorusuna ,4’ü “evet yaşadım” yanıtını verdi. Ayrıca bu grup katılımcıya yöneltilen ne tür bir etkilenmeye maruz kaldıklarını sorusuna çok ilginç yanıtlar geldi. Nitekim “dizideki karakter bunalımdaydı ve ben de bu etkide kalıp hiçbir sebep olmadan kendimi sürekli mutsuz hissediyordum” veya “Çizgili pijamalı çocuğu izlediğimde savaşta en çok zarar gören kişilerin ve ölümlerin en çok çocuklarda görüldüğünü gördüğümde çok boş bir hayat yaşadığımı anladım ve ona göre hayatımı şekillendirmeye çalıştım” tarzındaki yanıtlarla birlikte “Gözlerimi kapatıp tek başıma uykuya dalamıyordum” tarzında psikolojik bunalıma işaret eden yanıtlar da geldi.Gençler arasında yabancı diziler daha çok tercih ediliyorKatılımcılara izledikleri yerli ve yabancı olmak üzere en fazla izlenen 3 dizi ismi yazma olanağı veren soruya katılımcıların %64,5’i yanıt verdi. Bu soruya katılımcılar tarafından 67 yabancı ve 37 yerli dizi ismi belirtildi.İzlenen yabancı diziler arasında ilk 5 yabancı dizi:1- HIMYM: 80 (%6,6)2- Queen’s Gambit: 73 (%6,06)3- Breaking Bad: 67 (%5,56)4- Prison Break: 63 (%5,2)5- Dark: 62 (%5,1)En çok izlenen ilk 5 yerli dizi: 1-Masumlar Apartmanı: 146 (,1)  2- Kırmızı Oda: 124 (10,3)  3- Sadakatsiz: 71 (%5,9)  4- Bir Başkadır: 65 (%.4)  5- Ezel: 39  (%3,2) 

19 OCA 2021

Prof. Dr. Akbaba; “İnancımız neyse davranışımızın da o olması gerekir”

“Aile içi iletişim geliştirilebilecek bir olgudur” Prof. Dr. Sırrı Akbaba, aile içi iletişimde önemli noktalara değindi. Akbaba; “Aile içi iletişim becerileri dediğimizde burada beceri kelimesi hemen dikkatimizi çekmeli. Aile içi iletişim geliştirilebilecek bir olgudur. Marangozluk becerisi, usta çırak ilişkisi şeklinde geliştirilebilir. İletişimin de sağlıklısı ve sağlıksızı var. Bunlar değiştirilebilir ve geliştirilebilir. Bu beceriden bunu çıkarmalıyız.” Dedi.“Doğru cümle bizi sakinleştirir, yanlış cümle ise saldırganlaştırır”Duygu ve düşüncenin birbirinden farklı kavramlar olduğunu belirten Akbaba; “İnsanlar arasındaki duygu ve düşünce alışverişidir. Duygu ve düşünce dediğimiz şeyleri birbirinden ayırmamız gerekiyor. Bunlar birbirlerinin tetikleyicisidir. Mesela öfke bir duygudur, saldırganlık davranıştır. Bunun arkasında yatan bir düşünce vardır. Yani bizi öfke duygusuna sevk edip sonra da saldırmamıza yol açan şey bir düşüncedir, bir inançtır. Onu bize empoze eden bir cümle vardır. Doğru cümle bizi sakinleştirir, yanlış cümle ise bizi saldırganlaştırır. Saldırganlık da saldırganlığı doğuruyor. Çağımız bilgi çağı. Bilgi dağarcığımız ne kadar geniş olursa bilgileri sergileme ihtimalimiz de o kadar çok olur. Dağarcığımızdaki bilgi ne kadar az ise bunları davranışlarımıza yansıtmamız da o kadar zor olur.” Şeklinde konuştu.“İyi bir dinleyici olmak, problemin yarısından fazlasını çözmek demektir”En önemli becerinin dinlemek olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Akbaba, “Söz gümüşse sükût altındır demişler. Çocuğa bir şeyler diretmektense onu dinlemek gerekir. Onu dinlemek, anlamak demektir. Çocuk geç kaldığı zaman ona öfkeyle karşılık verirsen eğer, nerede olduğunu öğrenme şansını da kaybediyorsun. İyi bir dinleyici olmak, problemin yarısından fazlasını çözmek demektir. İletişim bulaşıcıdır. Kötü iletişim kötüyü, iyi iletişim iyiyi doğurur.” İfadelerini kullandı.“İyileri vurgulamak iyileştirir, kötüleri vurgulamak kötüleştirir”Akbaba, olumlu niteliklerin vurgulanması gerektiğine, aksini yapmanın kişileri gerileteceğine dikkat çekerek; “Bir insanda olumlu da var olumsuz da var. Bizim olumlu olanı yani iyi olanı, faydalı olanı vurgulamamız gerekiyor. Olumlu niteliklerin vurgulanması kişileri geliştirir, olumsuzun vurgulanması kişileri geriletir. Yani kişilik gelişimine de zararlıdır. Mesela çocuklarımızın iyi yanlarını onlara vurgularsak eğer o yanından hareket ederek kendini geliştirir. O yüzden hep iyileri görme noktasında hareket edelim.” dedi.“İnancımız neyse davranışımızın da o olması gerekir”Duyarlılık eğitiminin önemini vurgulayan Akbaba; “Bireylerin çevresindeki sağlıksız etkileşimlerin farkına varması gerekmektedir. Duyarlılık eğitimi sonucu; öncelikle kendini sonra da çevresini bu olumsuzluklardan korumak insan olmanın gereğidir. Empati kurmalıyız. Kendimizi karşıdaki kişinin yerine koymalıyız. Onun gibi düşünmeye ve saydam olmaya çalışmalıyız. Ya olduğun gibi görüneceksin ya da göründüğün gibi olacaksın. İnandıklarımızı yaşamıyoruz. Bu nedenle de yanlış da olsa inanmak zorunda kalıyoruz. İnancımız neyse davranışımız da o olması gerekir.” İfadelerini kaydetti.

18 OCA 2021

Gazeteci Serdar Turgut: “Terör, ABD’yi içten içe kemiriyor”

“Terör Amerika’yı içten içe kemiriyor” Online gerçekleştirilen programın moderatörlüğünü Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Havva Kök Arslan üstlendi. Programa katılımcıların ilgisi yoğun oldu.Amerika’nın içindeki terör olaylarına değinen Gazeteci Serdar Turgut; “Çok tehlikeli bir noktaya dikkat çekeceğim. Trump’a destek veren insanlar da onlardandır. Bunların kökeni 1995 yılında Oklahoma’da hir bombalama oldu. Yaklaşık 160 insan öldü tek bir bombalamada. Sebebi ise FBI, VAKO diye dini bir grubun etrafını çevirdi ve bunlar silahlı çatışmaya girdiler. Daha sonra Oklahoma bombalanınca da federal bölgelerin bazılarını bombaladı. Bunu anlatmamın sebebi ise Amerika’da terör başladı, bu terör Amerika’yı içten içe kemiriyor. Bugün FBI’ı çok ürküten konu. Biliyorsunuz ki şu anda yurt içi teröre döndüler. Hatırlarsınız bu seçim gecesi bir gerginlikler olmaya başladı o gece FBI dinlemelerine suikast takılmış. O yüzden çok büyük gerginlikler olmuş. Amerikan kongresinin içi askeri kışlaya dönmüş. Çok büyük tehdit var olursa iç savaşa doğru gider. Biden, bunu hafifletmek için elinden geleni yapacaktır. Aynı zamanda Biden’ın bazı yönleri de vardır. Sertliği de açıktır. Obama ve Biden’ın Amerika’nın yönetiminde olduğu zamanlar yurt dışında en çok adam öldürüldüğü zamanlardır. Biden’ın bir şansı kendinden öndeki başkanın Trump olmasıdır. Trump, bugün dünya ile ilişkileri öyle bir bozdu ki şimdi tüm dünya bu işin böyle gidemeyeceğini görmüş durumda. Terör Amerika’yı içten içe kemiriyor” Dedi.“Amerika derin devlet kavramını Türkiye’den öğrendi”Habertürk Gazetesi Yazarı Serdar Turgut, derin devlet ve Amerika’nın yeni dönem ilişkilerinden bahsetti. Turgut; “Küreselcilere ben katılmıyorum. Amerika’da bunu bazı gruplar komplo teorisi olarak yapmak üzere kullanıyor. Amerika’da derin devlet kavramı yoktu. Derin devlet kavramını Amerika Türkiye’den öğrendi. Küreselciler böyle karanlık işler yapanlar değildir, Amerikan devletidir. Amerika bir süper güç gereği kendi çıkarlarını dünyada güç kullanarak ve konuşarak yapmaya çalışacaktır. Karşısındaki düşmanı belirleyecektir. Amerika’da şu anda atılan ulusal güvenlik kadrolarına bakarsak Amerika’nın Çin ile İran ile ve Türkiye ile ne yapacağını okuyabiliriz. Çin için denilen şu; Trump döneminde Amerikan dış işleri Çin’i stratejik rakip olarak görüyordu, Çin ile konuşalım diyorlardı. Şimdi Jhon Cery iklim değişiklikten yetkili olarak atandı. Beyaz sarayda ve ulusal güvenlik komitesi altında olacak. Amerika’da en önemli kararların alındığı bir bölüm var. Beyaz sarayda içinde yer alacak Jhon Cery o konumdan orda olmasının Çin ile ilişkilerinin nereye gideceğini gösteriyor diyorlar. İklim değişikliği konusunda Amerika’nın Çin olmadan adım atması mümkün değil. Orada görüşmeler başlatılıp iyi ilişkiler götürülecek diğer konularda da konuşulup rekabet sürdürülecek. İran ile nükleer anlaşmayı tekrar yapacaklar.” İfadelerini kullandı.“Biden’ın görevi tek Amerika yaratmak”Serdar Turgut Amerika’nın içindeki bölünmelerden bahsederek, Biden’in izleyeceği yolu değerlendirdi.Turgut: “Amerika’ya New York veya Los Angeles’tan bakarsanız ayrı bir Amerika görürsünüz. Alabama’dan bakarsanız ayrı görürsünüz. Liberal eğilimli şehirlerde panik yaşanıyor. Bu şekilde giderse yaşanan olayların tüm Amerika’da olacağı düşünülüyordu. Amerika’nın güneyindeki şehirlerde ise Trump’a tapıyorlardı. Ve şimdi çok şaşırtıcı şekilde ikiye bölünmüş bir Amerika var. Biden’ın görevi tek Amerika yaratmak çünkü bunu yapacak imkânlar var. Büyük bir ihtimalle iki defa yenilgi almış olan Trump’a böyle giderse bir daha seçim hakkı verilmeyecek. Bir de Biden ve Trump hakkında dava açılırsa ben eski başkanların yaptığı gibi af getirmem dedi. Biden dedi ki bitmemiş bir dava var. Burada Trump’ın içeri atılmasına imkân yok ama genel mahkemelerde açılmış davalarda hapse gire bilir. Monachil savcılığı çok büyük yolsuzluklara bakan bir savcılıktır. Trump hakkında dava hazırlıkları var hem yolsuzluk vergi kaçakçılığı gibi Trump’ı hapse atarlar ise Biden af getirmeyecektir.” Şeklinde konuştu.

18 OCA 2021

Gerçek veya hayali tehditlerin yanıtı: Kaygı…

“Başarıları için başkalarına bel bağlamazlar”Yüksek farklılaşma seviyesine sahip insanlardan bahseden Süloğlu; “Bu kişiler, duygu ve düşünce arasındaki farklar hakkında daha net ayrım yaparlar. Başkalarının inançlarına saldırmadan ve kendi inançlarını körü körüne savunmadan inançlarını ifade ederler. Başarıları için başkalarına bel bağlamazlar. Kendilerini aşırı değerlendirmeden veya küçümsemeden, başkalarına göre kendilerini daha doğru bir şekilde konumlandırabiliyor. Evlilik içinde partnerler, kendilerini diğerini kaybetmeden bir dizi duygusal yakınlığı ifade edebilirler; çocuklarını kendilerinin kopyaları yapmaya çalışmadan çocuklarının büyümesine ve özerk benlikler geliştirmesine izin verebilirler.” Dedi.“Duyguların egemen olduğu bir dünyada yaşarlar”Uzm. Psk. Dilay Süloğlu, düşük farklılaşma düzeyine sahip insanlardan bahsetti. Süloğlu; “Benlik farklılaşmasının en düşük seviyesindeki bireyler bile asgari miktarda farklılaşmaya sahiptirler. Duyguların egemen olduğu bir dünyada yaşarlar. Kişiler duyguyu gerçekten ayırt edemezler. İlişki odaklıdırlar, sürekli onay, sevgi ve uyum ararlar ki kendi yaşam hedeflerine yönelecek enerjileri yoktur. Yeterli bir bağlanma sistemine sahiplerse yaşamları boyunca semptomsuz olarak işlev görebilirler. Birçoğu şiddetli psikolojik, fiziksel ve sosyal semptomlardan ve yüksek kronik anksiyeteden şikâyetçidir.” İfadelerini kullandı.“Kaygı, gerçek veya hayali tehditlere bir yanıt olarak tanımlanır”Kaygının gerçek ve hayali tehditlere yanıt olduğunu belirten Süloğlu; “Stres, Bowen teorisindeki bir başka değişkendir. Bireylerde kaygı ve duygusal tepkisellik yaratabilen bir dış baskı kaynağıdır. Stresörler, bir çocuğun doğumu, bir çocuğun ayrılması gibi birçok yaşam olayları içerir. Kaygı, gerçek veya hayali tehditlere bir yanıt olarak tanımlanır. Kronik anksiyete, genellikle zaman içinde sınırsız olan, algılanan veya hayal edilen tehdide verilen bir tepkidir. Daha yüksek seviyelerde kronik anksiyete, daha düşük temek benlik farklılaşma seviyeleri ile ilişkilidir. Daha düşük kronik anksiyete seviyeleri, daha yüksek benlik farklılaşma seviyeleri ile ilişkilidir. Farklılaşma düzeyi ne kadar düşükse, duygusal tepkisellik bölümleri de o kadar sık görülür. Bunlar daha yüksek yoğunluk düzeylerinde olur.” şeklinde konuştu.

14 OCA 2021

Dünyanın En Mutlu Ülkesinde İntiharlar Neden Artıyor?

İşte o yazı:Finlandiya’dan döndüğümden bu yana bana en çok sorulan iki soru:Finlandiya neden dünyanın en mutlu ülkesi?Finlandiya’da intihar oranı neden yüksek?Neden mutlu olduklarının hikâyesini Üsküdar Üniversitesi’nin yayınladığı PsikoHayat Dergisi için yazdım. (http://www.psikohayat.com/images/sayilar/pdf/21.pdf)İntiharlara gelince o da hayatın bir başka boyutu.Sadece Finlandiya’da değil, İskandinav ülkelerinde intihar oranları yüksek. Finlandiya’daki intiharlar AB ortalamasından daha fazla.Bunun birçok sebebi var: Yalnızlık, kışın sürekli sisli, kapalı ve karanlık havası. Kasım ayı ile başlayan Mart ayına ve bazen Nisan’a kadar süren gerçekten bunaltıcı bir iklim.İntiharların en çok Ocak, Şubat ve Mart aylarında olmasının bir sebebi de bu. İnsanlar adeta tükeniyor. İstatistikler de bunu teyit ediyor.“Aralık ayında hemen hemen hiç güneş görmedik” diye ekledi bir arkadaşım.2000’li yıllarda yükselmeye başlayan intiharlar alınan önlemlerle düşmeye başlamıştı. Finlandiya'nın 2019-2030 için İntiharı Önleme Stratejisi hazırlaması çok etkili olmuş.Pandemi yalnızlığı daha da arttırdı...Ancak Finlandiya'da COVID-19 krizi sırasında intiharlarda yeniden bir artış oldu. Sağlık yetkilileri, ruh sağlığı bakımına ihtiyaç duyanların buna ulaşamadığından şüpheleniyor.İnsanların sosyalleştiği spor merkezlerinin, kafelerin ve birçok mekânın kapatılması üzerine insanlar yalnızlıkları ile yüze yüze geldiler.Emniyetin verilerine göre, 2020 Mart ve Nisan aylarında şüpheli intihar sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık artış gösterdi.Yerel yetkililere göre intiharlarda en dramatik artış Mart ve Nisan aylarında Orta Finlandiya bölgesinde görüldü. Bu bölgede intiharlar iki katına çıktı.Sağlık sistemini zorlamamak için randevularını iptal ettiler...İlginç bir durum ise kriz sırasında çok az kişinin yardım için başvurmasıydı.Finlandiya'da normalden çok daha az insan yaz aylarında psikiyatrik tedavi için yardım talep etti.Pirkanmaa bölgesindeki Tampere Üniversitesi Merkez Hastanesi’nde Psikiyatrik Bakım Müdürü Hanna-Mari Alanen’e göre “Psikiyatrik bakım klinikleri korkutucu derecede sessizdi”. “Doktorlar birbirlerine tüm hastaların nerede olduğunu sormaya başladılar.”Benzeri durum ülkenin dört bir yanındaki sağlık tesislerinde ve dünyanın geri kalanında da görüldü.Durum daha sonra anlaşıldı:Bireyler, sağlık sistemini zorlamak istemedikleri veya koronavirüs enfeksiyonu kapmaktan korktukları için tıbbi randevularını iptal ediyorlardı.Ev içi şiddet arttı...Pandemi sürecinde karşılaşılan diğer bir olgu ise ev içi şiddetin artış göstermesiydi.Ülkenin dört bir yanındaki kolluk kuvvetleri de bu yılın ilk üç ayında aile içi şiddetin arttığını belirtmişler. Evlerden gelen şikâyetlerde yaklaşık 3 binden daha fazla artış olmuş.Dünya Sağlık Örgütü (WHO), dünya çapında milyonlarca insanı etkileyen ve etkilemeye devam eden koronavirüs salgınının neden olduğu ve olacağı akıl sağlığı krizi tehdidi hakkında bir uyarıda bulunmuştu. Anlaşılan bu uyarı yeterince ciddiye alınmamış. Ya da alınan tedbirler yetersiz kalmış.Geçtiğimiz Mart ayında Mieli, Helsinki ve Kuopio şehirlerinde intihar önleme merkezleri açtı ve örgüt geçen sonbaharda intiharla mücadele için bir kampanya başlattı.İntiharı önlemek için ‘Nasılsın?’ kampanyası...Derneğin sonbaharda başlayan "Nasılsın?"  kampanyası, insanların bir arkadaşının veya aile üyesinin kendilerine zarar vermeyi veya daha kötüsünü düşündüğüne dair işaretleri belirlemeyi öğrenmelerine yardımcı olmayı amaçlamaktadır.Program, insanları endişelendikleri kişilere şu basit soruyu sormaya teşvik ediyor: “Nasılsın?”Mieli, akıl sağlığı sorunları konusunda yardıma ve desteğe ihtiyacı olan, intihar etmeyi düşünen veya olabilecek birini tanıyan kişilere Fince, İsveççe, İngilizce, Arapça ve diğer dillerde destek ve yardım sunuyor.Bireyler, telefonla Mieli'nin SOS Kriz Merkezi ile iletişime geçebiliyor.Ancak pandemi döneminde bu hizmetlere ulaşımda sorunlar yaşanıyor.Yetkililer yoğun talebe cevap veremiyor. Ya da yeterli cevabı veremiyorlar.Üç aylık, çok güçlü depresyon geçiren bir gencin ifadeleri çok anlamlı:        “Sonunda hastaneye kaldırıldım.Hayatım tam perişan bir haldeydi.İşim yoktu, arkadaşlarımdan ve ailemden soyutlanmıştım, gerçekten kötü durumdaydım.Daha sonra altı aylık bir depresyona girdim ve bu beni tamamen çaresiz bıraktı.Hayatıma son vermek istedim.Durumumu araştırdım ve muhtemelen bipolar olduğum sonucuna vardım.Bu yüzden yardım için ilgili sağlık kuruluşuna gittim.Bakım ünitesi tarafından benim için sağlanan bakım hizmeti neredeyse tamamen ilaçlara dayanıyordu. Bunu reddettim.Danışman psikiyatrist, hemşireler, bakım ekibi ile bir dizi görüşme yaptım. Hiç kimse bana diyetimin kalitesi hakkında soru sormadı, alkol tüketimimi sorgulamadı (haftada yaklaşık 40 litre bira).Biraz egzersiz yapmamı önermedi.Arkadaşlarımı ziyaret edip onlara takılmam tavsiye edilmedi.Sadece intihara meyilli olup olmadığımı bilmek istediler ve bana yardım etmek için sadece ilaç — lityum — önerdiler.Aldığım izlenim, bu profesyonellerin aslında benim hastalığımdan korktukları ve bana gerçek bir yardım sunacak kadar yeterince anlayış ve bilgiye sahip olmadıklarıydı.”Yaşama dair anlamsızlık intihara sürükleyebiliyor...Görüldüğü gibi bu gencin en büyük sorunu hayatında bir anlamın olmaması. Çoğu kez sanıldığı gibi maddi refah düzeyi yeterli olmayabiliyor.Ünlü varoluşçu nörolog ve psikiyatr Viktor Frankl İnsanın Anlam Arayışı kitabında buna dikkat çekmişti.Bir Amerikan üniversitesinde intihar girişiminde bulunan 60 öğrenci üzerinde yapılan anket dikkatini çekmişti. Bu öğrencilerin yüzde 85’i, intihar girişimlerine gerekçe olarak “yaşamın anlamsız gözükmesini” göstermişti.Frankl için daha da önemli olan, yaşamı anlamsız gören bu öğrencilerin yüzde 93'ünün “aktif bir sosyal yaşamları vardı, akademik performansları yüksekti ve aileleriyle ilişkileri iyiydi.”

07 OCA 2021

Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Türk Dünyasının Milli Konularda Mutabakat Sağlaması Çok Önemlidir”

Üsküdar Üniversitesi İnsan Hakları Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen “Türk Dünyasında İnsan Haklarının Mevcut Durumu ve Sorunları" paneli, pandemi önlemleri kapsamında çevrimiçi olarak gerçekleştirildi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Türk dünyasının birlik ve beraberliği çok önemlidir”Üsküdar Üniversitesi İnsan Hakları Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ve Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı panelin moderatörlüğünü yaptı.Türk dünyasının, alanı 11.2 milyon kareyi aşan ve nüfusu 250 milyona ulaşan bir büyük siyasi coğrafya birliği olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Bu kültürel ve etnik birliğin sınırları Adriyatik Denizi kıyalarından başlar Çin’in başkenti Pekin yakınlarındaki ünlü, tarihi Çin Seddi’ne kadar devam eder. Sınırları içinde 8 bağımsız Türk devleti vardır ama bunlar tabii ki Türk dünyası arazisinin yalnızca %43.7’sine tekabül etmektedir. Geri kalan %56.3 farklı coğrafyalarda, farklı ülkelerin içerisinde mevcudiyetlerini devam ettirmektedir. Günümüzde bu coğrafyanın birçok bölgesi, geçmişten günümüze taşınan ya da yaşadığımız çağda farklı biçimlerde dönüşmüş etnik, dini, ekonomik, politik süreçlerden kaynaklanan çeşitli sorunlarla karşı karşıyadır. Yani bu kadar geniş bir coğrafyada yaşayan, 240 milyondan fazla Türk milletinin artık birlik ve beraberlik içinde özellikle milli konularda, milli mutabakat sağlanması çok önemlidir ve gerekmektedir. Bugünkü panelimiz de aslında bu gereksinimden doğmuştur” diye konuştu.Prof. Dr. Sırrı Akbaba: “İnsan hakları alanındaki sorunlarla baş etmede mücadele önemli”Üsküdar Üniversitesi İnsan Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Rektör Danışmanı Prof. Dr. Sırrı Akbaba, selamlama konuşmasında insan hakları alanında yaşanan sorunların dünya genelinde öne çıkan problemler arasında ilk sırada yer aldığını belirterek böyle önemli bir konunun uzmanları tarafından özelleştirilerek ele alınmasının önemini vurguladı. Türk dünyasının karşı karşıya olduğu insan hakları sorunlarıyla mücadelede bu sorunların iyi analiz edilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Sırrı Akbaba, genelde insan haklarının bütün dünyanın önem verdiği bir husus olmasına karşın başta fakir ülkelerin, yeraltı yerüstü zenginlikleri olan ülkelerin insan hakları ihlallerine uğrayarak sömürüldüğüne dikkat çekti. Prof. Dr. Sırrı Akbaba, bu ihlallerle ilgili genç kuşağın bilgi sahibi olmasının önemli olduğunu belirterek mücadelenin ancak çalışmayla mümkün olabileceğini söyledi.Prof. Dr. Kuad Rakhimberdin, Kazakistan’daki reformları anlattıAmanzholov Doğu Kazakistan Devlet Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kuad Rakhimberdin “Kazakistan Cezaevlerinde Toplumsal Denetim Mekanizmaları” başlıklı konuşmasında ülkede 20 yılda alınan önlemler ve reformlarla önemli adımların atıldığını söyledi. Cezaevlerinin denetimi konusunun ülkede yirmi yıl önce gündeme geldiğini ve o zaman cezaevindeki tutuklu sayısına göre 100 bin civarında tutuklu ile Kazakistan’ın dünyada üçüncü sırada yer aldığını aktardı.O dönemde tutuklulara yönelik uygulamaların, insan hakları bağlamında olumsuz olduğunu, şartların ve koşulların çok elverişsiz olduğunu kaydeden Prof. Dr. Kuad Rakhimberdin, o günden bu yana yapılan reformların, cezaevinde bulunan tutuklu sayısının üç kat azaltılmasını ve Kazakistan’ın tutuklu sayısı bakımından dünyada 100. sıraya gerilemesini sağladığını ifade etti.  1998 yılında Kazakistan Birleşmiş Milletler Şiddeti Önleme Konvansiyonu’na katıldığını belirten Prof. Dr. Kuad Rakhimberdin, “Cezaevinde uygulanan şiddetin engellenmesi için toplumsal denetim mekanizmalarını oluşturdu. Yasalarını çıkardı ve denetim kurullarını meydana getirdi. Sivil toplum kuruluşları da bu konuda çok destek sağladı. 2013 yılında Kazakistan’da Serbest Denetim Kurumuyla ilgili bir yasa kabul edildi. O günden bu yana sivil toplum kuruluşu üyeleri ve serbest çalışan hukukçulardan oluşan bu kurum cezaevlerinde denetim yapabiliyor. Ombudsman ve 16 Bağımsız Denetçiden oluşan bu Bağımsız Kurumun üyeleri devletin ceza ve infaz kurumlarında bağımsız denetim ve kontrol yapabiliyor” dedi.Doç. Dr. Ömer Kul: “Doğu Türkistan’daki ihlaller BM gündemine taşınmalıdır”İstanbul Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ömer Kul, “Doğu Türkistan’da İnsan Hakları Sorunları” başlıklı konuşmasında Doğu Türkistan’da pek çok insan hakkı ihlali olduğunu belirterek özellikle aile yaşamı, inançların yaşanması, kürtaj meselesi, eğitim, ekonomi ve seyahat özgürlüğü alanlarında önemli ihlaller yaşandığına dikkat çekti. Doç. Dr. Ömer Kul, Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerinin ortadan kaldırılması için kamuoyu gündemi oluşturulması gerektiğini belirterek “Meselenin BM gündemine taşınması, ülkemizdeki Doğu Türkistanlı üniversite öğrencilerine burs yardımları yapılması, ülkemizdeki Doğu Türkistanlılara yardımlar yapılması, ülkemizdeki Doğu Türkistanlıların hukuki statülerinin kanunen sağlanması gerekmektedir” dedi.Doç. Dr. Ali Hüseyinoğlu, Batı Trakya’da yaşanan sorunları dile getirdiTrakya Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ali Hüseyinoğlu, “Yunanistan’da Türkler’in Azınlık Hakları” başlıklı konuşmasında Batı Trakya’daki Türklerin uğradığı insan hakları ihlallerinden bahsetti. Batı Trakya Türkleri’nin sorunlarının son 20-30 yılda özellikle akademik çevreler tarafından yeterince ele alınmadığını belirten Doç. Dr. Ali Hüseyinoğlu, 90’lı yıllardan sonra olumlu gelişmeler yaşanmasına rağmen özellikle Müslüman ve Türk azınlığın hakları konusunda sorunlar yaşandığına dikkat çekti. Özellikle Atina’da cami ve mezarlık sorunlarının bulunduğunu belirterek devletin azınlıkların sorunları gidermesinde mutlaka azınlıkları ve azınlık STK’larını dinlemesi gerektiğini vurguladı.Aliasker Ahmetoğlu: “Türkiye, Azerbaycan’a yatırım desteği sağlamalı”Hukukçu-İnsan Hakları Uzmanı Aliasker Ahmetoğlu da “Karabağ Bağlamında İnsan Hakları Sorunları” başlıklı konuşmasında Karabağ işgalinin 44 günde sona erdirildiğini belirterek bu süreçte desteği için Türk devletine ve Türk halkına teşekkür etti. 1988-1994 yıllarında Karabağ’daki çatışma ve işgalin 1994’te geçici ateşkes anlaşması ile durdurulduğunu belirten Aliasker Ahmetoğlu, işgal döneminde Ermeni askeri saldırısı sonucu Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının yüzde 20’sinin işgal edildiğini, 23 binden kişinin askeri operasyonlarda yaşamını yitirdiğini, 20 bin kişinin sakat kaldığını söyledi. Ahmetoğlu, 1994 ateşkes anlaşmasının imzalanmasından 27 Eylül operasyonuna kadar binlerce kişinin yaralandığını kaydetti. 1 milyon kişinin mülteci konumuna düşürüldüğünü belirten Aliasker Ahmetoğlu, “Bu kişilerin din özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü yok edildi” dedi.Türkiye’nin desteğinin Azerbaycan için çok önemli olduğunu belirten Aliasker Ahmetoğlu, “Azerbaycan ordusu bölgede kendi varlığını kendi topraklarının kendisinin garantör olduğunu açıkça gösterebildi. Tabii Türkiye gibi büyük bir kardeş ülke yanımızda olduğundan dolayı. Türk kamuoyu ve Türk devleti Azerbaycan’a yatırım için destek olmalı. Siz değerli hocalar da bunu teşvik etmelisiniz. Tüm yaralar önümüzdeki yıllarda bir arada sarılmalıdır” dedi. 

04 OCA 2021

Çevreye duyarlılık İslam ahlakıdır

Çevre İnsan ve Sorumluluklarımız adlı kitabın yazarı Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir ile çevre bilinci ve insani sorumluluklar üzerine konuştuk. Özdemir, konuyu İslami perspektiften değerlendirerek, tüm canlılara karşı sorumluluğunun bilincinde olan merhamet temelli bir ahlaktan bahsediyor. Toplum olarak bilinçlendikçe çevreye karşı duyarlılığın da arttığına dikkat çeken Özdemir çevre duyarlılığının felsefi boyutuna da dikkat çekiyor.Çevre, insanoğlunun içinde kendini var ettiği bir ortam. Kendimizi korumak aynı zamanda çevremizi korumayla mümkün. İnancımız doğrultusunda çevremizi korumamız bir görev. Ancak günümüze baktığımızda hiç de öyle davranılmıyor. İnsanlık buraya nasıl geldi, bu saatte neler yapabiliriz?Çevre kavramı çoğu zaman eksik tanımlanıyor. Böyle olunca da çevreye karşı sorumluluğumuz anlaşılamıyor. Bundan dolayı yeni kitabımın adı: Çevre, İnsan ve Sorumluluklarımız. Biz bir çevreye doğduk. Hz. İbrahim’i hatırlayalım. Nemrut ile olan tartışmasında öncelikle Rab kavramına dikkat çekti. Rabb-alem ilişkisi Müslüman çevre bilincinin temel taşıdır.Nefesinizi boş işlere harcamayınBiz çevrenin değerini, onu tahrip edip kirlettikten sonra öğrendik. Kirlettiğimiz bu çevreden her tür gıda ile bu kirlenme bize döndü. Zira biz tabiatın bir parçasıyız; efendisi ve hâkimi değiliz.Bugün pandemiden vefat eden bir arkadaşımın bize attığı son mesajı “İnsanın en değerli varlığı nefestir. Boş işlere harcamayın” oldu. Umarım, bu pandemi herkesin içerisinde yaşadığımız ve çevre dediğimiz olayı derinliğine kavrar. Tıpkı pandeminin tehlikesini anlayanların, her tür tedbire uyduğu gibi uymayanları uyardığı gibi; çevrenin biz; yani hayatın ta kendisi olduğu bilincine varınca onu koruyacaktır. Bütün mesele bu. Müslüman ülkelerin idarecilerinin halkın ekonomik sorunlarını çözmeleri için Allah’ın yarattığı bugün doğal kaynaklar dediğimiz nimetlerden yararlanmaları elbetteki anlaşılabilir. Bu onların en önemli görevlerinden biridir. Doğal olmayan, bu kaynakları kullanırken Allah’ın tabiatta yarattığı ve korunması konusunda bizleri uyardığı “hassas dengeleri” (mizan) dikkate almamalarıdır. Bize düşen Kur’an’ın öğretileri ışığında, insanlığın birikiminden de faydalanarak kendimize ait kalkınma ve eğitim modelleri geliştirmektir.Güçlü bir eğitim anlayışı Teknoloji hızla ilerliyor ve bizler hayatımızı daha kolay ve daha lüks hale getirmek için çaba sarf ederken gözü kârdan bir şey görmeyen kapitalizmin hoyratlığına kayıtsız kalıyoruz. Bunun bir orta yolu olamaz mı? Kapitalizmi frenleyerek teknolojik gelişmelerden yararlanabilmek mümkün mü?Bu çok ciddi ve o derece de zor bir soru. Modern teknolojinin hayatımız ve özgürlüğümüz için oluşturduğu tehlikeyi ilk fark edenlerden birisi Alman Filozof Heidegger’di. Daha 1930’lu yıllarda Tekniğe İlişkin Soruşturma adlı küçük bir kitap yazdı. Teknolojinin adeta ruhumuzu ele geçireceğinden ve özgürlüğümüzü yok edeceğinden endişe ediyordu. Günümüzde karşı karşıya olduğumuz sorunlar Heidegger’in tasavvurunun çok ötesine geçti. Nükleer teknoloji ile üretilen silahlar tüm dünyayı havaya uçuracak sınırı çoktan geçti. İnsanlar sorunu anlayabilseydi, bir çözüm de bulabilirdi. Teknolojinin ve küreselleşmenin yıkıcı etkilerinden ancak güçlü bir eğitim anlayışı ile baş edebiliriz. Ahlaki değerlere ve erdemlere sahip; kendini bilen ve kendi kararlarını verebilen güçlü bireylerden bahsediyorum. Müslüman toplumlar olarak, Kur’an’ın ahlaki ideallerini eğitimin dinamik gücü haline getirip-getirmeyeceğimiz konusunda karar vermemiz gerekiyor. Burada ahlakı en geniş anlamda ele alıyorum. Tüm canlılara karşı sorumluluğunun bilincinde olan merhamet temelli bir ahlaktan bahsediyorum.Çevre bilinci evde başlar Eğitim sistemimiz eğitimli insanlara çevre bilinci aşılamanın çok uzağında. Eğitimin okullardan başladığını düşünürsek bu konuda neler yapılabilir?Benim kanaatim eğitimin evde başlamasıdır. Anaokulunda filizlenmeli, lise ve üniversite hayatında gelişerek dallanıp budaklanmalıdır. Üniversiteler sadece küresel pazarların talep ettiği iş gücünü sağlamayı değil; aynı zamanda toplum ve gezegenle ilgili temel değerlere sahip; duyarlı ve sorumluluk bilinci olan bireyler yetiştirmeyi hedeflemelidir. Sorumluluk derken, yaptıkları iş ve işlemleri sadece kendi dar çıkarları perspektifinden değil; diğer insanlar ve canlılar için doğacak sonuçlar üzerinden düşünmeleridir. Çevre, din, felsefe bütünlüğü nasıl sağlanabilir. Burada din nereye yerleşebilir? Çevrenin korunmasının felsefesi doğru olarak neyin üzerine inşa edilebilir?Çevre sorunları 1960’lı yıllarda hissedilmeye başlandı. Rachel Carson’un Sessiz Bahar kitabı bunda çok etkili oldu. 1970’li yıllarda bu konuda kurumsallaşma başladı ve çevreyle ilgili mevzuat oluşmaya başladı. Bunu Çevre Bakanlıklarının kurulması takip etti. Ancak şunu biraz geç anladık. Çevreyi kanunlar bir noktaya kadar koruyabilir. Çevreyi ancak ve ancak duyarlı insanlar koruyabilir. İşte tam da burada çevrenin dini ve felsefi boyutu gündeme geldi. 1970’li yıllarda ana akım felsefeden ayrılan ve kendilerini çevreci felsefeciler olarak tanımlayan filozoflar ortaya çıktı. Zamanla bunların görüşleri birçok çevreci harekete ilham kaynağı oldu.Prof. Henryk Skolimowski ilk derin çevreci filozof olarak bilinir. Analitik felsefe geleneğinden gelen Skolimowski tüm dünyada yaşanan çevre felaketlerinden dehşete düştü ve ciddi bir öz eleştiri yaptı.Bunu dinlerin çevreye ilgi duyması izledi. Zira dünya nüfusunun büyük bir kesimi bir dine mensuptu. Sadece Hıristiyan ve Müslümanların toplam nüfusu neredeyse dünya nüfusunun yarısı kadardı. Gary Gardner’in ifade ettiği gibi dini kurum ve liderlerin çevrenin korunması ve sürdürülebilir bir dünya oluşturma çabalarına en az beş önemli katkıda bulunabileceği ortaya çıktı: Dünya görüşü biçimlendirme kapasitesi, ahlaki otorite, geniş bir cemaat tabanı, önemli maddi kaynaklar ve topluluk oluşturma kapasitesi. Son yirmi yılda din ve çevre konusunda ciddi bir bilgi birikimi oluştu.Aynı geminin yolcularıyızÇevre deyince aklımıza hep marjinal sol gruplar geliyor. Oysa İslam çevreyi korumayı insanı korumak, inanca sahip çıkmak olarak gören bir din. Bizlerin bu derece uzağa düşmesi ve marjinal grupların bu konulara sahip hale gelmesini neyle izah edebiliriz?Doğrusu ben de yıllardır bu sorunun cevabını arıyorum. Cevap vermekte zorlanırım.Kur’an’ın sahibi ile kâinat kitabının sahibi aynıdır. Kur’an’a en ufak bir hakaret veya saygısızlık olduğunda büyük tepki gösterilir. Ancak Allah’ın yarattığı ve bizlere emanet ettiği tabiat kitabı kirletilirken, hayvanlar spor olarak katledilirken; birçoğunun nesli tükenirken Müslümanların tepkisiz kalmasını anlamakta güçlük çekiyorum. Solcuların çevreciliğine gelince. Kentli, eğitimli sosyal demokrat ve sol grupların çevreye sahip çıkmaları şaşırtıcı değil. Dünyanın her yerinde eğitimli insanlar yaşadıkları tek dünyanın tahrip edilmesi karşısında tepki gösteriyorlar. Çocukları ve torunları için haklı olarak endişe ediyorlar. Kaderci değiller. Müslümanlar sanki bazı şeylerin hesabını ahirete erteliyorlar. Hz. Peygamber’in dediği gibi “bizler aynı geminin yolcularıyız”. Bu gemi batarsa hepimiz batarız. Bu nedenle çevreyi ve biyolojik zenginlik kadar kültürel zenginliği, birlikte duyarlılık göstermemiz ve korumamız gereken ortak değerler olarak görüyorum.Doğanın bize emanet olduğunu hatırlatmalıyızÇevrecilik konusunda akademik duyarlılık ve toplum duyarlılığı ne düzeyde? Türkiye’nin de içinde yer aldığı İslam dünyasında bu konuda genel tablo nasıl?Çevre, iklim değişikliği, sürdürülebilir kalkınma gibi konular üniversite müfredatına girmeye başladı. İskandinav ülkeleri ve Amerikan üniversiteleri bu konuda daha öncü bir rol oynuyor. Birçok üniversite fosil yakıtı terk ederek, alternatif enerjiye yöneldi. Bu kararların alınmasında çevreci öğrenciler etkili oldu. İslam dünyasına ve Türkiye’ye baktığımızda hala yapacak çok şeyimiz var. Öncelikle çevreyi sadece bir ders olarak değil, genel eğitimin temel bir değeri olarak görmek gerekiyor. Kısaca şunu söylemek isterim: Müslüman ülkelerin yükseköğretim kurumları tabiatı ve içerisindeki her şeyi Allah’ın yarattığını ve bize emanet ettiğini; suyunu içerken, havasını solurken nimetlerinden faydalanırken öncelikle şükürle karşılık vermemiz gerektiğinin bilincinde olmalı. Çevreyi ve gelecek nesilleri sevgi ve merhamet korur.“Benden sonra tufan” diyen bir anlayışın bize verebileceği hiçbir şey yok. Bundan dolayı öncelikle gönüllerimizi sevgi ile yeşillendirmemiz lazım. Gerisi kolay.Yeni Şafak

25 ARA 2020

"Çevre, İnsan ve Sorumluluklarımız" Kitabı 2’nci Baskısıyla Raflarda…

Üsküdar Üniversitesi akademisyenlerinden yeni bir kitap daha okurlarla buluştu.Prof. Dr. İbrahim Özdemir’in kaleme aldığı, Zeynep Tunç’un editörlüğünü yaptığı kitap 2. Baskısını gerçekleştirdi.Kitapta çevre ve ahlak ilişkisi, çevre ve din, Osmanlı toplumunda çevre anlayışı ve Türkiye’de çevre bilinci konularına ilişkin konuları kapsıyor.Prof. Dr. İbrahim Özdemir Kimdir?Prof. Dr. İbrahim ÖZDEMİR 1960 yılında Gaziantep'te doğdu.Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde, Yüksek Lisans ve Doktorasını Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümünde tamamladı.1992 yılında Ankara Üniversitesinde başladığı akademik hayatında 2000 yılında Yar. Doç. 2004 yılında Doçent ve 2008 yılında da profesör oldu.Akademik çalışmaları sırasında dünyaca ünlü üniversitelerde “misafir öğretim üyesi” olarak bulundu. Başta ABD’deki üniversiteler olmak üzere G. Afrika, Endonezya, Avustralya, Rusya, İsveç, İsviçre, Almanya, G. Kore gibi birçok ülkede bilimsel toplantılara katıldı.Çevre konusundaki çalışmaları birçok dile tercüme edildi.Özdemir, halen Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanlığı yapmaktadır.

24 ARA 2020

Çok konuşulan dizi ‘Bir Başkadır’ Multidisipliner Bağlamda Analiz Edildi…

Moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın yaptığı programın konukları Üsküdar Üniversitesi Psikoloj Bölümü Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Meltem Narter, Sosyoloji Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Aydın Öztürk ve Gazeteci- Televizyon Yapımcısı Elif Dağdeviren oldu.Arıboğan: “Geleneksel kalıplar yıkılıyor, yeni fay hatları ortaya çıkıyor!”Dizilerin insanların yaşamına, görüş ve davranışlarına çok fazla etki ettiğinden ve bazı dizilerin toplumda büyük yankı uyandırdığına dikkat çeken Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan; “Bir başkadır dizisi ilginç bir biçimde çok büyük bir seyirci kitlesine ulaştığı gibi üzerinde çok tartışılan, yazılan ve çok kafa yorulan bir şeye dönüştü. Bazı diziler hakikaten hayatımıza girdiği zaman hayatımızı sallayabiliyorlar. Belki de zamanın ruhunu yansıtıyor bu dizi. Hatırladığım kadarıyla Kurtlar Vadisi de ilk başladığı zaman ders olarak bile işlenmişti. Belli bir nesli hakikaten yönlendirdi ve onların kafasındaki devlet algısını şekillendirdi. Siyasete bakışı, mafyayı ya da illegal devlet yapılarının nasıl şekillendiği üzerine yorum yapmalarına imkân sağladı. Daha sonra Osmanlı dizileri başladı hala daha var hayatımızın içerisinde… Bir anda bizim kendi yaşamlarımızı, dünyalarımızı Osmanlı’ya taşıdı. Hep beraber eski tarihlerde yaşar duruma geldik. Bu örnekte olduğu gibi dizilerle tarihin içine gömülmek de mümkün olabiliyor. Şimdilerde de başka bir şeyle karşı karşıyayız. Psikolojik bağlamda endişeler ve kaygılar var, bizi baskı altına alan... Türkiye’de kültürler birbirine karıştı ve fay hatları yeni baştan çizilmeye başlandı. Bu dizi de bu durumun başlangıcına ayna tutmak üzere geldi. Alışa geldiğimiz o geleneksel kalıpların yıkıldığı, yeni bir takım fay hatlarının ortaya çıkmaya başlayacağı bir yerde geldi.” Dedi.Elif Dağdeviren: “Sinema ve televizyonların değiştirici ve dönüştürücü etkisi var!”Gazeteci- TV Yapımcısı Elif Dağdeviren, sinema ve televizyonların toplumlar üzerinde değiştirici ve dönüştürücü bir etkisinin olduğunu söyledi. Dağdeviren; “Sinemanın ana hedefi insanları hem birbirlerine hem kendilerine göstermektir. Başarılı dediğimiz filmlerin bir çoğunun seyirciler karşısında bu kadar etkili olmasının en önemli nedeni ya empati kurmaları ya da kendi çaresizliklerini veya kendi güçlerini anti kahramanlar üzerinden temize çekmeye çalışmaları. Başarılı dediğimiz filmler bunları gerçekleştiren filmlerdir. Sinema ve televizyonların toplumlar üzerinde değiştirici ve dönüştürücü etkisini çok çok iyi biliyoruz. Mesela Hulusi Kentmen’in o çok severek izlediğimiz zengin kız fakir oğlan tarzı aşk filmlerinin çok ciddi bir zarar verdiğini düşünüyorum. Biz kendimizi geliştirebiliriz ve bu gelişimin içinde elbette üniversite okumak, kariyer sahibi olmak ve elbette para kazanmak da var. Bunda da kötü bir şey yok. Para kazanabiliriz ve bu parayı nasıl harcadığınızla ilgili sorunlar ortaya çıkabilir. Bu tip hikâyeler tehlikeli çünkü bizim kendimizi ileri götürmek için motivasyona ihtiyacımız var. Ve bu motivasyonun içinde de zenginler hep kötüdür kendini okumaya verenler aslında çok kötü hale gelirler hiç kimseyi anlamazlar anlayışı çok yanlış.” İfadelerini kullandı.Narter: “Dizilerin psikoloji ile ilgili olmasının büyük nedenlerinden biri de merak”Dizilerde psikoloji konusunun işlenmesinin nedeni insanların psikolojiden medet ummasından kaynaklı olduğunu ve dizilerde halkın bunu görmek istediğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Narter: “Psikoloji son dönemlerde hem eğitim açısından tercih edilen hem de yüksek lisans programları açısından çok yüksek düzeyde tercih edilen bir alan. Bunun nedeni insanların psikolojiden medet ummaları ile alakalı. Zaten psikoloji bir medet umma alanıdır. İnsanlara iyilik vermek, insanların ruhsal sağlığını yerine getirmek gibi bir gayreti vardır. Genel olarak baktığımızda halkın istediği şey budur. Özellikle ulusal kanallarda yayınlanan dizilerin çoğunun psikoloji ile ilgili olmasının büyük nedenlerinden biri de meraktır. Bir Başkadır dizisi çok güzel bir zamanlamaya denk geldi. Bu mesleğin ne kadar güç olduğunu, insan ruh sağlığının uzun zaman içerisinde ve çok büyük evrelerden geçerek ciddi hastalıklar doğurabildiğini göstermesi açısından da son derece kıymetli buluyorum. Fakat eleştirilecek tarafları şüphesiz var.” Dedi.Ayakkabısını Çıkarıp Terliği Giydiği Anda İşte Budur DedimBir Başkadır dizisinin gerçeği yansıttığını, gerçek hayattan izleri çokça taşıdığını ve izlemesinin sebebinin tamamen bu olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Aydın Öztürk; “Mutlaka konuşulması gereken bir dizi. Fark etmeden film dememiz bile film kalitesinde bir dizi olduğunu gösteriyor. Gittikçe bir kitlenin özellikle televizyon dizilerinden uzaklaştığı bir dönemde belki de ilaç gibi geldi. Mahalle ve mekân farklılığı, gördüğümüz o kişinin yelek giymesi, çocukların durumu, onları okuldan gidip almak ve benzeri sahneler çok etkileyiciydi. Aslında benim ilk ben bu diziyi izlerim dediğim sahne Meryem karakterinin İstanbul’un daha kırsal diyebileceğimiz bir kısmından yola çıkarak akbilini basıp otobüse binmesi, üstgeçitten geçmesi ve bambaşka bir rezidans hayatına gittiğinde ayakkabısını çıkarıp terliği giydiği andı. O zaman ‘İşte budur!’ dedim. Dizi gerçeği çokça yansıtıyor.” İfadelerini kaydetti.Programı izlemek için:

24 ARA 2020

Türkiye’nin 21. Yüzyılda Deniz Jeopolitiği Konuşuldu

“Türkiye'nin deniz jeopolitiğinin 3 tane ağırlık merkezi var”Doğu Akdeniz’de Türk Jeopolitiği konusuna değinen Gürdeniz; “Türkiye'nin deniz jeopolitiğinin 3 tane ağırlık merkezi var. Yani şartlar ne olursa olsun her durumda göz önünde tutmamız gereken bir de Türk boğazları ki, Türkiye coğrafyasının bana göre incisi, jeopolitik değerimizin en büyük elması diyebiliriz. Diğeri mavi vatanımız. Türkiye’nin deniz yetki alanlarının diğeri de tabi ki KKTC. Türkiye’nin Anadolu yarım adasının güneyden kuşatılmışlığına son veren yapılanma. Şimdi baktığımız zaman bu 3 tane çok kıymetli hedefin yanı sıra bölgenin jeopolitik etkileşimler içerisinde olduğunu da görüyoruz.” dedi.Türkiye bu bölgede neden önemli? Gürdeniz, Türkiye’nin kenar kuşak parçası olduğunu belirterek; “Kenar kuşak jeopolitiğinden çok etkilenen bir coğrafyamız var. Çünkü Türkiye 1945’ten itibaren Truman Doktrini ile kenar kuşağı parçasıydı. Türkiye 1945’ten hemen hemen FETÖ darbe girişimi olan 15 Temmuz 2016’ya kadar buradaki görevine atlantik bir sadakatle yaptı. Bu ABD ve NATO için çok kıymetliydi. Çünkü Rusya’nın çevrelenmesi, Çin’in bir kuşak, bir yol projesinin Türkiye üzerinden geçen bacağının çevrelenmesi açısından çok önemliydi. Türkiye’nin en kritik ülke olarak yani Rusya’nın yüzde 65 dış ticaretinin Türk boğazlarından geçtiğini düşünecek olursak bu bölgede Türkiye’nin tutulması için her şey yapıldı. Çünkü Türkiye’nin kaybı 79’da İran, 90’dan sonra Çin’in Rimland’daki kaybı ABD ve Atlantik sistem için çok büyük oldu. Doğu Akdeniz veya Türkiye’nin deniz jeopolitiğini çalışacak biri önce jeopolitik bu tezi çok iyi bilmeli.” Şeklinde konuştu.“İsrail, Afrika’nın güneyinde olsaydı bu kadar etkilenmezdik”Emekli Amiral Cem Gürdeniz; “İsrail'in Doğu Akdeniz’de olması her şeyi değiştiriyor. İsrail orada değil de Afrika’nın güneyinde bir ülke olsaydı bu kadar etkilenmezdik ama İsrail’de Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri kendi güvenlik kuşağını yaratması ve kendi jeopolitiğinin Kıbrıs’tan Doğu Akdeniz’deki sahildarlardan geçtiği nedenler de bizi çok etkileniyor. Buna da dikkat etmemiz lazım.” Dedi.“ABD gaz tekelini kırmak istiyor” Rusya’nın doğalgazının Avrupa ülkelerinde kullanılmasının ABD’yi rahatsız ettiğini söyleyen Cem Gürdeniz; “Şu anda Atlantik sistemin en büyük derdi Avrupa’nın çok büyük bir yüzdeyle Rus doğalgazına bağlı olmasıdır. Kenar kuşakta sıkıştırmaya çalışıyor. Aynı ülkeyi sıkıştırmaya çalışanların enerjisini temin ediyor ve para kazanıyor. Tabi ABD buna katlanamıyor. O nedenle ABD gaz monopolünün tekelini kırmak istiyor. Orada Doğu Akdeniz’in muazzam büyüklüğünün gaz potasyum nedeniyle ortaya çıktığını görüyoruz.” İfadelerini kullandı.

23 ARA 2020

Dr. Öğr. Üyesi Mert Akcanbaş: “Psikolojik ilkyardım terapi değildir”

“Psikolojik ilkyardım terapi değildir”Psikolojik ilkyardımın terapi olmadığını vurgulayan Akcanbaş; “Psikolojik ilkyardım terapi değildir. Travmatik olaylarla karşılaşan herkese yapılır. Bu ilkyardımda temel amaç olay yerinde mağdurlarla tehdit içermeyen, rahatsızlık yaratmayan bir ilişki kurarak fiziksel güvenlik sağlamak, o an kişinin neye ihtiyacı varsa onu gerçekleştirmek ve travmatik olaylardan sonra kişilerin yakın çevresi ile iletişim kurmalarını sağlamaktır.” İfadelerini kullandı.“Her olay travma değildir!”Aniden ortaya çıkarak insanın temel korkularını tetikleyen, dışarıdan yardım almadıkça iyileşemeyen yaralanmalara travma dendiğini belirten Akcanbaş; “Her olay travma değildir. Travma aniden ortaya çıkar. Travmalar da stresin ortaya çıkmasına sebep olur. Bireyler travma sonrası bazı reaksiyonlar gösterir. Sürekli o olayı hatırlar, yaşadıkları travmayı hatırlatacak her şeyden kaçınırlar. Sürekli gergin durumda olurlar. Uyku ve konsantrasyon bozukluğu da yaşarlar.” Dedi.“Psikolojik ilkyardımda en önemli kural güvenli bağ kurmaktır”Akcanbaş, psikolojik ilkyardımın kurallarını ise şu şekilde belirtti: “En önemli kural güvenli bir bağ kurmaktır. Travma geçirmiş kişiyle konuşurken anlayacağı şekilde, en basit cümlelerle iletişim kurulması önemlidir. Onlarla konuşurken odaklanma ve çok iyi dinlemek gerekir. Travma geçirmiş kişilerde suçluluk duygusu bulunur. Bu yüzden travma sırasında yaptıklarını takdirle karşılamak gerekir.” Dedi.

23 ARA 2020

COVID-19 Salgınının Öğrenciler Üzerindeki Etkisi Araştırıldı

Aralarında Üsküdar Üniversitesi’nin de yer aldığı 9 üniversitenin öğrencileri Mayıs ayında yapılan bir ankette salgının hayatlarındaki etkilerine dair bilgi verdi. Araştırmanın sonuçları “COVID-19 Salgınında Üniversite Öğrencilerinin İyilik Hali: Türkiye’den Dokuz Üniversite Örneği” başlıklı bildiriyle 18-20 Aralık tarihlerinde çevrimiçi olarak yapılan Türkiye Psikiyatri Derneğinin düzenlediği 56. Ulusal Psikiyatri Kongresinde sunuldu.Bildirinin kongrede sunumunu Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji (İngilizce) Bölüm Başkanı Doç. Dr. Asil Özdoğru yaptı.“Öğrenciler salgının eğitimi olumsuz etkilediğini düşünüyor”Doç. Dr. Özdoğru yapılan araştırmayla ilgili; “Bu çalışma Belçika’dan Antwerp Üniversitesi öncülüğünde yirmiden fazla ülkede gerçekleştirildi. Türkiye’de 11 - 29 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilen çevrimiçi ankete katılan öğrenciler salgın sırasındaki ve öncesindeki döneme ait soruları yanıtladı. Ankete 3 vakıf, 6 devlet üniversitesinden %69’u kadın, yaş ortalaması 23,6 olan toplam 9 bin 593 öğrenci katıldı. Anket sonuçlarına göre öğrencilerin %95’inin hastalığı geçirmediği, salgın öncesine kıyasla salgın döneminde daha fazla oranda anne babalarıyla ikamet ettikleri, mali kaynaklarının azaldığı, sigara, alkol ve madde kullanımlarının ve fiziksel aktivitelerinin azaldığı ve aileleriyle sosyal temaslarının artarken arkadaşlarıyla temaslarının azaldığı görüldü. Öğrencilerin serbest zamanlarında salgın öncesine göre daha fazla elektronik oyun oynadıkları, sosyal medya kullandıkları ve dizi veya film izledikleri bulundu. Buna ek olarak öğrenciler salgın döneminde can sıkıntısı ve kaygı hissettiklerini, kendilerinin hasta olmasına kıyasla yakın çevrelerinden bir kişinin hasta olmasından daha çok endişe ettiklerini belirtti. Öğrenciler hocalarıyla hem dersleri hakkında hem de psikososyal sorunlarıyla ilgili daha az iletişim kurarken sadece %7 oranında psikolojik danışmanlık birimleriyle iletişime geçtiklerini bildirdi. Öğrenciler üniversitelerinde yapılan değişiklikler hakkında yeterince bilgilendirilmediklerini ve salgının eğitim kalitesini olumsuz yönde etkilediğini düşünüyor. Bu bulguların devam eden salgın döneminde öğrencilerimizin ihtiyaç ve beklentilerinin daha iyi anlaşılarak gerekli adımların atılmasında yardımcı olmasını diliyoruz.” DediAraştırmada 9 üniversite yer alıyor!Özdoğru, “Araştırmada Üsküdar Üniversitesi’nin yanı sıra; Ankara Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Çankırı Karatekin Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi de yer alıyor. Araştırma ekibi sonuçlarla ilgili yeni yayınlar üzerinde çalışmalarına devam ediyor.” İfadelerini kullandı.

18 ARA 2020

Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi ULAKBİM’de Taranmaya Başladı…

Yılda iki kez, Mayıs ve Kasım aylarında, Türkçe ve İngilizce yayın yapan hakemli dergi Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Türkiye'de bilim ve teknolojiyi teşvik etme, yönlendirme ve popülerleştirmeyi amaçlayan akademik platform ULAKBİM izlenme aşamasını başarıyla geride bıraktı.Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler, İktisadi ve İdari Bilimler, Tarih, Coğrafya, Hukuk, Güvenlik, Sosyoloji, Psikoloji, Felsefe, İletişim Bilimleri, Güzel Sanatlar, Dil Bilimi, Türk Dili ve Edebiyatı, Sağlık ve Eğitim Bilimleri alanlarındaki bilimsel yazıların yer aldığı dergi ULAKBİM’de taranmaya başladı.Bu gelişmenin üniversitemize akademik anlamda önemli bir değer ve görünürlük sağlayacağını ifade eden Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Editör Yardımcısı Doç. Dr. İbrahim Arslan, 2015’de yayın hayatına başlayan ve günümüze kadar kesintisiz basımı ve yayımı yapılan derginin 11’inci sayının basım çalışmalarının devem etmekte olduğunu söyledi.Başarıda emeği geçen herkese teşekkür eden Arslan şunları söyledi: “Derginin ilk aşamasından itibaren bizlere inanan, güvenen ve bunun için olanak sunan başta kurucu Rektörümüz Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Rektör Vekilimiz Prof. Dr. Mehmet Zelka, Editörümüz Prof. Dr. Sevil Atasoy, destekleri ile motivasyonumuzu sürekli en üst düzeyde tutan İTBF Dekanımız ve Editörümüz Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, bana süreç içinde büyük bir sabır ve anlayışla tahammül gösteren Editör yardımcımız Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir ve sevgili İTBF araştırma görevlilerimize çok teşekkür ediyorum.”SOSYAL BİLİMLER DERGİSİhttps://uskudar.edu.tr/tr/sureli-yayinlar/1/sosyal-bilimler-dergisi

16 ARA 2020

Prof. Dr. İbrahim Özdemir: “Mevlana, sekiz yüz yıl sonra farklı kesimleri yakınlaştırıyor”

Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir, kaleme aldığı “Mevlana ve Konfüçyüs: Hayatın Anlamı” isimli kitabına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.Mevlana, Konfüçyüs geleneği ile İslam medeniyeti arasında bir köprüFarklı dönemlerde yaşayan iki düşünürün temel fikirlerini kitabında ele alan Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Mevlana’nın Konfüçyüs geleneği ile İslam medeniyeti arasında bir köprü olabileceğini belirterek “Bu çalışmayı ilk olarak 26-29 Ekim 2006 tarihlerinde Güney Kore’de düzenlenen İkinci Asya Felsefeler Konferansı’na tebliğ̆ olarak sunduğunu belirterek “Konferansın konusu “Asya Toplumunun Yükselişi ve Dünyanın Geçmişi ile Geleceği Arasında Yeni Bir Diyalog” idi. Mevlâna ve Konfüçyüs’ün dünya görüşlerini ve öğretilerini incelemenin Konfüçyüs geleneğiyle İslam medeniyeti arasında anlamlı ve yapıcı bir diyaloga sebep olabileceğini düşündüm. Tebliğimin ilgi görmesi üzerine temel tezlerimi daha da geliştirip önce İngilizcesi’ni sonra da Türkçe tercümesini yayınladım. Kitap bugün üçüncü baskısını yapmış oldu” dedi.Mevlana’ya dünyanın ilgisi çok büyükDünyanın birçok ülkesinden davetler aldığını kaydeden Prof. Dr. İbrahim Özdemir, dünyanın dört bir yanında Mevlana’nın çok büyük ilgi gördüğünü belirterek şunları söyledi:  “Güney Kore’den sonra Avustralya, Malezya, Hong Kong, Almanya, İsveç, Rusya ve Finlandiya’da elimden geldiği kadar Mevlana’yla ilgili konuşmalar yaptım. Bir Amerikalı’nın ‘Mevlana hepimizin efendisi’ sözünü hiçbir zaman unutamadım. İslam tasavvufu ve Mevlâna üzerine derin çalışmaları olan Prof. Dr. Arthur J. Arberry’in Mevlana’yla ilgili yaptığı şu tespitinin çok anlamlı olduğunu düşündüm: ‘Mevlâna, yedi yüzyıl evvel dünyayı büyük bir kargaşadan kurtarmıştır. Günümüzde Avrupa’yı kurtaracak tek şey de onun eserleridir.’Batı’nın maddi medeniyeti Müslümanlar’ın gözünü kamaştırırken; Batı’nın gözünü ise Mevlana’nın Mesnevisi’nden yansıyan nurlar kamaştırıyor. Prof. Dr. Arthur J. Arberry’in bu öngörüsü doğru çıkmıştır. Yıllardır Amerika’da en çok okunan şairler arasında Mevlâna en üst sıralardaki yerini koruyor. Amazon sitesine girdiğinizde; Mevlana’yla ilgili yayınlanan kitapların sayısı sizi şaşırtacaktır.”13’üncü yüzyılda yaşayan Mevlana çağdaş insana nasıl hitap ediyor?Yurt dışında Mevlana’nın bu kadar ilgi görmesinin nedenlerine de değinen Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Amerika’ya 1997 yılında ikinci kez gittiğimde bu soruyu sormuştum: Mevlana’nın yurt dışında ilgi görmesinin nedenleri nelerdir? Mükemmel bir İngilizce ile yapılan tercümeleri yüz binler satıyor. Şiirleri kaset ve CD’lere okunuyor. Madonna gibi ünlü sanatçıların albümlerinde onun şiirlerine yer verdiğini gördüm. Peki, insanlar neden Mevlana’yı okuyorlar?Onda ve şiirlerinde neler buluyorlar? 13’üncü yüzyılın Konyasında yaşamış olan Mevlâna küreselleşen dünyaya ve çağdaş insana ne verebilir ki? Aslında Mevlana’nın neden çok okunduğunu Amerikalılar’ın kendileri de merak etmiş. Shahram Shiva, Mevlana’nın şiirlerini ilk kez duyduğunda ona hayran olmuş ve birçok şiirini İngilizce’ye tercüme etmiş. Stand-up programlarında ve özel toplantılarda Mevlâna şiirleri okuyor. İnsanların neden Mevlana’yı okudukları konusundaki merakını gidermek ve işin aslını öğrenmek için yaklaşık 50 kişinin katıldığı bir çalışma (workshop) düzenlemiş. Katılımcılardan neden Mevlana’yı okuduklarını tanımlamalarını istemiş. Her katılımcının söyledikleri dikkatle kaydedilmiş ve sınıflandırılarak değerlendirilmiş” dedi.Mevlana, herkesin anladığı bir dil kullanıyorProf. Dr. İbrahim Özdemir, bu çalışmaların insanların Mevlana’yı okumalarının birçok nedenini ortaya çıkardığını belirterek “Bunlara kısaca bakarsak, Mevlana’nın Batılı insanlara ne verdiğini ve bizlere de neler verebileceğinin ipuçlarını da bulabiliriz” diye konuştu. Prof. Dr. İbrahim Özdemir, bu sonuçları şöyle sıraladı:“Mevlana’nın entelektüel olmaması ve herkesin anladığı bir dil kullanması onları çok etkilemiş. Mevlana’nın akıllarından çok, kalplerine, duygularına, iç âlemlerine ve adeta kendilerine hitap ettiğini belirtmişler.Tıpkı bir gülü sarmalayan yaprak katmanları gibi, onun şiirlerinde de çeşitli anlam boyutlarını keşfetmişler. Mevlana’yı okudukça ve öğrendikçe, onun derinliğini daha iyi anlamışlar.Mevlana’nın şiirlerinde akseden birlik, ahenk ve bütünlük onlara çok çekici gelmiş.Mevlana’yı okurken onu bir dost ve arkadaş olarak görmüşler.Mevlana’yı okumak kişisel bir deneyim ve süreç olmuş.  Onun rehberliğinde hayatının anlamını sorgulamış; onun yol arkadaşı olmaya çalışmışlar.Kitabımızın adındaki “Hayatın Anlamı” buradan geliyor.Mevlana’yı her okuduklarında kalp ve gönüllerini bir rahmet ve huzurun kapladığını bizzat tecrübe etmişler.Bunun son örneği geçen yıl vefat etmiş olan ünlü Amerikalı kadın şair Mary Oliver. Vefatından önce Amerika’da yaygın olarak dinlenen NPR radyosuna verdiği bir mülakatta 10 yıldır her yeni güne Mevlana’yı okuyarak başladığını söyledi. “Mevlâna her yeni güne başlarken kâinata bambaşka bir açıdan bakmamı sağlıyor; yeri öpmek için 100 bin nedenim olduğunu ondan öğrendim” demesi çok anlamlı.”Mevlana, birlik ve beraberliğe katkıda bulunduMevlana’nın şiirlerinde yer alan aşkın ve mutlak sevgiliye olan aşk, hasret ve özlemin Amerikalı okuyucuyu çok etkilediğini belirten Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Bazı katılımcılar Mevlana’yı okudukça ve tanıdıkça ona âşık olduklarını itiraf etmişler. Mevlana’yı okuyan, seven ve ona âşık olan birçok Batılı, ülkelerinde yaşayan Müslümanlarla güzel ve olumlu ilişkiler geliştirmiş.Mevlâna sekiz yüz yıl sonra; din, dil ve ırk yüzünden ayrışan ve dışlanan farklı kesimleri birbirine yakınlaştırmış. Çok kültürlü bir toplumda beraber ve birlikte yaşamalarına katkıda bulunmuş.Bazıları da yukarıda söz konusu olan “Ben kimim?” sorusuna Mevlana’nın çok güzel cevap verdiğini; kendini mükemmel bir şekilde ifade ettiğini, kendilerinin de onu okuyarak bu süreçte ona sadece katıldıklarını belirtmişler. Birçok kişi de Mevlana’yı kendileri için manevi bir rehber ve mürşit olarak gördüklerini özellikle vurgulamış” diye konuştu.Prof. Dr. Talat Halman’ın “Mevlana Mevsimi” tanımı önemliProf. Dr. İbrahim Özdemir, Batı’nın “kendi kurumsal din ve inançlarının ötesinde manevi” bir arayış içinde olduğunu belirten Prof. Dr. Talat Halman’ın, “Mevlâna Mevsimi” olarak tanımladığı bu ilgiyi çok güzel özetlediğine dikkat çekti: “Tasavvuf, insanla Tanrı arasında doğrudan bir ruhi bağ, bir aşk ilişkisi üzerinde durduğu, geleneksel din kurallarını ve kurumlarını aştığı için, saygı ve sevgi görüyor. Buna Mevlana’nın insancıllığını, coşkulu ve sevecen şiirini, bağış ve barış ruhunu, insanı gündelik yavan yaşantıların çok ötesine götüren vecdini ekleyin. Bir de sema’nın semavi görkemini…”Batı’nın Mevlana’yı okuma nedenleri, bizim için önemli mesajlar içeriyorBatı’nın Mevlana’yı okuma nedenlerinin farklı ve bizler için önemli mesajlar içerdiğini kaydeden Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Batı’daki Mevlâna hayranlarının ve uzmanlarının öncülerinden olan Kabir Helminski’nin sözleri kulaklarımda çınlıyor: “Mevlâna kabrinden kalkmış İslam’ı anlatıyor.” Hem de tüm insanlığa. Kitabımızın Hz. Pir’in anlaşılmasında mütevazı bir katkı olması en büyük dileğimiz” dedi.İnsan hayatın anlamını sorgulayan tek varlıktırİnsanların çağlar boyu anlam arayışı içerisinde olduğunu belirten Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Konfüçyüs ve Mevlâna’nın bu soruya açık ve net bir şekilde cevap verdiklerini kaydederek şunları söyledi: “Ünlü Psikiyatrist Viktor E. Frankl’ın iki önemli kitabını hatırlatmak isterim: İnsanın Anlam Arayışı ve Duyulmayan Anlam Çığlığı. Frank’a göre insan hayatının anlamını sorgulayan tek varlık. Başka hiçbir canlı hayatının amacını sorgulamaz; doğduğu gibi yaşamaya devam eder.Ama insan sormadan, sorgulamadan yaşayamaz. Kimim? Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum? Kâinatın anlamı nedir? Bu sorulara doyurucu cevaplar bulamayınca da bunalıma düşer. Adnan Şenses’in çok güzel ve duygulu olarak okuduğu meşhur şarkıda da olduğu gibi“Yıllardır soruyorum bu soruyu kendime Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim” diye hep kendine sorar. Para, pul, mevki, makam, şöhret son model teknolojik oyuncaklar bu sorgulamayı belki erteleyebilir ama asla durduramaz. Doğu kültürünün iki büyük evladı olan Konfüçyüs ve Mevlâna bu soruya açık ve net bir şekilde cevap veriyor. Kendimizi ve kâinatı anlamanın anahtarını bize sunuyorlar. Bu nitelikleri ile de asırlardır güncelliklerini koruyorlar.Çin’i iki kez ziyaret ettim. Okullarına gittim. Konfüçyüs’ün etkisi hala devam ediyor. Zalim Mao ölmüş ama Konfüçyüs’ün adeta yaşadığına tanık oldum. Anadolu’yu kasıp kavuran Moğol liderleri ve güçlü komutanları ölüp gitti. Mevlâna ise Mesnevisi, Divan-ı Kebiri ve diğer eserleriyle yaşamaya devam ediyor.”Mevlana’yı okumak ve anlamaya çalışmamız gerekiyorDünyanın daha yaşanabilir bir yer olması için bu düşünürlerin fikirlerinden, sundukları araçlardan ve dünya görüşlerinden yararlanılması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. İbrahim Özdemir, bunun için de bu düşünürlerin okunması ve anlamaya çalışılması gerektiğini kaydetti.Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Bu konuda Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Merkezi’mizin büyük bir fırsat olduğunu belirtmek isterim. Bu büyük yazarlar bir kez okunup, bir kenara bırakılacak yazarlar değil. Amerikalı şair her yeni gününe Mevlâna okuyarak başlıyorsa, biz niye başlamayalım? Onurlu yaşamak için elbette asgari geçim kaynaklarına ihtiyacımız var. Bununla beraber, insanın midesinin yanında ve hatta üstünde kalbinin, daha üstte beyninin olduğunu; ruhunun olduğunu unutmamalıyız” dedi.Mevlana, Tolstoy’un sorularına yanıt veriyor“Midemizin ihtiyaçlarını temin etmeye çalışırken; kalp, akıl ve ruhun ihtiyaçlarını ihmal edemeyiz” diyen Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Tolstoy Savaş ve Barış’ı yazdıktan sonra ve şöhretin zirvesine ulaştığında aynı durumla karşılaştı. Kendi kendine sormaya başladı: Bugün yaptığım, yarın yapacağım şeyin sonucu ne olacak? Bütün hayatımın sonu ne olacak? Niçin yaşıyorum? Niçin arzuluyorum? Niçin çalışıyorum? Hayatımda kaçınılmaz olan ölümle yok olmayacak bir anlam var mıdır? Mevlâna tam da bu sorulara cevaplar veriyor. Çağlar ötesinden bize sesleniyor ve çağırıyor: “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel, / İster kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol, yine gel, / Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel.” diye konuştu.Şimdi Mevlana’yı okuma zamanıMevlana’nın çağlar ötesinden ancak bir o kadar da yakından ve kalpten yaptığı “gel” çağrısını daha fazla ertelememek gerektiğini belirten Prof. Dr. İbrahim Özdemir, sözlerini şöyşe tamamladı:Hemen bugünden okumaya başlamak!Hem de Ney eşliğinde okumak!Onun rehberliğinde hayatın anlamını anlamaya çalışmak.Tüm bunlar bugün atacağımız küçük ve kararlı bir adıma bağlı.Aralık ayı, Mevlâna’nın ayıdır.Umarım onu daha iyi anma ve anlamaya vesile olur.Anarken anlamaya çalışmak ne güzel!Sonuç olarak, onu okumayı ve anlamayı; onu anlayarak hayatımızı anlamlandırmayı daha fazla ertelemeyelim.Şimdi Mevlâna’yı okuma zamanı.”

11 ARA 2020

JNBS Dergisinden Uluslararası Başarı

 Üsküdar Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Yazılım Mühendisliği Bölüm Başkanı Doç. Dr. Türker Tekin Ergüzel, ülkemizde sinirbilim alanındaki bilimsel çalışmaların gelişmesine, yaygınlaşmasına ve uluslararası iş birliklerine de katkı sağlayan JNBS dergisinin, yayınladığı 200’ün üzerinde makale ile ülkemizin sinirbilim alanındaki birikimine ve vizyonuna da katkı sağladığını söyledi.Doç. Dr. Türker Tekin Ergüzel, “Hâlihazırda 9 indeks tarafından taranan ve Wolters Kluver Yayınevi tarafından basılan JNBS dergisi, 8 aylık bir değerlendirme süreci sonrasında önemli uluslararası indekslerden olan “Index Copernicus” veri tabanlarında da indekslenme hakkı kazanmıştır. 100’ü aşkın çok boyutlu parametrik değerlendirme sürecini başarıyla tamamlayan dergimiz, sinirbilim alanındaki indekslenen 780 uluslararası dergi arasına 91.48'lik reyting puanı ile 30. sıradan girerek de önemli bir başlangıç yapmıştır” dedi.Doç. Dr. Türker Tekin Ergüzel, uzun zamandır indekslenme çalışmalarına devam eden derginin TRDizin ve WOS kapsamındaki indekslerde de yer almasının kısa vadeli hedefleri arasında yer aldığını kaydetti.Dergimizin tüm sayılarına ulaşmak için;https://uskudar.edu.tr/tr/sureli-yayinlar/4/jnbs-dergisi,  Index Copernicus sayfasına ulaşmak için;https://journals.indexcopernicus.com/search/details?id=66771 adresinden erişebilirsiniz.

11 ARA 2020

Prof. Dr. İbrahim Özdemir: “Acıları, Merhamet Temelli Ahlak Azaltır”

“Pandemi hepimizi daha duyarlı hale getirdi”40’dan fazla ülkeden bilim insanlarının ve dini liderlerin katıldığı toplantıda, Prof. Dr. İbrahim Özdemir “Merhamet: Yeni Bir Ahlak Önerisi” tebliği ile katıldı.“Dünyaca yaşanan pandeminin hepimizi daha duyarlı hale getirdiğini belirten Özdemir, “Bu dönemde, bencil, çıkarcı, ayrıştırıcı ve ötekileştirici dil ve ahlak yerine; tüm insanlara ve tüm canlılara karşı saygı, sevgi ve koruyucu bir ruhu aşılayan merhamet ahlakına ne kadar ihtiyaç olduğunu anladık.” Dedi.“Dünyada yaşanan sıkıntıları ve acıları ancak merhamet azaltabilir”Özdemir şunları söyledi: “Merhamet Kur’an’ın anahtar kavramlarından birisidir. Allah “rahmetim, her şeyi kaplamıştır” der. İslam Peygamberi “âlemlere rahmet” olarak gönderilmiştir. Bundan hareketle, Müslümanların merhamet temelli bir yaklaşımı benimsemeleri gerekir. Her tür maddi, ekonomik ve siyasi çıkarın ötesinde hiçbir şey beklemeden; merhamet ve şefkatle insanlara ve hayata bakmaya çok ihtiyacımız var. Dinimizde olan ve kültürümüzde güçlü olarak tezahür etmiş bu damarı anlamak ve hayata geçirmek durumundayız. Dünyada yaşanan sıkıntıları ve acıları ancak merhamet, şefkat ve adalet temelli bir ahlak azaltabilir. Bugün bize düşen en önemli görev dünyayı değiştirmeden önce kendimizi değiştirmektir. Başka bir ifade ile değişeme kendi iç dünyamızdan başlamamızdır. Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak; O'nun sıfatlarıyla sıfatlanmak, müminlerin ilkesi olmalıdır.” Şeklinde konuştu.“Merhamet ahlakında hayvanların hakları, insan hakkından daha mühimdir” Prof. Dr. Özdemir merhamet ahlakının yetimlerin başını okşamakla başladığını ve canlı olan her varlığa uzandığı ve kucakladığını vurgulayarak; “Merhamet ahlakında hayvanların hakları, insan hakkından daha mühimdir. Ağzı, dili olmayan, yaşadıklarını dile getiremeyen hayvanlarla olan ilişkilerimizde merhametle hareket etmeye mecburuz.”

07 ARA 2020

Prof. Dr. Sinan Canan ile “İnsanın Fabrika Ayarları” söyleşisi yapıldı…

“Bugünkü tıp uygulamalarında kronik hiçbir hastalığın tedavisi yok”“İnsanı anlamak tedavi etmenin birinci aşamasıdır” diyen İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Öğr. Üyesi, Nöropazarlama Anabillim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sinan Canan; İnsan doğru bir şekilde anlaşılmadığında hastalıklarda da hastalıkların tedavilerinde de doğru bir yol alınamaz. Tıp fakültesi bitirmeye gerek yok normal bir hayat yaşayıp herhangi bir sağlık problemi yaşayan ve bir şekilde tıbbi tedaviye başvurmuş olan herkes genellikle ilaç tabanlı bir tıbbi uygulama sistemimiz olduğunun fark edecektir. Bu konuda Tıp Fakültesi öğrencilerini şoke eden bir gerçek var. Bugünkü tıp uygulamaları içerisinde kronik hiçbir hastalığın tedavisi yoktur, tedavisi yok deyince çok etkin yöntemler var tabii ki fakat iyileştirme ya da tedavi dediğimiz şey bundan farklıdır, hastalık unsurunu ortadan kaldırabilmektir.” Dedi.“Değiştirdiğimiz çevrede yaşamak zorunda olan tek canlı türüyüz”Sözlerinin devamında insan biyolojisi ve geçmişine değinen Canan; “Biz bugün insan olarak kendi kendimize değiştirdiğimiz çevrede yaşamak zorunda olan tek canlıyız ve bu değiştirme sürecinde bir politikamız var. Yaptığımız şeyleri yapabildiğimiz için uygulamaya geçtiğimize lazım olup olmadığını düşünmüyoruz. İnsan eskiden tabiatın sunduklarıyla yetinmek ve dengede olmak zorundaydı. Şimdi yapabileceği her şeyi yaptığı için bollukların içinde seçim yapamayan, ne yiyeceğini, nereye gideceğini şaşırmış bir garip canlıya dönüşmüş bir vaziyette. Ama biyolojisi 200 bin sene önceki atasıyla aynı.” İfadelerini kullandı.“İnsanın Fabrika Ayarları tüm problemleri kapsıyor”Canan, İFA(İnsanın Fabrika Ayarları) isimli kitabından bahsederek; “Bugün modern hayatta yaşadığımız sorunların neredeyse tamamı insanın orijinal, biyolojik ve doğal ayarlarıyla kendi kurduğu medeniyet içerisinde yaşamak zorunda kaldığı uyumsuzluklarından kaynaklanmaktadır. Bu sebeplerden ötürü kitabımın adı ‘İnsanın Fabrika Ayarları’. İnsanın Fabrika Ayarları beş şıktan oluşuyor ve bu beş şık tüm problemleri kapsıyor.” Şeklinde konuştu.“Yıkılamayan teori güçlenir”Bütün başarılı bilimsel teorilerin çok uzun süreli çürütmelere dayanan teoriler olduğuna vurgu yapan Canan; “100 yıldır Einstein fiziğini çürütmeye çalışıyoruz. Kuantum fiziği çürüse de makro âlemde Einsten hâkimdir. Bilimsel teorilerin bir özelliği vardır. Teorileri yıkmaya çalışırsınız ama yıkamazsanız teoriler güçlenir. Eğer teorilerin aleyhine bir kanıt bulursanız yeni bir teori ortaya çıkar.” Dedi.

05 ARA 2020

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “21’inci Yüzyılın Üçüncü Krizi, Pandemi Krizidir”

Üsküdar Üniversitesi tarafından bu yıl ikinci kez düzenlenen Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu, “Pandemi” başlığı altında gerçekleştirildi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Yalnızlığı bu sene farklı bir iklimde hissediyoruz”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Yalnızlığın Politik Psikolojisi” başlıklı sunumunda yalnızlık temasının üniversite ve sosyoloji bölümü için üzerinde çok yoğun araştırmaların yapıldığı çok özel bir konuya dönüştüğünü belirterek şunları söyledi: “Her sene düzenli sempozyumlar tasarladığımız her yıl da aslında ilginç bir şekilde kendimizi başka bir yalnızlığın içinde bulduğumuz bir dönemden bahsediyoruz. Çünkü bundan bir yıl önce yaptığımız yalnızlık sempozyumunda bambaşka konular konuşurken, o dönemin yalnızlığı bambaşkayken bu dönemin yalnızlığına da çok farklı parametrelerle algılamamız ve analiz etmemiz gerektiğini görüyoruz. Lev Tolstoy, “Anna Karenina” adlı romanında der ya ‘Bütün mutlu aileler birbirine benzer ama bütün mutsuzluklar kendisine özgüdür’ diye. Aslında bütün kalabalıklar birbirine benzer ama bütün yalnızlıkların da kendine özgü bir durumu vardır. Zamanın ruhundan, içinde yer aldığımız ortamdan beslenir bu yalnızlıklar. Şu anda yüzyılda bir karşı karşıya olduğumuz enteresan bir iklimin içerisindeyiz. Yani 1918’deki İspanyol gribinden yaklaşık bir yüz yıl sonrası ilk defa bir pandemi ortamında yalnızlığı analiz ediyoruz. İlk defa teknolojik ortamın dijital ortamın bu denli hayatımızın içerisine girdiği bir dönemde yalnızlıktan bahsediyoruz. Ve belki de liberalizm sonrası ilk defa bu kadar totaliter yapıların hayatımızı ele geçirmeye başladığı bir dönemde yalnızlıktan bahsediyoruz” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Yalnızlık politik bir kavramdır”Yalnızlık duygusunun sadece psikolojik ya da sadece sosyolojik olarak incelenecek bir mesele olmadığını belirten Prof. Dr. Arıboğan, “Olivia Laing’in bir ifadesi vardır. Yalnızlık politik bir kavramdır. Hem kişisel hem de politik olarak değerlendirmemiz gereken bir kavramdır. Bunu politikadan bağımsız olarak incelememiz de pek mümkün olmayacaktır” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “21’inci yüzyılda önce güven krizi sonra ekonomik kriz yaşandı”21’inci yüzyılı karşılarken farklı bir dünya beklentisinin olduğunu belirten Arıboğan, “20. yüzyıl bittiğinde hepimizin tek bir derdi vardı yani 2001’in ilk gününe girdiğimizde sadece bilgisayarların çökebileceğinden korkuyorduk yani kıyamet senaryosu olarak tanımladığımız şey, bilgisayarların çökmesi her şeyin birbirine girmesi gibi şeylerdi. Öyle bir olay olmadı. Ama 2001 yılında 11 Eylül saldırısı ile birlikte aslında dünyanın şirazesinin kayma aşamalarına doğru ilk adımı atmış olduk. Yani liberal bir dünya, pembe bir dünya, küresel bir köy, herkesin birbirine karıştığı kaynaştığı, bütün insanların ortak normlar etrafında mutluluk ve barış içinde yaşayacağı bir dönemden bahsederken bir anda 11 Eylül saldırısı ile birlikte büyük bir terör ve güven krizinin içine girdik. Dünya üzerindeki ekonomik kaynaklar, askeri endüstriyel komplekse doğru akmaya başladı. Güvenlikleştirme konuları gündeme geldi ve liberalizm ilk dalgayı, ilk vurgunu orada yedi aslında. Daha sonra 2008 – 2009 krizine girdik. Yani ikinci küresel kriz aslında ekonomik bir krizdi. Ve bambaşka güvensizlik ortamları gündeme gelmişti. Devlet bir aktör olarak sisteme yeniden müdahale etti. Bir ekonomik aktör olarak bu sefer girmişti” diye konuştu.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Pandemi krizinde dünya dijital kontrol altına girdi”Üçüncü krizin de pandemi krizi olduğunu belirten Arıboğan, “İlk defa bu kitlesel takip sistemleri dediğimiz şeyler, hepimizin Ağustos ayında Türkiye’de 25 milyon insanın HES kodu girilmiş durumdaydı. Hepimizin ne yaptığını ne ettiğini takip eden, Çin’den Brezilya’ya kadar herkesin iyi kötü bir şekilde dijital kontrol altına girdiği bambaşka bir dünyanın içerisine girdik. Yani aslında büyük bir kriz yaşıyoruz. Üçüncü küresel kriz bu, ama büyük bir kriz ve bu krizi tamamlayan şeylerden biri de totaliterizmi güçlendiren şeylerden biri de içine atıldığımız, içine sevk edildiğimiz yalnızlık durumu” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Tamamıyla bir güvenlik kaygısı yaşıyoruz”İçerisinde bulunduğumuz yeni süreçle sevdiklerimizle aramıza mesafeler koyduğumuzu belirten Arıboğan, “Bireysel izolasyondan bahsediyoruz, bu sadece çarşıda pazarda gezememe hali değil ya da işimize doğru düzgün gidememe hali değil. Bu bizi bir kere her şeyden önce zoon politikon’dan çıkartan bir şey. Biz artık sevdiklerimizde, duygularımızla aramıza bir mesafe koymaya başlıyoruz. Büyükanneler, dedeler torunlarına sarılamıyor. Anneler çocuklarına sarılamıyor. Ofislerimizde arkadaşlarımızla birlikte olamıyoruz. Birlikte görüş alışverişinde bulunamıyoruz. Aslında içine girdiğimiz şey, psikolojik olarak üzerimize baskı olarak akan şey tamamıyla bir güvenlik kaygısı. ‘Ölebilirsiniz’ diyor. ‘Ölümle burun buruna yaşıyorsunuz’ diyor. Ölüm nereden geliyor, ölüm en güvendiğimiz yerden geliyor, evimizin içine girebiliyor. Ölüm eşimizden, arkadaşımızdan, torunumuzdan, çocuğumuzdan gelebiliyor. Bizi en güvenli yerimizde yani sığınağımızda vuran bir güvensizlik halinden söz ediyoruz” diye konuştu.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Dijital ortamlar üzerimizde bir totaliter baskı oluşturmuş durumda”Bugünkü dünyada dijital totaliterizmin etkili olduğunu belirten Arıboğan, şunları söyledi: “Bütün hayatımızın içerisine doğru nüfuz etmiş olan, bütün o bilgi sistemlerimizi kontrol eden ve bizi aslında yalnızlığın içinde başka türlü bir sosyalleşme ile avutan sosyal medya kanalları, bu dijital ortamlar aslında üzerimizde çok müthiş bir totaliter baskı oluşturmuş durumda. Çünkü dokunarak öğrenemediğimiz, dış dünyaya dokunamadığımız bir ortamda sadece bize gelen birtakım bilgilerle dünyayı algılamaya ve ona göre politik tavırlar da almaya başlıyoruz. Biz aslında sadece bu ekrandan dünyayı seyrediyoruz. Ve seyir meselesi, insanı pasifleştiren bir şey. 1911 yılında bunu Hugo Münsterberg ilk defa bir sessiz film izledikten sonra söylemiş; “Seyreden bir toplum ekrana bağlı bir toplum sadece ekrandan algılayan ve ekran üzerinden izleyen bir toplum aslında yalnız bir toplumdur.” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Yalnızlaştırılmış küresel köyde önemli toplumsal problem yaşanıyor”Yalnızlaştırılmış küresel bir köyden bahsedilebileceğini belirten Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Köyün özelliği aslında imecenin geçerli olmasıdır. Köyde yalnız kalınmaz. Mevlidinde berabersindir, doğumunda berabersindir, okuluna beraber gidersin. Yani bu bir küresel köy olduğu zaman üretimle birlikte gerçekleşir. Bugünün üretim anlayışı bile insanın oturup evinden tek başına, başka hiç kimse olmadan birtakım yazılımlar üreterek tek başına üreterek, evinde başka kimse ile bir bağlantısı olmadan bir şeyler üretebileceği bir ortama dönüşüyor. Yemeğinizi kendi başınıza yiyorsunuz, düğünlerinizi kendi başınıza yapıyorsunuz, artık düğün dernek bile yapamıyorsunuz, karnavalı yok bu hayatın. Onun için böyle bir düzenin içerisine savrulmuş olan insan toplulukları açısından çok önemli bir toplumsal problem yaşandığını söyleyebiliriz” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Dijital dünyanın hepimiz üzerinde olumsuz etkileri var”Sosyolojik bağlamda insanın tekil yaşamasına imkân olmadığının altını çizen Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Kendimize yeni sosyal arayışlar mutlaka sağlamaya çalışacağız. Yani birtakım sosyal topluluklar Facebook, Twitter gibi bunların olağanüstü bir güce sahip olmasının da hepimiz üzerinde olumsuz etkileri de var. Facebook ve Twitter üzerinden totaliter bir yapıdan söz ediyoruz. Amerikan Başkanı’nı seçtirebilecek bir güce sahip olmasından söz ediyoruz. Bu ancak insanların yalnızlaştırılması ile evine kapanması ile mümkün olabilir. Yani sosyal medya dışında herhangi bir bilgi alma mecrasına sahip olmayan insanlardan söz ediyoruz. Ve insanların siyasal davranışlarına aldıkları enformasyonla tayin ettiklerinden söz ediyoruz. Trump çok kötü bir insan olabilir, çok iyi bir insan da olabilir ama onun Twitter tarafından seçtirildiği gerçeğini bize unutturamaz. Yani dünya üzerinde istediği siyasi liderin konuşmasını özgür bırakıp, istediği eleştiriyi özgür bırakıp, istemediği tarafı despot bir biçimde engelleyen bir tavır, totaliter bir diktatörlüğün tavrıdır. Dijital diktatörlüğün tavrıdır” dedi.“İnsan ancak yalnızsa bütün manipülasyonlara açılır” diyen Prof. Dr. Arıboğan, “Yalnızlığın en önemli politik sonuçlarından bir tanesi dezenformasyona açık olmaktır. Çünkü test edebileceğin herhangi bir mecra kalmamıştır. Hele ki sosyal medya mecrası çok renkli, çok demokratik, herkesin lafını istediği gibi söylediği çok özgür bir mecra gibi görünürken aslına bakarsanız bir hapishaneye döndüyse ve hepimiz de oradaki tutsaklığın farkındalığını yitirdiysek artık farkında bile değilsek, orayı özgür zannediyorsak, özgür bir ortamda kendimizi ifade ettiğimizi düşünüyorsak esas problem burada. İnsan tutsaklığının farkındalığını yitirdiğinde kendisi için bir kaçma planı da yapmaz. Bir kaçma planı yapma özgürlüğü ya da öyle bir duygusallığı olamaz. Onun için totaliter yapılar, yalnızlığı teşvik eder ve bunun manipülasyona açık bir konu olduğunu bilirler” dedi. Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Türkiye ulusal dijital altyapısını kurmaya çalışıyor”Berlin duvarı yıkıldığında yaklaşık bir düzine kadar, 12-13 tane devletin sınır duvarı olduğunu, bugün 77 tane ülkenin sınırlarını duvarlarla çevirdiğini belirten Arıboğan,             “Bunlardan biri de Türkiye. Bu duvar sadece göçmeni engelleyecek, teröristi engelleyecek somut, tuğladan falan oluşan bir duvar olarak algılamayın bunu. Dijital duvar da söz konusu. Türkiye de ulusal dijital kompleksini, altyapısını kurmaya çalışıyor. Mümkün olduğu kadar merkeze almaya çalışıyor. Amerika büyük bir teknoloji savaşı başlattı bir yandan. Ama bunun dışında, aslına bakarsanız Trump’ın simgelediği değerlerle Facebook’un, Twitter’in simgelediği değerler arasında fark var. Bunlar dünya çapında çarpışan iki kanadın unsurları. kürselleşmecilerle ulusallaşmacıların arasındaki savaşın da ana cephesi dijital ortam olacak. Bugün bir yandan dünya çapında bir dijital atak var, diğer yandan da ulusal çapta dijital bir sınırlandırma var. Burada her ikisi de gündeme gelebilir. Ya ulusal alanda totaliter merkezler oluşacak. Ulusal siyasi aktörlerin kontrolüne giriyoruz. Ya da küresel düzeyde dijital grupların altına gireceğiz. Onun için iki ayrı sürecin birbiriyle çatışması ama aynı aracı kullanması ve aynı cephede dövüşmesi olarak bunu algılamak daha doğru diye düşünüyorum” dedi.

04 ARA 2020

Prof. Dr. Tarhan: “Pandemi Sonrası Yalnızlık Krizine Karşı Mutlaka Önlem Alınmalı”

Üsküdar Üniversitesi tarafından bu yıl ikinci kez düzenlenen Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu, “Pandemi” başlığı altında gerçekleştiriliyor ve pandemi sürecinin yalnızlığa etkileri her yönüyle ele alınıyor.  İki gün sürecek sempozyumun davetli konuşmacıları, yurtiçi ve yurtdışından farklı alanlardan katkılar sunmak üzere bir araya gelen bilim insanı, akademisyen, gazeteci ve sanatçılardan oluşuyor.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Aileler ve Yalnızlık” konusunu ele aldıTüm dünyayı etkileyen pandeminin en büyük etkisinin yalnızlık olduğunu belirten Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sempozyumun ilk oturumunda “Aileler ve Yalnızlık” başlıklı sunumunu yaptı.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “En çok ailede yangın çıkıyor”Bu sempozyumu pandemi konusuyla birleştirmenin uygun olduğunu düşündüklerini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, pandeminin neden olduğu ve öncülleri olan sosyal izolasyonun insanlarda psikolojik izolasyon gibi algılanma etkisi ortaya çıktığını kaydederek “Psikolojik izolasyonu insanlar yanlış anladı. Bunun etkisiyle birey, kendine ve topluma karşı yabancılaşma yaşıyor. 2.Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu’nda bu konuyu analiz etmeyi amaçladık çünkü aile ile ilgili boyutu da var. Ailede en çok yangın çıkıyor. Özellikle Çin’de pandemi döneminden sonra boşanma dilekçeleri o kadar artmış ki basından edindiğimiz bilgilere göre mahkemeler dilekçeleri bir ay sonrasına erteliyormuş. Bununla ilgili bizde bir istatistiksel çalışma yapılamadığı için veri paylaşamıyoruz ama etkilenmemesi mümkün değil. Bizim aile yapımızda daha fazla koruyan dinamikler var” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Postpandemik dönemde psikiyatrik hastalık pandemisi bekleniyor”Covid-19 sonrası tüm dünyada psikiyatrik sorunların artmasının beklendiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Postpandemik dönemde psikiyatrik hastalık pandemisi bekleniyor. Bu konuda Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamaları var. Ayakta ve yatarak tedavi gören vakalar arttı. Klinik tecrübemizde 70 yaşına gelmiş, hayatında hiç antidepresan kullanmamış insanların karantina dönemindeki izolasyondan sonra kullandıklarını görüyoruz” diye konuştu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Şu anda en zayıf halka, aile hayatı ve ruh sağlığı”Krizlerde iki kural olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, “Toplum hayatı, zaman ve sosyal hayat bir zincir gibidir. Zincirin en kuvvetli yeri zincirin en zayıf halkasıdır. Kriz olduğu zaman gerilim oluyor. Gerilim olduğu zaman zayıf halkadan kopar. İnsanın en zayıf halkası neresiyse oradan kopuyor. İnsanlarda şu anda aile hayatı ve ruh sağlığı zayıf halka. İnsanların ruh sağlığı ile ilgili istatistikler var. İkinci kural da kriz yönetimi doğal akışına bırakılırsa problemler bırakarak kalır. Bir insanın kolu kırıldığı zaman müdahale edilmez ise sakat kalır. Tedavi edilirse en az hasarla geçer. Aynı bu durum gibi krizde de muhakkak yönetmek gerekiyor. Krizde çıkacak sorunlara karşı proaktif olmak gerekiyor. Bu yapılamazsa kriz hasar bırakarak toplumdan geçer” uyarısında bulundu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Gençler artık daha yalnız hissediyor”Dünyada 1950 ile 2000 arasındaki istatistiklere bakıldığında kişi başı gelirin hızla yükseldiğini, 2010-2020 yılları arasında daha fazla olduğunu belirten Tarhan, istatistiklerin maddi refah seviyesinin arttığını ama mutluluk seviyesinin hep aynı olduğunu hatta azaldığını gösterdiğine dikkat çekti.Ergenlik dönemindeki gençlere ilişkin yapılan araştırmalarda da gençlerdeki yalnızlığın süreç içinde arttığının gözlendiğini belirten Tarhan, “Ergenlik dönemindeki gençlerin birbirlerine ayırdığı zamanlar tespit edilmiş. 80’li yıllardan 2015’e kadar bir veri ortaya konmuş. 90’lı yıllarda gençler yüzde 50 oranında arkadaşa ihtiyaç duyarken; 2015’te bu ihtiyaç oranı yüzde 15-20’lere düşmüş. Bu da çok ciddi bir sorun. Bir diğer istatistik depresyonun toplumdaki yayılma oranını gösteriyor. ABD’de tanı konulmuş klinik vakaların 2013 – 2016 arasında yükselme eğiliminde olduğu da tespit edilmiş. Aslında küreselliği, dünyadaki değişimi en iyi temsil eden toplumdur. İnsanların 3’te 1’i, gençlerin yüzde 40’ı, ayrımcılığa maruz kalanlar, engellilik ve sağlık sorunları olan kişiler yalnız hissediyor. Yalnızlıktan utanılıyor, empati ihtiyaçları daha yüksek, gelir adaletsizliği yalnız hissettiriyor, sosyal güven duygularının düşük olduğu görülüyor. Online arkadaşlıklar daha çok oluyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Bağımlılığın arkasında yalnızlık var”Yalnızlığın beyin kimyasını bozduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Yalnızlık insanın beyin kimyasını da bozuyor. Bağımlılığın arka planında yalnızlık var. Bağımlı kişiler bağlanma ihtiyacı olan kişilerdir. Sığınacağı güvenli bir alanı, ailesi, arkadaşları yok. Zayıf aile var ve yalnız hissediyor. Yalnız hissedince de selfmedikasyon dediğimiz bir arama davranışı ortaya çıkıyor. Kişi madde kullanarak rahatlamaya çalışıyor ve madde bağımlısı haline geliyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yalnızlık duygusu insanı depresyona aday hale getiriyor”Bu çağda aileyi zayıflatan üç önemli faktöre dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bunları sekülarizm, sosyal anomi ve bireycilik olarak sıralayarak “Kişinin acıma, merhamet ve utanma duygusunu devam ettiren olgu, hesap verme duygusudur. Bir insanda hukuki suçlara karşı hukuki menfaat paylaşımını yasalar belirler. İnsan ilişkilerinde sosyal menfaat paylaşımını da sosyal normlar ifade eder. Kişinin bireysel menfaat paylaşımını da vicdanındaki normlar sorgular. Şu andaki dünyada vicdani normlara gerek yok, vicdan bulanık bir kavramdır gibi bir durum ortaya çıktı” dedi. Bireycilikte aile değil, birey kutsaldır ilkesinin savunulduğunu belirten Tarhan, “Bireyciliği bencilliğe dönüştürüyor. Bu da insanı yalnızlaştırma etkisi yapıyor. İnsan ilişkisel bir varlık, yalnız olmadığını hissederse kendini, geleceğini güvende hissediyor. Yalnızlık duygusu insanı depresyona aday hale getiriyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Pandemide dijital zorunluluk ortaya çıktı”Covid-19’da dijital zorunluluk ortaya çıktığına değinen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Pandeminin ortaya çıkardığı zorunlu dijitalleşme bu riski daha da artırdı. Artık dijitalleşme hayatımızın bir parçası oldu. Biz sadece bunu 90 sonrası kuşağın sorunu olarak görürken şu anda her yaştan insan için dijitalleşme konusu önemli. Pandemi sonrası psikososyal yabancılaşma, zorunlu dijitalleşme var. Dijital, hayatı kolaylaştırırken riski de artırmaya başladı. Dijital diktatörlüğe doğru gidiyoruz diyenler haklı gibi görünüyor. Sonuç olarak yalnız kişi kendine neden yalnız olduğunu sormalı. Bunun yanı sıra insan kendisine empatik beklentimi azaltmalı mıyım, bencil insanlardan uzak durmalı mıyım, sosyal kulüp ve etkinliklere kendimi zorlamalı mıyım, olumlu iletişimi tercih etmeli miyim, hedef arkadaşım olsun mu, insanlar ve yakın çevrem aksini görmedikçe dost kabul etmeli miyim gibi sorular da sormalı” diye konuştu.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Pandemiyle beraber yalnızlığımız da artıyor” Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı ve aynı zamanda Sempozyum Koordinatörü Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, açılış konuşmasında pandemi öncesinde de yalnızlığın yüksek boyutuyla göze çarptığını belirterek “Fakat pandemi döneminin koşulları yalnızlık konusunda yeni durumlar ve bununla birlikte yeni sorunlar ortaya çıkardı. Uzmanlara göre salgın krizinin bu kadar korkutucu olmasının nedenlerinden biri de karantina altında olma düşüncesi dışında, insanların birbirinden kopmuş halde evlerinin duvarları arasında sıkışıp kalmalarıdır. Bu bağlamda evde yalnız kalmanın bunaltıcılığı da ya da yalnız ölme korkusu insanoğluna derin ve örseleyici etkiler bırakarak yoğun bir pandemik yalnızlık psikolojisi ürettiği de dile getirilmektedir. Kuşkusuz sosyal mesafe hayati önem taşıyor. Ancak yalnızlığımız da giderek artıyor. Özellikle sosyal izolasyondan dolayı sosyal bağlarımızın zayıflaması yalnızlaşmayı derinleştirdi” dedi. Koronavirüs nedeniyle sosyal yaşamın giderek kısıtlanması sürecinde yalnızlığın en önemli sorunlardan biri olarak öne çıktığını kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, farklı ülkelerde insanların bu dönemde artan yalnızlıklarına çeşitli çözümler geliştirdiklerini söyledi. Sert karantina önlemleri nedeniyle sosyal yaşamın giderek kısıtlanması özellikle yaşlıları daha fazla etkileyerek yalnızlıklarını artırdığını belirten Süleymanlı, “Türk ailesinin daha dayanışmacı bir yapıya sahip olması diğer ülkelerdeki yaşlılara nazaran bizim büyüklerimizin kendilerini daha az yalnızlık hissetmelerini sağlıyor” diye konuştu.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Korona Yalnızlığı”nı anlattıProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Korona Yalnızlığı”  başlıklı sunumunda Türkiye’de pandemi sürecinin yaşlı  bireylerin  yalnızlık ve yaşam doyumu üzerine etkisini belirlemek amacıyla Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü tarafından gerçekleştirilen “Pandemi Döneminde Yaşlılık ve Yalnızlık” başlıklı araştırma sonuçlarına ilişkin bilgiler paylaştı.Doç. Dr. Gül Eryılmaz, ilişkide yalnızlık olgusuna dikkat çektiSempozyumun ilk oturumunda  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nden Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Gül Eryılmaz, “İlişkide Yalnızlık” başlıklı sunumunda ilişkinin psikolojik ve biyolojik düzenleyici etkileri olduğunu belirterek “Evlilik ya da ilişkinin olması yalnızlığı azalttığını gösterse de son zamanlarda ilişki içerisinde yalnızlık olabileceğine dair çalışmalar giderek artmaktadır. Araştırma sonuçları 6 olguda bir ilişkide yalnızlık olgusunun yaşandığını ve ilişkideki yalnızlık duygusunun genelde çiftlerden birinin karşısındakiyle kurduğu duygusal bağı etkilediği sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Kadınlar buna daha yatkındır” dedi.Doç. Dr. Emel Sarı Gökten: “Ergenin bireysel olma çabası desteklenmeli”Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Çocuk ergen psikiyatri uzmanı Doç. Dr. Emel Sarı Gökten ise “Ergen Yalnızlığı ve K-Pop” başlıklı sunumunda ergenlik dönemindeki yalnızlığın etkilerini ve sonuçlarını anlatarak ebeveynlere önemli tavsiyelerde bulundu. Özellikle sosyal kaygısı yüksek, iletişim becerileri zayıf, ona iyi hissettiren sağlıklı arkadaş ilişkileri kuramayan gençlerin böyle akımlardan daha fazla etkilenip zarar görme risklerinin yüksek olduğunu kaydeden Gökten, çocuk ve gençlere sevgi, güven ve kabulün olduğu bir aile ortamı oluşturulmasının altını çizdi. Gökten, “Çatışmak yerine onun gelişimine saygı gösterilmeli, bireysel olma çabalarını desteklemeli ve pozitif ilişki kurulmalı. Bilginin, çalışıp emek vermenin, diğerlerinin haklarının, doğaya ve tüm canlılara saygı göstermek gibi değerler aşınlanmalıdır” diye konuştu.Çiğdem Demirsoy, sağlıklı ailenin özelliklerine dikkat çektiÜsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Uzman Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Pandeminin Ailede Yalnızlığa Etkisi” başlıklı konuşmasında birbiriyle temas içinde olmak ve yakınlık duygusunun insanın en önemli ihtiyacı olduğunu belirterek temas eksikliği yaşandığında bunun yalnızlık duygusuna yol açtığını söyledi. Pandemi döneminde aile içi şiddet vakalarının artış gösterdiğine ilişkin İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün verileri bulunduğunu belirten Demirsoy, “2019 Mart ayında 1804 aile içi şiddet bildirimi varken, 2020 Mart’ında olay sayısı 2493’e yükselmiş. Ailenin sağlıklı olması burada koruyucu faktör. Peki, sağlıklı ailede olması gereken özellikler nedir? Ailede problem çözme becerilerinin olması, iletişimin sağlıklı olması, açık iletişim olması, maddi-manevi tüm sorunların konuşulabiliyor olması, rollerin ve sınırların sağlıklı bir şekilde işliyor olması öncelik kazanıyor. Olumlu ve olumsuz duyguların tepkilerini verebilme ve bunların konuşulabilmesi, duyguların ifade edilmesi ve bu duyguların karşılıklı olarak işitilip anlaşılabilmesi, bir birine gereken ilgiyi gösterebilme ve hepsinden de önemlisi davranış kontrolü, duyguların getirdiği yükün olduğu gibi yansıtılmaması gerekiyor” dedi.Aslı Bhais, bağımlılık ile yalnızlık arasındaki ilişkiye dikkat çektiÜsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Uzman Psikolog Aslı B. Bhais, “Bağımlılık-Yalnızlık İlişkisi” başlıklı sunumunda bağımlı kişinin kendini izole etmesinin sık görülen bir davranış olduğunu belirterek “Ülkemizde yapılan alkol ve madde bağımlılarının yalnızlıkla ilgili durumlarının incelendiği bir çalışmada %71’nin yalnızlık duygusu yaşadığı görülmüştür. Lise öğrencilerinin madde kullanımlarıyla ilgili faktörlerin incelendiği bir çalışmada yalnızlık duygusu, madde kullanımıyla ilgili önemli bir faktör olarak saptanmıştır. İnsan sosyal bir varlıktır. Her insanın ilişkilere ve bağ kurmaya ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı karşılamak adına çabalarız. Bağ kuracak birini bulamazsak bağ kurabileceğimiz başka şeylere yöneliriz. Bu yüzden bağımlılık yerine sağlıklı bağ kurmak üzerine odaklanmak gerekir. Bir bağımlının o nesneyle bağ kurmasının nedeni, başka bir şeyle bağ kuramamasıdır” dedi.Pandemi ve yalnızlık her yönüyle ele alındıÜsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Yalnızlığın Politik Psikolojisi” sunumu ile katıldı.Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Akif Okur’un, “Yalnızlığın Politik Ekonomisi ve Türk Evi: Salgından Nereye?” başlıklı sunuşu ile katıldığı sempozyumda; Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi’nden Prof. Dr. Jyldyz Urmanbetova, “Sosyal Dışlanma ve Yaratıcılık Bağlamında Yalnızlık” başlıklı sunumu ile katıldı. Fotoğrafçı, yönetmen ve senaryo yazarı Murathan Özbek, “Pandemi, Sanat ve Yalnızlık” başlıklı konuşmasında yalnızlık-pandemi ilişkisini sanat penceresini açarak farklı bir boyutuyla ele aldı. Sempozyumda gazeteci Özay Şendir de “Pandemi Yalnızlığı ve Medya” başlıklı konuşmasıyla sempozyuma katıldı.Dr. Floris Van Vugt, iletişim ve paylaşmanın önemini anlattıKanada Montréal Üniversitesi’nden akademisyen Dr. Floris Van Vugt, “Senkronize Hareket Ederek Video Konferansında Kişilerarası Yakınlığı Teşvik Etme” başlıklı sunuşunda, yabancılaşmanın ve ayrışmanın arttığı günümüz dünyasında iletişim kurmanın, dinlemenin, anlamanın önemini ve bunun çevrimiçi bağlantılarda nasıl sağlanabileceğini kaydetti.Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, pandeminin ileri yaş üzerindeki etkilerine değinecekSempozyumun ikinci gününde Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Pandemide İleri Yaş Riskleri: Yalnızlık tercih mi? İstenmeyen sonuç mu?” başlıklı sunumunu gerçekleştirecek.Prof. Dr. Erol Göka: “Yalnızlık ve Özlem”Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatrist Prof. Dr. Erol Göka da “Yalnızlık ve Özlem” başlıklı konuşmasında yalnızlık ve özlem ilişkisini pandemi sürecini de ele alarak tartışacak. Sempozyuma Almanya’dan katılan Yazar Dr. Orhan Aras da “Avrupa’nın Pandemi ve Yalnızlıkla İmtihanı” başlıklı konuşmasında toplumsal ve kültürel farklara vurgu yapacak. Üsküdar Üniversitesi’nden Dr. Mert Akcanbaş,  “Küresel Güvensizlik ve Yalnızlık”; Psikolog İdil Arasan Doğan, “Yaşlılıkta Yalnızlık ve Sosyal Destek”  başlıklı sunumlarıyla sempozyumda sunum gerçekleştirecek.Prof. Dr. Gönül Bünyatzade: “Yalnızlık ve YaratıcılıkAzerbaycan Milli İlimler Akademisinden Prof. Dr. Gönül Bünyatzade “Yalnızlık ve Yaratıcılık” başlıklı sunumuyla katılacak.  Dr. Baver Demircan, “Yalnızlık: Pandemi Bir Olanak Olabilir Mi?”; Rusya Devlet Başkanlığı Ulusal Ekonomi ve Kamu Yönetimi Akademisi’nden Doç. Dr. Kristina İvanenko, “Yeni Yalnızlık: Pandemi Sosyal İlişkileri Nasıl Değiştirdi?” Düzce Üniversitesi’nden Dr. Cihan Ertan ve Araştırma Görevlisi Özge Sarıalioğlu, “Sahne Kapandığında: COVİD-19 Pandemisi ve Sahne Sanatları Aktörlerinin Yalnızlık Deneyimleri” başlıklı sunumlarını yapacak.Dr. Olga Rubçova, “Kaygı Salgını ve Depresyon” konusunu ele alacakSt. Petersburg Bekterev Tıp Merkezinden psikolog Dr. Olga Rubçova “Pandemi Döneminde Dünya: Kaygı Salgını ve Depresyon” başlıklı sunumunda karantina sürecinde insanlarda artan aşırı stres durumuna işaret edecek.

03 ARA 2020

Doğan: “Umut; Hem Duygu, Hem Düşünce, Hem de İnançtır”

“Kişi hem umutlu hem de umutsuz olabiliyor”Umut konusunun psikolojinin temel konularından biri olduğunu söyleyen Doç. Dr. Tayfun Doğan; “Psikolojide genel anlamda umutsuzluk çok ele alınmıştır. Uzun süre umutsuzluk üzerine çalışmışlar. Pozitif psikolojinin başlamasıyla birlikte umut konusuna daha çok eğilmeye başlamışlar. Çünkü umutlu olma ve umutsuz olma birbirlerinin tam zıttı gibi görünmüyor. Yani kişi hem umutlu hem de umutsuz olabiliyor. Dolayısıyla ilginç bir konu. Bunun öğrenilebilir ve geliştirilebilir olması çok umut verici. Umutlu olmanın öğrenilebileceği söyleniyor.” dedi.“Umut, çaresizin oksijenidir”Umut kavramı üzerinde duran Doğan; “Umut dediğimiz şey pasif şekilde bir şeyleri beklemek değildir. Yani aktif olmak var, içerisinde ve istenilen hedeflere ulaşmak var. İçindeki sıkıntılardan kurtulmak için yol arama, yolu bulma ve bu yolun sona varabileceğine inanmak önemli. Dolayısıyla da umut dediğimiz şey; hem bir düşünce hem de duygudur. Aynı zamanda da inançtır. O sıkıntıdan kurtulacağımıza ya da istediklerimize ulaşacağımıza inanmadır. Umut ciddi bir enerji kaynağıdır. Hatta ‘Umut, çaresizin oksijenidir.’ derler. Bir kişilik özelliği olarak da nitelendirilebilir. Yanlış ümit diye bir kavram var. Eğer kişinin beklentileri gerçekçi değilse, öz kaynakları yeterli değilse ve yeterli gücü yoksa umut ettiği şeyle ilgili, böyle bir umutta olması onu üzer. Biraz gerçekçi bir umut olması gerekiyor. Umutla ilgili olumsuz düşünceler de var. Mesela Nietzsche umut kavramına olumsuz bakar. ‘Umut sadece acıyı uzatır.’ der. Aslında umudun da kararında olması gerekir. Beklentilerin gerçekçi olması önemli diye düşünüyorum.” Şeklinde konuştu.“Dini inanç da önemli bir umut kaynağı”Doç. Dr. Doğan umudun dini boyutundan bahsederek; “Umut, insan varoluşunun bir parçasıdır. Bize özgü ve bilişsel yönü ağır basan bir şey. Hayvanlarda umut kavramının olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bilişsel ve düşünmeyle ilgili olduğu için insana özgü diye biliriz. Dolayısıyla da insanın doğasında var. Biz en zor durumda bile umutlu oluruz zaten. Umudun kaynaklarına da bakmamız lazım aslında. Elimizde ölçekler var ve umudu ölçebiliyoruz. Bazı insanlar umutlu, bazıları umutsuz. Dini inanç da önemli bir umut kaynağı. ’Sabah ola hayrola, Allah’tan umut kesilmez.’ gibi bir sürü kültürümüzde bu anlamda ifadeler var. Yüce bir yaratıcıya inanma, ona dayanma, her şeyin kontrolünün bilgisinin dâhilinde olmasına inanmak, kişinin umudunu arttırır. İnsanın aşamadığı bir durum olduğu zaman, bir sıkıntısı olduğu zaman bir hikmeti olduğunu bilebilir. Bu kişiyi rahatlatır. Aynı zamanda da umudunu arttırır.” ifadelerini kullandı.“İnsanların sosyal destek algıları arttıkça umudu artıyor”Umut için sosyal desteğin önemini vurgulayan Tayfun Doğan; “Bir diğer umut kaynağı sosyal destek. Eğer insanların sosyal desteği varsa, yani etrafımızda bizi gerçekten umursayan ve ilgilenen insanlar varsa, o zaman onların desteği umudumuzu arttırıyor. Bazen sadece konuşmak bile insanın umudunu arttırabiliyor. Sosyal destek kişinin annesinden gelebilir, babasından gelebilir, arkadaşından vs. fark etmez. Yeter ki sırtınızdan, sizin düşmenizi engelleyecek bir destek olsun. Sosyal desteği hissedersek bu da önemli bir umut kaynağı. İnsanların sosyal destek algıları arttıkça umudu artıyor. Bir de problem çözme yeteneği çok olanlar, paniklemeyenlerin umudu da çok yüksek. Sorunu aşabileceğini düşünüyor. Çünkü problemi çözüyor.” Dedi.  

03 ARA 2020

İklim Değişikliğinin Verdiği Mesaj Net: “Dünyamız Tehlikede!”

İklim değişikliği ve bu değişikliğin getirdiği yıkıcı sonuçlar, dünyamızı etkilemeye devam ediyor. Peki, dünya nasıl değişikliklere sahne oluyor? Bu süreçte bizim sorumluluklarımız neler?İklim değişikliği ve iklim değişikliğinin yıkıcı sonuçları, hayatımızın bundan sonraki kısmını, yani geleceğimizi ve dahası çocuklarımızın ve torunlarımızın sağlıklı ve güvenli bir dünyada yaşama haklarını doğrudan etkiliyor. Bir an için düşünün: Son 50 yılda gezegenimiz daha iyiye mi yoksa daha kötüye mi gitti? Çevre ile ilgili birçok hukuki gelişme yaşanmasına rağmen, dar görüşlü ve geleceği hesaba katmayan; günü, haftayı ve bir sonraki seçimi kurtarmayı önceleyen politikacılar gerekli önlemleri almadılar. Hâlâ da almakta gönülsüz davranıyorlar.İklim değişikliğinin verdiği mesaj açık ve net: Modern insanın hayat tarzının, üretim ve tüketim alışkanlıklarının dünyadaki hassas dengeler üzerinde muazzam etkisi var: Hava ısınıyor; sular, göller, denizler ve okyanuslar kirleniyor, zehirleniyor. Bundan da başta insan olmak üzere tüm canlılar ekleniyor. Son zamanlarda tanık olduğumuz olaylarla birlikte nihayet her kesimden insan iklim değişikliğinin yıkıcı ve yakıcı sonuçlarını görerek ve yaşayarak anlamaya başladı.Dünyanın birçok ülkesinde ve bölgesinde daha önce görülmemiş boyutlarda yangınlar, seller, kasırgalar, kuraklıklar ve tüm bunların sonucu oluşan insan trajedileri yaşanıyor. Doğal felaketler sonucu insanlar hayata tutunmak, aş ve iş bulmak için bilinmeze doğru yolculuğa çıkıyor. Bunun sonucu oluşan uluslararası göçmenlerin sayısı Birleşmiş Milletlerin (BM) rakamlarına göre çoktan altmış beş milyonu geçti. Göç olgusu tüm ülkeleri etkilemeye devam ederken birçok ülkede yabancı düşmanlığını kışkırtarak ırkçı ve faşist görüşlerin güçlenmesine zemin hazırlıyor. Tüm bu sebeplerden dolayı, küresel ısınma ve iklim değişikliği üzerinde derinlemesine düşünmek zorundayız.İklim Değişikliği ve Küresel Isınma1990’lı yıllardan bu yana çevre konusunda çalışan bir akademisyen olarak çevreci arkadaşlarımla birlikte iklim değişikliği, küresel ısınma ve bunların sonucunda oluşan ve oluşacak sorunlara dikkat çekmeye çalıştık. Mart 2000’de Paris’te, UNESCO Genel Merkezinde dünyaya deklare edilen Yeryüzü Şartı bu çalışmaların özeti gibiydi:“Yeryüzü tarihinin kritik bir anında, insanlığın geleceğini seçmek zorunda olduğu bir zamanda bulunmaktayız. Dünyanın her tarafı hızla birbirine bağımlı ve hassas bir hâle gelirken, gelecek şimdiden büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadır.Olağanüstü bir kültür çeşitliliği ve farklı yaşam şekillerinin tam ortasında, ileriye adımlar atmak için, ortak bir kadere sahip olan tek bir insanoğlu ailesi ve tek bir yeryüzü topluluğu olduğumuzu bilmek zorundayız.Doğaya, evrensel insan haklarına, ekonomik adalete ve barış kültürüne saygı üzerinde kurulmuş sürdürülebilir küresel bir toplum meydana getirmek için bir araya gelmek zorundayız.Bu gaye ile, bizim, yeryüzü halkları olarak; birbirimize, daha geniş bir toplum hayatına ve gelecek nesillere karşı sorumluluğumuzu açıklamamız gerekmektedir.”Aradan yirmi yıl geçti. Geleneksek kalkınmaya alışmış; fosil yakıtların ve geleneksel ekonomik kalkınmanın küresel ısınmaya yaptığı olumsuz etkiyi hâlâ anlamaya çalışmayan hükûmetler ve siyasiler var. Örneğin ABD başta olmak üzere birçok ülke fosil yakıt temelli büyümeye, yani küresel ısınmaya katkı yapmaya devam etti. Yenilenebilir ve çevre dostu alternatif enerji ve yeşil ekonomi için istenen yatırımlar hâlâ yapılmıyor. Hâlbuki iklim değişikliğinin dünyanın en büyük altıncı ekonomisi olan Amerika için sonuçlarına baktığımızda, bu durumun dünyanın geri kalan kısmı için ne anlama geldiğini anlamak daha kolay olabilir:ABD’nin tüm tahıl gıdasının yarısını temin eden 38 milyon nüfuslu dev Kaliforniya’da 1500 yılından beri görülmüş en büyük kuraklık yaşanıyor.Bazı yörelerde musluk suyu yerine PET şişe suyu dağıtımına geçilmiş durumda.Eyalette son 18 ay içinde 63 trilyon galon yeraltı suyu kaybolduğu için yeryüzü kabuğunda ortalama 0,4 santimetre yükselme olmuş!Eyaletin kara susamış dağlarında durum daha da kötü: Orada da yerkabuğu geçen yıl yaklaşık 1,25 santimetre yükselmiş!2013’te başlayan ürkütücü yükselme hâlen devam ediyor. Ama aynı zamanda tersi durum da geçerli: Kuruyan kuyular, mecburen nadasa bırakılan tarlalar ve yeraltı sularının çekilmesi ile yılda 30 santimetrelik toprak çökmeleri de oluyor!Benzer durum Güney Afrika için de geçerli. İklim değişikliğinin sonuçları her yerde kendisini gösteriyor. İşin ilginç tarafı ise bazılarının hâlâ Kaliforniya’dan Avustralya’ya; Akdeniz’i çevreleyen ülkelerdeki orman yangınlarının gerçek sebebini anlamaya çalışmaması. İklim değişikliğinin sebep olduğu sorunların kökenine inmek ve bunlara dair gerekeni yapmak yerine geçici tedbirlerle günü kurtarmaya çalışıyorlar. Çocuklarının ve torunlarının daha sağlıklı bir dünyada yaşaması için neredeyse hiçbir çabaları yok.Dünya UyanıyorAraştırmacı gazeteci ve yazar Elizabeth Kolbert, Altıncı Yok Oluş kitabında iklim değişikliğinin yakıcı sonuçlarını ayrıntılı olarak ortaya koyuyor. Yazara göre Avustralya’daki yangınlar, 2019’da iklim değişikliğinin ciddiyetini gösteren olayların son halkasıydı. Bu devasa yangını ve sebep olduğu yıkımı; bu ülkenin sembolü olan kanguru ve diğer hayvanların kül oluşunu bir film gibi izleyen tüm duyarlı insanlar, nihayet olayı anlamaya başladı. Bundan dolayı Kolbert, 2019’u “dünyanın iklim değişikliğine uyandığı yıl” olarak tanımladı. Hindistan ve Japonya’daki sıcak hava dalgalarını, Fransa ve Almanya’nın yaz aylarında en yüksek sıcaklık derecelerine ulaşmalarını tehlike çanlarına örnek gösterdi.İki yıldır yaşadığım Finlandiya da tarihinin en sıcak yaz aylarını yaşadı. Kolbert’e göre sıcakların artışı devam edecek ve önümüzdeki on yıl geçtiğimiz on yıldan kesinlikle daha sıcak olacak. Bu demek oluyor ki uzun bir süredir görmezden, duymazdan ve anlamazdan geldiğimiz bu etkiler uzun süre bizimle olmaya devam edecek. Bunun sonuçlarını tahmin etmek için kâhin olamaya gerek yok. Bilim adamlarına kulak vermek yeterli: Küresel ısınma sonucu sıcaklar sürekli artacak ve yüksek sıcaklıklarda daha büyük hasar meydana gelecek. Kuraklık daha acımasız olacak.Çözüm Nedir?Çevreciler olarak yıllardır sürdürülebilir bir ekonomi ve sürdürülebilir bir hayat için çağrıda bulunuyoruz. Yenilenebilir enerji kaynakları ile ilgili birçok çalışma yapıldı. Sürdürülebilir kalkınmayla ilgili modeller ortaya konuldu. Bu çalışmaların bir sonucu olarak Eylül 2000’de toplanan BM Milenyum Zirvesi’nde 189 ülke günümüzde sürdürülebilirliğinin en acil sorunları hakkında Birleşmiş Milletler Milenyum Deklarasyonu’nu imzaladı. Bu deklarasyonda insanların refahını, çevresel konuları ve küresel iş birliğini oluşturan temel kalkınma hedeflerine 2015’e kadar ulaşmaya söz verdiler.2020 yılı bitmek üzere. Bu hedeflerin çoğuna ulaşılamadı. Hâlâ olayın farkında olmayan; hiçbir şey yokmuş gibi davrananlar var. Özellikle de ufuk ve gelecek körlüğü içinde olan politikacılar… Dar görüşlü politikacıları protesto için okul grevlerini başlatan 16 yaşındaki İsveçli Greta Thunberg ne kadar haklıymış!Avusturalya’da aylardır süren orman yangınlarını söndürmek için geceli-gündüzlü çalışan ve hayatlarını ortaya koyan itfaiyecilerin halka yaptığı uyarı sadece vatandaşlarına değil; tüm dünyaya: “Gerçekten uyanmak, her şeyin düzelmesini istemenin ötesini işaret ediyor ve bu her zamankinden çok daha acil. Dünya tehlikede! Hayatta kalmak için derhal harekete geçmek zorundayız.”Alman filozof Kant 1784’te yazdığı Aydınlanma Nedir? kitabında hepimizi aklımızı kullanma cesaretini göstermeye davet etmişti. Biz de yaşadığımız doğal olmayan hadiseler karşısında bir kez daha çevreci ve bütüncül bir bakış açısı ile küresel ısınma ve iklim değişikliği üzerinde düşünme cesaretini göstermek zorundayız. Konuyu siyasiler ve aç gözlü çok uluslu şirketlere bırakamayız.Başka Bir Dünya YokHayatımızın geri kalanını çocuklarımız ve torunlarımızla bu dünyada yaşayacağımızı unutmamalıyız. Henüz başka bir gezegen yok. Dahası çocuklarımızı bu sorunlarla tanıştırıp yaratıcı çözümler bulmaları için teşvik etmeli ve cesaretlendirmeliyiz. Atalarımız, babalarımız ve bizler büyük ekseriyetle fosil kaynaklı yakıtlara bağımlı olarak yaşadık. Ancak yaşadığımız olağanüstü hadiseler yolun sonuna geldiğimizi gösteriyor.Yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarını keşfetmek ve geliştirmek zorundayız. Bunu yaparken kendini yenilemeyen ve buna da istekli olmayan fosil kaynaklı enerji üreticileri ve güçlü lobileri bize çeşitli engeller çıkarabilir. Kendimiz, çocuklarımız, torunlarımız ve diğer canlılar için bu mücadeleye girişmeliyiz. Unutmayalım: Şimdilik gideceğimiz başka bir dünya; başka bir evimiz yok!Federal Almanya Eski Başbakanı Willy Brandt’ın yıllar önce uyardığı gibi: “Dünyanın yeni nesilleri sadece ekonomik çözümlere muhtaç değildir; belki onlara ilham verecek fikirlere, cesaret verecek bir umuda ihtiyaçları vardır. Yine onların insana, insanlık onuruna, temel insan haklarına inanmaya; adalete, özgürlüğe, barışa, karşılıklı saygıya, sevgi ve cömertliğe, güçten ziyade akla inanmaya ihtiyaçları bulunmaktadır.”Müslüman toplumların ve bireylerin iklim değişikliği konusundaki görüş ve tavırları açık ve net olmalı. Müslüman ülkelerin büyük ekseriyetinin ekonomi modellerinin sürdürülemez olduğunun fakında bile olmamaları; kalkınma strateji ve politikalarını aklın ve bilimsel verilerin ışığında belirlememeleri üzüntü verici. İslam dünya görüşü ile baktığımızda durum açık ve net: Allah; yıldızlar, Güneş, Ay, Dünya ve içinde yaşayan tüm canlılarla birlikte, evreni tüm çeşitliliği, zenginliği ve canlılığıyla yarattı ve yaratmaya devam ediyor. Tüm bu varlıklar, Yaradan’ın engin haşmetini ve merhametini yansıtıyor. Yaratılan varlıklar da tabiatları gereği Yaradan’a hizmet eder, O’nu yüceltirler, hepsi Allah’ın kuludurlar. Biz insanlar da Allah’a hizmet etmek; Allah’ın yarattığı tüm türleri, tüm bireyleri ve tüm nesiller için en iyisini yapmak için çalışmak zorundayız. Bundan hareketle, insan ve kainatla ilgili tüm eylemlerimizin; kalkınma planlarımızın ve stratejilerimizin bu esaslardan hareketle oluşturulması elzemdir. İklim değişikliği ve yıkıcı sonuçları ile mücadelenin özünü tüm canlılara, insanlara ve gelecek nesillere karşı ahlaki olarak sorumlu olduğumuz bilinci oluşturmalıdır.Prof. Dr. İbrahim ÖzdemirKaynak: Perspektif DergisiHaberin Linki: https://perspektif.eu/2020/11/30/iklim-degisikliginin-verdigi-mesaj-net-dunyamiz-tehlikede/

01 ARA 2020

Biden döneminde Türkiye ve ABD ilişkileri nasıl ilerleyecek?

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, ABD başkanlık seçimi sonrası yeni dönemde Türkiye ve ABD ilişkilerini değerlendirdi. ABD’de başkanlık seçimlerinin Joe Biden’ın seçimi kazanmasıyla sonuçlandığını hatırlatan Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, “Anket sonuçları, uzun zamandır Biden’ın kazanacağı öngörüsünü güçlendiren veriler sunuyordu. Biden’ın genel oy toplamında en az yüzde 7-8 farkla Trump’ı geçmesi ve Başkanlığı Seçici Kurul oylarını da alarak kazanması yüksek bir olasılık olarak görülüyordu. Sandık sonuçları ilk açıklandığında bu beklentiler boşa çıkacak gibi göründüyse de mektupla gönderilen oyların sayılmasının ardından Biden’ın yüzde 4 farkla ve 6 milyondan fazla oy alarak seçimi kazandığı ortaya çıktı” dedi. Türkiye ve ABD ilişkileri yeni dönemde nasıl ilerleyecek? Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, “20 Ocak 2021’de yemin edip göreve başlayacak olan yeni başkan Biden’ın kabinesi için belirlediği adaylar, geleneksel ABD Dışişleri Bakanlığı çizgisine yakın kişilerden oluşuyor. Başka göstergelerle birlikte bu duruma dayanarak ‘geleneksel’ Amerikan dış politikası çizgisine ve ABD’nin ‘uluslararası liberal düzen’ koruyucusu rolüne dönme eğilimi beklenebilir. Bu gelişmeler Türkiye’nin güncel dış politikası açısından pek de iç açıcı haberler olmayabilir. Zira Türkiye’nin son yıllarda komşu ülkeleriyle yaşadığı gerilimler ve uluslararası arabuluculukları reddeden yaklaşımları, geleneksel Amerikan dış politikası çizgisini savunan diplomatlar tarafından eleştirilmişti” dedi.S-400 konusu gündeme gelebilirABD’den Türkiye yönelik yapılan eleştirilerin başında S-400 konusunun geldiğini hatırlatan Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, “ABD Kongresi’nin 2017 yılında kabul ettiği yaptırım yasalarına göre, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze sistemlerini alması, ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamasını gerektiriyor. Ancak bu yaptırımlar Trump yönetimi tarafından, Kongre üyelerinin protestolarına rağmen geciktiriliyordu. S-400 füzelerinin denemelerinin yapılmasının ardından Kongre baskılarını yoğunlaştırmaya başlamıştı. Biden yönetimi, bu konuda Kongre’den gelecek baskıları engellemekte ve ertelemekte o kadar istekli olmayacaktır” diye konuştu.İlk 100 günde iç politika konularına odaklanılacaktır“Dolayısıyla önümüzdeki dönemde yeni yönetimin Türkiye’ye yaptırımlara maruz kalmaması için bir uyarıda bulunması olası” diyen Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, şunları söyledi: “Bununla birlikte, Biden yönetiminin ilk 100 günü Trump yönetiminin bıraktığı enkazı toparlamakla geçeceği için dikkatini iç politika konularına odaklayacağı ve Türkiye ile doğrudan köprüleri atmaktan kaçınmaya çalışılacağı da tahmin edilebilir” dedi.“Amerika geri dönüyor” mu? Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, “Trump döneminde uluslararası arenadan görece çekilmiş olan ABD’nin sahalara dönüş eğilimini işaret eden “Amerika geri dönüyor/America is back” sloganının daha etkili bir dış politika arzusunu içerdiği göz önünde bulundurulmalı. Hemen gerçekleşmesi zor olsa da, şayet Biden hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler tarafından yoğun bir destek alırsa, ülkenin imajını tazelemek için şaşırtıcı adımlar atmaya başlayabilir” dedi.

01 ARA 2020

Prof. Dr. İbrahim Özdemir: “Gelecek Kuşaklara Temiz ve Yaşanabilir Bir Dünya Bırakmak En Önemli Ahlaki Görevimiz Olmalı”

Çevre felsefesi ve çevre ahlakı alanında önemli çalışmalar yürüten ve bu alanda dünya çapında projelere destek veren Prof. Dr. İbrahim Özdemir, sonraki kuşaklara daha güzel bir dünya bırakabilmek gerektiğinin altını çiziyor.Soru: Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?Prof. Dr. İbrahim Özdemir: 1960 yılında Gaziantep'te doğdum. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesinde, Yüksek Lisans ve Doktorayı ise ODTÜ Felsefe Bölümünde tamamladım. Akademik çalışmalarım sırasında dünyaca ünlü üniversitelerde “misafir öğretim üyesi” olarak bulundum. Başta ABD’deki üniversiteler olmak üzere G. Afrika, Endonezya, Avustralya, Rusya, İsveç, İsviçre, Almanya, G. Kore gibi birçok ülkede bilimsel toplantılara katıldım.Rusya Bilimler Akademisi ile İsveç Bilimler Akademisinde çevreyle ilgili davetli konuşmacı olarak konferanslar verdim. Bu benim için büyük bir onurdu. Misafir öğretim üyesi olarak bulunduğum ABD'den 2003 yılında döndükten sonra, MEB Dış İlişkiler Genel Müdürü olarak atandım. Bu görevi yaklaşık yedi yıl sürdürdüm. Akademik ve idari çalışmalarım yanında başta UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu, YÖK Bilim Adamı Yetiştirme Kurulu, OECD, CERİ (Eğitim, Araştırma ve Yenilik Merkezi) Yönetim Kurulu ve Fulbright Yönetim Kurulu gibi kuruluşlarda yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptım.Gazikent (Hasan Kalyoncu) Üniversitesi Kurucu Rektörü olarak görev yaptım (Ocak 2010-Temmuz 2013). Memleketim Gaziantep’e böyle bir ilim kurumu kazandırılmasındaki katkım bundan sonraki en büyük ödül olacak. 2016 yılından bu yana Üsküdar Üniversitesinde çalışıyorum.Soru: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde başlayan lisans eğitiminizi yüksek lisans ve doktorada felsefeyle tamamladığınızı biliyoruz. Bu alana yönelmenizin sebebi neydi?Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Benim alanım çevre felsefesi ve çevre ahlakı. Master ve doktoramı etik konusunda yaptım. Bunun özellikle çevreyle alakalı olmasının sebebi, gelecekte bu konunun hepimizin gündemine geleceğiyle ilgili kanaatimdi.  Çocukluğumda yaşadığım dünyadan farklı bir dünyaya gittiğimizi; çocuklarımın ve torunlarımın dünyayı benim yaşadığım gibi temiz, bozulmamış bir şekilde göremeyecekleri endişem vardı. Geçen 30 yıl maalesef bunu doğruladı. Yani sularımız eskiye göre azaldı ve kirlendi. Derelerimizde, nehirlerimizde, çaylarımızda balık yok. Sık sık nehirlere akıtılan aşırı kimyasallardan dolayı toplu balık ölümleri haberlerini okuyoruz.Nedeni hiçbir sorumluluk hissetmeyen; kendi menfaati ve karı için her şeyi yapabilen açgözlü iş adamlarının fabrikalarından çıkan atıklar.Hiçbir filtreleme yapmadan; doğal çevreyi korumak için ek bir yatırım yapmadan atıkları nehirlere akıtıyorlar. Bizim de bunun karşısında sessiz kalmamız. Bu kimyasallarla, zehirlerle sadece balıklar değil, bütün canlılar ölüyor. Nehirlere ve denizlere karışan zehirli atıklarla deniz ve okyanuslar kirleniyor; deniz ürünleri zehirleniyor. Deniz ürünlerini tüketmeye başladığımız anda bu zehir bize geri dönüyor. Aşırı kimyasal ilaçlarla zehirlenmiş sebzeler ve meyveler soframıza geliyor. Bu konularda bilinçli ve dikkatli olmanız lazım. Bütün bu endişeler ile bu konuda çalışmaya başladım.  Bu çerçevedeki çalışmalarımla bütün dünyadan olumlu cevaplar gördüm. 70’ten fazla ülkeye gittim Üsküdar Üniversitesi olarak BM İslam Çevre Deklarasyonunu hazırlayan ekipte yer aldım. Önümüzdeki sene bu belge Birleşmiş Milletler’e sunulacak. Böylece bizim çabalarımız Üsküdar Üniversitesi çerçevesinde uluslararası bir belgenin oluşmasına katkı yapmış olacak.Soru: Dünyaca ünlü pek çok üniversitede misafir öğretim görevlisi olarak görev yaptınız. Buradaki deneyimlerinizden biraz bahseder misiniz?Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Bunu bir sebebi bir taraftan felsefeci, diğer taraftan çevre felsefecisi olmak. Buna eğitimci olmamı da ekleyebiliriz. Benim eğitim anlayışım Allah’ın insanları sınırsız yetenekler ile yarattığıdır. Bu yeteneklerimiz ancak eğitimle ortaya çıkar. İyi ve kaliteli bir eğitimle bu yetenekler gelişir. Tıpkı sağlıklı tohumları verimsiz bir toprağa atarsanız çiçek veya filiz vermeyeceği gibi çok yetenekli çocuklarımızın iyi tasarlanmamış bir eğitimde başaralı olma ihtimalleri az. Geçenlerde kurucu rektörümüz Nevzat Tarhan bir açıklanma yaptı: ‘Türkiye’den Amerika’ya gidenler Nobel ödülü alıyor. Almanya’ya gidenler Covid-19 aşısını buluyor.’ Prof. Dr. Aziz Sancar da, Almanya’da Covid-19 aşısını bulan Türk bilim insanları Uğur Şahin ve Özlem Türeci’ye göndermelerde bulundu. Bu göndermelerde bulunmakla eğitim sisteminde sorunlarımız olduğunu ima etti. Yani çocuklarımızı sorunları çözecek bir eğitimle yetiştirmemiz lazım.Ben dünyaya gidip çeşitli yerlerinde ders verdiğimde, oradaki insanlarla karşılaştığımda onlardan çok şey öğrendim: Benim onlara verdiklerimin sonuçlarını görmek de beni çok mutlu etti. Bir örnek vermek gerekirse, Güney Afrika’ya ders vermek üzere ilk kez 1998 Temmuz’unda gittim. Bir ay ders verdim. 15 yıl sonra bir bilimsel konferansa davetli olarak tekrar gittim. Benden önce sizler gibi genç Afrikalı siyahi bir hanımefendi tebliğini sunmak üzere kürsüye çıktı.Konuşmasına “Ben bugün çok mutluyum. 15 yıl önce bizim üniversitemizde ders veren Prof. Dr. İbrahim Özdemir’i burada görüyorum İbrahim Özdemir’in derslerinde ilk defa çevrenin anlamını ve önemini duymuştum. Bunun üzerine bütün çalışmalarımı çevre üzerine yaptım. İbrahim Hocam ben şuanda çevre doktorası olan bir çevre kadını olarak konuşuyorum” diyerek başlaması beni çok duygulandırdı. Bence bir bilim adamı için bu bir Nobel Ödülü’dür.Şunu da ifade edeyim. Her sorun iyi anlaşılır ve yönetilirse aynı zamanda bir fırsattır.Covid-19’un bize verdiği dersi iyi anlamamız lazım.Hem kendimize, hem ailemize ve hem de diğer insanlara karşı sorumluklarımız var. Bu sebeple maske takıyoruz; takmayanları uyarıyoruz.Aynı şey çevre için de geçerli: Torunlarımız sağlıklı bir dünyada yaşayacak mı? Onların geleceğinin tehditte olduğunu kimse düşünemiyor. Günlük geçim derdi ve sıkıntılarla kimse ilerisini düşünmüyor.Hâlbuki her gün havamız, suyumuz, doğal güzelliklerimiz, doğal kaynaklarımız tükeniyor. Tehdit ediliyor, kirletiliyor. Kimisi bundan büyük karlar elde ediyor. Büyük şirketler bazı sanayi ürünleri elbette kalkınmamız için gerekli. Doğal kaynaklardan yararlanacağız ama doğal kaynakları sürdürülebilir bir şekilde kullanmamız gerekiyor. 1980 yılına kadar sürdürülebilir kalkınma sürdürülebilir ekonomi kavramını bilmiyorduk.Çünkü doğal dünyanın bozulacağını düşünmüyorduk. Biz zannediyorduk ki hiç denizler kirlenmez, asla tükenmez. Ormanlar tükenmez, ormanlardaki av hayvanlarının nesli tükenmez. Şimdiden nesilleri tükenmiş bazı hayvanların.  Hiçbir geçim derdi olmadan avlayanları görünce çok üzülüyorum.  Bundan çok büyük ıstırap duyuyorum. Peygamber efendimiz derki ‘Ancak ihtiyaç olduğu zaman avlanabilirsin.’ Bugün birçok bilinçsiz Müslümanın sırf spor olsun diye bazı duygularını tatmin etsin diye avlanması kabul edilemez.Onun için mesajım açık ve net: Covid-19 bize bir daha gösterdiği gibi,  2040, 2050 ya da 2060’ta ömrümüz olup çocuklarımıza, torunlarımıza bir bayram günü buluştuğumuzda maskesiz görüşebilecek miyiz? Bir derenin suyunu içebilecek miyiz? Onlarla balık tutmaya gidebilecek miyiz? Veya bir ormanda geyik görebilecek miyiz?  Vahşi hayvanlar görebilecek miyiz?Bu ve benzeri sorular üzerinde düşünürsek bence mesaj yerine ulaşacak. Ben şunu gördüm; Dünyanın her tarafında bunu kendine dert edinmiş duyarlı insanlar var. Mesela Amerika’da bir toplantıda Mevlana’nın çevre felsefesini anlattıktan sonra boynuma sarılan bir Kızılderili’nin dediklerini hiç unutamıyorum: “Biz de Mevlana gibi düşünüyoruz”.Mevlana bize diyor ki “Tabiat bizim annemizdir, bir çocuk annesini emerken memesini ısırırsa annesi ona bir fiske vurur. Biz de eğer tabiat annemizi incitirsek tabiatı tahrip edersek sonucunu görürüz; bunun cezasını çekeriz.”Kızılderili bana “Biz de aynı anlayışı paylaşıyoruz; aynı şekilde düşünüyoruz” dedi. İbrahimî dinlerden, ayrıca Hindu, Budist, Şinto, kısaca birçok dinden çevreci arkadaşlarım var. Âlem tasavvurlarımız farklı olsa da, dünyanın geleceği ve gelecek nesiller için duyduğumuz endişelerimiz aynı.Soru: Başta Amerika’daki üniversiteler olmak üzere Güney Afrika, Endonezya, Avusturalya, Rusya, İsveç, İsviçre pek çok ülkede bilimsel toplantılara katılıyorsunuz. Bu bilimsel toplantılarda hangi çalışmaları yapıyorsunuz?Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Bir kısmını söyledim. Benim daha önceki çalışmalarım çevre sorunlarını doğru olarak algılaya biliyor muyuz? Nasıl ki şuanda hala bu Covid-19 tehdidini kabul etmeyen insanlar var. Bir hemşirenin söylediği yaşlı bir hanım Covid-19 olduğunu kabul etmiyor ‘Bu bir komple teorisi’ diyerek ilaçları da kullanmayıp vefat etti. Şimdi böyle komplo teorisi üretmek bence bir zihin sapmasıdır.Biz felsefeciyiz. Bilimi esas alırız, ispatlanmış bilimsel konular karşısında şüphe etmeyiz.  Bir sonuca ulaşmak için yüzlerce binlerce araştırma yaparız. Şuanda aşı aşamasını görüyorsun hemen ‘Aşı bulduk’ deyip piyasaya süremiyorlar. Bazılarının yaptıkları gibi ‘Şunu yap iyi gelir şunu iç gelir’ diyen kişiler gibi bilim adamları öyle çalışmıyor. Biz çevre sorunlarını nasıl anlayabiliriz? Farklı ülkelerden farklı farklı dinlerden farklı kültürlerden gelen insanlar olarak bunları tartışıyoruz. Arkasından neler yapılabilir?Yine bu çalışmalarımız sonucu gittiğimiz yerlerde sizin gibi gençlerle buluşuyoruz onlara sorunları anlatıyoruz. Bu konuda siyasilere yüzde 100 güvenme; her şeyi onlara bırakma doğru mu değil mi diye tartışıyoruz. Siyaset bir meslektir. Her siyasinin amacı bir daha seçilmektir.Amerika Birleşik Devletlerinde bir seçim oldu. Nasıl bir rekabet oldu görüyorsunuz. Bizim seçimlerimizde görüyoruz: Herkes seçilmek, kendi partisinde aday olmak için bir mücadele veriyor. Daha sonrasında yeniden seçilmek için de bir mücadele var. Bu anlaşılabilir. Bu kişilerin tekrar seçilmesi için çaba harcaması ve önceliklerinin bu olması bu da anlaşılabilir. Ama bizim eleştirel düşünme ve denetleme hakkımızı korumamamız lazım. Siyasetin neler yaptığını ve ufkunun nereye kadar gittiğini izlememiz lazım. Bizim daha da önemlisi siyasete çözümler sunmamız lazım.Mesela biz çevreciler dünyanın birçok yerinde sürdürülebilir enerji kaynakları ve yaşam biçimleri için alternatif çözümler üretmek için çalışıyoruz. Mesela ormanlarımızı, doğal kaynaklarımızı nasıl sürdürebiliriz?Fosil yakıtlara yatırım yapmaktan vazgeçip;  güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi gibi alternatifler sunulması, yenilenebilir ve bize zararı olmayan enerjilere yatırım yapılması konularında ne yapılabilir, bunlar üzerinde düşünüyoruz. Fosil yakıtlar geçmişe ait bir alternatifti; bize ve doğal kaynaklar için maliyeti açı ve net. Delişmiş demokrasiler bunu terk ediyor. Biz geleceğe odaklamalı; sürdürülebilir kaynaklara yatırım yapmalıyız.Çevreciler olarak biz bu konularda fikir alışverişi yapıyoruz. Bunu uygulayanlar var uygulamayanlar var. Mesela Hollanda Hükümeti fosil yakıtları gittikçe azaltacağını taahhüt etti. 2015 yılında bütün ülkeler Paris’te 189 ülke Paris İklim Şartına imza attılar. Amerika başta olmak üzere Hindistan ve Çin gibi bazı ülkeler imzasını geri çekti. ‘Neye mal olursa olsun; biz kalkınmak için fosil yakıtlar kullanmaya devam edeceğiz’ dediler.Hollanda’da ilginç bir şey oldu. Hollanda’da sizin gibi gençler bir kampanya başlattılar. Sekiz yüzü aşkın imza toplayarak anayasa mahkemesine başvurdular; “Fosil yakıtlarla ilgi bir tedbir alınmıyor, bizim geleceğimiz tehlike altında. Bu bir insan hakkıdır. Bugün ve gelecekte sağlıklı bir çevrede yaşamak insan hakkıdır” dediler. Bu talebi değerlendiren Anayasa Mahkemesi hükümete alternatif yenilenebilir projelerde kullanılmak üzere 3,5 milyar Avro yatırım yapma cezası verdi.Şimdi böyle olunca bilim adamları bu konuyla ilgi yeni projeler geliştirecekler. Çevreciler olarak yaptığımız şey böyle ortak bir bilinç oluşturmak. Bunu belirli bir noktaya kadar yaptık. Müslüman çevreciler olarak bunu belirli bir noktaya kadar yaptık; ancak daha yapacak çok işimiz var. Örneğin Müslüman Çevreciler Uluslararası İslam Çevre Etiği Platformu’nu Üsküdar Üniversitesi’nde kurmayı teklif ettiler. Bunu kurma çalışmalarımız devam ediyor. Bunu yaptığımız gün Üsküdar Üniversitesi bütün dünyada Müslümanların çevre etiği konusundaki çalışmalarının merkezi konumuna gelecek. Bunun kuruluş çalışmalarını hazırlıyorum.Soru: Felsefe bilimi ile ilgili Türkiye’de ve dünyada ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz? Bu çalışmaların haricinde yürüttüğünüz bir çalışma var mı?Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Üsküdar Üniversitesi olarak yaptığımız en güzel şeylerden bir tanesi eleştirel düşünce dersini vermemiz. Üniversitemizde yalnız felsefe bölümü öğrencilerinin değil, diğer bölüm öğrencilerinin bu dersi alması. “Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez” diyor Sokrates. Felsefenin babası olarak kabul edilen bir filozofun bu tespiti önemli. Biz bu ruhla felsefenin anlaşılabilmesi için çalışmalar yapan mütevazı bir bölümüz.Arkadaşlarımın ulusal ve uluslararası dergilerde yayınlanan makaleleri var. Farklı görüşlerimizi, felsefe anlayışlarımızı zenginlik kabul ederek; çoğulcu bir ortamda öğrencilerimizle birlikte çalışıyoruz. Diğer bölümlere de servis dersleri veriyoruz.Bir de 2014 yılında kurulan Üsküdar Üniversitesi Türk Dünyası Felsefe Araştırmaları Merkezimiz var. Burada yaptığımız etkinlikler var. Bunlardan birini Sosyoloji Bölümü ile birlikte Eylül ayı içerisinde yaptık. Türk Dünyası Felsefecileri Paneli gerçekleştirdik. İkincisi ise Özbekistan Bilimler Akademisi ve Kazakistan Bilgi Üniversitesi ve Bilimler Akademisi iş birliğiyle 23-24 Ekim tarihlerinde yapılan uluslararası bir sempozyumdu.Soru: Türk Dünyası Felsefe Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezinden biraz bahseder misiniz?Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Türk Dünyası Felsefe Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi kurulduğu 26 Ekim 2014 tarihinden bu yana çalışmalarına devam ediyor. Üsküdar Üniversitesi’nin kurulduğu ilk yıllarda kurulan merkezin temel amaçları, “Felsefe, bilim ve eğitim alanlarında araştırma ve uygulama yapmak, Türk Dünyası ve kültür coğrafyasında bulunan üniversiteler, araştırma ve uygulama merkezleri, sivil toplum kuruluşları, kamu ve özel kurumları tarafından sözü edilen alanlarda yapılacak olan araştırma ve uygulamaları desteklemek ve koordinasyonu sağlamak.” Bu çerçevede şu ana kadar birçok çalışma yapıldı.Son olarak öğretim üyemiz ve TÜBA Onursal Üyesi Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç hocayla Özbekistan Bilimler Akademisi ve Taşkent Milli Üniversitesi’nin 23-24 Ekim 2020 tarihlerinde düzenlediği “Sürdürülebilir Kalkınmanın Bir Koşulu ve Garantisi Olarak Küresel İş Birliği Sempozyumu”na katıldık. Sempozyumun amacı, 20. ve 21. yüzyılların dönüşü, dünyanın her yerinde meydana gelen derin sosyal değişimlerle karakterize edilir. Halkın bilincinde, insanlığın keskin bir gerileyici dönüm noktasında olduğu fikri, yalnızca sosyal felaketlerle değil, aynı zamanda yaklaşan bir çevresel felaket, kaynakların tükenmesi, uyuşturucu bağımlılığı ile ifade edilen küresel krizin de kanıtladığı gibi giderek daha fazla onaylanıyor.İnsanın ahlaki değerlere yabancılaşmasında olduğu gibi, ailenin ve bireyin yozlaşma eğilimleri, insanlığı kişiliğin yok edilmesine yaklaştırmıştır. Bu da bizleri birlikte düşünmeye ve çözüm yolları aramaya sevk etmektedir. Sempozyuma “Sürdürülebilir Kalkınma için Eğitimin Rolü” tebliği ile katıldım. Böylece Üsküdar Üniversitesi Türk Dünyası Felsefe Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi olarak öneli bir toplantıya katkı yapmış olduk.Soru: Son soru olarak dünya çapında sizi etkileyen, bir hikâyenizi ya da yaşanmışlığınızı bizimle paylaşmak ister misiniz? Bir Finlandiya örneğiniz var.Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Şimdi anılar çok gerçekten. Biraz önce Güney Afrika’da yaşadığın bir anımı paylaşmıştım. Bir diğer ise Finlandiya’ya iki yıllığına misafir öğretim üyesi olarak gittiğimde karşılaştığım misafirperverlikti. Büyük bir ilgi ve saygıyla karşılaştım. Bunun nedenini sorduğumda “Siz Türkiye’ye çevre konusunda araştırıma yapmak için gelen bir öğrencimize çok yardımcı olmuştunuz. Sizi bize anlattı” dedi.Ben öncelikle bir yanlış anlaşılma olduğunu düşündüm. Hiç bir şey hatırlamıyordum. Daha sonra benim adıma bir yemek verdiklerinde yardımcı olduğum hanımı da davet etmişler. (şimdilerde Helsinki Üniversitesi’nde öğretim üyesi). Biz 2,5 saatlik mesafede bir şehirdeydik. Yemekten önce bu akademisyen arkadaşa sordum. “Bir yanlışlık olmasın; doğrusu ben sizi hatırlamıyorum. Galiba yaşlanıyorum. Bana söylenenler doğru mu?”“Evet” doğru dedi.“Siz Gaziantep’te rektörken İstanbul’a bir araştırma için geldim. Müslümanların çevreye bakış açısını çalışıyordum. Sizi aradığımda “ister Gaziantep’e gelin sorularınızı cevaplayayım, ister önümüzdeki hafta İstanbul’da bir toplantım var orada cevaplayayım” dediniz.  İstanbul’a geldiğinizde toplantının olduğu otele beni davet ettiniz; sorularımı cevapladınız ve başka kimlerle konuşmama gerekli diye bana öneriler verdiniz. Ben bunu hiçbir zaman unutmuyorum.”Hâlbuki ben vazifem olarak ona yardımcı olmuştum. Böyle yaptığımız güzellikler bir yerde karşımıza çıkınca insan mutlu oluyor. Bunun gibi birçok anılarım var, karşılaştığım olaylar var. Bir de çevreyle ilgili küresel ısınmayla ilgili, bunu kendinize dert edindiğinizde ortak kaderimizin olduğunu fark ediyorsunuz. Yani bizler için güneş tek, atmosfer tek. Temiz havanın ve denizlerin sağlıklı olması lazım. Oksijen olmazsa ya da su olmazsa hiçbirimizin yaşayamaması söz konusu. Ben su kıtlığının olduğu yerlere gittim. Tuvaletlere gidemiyorsun; ellerinizi yıkayamıyorsun; pis kokudan geçilmiyor. Su kıtlığının olduğu yerler de var. Ama bizim insanlarımız suyun değerini bilmiyorlar.Kısaca söylemek gerekirse: Hepimiz dünya denilen aynı gemideyiz. Bu geminin başına bir şey gelirse hepimiz batarız. Titanik filmi gibi batarken bir yandan orkestra çalıyor bir yandan kaptan sorun yok diyor olabilir. Aslında orada çok önemli bir mesaj veriliyor:Hiçbir sorun yokmuş gibi hareket etmek hepimize zarar verir. COVİD-19 pandemisinden gerekli dersleri çıkarabilirsek; çevre konusunda daha somut adımlar atabiliriz.Soru: Sağ olun hocam teşekkür ederiz.Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Ben teşekkür ederim.

30 KAS 2020

Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç: “Felsefenin Ortamı Kültürdür”

 Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?1952 yılında Erzurum’un Şenkaya ilçesinde doğdum. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden 1974 yılında mezun oldum. Milli Eğitim Bakanlığı bursu kazanarak Amerika’ya doktora için gittim. Wisconsin Üniversitesi’nde (Milwaukee) Yüksek Lisans eğitimimi Eskiçağ Yunan Felsefesi üzerine 1978’de tamamladım. Chicago Üniversitesi’nde 1983 yılında Sadra ve Heidegger ontolojilerinin karşılaştırması üzerine yazdığım bir tezle doktora yaptım.Yurda döndükten sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak ders vermeye başladım. 1988 yılında doçent, 1994 yılında ise profesör oldum. Kısa bir süre Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nde görev yaptıktan sonra Malezya’da Uluslararası İslam Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsünde 1994–1999 yılları arası ders verdim.1999 yılından itibaren Fatih Üniversitesi’nde Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanlığı ve 2006-2010 yılları arasında Rektör Yardımcılığı görevlerinde bulundum. Ekim 2010 tarihinden itibaren Yıldız Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olarak göreve başladım ve aynı zamanda Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü yaptıktan sonra 2015 yılında emekli oldum.Bu tarihten itibaren çeşitli üniversitelerde ve Üsküdar Üniversitesi’nde ders vererek ilmi çalışmalarını yürütmekteyim. Bilimsel dergilerde yayınlamış 200’den fazla İngilizce ve Türkçe makale ve ilmi toplantılarda sunularak yayınlanan bildirilerim bulunmaktadır. İnsan Yayınları tarafından 8. Baskısı yapılan Bilgi Felsefesi kitabımın yanı sıra altı yayınlanmış kitabım bulunmaktadır.Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde başlayan lisans eğitiminizi yüksek lisans ve doktorada felsefe tarihi ile tamamladığınızı biliyoruz. Bu alana yönelmenizin sebebi neydi?Lise yıllarımdan itibaren soyut bilimlere karşı ilgi duyuyordum. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde aradıklarımı buldum. Benim İlahiyata devam ettiğim yıllarda Türkiye'nin en iyi felsefe Hocaları derslerimize geliyorlardı ve o zamanlar 3. sınıfta felsefe tarihi bölümü vardı, ben bu bölümü tercih ederek çalışmalarıma devam ettim. Hocalarımdan merhum Hamdi Ragıp Atademir, Hilmi Ziya Ülken, ve Necati Öner beni çok etkilediler. Felsefe anlatmaları çok çekici idi ve en soyut kavramların anlaşılmasını kolayca aktarabiliyorlardı. Bu şekilde felsefeye ilgim daha çok arttı. Millî Eğitim Bakanlığı da bize felsefe tarihinde yurt dışı doktora bursu verince imtihanlara girip bunun için hak kazandım ve Amerika'da Chicago Üniversitesinde doktoramı tamamlayarak. Orta Doğu Teknik Üniversitesine atanmam ile orada göreve başladım.Bilimsel anlamda yazmış olduğunuz, uluslararası hakemli dergilerde yayınlanan pek çok makale, kitap, bildiri bulunuyor. Bu çalışmalarınızı bizimle paylaşabilir misiniz? Yayınlanmış olan kitaplarım şunlardır:Bilgi Felsefesi: İslam Bağlamında Bilgiden Bilimden Sistem Felsefesine (İstanbul: İnsan Yayınları, 1992, 8. baskı 2020).Being and Existence in Sadra and Heidegger: A Comparative Ontology (Kuala Lumpur: International Institute of Islamic Thought and Civilization, 1993). Farsçaya çevrildi.Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslamileştirilmesi (İstanbul: Nesil Yayınları, 1998);Scientific Thought and its Burdens (Istanbul: Fatih University Publications, 2000).İslam Medeniyetinde Bilgi ve Bilim (İstanbul: İSAM, 2006). Bu eser Boşnakça, Bulgarca ve Arnavutça’ya çevrildi.Islamic Scientific Tradition in History (Kuala Lumpur: IKIM, 2014). Bu kitap Malezya’da 2014 yılında yılın bilim kitabı ödülünü aldı.Islamic Thought and Education in the Ottoman Period (Saarbrücken: LAP LAMBERT Academic Publishing, 2017).Bu kitaplarda ele alınan konular umumiyetle bilgi, bilgi yeteneklerimiz ve bilgi sistemimiz yanında bilim felsefesi üzerine yoğunlaşmaktadır. Islamic Scientific Tradition in History isimli kitabım yıllar süren çalışmalarımdan sonra geliştirmiş olduğum bilimsel süreç teorisinin İslam bilim tarihine uygulamasıdır. İslam'ın doğduğu yıllardan başlayarak 20. yüzyıla kadar olan gelişmelerde İslam medeniyetinde bilimsel sürecin nasıl doğduğu ve geliştiği işlenmektedir. Bunun için bilim epistemolojisi yanında yine geliştirdiği tarihsel epistemoloji yaklaşımları kullanılarak kuş bakışı ile İslam bilim tarihi yazılmıştır. Tarihte olan bu gelişmelerden hareketle gelecekte İslam bilim geleneğinin yönünün ne olması gerektiği hususu da bu eserin takibi niteliğinde adeta 2. cildi olarak basılacak olan kısmı üzerinde halen çalışmaktayım.Felsefe alanında yaptığınız çalışmalardan bahsedebilir misiniz?Bilimsel gelenek uzun süre yapılan bilimsel çabalarla oluşan bir birikimdir. Rastgele bir bilgi kümesi olmadığından bu birikimin, önemli bir takım epistemolojik özellikleri vardır. Bunlardan en önemlisi, böyle bir geleneğin bilimsel süreçle doğmasıdır. Bilimsel süreç belli bir medeniyet içerisinde o medeniyetin hâkim dünya görüşünü yansıtarak gelişir ve belli noktalarda bilimlerin doğmasına ve bu bilimlerdeki faaliyetler de bilimsel geleneğin doğmasına yol açar. İslam medeniyetinde de durum böyledir; önce bu medeniyetin hâkim dünya görüşü kavramsal ve yapısal açıdan güçlenmiş, böylece bilimsel faaliyetleri destekleyecek zihinsel zemini oluşturmuştur. Bu zemin üzerinde önce kelam veya felsefe, tefsir, tarih, hadis, dilbilim ve hukuk gibi bilimler doğmuş sonra fizik, kimya, matematik, astronomi ve tıp gibi diğer bilimler gelişmiştir. Bu birikim ise 400 yıl gibi bir süreçten sonra yaklaşık 5.H./11.M. yüzyılda İslam’da bilimsel geleneğin doğmasına yol açmıştır. Çalışmalarım bu sürecin epistemolojik açıdan nasıl işlediğini ele almaya çalışmıştır.Ayrıca Bilgi Felsefesi olarak, "İslam Bağlamında Bilgiden, Bilimden Sistem Felsefesine" ana hatlarıyla belirtildiği üzere felsefi bir yolculuk yapmaktayım. İlk ilmi seyahatim, bilgi kavramını genel anlamda tanıtma ve ardından bunu İslami bağlama uygulama girişimidir. İslam medeniyetinde, özellikle bu medeniyetin ana kaynaklarında bilginin umumi olarak algılanma biçimi ve algılanma biçimi; Kuran ve hadisler açısından incelenmektedir. Üçüncü olarak, önceki tartışmalarda geliştirilen görüşlerin Kur'an'da ele alınan bir konuya uygulanmasıdır: "Allah'ın varlığı".Kuran'ın verdiği delilleri üç aşamada geliştirdiği ileri sürülebilir: Birincisi, kişinin uyarıldığı ve önyargılarını gidermeye hazırlandığı öznel adımdır. Bu bağlamda bireye duygusal bir durumla hitap edilir, böylece o fikre hazırlanabilir. İkincisi, evrendeki Allah'ın "ayetlerine" işaret eden nesnel adım olarak adlandırılır. Bu adımda felsefede tasarım ve mükemmellik delili olarak bilinen Allah'ın varlığı için kullanılan ispatlar tanıtılır. Birey hazırsa, burada “nesnel olarak öznel” adım olarak tanımlanan üçüncü adıma geçilir. Burada Kur'an, aynı anda hem öznel hem de nesnel bir ruh hali veren takva kavramını ortaya koymaktadır. Devam eden fikri ve felsefi seyahatim bilim ve felsefe fikrini İslami perspektiften tanıtır ve böyle bir bakış açısının nasıl mümkün olduğunu göstermeye çalışır. Nihayet ulaştığım bir sonraki aşama, önceki tartışmalara dayanan bir bilgi teorisinin ana hatlarını oluşturmaktadır. Altıncı ve son adımda, bilgi kavramına dayanan İslami dünya görüşünün ana hatları çiziliyor. Aslında böyle bir dünya görüşü ancak bu kavram (yani "ilim" kavramı) temelinde mümkündür. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in doktriner terimiyle ifade edilen bu kavram üzerine İslam medeniyetinin doğduğu rahatlıkla söylenebilir.Felsefe bilimi ile ilgili Türkiye ve dünyada ne gibi çalışmalar yürütüyorsunuz?İngilizce olarak yayınlanan doktora tezimde Sadra ile Heidegger’in varlık kavramlarını karşılaştırdım. Eser,  Giriş ve Sonuç Bölümü dışında dört bölümden oluşmaktadır. Giriş Bölümü’nde her iki filozof hakkında genel bilgiler verilmekte ve konunun genel bir tanıtımı yapılmaktadır. Varlık konusunda neden Heidegger’le Sadra’nın seçildiği, konusu açıklanmaktadır. Buna göre, Heidegger, Çağdaş Varoluşçular arasında felsefi açıdan bir ontoloji geliştirmek isteyen tek filozoftur. Sadra ise, İslam felsefesinde bunu yapmayı amaçlamıştır. Bu bakımdan ikisinin karşılaştırılması ilginç olacaktır. Ancak bu karşılaştırmada bir sorun vardır;  her iki filozof da farklı geleneklere sahip olduklarından, karşılaştırmada nasıl bir yöntem izlenmelidir ki, benzerliklerin görünüşte bir benzerlik olup olmadığı ortaya konabilsin.Birinci Bölüm’de bu yöntem, “paralel yorum yöntemi” olarak tanımlanmakta ve ayrıntıları geliştirilmektedir. Paralel yorum yöntemine (interpretative method of parallelism) göre, farklı geleneklerden hareket eden iki filozofun benzer görüşleri, aynı amaç ve anlamı gütmeyebilir. Bu durumda her iki filozofun görüşüne benzer değil, paralel demeliyiz. Bu kurama göre, paralel görüşler, aynı amaç ve konuma oturtulamayan benzer görüşlerdir. Bundan sonraki bölümlerde Sadra ve Heidegger’in benzer ve paralel görüşleri sergilenmektedir.“The Problematic of Being” başlıklı İkinci Bölüm’de Heidegger ve Sadra’nın varlık kavramı incelenmektedir. Bu arada varlık-öz, varlık tanımı, varoluş, varlık modları, Heidegger’in fenomenolojik yöntemi, Sadra’nın metafizik yöntemi ve varoluş kavramı gibi birçok soruna her iki filozofun getirdiği çözümler incelenmiştir.  Paralel yorum yöntemi ilk olarak bu bölümde uygulanmış ve aradaki benzerlikler-paralellikler ortaya konmuştur. Özetle benzer yönler, varlığın tanımlanamaması, varlığın özden öncel olması ve varlığın modlarının bulunması gibi konular olarak belirlenmektedir. Paralel konular ise, varlığın temel boyutunun insan olması olarak belirlenmektedir.Bunun sebebinin, Heidegger’in varlıkta varoluş (özellikle insan varoluşu-Dasein) boyutu aramasından, Sadra’da ise, varlığı kozmoloji kurma yönünde yorumlamasından kaynaklandığı şeklinde açıklanmıştır. Böylece, Heidegger’in varlık öğretisi, “antropomorfik”; Sadra’nın ki ise,  “kozmolojik” olarak nitelendirilmiştir.Üçüncü Bölüm’de Varlığın modlarına göre, nasıl bir hareket içinde bulunabileceği araştırılmaktadır. Böylece, hem Sadra’da hem Heidegger’de varlığın, bir faaliyet olarak anlaşıldığı önemli bir benzerlik olarak saptanmıştır. Varlığın, faaliyet olarak anlaşılması, felsefe tarihinde önemli yeni bir gelişme olduğundan, bu anlayış, faaliyet içerikli varlık anlayışı olarak adlandırılmıştır. Varlığın, modlarına ilişkin hareketi Sadra’da kozmolojik bir hiyerarşi doğurduğu halde; Heidegger’de insanın varoluş düzeyini sergiler. Her iki filozofun paralel bir yönü de varlıkta üç mod saptamalarıdır: Bunlar Sadra’da, 1. kuvve, 2. çokluk, 3. birlik (tevhid) modlarıdır; Heidegger’de ise, 1. benlik (self), 2. varoluş (actuality), ve 3. imkan modlarıdır. Bu konular içerisinde yine önemli bir paralellik arzeden her iki filozofun zaman ve gerçeklik kuramları incelenmiştir.Dördüncü bölümde tamamen ayrıldıkları yönü inceledi“The Existential Characterizaton” olarak adlandırılan Dördüncü Bölüm’de her iki filozofun tamamen ayrıldıkları yön incelenmiştir. Bu yön Heidegger’de “hermeneutic of being”, Sadra’da “teşkik el-vücud” olarak belirlenmiştir. Teşkik, varlığın belirsizlik ilkesine sahip olduğunu ifade ettiğinden, bu belirsizliğinden dolayı, varlığın her türlü varoluş düzeyinde tezahür edebileceğini dile getirmektedir. Hermeneutic ise, varlığın devamlı insan varoluşu içerisinde yorumlanması gerektiğini ifade etmektedir. İşte bu yüzden Heidegger’in varlık öğretisi, “antropomorfik”; Sadra’nın ki ise, “kozmolojik” olarak nitelendirilmiştir. Bu açıklamalar çerçevesinde, Heidegger’in Sadra’dan ayrıldığı yönler olarak yorum kuramı, hakikat ve varoluş anlayışı, zamansallık ve tarih anlayışı gibi onun varlık öğretisini ilgilendiren konular açıklığa kavuşturulmaya çalışılmıştır. Diğer taraftan Sadra’nın Heidegger’den ayrıldığı yönler olarak da teşkik el-vücud, varoluşsal hareket, Tanrı’ya ulaşma ve sezgisel yöntem gibi onun da varlık öğretisini yakından ilgilendiren konular başarı ile yorumlanmış ve açıklığa kavuşturulmuştur.Son olarak da Sonuç Bölümü’nde Sadra ve Heidegger’in ayrıldıkları konular, benzer ve paralellik arz eden görüşleri, yedi başlık altında özetlenmiştir: 1. Varlık sorununu ön plana çıkarma; 2. Heidegger’in ontolojik ayırımı, Sadra’nın kozmolojik veya ontolojik yöntemi; 3. Ontoloji, antropoloji ayırımı; 4. Varlıksal hakikat ve yapısal varlık anlayışları; 5. Varlık, bilgi ve hakikat; 6. Varlık ve öz; 7. Varoluşsal hareket.İslami bilim mümkün müdür? Diğer çalışmalarımda günümüzde tartışılan ve bilim felsefesini de yakından ilgilendiren bir konu yani İslâmî bilim mümkün müdür sorusu ele alınmıştır. ”İslâmîlik” (Islamicity) kavramınını ele alarak bu kavram, dünya görüşü anlayışı içerisinde tanımlanmıştır.İngilizce olan şu makalemde ise "The Doctrine of Contradiction in the Hegelian Dialectic" İnsan Bilimleri Dergisi  (Journal of Human Sciences), O.D.T.Ü., 2 (1985), çelişki kavramının, Hegel Dialektiğinde önemli bir yer tuttuğu ileri sürülen bu makalede çelişki ilkesi değişik bir açıdan incelenmekte ve Hegel’e bazı önemli eleştiriler getirilmektedir. Hegel’in, idealism, ayrılık-içinde-benzerlik gibi diğer bazı önemli doktrinlerinin çelişki ilkesi üzerine kurulduğu ileri sürülerek bu konular da ele alınmakta ve yorumlanmaya çalışılmaktadır. Bunlara ek olarak Popper gibi bazı önemli Hegel eleştirmenlerinin görüşleri de incelenmektedir. Sonuçta çelişki ilkesi, özgün eleştirilerle reddedilmektedir. Böylece Hegel Dialektiğinin de çökmüş olacağı savunulmaktadır.Bunlara ilaveten Nasiruddin Tusi’nin varlık doktrinini inceleyen çalışmamda, önce Aristoteles, İbn Sina ve Farabi gibi Tusi’den önceki bazı önemli filozofların görüşleri özetlenmektedir. Sonra, varlığın tanımlanmazlığı, varlığın ilkeleri ve varlık-mahiyet ilişkileri gibi önemli sorunlar çerçevesinde Tusi’nin varlık nazariyesi başarılı bir şekilde sergilenmiştir. Bundan da Tusi’nin kendinden önceki filozoflara dayandığı anlaşılmaktadır.Yine bir makalemde "Sadreddin Şirazî'nin Hareket Nazariyesi" incelenmiştir. Cevherin değişmeyeceği fikri, Aristo’dan beri felsefede âdeta soruşturmadan kabul edilen genel bir hakikat olarak kabul edilmekte idi. Bu fikir, her türlü değişimde, değişmeyen bir şeyin var olması gerektiği varsayımına dayanmaktadır. Aksi halde her şey değişirse, hiçbir şey kendi benliğini koruyamaz. Sadra, ilk defa cevherin değişkenliğini savunan filozoftur. Hatta ona göre, değişimi bizzat cevher üstlendiği için değişme vardır. Bu görüşünü savunabilmek için Sadra, teşkîk el-vücûd  adlı kuramını geliştirmektedir. Buna göre, varlık teşkîk özelliğine sahiptir. Bu yüzden her türlü değişim ve harekette varlık, her çelişik özelliği yüklenebilir. Sadra’ya göre, yine varlığın, azalıp-çoğalabilir olduğunu bir şekilde ortaya konmaktadır. Bundan sonra Sadra’nın, cevherde hareket olarak da adlandırılan hareket anlayışı özgün bir yorumla işlenmiştir. "Varoluş Teorileri" adlı bir çalışmamda, ontoloji tarihini tahlil ederek bazı ontolojik sorunların öncelliğini savunmaktadır. Ancak ‘niçin’ sorusunun, ‘ne’ sorusundan daha önemli ve böylece daha öncel olduğu konusunda yazar, önemli ipuçları sunmaktadır: ‘Niçin’ sorusu, Heidegger’in “niçin hiçlik değil de varlık?” sorusu ile ifade edilmektedir. ‘Ne’ sorusu ise, “neler vardır?” sorusu ile dile getirilmiştir. Ontoloji tarihini sürekli meşgul eden bu iki soru, filozofları uzun süre uğraştırmıştır. Birçok filozof bu iki sorudan hangisinin daha öncel, hangisinin daha önemli olduğuna karar verememiştir. Bunun sebebi ise, her iki sorunun çok yakından birbirine bağlı olduğudur.İslami Bilim ve Felsefe anlayışını ele aldıÇalışmalarımın yoğunlaştığı diğer bir konu da "İslamî Bilim ve Felsefe Anlayışı" konusudur.İslam dünya görüşüne dayalı, bilim ve felsefe faaliyetlerini, “İslamî Bilim ve Felsefe Anlayışı”  olarak tanımlayan çalışmam, dört temel sorunun tartışılmasından oluşmaktadır; birincisi, genel olarak felsefe tarihinde felsefeden ne anlaşıldığı özetlenerek bu anlayışlar içerisinde yeni bir felsefe tanımı çıkarılıp çıkarılamayacağı araştırılmıştır. İkincisi, aynı inceleme bilim kavramı ile ilgili olarak yapılmıştır. Üçüncüsü ise, İslamîlikten ne anlaşıldığı işlenmiştir. İslamîliğin Kur’anîlik anlamına gelip gelmediği araştırılmıştır. Nihayet dördüncüsü, bu bilim, felsefe ve İslamîlik anlayışları çerçevesinde bilim ve felsefe kavramlarının, İslam dünya görüşüne uygulanması tartışılmıştır. Böylece İslam dünya görüşü çerçevesinde geliştirilebilen her bilim ve felsefe anlayışının, İslamî olarak tanımlanabileceği savunulmuştur.Kalkınma Felsefesi, kalkınmada öncelikli bir alanEle aldığım farklı bir konu ancak ülkemizin de can alıcı bir sorunu olan kalkınma felsefesidir. "Kalkınmada Öncelikli Bilgi: Kalkınma Felsefesi" olarak kalkınma sorununa felsefi bir çözüm aramakta, teknik bir soruna, felsefi açıdan tamamen kuramsal bir çözüm bulmaya çalışması açısından ilginç ve özgün bir araştırmadır. Bunun için konu ile ilgisi görülen kalkınma sosyolojisi ve ekonomik kalkınma kuramlarını da inceleyen bu makale; çağdaşlaşma ve bağımlılık kalkınma kuramlarını eleştirerek “toplumsal kalkınma kuramı” adını verdiği yeni bir kalkınma kuramını geliştirmeye çalışmıştır. Toplumsal kalkınma kuramı’na göre, gerçek kalkınma, insan unsuruna hak ettiği önemi vererek kalkınmayı ekonomik-teknolojik parametrelerle ölçmeye çalışmak değil de; toplumun ulaştığı medeniyet seviyesi ile belirlemeye çalışmaktır. Bu açıdan, gerçek kalkınma, teknoloji ve ekonomiye önem vermekle olmaz; aksine, toplumu medeniyete yönelten bilim, felsefe ve bunlar gibi diğer toplum ve insan bilimleri ile olur. Ancak bunu savunmak demek, ekonomi ve teknolojinin kalkınmadaki işlevlerini tamamen yok saymak demek değildir. Elbette ki ekonomi ve teknolojinin kalkınmada bir işlevi olabilir, fakat medeniyete yönelten bilim, felsefe ve bunlar gibi diğer toplum ve insan bilimlerinde yeterli ilerleme sağlanırsa zaten ekonomi ve teknolojide de kalkınma için gerekli ilerleme elde edilebilir. Fakat bunun tersi asla doğru olamaz; yani ekonomi ve teknoloji gibi medeniyete yöneltmeyen insan etkinliklerinde yeterli ilerleme sağlanırsa, medeniyete yönelten bilim, felsefe ve bunlar gibi diğer toplum ve insan bilimlerinde bir ilerleme olacağı da söz konusu olamaz. O halde makalenin ulaştığı sonuç şudur; teknoloji ve ekonomi için bilim, felsefe ve bunlar gibi diğer toplum ve insan bilimleri zorunlu ön şart iken tersi söz konusu olmadığından, medeniyet düzeyine ulaşmada ve sonuçta kalkınmada bilim, felsefe ve bunlar gibi diğer toplum ve insan bilimleri zorunlu ön şarttırlar.Müslüman düşünürlerin hayat ve eserlerini incelediBunların dışında belli düşünür ve filozoflar üzerine çalışmalarım olmuştur: Fazlur Rahman gibi önemli bir Müslüman düşünürün hayatı, eserleri ve görüşleri incelenmiş, yer yer felsefi açıdan değerlendirilmeler yapılmıştır. Kant ve Whitehead’in felsefe anlayışlarını karşılaştıran bu makale, “sistem bilimi” olarak tanımladığı felsefe anlayışının, Kant ile Whitehead’de de bulunduğunu başarılı bir şekilde ortaya koymuştur. Konuya, önce felsefe kavramının felsefe tarihinde geçirdiği anlam farklılıkları incelenerek girilmiştir.Böylece, felsefenin bu tarihsel gelişimi içerisinde kazandığı anlam, onun bir sistem bilimi olduğunu göstermektedir. Sistemden ne anlaşıldığını da ayrıntılı bir şekilde ortaya koyan bu çalışma, Kant ve Whitehead’in de sistem anlayışlarının bu yönde olduğunu bu filozoflardan yapılan uzun alıntılarla göstermiştir. Buna ek olarak, Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatı, düşüncesi ve eserleri üzerine ayrıntılı bir çalışmam bulunmaktadır. Bunun dışında önemli Müslüman düşünürlerden Ahmed Avni Konuk, Syed Muhammed Naquib al-Attas, Ebubekir Efendi (Güney Afrika) gibi düşünürler üzerine aynı şekilde çalışmalarım oldu.Günümüzün önemli meseleleri ile de felsefi açıdan ilgilendim. Örnek olarak şunları söyleyebilirim: "Yabancı Dille Öğretim: Felsefî Açıdan Bir Değerlendirme", Yabancı dille öğretimin, bir kültüre getireceği zararlar felsefe açısından tartışılmaktadır.“İslam Felsefesinde Varlık Öğretilerinin Öncüleri”, İslam felsefesinde Kindi, Farabî ve İbn Sina gibi önemli filozofların varlık öğretileri bu makalede incelenmektedir. “Kur'an Bağlamında Bir Felsefe Kavramı”, Felsefe kavramının tarihi içerisinde geçirdiği anlam farklılıkları incelenerek genel bir felsefe tanımına gidilmiş ve İslam felsefesi açısından bu tanım irdelenmiştir. “Transcendent Rationality, Ibn Rushd and Kant: A Critical Synthesis”, Kant ve İbn Rüşd felsefelerinde akılcılık sorunu karşılaştırmalı olarak tartışılmaktadır.“The Framework for a History of Islamic Philosophy”, İslam Felsefesi tarihinin hangi çerçevede ele alınması gerektiği tartışılmakta ve buna çözüm olarak da yeni bir çerçeve önerilmektedir."Bilim, Teknoloji, Kalkınma ve Felsefenin Toplumdaki Yeri" Bilim, teknoloji ve kalkınma gibi ülkemizin temel sorunları haline gelen bazı sosyal ve bilimsel olgular felsefi açıdan incelenmekte ve değerlendirilmektedir. Bunlara ilaveten konu, felsefi olarak değerlendirilmekte ve felsefenin, kuramsal bir bilim olmasına rağmen bu konularda katkısı olduğu savunulmaktadır. "Tefsir Usulünde Bütünlük Sorunu", İlk bakışta felsefi bir çalışma olarak görünmeyen bu araştırma, aslında Kur’an yorumlamasında takip edilecek yöntemi belirleme hususunda önemli bir felsefe araştırmasıdır. Bilindiği gibi günümüzde, yoruma yönelik çalışmalar epeyce gelişmiş bir durumdadır. Bu açıdan, buradaki bildiri, yorum (bir bakıma ‘tefsir’) felsefesi açısından önemli bir çalışma olarak karşımıza çıkmaktadır. "İbn Sina Felsefesi Açısından Din-Felsefe İlişkisi", İbn Sina felsefesinde din-felsefe ilişkisi incelenmekte ve bu filozofun görüşleri değerlendirilmektedir. Savunulan ana sav şudur: İbn Sina’nın, hem felsefe hem de din anlayışı birçok açıdan bugün için geçersiz bir anlayış durumuna gelmiştir. Bunun temel sebebi ise, adı geçen filozofun bilgi kuramıdır. Zira İbn Sina, hem din hem de felsefe anlayışını kendi bilgi kuramı üzerine kurmuştur. Onun bilgi kuramı ise artık geçerliğini yitirmiş bir kuramdır. Bu çerçevede İbn Sina’nın bilgi kuramı özetlenmekte ve neden geçersiz kalığı gösterilmeye çalışılmaktadır. Bundan çıkarılan sonuç ise, din-felsefe ilişkisinin daha geçerli bir temele oturtulabilmesi için artık İbn Sina’nın aşılması ve yeni felsefi kuramların geliştirilmesine ihtiyaç olduğudur."The Role of Philosophy in Islam: A Qur'anic Perspective" Kur’an açısından bir felsefe kavramının geliştirilip geliştirilemeyeceği incelenmektedir. Yazar, bunun mümkün olduğunu savunmuş ve bu yönde bazı önemli fikirler geliştirmiştir."İslam Felsefesinde Özgünlük Sorunu", İslam felsefesinde özgünlük mümkün mü, değil mi sorusunun tartışıldığı bu bildiride İslam felsefesinde özgünlüğün mümkün olduğu savunulmuştur.                        "Felsefe-Kültür İlişkisi", Felsefenin kültüre bir katkısı var mı, yok mu? Bu soruya bir cevap arayan bu bildiri, felsefenin kültüre katkısı olduğunu savunmuş ve bu katkıların neler olduğunu ortaya koymaya çalışmıştır. Ulaşılan sonuçlar yedi madde halinde sunulmuştur:1. Felsefenin ortamı kültürdür;2. Her kültüre has bir felsefe etkinliği vardır;3. Her felsefe oluştuğu ortamın izlerini taşır;4. Felsefe, yine de mahiyeti itibariyle evrensel bir insan etkinliğidir;5. Felsefe ile kültürün kesiştiği alan dildir;6. Felsefe ile kültürün ayrıldıkları alan mantıktır;7. Kültür ortamındaki dünya görüşünü sistemleştiren felsefedir.

30 KAS 2020

“Pandemi ve Yalnızlık” Her Yönüyle Ele Alınacak

Üsküdar Üniversitesi tarafından bu yıl ikinci kez düzenlenecek Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu, “Pandemi” başlığı altında gerçekleştirilecek. Pandemi sürecinin yalnızlığa etkileri her yönüyle ele alınacak.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Aileler ve Yalnızlık” konusunu ele alacakTüm dünyayı etkileyen pandeminin en büyük etkisinin yalnızlık olduğunu belirten Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sempozyumun ilk oturumunda “Aileler ve Yalnızlık” başlıklı sunumunu yapacak.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı,  “Korona Yalnızlığı”nı anlatacakÜsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı ve aynı zamanda Sempozyum Koordinatörü Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Korona Yalnızlığı”  başlıklı sunumuyla değerlendirmelerde bulunacak.Pandeminin psikolojik etkilerini anlatacaklarSempozyumun ilk oturumunda  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nden Doç. Dr. Gül Eryılmaz, “İlişkide Yalnızlık”; Doç. Dr. Emel Sarı Gökten, “Ergen Yalnızlığı ve K-Pop”; Uzman Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Pandeminin Ailede Yalnızlığa Etkisi”ve Uzman Psikolog Aslı B. Bhais, “Bağımlılık-Yalnızlık İlişkisi” başlıklı sunumlarıyla katılacak.Pandemi ve yalnızlık her yönüyle ele alınacakÜsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Yalnızlığın Politik Psikolojisi” ile ilgili bir konuşma yapacak. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Pandemide İleri Yaş Riskleri: Yalnızlık tercih mi? İstenmeyen sonuç mu?”; Üsküdar Üniversitesi’nden Dr. Mert Akcanbaş,  “Küresel Güvensizlik ve Yalnızlık” ve Psikolog İdil Arasan Doğan, “Yaşlılıkta Yalnızlık ve Sosyal Destek”  başlıklı sunumlarıyla önemli katkılarda bulunacak.Prof. Dr. Erol Göka: “Yalnızlık ve Özlem”Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatrist Prof. Dr. Erol Göka, “Yalnızlık ve Özlem” başlıklı konuşmasında yalnızlık ve özlem ilişkisini pandemi sürecini de ele alarak tartışacak.Prof. Dr. İbrahim Sirkeci, “Pandemi ve Göçmenin Yalnızlaşması”nı ele alacakLondra  Regent’s Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Sirkeci ise “Pandemi ve Göçmenin Yalnızlaşması” başlıklı sunumunda koronavirüs salgını nedeniyle sınırların kapandığı, ekonomilerin durma noktasına geldiği dönemini mülteci ve göçmenler açısından çok zorlu bir süreç olduğunun altını çizerek saptamalarda bulunacak.Prof. Dr. Gönül Bünyatzade: “Yalnızlık ve YaratıcılıkAzerbaycan Milli İlimler Akademisinden Prof. Dr. Gönül Bünyatzade “Yalnızlık ve Yaratıcılık”, Kanada Montréal Üniversitesi’nden akademisyen Dr. Floris Van Vugt ise “Senkronize Hareket Ederek Video Konferansında Kişilerarası Yakınlığı Teşvik Etme” başlıklı sunuşunda, yabancılaşmanın ve ayrışmanın arttığı günümüz dünyasında iletişim kurmanın, dinlemenin, anlamanın önemini ve bunun çevrimiçi bağlantılarda nasıl sağlanabileceğini tartışacak.Dr. Orhan Aras: “Avrupa’nın Pandemi ve Yalnızlıkla İmtihanı”Sempozyuma Almanya’dan katılan Yazar Dr. Orhan Aras da “Avrupa’nın Pandemi ve Yalnızlıkla İmtihanı” başlıklı konuşmasında yalnızlığın farklı algılanma biçimlerinden ve farklı görünümlerinden dem vurarak karşılaştırmalı bir tartışma yürütecek. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Akif Okur’un “Yalnızlığın Politik Ekonomisi ve Türk Evi: Salgından Nereye?” başlıklı sunumu ile katılacağı sempozyumda St. Petersburg Bekterev Tıp Merkezinden psikolog Dr. Olga Rubçova “Pandemi Döneminde Dünya: Kaygı Salgını ve Depresyon” başlıklı sunumunda karantina sürecinde insanlarda artan aşırı stress durumuna dikkat çekecek.Yalnızlık ve pandemi her yönüyle değerlendirilecekSempozyumda ayrıca gazeteci Özay Şendir, “Pandemi Yalnızlığı ve Medya”; fotoğrafçı, yönetmen ve senaryo yazarı Murathan Özbek ise “Pandemi, Sanat ve Yalnızlık” başlıklı konuşmasında yalnızlık-pandemi ilişkisini sanat penceresinden farklı bir boyutuyla ele alacak.Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi’nden Prof. Dr. Jyldyz Urmanbetova, “Sosyal Dışlanma ve Yaratıcılık Bağlamında Yalnızlık”; Dr. Baver Demircan, “Yalnızlık: Pandemi Bir Olanak Olabilir Mi?”; Rusya Devlet Başkanlığı Ulusal Ekonomi ve Kamu Yönetimi Akademisi’nden Doç. Dr. Kristina İvanenko, “Yeni Yalnızlık: Pandemi Sosyal İlişkileri Nasıl Değiştirdi?” Düzce Üniversitesi’nden Dr. Cihan Ertan ve Araştırma Görevlisi Özge Sarıalioğlu, “Sahne Kapandığında: COVİD-19 Pandemisi ve Sahne Sanatları Aktörlerinin Yalnızlık Deneyimleri” başlıklı sunumlarını yapacak.Sempozyumu takip etmek isteyenler, Üsküdar Üniversitesi Yalnızlık Sempozyumu sayfası üzerinden kayıt yaparak sempozyuma çevrimiçi olarak katılım sağlayabilecek.https://yalnizliksempozyumu.uskudar.edu.tr/ 

26 KAS 2020

“Akıl, Beyin, Kültür”de Bu Hafta Bireysellik-Toplumsallık Konuşulacak

 Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın, Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ve NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı ile birlikte hazırladığı, “Akıl, Beyin, Kültür” programı yoğun ilgiyle takip edilmeye devam ediyor.  Her bölümde birbirine zıt iki kavramın, farklı uzmanlık alanlarının görüşleriyle ele alındığı programın sekizinci bölümü, 29 Kasım Pazar günü saat 12:20’de TV 100 ekranında yayınlanacak.Sekizinci bölümde “bireysellik-toplumsallık” kavramları, Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ve Prof. Dr. Sultan Tarlacı tarafından psikiyatri, uluslararası ilişkiler, dünya siyaseti, nöroloji gibi pek çok alanı içeren açılardan değerlendirilecek.Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kütüphanesi’nde çekimi gerçekleştirilen programa Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sevda Asqarova’nın canlı piyano performansına her bölümde bir de farklı enstrüman eşlik ediyor. 

24 KAS 2020

Pandemi Kadınların Yükünü Artırdı…

Her yıl 25 Kasım ‘Kadına Yönelik Şiddete karşı Uluslararası Mücadele Günü’ olarak anılıyor.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, kadına yönelik uygulanan şiddetin nedenlerini ve önlenebilmesi için önerilerini paylaştı.Kadınlar pandemide daha fazla şiddetle karşılaştı Pandemi döneminde tüm insanlığın yeni bir mücadele dönemine girdiğini belirten Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, “Sağlığı kaybetme korkusu, belirsizlik, ekonomik kayıplar, stres ve tükenmişlik duyguları herkesin ortak sorunları oldu. Yapılan araştırmalar, kadınların bu süreçte daha fazla şiddete uğradığını, işini kaybetme riski ile daha çok karşı karşıya kaldıklarını ve ev içinde artan iş yükü dolayısıyla en kırılgan grupların başında geldiklerini gösteriyor. Özellikle karantina döneminde şiddet vakalarının ve buna bağlı olarak acil yardım hatlarına yapılan başvuru sayılarının arttığını biliyoruz” dedi.Kadına şiddet küresel bir sorun Kadına şiddetin küresel bir sorun olduğuna işaret eden Öztürk, “Maalesef, tüm dünyada kadın cinayetlerinin artış gösterdiği bir dönemi yaşıyoruz. Evde kal çağrısının çıkış noktası, kendimizi ve başkalarının sağlığını riske atmamaktır. Ancak evler en özel ve mahrem alan olarak, aile içi şiddetin de en fazla görüldüğü mekânlardır. Evde kal diyoruz ama o evlerde neler yaşandığını bilmiyoruz. Bu sebeple kadınların pek çok farklı açıdan pandemi sürecini kolay geçirmediğinin farkında olmak büyük bir önem taşıyor. Kadınlar bu süreçte fiziksel, psikolojik, dijital, ekonomik ya da sözlü olarak çok çeşitli olarak şiddete uğramakta” diye konuştu.Kadınların emekleri görülmüyor Psikolojik şiddetin en yaygın şiddet türlerinden biri olduğuna dikkat çeken Öztürk, “Kadınlar hangi eğitim, sosyo-ekonomik sınıf ya da yaş grubunda olursa olsun bu şiddete maruz kalıyorlar. Ev kadınlarının ev içi ücretsiz emeğinin görülmemesi ve yaptıklarının değersiz kabul edilmesi kadın açısından psikolojik ve ekonomik olarak yıpratıcı bir durumdur. Ayrıca pandemi sürecinde hem ev kadınlarının hem de evden çalışan kadınların iş yükleri fazlasıyla arttı. Özellikle çalışan kadınların mesailerinin devam ettiği saatlerde, evdeki sorumluluklarla ilgilenmek zorunda olması kadını gün içinde birden fazla vardiyaya mahkûm kılıyor” ifadelerini kullandı.Kadınlar pandemide daha çok iş kaybetti Kadınların bu süreçte, asıl iş yüklerine ek olarak okul çağındaki çocuklarının online dersleri, ev işleri, yemek yapmak varsa hasta ve yaşlı bakımıyla da ilgilenmek zorunda kaldıklarını belirten Öztürk, “Sabahın erken saatlerinde başlayan ve gece yatana kadar devam eden bir efordan söz etmek mümkün. Ayrıca dünya genelindeki çalışmalar, pandemide kadınların erkeklere göre daha fazla işlerini kaybettiklerini ve daha çok yoksullaştıklarını gösteriyor. Yani çalışan kadın, bu tehlikenin bilinci ile işine daha fazla sarılmak ve evde iş, yaşam dengesini de korumak zorunda kalıyor. Bu yük de kadınlar üzerinde psikolojik bir baskı yaratıp onları günden güne tüketiyor. Tüm dünyadaki sağlık çalışanlarının %70’ine yakınını kadınların oluşturduğunu da unutmamak gerekiyor. Pandeminin en yıpratıcı etkilerinin görüldüğü sağlık sektöründe resepsiyon görevlisinden, bakım kurumlarında çalışan görevlilere, hemşire, doktor ve eczacılara kadar bu sektörde çalışan kadınların da psikososyal desteğe ihtiyacı var” dedi.Toplumsal cinsiyet eşitliği daha çok önemsenmeli Cinsiyet rollerini yaşadığımız toplumun kültürel alışkanlıklarından öğrendiğimizi söyleyen Öztürk sözlerini şöyle sürdürdü:“Önce evde başlayan bu öğrenme süreci okul, sosyal çevremiz, iş yerimiz, medya ve devlete kadar geniş bir yapıda ilerler. Kadın ya da erkek olmakla ilgili bu roller, basmakalıplaşmış yargılardan beslenir ve bir süre sonra bu yargıları sorgulamadan kabul eder hale geliriz. Ev işleri ya da çocuk bakımı ile annenin daha fazla ilgilenmesi, toplumda daha fazla rastlanılan bir durumdur ve biz de bu tabloyu normalleştirmiş oluruz. Ancak pandemiyle birlikte kadının artan iş yükü ailede, iş hayatında ve sosyal hayatta bir tükenmişlik hissi yaratır. Aile bireyleri arasında iş bölümü yapılması, işverenlerin kadın çalışanların sorumluluklarının farkında olarak hareket etmesi ve genel olarak toplumda cinsiyet eşitliği kavramının daha fazla önemsenmesi bu aşamada ilk yapılabileceklerdir. Toplumun bu konuda hassasiyeti ve bilincini artırmak çok yönlü bir iş birliği gerektiriyor.”Çocukların ebeveynleri rol model alması önemli Eğitimin ailede başladığını ve çocukların ebeveynlerin davranışlarından etkilendiğini belirten Öztürk, “Çocuğun iş bölümü yapan ve birbirine destek olan bir anne babayı gözlemleyerek rol model alması önemli. Toplumsal cinsiyet eşitliği dersinin öğrencilere üniversite seviyesinden önce öğretilmesi gerekiyor. Ülkelerin ulusal eylem planlarına kadın şiddeti konusundaki hukuki uygulamaları eklemesi ve bu konuda sivil toplum kuruluşları, akademi, idari yönetimler ve bakanlıklarla ortak çalışmalar yapması çok önemlidir. Toplumda kadının yaşadığı zorlukları çözümleyebilmek ve cinsiyet eşitliğine katkı sağlamak için bir araya gelmek ve bir an önce harekete geçmek gerekiyor” dedi.

19 KAS 2020

2020-2021 Akademik Yıl Fi-jital Açılış Töreni Gerçekleştirildi

Üsküdar Üniversitesi 2020-2021 Akademik Yıl Fi-jital Açılış Töreni, pandemi önlemleri çerçevesinde çevrimiçi olarak gerçekleştirildi. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, açılış konuşmasında 2020 – 2021 Akademik Yıl açılış töreninin pandemi gölgesinde gerçekleştirildiğini belirterek pandeminin ciddi bir şekilde herkesi etkilediğini söyledi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “9 yılda çok önemli büyüme yaşadık”Üsküdar Üniversitesi’nin 22 bin öğrencileri olduğunu, vakıf üniversitesi olarak 9 senede ciddi ve hızlı bir büyüme yaşadıklarını ve altyapılarını genişlettiklerini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, üniversitelerin dört ayağı bulunduğunu hatırlattı.Birinci ayağın üniversite denildiğinde anlaşılan eğitim ayağı, ikinci ayağın AR-GE çalışmaları olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “AR-GE ile ilgili daha yeni bir yapılanma hayata geçirdik. AR-GE’ye yönelik politikalarla ilgili ayrı bir birim kurduk. TÜBİTAK’ın yeni açıkladığı üniversitelerin yetkinlik hacimleri ve kaliteleri ile ilgili grafikte nörobilim, psikiyatri ve psikoloji alanlarında ilk sırada yer aldık. Diğer alanlarda da yayın kalitesi, yaptığı projeler ve diğer akademik etkinlikler açısından TÜBİTAK’ın istatistikleri bizi sevindirdi. Tabii devam etmek gerekiyor, sürdürülebilirlik önemli. Bir üniversitenin üçüncü ayağı bilgiyi ürüne dönüştürmesi. Yaptığı bilgiyi ticarileştirmesi, sanayi ile iş birliği yapabilmesidir. Bir üniversite bunu yapamazsa, sadece bilgi üreten ama topluma faydalı olmayan bir üniversite olur. Bilimin geleceğine katkı sağlaması gerekiyor” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Sosyal projeleri hayata geçiriyoruz”Üniversitelerin bir diğer görevinin de toplumu bilgilendirmek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bununla ilgili sosyal projeler gerçekleştiriyoruz. TÜBİTAK sosyal projelerle ilgili daha çok bütçe ayırdı. Bu alanda çeşitli çalışmalarımız var.  Aileler Üniversitede, Gençler Üniversitede tarzında lise öğrencilerine ve ailelere üniversite ortamında eğitimlerle ilgili projelerimiz var. İstanbul Valiliği ile Aileler Üniversitede projesi için protokol imzaladık. 24 Kasım’da başlayacak projede birçok aileye dokunacağız” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Fi-jital Üniversite kavramını hayata geçirdik”Üsküdar Üniversitesi olarak hayatın her alanını etkileyen pandemi dönemine uyum sağlamayı başardıklarını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, fi-jital üniversite kavramını hayata geçirdiklerini belirterek “Yaz döneminde vizyon toplanımızı gerçekleştirdik. Pandemi bu şekilde devam ediyorken önümüzdeki yıl ne yapacağımızı değerlendirdik. Mezuniyet törenini yapamadık, Akademik Yıl Açılış Töreni zamanında da pandeminin artacağını öngörüyorduk ve öyle oldu. Bunun üzerine toplantıda yüz yüze ile dijital eğitimi birleştirmeye yönelik ‘Fi-jital’ Üniversite kavramını hayata geçirmeyi kararlaştırdık. Sağlık alanındayız biz ve bu alanda uygulama önemli. Uygulamadan kopmamak gerekiyordu. Uygulamadan kopmamak için de gelebilecek öğrencileri yüz yüze seyreltilmiş şekilde, gelemeyecek öğrencileri de uzaktan hep canlı sınıf ortamında bulunmalarını sağlayarak akademik takvimi bozmadan eğitime bu şekilde başladık. Bu haftaya kadar ilerleyebildik ama bu hafta pandemi uçuşa geçti. Uçuşa geçtiği için de biz yeniden değerlendirme yapıyoruz. Bazı zorunlu olanlar dışında canlı sınıf şeklinde dijitale daha çok ağırlık vermek gibi bir planımız var” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Uzaktan öğretim olur ama uzaktan eğitim olmaz”Üsküdar Üniversitesi akademisyenlerinin bu süreçte büyük fedakarlıkları olduğunu kaydeden Tarhan, “Pandeminin zorluklarına karşı öğrenci danışmanlığı konusunda, sınıf yönetimleri ile kazasız ve belasız bir şekilde atlatabilmemizde çok faydaları oldu. Yaptığımız Fi-jital manifestoyu da tekrar okumamızda fayda var. Orada ‘Uzaktan öğretim olur ama uzaktan eğitim olmaz’ dedik. Bunu vurguladık. Eğitim usta – çırak işidir. Hoca ile öğrencinin usta – çırak ilişkisi var. Biz sadece bilim öğretmiyoruz aynı zamanda sanat da öğretiyoruz. Sanatta da usta – çırak ilişkisi önemli. Bu ilişkinin olması için de yüz yüze olma zorunluluğu var. Olamadığı zamanlarda telafi edeceğiz. Öğrencilerimizin en iyi eğitimi alması için öğrencinin yüksek yararını hedef ediniyoruz. Eğitim politikalarında karar verirken birçok konuda bizim için öğrencinin yüksek yararı stratejik bir ölçüttür. Buna göre hareket ediyoruz. Pandemi döneminde de buna önem verdik, umuyoruz ki bu sıkıntılı günler geçecek” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Pandeminin psikolojik boyutu ihmal edilmemeli”Pandemi sürecinin psikolojik boyutunun mutlaka ele alınması gerektiğini vurguluyan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Pandeminin bütün dünyada yaptığı ikinci alevlenmesiyle ilgili görüşleri Levent Hocamızdan alacağız ama işin psikolojik boyutunun da önemli olduğunu hatta Dünya Sağlık Örgütü’nün psikiyatrik hastalık pandemisinden söz eden bir açıklaması olduğunu okudum. Bu da işin diğer bir ciddi yönü. O halde pandemiye karşı duruş önemli. Çin’in pandeminden sonra bir üniversite ile hazırlanan raporunu okumuştum. O raporda ‘Biz pandemiyi sosyal izolasyon ile değil sosyal iş birliği ile çözdük’ diyordu. Sosyal iş birliği ile çözülen bir pandemi, toplumla sağlık çalışanlarının, pandemi epidemiyologlarının, halk sağlığı uzmanlarının ve enfeksiyon uzmanlarının bunu iyi yönetmesi gerekiyor. Yeter ki kurallara uyulabilsin” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan, gençlere tavsiyelerde bulunduGençlere tavsiyelerde de bulunan Tarhan, “İnsan doğarken bazı şeyleri seçemiyor. Anne ve babasını, kendi cinsiyetini, etnik coğrafyasını ve etnik kökenini seçemiyor. Ama koronayı da seçemiyor. Covid pandemisini biz hiçbirimiz seçemiyoruz. Bazı şeyleri seçebiliriz. Bir genç için neler var seçebileceği? Varlıklı olmayı seçemiyorsun ama çok çalışmayı seçebilirsin. Hayatta bazı şeyler vardır. Ahlaklı, adaletli, iyi, dürüst, çalışkan olmak gibi bütün bu insani özellikleri seçebiliriz. Bunları seçmemizin bize faydası ne olacak diye düşünürsek orta ve uzun vadede hep faydası olduğunu söyleyebilirim. Her zaman vurgulamaya çalıştığım bir kural var: Erdemli olmak mı karlıdır, çıkarcı olmak mı karlıdır? Kapitalist mantıkla ve o ahlakla düşünen kişiler hep çıkarcı olmanın karlı olduğunu söyler. Kısa vadede öyle görünür ama orta ve uzun vadede tarihte erdemli olanlar kazanmıştır. Gandi örneği gibi. Bu nedenle gençlere seçim yapma hakkını da sunmak zorundayız. Gençlik dönemi sadece kısa vadeli düşünülen, akıldan ve mantıktan çok hislerin hakim olduğu bir dönemdir. Hisleri ile hareket eden bir gence o hislerini artıran yönelimlere girilirse o genç yanlış yapmaya devam eder. O halde onun düşünen beynini de devreye sokacağız. Sadece hisseden beyniyle hareket eden bir gencin düşünen beynini de devreye sokmak bizim de sorumluluğumuzdadır” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Covid konusunda delikanlılık yapılmaz”Pandemiyle ilişkiyi fırtınayla olan ilişkiye benzeten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Yağmur ve fırtınayı kimse istemez. Dallar kırılır, sular basar, birçok zorluklar yaşanır. Biz fırtınaya karşı ilişkimizi doğru kurarsak, yani evimizi sağlam yaparsak, tedbirlerimizi alırsak ve güvenlikli bir ortam oluşturursak fırtına olduğu zaman tedbirimizi almış oluruz ve hayatımızdan vazgeçmeyiz, sokakta kalmamış oluruz. Aynı şekilde Covid’de de öyle. Gençlere özellikle söylüyorum: Covid konusunda delikanlılık yapılmaz. Fırtınaya karşı nasıl delikanlılık yapılmazsa bu Covid için de geçerli. Muhakkak önlemleri almak çok önemli. Bilimin söylediği temizlik, mesafe ve maske kuralı önemli. Amasyalı hekim Şerafettin Sabuncuoğlu, ‘Salgın olduğu zaman iyi ye, iyi uyu, uzaktan selam ver’ diyor. Şu anda sosyal mesafe dediğimizi hatta fiziksel mesafe olması gerekiyor, bunun aynısını söylemiş. İbn-i Sina da salgın olduğu zaman herkesin kaçtığını, kendilerinin de kaçması gerektiğini söyleyen yardımcısına sağlıkçı olduklarını ve kaçamayacaklarını söylemiş. Bunu düzeltmek vazifemiz diyerek alanda kalmış ve elini sirke ile yıkayarak hastaları görmüş. O zamandan bu yana 500 – 600 yıldır bir İbn-i Sina çıkaramadık, o da ayrı bir konu. Bu da bizim ders alacağımız bir örnek. Bilimin de doğruladığı temel kurallar değişmiyor. Gençlere bunu söylemek istiyorum” diye konuştu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Pandemi, stres yönetimini öğrenmek için bir fırsat”Pandemi döneminden çıkarılması gereken dersler olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Genç arkadaşlara son tavsiyem de şu: Pandemi dönemi bize birçok şeyi öğretiyor. Daha çok kendimizi tanımak için bir fırsat. Zorluklara karşı, stres altında soğukkanlı kalma becerimizi geliştirmek için bir fırsat. Stres yönetimini öğrenmek için bir fırsat. Bu pandemi neden oldu, neden istediğim gibi eğlenemiyorum, gezemiyorum diye yakınmak yerine bu krizi yönetmemiz önemli. Krizin iki ayağı var. Biri tehdit ayağı, diğeri de fırsat ayağı. Fırsat ayağını yönetebilirsek gençler için özellikle kazanım olur. Hayatın zor bir döneminde bazı şeyleri başarmamıza vesile olabilir” dedi.Prof. Dr. Levent Akın’dan ilk ders: “Covid Pandemisine Bakış”Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi, Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Aşı Enstitüsü Müdür Yardımcısı Prof. Dr. Levent Akın tarafından “Covid-19 Pandemisine Bakış” başlıklı yeni akademik yılın ilk dersi verildi. İlk dersin moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur yaptı.Prof. Dr. Levent Akın: “Pandemileri bitirmenin tek yolu aşılamadır”Pandeminin dünyada ve ülkemizde görülmesinden itibaren yapılan çalışmalar hakkında bilgiler veren Prof. Dr. Levent Akın, aşı çalışmalarına ilişkin de değerlendirmelerde bulundu. Dünyada 180’den fazla, ülkemizde ise 12 aşı çalışması olduğunu kaydeden Prof. Dr. Levent Akın, “Aşıya çok umit bağlandı. Dünyada bulaşıcı hastalık salgınlarına ve pandemilerini engellemenin yegane yolu aşılamadır. Önlemlerle bazı şeyleri düzeltebiliyoruz ama buna rağmen bu hastalığın ortadan kaldırılması ve tehdit boyutunun düşürülmesi için aşıya ihtiyacımız var” dedi.Prof. Dr. Levent Akın: “İnaktif virüs aşısının çalışmaları tamamlanmak üzere”Prof. Dr. Levent Akın, şunları söyledi: “Dünyada çok çeşitli çalışmalar var. Hacettepe Üniversitesi Aşı Enstitüsü olarak çalıştığımız recombinant bir aşı var. En yaygın olarak kullandığımız aşılardan biri inaktif virüs aşısı. Bu Çin kaynaklı bir aşı. Türkiye’de çalışmaları tamamlanmak üzere. Çin’den de bu anlamda ciddi miktarda aşı alınacağını, muhtemelen Aralık ayında uygulanabileceğini  tahmin ediyoruz. Öne çıkan konulardan biri RNA aşıları. Özellikle Almanya’da BioNTech’in yöneticisi olan Türk asıllı olması nedeniyle gurur duyduğumuz Prof. Dr. Uğur Şahin’in Türkiye’de de çalışmasını sürdürdüğü ki Türkiye’de bu çalışmasının olmasının sebebi Uğur Bey, Türkiye’de olmasını sağlamıştır.”Prof. Dr. Levent Akın: “Aralık’ta 1 milyon doz aşı geleceğini tahmin ediyoruz”Prof. Dr. Levent Akın, “BioNTech’in aşısının ticari olarak dağıtılması için Avrupa Birliği İlaç ve Tıbbi Malzemeler Kurulu dediğimz EMA diye bahsedilen kuruldan izin çıkması lazım. Ruhsat alması lazım. Bununla ilgili faz1 ve faz2 çalışmalarına ait raporları aldı. Faz 3 çalışmasının da olumlu raporunu alıp ruhsatın tamamlanmasını bekliyor. O yüzden beklenti, Aralık ayında Türkiye’de mRNA aşısının gelebileceğini tahmin ediyoruz. Çünkü Türkiye’de ciddi miktarda sözü var. Ama bütün dünya, ABD bu aşıdan 300 milyon doz istiyor. Türkiye’nin bu konuda yeteri miktarda alacağını tahmin ediyorum. Bazı tartışmalar var, sayı vermek ne kadar doğru bilmem ama Aralık ayında 1 milyon dozun geleceğini tahmin edebiliriz. Bu sayınım altında da kalabilir. Çünkü aşı üretimi biraz terzilik işidir de yani üretimde bir aksilik olabilir” dedi.Prof. Dr. Levent Akın: “mRNA aşısı, genetik yapıda değişiklik yapmaz”mRNA aşılarıyla ilgili dünyada çok çeşitli çalışmaların olduğunu, zaman zaman asılsız iddiaların da ortaya atıldığını kaydeden Prof. Dr. Levent Akın, “Şu anda üç aşı çalışması insanlar üzerinde deneniyor. İki tanesiyle ilgili çalışması bitirmek üzere. Bazıları diyor ki ‘mRNA aşısı ki Almanya’da üretilen ve Türkiye’de yakın zamanda uygulamaya geçeceğini tahmin ettiğimiz aşıya genetik yapısına girer, genetik yapısını bozar.’ mRNA’lar kalıcı bir genetik materyal değildir. İhtiyaç olduğu zaman ortaya çıkar, gerekli protein üretimini yaptıktan sonra kendisini kaybeder. Bu hücre bilimlerini yakından bilen tüm arkadaşlarımızın bildiği bir özelliktir. Kabaca söylemek gerekirse siz RNA aşısını veriyorsunuz. Virüsün insan hücresine yapışan proteine karşı mRNA size o proteini üretiyor. O proteine karşı vücut antikor üretiyor. Antikor üreterek bağışıklık sistemini ona hazırlıyor. Dolayısıyla gerçek virüsle karşılaştığınızda hastalığı yok ediyor. Bunun başarısı %90’lar düzeyde. Net olarak altını çizeyim: mRNA aşılarının genetik yapıda herhangi bir değişikliğe sebep vermesi mümkün değildir” diye konuştu.Prof. Dr. Levent Akın, Covid-19’un bulaş yollarına ilişkin yapılan çalışmalara da değinerek bulaş riskinin en çok aile içinde aile bireyleri, arkadaş ve eş dost arasında olduğunu, seyahat etmenin, toplu taşıma araçlarının da önemli oranda risk barındırdığına dikkat çekti.Yükselen akademisyenler cübbe giydiZOOM, ÜÜ TV ve Youtube hesapları üzerinden de canlı seyredilen Akademik Yıl Açılış Töreninde akademik yükseltme cübbe giyme merasimi de düzenlendi. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından Prof. Dr. Ali Kocailik, Prof. Dr. Aslı Umut Dinç, Prof. Dr. Barış Metin, Prof. Dr. Burhan Pektaş, Prof. Dr. Ebru Öztürk, Prof. Dr. Ece Harman, Prof. Dr. Feride Gökben Hızlı Sayar, Prof. Dr. İbrahim Fırat Helvacıoğlu, Prof. Dr. Remzi Abalı, Prof. Dr. Sabri Cavkaytar, Prof. Dr. Sevgi Kızılcı Öz, Prof. Dr. Sevim Işık, Prof. Dr. Zehra Burçak Tümerdem Uluğ’a cübbeleri giydirildi.Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka da Doç. Dr. Asil Özdoğru, Doç. Dr. Aylin Yalçın Sarıbey, Doç. Dr. Emel Kaşıkçı, Doç. Dr. Gül Esra Atalay, Doç. Dr. İbrahim Arslan, Doç. Dr. İsmail Oral Hastaoğlu, Doç. Dr. Kaan Yılancıoğlu, Doç. Dr. Oğuz Tan, Doç. Dr. Özge Kılıçoğlu Mehmetcik’e cübbelerini giydirdi.Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Muhsin Konuk ise Dr. Öğretim Üyesi Nebiye Yaşar, Dr. Öğretim Üyesi Nuri Bingöl, Dr. Öğretim Üyesi Öznur Karaoğlu, Dr. Öğretim Üyesi Yeşim Ünveren, Dr. Öğretim Üyesi Zeynep Gümüş, Dr. Öğretim Üyesi Ayşe Özçetin Şenöz’e cübbelerini giydirdi.2020-2021 Akademik Yıl Açılış Töreni videosu için: 

13 KAS 2020

Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Aşı çalışmaları toplumsal iş birliklerini hızlandırdı”

Üsküdar Üniversitesi ve Üsküdar Ünversitesi Sosyoloji Kulübü tarafından düzenlenen “Pandemi Sürecinde Sosyolojinin Yeri ve Önemi” başlıklı panelde pandemi sürecinin dünyada ve ülkemizdeki sosyolojik yansımaları ve toplumsal etkileri masaya yatırıldı. Pandemi önlemleri nedeniyle çevrimiçi gerçekleştirilen panelin açılış konuşmasını yapan Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, 14 Kasım Dünya Sosyologlar Günü’nde düzenlenen panelin çok anlamlı olduğunu söyledi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Pandemi süreci, sosyolojik olarak çok zengin bir dönem oldu”Özellikle Covid-19 salgınının dünya genelinde, toplumsal yaşamlar üzerinde belli etkiler bıraktığının bilinen bir gerçek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Sosyoloji ilmi de böyle bir gelişmeden bir bütün olarak toplumun ve onu şekillendiren toplumsal yapının nasıl etkileneceğine odaklanmış durumda. Pandemi sürecinde özellikle toplumsal yaşamın hem sosyolojik hem psiko sosyolojik, siyasal ve uluslararası alanı ele alan, ekonomik düzen, eğitim sistemleri gibi farklı kesitleri üzerinde biraz da ilişkisel sosyolojik bakış açısıyla çeşitli araştırmalar ve değerlendirmeler yapıldığını farklı platformlardan izleme fırsatı bulduk. Özellikle çok fazla alan araştırması yapıldı bu süreçte. Biz de sosyoloji bölümü olarak pandemi sürecinde göçmen yalnızlığını ele alan bir araştırma yaptık. Kurban Bayramı ile ilgili olarak bayramlar üzerinde pandeminin etkisini ele alan bir araştırma gerçekleştirdik. Sosyolojik anlamda çok zengin bir dönem oldu pandemi süreci. Özellikle sosyolojiye dayalı bir yaklaşımla salgının toplum üzerindeki etkilerine bir ayna tutulmaya çalışıldı. Bilindiği üzere virüsle birlikte ortaya çıkan sosyal yaşam ve toplumun nasıl dönüştüğü hakkında sosyolojik çalışmalar önem arz ediyor. Bu bağlamda Türkiye’deki ve dünyadaki sosyologların çok verimli bir süreç geçirdiğinin altını çizmek gerekiyor” dedi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Aşı çalışmaları dünyada iş birliğini hızlandırdı”Pandeminin ilk döneminde toplumların karantina ve kısıtlama süreçleriyle içe kapalı bir dönemden geçtiklerini belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, son aylarda özellikle aşı çalışmalarıyla beraber ülkeler ve toplumlar arasında iş birliklerinin hızlandığını kaydetti.Prof. Dr. Fahri Çakı: “Yoksullar, göçmenler, çocuklar ve engelliler hasar görmeye açıklar” Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fahri Çakı, “Pandemide Sosyolojinin Önemi” başlıklı konuşmasında sosyolojinin ilk çalışma alanı hedefinin pandeminin kök nedenlerini araştırmak olacağını, bu kök nedenleri de doğa, sosyal ve siyasal yapı ya da modernitenin risk yaratan doğası şeklinde sıraladı. Bazı toplumsal grupların diğerlerine göre daha kırılgan ve hasar görmeye açık olduğunu belirten Çakı,  “Yoksullar, göçmenler, çocuklar, engelliler, yaşlılar, özel bakıma muhtaçlar ve kadınlar diğer toplumsal kesimlere göre çok daha kırılgan ve hasar görmeye açık yapıdadırlar. Sosyolojinin pandemi döneminde, ikinci olarak hedefi de bu grupların dirençlerinin artırılmasına yönelik bilgi üretimi ve çözüm önerileri geliştirmek olacaktır” dedi.Prof. Dr. Fahri Çakı, sosyolojinin çok önemli bir diğer katkısının da pandemi risklerine ilişkin sosyokültürel algılar, iktidar ilişkileri, kullanılan dil, tarihsel ve sosyal bağlam temelinde pandemilerin sosyal inşa süreçlerine odaklanmak olacağını söyledi.Doç. Dr. Filiz Göktuna Yaylacı: “Pandemi sığınmacı ve mülteci grupları olumsuz etkiledi”Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Filiz Göktuna Yaylacı, pandemi sürecinin en yıkıcı etkilerinin sığınmacı ve mülteci gruplar üzerinde olduğuna dikkat çekerek bu alanda yapılan çalışmalardan bahsetti. 2019 yılı sonu itibarıiyle zorla yerinden edilen 79,5 milyon kişinin bulunduğunu kaydeden Yaylacı, dünyada 26 milyon resmi sığınma hakkı alan mülteci, bunlardan 47,5 milyonun kendi ülkesi içinde yerinden edildiğini söyledi.Uluslararası Göç Örgütü’nün açıklamalarına göre yüzbinlerce göçmenin bu süreçte işlerini kaybettiğini belirten Yaylacı, “Göçmenlerin çoğu güvencesiz, koruyucu ekipmanlar olmadan sağlıksız işlerde çalışmaya devam etmektedir. Salgının başlangıcından bu yana yoksul göçmenlerin sağlık hizmetine, temel barınma, beslenme ve hijyen koşullarına erişiminde sorunlar yaşamaktadır. Sığınmacı çocukların uzaktan eğitime erişim konusunda da eşitsiz durumları devam etmektedir. Pandemi ile birlikte her ne kadar hareketlilik sınırlandırılsa da göçmenler yaşamlarını tehdit eden koşullarda göç yollarına çıkmaya ve sınırları geçmeye devam etmektedir” diye konuştu.Bu süreçte medyadaki olumsuz algının daha da belirginleştiğini ifade eden Doç. Dr. Filiz Göktuna Yaylacı, bu konuda dışlayıcı ve ötekileştirici yaklaşımların terk edilmesi gerektiğini söyledi. Yaylacı, göçmen ve sığınmacıların Covid-19’la ilgili bilgilendirmelerinin de önemine işaret etti.Prof. Dr. Chulpan İldarhanova, pandeminin Rusya toplumundaki etkilerini anlattı Tataristan İlimler Akademisi Aile ve Demografi Enstitüsü’nden Prof. Dr. Chulpan İldarhanova, bu süreçte Rusya’da yapılan araştırma ve çalışmalara değindi. İldarhanova, Rusya’da bin 300 erkekle yapılan araştırmada, Rus erkeklerinin aile ilişkilerinde sorunlar yaşadığını belirterek “Evli erkeklerin aileleri ve çocuklarıyla izolasyon döneminde bu kadar çok zaman geçirmeye hazır olmadıklarını bulduk. Rus erkekler kendilerine ait, özel alan ihtiyacı bulunuyordu. Evli erkekler ev işleri ve evin problemleriyle daha çok ilgilenmek zorunda kaldı. Aynı zamanda bekar erkekler, yalnız yaşamanın avantajlarını tekrar değerlendirdiklerini, evlilik ve çocuklar hakkında daha sık düşündüklerini aktardılar” dedi.

04 KAS 2020

Prof. Dr. Arıboğan, Viyana terör saldırısını AA'ya değerlendirdi.

Avusturya'nın başkenti Viyana'da önceki gece gerçekleşen terör saldırısında 4 kişi öldü, 15 kişi yaralandı. Avusturya İçişleri Bakanı Karl Nehammer, saldırıyı DEAŞ'ın üstlendiğini açıkladı. Başbakan Sebastian Kurz ise "Bunun Hristiyanlar ile Müslümanlar arasında veya Avusturyalılar ile göçmenler arasında bir çatışma olmadığının farkına varmalıyız. Hayır. Bu barışa inanan çok sayıda kişi ile savaş isteyen küçücük bir grubun arasında bir çatışmadır." açıklamasını yaptı.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi (İTBF) Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan Avrupa'da İslam karşıtlığının tam da yükselişe geçtiği bir dönemde yaşanan Viyana saldırısını AA muhabirine değerlendirdi."Terör eylemleri kitlesel algıları şekillendirmek için itina ile kullanılır"Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, İslam karşıtlığının Batı dünyasının temel politik motiflerinden bir tanesi haline gelmesinin yeni bir olay olmadığını, 11 Eylül saldırısı ve ardından ortaya çıkan DEAŞ süreciyle, "saldırgan ve tehlikeli bir Müslüman" profilinin insanların zihinlerine yerleştirildiğini söyledi.Avrupa’da Fransa başta olmak üzere gerçekleştirilen büyük çaplı terör saldırılarının hepsinin "İslam giysisine bürünmüş olduğu için" yerel politikaların bile etkilenmesine yol açtığını vurgulayan Arıboğan, "İlk başta İslamofobi yani korku üzerinden gelişen süreç, bugün gelinen noktada anti-İslamizm yani İslam karşıtlığı ya da düşmanlığı diyebileceğimiz bir aşamaya evrildi. Siyasi partiler seçim kampanyalarında bu konuyu ana tema haline döndürdüler. Küresel terör şebekelerinin tamamı da devlet istihbaratları ile bağlantılıdır ve terör eylemleri kitlesel algıları şekillendirmek için itina ile kullanılır." diye konuştu.Arıboğan, Batı dünyasında göçmenlere yönelik oluşan olumsuz yaklaşımın temelinde anti-İslam hatta anti-Türk bir taban bulunduğuna dikkati çekerek, şunları kaydetti: "Bu, orada yaşayan tüm soydaşlarımız ve vatandaşlarımız için son derece tehlikeli bir noktaya gidiyor. Sekülarizm fikri, anti-İslamizmin üzerine bina edildiğinden, hem dindar Hristiyan hem de seküler kesimin aynı anda düşmanlaştırabildiği bir hedef oluşuyor. Kabil Üniversitesinde meydana gelen ve 35 kişinin öldürüldüğü saldırı hiç dikkate alınmazken Viyana’daki terör, manşetlerde anti-İslamcı içeriklerle yayınlanıyor. Bu da Macron’un kendince sözde İslam tehlikesine dikkat çekmekte ne kadar haklı olduğunu gösterebilecek bir zamanlama ile gerçekleşmiş durumda. Muhtemelen kendisi bu durumdan hayli memnundur."Anadolu Ajansı

08 EKI 2020

Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Karabağ Ruhu, Çanakkale Ruhunun Benzeridir”

Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanan cephe savaşına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.Sosyolojik olarak toplum fertlerini aynı duygu, ruh ve ideal etrafında harmanlayan, onların birlik ve beraberlik ruhunu pekiştiren ve millet olmalarını sağlayan büyük olaylar olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “27 Eylül’den bu yana Azerbaycan silahlı kuvvetlerinin Dağlık Karabağ’ı işgalden kurtarmak için dört cepheden başlattığı harekât Azerbaycan halkının fedakârlık ruhunu, vatan ve millet sevgisini ve manevi gücünü hem kendi toplumuna hem de dünyaya karşı ortaya koyan böyle bir olaydır” dedi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Karabağ’da yaklaşık 30 yıl süren işgal sürecinde uluslararası toplum, Minsk Grubu ve diğer buna benzer kurumların “barış görüşmeleri” adı altında var olan fiili işgal durumunu kabullendirmeye yönelik oyalama stratejileri ile psikolojik olarak insanları olumsuz etkilediğini kaydederek bu durumun bir psikolojik travmaya yol açtığına dikkat çekti.Azerbaycan ordusunun başarısı halkın moralini düzeltiyorTüm bu yaşananların ardından 27 Eylül sabahından bu yana Azerbaycan ordusunun Ermenistan tarafının saldırı sonrasında uluslararası hukuka uygun olarak meşru müdafaa hakkını kullandığını belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Azerbaycan ordusunun istikrarlı ve akılcı bir askeri harekâtla tek tek köyleri, kasabaları ve şehirleri işgalden kurtarması, Azerbaycan halkının adeta otuz yıl sonra kendine gelmesini ve bu operasyonlarla birlikte muazzam bir sinerjinin oluşmasını sağlamıştır” diye konuştu.Gençler gönüllü olarak orduya katılıyorErmenistan'ın saldırılarının hemen ardından kısmi seferberlik ilan edilen Azerbaycan'da gençlerin gönüllü olarak savaşmak için cepheye akın ettiğini ifade eden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Aileler büyük bir coşkuyla evlatlarını cepheye gönderiyorlar. Hastanelerde tedavi edilen yaralı askerlerle yapılan röportajlarda askerler, harp meydanındaki görevlerine koşmak için doktorlara ricada bulunmaktadırlar” dedi.Askerin moralini ve maneviyatını üst seviyede tutmak için toplumun tüm kesimlerini temsil eden aydınlar, sivili toplum kuruluşları, edebiyatçılar ve sanatçılardan oluşan heyetlerin cephe hattına gittiğini kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, bu heyetlerin ziyaretlerinin askerlerin savaş ruhunu ve kararlılığını güçlendirdiğini ifade etti.Azerbaycan halkından “asker payı” desteğiHalkın savaşan askerlere moral vermek ve destek olmak için gayret gösterdiğini belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, şunları söyledi:“Cephe hattına yakın bölgelerde yol boyu ‘asker payı’ adı altında halkın askerler için gönderdikleri taze meyveler, içecek ve diğer gıda ürünlerden oluşan stantlar bulunuyor.  İnsanlar kurbanlar keserek hazırladıkları yiyecekleri cephe hattındaki askerlere ulaştırmaktadırlar. Bu bağlamda çok etkileyici bir örnek, bir lise öğretmenin kendi maaşıyla et alarak yol kenarında mangal yapıp cephe hattına giden askerlere ekmek arası kebap dağıtmasıdır. Yine başka bir örnek, televizyondan ‘Bugün kızımın doğum günü, onu tebrik ediyorum’ diyen bir askerin kızını bulan sivil vatandaşların o askerin kızına ulaşıp ona doğum günü hediyesi olarak bisiklet hediye etmesi. Okul çocuklarının cephede savaşan askerlere mektup yazması gibi örnekler cephede savaşan askerlere çok büyük bir moral sağlamakta ve işgal travmasının onarılmaya başlandığının da göstermektedir.”Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’in ve ordu yetkililerinin işgalden kurtarılan yerler hakkında bildirileri ve sosyal medya paylaşımlarının halk tarafından büyük coşkuyla karşılandığını belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, kent merkezlerinde ve meydanlarda coşkulu kalabalıkların katılımıyla bayraklarla tezahüratlar yapıldığını söyledi.Sosyal medyadan mücadeleye büyük destekCephedeki mücadelenin yanı sıra arka cephede mücadelenin önemli bir kısmının vatandaşlar tarafından konvansiyonel ve sosyal medya mecralarında verildiğini kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı,  “Azerbaycanlı uzmanlar farklı ülkelerin medya kanallarında programlara katılarak Karabağ sorunuyla ilgili tüm gerçekleri ve Azerbaycan’ın haklı davasını dünyaya ulaştırmaktadırlar. Sosyal medya kullanıcıları sosyal medya platformlarının Rus, İngiliz ve diğer versiyonlarında Ermeni propogandasına karşı ciddi mücadele yürütmekte, Ermeni yalanlarını tek tek  ifşa etmektedirler. Azerbaycan basını da milletin duygularına tercüman olmakta, haber spikerlerinin duygulu zafer haberleriyle halkın milli duygular etrafında birleşmesinde katkıda bulunmaktadırlar” dedi.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Azerbaycan vatandaşları ve diyaspora kurumlarının gösteriler düzenleyip kamuoyu bildirileri yayınlayarak Azerbaycan’ın haklı davasını yaşadıkları ülkelerin kamuoyuna duyurduklarını kaydetti.Bugünlerde uluslararası toplumun ateşkes çağrılarını yüksek sesle dillendirmeye başladığını hatırlatan Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Bununla Azerbayacan’ı bir şekilde masaya oturtmaya çalışıyorlar. Oysa Azerbaycan halkı devlet yetkililerin Karabağ’ın işgalden tam kurtarılana ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün sağlanmasına  kadar savaşın sürmesi yönündeki kararlı tutumunu tam desteklemektedir. Ermenistan ordusunun uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayarak provokatif bir biçimde cephe hattından çok uzak sivil yerleşim yerlerini hedef alması bile o bölgelerde yaşayan halkı tedirgin etmemekte, tam tersine daha fazla mücadele ruhunun pekişmesine neden olmaktadır” dedi.Karabağ ruhu, Çanakkale ruhuna benziyorTüm bu yaşananların çok anlamlı olduğunu belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Bu bağlamda aslında tarihi bir günleri yaşıyoruz. Bugün Azerbaycan Türkleri hem cephede hem de cephe gerisinde destansı bir mücadele vermektedir. Bu mücadele sadece Azerbaycan açısından değil, genel olarak dünya Türklüğü açısından da oldukça önemli bir yere sahip bulunan Karabağ uğrunda vatan savaşının 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde yeniden Çanakkale ruhuna benzer bir biçimde yeni bir duygunun yaşanmasına neden olmaktadır. Bu duyguya “Karabağ Ruhu” denebilir” dedi.

07 EKI 2020

Prof. Dr. Canan: “Cesaret, Eğitimin Vermesi Gereken Bir Numaralı Özelliktir”

“Eğitim hayatımız boyunca bitmiyor”Eğitimcilerle bir araya gelmenin onu çok heyecanlandırdığından bahseden Prof. Dr. Sinan Canan; “Her zaman en çok heyecanlandığım, odaklandığım, en çok istediğim alan eğitimcilerle bir araya gelmek. Çünkü ben birine bir şey anlatıyorsam bu kişi onu hayatında kullanır kullanmaz bilemem ama eğitimciye yönelik beyin ve davranış hakkında bir şey anlatırken onlarca belki yüzlerde gencin bundan istifade etme potansiyeli olduğunu düşündüğümde beni çok heyecanlandıran bir konu oluyor. Eğitim neden bu kadar önemli sorusuna geldiğimizde de biyolojik âleme bakarsanız hayatını sürdürmek için gerekli olan becerileri için ömrünün neredeyse yarısını eğitimle geçiren başka bir canlı yok. Bir tek biz böyleyiz. Eğitim hayatımız boyunca bitmiyor.” dedi.Temel neden yapay medeniyet!Prof. Dr. Canan, toplumun her kesiminin eğitimden şikâyet ettiğini ve bunun bazı nedenlere dayandığını söyleyerek; “Yaklaşık 150 yıldır eğitim meselemiz var. Ve sanayi devriminden sonra belli konularda uzman olup üretime katkısı olan insanları yetiştirmek üzere tasarlanmış, bir mekanizma üzerine kurgulanmış sistem. 2020 yılına geldiğimizde hala aynı mantıkla eğitim uyguluyoruz fakat modifikasyonlar yapmaya da çalışıyoruz. Kim ağzını açsa, bu eğitimi alan da veren de veli de işini gücüne bakan herkes eğitimden şikâyetçi. Herkese göre problemler var. Kafalar karma karışık. Bunun temel nedeni benim insanın fabrika ayarları diye anlatmaya çalıştığım meselenin çok bilinmiyor olması. İnsanın aslında ne olduğunu unutacak kadar uzunca bir süre nesiller boyunca tabiattan ve kendi özünden ayrı yapay bir medeniyet içinde yaşamak zorunda kalışımızın bir sorunu.” İfadelerini kullandı.“Modern yaşamın bize sunduklarını hayatın kendisi zannetmeye başladık”Canan, “Köylerde neredeyse hiç yok denecek kadar az yerleşim kaldı. Toplumun yüzde yetmişine kadar olan bir kısmı metropol dediğimiz şehirlerde yaşıyor. Neredeyse toprağa, bitkiye temas edecek yerimiz kalmadı. Tabiatta canlı deyince aklımıza kedi, köpek ve belgesellerde aslan maymun dışında pek fazla bir şey gelmez oldu. Saksıda yetiştirdiğimiz bitkiler tabiatla en büyük bağlantımız haline geldi. Bunun dışında modern yaşamın bize sunduklarını hayatın kendisi zannetmeye başladık ve paldır küldür içinde yuvarlana bir canlıya dönüştük.” Dedi.“Cesaret, bugün eğitimin vermesi gereken bir numaralı özelliktir” İnsanların yeni eylemlere cesaretinin olmadığını, çevresinden ne görürlerse onları uyguladıklarının altını çizen Prof. Dr. Sinan Canan; “Bizim ülkeden insanın eline para geçtiğinde ev alır çünkü evi güvence zannediyoruz. Gelecek için bir güvence oluşturmamız lazım. Şu anda insanlar sadece böyle düşünüyor. İşte bu konfor esareti dediğimiz durumdur. Diyorlar ki bizim ülkeden niye patent çıkmıyor, niye inovasyon çıkmıyor? Biz Türk’üz konforu dolayısıyla çıkmıyor. “Ben burada doğdum budur, anamdan babamdan böyle gördüm” den dolayı çıkmıyor. Buradan çıkışın adı cesarettir. Bu cesaret bugün eğitimin vermesi gereken bir numaralı özelliktir. Bir insana kazandırılması gereken en önemli vasıftır.” İfadelerini kaydetti.

01 EKI 2020

Zıtları Dengeleyen Program Başlıyor…

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ve NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Akıl, Beyin, Kültür” programında, TV 100 ekranlarında seyircisiyle buluşacak.Her bölümde birbirine zıt iki kavramın farklı uzmanlık alanlarının görüşleriyle ele alınacağı programın ilk bölümü 4 Ekim Pazar günü saat 12:20’de TV 100 ekranlarında yayınlanacak.İlk bölümde “İyilik ve kötülük” kavramları, Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ve Prof. Dr. Sultan Tarlacı tarafından psikiyatri, uluslararası ilişkiler, dünya siyaseti, nöroloji gibi pek çok alanı içeren açılardan değerlendirilecek.Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kütüphanesi’nde çekimi gerçekleştirilen programa Üsküdar Üniversitesi Ergoterapi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sevda Asqarova’nın canlı piyano performansına her bölümde bir de farklı enstrüman eşlik edecek. Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “İki kutuplu düşünceyi tartışacağız” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Akıl, Beyin, Kültür” programının farklı bir düalite programı olduğunu belirterek “Bu programda iki kutuplu düşünceyi konuşup tartışacağız. Siyah ve beyaz gibi, aydınlık ve karanlık gibi zıtların dinamik dengesini konuşacağız. Bu programda üç konuk olarak varız. Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan hocamız sosyal bilimci olarak, Prof. Dr. Sultan Tarlacı hocamız ise nörobilimci olarak aramızda. Ben de ruh bilimci olarak varım. Bu programda şahısları konuşmayacağız, olayları ve kavramları konuşacağız. Olayların ve kavramların arka planını okumaya çalışacağız. Görünen nedenleri değil, görünmeyen nedenleri analiz etmeye çalışacağız. Bu nedenle biraz ezber bozucu bir program olacak. Zihinsel itiraz, zihinsel isyan olacak. Böylece yeni bilgilerin, yeni kaynakların anlaşılmasını, keşfedilmesini sağlamayı hedefliyoruz” diye konuştu. 

01 EKI 2020

Prof. Dr. Sinan Canan: “Mutluluk Kendinizden Razı Olmaktır”

“Yarını hayal etmeliyiz”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji bölümü Öğr. Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan’ın konferansına öğrencilerin ilgisi yoğun oldu.  Öğrencilere hayal kurmanın öneminden bahseden Canan, “Hayatta durgunluk ve gökten bir mucize bekleme hali var. Yarını hayal etmeli ve kurmalıyız yoksa başkalarının kurduğu hayalleri yaşarız. Geleceğe yönelik hayal kurmak gerekir. Meslek adı söylemek hayal kurmak değil. Kastedilen 20-40 yıl sonra kendinizi nasıl bir insan, ortam ev, çalışma şekliniz, konuluyor musunuz, dinliyor musunuz?” şeklinde konuştu.Başarı ne demek?Başarının ne demek olduğu konusunda değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Sinan Canan “Kendi içinden gelen kendi yetenekleri ile yaptığı her şey başarıdır. Ben nelerden hoşlanıyorum, ben ne de iyiyim, ben neler yapmaktan keyif alıyorum sorularını sık sık kendinize sormalısınız. Çok kişi sizin eksiklerinizi kapatmak için çalıyor. Ama hiç kimse sen neleri yapmaktan hoşlanıyorsun diye sormuyor. Bu nedenle biz kendimize bu soruları soralım” diye belirtti.Öğrencilere sosyal medya ve dijitalleşme konularında bilgi veren Prof. Dr. Sinan Canan “Dijital imkânlar iyi kullanın, dil öğrenmek için beyin dili kullanırsa öğrenir. İngilizce konuşmak çok önemli. Beynin konuşma devresini çalıştırmak gerekli. Anadilimizi sürekli etrafımızda konuştukları için öğrendik. Hata yaparak konuşmalı ve her fırsatta konuşmalıyız.” İfadelerini kullandı.“İyi ki ben benim diyebiliyorsanız mutlusunuzdur” Telefon kullanımının zararlarına da değinen Canan, birçok yeteneğimizi farkında olmadan kaybetmeye başladığımızı belirtti. Canan, “Video oyunları, bilgisayar ile hareketsiz ve sosyalleşmeden uzak kaldık. Kendimize yeni aktiviteler yaratmalıyız. Sevdiğimiz bir hareket ve hobi bulun. Hayatı aşkla yaşayın. Mutluluk kendinizden, varlığınızdan razı olmaktır. İyi ki ben benim diyebiliyorsanız mutlusunuzdur. Ne zaman kendinizle ilgili şikâyet ederseniz mutsuz olursunuz. Şikâyet etmemek için başkalarının

17 EYL 2020

Prof. Dr. Özdemir: “Üniversite Olarak Felsefeye Önem Veriyoruz”

“Üsküdar Üniversitesi olarak felsefeye büyük önem veriyoruz”Hindistan Mükemmellik Akademisi ve MAS College Membad, Al-Sag Research Journal işbirliğiyle dünyanın dört bir yanındaki üniversite ve okullardaki akademisyenler ile öğretmenlerin yeni gelişmelere ayak uydurmasını sağlamak amacıyla "Uzaktan Öğrenme Stratejileri" üzerine sanal bir eğitim kursu düzenledi.Programa konuşmacı olarak katılan Prof. Dr. İbrahim Özdemir konuşmasında eleştirel düşünce konusunda önemli paylaşımlarda bulundu. Özdemir, eleştirel düşüncede Gazali, İbn Rüşd ve Said Nursi örneği üzerinde durdu.Felsefenin eleştirel ve özgür düşünceyi, dünyayı, toplumu ve insanı daha iyi anlamayı ve hoşgörü ve barışı teşvik eden bir disiplin olduğunu ifade eden Özdemir; “Üsküdar Üniversitesi olarak felsefeye büyük önem veriyoruz.  Öğrencilerimize Eleştirel Düşünce dersi veriyoruz.” Dedi.

11 EYL 2020

Üsküdar Üniversitesi Öğrencisinden Uluslararası Başarı

Uluslararası Araştırma MakalesiAyşe Akgöz İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji (İngilizce) Bölümü lisans programındaki öğrenciliği sırasında, Psikoloji Bilimi Hızlandırıcısı aracılığıyla birçok ülkede eşzamanlı yürütülen ve binlerce kişiden veri toplanan bir araştırma projesinde yer aldı. İskoçya’dan Glasgow Üniversitesi ve Kanada’dan McGill Üniversitesi öncülüğünde gerçekleştirilen araştırmada 41 ülkeden 11 bin 481 katılımcıdan veri toplandı.Araştırmanın Üsküdar Üniversitesindeki uygulamasını Doç. Dr. Asil Özdoğru’nun danışmanlığında Ayşe Akgöz koordine etti. Üniversitenin bilgisayar laboratuvarında 100 Türk ve 12 uluslararası öğrenciden veri toplandı. Katılımcılara bilgisayar ekranlarında sırasıyla birçok farklı etnik kökenden insan yüz fotoğrafları gösterildi ve bunları 13 farklı kişilik özelliğine göre puanlamaları istendi.Bu araştırma, insanların diğer insan yüzlerini nasıl algıladıklarıyla ilgili daha önce yapılan önemli bir araştırmanın tekrarıydı. Önceki araştırmada insanların yüz algılarında temel olarak iki boyut (değerlik ve baskınlık) üzerinden değerlendirme yaptıkları bulunmuştu. Bu model öncelikle Batı dünyasında geliştirildiği ve test edildiği için bulguların diğer dünya bölgelerinde ne kadar geçerli olduğu belirsizdi. Yeni araştırmanın verileri orijinal analiz yöntemleriyle incelendiğinde ikili model (değerlik ve baskınlık) birçok dünya bölgesinde gözlemlenirken farklı yöntemler kullanıldığında daha az bölgede aynı sonuçlar ortaya çıktı.Bu uluslararası önemli araştırmanın makalesi dünyanın saygın bilim dergilerinden “Nature Human Behavior” isimli dergide yayımlanmak üzere ön kabul aldı.Kanada’dan Doktoraya Burslu Kabul…Ayşe Akgöz, Üsküdar Üniversitesi’ndeki çalışmalarını tamamlarken dünyanın saygın bir üniversitesinin doktora programına tam burslu kabul aldı. Üsküdar Üniversitesi Psikoloji (İng.) Bölümü lisans programından mezun olduktan sonra aynı üniversitede başladığı Sağlık Bilimleri Enstitüsü Nörobilim Tezsiz Yüksek Lisans programını da bu yıl tamamlayan Akgöz, Kuzey Amerika’daki en büyük sinirbilim programına ev sahipliği yapan Kanada’daki McGill Üniversitesi’nden doktoraya kabul aldı.Görsel algı ile ilgili araştırmalarına Kanada’da tam burslu olarak devam edecek olan Ayşe Akgöz, Üsküdar Üniversitesinin mesleki gelişimine çok büyük katkılar sağladığını dile getirdi. Psikoloji (İng.) Bölümü ve Nörobilim Yüksek Lisans programlarından aldığı eğitimin ve araştırma deneyimlerinin çok değerli olduğunu belirten Akgöz, üniversitenin interdisipliner çalışma prensibiyle öğrencilerine farklı bölümlerden ders alma hakkı tanımasının ve Erasmus+ gibi yurtdışı eğitim ve staj programlarının kendi vizyonunu daha da genişletmesinde ve gelecek hedeflerini belirlemesinde büyük rol oynadığını söyledi. Üsküdar Üniversitesi’ndeki iki programdan da Yüksek Onur öğrencisi olarak mezun olan Ayşe Akgöz, başta Kurucu Rektör Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan olmak üzere gelişiminde emeği bulunan Üsküdar Üniversitesi ailesinin tüm hoca ve çalışanlarına teşekkürlerini dile getirdi.

04 EYL 2020

Aile Bizim İçin Toplumsal Kuralları Öğrendiğimiz Bir Mekteptir

“Toplumsal Kuralların Yaşamımıza Etkisi” konusu üzerine söylemlerde bulunan Prof. Dr. Özdemir; “Aile bizim için toplumsal kuralları öğrendiğimiz bir mekteptir. Bazı kurallar başka yerde öğrenilmez, öğrenilse de geç kalınmış olur. Onun için aile mektebinde biz büyüklerimize ve ailemize nasıl davranmamız gerektiğini öğreniriz. Aile bizi eğitir, bir bütün olarak ailede bu değerleri kazanırız.” Dedi.“Kurallar hayatı bir bütün olarak kuşatıyor ve insanlaşmamızı sağlıyor”Toplumsal kuralların evden çıktığımız andan itibaren hayatımızın her alanında olduğunu belirten Prof. Dr. İbrahim Özdemir, “Toplumsal kurallar dediğimiz anda insanlaşmamızı anlıyoruz. Biz toplumsal bir varlığız. Felsefi açıdan baktığımızda filozoflar toplumsallaşmayı insan olmanın kriteri ve ölçütü olarak algılamışlardır. Yani tarihi eserlerimize ve miraslarımıza bir kitap olarak bakınca Göbekli Tepe’den tutunuz Hititlere kadar her tarafta düşünürler, filozoflar, kurulan medeniyetler insanın ilkellikten insanlaşmaya toplumsallaşarak başladığını gösteriyor. Aristoteles’in dediği gibi insan toplumsal bir varlıktır. Evimizden çıktığımızda attığımız adımdan itibaren toplumsal görevlerimiz ve kurallarımız başlıyor. Bunların bir kısmı hukukidir bir kısmı ahlakidir. Burada en önemli olan ahlaki boyutudur.  Sabahları evimden çıkıp üniversiteye gidene kadar işe giden genç hanımlar, beyefendiler görüyorum. Hanımlar daha çoğunlukta olmak üzere çantalarında kediler ve hayvanlar için yiyecekler taşıyorlar. Gördüğünüz gibi toplumsal kurallar sadece insanlara karşı değil. Evden çıktığımızda karşılaştığımız komşulara,  insanlara ve birlikte yaşadığımız hayvanlara karşı görevlerimiz var. Yine İstanbul, Konya, Bursa, Edirne gibi eski şehirlere bakınca atalarımız sadece kendilerine ev yapmamışlar. Aynı zamanda kuşlar içinde kuş evleri yapmışlar. Göç eden hayvanlar haricinde geride kalan hayvanlar için de toplumsal görevleri yapmışlar. Kısaca toplumsal kurallar hayatı bir bütün olarak kuşatıyor ve insanlaşmamızı sağlıyor.” Dedi.“Öğrendikçe olgunlaşıyoruz ve böylece insanlara karşı görevlerimizi keşfediyoruz”İnsanın erdemli ve faziletli bir insan olmasının toplumsal değerlere ve kurallara uyarak olabileceğini belirten Özdemir, “Felsefede de psikolojide de insanı tanımlarken insanın bencil bir varlık olduğu söylenir. Sadece kendini düşünür, hayatta kalmaya çalışır. Zaten bundan dolayı insan tahakküm ve tekâmül dediğimiz bir olguyla karşı karşıya kalıyor. Yani öğrenerek mükemmelleşmek. Böyle olunca biz kendimize, ailemize, komşumuza ve birlikte yaşadığımız insanlara karşı bazı görevlerimizin olduğunu bilincine varıyoruz ve fedakârlıklar yapıyoruz. Bir toplu taşıma aracında yaşlı ya da hasta birisine kalkıp birinin yer vermesi gibi bir kanun yok. Fakat bunu kültürümüzden dolayı bir görev olarak görüyoruz. Bazı yerlerde insanlar, “Evladım sen otur okuldan geliyorsun, sırtında çanta var ben idare ederim.” Diyor. Ondaki şefkat ve merhametin bazen genç arkadaşlarımızın saygısından daha baskın olduğunu görüyoruz. Böylece merhamet ve şefkat duygusunu öğreniyoruz. Neden hayvanlar devlet kuramıyor, sanat yapamıyor? Diğer hayvanların çok güzel sesleri var ama bir musiki besteleyemiyor? Bu hep insan olmayla ilgili. 10.yy’da yaşamış bir Müslüman düşünür İbn-i Miskeveyh şu soruyu soruyor: “Biz bir mağaraya çekilsek acaba erdemli bir insan olabilir miyiz?” İnsanın erdemli ve faziletli olması ancak toplumsal bağlamda, toplumsal kurallara uyarak ahlaki ve dini kurallara uyarak gerçekleşebilir. Ahlakın hem dini hem de akli temelleri var. Öğrendikçe olgunlaşıyoruz hem de böylece diğer insanlara karşı olan görevlerimizi keşfediyoruz. Sözün özü insanlaşmamızla ilgili.” Şeklinde konuştu.“Toplumsal kurallarımızı kültürümüzden geliyor”Prof. Dr. İbrahim Özdemir modern hayatın bize sunduğu yaşam tarzıyla toplumsal kültürümüzü kaybetmeye başladığımızın altını çizdi. Özdemir; “Mesela 18.yy’da 19.yy’da Anadolu’ya gelmiş Fransız bir seyyah. Bu seyyah neler gözlemlemiş? Kendi toplumunda olmayan bizim toplumumuzda olup da hayran kaldığı şeyler nedir diye araştırma yaptım. Hayran olduğu en büyük özelliklerimizden birisi diğerkâm olmamız yani bencil olmamamız. Bu bencillik sadece kendisine ve ailesine karşı değil. Komşumuza karşı da sorumluluk hissediyoruz. Birisi bakkala gidiyor borç defterini alıp hepsini ben ödüyorum diyor. Bu Batı toplumunda yok. Bizim toplumumuzda nasıl ki hastaneye gittiğimizde doktor ailemizle ilgili sorular soruyor acaba bir soy hastalığımı diye. Bizim toplumsal kurallarımız kültürümüzden geliyor. Genlerimizde var. Modern hayatın getirdiği yeni yaşam tarzıyla biz bunu kaybediyoruz.Seyyahlar, Anadolu’da yaşayan Müslüman topluluklar kendilerinin haricinde başkalarını da düşünüyor diyor. Hayvanlar için hastane yapmışlar. Akıl ve ruh sıkıntısı olan kişiler için şifahaneler yapmışlar. Bunların hepsi toplumsal duyarlılıktan meydana geliyor. Bunların temeline bakınca hukuki bir yaptırım yok. Tamamen dini bir duyguyla, insanlara karşı hissettiği hürmetten dolayı bunu yapıyorlar. Bunların inanç ve ahiret gibi birçok boyutu var ve hayata bir bütün olarak bakıyor.” İfadelerini kullandı.“Aile bizim için toplumsal kuralları öğrendiğimiz mekteptir”Prof. Dr. İbrahim Özdemir aile kurumunun belli kurallarla bizi eğitip topluma karışmaya hazır hale getirdiğini vurgulayarak, “Yurtdışında yetişmiş, memleketini seven gençlerimizle karşılaştım. Bazı toplumsal kurallar konusunda tıpkı bir Alman bir Amerikalı gibi düşünüyor. Onun için aile bizim için toplumsal kuralları öğrendiğimiz bir mekteptir. Bazı kurallar başka yerde öğrenilmez, öğrenilse de geç kalınmış olur. Onun için aile mektebinde biz büyüklerimize ve ailemize nasıl davranmamız gerektiğini öğreniriz. Aile bizi eğitir, bir bütün olarak ailede bu değerleri kazanırız.“Gelirleri iyi ama yalnız ve mutsuzlar…”İskandinav ülkelerinde milli gelir olarak baktığımızda çok iyi yerdeler, fakat bireysel olarak konuştuğunuz zaman yalnız ve mutsuzlar diyen Özdemir, “İngiltere’de mutluluk bakanlığı kuruldu ve Finlandiya’da bunu tartışıyor. Gençler huzurevlerini ziyaret etsin diyorlar. Çünkü insan bencilleşince yaşlının sıkıntılarına neden katlanayım diyor. Modernleşmeyle birlikte gelen sıkıntılar var. Şu an baktığımızda insanlar özgür olmak, yalnız yaşamak istiyor. Ama insan yalnız yaşayabilecek bir varlık değil. Bu pandemi döneminde bunu çok iyi hissettik. İnsanlar birbirine kenetlendi. Bu toplumsal kurallara ve sorumluluklara bu pandemi döneminde daha çok dikkat etmemiz gerekir. Biz kendimizi korumazsak, başkalarına bulaştırıyorsak bunun gerçekten çok büyük bir vebali var. Dini açıdan bakınca sağlığımızı korumakla mükellefiz. İkinci olarak diğer insanların sağlığını korumak bizim görevimiz. Dikkat ederek bu salgını en az hasarla atlatırız.” Dedi.

21 AĞU 2020

Azerbaycanlı Gençler Türkiye Türkçesinde Okumayı Tercih Ediyor

Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, 900 Azerbaycanlı üniversite gencinin katılımı ile geniş içerikli Gençlik Araştırması gerçekleştirdi. Araştırmanın gençlerin kitap okuma alışkanlıklarıyla ilgili sorularında öğrencilerin son bir yılda okudukları kitap sayıları ve türleri ile ilgili bulgular ortaya koyuldu. Sonuçlara göre Azerbaycanlı gençlerin yüzde 16.3’ü psikoloji ve gelişim kitaplarını, yüzde 15.4’ü dünya klasiklerini, yüzde 13.1’i felsefi ve düşünce kitaplarını okudukları görüldü. Araştırmada ortaya çıkan ilginç sonuç ise Azerbaycanlı öğrencilerin genel olarak psikoloji ve gelişim kitaplarını Türkiye Türkçesinde okumayı tercih etmeleri oldu. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Azerbaycan’da ve yurtdışında eğitim gören Azerbaycanlı 900 lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisinin katılımı ile kitap okuma alışkanlıklarına yönelik bulgular ortaya koyan bir araştırma gerçekleştirdi.Yüzde 21’i yılda 6-10 kitap okuyor900 Azerbaycanlı öğrencinin katıldığı Gençlik araştırmasının sonuçlarını açıklayan Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Araştırma sonuçlarına göre ‘Son bir yılda pdf formatındakiler de dahil, okuduğunuz kitap sayısı kaçtır?’ sorusuna katılımcıların yüzde 22’si 3-5 kitap,  yüzde 21.3’ü 6-10 kitap, yüzde 17.3’ü 2-3 kitap, yüzde 9.9’u 10-15 kitap, yüzde 6.1’i bir kitap, yüzde 5.2’si ise hiç kitap okumadıkları cevabını verdi” dedi.Türkçe kitapları okumayı tercih ediyorlarProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı, araştırmada dikkat çeken husus hakkında görüşlerini şöyle paylaştı:“Sonuçları değerlendirirken Azerbaycanlı gençlerin özellikle psikoloji ve kişisel gelişim kitaplarını, klasik edebi eserleri Türkiye Türkçesinde okuma oranlarının yüksek olduğunu gördük. Katılımcıların yüzde 16.3’ü psikoloji ve kişisel gelişim kitaplarını, yüzde 15.4’ü dünya klasik edebiyatını, yüzde 13.1’i felsefi ve düşünce içerikli kitapları Türkiye Türkçesinde okuduklarını belirtti.”Türkiye Türkçesine ilgileri varBağımsızlıktan sonraki süreçte Azerbaycan'la Türkiye arasında siyasi, ekonomik ve sosyokültürel alanda ilişkilerin geliştiğini belirten Süleymanlı, “Bunun üzerine halkın ve özellikle gençlerinin büyük bir oranının, zaten Azerbaycan Türkçesine çok yakın olan Türkiye Türkçesine yönelik büyük bir ilgi duyduğu gözlemlendi. Genel olarak televizyon dizilerinden, popüler şarkılardan ve basit sözlü iletişimden Türkiye Türkçesini öğreniyorlar. Bu, kendiliğinden olumlu ve iki kardeş ülke arasındaki ilişkilerinin devamlı olmasını sağlayan bir faktördür. Fakat ilk dönemler Türkiye Türkçesi bilimsel ve akademik alanlarda değil daha çok ekonomi ve kitle kültürü alanındaki faaliyetleri kapsıyordu. Özellikle entelektüel kesimlerin ve okuyan gençlerin Türkiye Türkçesinde bilimsel ve akademik kaynaklardan yararlanma düzeyi çok sınırlıydı. Zamanla tüm alanlarda ilişkilerin daha da yoğunlaşması ve Azerbaycan’da Türkiye Türkçesinde eğitim veren okulların sayının çoğalması, özellikle gençler arasında araştırma bulgularından da anlaşıldığı gibi Türkiye Türkçesinde yazılmış kitap kaynaklarının kullanma oranında artışa neden oldu. Bu durum ileriye yönelik iki ülke arasındaki çeşitli alanlarda stratejik işbirliğinin gelişmesine katkı sunması açısından önem arz ediyor” dedi. 

11 AĞU 2020

Milyonlarca Aday Öğrenci ve Ailelerinden Yoğun İlgi

2020 Tercih ve Tanıtım Dönemi’ne pandemi koşulları altında giren Üsküdar Üniversitesi, aldığı yoğun önlemler ile hem yüz yüze hem de farklı dijital mecralar yoluyla aday öğrencileri bu yıl da yalnız bırakmadı. Hijyen ve fiziki mesafe kurallarına tam uyum içinde yerleşkeleri ziyaret eden binlerce üniversite adayı ve yakınları, güvenli bir ortamda tercih-tanıtım hizmeti almanın mutluluğunu yaşarken, üniversite bu tercih döneminde de pek çok farklı iletişim kanalı ile milyonlarca aday ve ailelerine ulaşmanın gururunu yaşıyor.Üsküdar Üniversitesi, tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 pandemisinin ülkemizde de görüldüğü 2020 Mart ayı itibariyle uzaktan eğitime hızlıca adapte olmuş, ÜÜTV, ALMS, STIX ve ZOOM gibi farklı dijital platformlarla öğrencilere senkron (canlı) ve asenkron verilen eğitimlerle yükseköğretimi kesintisiz bir şekilde devam ettirmişti. Üniversite, uzaktan eğitimdeki başarısını 2020 Tercih ve Tanıtım günlerinde de sürdürdü. Türkiye’de ilk kez “Fi-jital Üniversite” kavramını hayata geçirerek hem fiziki hem de dijital eğitimi en efektif şekilde harmanlayan Üsküdar Üniversitesi, zorlu YKS maratonunun ardından tercih yapacak aday öğrenciler için de adeta seferber oldu. İstanbul’un kalbi Üsküdar’daki yerleşkelerinde tüm temizlik, hijyen ve fiziki mesafe kurallarını harfiyen yerine getiren üniversite, 100’ü aşkın “sarı tişörtlü” görevli öğrenci ekibi, tanıtım uzmanları ve akademisyenleriyle üniversite adaylarının yanında oldu. 37 bini aşkın adayla birebir görüşmeYKS sonuçlarının açıklandığı 27 Temmuz 2020 itibariyle tüm yerleşkelerinde adaylara hizmet vermeye başlayan Üsküdar Üniversitesi, 15 günlük tanıtım dönemi zarfında binlerce aday öğrenci ve ailelerini tercih merkezlerinde ağırladı, onlara en doğru tercih konusunda destek oldu. Dijital mecraları da aktif bir şekilde kullanan üniversite, çağrı merkezi, canlı-destek, Microsoft Teams, WhatsApp, 360 derece sanal tur gibi uygulamalarla 37 bini aşkın adayla birebir iletişim kurdu. Kurucu Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan ve Mütevelli Heyet Başkanı A. Furkan Tarhan başta olmak üzere tüm akademik ve idari kadro adaylarla birebir ilgilendi. Üsküdar Üniversitesi, resmi tercih sürecinin son bulacağı 14 Ağustos 2020, Cuma gününe kadar kesintisiz şekilde tercih-tanıtım hizmeti vermeyi sürdürecek. Sosyal medyada 10 milyonluk rekor izlenme Sosyal ve dijital medyada da aktif bir iletişim yürüten Üsküdar Üniversitesi’nin 28 saniyelik tanıtım filmi, sadece 15 gün içinde YouTube platformu üzerinden 1 milyon 350 bin kez izlenerek üniversiteler arasında adeta bir rekora imza attı. Facebook ve Instagram’daki tanıtım videolarının gösterim sayılarıyla sadece sosyal medyadaki izlenme rakamlarının 10 milyonu aşması dikkat çekti.Üsküdar Üniversitesi kısa kurumsal filmi:“Türkiye’nin Fi-jital Üniversitesi” yeni öğrencilerini bekliyor! Üniversite adaylarının bu zorlu dönemde hep yanında olan Üsküdar Üniversitesi, yeni dönemde de yüz yüze eğitim ile uzaktan eğitimi en efektif şekilde sentezleyerek hem fiziki hem de dijital altyapısını öğrencilerinin hizmetine sunarak “Fi-jital Üniversite” kavramını hayata geçiriyor. Böylece “Üsküdarlı” öğrenciler, şartlar ne olursa olsun daha iyi bir geleceğe bilgili ve donanımlı emin adımlarla yürüyecekler. 

10 AĞU 2020

Arıboğan: “Dünyayı Okumayı Öğrenmek Lazım”

Üsküdar Üniversitesi, tercih maratonunda aday öğrencilere rehber olmaya devam ediyor. Tercih ve Tanıtım günleri kapsamında adaylara yönelik düzenlenen “Tercih Buluşmaları” Instagram canlı yayınının konuğu Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan oldu.Üsküdar Üniversitesi Kurumsal Instagram hesabından gerçekleştirilen programın moderatörlüğünü Kurumsal İletişim Medya PR Birim Yöneticisi - Gazeteci Şaban Özdemir üstlendi.“Değişen Dünyada Yeni Meslekler ve Kariyer Fırsatları” başlıklı söyleşide adayların meslek seçiminde geleceğin dünyasına göre düşünmelerini tavsiye eden Arıboğan; “Öğrencilerin geleceğin dünyasını da düşünerek hareket etmeleri, dünyayı okumayı öğrenmeleri lazım.” Dedi.“İnsanlık büyük bir dönüşümle karşı karşıya”İnsanlığın büyük bir dönüşümle karşı karşıya olduğuna dikkat çeken Arıboğan; “Şu an bütün dünyada konuşulan bir konu var. Pandemi sonrası dünya her kesimin neredeyse ana konusu. Ama insanlık büyük bir dönüşümle karşı karşıya. Endüstri 4.0’dan sonra zaten yeni mesleklerin oluşumunu bekliyorduk ama görüyoruz ki hem hukuk, mühendislik gibi eski mesleklerin yeni versiyonları hem de robot psikologluğu gibi yeni meslekler ortaya çıkacak.” İfadelerini kullandı.“Adaylar bu yılı kayıp olarak görmesinler”Pandemi nedeniyle pek çok öğrencinin tercih yapıp yapmama konusunda ikilem yaşadığına değinen Arıboğan; “Bu sene pek çok öğrenci tercih yapmayacağını, mezuna kalacağını söylüyor. Fakat basit bir matematikle baktığımız zaman bu sene tercih yapmayanlar seneye yapacağı için bu sefer önümüzdeki yıl tercihlerde bir yığılma olacak gibi duruyor. Bu sene telafi edilemeyecek bir sene değil. Hatta sıralama açısından bakıldığı zaman avantajlı bir yıl. Öğrenciler bu yılı kayıp olarak görmeyip, şanslarını mutlaka denesinler.” Şeklinde konuştu.“Dünyayı okumayı öğrenmek lazım”Arıboğan, meslek seçiminde öğrencilerin geleceğin dünyasına hazırlanmaları gerektiğinin altını çizerek; “Geleceği düşünerek hareket etmek lazım. Her şey matematik veya mühendislik değil. Sosyal bilimlere de ihtiyaç var. Baktığımız zaman veri toplanıyor evet ama veriyi okuyabilecek öğrenciler de lazım. Bunun yanı sıra dünyayı okumayı öğrenmek lazım. Ne iş yaparsanız yapın bunu bilmek şart. Sosyal bilimler temel alanlardır. Bu alanlar yok olmaz ama bu alanları da yenidünyaya uyarlamak lazım. Bu nedenle öğrenciler de sürekli kendilerini yenilemeliler.” Dedi.“İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi ekol bir fakülte”Üniversite seçiminde ve tercih döneminde adayların hassas davranması gerektiğini vurgulayan Arıboğan; “Üsküdar Üniversitesi olarak yeni düzene çok güzel ayak uydurduğumuzu düşünüyorum. Dünyanın nereden nereye gittiği çok önemli. Biz Oxford ile birlikte Politik Psikoloji Merkezimizi kurduk, sertifikalar verdik. Bizim öğrencilerimizin Oxford sertifikası var. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü olarak çok büyük alanlarda çok büyük çalışmalara imza attık. İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi genelinde de büyük başarılar elde ettik. İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi ekol bir fakülte. Adayların üniversite seçerken üniversitelerin bu özelliklerini de gözetmelerini tavsiye ediyorum.” İfadelerini kullandı.

08 AĞU 2020

Prof. Dr. Sinan Canan: “Nörobilim bilmeyen evde kalacak”

Tercih ve Tanıtım günleri kapsamında adaylara yönelik düzenlenen “Tercih Buluşmaları” Instagram canlı yayınının 4’üncü konuğu Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji bölümü Öğr. Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan oldu. “Beynimizi Anlamak Ne İşe Yarar?” başlıklı konuşmasında insan beyninin önemine dikkat çeken Canan; “Kolu, bacağı, karaciğeri alınan insanların hayatında çok büyük bir değişiklik olmayabiliyor. Ancak beyinde çok küçük bir değişiklik yapsanız ufacık bir hasar oluşsa insanlar çok ciddi sıkıntılar yaşayabiliyor. Bu da bize gösteriyor ki beyin, insanı insan yapan o özelliklerin toplandığı yer.” Dedi. Üsküdar Üniversitesi Kurumsal Instagram hesabından gerçekleştirilen programın moderatörlüğünü Kurumsal İletişim Medya PR Birim Yöneticisi - Gazeteci Şaban Özdemir üstlendi.“Beyin, insanı insan yapan özelliklerin toplandığı yer”Prof. Dr. Sinan Canan, insanın değişmeye ve gelişmeye açık olmasının önemine dikkat çekerek; “Değişmeye ve gelişmeye niyetiniz varsa on dakika baktığınız yaprak bile size çok şey söyler aslında. Dolayısıyla bizim söylediklerimizin, bilimsel bulguların tek başına pek bir anlamı yok. Bunları değerlendirilecek zihinler, uygulama cesareti olan insanlar olduğu zaman bir anlam ifade ediyor. Benim de bu kadar çok konuşma sebebim zamanında o yaşlardayken keşke bana söylenseydi de ben bunları bilseydim dediğim çok fazla şeyin olması. Yolculukta da bana beyinle uğraşmak kısmet oldu. Bunu bir hediye olarak görüyorum. Bu hediye, insan hakkında insana çok şeyi söylüyor. İnsanın nasıl bir varlık olduğunu düşündüğünüzde, diğer canlılardan olan temel farklarını göz önüne aldığınızda, aslında biyolojik olarak beyin dediğimiz organın ev sahipliği yaptığını görüyoruz. Kolu, bacağı, karaciğeri alınan insanların hayatında çok büyük bir değişiklik olmayabiliyor. Ancak beyinde çok küçük bir değişiklik yapsanız ufacık bir hasar oluşsa insanlar çok ciddi sıkıntılar yaşayabiliyor. Bu da bize gösteriyor ki beyin, insanı insan yapan o özelliklerin toplandığı yer.” İfadelerini kullandı.“İnsana dair yeni şeyler yapmak, insana yeni bir gözlükle bakmaktan geçer”Canan, beyni metafor olarak kullanıp aslında insanı anlatmaya çalıştığını belirterek; “Ben, insan aslında nasıl bir varlık? Neye ihtiyacı var? Ne ile mutlu ve tatmin oluyor? Neden korkuyor? Bunların listesini yapmaya çalışıyorum. Ve bu bakış açısı ile baktığınız zaman Üsküdar Üniversitesinin zaten zamanında Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın bunu öngörmesi nedeniyle bu tema üzerinden yola çıkılmış bir üniversite olduğunu görüyoruz. Bugünlerde ve bundan sonrasında insana dair yeni bir şeyler yapacaksak, yeni sorunlar çözeceksek, bu insanı yeni bir gözlükle anlamaktan geçer. Bu gözlük bilimin, nörobilimin ve psikolojinin gözlüğü. Dikkat ederseniz artık dünyada hemen hemen her uğraş alanının bir nöro alanı var. Mesela nöropazarlama var. Üsküdar Üniversitesinde de bir bölüm. Ben başkanlığını yürütüyorum. İnsanlar satın alırken, karar verirken beyinleri nasıl çalışıyor? Bu ihtiyaçlara uygun ürünler üreten ve onların araştırmasını yapan bir alan. Satın alma, sadece sözel anlamda ifade edilen bir şey değil, beyinlerinin içine bakarak çözülmesi gereken bir şey. Bir başka örnek olarak nörohukuk var. Biz insanları alıyorduk Adli Tıp'a gönderip sağlık raporu istiyorduk. Aklından zoru var mı onlara bakıyorduk. Ancak nörohukuk, olayı tamamen bambaşka bir hale getirdi.” Şeklinde konuştu.“Nörobilim bilmeyen evde kalacak”Sözlerinin devamında nörobilimin önemine değinen Canan; “Ben hangi bölümde olursa olsun genç arkadaşlara şunu söylüyorum, artık nörobilim bilmeyen evde kalacak. Her anlamda evde kalmak olabilir. Ama özellikle de bir okul bitirseniz, bir şeylerden mezun olsanız da bir süre sonra aynen iki dili bilmek gibi nörobilim bilmek de insanı büyük bir farka sürükleyecek. Üsküdar Üniversitesi bu alanda 7-8 yıldır büyük bir başarı yakalıyor. Bu konuda yetkin akademisyen yetiştirmek ve yetkin araştırmacılar, eğiticiler bulmuş, büyük bir öngörü ile kurulmuş bir üniversite.” Dedi.“Üsküdar Üniversitesi olarak dünyanın en etkili mottosuna sahibiz!”Üsküdar Üniversitesinde davranış bilimlerinin olmasının artı bir güzellik olduğunu vurgulayan Canan; “Bizim temel bilmemiz gereken bilgi alanı nörobilim, insan ve davranış bilimleridir. Bunu teorik olarak aslında herkes öğrenebilir. Fakat her bilimde olduğu gibi teknik dili çok karmaşık. Birilerinin de bunları basitleştirmesi, hatta bilimsel tarafını bozmadan hayatta uygulanabilir önerilerle gelmesi gerekiyor. Ben ve benim gibi bazı akademiden arkadaşlarımızın soyunduğu kısım biraz burası. Buna halk bilim eğitimi de deniyor dünyada. Birçok akademik birimde, birçok üniversitede geleneksel bakış açısıyla hoş karşılanmayan bir şey. Akademisyensen makaleni yaz ne geziyorsun dışarıda diye çok söylenir. Geldiğim ilk günden beri Prof. Dr. Nevzat Tarhan hocam neredeyse arkamdan itiyor hadi git anlat diyerek. Üniversitenin fonksiyonlarından bir tanesi bildiğini topluma mal etmek yaymaya çalışmaktır. Bu nedenle ben üniversitenin desteği için de çok memnunum. Birçok üniversitede hocaları bulamazsınız, hatta kapılarını çalmaya korkarsınız ancak buradaki ortam tamamen tersi. O yüzden dünyanın en mükemmel imkânlarına mı sahibiz? En zengin üniversitesi biz miyiz? Hayır. Ama Dünyanın en etkili mottosuna sahibiz. İnsanı anla dünyayı değiştir. Üsküdar Üniversitesinde akademik kadrodan idari kadroya kadar herkes insanı anlamaya yönelik çalışma içerisinde. Üniversite bir yaşam alanıdır. Bir kültür, bir dönüşüm alanıdır. Üniversiteye girdiğinizde dönüşmeniz, gelişmeniz lazım. Özellikle Üsküdar Üniversitesinde davranış bilimleri olması ayrı bir güzellik” dedi.“İnsanı ayakta tutan en büyük güç anlam arayışıdır”Başarısızlığa rağmen insanı ayakta tutan en büyük gücün anlam arayışı olduğuna dikkat çeken Canan; “İnsan beynini anlamaya başladığınızda çok ilginç yerlere geliyorsunuz. İnsan, en azından birkaç yüz bin yıl daha anlamsız yaşayabilecek bir varlık değildir. İyi bir inanç gibi yorumlamamalarını tavsiye ederim. İnsanın kendi içsel anlamından bahsediyorum. İnançsız biri de olabilirsiniz ama bir hikâyeniz bir anlamanız olmalı. Özellikle genç arkadaşlara tavsiye ediyorum alanımız ne olursa olsun nöropsikoloji biliminin eğitimini alın. Üsküdar Üniversitesi programlarını, bizim yayınlarımızı takip edin. Bizim işimiz bunları anlatmak. Serbest vaktinizi bunlarla geçirin. Çünkü dış dünyayı değiştirmenizin imkânı yok. Tek değiştirebileceğiniz şey kendiniz. Birilerinin moda ettiği bilgileri hızla tüketmeye çalışıyoruz. Bu da bizim kafamızı allak bullak ediyor. Birincisi zaten kitabı değil hayatı okumamız gerekiyor kitaplar hayatı okumak için okunur. Okuduğumuz, aldığımız bilginin gerçekliğini sorgulamamız gerekiyor. Beynimiz hiç fark etmeden yıkanabiliyor. Bir ay bir şeye inanırken öbür ay başka bir şeye inanabiliyoruz. Burada kritik ve analitik düşünmeyi öğrenmek çok çok önemli. Bunun da yolu bilimin ABC’sini anlamamız. Önce bilimi öğreneceğiz. Bu devrin en önemli silahı bilim ve bilimin düşüncesidir. Ama bilimperestlikten de kendimizi uzak tutacağız.” İfadelerini kullandı.“Kendinizi biriyle kıyaslayacaksanız dünkü kendinizle yapın!”Gelişkin insan olma yolunda en önemli unsurun gençlik döneminde kulakların açık olması olduğunu vurgulayan Canan; “Her türlü kaynaktan, her türlü ağızdan öğrenebileceğimiz bir şey olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor. Kendinizi biriyle kıyaslayacaksanız dünkü kendinizde kıyaslayın. Dünkü kendinizle kıyasladığınız zaman kaçınılmaz olarak zaten gelişiyorsunuz. Yani gördüğünüz zaman ekstra gayret geliyor. Bize her günümüz aynıymış gibi geliyor ve hep kendimizden daha yüksek olanlara gözümüzü dikerek sağlığımızı düşürüyoruz. Önümüze bakalım dünümüzü bugünümüzle kıyaslayalım. Her gün 1 milimetre ilerleyen tavşanla kaplumbağanın hikâyesi gibi düşünebiliriz. Günümüz gençlerimiz, maalesef bir anda şansı yaver gitme, ünlü olma hayallerine kapılıyor. Hayat böyle bir hayat değil. Hızlı çıkılan tepelerden çabuk düşülür. Ağır çıkarsan orada oturabilirsin. Eğer mucize arıyorsanız istikrarlı olun.” Şeklinde konuştu.“Kulaklarınızı dışarıya karşı kapatın”Prof. Dr. Sinan Canan, konuşmasını dinleyicilere şu tavsiyeleri vererek sonlandırdı; “Her ekmek farklı sürede pişer. Taktiklere konulmuş kurallara inanmayınız. Ve İbn-i Sina'nın çok sevdiğim bir sözü vardır; “Yumurtanın kabuğu içerden kırılırsa hayat başlar, dışarıdan kırılırsa hayat sona erer.” Yumurta kabuğunu dışarıdan kırdırtmayın. Dışarıya kulaklarınızı kapatın. Kendi içinizden neyi kırabilirsiniz buna bakmayı alışkanlık haline getirin.” Dedi.Haber: Şüheda Damgacı- Dilruba İçliardıç

07 AĞU 2020

Pandemide Kurban Bayramı Araştırması Sonuçlandı

Türk halkının pandemi döneminde bayramı nasıl idrak ettiğini ve bulaş riskini azaltan önlemlere uyup uymadıklarını incelemek amacıyla anket çalışması yapıldı. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı öncülüğünde yürütülen çalışmaya göre, katılımcıların yüzde 73.6’sı bayramı evde geçirdiklerini söyledi. Katılmcıların yüzde 13.8’i bayramda akrabaları ile yüz yüze görüşmeyi tercih ettiklerini; yüzde 53.2’si ise akrabaları ile online olarak görüşmeyi tercih ettiklerini kaydetti. Araştırmaya katılan katılımcılardan yüzde 35.9’u pandeminin kurban kesim şeklini etkilediğini belirtirken; yüzde 46.8’i kurban kestiğini, yüzde 25.1’i vekalet vererek kestirdiğini ve yüzde 28’i kurban kesmediğini ifade etti.  Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, ‘Pandemi Sürecinde Kurban Bayramı’ başlıklı anket çalışması gerçekleştirdi.44 ilden katılım gerçekleştiSosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, bayramın 2’nci, 3’üncü ve 4’üncü gününde gerçekleştirdikleri anket çalışmasına Türkiye’nin 44 ilinden yaşları 18- 70 arası değişen 760  katılımcının ilgi gösterdiğini ve oldukça ilginç bulgular ortaya çıktığını söyledi.Pandemide bayram ziyareti sınırlı kaldıKatılımcıların yüzde 26.4’ünün bayramı tamamen evde izole olarak geçirdiklerini belirten Süleymanlı, “Yüzde 54.3’ü kısmen izole geçirdiklerini kaydetti. Aynı şekilde katılmcıların yüzde 13.8’i bayramda akrabaları ile yüz yüze görüşmeyi tercih ettiklerini söylerken, yüzde 53.2’si akrabaları ile online olarak görüşmeyi tercih ettiklerini dile getirdi” dedi.Sadece %8.9’u tatil olarak değerlendirdiProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı sözlerini şöyle sürdürdü: “Bayramı tatil olarak değerlendirip değerlendirmedikleri yönündeki soruya katılımcıların yalnız yüzde 8.9’u tatil olarak değerlendirdiklerini, yüzde 10.3’ü kısmı bir tatil yaptıklarını belirtti. Katılımcıların yüzde 73.6’sı bayramı evde geçirdiklerini ifade ederken ‘Pandemiden önceki dönemde bayramları nerede geçirirdiniz?’ sorusuna katılımcıların yüzde 43.8’i yakın akrabalarımın yanında, yüzde 38.2’si kendi evimde, yüzde 8.7’si tatil beldesinde, yüzde 6.9’u yakın arkadaşlarımın yanında yanıtını verdi. Bayramı tatil olarak değerlendiren kesimin davranışı yine aynı kalırken, özellikle yakın akraba ve arkadaş ziyaretlerinde önemli bir düşüş gözlendi.”Bayram pandemiden olumsuz etkilendiProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “katılımcıların yüzde 55’i pandeminin bayram üzerinde olumsuz etkisinin olduğunu düşünüyor” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:“Yüzde 11.6 oranında katılımcı bayramın pandemiden olumsuz etkilenmediğini ifade etti. Pandemi, katılımcıların yüzde 45’inin bayram planlarını değiştirdi. Katılımcıların yüzde 16.3’ü pandemi dönemindeki bayramın beklentilerini karşıladığını belirtirken, yüzde 46.3’ü ise  beklentilerinin karşılanmadığını belirtti. Sonuçlar, pandeminin bayram üzerinde olumsuz bir etkiye neden olduğunu gösteriyor.”Dijital bayram görüşmesi tercih edilmeyecekKatılımcılara pandemi dönemi ile şekillenen dijital bayram görüşmelerine gelecek bayramlarda da devam etmeyi tercih edip etmedikleri sorusunu yönelttiklerini ifade eden Prof. Dr. Süleymanlı, “Katılımcıların yüzde 21.4’ü gelecek bayramlarda da online bayramlaşmayı tercih edeceklerini, yüzde 47.2’si bayramlaşma için online platformları kullanmayacaklarını, yüzde 37.4’ü ise kısmen tercih edebileceklerini belirtti. Katılmcıların yüzde 42.2’si pandemi dönemindeki bayramda vakit geçirebilecekleri daha tenha mekanlar bulmak için ek bir çaba gösterdiklerini belirtirken, yüzde 23.9’u pandemi dönemindeki bayramın yalnız hissettirdiğini dile getirdi” dedi.Kurban kesimleri de etkilendiPandeminin katılımcıların yüzde 35.9’unun kurban kesim şeklini etkilediğini kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Katılımcıların yüzde 46.8’i kurban kestiğini, yüzde 25.1’i vekalet vererek kestirdiğini ve yüzde 28’i kurban kesmediğini ifade etti. Yüzde 69.6 oranında katılımcı ise Kurban Bayramında yakınlarına ve komşularına kestiği kurban etinden pay gönderdiğini dile getirdi” dedi.Bayrama özel kıyafet alınmadı“Bu bayramda bayramlık olarak yeni kıyafet aldınız mı?” sorusuna katılımcıların yüzde 82.6’sının olumsuz yanıt verdiğini belirten Süleymanlı, “Yüzde 14.7’si aldıklarını, yüzde 2’si ise kendilerine hediye olarak yeni kıyafet geldiğini ifade etti. ‘Evinizde bayram temizliği, bayram alış verişi yapıldı mı?’ sorusuna katılımcıların yüzde 43.3’ü ‘evet yapıldı’, yüzde 18.6’sı ‘hayır yapılmadı’, yüzde 38,2’si ise ‘Her zamanki alışveriş ve temizlik devam etti, özel olarak yapılmadı’ cevap şıkkını işaretledi. Pandemi dönemindeki bayramda alışverişini online olarak yapmayı tercih eden katılımcıların oranı yüzde 25 iken, bayram alışverişini market veya bakkala giderek yapmayı tercih eden katılımcıların oranı yüzde 50.1 olarak ortaya çıktı” dedi.Tatile gidenlerin oranı düştüYüzde 73.6 oranında katılımcıdan pandemi dönemindeki bu bayramı kendi evlerinde geçirdikleri yanıtını aldıklarını söyleyen Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Katılımcıların yüzde 16.3’ü bayramı akrabalarının yanında ve yüzde 1.3’ü yakın arkadaşlarının yanında geçirmiş. Pandemi öncesinde bayramı tatil beldesinde geçirenlerin oranı yüzde 8.9 iken pandemi döneminde bu oran yüzde 3.6’ya geriledi. Ayrıca katılımcıların yüzde 43’ü bayramı anne, baba ve kardeşleriyle birlikte geçirirken, yüzde 41.6’sı eşi ve çocuklarıyla, yüzde 6.4’ü yalnız ve yüzde 1.2’si arkadaşlarıyla birlikte geçirmiş” dedi.Yalnızlık hissi ve hüzün etkili olduKatılımcıların yüzde 23.9’unun bayramda kendisini yalnız hissettiği sonucuna ulaştıklarını söyleyen Süleymanlı, “Bu bayram döneminde kendinizi nasıl hissettiniz?” sorusuna katılmcıların yüzde 49.3’ü mutluluk duyduklarını yanıtını verirken, yüzde 39.1’i hüzünlü, yüzde 11.6’sı ise gergin, telaşlı ve endişeli olduklarını belirtti” diye konuştu.Bayramda sosyal mesafeye dikkat edildiSonuçlara göre katılımcıların yüzde 12.1’i “Bayram ziyaretlerinde isteseler de fiziksel mesafe kurallarına uyamadıklarını’ belirtirken, yüzde 56.4’ünün fiziksel mesafe kurallarına tamamen uydukları yönünde yanıt verdiğini söyleyen Süleymanlı, sözlerine şöyle devam etti:“Bayramlaşmak için bu bayramda sarılma, el öpme, tokalaşma gibi eylemlerden hangisini yaptınız?” sorusuna katılımcıların yüzde 65.3’ü bayramlaşmak için fiziksel temas içeren herhangi bir eylemde bulunmadığını belirtirken, yüzde 18.3’ü dirsek dirseğe temas gibi özel bir selamlaşma yöntemi kullandığını, yüzde 6.7’si büyüklerinin elini öptüğünü, yüzde 5.5’i insanlarla tokalaştığını, yüzde 3.2’si insanlarla sarıldığını ve yüzde 1.1’i insanlarla yanak yanağa öpüştüğünü dile getirdi. Yanak yanağa öpüşen katılımcıların yaş ortalaması 34.5 iken insanlarla sarılan katılımcıların ortalaması yüzde 28.6 olarak tespit edildi.”Bayram kolektif toplumsal ritüeldirDini ya da milli bayramların, kendilerine has niteliklerinin ötesinde kolektif bir kültürel ritüel, birliktelik ve duygudaşlık sahası oluşturma bağlamında oldukça önem arz ettiğini söyleyen Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı “Bu ortak kültürel alanın varlığı, bireysel ile toplumsalı da birleştirmekte ve bu anlamda toplumsal açıdan özgün bir role sahip olmaktadır. Bu bağlamda Kurban Bayramı dini bir bayram olsa da aslında kamusal ve özel alanda çeşitli duygular ve eylemler eşliğinde insanları bir araya getiren ve bu nedenle kendine özgü niteliğini aşarak kültürel alanda önem kazanan kolektif bir toplumsal ritüeldir” dedi.Değişen koşullar aynı tatmini sağlamıyor Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, bayramın koşullar değişse de bir şekilde kutlanabildiğini fakat aynı tatmini sağlamadığı gibi aynı ve toplumsal alanı oluşturmadığı anlaşılıyor dedi ve sözlerine şöyle devam etti:“Bu da bizi, diğer pek çok konuda da olduğu gibi, pandemi sürecinde tanıştığımız geçiş süreci düzenine ve sonrasına dair sorular sormaya ve sosyolojik öngörü çabalarına götürüyor. İletişim, etkileşim ve birliktelik gibi kavramların nasıl deneyimlendiğinin ne denli önemli olduğunu görmekteyiz. Fakat bu faktörlerin etkili olduğu bayram gibi olguların kültürel alana ait, duygular ve tekrarlarla kalıcı hale dönüşen toplumsal pratikler ve ritüeller olmaları, özel ve kamusal alanın ve bu alanların potansiyellerinin pandemiyle birlikte dönüşüm geçirmesi durumunda, tekrar edilen pratikler ve pekişen duygularla zamanla yine yeni ritüellere dönüşeceğini öngörebiliriz.”

30 TEM 2020

Üsküdar Üniversitesi Öğrencilerinin Memnuniyetini Araştırdı!

Üsküdar Üniversitesi, öğrencilerinin memnuniyet düzeylerini ölçümledi. Yaklaşık 17 bin öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilen çalışmada özellikle pandemi sürecinde üniversitenin uzaktan eğitim, sosyal medya ve teknolojik altyapısına ilişkin görüşleri değerlendirildi. Çalışmada dijital ulaşılabilirlik memnuniyeti %80 çıkarken, uzaktan eğitim uygulamalarına ilişkin memnuniyet düzeyi ise %78 olarak yansıdı.Üsküdar Üniversitesi’nde 2019-2020 Bahar döneminde öğrencilerin memnuniyet düzeyleri ölçüldü. 16 bin 991 öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilen çalışmada özellikle pandemi sürecinde uzaktan eğitim ve teknolojik altyapıya ilişkin görüşler değerlendirildi.Çıkan sonuçlar ise şu şekilde:Sosyal medya uygulamalarından %80 memnuniyet“Sosyal medya, mobil uygulama, TV gibi iletişim kanalları aktif olarak kullanımı ve bilgilendirme faaliyetleri yeterlidir” önermesine 14 bin 983 katılımcıdan %80 oranındaki 11 bin 960 katılımcı olumlu görüş bildirdi.Dijital ulaşılabilirlik memnuniyeti %80“Çağrı merkezi, ondestek, whatsapp hattı gibi iletişim kanalları kolay ulaşılabilir ve yeterlidir” önermesine 14 bin 110 katılımcıdan %80 oranındaki 11 bin 223 kişi olumlu cevap vererek katıldığını belirtti.Uzaktan eğitim uygulamalarında %78 memnuniyet“LMS, ZOOM, ÜÜTV vb. senkron eğitimler kolay ulaşılabilir ve yeterlidir” şeklindeki değerlendirmeye 15 bin 275 katılımcıdan %78 oranında, 11 bin 935 kişi olumlu cevap vererek katıldığını söyledi.STIX programından %85 memnun kaldıUzaktan eğitim sisteminin bir parçası olan STIX dosya paylaşım uygulamasına ilişkin olarak da öğrencilere memnuniyet durumları soruldu. “STIX dosya paylaşım sistemi kolay ulaşılabilir ve yeterlidir” değerlendirmesine 15 bin 381 katılımcıdan %85 oranında 13 bin 126 kişi olumlu bulduğunu belirtti.Uzaktan eğitim teknolojilerinden memnuniyet de yüksek“Uzaktan eğitim teknolojilerinin kullanımından genel olarak memnunum” önermesine ise 15 bin 225 katılımcıdan %73’ü (11 bin 163 kişi) olumlu bulup katıldığını ifade etti.İdari hizmetlerde memnuniyet %81 oranında“İdari hizmetler (ders kayıt, belge alma, askerlik işlemleri vb.) yeterlidir” şeklindeki değerlendirmeye 13 bin 915 kişiden %81 oranındaki 11 bin 211 kişi olumlu yanıt verdi.Danışman hoca memnuniyeti %81 “Danışman hocam bana gerekli zamanı ayırmakta ve yeterli şekilde benimle görüşmektedir” önermesine 14 bin 409 kişiden %81 oranında 11 bin 679 kişi olumlu bulup katıldığını söyledi.Online mecralardaki etkinlikler %81 oranında yeterli bulundu“Online mecralarda yapılan sanatsal, kültürel ve bilimsel etkinlikler tatmin edici ve yeterlidir” önermesine 13 bin 800 katılımcıdan %72’si yani 9 bin 919 kişi olumlu görüş bildirdi.Kütüphane kaynak yeterliliği memnuniyeti %77“Kütüphane gerek duyduğum her türlü kaynak açısından yeterlidir” önermesine 13 bin 294 kişiden %77 oranındaki 10 bin 272 kişi olumlu görüşlerini iletti.  Öğrenciler rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinden memnun“Rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri ulaşılabilir ve yeterlidir” şeklindeki değerlendiremeye 12 bin 272 katılımcıdan %78’i (9 bin 535 kişi) olumlu yanıt verdi.%73’ü aldığı eğitimin beklentilerini karşıladığını söylüyor“Üniversitede aldığım eğitim beklentilerimi karşılamaktadır” değerlendirmesinin de sorulduğu çalışmada 14 bin 995 katılımcıdan %73’ü (10 bin 896 kişi) aldığı eğitimin beklentilerini karşıladığını söyledi.

27 TEM 2020

Prof. Dr. İbrahim Özdemir Dhaka Forum’da

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölüm Başkanı, Birleşmiş Milletler Çevre Programı Danışmanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir, sanal konferans ile gerçekleştirilen Dhaka Forum’da “Geri Dönüşüm Ortamı ve İklim Değişikliği” başlıklı sunum yaptı.“Covid-19 salgını çevre kirliliğini arttırdı”Sunumunda Koronavirüs salgınıyla beraber insanın doğaya verdiği tahribatın gün yüzüne çıktığına dikkat çekten Özdemir, tehlikeli plastik atıklarda ani artış ortaya çıktığını kaydetti.  Özdemir, salgının oluşturduğu panik nedeniyle iklim krizinin dikkatleri dağıttığını, özellikle bu dönemde plastik atıkların daha çok arttığını ve çok sayıda su kütlesinin kirletildiğini belirtti. Özdemir, konuşmasında iklim dayanıklılığı faaliyetleri, iklim politikaları gibi konulara da değindi. Bangladeş, Birleşik Krallık gibi pek çok ülkeden katılımın olduğu programda Covid-19 döneminde meydana gelen plastik atıkların oluşturduğu geri dönüşüm sorunları ve iklim değişikliği konuşuldu.

23 TEM 2020

Arıboğan, İletişim ve Benlik Kavramını Anlattı

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Demirkent Eğitim ve Araştırma Vakfı’nın düzenlediği “Yeni Dünya Düzeninde İletişim ve Benlik Kavramı” programının konuğu oldu. Zoom üzerinden gerçekleşen yayında Arıboğan, benlik ve iletişim olgularının birbirini tamamlayan kavramlar olduğunu vurguladı. “Benlik duygusu tarihsel ve mekânsal olarak değişir”Benlik kavramının duygusal, tarihsel ve mekânsal olarak değişebileceğini söyleyen Prof. Dr. Arıboğan; “Ben olduğunun farkında olmak, sosyal çevre ve özel kimliği ile birlikte tamamlayan şeyi benlik olarak değerlendirebiliriz. Dolayısıyla benlik ve iletişim kavramları birbirini tamamlamaktadır. Benlik, duran bir şey değildir tarihi bir ekosisteme sahiptir. Bilişsel şemalar, zamanın ruhunu yansıtan düşünce dünyasının bir parçası haline gelir. Orta Çağ Hristiyan dünyanın içinde doğmuş ve yaşamaya devam ediyorsanız oranın geleneklerine, algı dünyasına sahip olursunuz. İstanbul’da 21.yüzyılda doğmuş biriyseniz bambaşka bir algı dünyasına sahipsiniz demektir. Yani benlik duygusu tarihsel ve mekânsal olarak değişir diyebiliriz. Bir köyde izole olarak yaşıyorsanız bilgi dünyanız köyde öğrendiklerinizle sınırlı kalır. Ancak dijitali sınırsız kullanabildiğiniz, kütüphanelere gidebildiğiniz bir yaşamınız varsa o zaman artık siz o dünyada yaşamazsınız. Siz o dünyayı yaşarsınız. Dünya size taşınır.” İfadelerini kullandı. “Pandemi dönemi sınırları tahkim eden bir ruh yarattı”Sözlerinin devamında Covid-19 bağlamında küresel değerlendirmelerde bulunan Arıboğan; “Covid-19 bu yüzyılda karşılaştığımız üçüncü büyük kriz. Devlet insanların etkileşimi dijitale taşıyıp tam anlamıyla kitlesel gözetleme mekanizmasının oluşturulması sağlandı. Bu hastalığı hiç duymayabilirdik. Bir krizin içine girdiğiniz andan itibaren coğrafi alanınız artık küresel köyün parçası olmaktan çıkmaya başlıyor. Kendi sınırlarınızı yeniden çizmek durumunda kalıyorsunuz. Ve pandemi dönemi sınırları tahkim eden bir ruh yarattı. İtalyanlar kendi ülkesinde, İspanyollar kendi ülkesinde öldüler. Ve ulusal sınırlar hem coğrafi açıdan hem de kafamızda da çok belirgin hale gelmeye başladı. Devlet, aslında küreselleşmeyi yeni bir katmanla daha kesti. Bu süreç küreselleşmeyi kesen faktör oldu. Askeri bağlamda kesti, güvenlik tehditleri yarattı ve ekonomiyi tamamen değiştirdi. Özellikle bu dönemde kitlesel takip sisteminin olağanüstü geliştiğini söylemek mümkün. Artık devlet merkezli, otoriter ve duvarlarla çevrili, insanı tutsak eden ama bu tutsaklığın farkındalığını yitirmemize sebep olan bir dünyaya giriyoruz.” Dedi.“Dijital ortam bireyleri çıplaklar kampına sokuyor”Prof. Dr. Arıboğan; Dijitalleşmenin yenidünyaya getirilerini değerlendirerek; “Bireyler kendini sosyal medyada özgür hissediyor. Ancak veri olarak bütün bilgilerini açık ediyor. Verilerini sunduğun andan itibaren birey olarak özgür olmak mümkün değil. Dijital ortam, bir manada bireyleri bir çıplaklar kampına sokuyor aslında. Michel Foucault buna panoptikon toplumu diyor. Sürekli gözetlenen, her şeyi açık olan bir toplum. Devlet ne yediğinden tutun da ne sevdiğine kadar her şeyi biliyor. Dolayısıyla her şeye devlet her şeye hâkim olduğu sürece istediği her yöne de sevk edebilecek durumdadır. Ancak bunların farkında değiliz. Farkında olmadığımız için kendimizi özgür sanıyoruz ve kaçış yolu aramanın aksine memnuniyet duyuyoruz.” Şeklinde konuştu.“Küreselleşme ile insan hakları daha çok öne çıkmaya başladı”Sanayi toplumu insanları vatandaş haline getirdiğinin altını çizen Arıboğan; “Vatandaşlar görevleri olduğu kadar hakları da olan insanlardır. Küreselleşme ile haklar daha çok öne çıkmaya başladı. Devletin vatandaşlar üzerinde hakları ortaya çıkmaya başladı. Bugün içine girdiğimiz duvarlı dünya, insanı yeniden modern tebaa haline getirecek olan sınırlı ve gözetleyici sistemdir. Yani bir panoptikan sistemine doğru gittiğimizi ve modern tebaa anlayışına sahip olacağımızı düşünüyorum. Tebaa olduğumuz andan itibaren ben duygusundan çıkarız. Sürünün parçası olmaktan öteye geçemeyiz.” İfadelerini kaydetti.

21 TEM 2020

Uzaktan Eğitim Araştırması Sonuçlandı

18 Mart’ta Yükseköğretim Kurulu’nun aldığı kararla Mart ayının sonunda itibaren tüm Türkiye’de üniversitelerin uzaktan eğitime geçmesi kararlaştırılmıştı. Üsküdar Üniversitesi, Türkiye genelinde 350 üniversite öğrencisi ile gerçekleştirdiği araştırmada gençlerin uzaktan eğitime bakış açısını değerlendirdi. Covid Gençlik isimli araştırma, katılımcıların yüzde 48’inin bazı derslerin yüz yüze sınıf ortamında bazı derslerin ise online olarak uygulanacağı hibrid modelini tercih ettiğini ortaya koydu. Pandemi sürecinde toplumda büyük ilgi uyandıran birçok sosyolojik ve psikolojik araştırmaya imza atan Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Tuğba Aydın Öztürk tarafından yürütülen Covid Gençlik isimli bir araştırma gerçekleştirdi.Öğrencilerin fikir ve beklentileri analiz edildiHaziran 2020’de Türkiye genelinde 350 öğrencinin katılımı ile gerçekleştirilen ‘Covid Gençlik’ isimli araştırma, üniversite öğrencilerinin bu süreçte devam eden uzaktan eğitim hakkındaki olumlu ve olumsuz fikirleri ile beklentilerini anlamak için uygulandı. Araştırmaya Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Tuğba Aydın Öztürk öncülük etti.Araştırmaya katılanların yüzde 18’inin üniversite 1. sınıf, yüzde 21’inin üniversite 2. sınıf, yüzde 28’inin üniversite 3. sınıf, yüzde 22’sinin üniversite 4. sınıf, yüzde 6’sının yüksek lisans ve yüzde 2’sinin doktora öğrencisi oldukları görüldü. Katılımcıların yüzde 35’i devlet ve yüzde 65’i vakıf üniversitesi öğrencisi olup, yüzde 95’i Covid-19 sürecinde derslerin online olarak uzaktan eğitim olarak devam ettiğini belirtti.Hibrid eğitim modeli beğenildiKatılımcılardan yüzde 48’inin bazı derslerin yüzyüze sınıf ortamında bazı derslerin ise online olarak uygulanacağı hibrid modeli tercih ettiklerini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, “Hibrid modeli melez, karışık ya da harmanlanmış öğrenme olarak düşünebilir. Bu metodda geleneksel öğrenme yöntemi ile çevrimiçi sınıflar bir araya geliyor. Çalışmaya katılan öğrencilerin yüzde 46’sı derslere yüzyüze geleneksel yani kampüs ortamında devam etmek istediklerini belirttiler. Arkadaş ve okul ortamını özleme, yüzyüze eğitimde daha iyi konsantre olma ve daha fazla etkileşim imkanı vermesi gibi sebeplerle öğrenciler geleneksel öğrenme metodunu tercih ettiler. Katılımcıların yalnızca %6’sı sadece online gerçekleşecek derslere devam etmek istediğini ifade etti. Uzaktan eğitim, lisansüstü öğrenciler ve hem üniversite okuyup hem de çalışmak durumunda kalan öğrenciler için faydalı bir model olarak öne çıkıyor. Diğer taraftan sanat, tıp alanları ya da fen bilimleri gibi uygulamalı alanlarda online eğitim uygulamaları yeterince verimli bulunmadı” dedi.Trafikte zaman kaybını önlemesi avantaj sağlıyorÖztürk, katılımcılara göre uzaktan eğitimin verimini etkileyen olumlu faktörlerin başında yüzde 62’lik oran ile asenkron derslere katılmanın geldiğini söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü:“Asenkronize derslerde öğrenciler, eğitmen tarafından kaydedilen ders içeriğine istedikleri zaman ve istedikleri kadar erişim sağlayabildikleri için tekrar yapabilme imkanına sahip oluyorlar. Öğrencilerin yüzde 61’i derslere istedikleri yerden devam edebilmenin ve fiziksel sınırların ortadan kalkmasının olumlu bir gelişme olduğunu belirtti. Öğrencilerin yüzde 58’i uzaktan eğitim sayesinde ulaşım, barınma ve dışarıda beslenme için harcanan ekonomik giderlerin azalmasını ve yüzde 49’u özellikle büyükşehirler başta olmak üzere trafikte vakit kaybetmek zorunda kalmamayı eğitimin verimliliğini arttıran unsurlar olarak görüyor. Uzaktan eğitimin verimini arttıran diğer olumlu özellikler ise; yüzde 45 oranında ortamın daha esnek ve konforlu olması, yüzde 38 oranında öğrencilerin kendisine daha çok vakit ayırabilmesi, yüzde 33 oranında ise sanal toplantı tecrübesi kazanma olarak sıralandı.”Covid – 19 ders verimliliğini düşürdüCovid-19 sürecinde öğrencilerin yüzde 55’inin bu süreçte kendilerini isteksiz ve mutsuz hissettiklerini ve bu sebeple derslerden gerekli verimi alamadıklarını belirten Öztürk, “Özellikle 20 yaş altındaki gençlerin 3 aya yakın bir süre evden çıkamadığı, diğer öğrencilerin ise mümkün olduğunca az dışarı çıktıkları düşünüldüğünde, motivasyon eksikliğinin eğitimin içeriğinden çok salgın şartlarıyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Ancak yine de eğitimin verimini olumsuz yönde etkileyen ilk faktör olarak karşımıza çıkar. Salgının ülkemizde görülmesinin hemen ardından sanal sınıflarda eğitime çok hızlı bir biçimde geçildi ve bu süreçte eğitmenler ve öğrencilerin sisteme çok hızlı adapte olması beklentisi oluştu. Ancak sonuçlar, katılımcı öğrencilerin yüzde 40’a yakınının sanal sınıfta dersi anlamakta güçlük çektiğini ortaya koydu” dedi.Kurumlar uzaktan eğitim altyapısını güçlendirmeliKatılımcıların yüzde 24’ünün eğitmenlerin sanal teknolojilere uyum sağlayamadığını belirttiklerini ifade eden Öztürk, “Dersin devamlılığı, bağlantının zayıf olması ve ekranın donması gibi sebeplerle kesintiye uğrayabiliyor. Öğrencilerin yüzde 33’ü bağlantı hızının düşük olması sebebiyle derslerde konsantrasyon sorunu yaşadığını belirtti. Bu sebeple önümüzdeki eğitim dönemlerinde hibrid eğitim modeline hazırlanan tüm eğitim kurumlarının altyapı konusunda hazırlıklı olması bekleniyor. Öğrenciler açısından uzaktan eğitimin verimini olumsuz etkileyen kişisel etkenler de araştırma sonuçlarında görüldü. Kişisel etkenler; yüzde 28 ev işleriyle ilgilenmek zorunda olmak, yüzde 21 sınıf arkadaşlarından ayrı kalmak, yüzde 20 evde kendine ayıracak zaman olmaması, yüzde 11 evde kendine ayıracak mekan olmaması ve internet paketinin yetmemesi olarak sıralandı” dedi.Dr. Tuğba Aydın Öztürk: “Çoklu iş birliği dönemine girmeliyiz” Dr. Tuğba Aydın Öztürk, eğitmenlerin ve öğrencilerin sanal teknolojileri kullanma konusunda eğitim alması gerektiğini söyledi ve sözlerini şöyle sonlandırdı:“Covid-19 pandemisinin dünya genelinde belirsiz bir süre daha devam edeceği, çok sayıda büyük şirketin ve üniversitenin uzaktan çalışma, uzaktan eğitim modellerine geçiş yaptığı göz önünde bulundurulduğunda bu konuda hazırlıklı olmak gerektiği görülüyor. Anaokulundan üniversiteye kadar her seviyede eğitim kurumu altyapısal olarak hibrid eğitim için gereken kaynakları geliştirmeli ve GSM operatörleri sanal video, konferans, toplantı uygulamaları için dijital altyapılarını yeni normale uyumlu hale getirmelidir. Kısa süreçte harcanacak emek ve maddi kaynaklar, uzun vadede Türkiye’nin yüksek öğretim kalitesine olumlu katkılar sağlayacaktır.”

20 TEM 2020

“Travmaların Gölgesinde; Politik Psikoloji” Raflarda

Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın editörlüğünü yaptığı “Travmaların Gölgesinde Politik Psikoloji” kitabı raflardaki yerini aldı. İnkılap yayınevinden çıkan kitap, aralarında Üsküdar Üniversitesinden akademisyenlerin bulunduğu 12 ismin makalelerinden oluşuyor.“Türkiye ve dünya tarihinden örneklerle toplum davranışlarını inceliyor”Siyaset bilimi ile psikoloji biliminin kaçınılmaz kesişim noktası olan politik psikoloji literatürüne başlangıç niteliğinde olan kitap, toplum psikolojisini güncel siyasi gündemin önünde tutarak, çatışmalı ilişkilere neden olan psikolojik temelleri ve bu çatışma süreçlerinde kullanılan toplumsal sembolleri irdeliyor.Aynı zamanda Üsküdar Üniversitesi Politik Psikoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü de olan Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan editörlüğünde hazırlanan Travmaların Gölgesinde: Politik Psikoloji, Türkiye ve dünya tarihinden örneklenen politik süreçlerde insan ve toplum davranışlarını inceliyor, güncel siyasal refleksler ile toplum tarihi arasındaki bağlantıları ortaya koyuyor.Politik psikoloji disiplinine önemli bir katkı sağlayan bu akademik çalışma; grup kimliklerinin oluşumu ve dinamiği, kitle psikolojisi, etnik kimlikler, “ben” ve “öteki” ayrımı, terörizmin psikolojik temelleri, kitle iletişim araçlarının kullanımı, propaganda aygıtları, iç savaş, soykırım ve katliam gibi geniş kapsamlı konulara ilişkin ön kabulleri tartışmaya açıyor. Okurlara toplumsal travma, yas ve seçilmiş zafer süreçlerine yönelik tutum ve davranışlarını ve bunu doğuran toplumsal belleklerini sorgulama olanağı tanıyor.“Üsküdar Üniversitesi Akademisyenleri bu kitapta buluştu”Toplamda 12 makaleden oluşan kitaba, Üsküdar Üniversitesi Politik Psikoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde siyasal ve sosyal bilimler alanında akademik çalışmalarını sürdüren bilim insanları ve misafir öğretim üyelerinin katkısı da bulunuyor.Araştırma kitabı kategorisinde yayımlanan kitaba Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Hadiye Yılmaz Odabaşı, İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü Doç. Dr. İ. Arda Odabaşı, Psikoloji Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Meltem Narter, Felsefe Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Ömer Osmanoğlu ve Doktorant Ayça Ferda Kansu makaleleriyle katkıda bulundu.

17 TEM 2020

İTBF Akademik Kurul Toplantısı Gerçekleştirildi

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Akademik Kurul toplantısı, Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın katılımlarıyla İletişim Fakültesi bahçesinde yapıldı.İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın hoş geldiniz konuşmasıyla açılan toplantıda bir önceki eğitim yılı değerlendirildi.İdari ve akademik kadronun katılımlarıyla gerçekleştirilen toplantıda aynı zamanda İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi’nin artıları, eksileri ve gelecek planları hakkında da fikir alışverişi yapıldı.

16 TEM 2020

Üsküdar’da ‘Çevre Ahlakı’ Bilimsel Çalışmaları…

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir, her hafta Endonezya’dan İngiltere’ye, Kenya’ya dünyanın farklı ülkelerinde Webinar üzerinden ders vermeye ve panellere katılmaya devam ediyor. Özdemir, Covid-19 pandemisinin ardından tabiata ve doğal hayata olan bağlılığın artması hasebiyle “Pandemi Dönemimde Çevrenin Anlamı Düşünmek” konusuna ilişkin bilgilendirmelerini sürdürüyor.“Covid-19 pandemisi ile birlikte tabiatın değerini anladık”Pandemi ile beraber tabiata ve doğal hayata olan bağlılığımızın daha da arttığına dikkat çeken Özdemir; “Covid-19 pandemisi ile birlikte eve kapanmak zorunda kaldığımızda tabiatın değerini anladık. Bir yandan da tabiata verdiğimiz tahribatı görmeye başladık. Pandemi sonrasında yapılan ölçümler insan- tabiat ilişkisine de ilgi arttı. Çevreciler bir kez daha kendilerini anlatma fırsatı buldular. Çevreciler çeşitli platformlarda sorunu ayrıntılı olarak anlatmaya; çevrenin korunması, sürekli kalkınma ve gelecek nesiller konusundaki duyarlıklarını anlatmaya başladılar.” İfadelerini kullandı.“Üsküdar Üniversitesi çevre ahlakı ile ilgili bilimsel çalışmalara ev sahipliği yapacak”Çevre, tabiat ve doğa ile ilgili Finlandiya’da iki yıl ders veren, yurt içi ve yurt dışında pek çok bilimsel toplantıya katılan ve doktora eğitimini çevre etiği üzerine yapan Prof. Dr. Özdemir’in hâlihazırda konuyla ilgili kitap ve makaleleri de bulunuyor.Prof. Dr. Özdemir aynı zamanda Sürdürülebilir Kalkınmanın Dini ve Kültürel Boyutu konularında UNEP (BM Çevre Programı)’na danışmanlık yaptı.Halen bir ekiple birlikte İslam Çevre Beyannamesi üzerinde çalışan Prof. Dr. Özdemir yakında Üsküdar Üniversitende Uluslararası İslam Çevre Ahlakı Forumunu kuracaklarını söyledi.Böylece Üsküdar Üniversitesinde Çevre Ahlakı konusunda bilimsel çalışmalara ev sahipliği yapacak.Prof. Dr. İbrahim Özdemir’in katıldığı programlardan bazıları ise şöyle;Metaphysical Dimensions of Muslim Environmental Consciousness, Islmaic Courses, London, 15 Haziran 2020, Londra-İngiltere.Islamic University of Science and Technology Awntipora Pulwama Kashmir. 14 Haziran 2020. Keşmir-Hindistan.The Meaning of Life in Pandemic Era: A Nursian Perspective, IAIN (S. Abdurrahman Siddik Bangka Belitung University), 11 Haziran 2020. Jakarta-Endonezya.UNEP, Islamic Environmental Charter Core Team Meeting, Webinar, 30 Haziran 2020.Türk Dünyası Felsefeciler Çalıştayı, Webinar, 26 Haziran 2020. Üsküdar Üniversitesi- Türk Felsefe Derneği.Man in the View of Said Nursi and Its Relevance for Contemporary People in Pandemic Era, Webinar, 11 Temmuz 2020, EndonezyaEnvironmental Ethics in Pandemic Times, Webinar, 14 Temmuz 2020, HindistanEnvironmental Ethics in Pandemic Times, Webinar, 19 Temmuz 2020, Jammu and Kashmir

13 TEM 2020

Tarhan ve Arıboğan TÜBA’nın Çıkardığı Yeni Kitap İçin Yazdı

Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Şeker, Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ali Özer ve Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi (AYBÜ) Dr. Öğr. Üyesi Cem Korkut’un editörlüğünde oluşturulan “Küresel Salgının Anatomisi: İnsan ve Toplumun Geleceği” başlıklı kitap yayımladı. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan ve İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın da yazılarının bulunduğu kitapta sağlıktan eğitime, bilişim teknolojilerinden siyaset bilimine, ekonomiden uluslararası ilişkilere kadar geniş yelpazede salgın sonrası dönem için öngörüler yer alıyor.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Pandemiler psikolojik fenomenlerdir”Prof. Dr. Nevzat Tarhan kitapta; “Küresel Salgın Sonrası İnsan İlişkileri: Yeni Dünyada Yeni Doğrular” başlığı altında küresel salgın sonrası insan ilişkilerini şu şekilde değerlendirdi: “Pandemiler aynı zamanda psikolojik fenomenlerdir. Pandemi Psikolojisi üzerine literatür taraması yaptığımızda ardıl sarsıntıların hep psikolojik boyutla ilgili olduğu dikkati çekmektedir. COVID-19 enfeksiyon pandemisi alışılmış doğal afetlerden farklı olarak insanı yer ve zamandan bağımsız olarak etkileyen bir travmadır. Ne zaman ve nereden geleceğini bilmeden insanın yaşamını etkilemiştir. Salgın; çaresizlik, yetersizlik, karamsarlık, kuşatılmışlık, gelecek endişesi ve ümitsizlik duyguları uyandırdı. Salgın ile ortaya çıkan belirsizlik ise kaygıyı artırdı. Krizlerin tehlike boyutu allostatik yük dediğimiz tükenmişlik duygusu uyandırır. Diğer taraftan fırsat boyutuna odaklanılabilirse travma geliştiren travmaya dönüşür. Zihinsel dönüşüm, sosyal dönüşüm, ekonomik dönüşüm ve politik dönüşüm zincirleme takip eder. Modern insan sosyal hareketlilik, ekonomik hareketlilik ve bedeni rahatlık döngüsü içeresinde idi. Virüs pandemisi ile insanın konforu bozuldu, özgürlüğü kısıtlandı, hız ve haz odaklı yaşamını değiştirmek zorunda kaldı. İlk değişen şey ise insanların yakın ilişkileri ve yaşantıları oldu. Bu çalışmada, insanı biyo-psiko-sosyo-spritüel bir varlık olarak ele alıp analizler ve çıkış yollarını tartışacağız.” İfadelerine yer verdi.Prof. Dr. Arıboğan: “Yeni Ortamda küresel güvenlik algıları şekilleniyor”Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ise Covid-19 pandemisini küresel açıdan incelediği yazısında ‘Pandemi Sonrası Dönemde Küresel Güvenlik ve İşbirliği: 19. Yüzyıl Avrupa Ahenginden 21. Yüzyılın Küresel Ahengine’ başlığı altında şu değerlendirmelerde bulundu: “Avrupa Ahengi sistemi 19. yüzyıl boyunca sürdürülebilen görece istikrarlı ve barışçıl bir düzen kurgulamakla birlikte,  o düzenin kendi içinden yükselen dönüştürücü ve devrimci dinamiklerini durdurması mümkün olamamıştır. 20. yüzyılın başlangıcında Avrupa coğrafyası politik güç dengelerindeki değişimlerden ve özellikle askeri teknolojideki ilerlemeden kaynaklanan yeni arayışların sinyallerini vermeye başlamıştır. İki küresel çaplı savaşa meydan veren önceki asırdan 21. yüzyıla kalan uluslararası politika mirası, devletlerin dış politikalarının toplamından oluşan bir ilişkiler bütünü değil, devletlerin sistemde değişiklik yapabilmeleri adına çok az alanın kaldığı küreselleşmiş bir dünyadır. Bu yeni ortamda küresel güvenlik algıları, geleneksel askeri çerçevenin dışına çıkarak çevresel tehlikeler, salgın hastalıklar, iktisadi krizler ve doğal afetler gibi yeni boyutlarıyla şekillenmektedir. Öte yandan ilk yirmi yılda küresel terör ve  küresel ekonomik kriz gibi iki büyük tehditle karşılaşan küresel toplumun, tam da  Endüstri 4.0 uygarlığına geçişin eşiğinde birçok belirsizlikle mücadele ederken bir de pandemiye (COVID-19) yakalanması varoluşsal bir krizin kapısını aralayan ağır bir travmadır. Bu koşullarda pandemi gibi tüm ülkeleri tehdit eden ortak bir düşmanın varlığına rağmen, işbirliği yerine ülkeler arasındaki rekabetin ön planda olması ve BM, NATO ya da DSÖ’nün ortak bir platform olarak kullanılamaması, gelecek adına umut vermemektedir. Önümüzdeki dönemde barış ve güvenliğe yönelik tehditlerin, küresel terör, çevre, salgın gibi devlet dışı alanlardan ve sadece belirli bir bölgeye yönelik değil, ABD-Çin rekabeti gibi, büyük güçler arasındaki ilişkileri de kapsayacak şekilde ve küresel bir içerikte olacağını bilmek önemlidir. 19. yüzyılda hayata geçirilebilen “Avrupa Ahengi” sistemini 21. yüzyılda bir küresel ahenk modeline dönüştürebilmek ancak çok taraflı ve adil bir katılımla mümkündür.” İfadelerini kullandı.

13 TEM 2020

15 Temmuz, “Politik Psikoloji Bağlamında” Ele Alındı

Üsküdar Üniversitesi ev sahipliğinde Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER) ve Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği (ASSAM) iş birliğinde 15 Temmuz destanının 4. yıldönümünde “Politik Psikoloji Bağlamında Darbeler” başlıklı panel gerçekleştirildi. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, ülke ve toplum olarak geçmişte yaşadığımız darbelerden mutlaka ders alınması gerektiğini vurguladı. “15 Temmuz’u analiz ettiğimiz gibi 31 Mart’ı analiz etseydik, oradan doğru sonuçlar çıkarsaydık Türkiye 100 senesini kaybetmezdi diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Şu anda yeni bir derin devlet oluştuysa ve bu yeni derin devletin halka operasyon yaparak seçimleri iptal edeceği şeklinde planları varsa bu planları akamete uğrar. Zamanın ruhu buna aykırı bunu görelim” ifadelerini kullandı.Üsküdar Üniversitesi, Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER) ve Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği (ASSAM) işbirliğinde 15 Temmuz destanının 4. yıldönümünde “Politik psikoloji bağlamında darbeler” paneli gerçekleştirildi.Prof. Dr. Mehmet Zelka: “15 Temmuz menfur hareketi, en planlı, en yaygın ve zararı en büyük hadiseydi”Covid-19 önlemleri çerçevesinde sanal bir ortamda çevrimiçi olarak gerçekleştirilen panelin selamlama konuşmasını yapan Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka, 15 Temmuz menfur hareketinin darbeler tarihi içerisinde en planlı, en yaygın ve amaç bakımından da en kapsamlı, zararı da en fazla olan harekâtlardan biri olduğunu söyledi. 15 Temmuz darbesinin diğerlerinden farklı bir yönü olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Mehmet Zelka, “Bu sadece Türkiye’nin yönetimin değiştirilmesi meselesi değildi. Türkiye’nin istiklaline, istikbaline yönelik bir harekâttı. Bu Türkiye’ye 400 milyar doların üzerinde mali yük getiren, ekonomiyi sıkıntıya sokacak ve yöneticilerin, Cumhurbaşkanımızın Başbakanımızın canına kastedecek kadar büyük bir harekâttı. Ama şükürler olsun ki insanlarımız tek bir yürek halindeydi. 15 Temmuz içerisinde bütün vatandaşlarımızın siyasi yelpazenin genelinde hepsinin, memleketin siyasetine sahip çıkmaları çok önemliydi” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “15 Temmuz, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını hedef aldı”Selamlama konuşmasının ardından panele geçildi. Panelistlerden Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı, Üsküdar Üniversitesi Politik Psikoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan 15 Temmuz darbe teşebbüsünün önceki darbelerden farklı olarak sadece bir kesimi değil, toplumun her kesimini hedef aldığını söyledi. Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Aslında tam anlamıyla, terör dehşet ortamı yaratıldı. Türkiye bugüne kadar çok darbe gördü ama böyle bir şey görmedi. Daha çok spesifik siyasilere yönelik eziyet söz konusu olurdu. Bir tanımlaması vardı insanlarda, bu solcu, bu ülkücü bu İslamcı gibi tanımlamalar vardı. Ama bu darbenin ortaya çıkardığı eziyet, zulüm kitlesel bir şey, yani herkesi hedef aldı. Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını hedef aldı ve darbenin olduğu gece aslında hep beraber zulme uğradık” dedi.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Herkesin mücadele ettiği bir ortaklaşma oldu”15 Temmuz’un devlet açısından da insanlar açısından da büyük bir travma olduğunu kaydeden Arıboğan, “Çünkü her şeyden önce 15 Temmuz meselesi bir güven yıkılmasına yol açtı. Devlet zorda kaldığı zaman halk için bir sığınma yeridir. Yani devlete sığınırsınız. 15 Temmuz olduğunda da devleti görmek istedi insanlar. Yani ne zamanki Sayın Tayyip Erdoğan çıktı konuştu o zaman Türkiye’nin ruh hali değişti. Ondan sonra bir mücadele de başladı. Yani işgale uğramış bir halk noktasına geldik. Açıkçası kendi adıma şöyle de düşünüyorum… O kadar Türkiye kutuplaşmış, o kadar ki bir grup diğerinden nefret ediyor. Yani bu ülke düşman işgaline uğrasa ülkenin yarısı düşmanı tutacak hale gelmiş diyordum. Yani o kadar bir kutuplaşma vardı. Fakat bu 15 Temmuz ile birlikte birbirinden çok farklı insanların da bu konuda ne kadar dirençli olduğunu gördük. Belli bir partinin sokakta olduğu gibi bir şey yok. Ne olduğu anlaşıldığı andan itibaren o grupla yakınlığı olmayan herkesin mücadele ettiği bir ortaklaşma oldu. Yenikapı ruhu dediğimiz şey o” diye konuştu.Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan: “Geleceğe güvensizlikle bakılmıyor”Ülkesini koruyabilen bir devlet varlığı duygusunun önemli bir şey olduğunu kaydeden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Şu anda Türkiye genel olarak içine kapalı memnuniyetsiz değil, özgüveni yüksek bir ülke. Üstelik ekonomik sorunlarla mücadele ediyoruz. Pandemi ile mücadele ediyoruz. Ama geleceğe güvensizlikle bakılmıyor. Anketlere bakıldığı zaman da işini kaybetme olasılığı olabileceğini düşünüyor, ekonomisinin daralacağını düşünüyor ama nihai noktada “ümitliyiz devlet çözer” diye düşünüyor. Bu duygunun hala devam ediyor olması önemli diye düşünüyorum. Cumhurbaşkanımız da söylemiş geleceğimize sahip çıktık diye. Gerçekten 15 Temmuz askeri darbesi başarılı olsaydı Türkiye açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin bir geleceği olmazdı. Başka birtakım birimlerin geleceği haline gelebilirdi. Bunun durdurulması çok önemli oldu” dedi. Bugün gelinen noktada 15 Temmuz travmasının büyük ölçüde atlatıldığını düşündüğünü kaydeden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Zaman zaman bunu hatırlıyoruz. Bu darbenin ötesinde bir şeydi, çok ağır bir savaş açtılar Türkiye’ye, büyük bir terörist savaş açıldı Türkiye’ye darbenin çok ötesindeydi diye düşünüyorum. Kişileri siyasileri de değil bence bütün Türkiye halkını karşısına almış olan bir savaşla Türkiye mücadele etti ve güçlü bir liderlikle, Erdoğan’ın liderliğiyle bu süreçten çıktık. Bu da önemli bir şey zaten Halk da bunu kendisine yönelik ilgisine desteğine, Ak Parti’den ve siyasilerden bağımsız olarak da gösterdi” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “31 Mart’ı doğru analiz edilseydi Türkiye 100 sene kaybetmezdi”Panelistlerden Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan da 15 Temmuz darbe girişiminden alınan dersler olduğunu belirterek tarihimizdeki geçmiş olaylardan dersler çıkarmış olsaydık belki de bugün 15 Temmuz gibi darbe girişimlerinin yaşanmayabileceğine dikkat çekti. Acılar, darbe ve travma gibi hayat olaylarının büyümenin bir parçası olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, toplum olarak darbe ve demokratikleşme, çağı yakalama, olgunlaşma sürecinde bir döneme takılıp kaldığımızı belirterek “Bu olgunlaşma sürecinden daha üst bir seviyeye geçebilmek için, demokrasinin yedi evresi var. Yedi evrenin üçüncü, dördüncü evresinde takılıp kalmıştık. Yani milli iradenin emrine ordumuz bir türlü girmiyordu ama bu musibet bizi en çok neyi öğretti biliyor musunuz? Artık biz bütün dünyada otokrasi değil, demokrasinin önemli olduğunu öğrettik. Mesela biz 31 Mart olayını doğru okusaydık, birçok olayı bugünlere getirmezdik. Aynı 15 Temmuz’u analiz ettiğimiz gibi 31 Mart’ı analiz etseydik ve oradan doğru sonuçlar çıkarsaydık, Türkiye 100 senesini kaybetmezdi. Bu söylediğim büyük bir iddia” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Ordu, neden 10 gün bekledi?”Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sözlerine şöyle devam etti: “31 Mart’ı niye okuyamadık? O dönemde büyük bir sultan var. Büyük bir imar faaliyeti yapmış. Demiryolunu düşünün. Medine’ye kadar demiryolu gitmiş. Tıbbiyeyi Şahaneler kurmuş ve bunu yaparken manevi cihat gibi yapmış bu hizmeti. Bunu yaparken otoriter metotlar kullanmış. Bu kadar iyi şeyler yaparken otoriter yöntemleri tercih etmiş. Operasyonlarla korku atmosferi oluşturmuş. Korku iklimi oluşturmuş, bu iklimle 33 sene ayakta tutmuş ama yetiştirdiği gençler, İttihat ve Terakki onu yıkmış. Neden yıkmış? İşte burada darbelerden çıkarılacak dersler. Yetiştirdiği gençler ne diyor? 31 Mart’ta atılan sloganları düşünelim. Bir grup uhuvvet, hürriyet, müsavat, adalet, eşitlik diyor. Bir grup da irtica diyor. “Şeriat isteriz” diyor. Dini duyarlılığı olan bir padişah var. Bir grup çıkmış şeriat istiyoruz diyor. Sanki şeriat meşrutiyet karşıtı bir hareket oluşmuş. Sanki meşrutiyet İslam’a karşı gibi bir tepki ortaya çıkmış o dönemde. 31 Mart, 10 gün sürüyor. 10 gün sürdüğü halde 1. Ordu, Selimiye’de 10 gün duruyor. Çok güçlü bir ordu, bunu çok rahatlıkla bastırır. Neden bastırmıyor? Şu anda tarihçilerin kanıtlayamadığı bir durum var. Biz politik psikoloji açısından ele alıyoruz olayı. Neden ordu duruyor ve orada şeriatçılık sloganları atılıyor. Meşrutiyet 1876’daydı. O zamanki şartlarla Abdülhamit, meclisi ıskat etti ve 30 sene devleti yönetti. Osmanlı derin devleti 2. Meşrutiyeti tekrar askıya almak için halka bir operasyon mu çekti? Halkın içerisinde tekrar eski düzeni isteyen grupları harekete geçirip sokağa çıktı.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Osmanlı derin devleti ele alıp yaptı”Tam 31 Mart’ın sonuçları alınacakken Hareket Ordusu çıktı.  Çünkü darbelerle sonuç alınamayacağını zamanın ruhu, o zaman da böyle bir şeye müsaade etmiyordu. Halkta gençlerde karşılığı yoktu. Gençlerde karşılığı olmayan bir şeyi Osmanlı derin devleti ele alıp yaptığı için Hareket Ordusu ortaya çıktı. Mehmet Şevki Paşa gibi dirayetli birisi toparlayabildi. İstanbul’a gelip 10 gündür bastırılamayan darbeyi bastırıyor ve Abdülhamit’i bir şekilde saltanatına döndürülmesine heveslenen operasyon geri tepiyor. Buradan da dersler çıkarılmalı.”Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Geçmişteki darbelerde de halka operasyon yapıldı”Halka operasyon yapılmasının geçmiş darbelerde de olduğunu belirten Tarhan, “Halka operasyon yapılması 27 Mayıs’ta da oldu. 28 Şubat’ta oldu. Bunları konuşalım. 28 Şubat’ta toplumun bir kesimini kontrollü olarak gerilimin stratejisiyle kitlesel düşman ilan ettiler. Dindar insanları. Ve aslında 15 Temmuz’da gösterilen tepkinin arka planında toplumun her damarından kesim vardı. 15 Temmuz sonrasında panik bozukluğu olan bir hastam gelmişti. O gece sokağa çıktığını anlattı. 12 Eylül darbesinde 12 yaşında olduğunu ve o dönemde babasının cezaevinde işkence gördüğünü, o dönemden beri de darbelere karşı tepkisi olduğunu dile getirdi. Sol kesimler, özgürlükçü kesimler, dindar kesimlerde darbeye karşı bir antikor oluştu ve bunun sonucunda da toplumsal bir tepki oldu. Sayın Cumhurbaşkanının karizmatik liderliği ortaya çıktı ve olay çok şükür toplumun ve milli iradenin lehine sonuçlandı ” dedi.Şu anda Türkiye’de derin devletin var olup olmadığını bilmediğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Şu anda yeni bir derin devlet oluştuysa ve bu yeni derin devletin halka operasyon yaparak seçimleri iptal edeceği şeklinde planları varsa bu planları akamete uğrar. Zamanın ruhu buna aykırı bunu görelim” dedi.Adnan Tanrıverdi: “Eğer bir darbe daha görmek istemiyorsak siyasi istikrara ihtiyacımız var”Üsküdar Üniversitesi Mütevelli Heyet Üyesi, Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi ise darbelerin dayanaklarından birinin siyasi istikrarsızlık, koalisyon dönemleri olduğunu belirterek darbelere karşı en güvenli sistemin başkanlık sistemi olduğunu söyledi. Tanrıverdi, istikrarın korunmasının önemine işaret ederek şunları söyledi:“Başkanlık sistemini, istikrarı sağlayan en iyi sistem olarak görüyorum. Darbecilere ve darbecilere imkân veren yasal mevzuat olmaması lazım. Devletin ve milletin genel manevi değerlerine ters, ideolojik kadrolaşmaya bürokraside imkân vermeyecek düzenlemeler yapmak lazım. Eğer bir daha darbe görmek istemiyorsak mutlaka siyasi istikrara ihtiyacımız var. Yasal mevzuatımızı gözden geçirelim. FETÖ’nün örgütlenmesi, hücre sistemi. Hücre sistemi örgütlenmede beş kişi bulunur. Birisi liderdir, diğerleri hücrenin üyeleridir. Hiçbiri birbirini tanımaz. Bu hücrelerden salkımlar oluşur. Her hücrenin lideri bir üstte bir hücre daha oluşturur. Dolayısıyla FETÖ böyle hücrelenmiş. Bu hücreleri de hem silahlı kuvvetlerin hem yargının hem de bürokrasinin içerisine yerleştirmiş. Ondan sonra bunlara yukardan talimatı vermiş, hepsi harekete geçmişler. Bir bakıyoruz ki uçağın pilotu geliyor meclisi bombalıyor. O nedenle bürokrasi içerisinde ideolojiik kadrolaşmalara imkân veremeyecek hem yönetim sistemi hem mevzuat sistemimizin olması lazım.”Adnan Tanrıverdi: “15 Temmuz, istiklal mücadelesi kadar önemli bir mücadeleydi”15 Temmuz’un her iki yönden çok önemli olduğunu vurgulayan Adnan Tanrıverdi, “15 Temmuz istiklal mücadelesi kadar önemi bir mücadeleydi. Yani halkımızın tamamının katıldığı, bu milletin yetiştirip ama dış güçlerin kontrolüne girmiş olan, psikolojik bozukluğu olan askerlerin devletin silahlarıyla milletin üzerine meclisin üzerine silah yağdırdığı, Cumhurbaşkanımızın çağrısına uyan halkın gayretiyle bastırılmış, durdurulmuş kısa zamanda kontrol ele geçirilmiş fevkalade önemli hem hain bir darbe girişimi hem de istiklal harbi kadar önemli bir mücadele ile önleme girişimi olan bir tarihtir” dedi.

10 TEM 2020

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: "Z Kuşağı Kayıp Kuşak Olmasın"

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji bölümü ile İletişim Fakültesi tarafından gerçekleştirilen araştırma, gençlerin aile ve evlilik kurumuna ilişkin güncel tutumlarını ortaya koydu. Türkiye’nin 7 bölgesindeki devlet ve vakıf üniversitelerinde öğrenim gören 3 bin 266 öğrencinin katılımıyla gerçekleşen çalışma ilginç sonuçlarıyla dikkat çekti. Gençlerin %58.4’ü evlilik kurumunu “Mutlu bir beraberlik” olarak tanımladı. Araştırmada “Evlilik niçin önemlidir?” şeklindeki soruya  %89,2 oranında “Hayatı sevdiğimle paylaşmak için” yanıtı verildi. Katılımcılar “Eş seçerken nelere dikkat edersiniz?” sorusunda da %80,5 oranla “İyi huylu olması” yanıtını verdi. Tahsilli olması, iyi bir meslek ve iş sahibi olması ise daha az tercih edildi. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan ise araştırma sonuçlarının iyi okunması ve anlaşılması gerektiğini belirterek “Z kuşağının kayıp kuşak yani sıfır kuşağı olması istenmiyorsa karakter inşaa eden bir eğitim sistemine gidilmesi gerekiyor” uyarısında bulundu. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı ve Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Aylin Tutgun Ünal sorumluluğunda gerçekleştirilen araştırma, üniversite gençliğinin aile ve evlilik kurumuna bakışını ortaya koymayı hedefledi.“Türkiye Gençlik ve Aile Araştırması” Sonuçları, Covid-19 salgını nedeniyle alınan önlemler kapsamında çevrimiçi düzenlenen basın toplantısında açıklandı. Basın toplantısına Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Gazetecilik Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Aylin Tutgun Ünal katıldı.Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı: “Küresel boyutta olumsuz gelişmeler, Türk aile yapısı için de risk oluşturuyor”Günümüz toplumlarında toplumsal değişmenin etkisiyle aileye ve evliliğe yüklenilen anlamların farklılaştığını kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Son zamanlarda eşler arası yaşanan geçimsizlik, çatışma ve boşanma oranlarının yükselmesi gerek çiftler üzerinde gerekse evlenmemiş bireyler üzerinde aile ve evlilik kurumuna ilişkin farklı toplumsal, ekonomik ve psikolojik sonuçlar doğurmaktadır. Öte yandan evliliğin özellikle gençler arasında sorgulanmaya başlanması, yeni yaşam biçimlerinin doğmasına yol açmaktadır. Tek ebeveynli aileler, nikahsız birliktelikler, solo (tekil) yaşamlar aileye alternatif türler olarak ortaya çıkan yaşam biçimleri arasındadır. Bu bağlamda özellikle gençlerin aile ve evlilik kurumuna ilişkin güncel tutumlarının bilimsel alan araştırmalarıyla belirlenerek sonuçlarının kamuoyunun gündemine taşınması önem arz etmektedir. Bu araştırmayla gençlerin aile ve evlilik kurumuna ilişkin tutumlarının geniş bir çerçevede araştırıp analiz ederek, gerek sosyal bilimler literatürüne gerekse uygulayıcılara (devlet kurumları, sivil toplum kuruluşları) katkı sağlanması amaçlanmıştır” dedi.Dr. Öğretim Üyesi Aylin Tutgun Ünal: “Kültürel değerler ve hayata bakış farklılaştı”Gazetecilik Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Aylin Tutgun Ünal ise yeni medya teknolojileri ile birlikte gelen ve dünya genelinde yaygın kullanım oranına kavuşan çevrimiçi etkileşimli ortamların iletişim biçimleri ve ilişkileri dönüştürdüğü bir çağda yaşadığımızı belirterek “Özellikle sosyal ağların sağladığı kolay iletişim ve topluluk oluşturma imkanının küresel boyutta olmasıyla, kültürel değerler ve hayata bakış açıları farklılaştı. Önceleri kuşaktan kuşağa değer aktarımı, yakın çevre ile sınırlıyken şimdilerde özellikle daha erken yaşta teknolojiyle tanışan gençler, dünyanın diğer bir ucundaki değeri benimseyip hayata geçirebiliyor. Böylece yaşanılan toplumda farklı yaş gruplarının farklı değerler sistemini hayata geçirmesiyle, iş yaşamı, sosyal yaşam, aile yaşamı ve evliliğe bakış açıları ve davranışları farklılık gösteriyor” dedi.Dr. Öğretim Üyesi Aylin Tutgun Ünal, “Dijitalleşme ile ortaya çıkan “kendi değerler sistemini oluşturma” anlayışı, birlik halinde bulunulan ortamlarda elbette iletişim farklılıklarından doğan anlaşmazlıkları beraberinde getirecektir. Farklı değerler sistemi doğrultusunda, evlilik kararı alsalar bile eşler arası iletişimsel farklılıklar aile birliğini etkileyecektir. Anne, baba, çocuk ilişkilerinin önemini bir kere daha gündeme getiren bu araştırmada anne ve babanın birlikte olup olmaması ve aralarındaki iletişime göre gençlerin evliliğe yükledikleri anlamın farklı olması ve aileye “güven” anlamını yüklemeleri, aile iletişimi ve güven ortamının çocuklar üzerindeki etkisini bir kere daha ortaya koymuştur” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Ailedeki sorunların tespiti ve çözümü için çalışıyoruz”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan ise toplumun temel taşı olan ailenin öneminin son yıllarda daha da anlaşıldığını belirterek üniversite olarak aile kurumundaki sorunların ortaya çıkarılması ve bu sorunların çözümüne yönelik önerilerde bulunmayı hedeflediklerini kaydetti.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Aileler Üniversitede Projesi ile güçlü toplum hedefleniyor”Bu kapsamda Üsküdar Üniversitesi ve uygulama ortağı NPİSTANBUL Beyin Hastanesi ile Aileler Üniversitede Projesini hayata geçirdiklerini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Üsküdar Üniversitesi’nin sosyal inovasyon projesi olan bu proje ile bireyin bilinçlenmesini, dolayısıyla sağlıklı aile ve güçlü toplumu hedefliyoruz” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Sağlıklı ve mutlu bir aile için 5S + 1M kuralını öneriyoruz”Bugün sonuçları açıklanan araştırmanın gençlerin aile ve evlilik kurumuna bakışlarını ortaya koyduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, çıkan sonuçlardan yola çıkarak aile içi iletişimin güçlendirilmesi, 5S +1M Güven Modeli ve toplumsal değerlerin öne çıkarılması gerektiğini kaydetti. Tarhan, “Sağlıklı ve mutlu bir aile için odağında manevi birikimler bulunan, sevgi, saygı, sadakat, samimiyet ve sabırı bir arada barındıran bir model öneriyoruz” dedi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Z kuşağı, sıfır kuşağı olmasın”Ailenin bir sığınak olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sağlıklı çocuklar yetiştirmek için sağlıklı ve güven dolu bir aile ortamına ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Z kuşağından sonra önlem alınmazsa kayıp bir sıfır kuşağının gelme tehlikesine dikkat çeken Tarhan, çocuklara bilgelik değerlerinin öğretilmesi gerektiğini söyledi. Kayıp bir nesil istenmiyorsa mutlaka önlem alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Türk gençliği arafta. Bu araştırma, gençlerin evlilik ve aileye bakışı konusunda alarm verdiğini söylemek mümkün. Eğer önlem alınmazsa 20 yıl sonra İngiltere ya da Hollanda olabiliriz” uyarısında bulundu.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Karakter inşa eden bir eğitim sistemine gidilmeli”Küresel bağlamda kuralsız, gevşek disiplinli, bilinçsiz, sorumluluk almaktan kaçan, bir anomik nesilden bahseden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 0-6 yaş politakalarının doğru şekilde inşaa edilmesi gerektiğinin altını çizdi. Tarhan, “Gençlerde de karakter inşaa eden bir eğitim sistemine gidilmesi gerekiyor. İnançlı ve bilge bir nesil yetişmesi lazım. Değerlerin öğretilmesi lazım. Bilgeliği eğitim olarak çocuklarımıza öğretmezsek teknolojiyle rekabet edemeyeceğiz. Çocuklara birlikte yaşama bilincini öğretmek gerekiyor. Bu bilinci öğetmezsek benmerkezci kendi çıkarına odaklı bir nesil gelme ihtimali var. O nedenle eğitim sistemimizin yeniden inşaası, ailelerin bu konuda bilinçlendirilmesi ve sosyal projeler yapılması gerekiyor” İfadelerini kullandı. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yerel değerleri korumanın önemine de işaret ederek “Yerel olmayan evrensel olamaz” dedi.3 bin 266 öğrenci katıldıÇevrimiçi anketle gerçekleştirilen çalışmaya, Türkiye’nin 7 bölgesindeki devlet ve vakıf üniversitelerinde 2019-2020 Akademik Yılında öğrenim gören 18-35 yaş arasında 3 bin 266 ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisi katıldı. %54,3’ü kadın (1770 kişi), %45,7’i erkek (1491) olan katılımcıların %74,1’i lisans, ,6’sı ön lisans, %7,9’u yüksek lisans ve %1,3’ü ise doktora öğrencisiydi. Katılımcılardan %64,3’ü (2.100) devlet üniversitesi,  %35,7’si ise (1.166) vakıf üniversitesi öğrencisi oldu.Evlilik, mutlu bir beraberliktir“Evlilik sizce nedir?” sorusuna ülke genelinde; yarıdan fazla katılımcı (%58,4) “Mutlu bir beraberlik” cevabını verdi. İkinci sırada ise ,5 ile “sorumluluk” yanıtı verildi.  “Aşk ve tensel uyum” diyenler %9,8 oldu. Katılımcıların evlilikle ilgili farklı ifadeler kullandıkları dikkat çekti:imtihan (%2); esaret (%1,3); mecburiyet (%0,8); alışkanlık (%0,7); “çocuk sahibi olmak” (%2); “kurtuluş” (%0,4).Yarısından çoğu aşk evliliği istiyor“Aşk evliliği mi, mantık evliliği mi tercih edersiniz?” şeklindeki soruya %64,3 oranında genç, aşk evliliği yanıtını verirken; mantık evliliği istediğini belirtenlerin oranı ,7 oldu. Hiç evlenmek istemediğini bildirenlerin oranı ise ,9 olarak belirlendi. Hem aşk hem mantığın bir arada olabileceğini belirten gençlerin oranı ise %7 oldu. Cinsiyete göre aşk evliliği/mantık evliliği karşılaştırıldığında, kadınların aşk evliliğine yönelik görüşlerinin baskın olduğu görüldü. Ayrıca hem aşk hem de mantık evliliğini tercih etmede kadınlar lehine önemli bir farkın olduğu ortaya çıktı.“Evlenmeyi düşünmüyorum” diyenlerin oranında artış gözleniyor“Evlenmeyi düşünmüyorum” diyen gençler, ,6 ile en yüksek Güneydoğu Anadolu bölgesinden çıktı. Bu soruya en az yanıt ise ,2 oranı ile Marmara bölgesinden geldi. Bu soruya tüm bölgelerden yüzde 10’un üzerinde yanıt verildi.Aşk evliliğini tercih edenler, yüksek oranda Ege (%66,5) ve Marmara (%66,5) bölgesinde iken; bu bölgeleri Doğu Anadolu ve İç Anadolu bölgeleri takip etti. Bu bölgelerde oran yüzde 60’ın üzerinde oldu. Mantık evliliği oranları en yüksek Karadeniz (%22,3) ve Güneydoğu Anadolu (%22,1) bölgesinde görüldü.İdeal evlilik yaşı nedir?Öğrencilerin görüşlerinden hareketle erkekler için ideal evlenme yaşı olarak 27-28 civarında çıkarken, kadınlarda bu yaşın 25-26 bandında olduğu saptandı. Genellikle tercih edilen evlenme yaşında kadınların erkeklere göre daha küçük yaşta evlenmesi gerektiği belirlendi.Çalışmada katılanlara “En uzun ilişkisinin süresi” de soruldu. Gençlerin yarısı (%50) 6 ay ile 5 yıl arasında olduğunu belirtirken; “İlişkim olmadı” diyen gençlerin oranı oldu. İlişkisi olmadığını belirtenlerde en yüksek oran İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da bulundu. (). Akdeniz ve Karadeniz bölgelerinde bu oran yüzde 15 civarında oldu. “İlişkim olmadı” diyenlerin oranı en az olan bölge Marmara (%9,9) ve Ege () oldu.Büyük çoğunluk evlilik kararını tek başına alıyorEvlilikle ilgili karar aşamasında uygun durum sorulduğunda; ülke genelinde %67 oranında gençler “Kararı ben veririm, daha sonra ailemden onay alırım” dedi. oranında katılımcı ise “Kararı ben veririm, aileme danışmam” dedi. Bu durumda neredeyse %80 oranında genç kararı kendi vermek istediğini belirtti. “Kararı ailem verir, sonra benim onayımı alır” diyenlerin oranı ise %0.8 gibi oldukça düşük bir oranda kaldı. Aileyle görüş birliği yaparak evlilik kararı almayı bulan gençlerin oranı %20 oldu.Ailesinin karşı çıktığı biriyle evlenip evlenmeyecekleri sorulduğunda “Hayır evlenmem” diyenlerin oranı %65,2 oldu. Evlilik kararı alırken kadınların erkeklere göre ailesinin görüşlerine büyük önem verdiği görüldü. Erkekler bu noktada kadınlara göre kendi kararlarını verebileceğini ve başkasına danışma ihtiyacının olmadığı yönünde görüş belirtti.Ailenin kesin olarak karşı çıktığı biriyle evlenmek istenmesine yönelik öğrencilerin görüşleri incelendiğinde, erkeklerin bu durumda ailesine karşı çıkıp evlenmeyi istediği, kadınların ise evlenmeyi istemediği ortaya çıktı. Bölgelere bakıldığında; Doğu Anadolu bölgesinde %82,2 oranında genç ailesine karşı gelmeyeceğini bildirirken bu oran Güneydoğu Anadolu’da ise %71,4 oldu. Ailem karşı çıksa da evlenirim diyenlerin en yüksek olduğu bölgeler ise %37,6 ile Akdeniz; %36,7 ile Marmara; %35,6 ile Ege; %33,3 ile İç Anadolu Bölgesi oldu.Evlilik aşkı nasıl etkiliyor?“Sizce evlilik aşkı nasıl etkiler?” diye sorulduğunda; %42,1 oranında “aşkı güçlendirir” yanıtı alınırken; %34,9 ile ikinci sırada ise “Tam olarak öldürmese de zaman aşımına uğratır” cevabı verildi. “Sadece evlilik değil uzun süreli ilişkiler de aşkı öldürür” diyenler ,2’dir. Böylece, %48 oranında aşkın zaman aşımına uğrayacağı veya öleceğinin düşünüldüğü ortaya çıktı.Ayrıca %2’lerde seyreden bir grup, aşkın evlilikle birlikte yerini sevgi ve saygıya bırakacağını belirtti.Nikaha ilişkin görüşler sorulduğunda hem resmi hem dini nikah olması gerektiğini belirten gençlerin oranı %76,8 oldu. oranında genç sadece resmi nikah olması gerektiğini, dini nikaha gerek olmadığını düşündüğünü ifade etti.Katılımcıların yarısı iki çocuk istiyorEvlendikten sonra kaç çocuk sahibi olmak istedikleri sorulduğunda; katılımcıların yarısı 2 çocuk (%52) derken, %20,4’ü 3 çocuk, %6,7’si 4 çocuk istediğini belirtti. 5 çocuk isteyen %2 oranında genç bulunmuş, 1 çocuk yeterli diyenler ise ,8 oldu. “Çocuk istemiyorum” diyen gençlerin oranı ise %6,8 oldu. Evlendikten sonra istenilen çocuk sayıları incelendiğinde, erkeklerin kadınlara oranla daha fazla çocuk sahibi olmak istedikleri belirlendi.Tek çocuk olursa kız olsun“Sadece 1 çocuk olsa kız mı erkek mi isterdiniz?” şeklindeki soruya ise katılımcıların %33,1’i kız, %21,5’i erkek çocuk istediklerini belirtti. Fark etmez diyenlerin oranı %45,4 oldu.Sadece tek çocuğa sahip olunması durumunda cinsiyet tercihlerinde erkekler ile kadınlarda da benzer sonuçlar olduğu belirlenmiştir. Böyle bir durumda erkekler genellikle erkek çocuğuna sahip olmayı isterken kadınların ise kız çocuğuna sahip olmak istediği görüldü. Bölgeler açısından bakıldığında; kız çocuk isteyenlerin Doğu Anadolu (%34,9), Marmara (%34,3), Ege (%34) bölgesinde daha çok olmakla birlikte, İç Anadolu (%32,6) ve Akdeniz Bölgesinde (%31,8), Karadeniz Bölgesinde (%27,9) de birinci sırada geldiği söylenebilir.Diğer yandan Güneydoğu Anadolu Bölgesinde erkek çocuk isteyenler daha fazla oldu. (erkek: %20,8; kız: ,5).Kadınlar yaşça büyük eş istiyor“Eş olarak seçeceğiniz kişinin yaşı size göre ne düzeyde olmalı?” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde “Yaşı benden büyük veya benim kadar olmalı diyenler” ilk sırada yer aldı. (%27,7). Yaş farkı önemli diyenler %21,2, yaşı benden büyük olsun diyenler ,7, yaşı benden küçük veya benim kadar diyenler ,2 oldu. Eş olarak seçilen kişinin yaşının kendisine göre nasıl olması gerektiği ile ilgili görüşler incelendiğinde, kadınların daha çok kendinden büyük ve aynı yaştaki erkeklerle evlenmek istediği, erkeklerin de kendilerinden küçük ya da aynı yaştaki kadınlarla evlenmek istedikleri görüldü.eş“Eş olarak seçeceğiniz kişinin eğitim durumu size göre ne düzeyde olmalı?” sorusuna; yüksek oranda “Benimle aynı düzeyde ya da benden yüksek olmalı” yanıtı verildi. %43. “Eğitim farkı önemli değil” diyenlerin oranı %33,1, “Benimle aynı eğitim düzeyinde olsun” diyenlerin oranı ise oldu.Maddi durum farkı önemsenmiyor“Eş olarak seçeceğiniz kişinin maddi durumu size göre ne düzeyde olmalı?” sorusuna; birinci sırada “Maddi durum farkı önemli değil” yanıtı verildi. (%45,8). İkinci sırada “Maddi durumu benden iyi ya da benimle aynı düzeyde olmalı” diyenler yer aldı. (%31,5). Maddi durumu benimle aynı olsun diyenler ,1 oldu.“Eş seçerken nelere dikkat edersiniz?” sorusuna verilen cevaplar ise şöyle oldu:%80,5 – İyi huylu olması%68,4 – Aynı değerlere sahip olması%57,9 – İyi bir aileden olması%54,2 – Benimle aynı dünya görüşünü paylaşıyor olması%41,2 – Güzel/Yakışıklı olması%26,2 – Tahsilli olması%22,6 – İyi bir meslek sahibi olması%20,5 – İş sahibi olmasıEn az seçilen seçenekler ise %3,6 ile “Aynı takımı tutuyor olması”, %4,3 ile “Askerliğini yapmış olması”, %6,5 ile “Zengin olması” oldu.Eş adayının aynı dinden olması önemliÇalışmada katılanlara evlenecekleri kişiyle ilgili düşünceleri de soruldu. Katılımcıların yarısı evleneceği kişinin kendisiyle aynı dinden olmasının önemli olduğunu söyledi. Elde edilen sonuçlar şöyle oldu: Genel olarak bilinen tanışma usulleri dışında sosyal medyada tanıştığım biriyle evlenirim. %36,7Evleneceğim kişinin benimle aynı dinden olması önemli. %56,2Evleneceğim kişinin benimle aynı memleketten olması önemli. %6,9Evleneceğim kişinin benimle aynı etnik kökenden olması önemli. %23Evleneceğim kişinin benimle aynı siyasi görüşten olması önemli. %29,4Evleneceğim kişinin benimle aynı sosyo-ekonomik statüde olması önemli. %36,5Evleneceğim kişinin herhangi fiziksel engelinin olmaması önemli. %30,5Evleneceğim kişinin sağlıklı olması ve herhangi bulaşıcı hastalığının olmaması önemli %60Evleneceğim kişinin aileme saygı duyması önemli %83,2Evleneceğim kişinin dürüst olması önemli. %86,4Evleneceğim kişinin bana ekonomik güvence sağlaması önemli. %39,5Evleneceğim kişinin bana sadık olması önemli. %85,6 Görücü usulü evlilik çoğunlukla doğru bulunmuyor“Görücü usulü evliliği doğru buluyor musunuz?” sorusuna %42,5 oranında “Hayır” cevabı verildi. Doğru bulan gençlerin oranı ise %25,6; “Bu konuda kesin fikrim yok” diyenlerin oranı ise %31,9 oldu. Bölgelere göre; görücü usulünü doğru bulan %40,5 oranında gencin Doğu Anadolu bölgesinde olduğu bulunmuştur. Bu bölgede doğru bulmayanlar daha azdır (%25).Güneydoğu Anadolu Bölgesinde görücü usulünü doğru bulan ve bulmayanlar eşit orandadır (%34,2). Diğer bölgelerde doğru bulmayanlar çoğunluktadır. Sırasıyla; Marmara Bölgesi (%45,5), Ege (%43,1), Akdeniz (%41,9), Karadeniz (%40,1), İç Anadolu (%37,4).Akraba evliliği sağlıksız bulunuyor“Akraba evliliğinin doğacak çocukların sağlığı açısından olumsuz sonuçlarına inanıyor musunuz?” sorusuna %80 genç “Evet” derken; “Hayır” diyenlerin oranı %9,4 oldu.  Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ,5 oranındaki genç bu görüşe katılmadığını bildirdi.Evlenmeden birlikte yaşamak kabul görmüyor“Evlenmeden birlikte yaşamayı onaylıyor musunuz?” sorusuna “Evet” diyenlerin oranı %33,1; “Hayır” diyenlerin oranı ise %51,8 oldu. “Fikrim yok” diyerek kararsız kalanlar ,1 oldu.Birlikte yaşamayı onaylayanlar incelendiğinde en yüksek oranlar sırasıyla; Ege Bölgesi (%38,7), Marmara Bölgesi (%35,5), Akdeniz Bölgesi (%32,9) olurken; onaylayanların azınlıkta olduğu bölgeler; Doğu Anadolu Bölgesi (,7), Güneydoğu Anadolu Bölgesi (,5) oldu.Katılımcılar evlilik şartları olarak şu faktörleri sıraladı:%88,1 – Uygun eş adayı bulmak%82 – İş bulmak%62,6 – Mesleğimde ilerlemek%70,2 – Mezun olmakEn düşük orana sahip şartlar ise; Çeyiz tamamlamak (%8,9), Araba almak (,8), Ev almak (%27,8) oldu.Önceki duygusal ilişkiler engel olarak görülmüyor“Daha önce başkasıyla duygusal birlikteliği olmuş biriyle evlenir misin?” sorusuna; %62,6 oranında genç “Evlenirim” cevabı verirken;  %9,2 “Evlenemem” cevabını verdi. “Düşünmedim” diyenler %28,2. Bölgeler incelendiğinde; “Hayır evlenmem” diyenler en çok Güneydoğu Anadolu Bölgesinde görüldü. (%26). İkinci sırada onaylamayanlar ise Doğu Anadolu Bölgesinde oranında görüldü.“Daha önce başkasıyla cinsel ilişkisi olmuş birisiyle evlenir misiniz?” sorusunda; evet ve hayır diyenler yakın oranda bulundu. Buna göre “Evet evlenirim” diyenler %37,5; “Hayır evlenmem”  diyenlerin oranı ise %38,8 oldu. “Düşünmedim” diyenlerin oranı ise %23,7 oldu.Bölgelere göre bakıldığında “Evet” diyenlerin açık ara farkla “Hayır” diyenlere göre daha yüksek orana sahip olduğu bölgeler Ege (%44,3) ve Marmara (%41,1) oldu. “Hayır evlenmem” diyenler ise en yüksek Doğu Anadolu Bölgesi (Hayır: %68,5; Evet: ,7) ile Güneydoğu Anadolu Bölgesinde (Hayır: %63,6; Evet: ,6) bulundu.Kadınlar birlikte yaşamayı reddediyorEvlenmeden birlikte yaşamayı nasıl gördükleriyle ilgili öğrencilerin görüşleri incelendiğinde, öğrencilerin büyük çoğunluğunun bu durumu onaylamadıkları görüldü. Fakat kadınların erkeklere göre bu durumu şiddetle reddettikleri de ayrıca belirlendi. Ayrıca katılımcıların yaşları ilerledikçe bu durumu onaylayanların sayılarında belirgin bir artış olduğu görüldü.Evlenmeden çocuk sahibi olmayı onaylayıp onaylamadıkları sorulduğunda; %82,6 genç hayır derken, %7,5 evet dedi. “Fikrim yok” diyenlerin oranı %9,9 oldu. Evlenmeden çocuk sahibi olunabileceğini onaylayan gençlerin ,3 oranında Ege Bölgesinde, %9,3 oranla Marmara Bölgesinde bulunduğu görüldü. Akdeniz ve İç Anadolu %5’lerde seyretti.Onaylamayanlar en çok Doğu Anadolu (%1,8) Bölgesi ile eşit oranda düşük iki bölge olan Güneydoğu Anadolu ile Karadeniz Bölgesinde görüldü. (%2,6).Eşlerin aileleri ile yaşamak“Evlendikten sonra ayrı bir ev açmak yerine eşimin ailesiyle yaşayabilirim” ifadesine katılım düzeyleri incelendiğinde; kesinlikle katılmayan ve katılmayanların toplamı %77,8 oldu. Kararsız olanlar ,4 olup bu duruma katılanlar %5,8’dir. Katılanların çoğu Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ikamet etmektedir.Krizler evlilik kararını etkiliyor“Krizler (ekonomik, siyasal, salgın) aile kurma kararınızı etkiler mi?” sorusu incelendiğinde; “Evet etkiler” diyenlerin oranı %59,4 oldu. “Hayır, etkilemez” diyenlerin oranı %23,1 olurken; düşünmediğini belirtenlerin oranı ,5 oldu.“Eşinizin çalışma durumuna bakış açınız nasıl olurdu?” sorusuna; %93,5 genç “evet çalışabilir” cevabını verirken; “Hayır” diyenler %2,6, “Hiç düşünmedim” diyenlerin oranı %3,9 oldu.“Evleneceğiniz kişiyle evlilik sözleşmesi imzalar mısınız?” sorusuna; %61,8 oranında katılımcı “Hayır” derken; “Evet” diyenlerin oranı ,8 oldu. “Düşünmedim” diyenlerin oranı %26,5 oldu.“Evlilik sizin için önemli midir?” sorusuna; %82,3 oranındaki genç “Evet” derken; ,7 oranında gencin yanıtı “Hayır” oldu. Evliliğin önemli olmadığını belirtenler bölge bazında incelendiğinde Ege Bölgesi yüksek oranda (%22,1) yer alırken; ikinci sırada; Marmara (,3) sonra Akdeniz (,5) geldi. “Evet” diyenler en yüksek oranda Doğu Anadolu Bölgesinde görüldü. (%91,6).Evlilik hayatı sevdiğiyle paylaşmak için önemli“Evlilik niçin önemlidir?” sorusuna katılımcıların verdiği yanıtlar ve oranları da şöyle oldu:%89,2 – Hayatı sevdiğimle paylaşmak için%73,8 – Daha düzenli bir hayat için%50,8 - Neslin, soyun devamı için%37,5 – Dinimiz emrettiği için%31,1 – Rahat yaşamak için%30,4 – Güvenli yaşamak için%9,7 – Gelenek olduğu içinEvlenmekten korkanların oranı %37,5“Evlenmek sizi korkutuyor mu?” sorusuna; gençlerin yarısı (%51,3) hayır derken, %37,5’i “evet” demiştir. Bunu hiç düşünmedim diyenler ,2’dir.Evlenmekten neden korktukları sorulduğunda verilen cevaplar ise şöyle oldu:%29,1 – Sorumluluk almaktan korktuğum için (Doğu Anadolu)%25,4 – Gelecek hakkında iyimser olmadığım için (Daha çok Ege Bölgesi)%22,8 – Geçim sıkıntısına düşmekten korktuğum için (Daha çok Güneydoğu Anadolu)%21,6 – Evlenmeden önce yaptıklarımı yapamamaktan korktuğum için (Güneydoğu Anadolu)%6,9 – Cinsellik hakkında yeterli bilgiye sahip olmamak (Daha çok Karadeniz Bölgesi)“Anlaşamayan eşlerin boşanması uygun mu?” sorusuna; %87,4 genç uygun olduğunu belirtirken;  %2,9 uygun bulmadı. Fikri olmayanların oranı %9,7 oldu.“Çocuğu olanların boşanması uygun mu?” sorusuna; %72,5 uygunluk belirtirken; ,1 uygun bulmadı. Fikri olmayanların oranı ,4 oldu.“Şiddet” boşanma sebebi olabilir düşüncesine katılım düzeyleri sorgulandığında; %83,5 oranında genç “Kesinlikle katılıyorum” derken; ,8’i “katılıyorum” yanıtı verdi.Daha önce başından evlilik geçmiş biriyle evlenir misiniz sorusuna; “evet” diyenlerin oranı %27,5; “hayır” diyenlerin oranı ise %30,7 oldu.  %41,8 oranında “fikrim yok” denildi.“Bir imkân doğsa, sırf kendinize daha rahat gelecek sağlamak için yurt dışına yerleşmenize yardımcı olacak bir evlilik yapar mıydınız?” sorusuna “evet” diyenlerin oranı %43 olurken;  “Hayır” diyenlerin oranı ise %34,1; “Fikrim yok” diyenlerin oranı %22,9 oldu.“Ailenizle ilişkinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusunda sunulan düzeylere göre; %41,1 katılımcı “iyi” olduğunu belirtti. Çok iyi olduğunu belirtenler %35,9; “orta” diyenlerin oranı , “kötü” diyenlerin oranı %2,8; “çok kötü” diyenlerin oranı %1,2 olarak belirlendi.Katılımcılar, “Kendi kuracağınız ailede, kendi ailenizden farklı olacağını düşündüğünüz konular” konusunda da şu görüşleri verdi:%53,9 – Eşler arası iletişim%45,6 – Ebeveyn ile çocuk ilişkisi%51,4 – Aile için rol ve görev dağılımı%27,8 – Çocuk eğitimi ve terbiyesi%21,1 – yakın akraba ve tanıdıklar ile ilişkilerAile “güven” ifade ediyor“Aile sizin için ne ifade ediyor?” sorusunun karşılığı da tek kelime ile istendi. Bu kelimeler de şöyle oldu:Güven ,9Huzur ,8Herşey %8,2Mutluluk %7,2Sevgi %6,1Hayat %5,7Birlik %5,1Sorumluluk %2,8Aile sizin açınızdan ne ifade ediyor?Ailenin öğrenciler açısından ne ifade ettiği anne/baba birlikteliği açısından incelendiğinde, anne/babası birlikte yaşayan öğrenciler için “mutluluk” olarak, anne/babasından ikisi ya da herhangi biri vefat edenler için “bağlılık” ve anne ve babası ayrı yaşayan/boşanan öğrenciler için ise “güven” olarak görüldü.Evdeki her türlü iş ortak yapılmalıKatılımcılara evde sorumluluk paylaşımı da soruldu. “Genel olarak eşler arasındaki sorumluluk paylaşımı konusunda ne düşünüyorsunuz?” sorusuna; çoğunlukla %67,8 oranında “Evdeki her türlü iş ortak yapılmalı” ifadesine katılım oldu. Neredeyse eşit oranda katılım gösterdikleri iki seçenek ise “Erkek ve kadının yapacağı işler farklıdır” ile “Kadın işlerle baş edemeyecek duruma geldiğinde erkek yardım eder” ifadeleri oldu. Bu durumda %30 oranındaki gencin, kadın ve erkek görev ve rollerinin farklı olduğunu düşündüğü sonucunu ortaya koydu.Sosyal medya kullanım alışkanlıkları da belirlendiÇalışmada katılımcıların sosyal medya alışkanlıklarına ilişkin de soru yöneltildi. “Sosyal medyaya günde kaç saat bağlanırsınız?” şeklindeki soruya verilen yanıtlar şöyle oldu:%46,6’sı günde 1-3 saat,%28,7’si günde 4-6 saat,%6,9’u günde 7 saat ve üzeri bağlanmaktadır. Yani günde 4 saat ve üzeri bağlananlar %35,6’dır.Devamlı bağlı olduğunu bildirenler %6,51 saatten az kullananlar ,4Sosyal medyayı daha çok günün hangi vaktinde kullandıkları sorulduğunda; %43,2’si gün içinde, %28’i hem gün içinde hem de kalkar kalkmaz ve yatmadan önce kullandığını bildirdi. Gece uyumadan önce bağlananlar ,9, sabah uyanır uyanmaz ve gece yatmadan önce bağlananların oranı ,1 oldu.“Sosyal medyada fotoğraf paylaşmadan önce filtre/makyaj uygular mısınız?” sorusuna katılımcıların %38,2’si uyguladığını, %61,8’i uygulamadığını belirtti. En çok yani birinci sırada kullandıkları sosyal medya uygulaması sorulduğunda; %64,5 oranında Instagram; ,4 Twitter; ,9 Youtube kullandıkları bulunmuştur. Facebook %1,6 bulundu.“Daha önce sosyal medyada tanıştığınız biriyle ilişkiniz oldu mu?” sorusuna %42,2’si oldu, %57,8’i olmadı olarak cevap verdi. Hayır diyenler en yüksek oranda Doğu Anadolu (%71,4) ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde (%70,7) olduğu belirlendi.Yalnızlık algısı da ölçüldü“Kendinizi ne sıklıkla yalnız hissedersiniz?” sorusuna; orta seviyede olan düzey olarak “bazen” diyenler %40,8 bulundu. Nadiren olduğunu %30’u belirtirken; sık sık yalnız hissettiğini bildirenler ; her zaman yalnız hissedenler %5,8 oldu.Öğrencilerin kendilerini ne düzeyde yalnız hissettikleri anne/baba birlikteliği açısından incelendiğinde, anne ve babası bir arada yaşayan öğrencilerin büyük çoğunluğunun bazen kendilerini yalnız hissettikleri belirlendi. Anne ve babası ayrı yaşayan/boşanmış öğrencilerin ise anne ve babası beraber yaşayan öğrencilere göre kendilerini daha çok yalnız hissettikleri tespit edildi.

03 TEM 2020

“Hatıralarımız, Duygusal Beynimiz İle Kaydediliyor”

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan, Gençlik ve Spor Bakanlığının Youtube kanalı üzerinden düzenlediği Ayrıntılar programının canlı yayın konuğu oldu. Prof. Dr. Sinan Canan, “Dijital Dünyada İnsan” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Beyin ve duyguların birbiri ile ilişkisine değinen Canan, “Hatıralarımız, duygusal beynimizin yaptığı seçkiler nedeniyle kaydediliyor. Yani biz sadece duygusal olarak bizi etkileyen şeyleri kaydediyoruz ve daha sonra benzer duygulanımlar yaşadıkça hatırlıyoruz.” Dedi.“Beyin öğrenir, beyin hatırlar”Beynimizin kayıt sistemi oldukça enteresan olduğunu belirten Prof. Dr. Sinan Canan, “Beynimiz bilgi toplamıyor. Bilgi toplaması için yaptığımız ve adına bilgisayar dediğimiz aletler var. Bilgisayar, çok kapsamlı bir terim ancak insan beyni ile benzetmemizi da çok fazla şekillendiriyor. Biz, beynimizi ve zihnimizi geçmişe dair bir şeyler hatırladığımız, hesap kitap yapabildiğimiz için bilgisayara benzetme eğilimindeyiz. Ancak bizim beynimiz bilgi almıyor. Yaşarken tecrübelerine göre değişiyor ve dönüşüyor. Bizler öğrendikçe değişen canlılarız. Mesele değişmek ve dönüşmekle ilgili, pasif bir şekilde kayıt tutmak değil.” Şeklinde konuştu.  “Duyguları anlamadan hafızayı anlamak mümkün değil”Prof. Dr. Sinan Canan, beyin ve duyguların birbiri ile ilişkisine değindi. Canan, “Hatıralarımız, duygusal beynimizin yaptığı seçkiler nedeniyle kaydediliyor. Yani biz sadece duygusal olarak bizi etkileyen şeyleri kaydediyoruz ve daha sonra benzer duygulanımlar yaşadıkça hatırlıyoruz. Hatırlamak içinde bazı imgeleri seçiyoruz ve onları hayaller, olaylar ile dolduruyoruz. Beynimiz bunu otomatik olarak yapıyor. Eğer bir şeyleri unutamıyorsak duygularımızı çok etkilediği içindir. Yine eğer ki bir şeyleri hatırlamıyorsak duygularımızı kıpırdatmadığı içindir. Yani işin arka tarafı tamamen duygusal. Duyguları anlamadan zihni, beyni, hafızayı anlamak mümkün değil.”“Bir deneyimi beynimize kaydedebilmemizin en önemli koşulu o deneyimi duyusal zihinsel ve duygusal olarak meşgul olmamızdır. Belli bir zamanı o deneyim üzerine harcamazsanız içselleşmez, bilgi olmaz ve bu edinimlerin hepsi farklı süreler ister. Örneğin bir şey duyduğunuz zaman malumat sahibi olabilirsiniz ancak bilgi olabilmesi için kafanızda çevirmeniz başka şeylere bağlamanız gerekir. Bunu bütün diğer bilgilerinizle bağlayıp doğru yere oturtturup bir amaç için kullanabilir hale geldiğinizde bilgelik kazanmış olursunuz. Artık düşünmeden o bilgiyi yaşamınızda uygulayabilir hale geldiğinizde bilgiyi hal eden bir insan olursunuz.” Dedi.“Anlam dünyasını ihmal eden hayatını ihmal etmiş olur”Prof. Dr. Sinan Canan, insanın kendini bilme hali ile ilgili bilgi verdi. Canan, “Her an değişen bir kâinattan ve insandan bahsediyoruz. Kendini bilme, bir bilme ve anlama hali değildir. Bir ‘olma’ halidir. Kendini bilen insan hayatını hikmetle yönetebilen ne yapıp ne yapmaması gerektiğini bilen ve anlık değişimlere karşı doğru tepkiler üretebilen insan modelidir. Kendini bilme hali kaygan bir şeydir. İnsan olarak nasıl bir varlık olduğumuzu bilmenin bir maddi birde manevi tarafı vardır. Maddi taraf nispeten daha kolaydır. Bedeni tanımlamak ve işleyişini anlamak çok zor bir durum değildir. Manevi kısmı ise manaya dayalıdır.Dünyaya baktığınızda dünyayı algılamanızı sağlayan şey manadır. İnsan zihni bu dünyaya neden bir mana vermek zorundadır. İnsanın kendini anlamanın en temel basamağı manevi yani mana kısmıdır. Ve insan açlıktan değil anlamsızlıktan ölebilen tek canlıdır. Anlam kaybolursa insan yaşayacak neden bulamaz. Bu nedenle manevi tarafı boşladığımız yüzyılda kendimizi bilmekle ilgili en önemli meselemiz anlam içindeki rolümüzü sorgulamaktır. Anlam dünyasını ihmal eden hayatını ihmal etmiş olur.” İfadelerini kullandı.  “Konuşmak insanın en büyük mirasıdır”Söz üreten beynin eğitilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Sinan Canan, bu eğitimin iki yol ile yapılabileceğini söyledi. Canan, “Birincisi, zorlayıcı beslenmedir yani alışkın olmadığınız şeyleri okuma ve öğrenmektir. Size ters gelen şeylere kulak kesilerek onları anlamak için çaba sarf edersiniz. İkincisi ise konuşmak konusunda utanç sınırlarını kıracak gayretlerde bulunmaktır. Günümüzde bunu yapamıyoruz çünkü yazışma medeniyeti içerisindeyiz. Emojilerle duygularımızı anlatır hale geldik. Bu kadar yüzeysel ifade dünyasında ifade yeteneğimizi kaybetmemiz şaşırtıcı değildir. Biz yapay zekaya icra ettiğimiz her fonksiyonumuzu yitiriyoruz. Bu nedenle herkes konuşmacı olmak zorunda değil ama herkes derdini anlatmak zorunda.Bu aynı zamanda büyük bir yardım çağrısıdır. Söz önemli bir silahtır ve o sözü bilemezseniz maalesef içinizde patlar karşı tarafa tesiri olmaz.  Beyin devreleri çalıştıkça gelişir çalıştırmazsanız silinip gider. Bu nedenle sözlü iletişim yeteneğimizi kaybetmemek için sürekli olarak aktif tutup çalıştırmak zorundayız. Konuşmak insanın en büyük mirasıdır. Kelime yatırımı yapmalıyız. Çok okumalı ve çok konuşmalıyız. Zor dönemden geçiyoruz. Çoğu insan panik halinde. İnsan dehşetleri korkutan bir varlıktır. Kendimizi bu şekilde hissetmiyorsak insan tanımımızda bir sıkıntı var demektir. Sıkışma halleri olmadan daha iyi açılmamız mümkün değil.” Şeklinde konuştu.

30 HAZ 2020

Felsefenin Güncel Meseleleri Masaya Yatırıldı...

Üsküdar Üniversitesi, Uluslararası Felsefe Araştırmaları Derneği ve Türk Felsefe Derneği’nin ev sahipliğinde “Türk Dünyasında Felsefenin Güncel Meseleleri” çalıştayı ZOOM Webinarı üzerinden online olarak gerçekleştirildi. Türkiye’nin yanı sıra Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti (Rusya)  katılan akademisyenler kendi ülkelerinde felsefenin güncel durumu ele alarak iş birliği olanaklarını görüştüler.“Türk halkının felsefesi dünya akıl hazinesinde önemli yer tutmakta”Çalıştayın açılış konuşmasında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı Türk felsefesinin bugünün dün ile irtibatı olmadan anlaşılamayacağını vurguladı. Süleymanlı, “Çok bilinen bir fikirdir, felsefe olmadan hiçbir şey olmaz. Toplum düşünsel, ahlaksal ve bilimsel yönden ilerleyemez. Kendi medeniyetinin akıllı bir varisi olamaz.” Dedi.2020 yılı UNESCO tarafından Farabi yılı ilan edildiÇalıştayın moderatörlüğünü yapan Uluslararası Felsefe Araştırmaları Derneği (UFAD) Fahri Başkanı Prof. Dr. Selahaddin Halilov, konuşmasında Türk dünyasında felsefenin durumuna ilişkin genel bir çerçeve sundu ve 2020 yılının UNESCO tarafından Farabi yılı ilan edildiğine dikkat çekti.Felsefenin 30 yıllık süre zarfındaki kazanımları anlatıldıProf. Dr. Kenan Gürsoy, Türk dünyasında felsefecilerin ilk olarak 1990 yılında bir araya geldiğini hatırlatarak aradan geçen 30 yıllık süre zarfındaki kazanımlarına değindi, Gürsoy, Türk Dünyası felsefecileri arasında işbirliğinin gelişmesi için ortak terim ve kavramlarımızın kullanılması ve lügatlerimizin olması gerektiğinin altını çizdi.Kazakistan’dan katılan Prof. Dr. Galiya Kurmangaliyeva, Kazakistan’da son yıllarda ciddi felsefe çalışmalarının yapıldığını ve çok ciltli Türk Felsefecileri ansiklopedisi yayınlandığını ifade etti. Özbekistan adına konuşan Prof. Dr. Niginahon Şermuhammedova, ülkesindeki felsefenin mevcut durumuna değinerek yapmayı planladıkları etkinliklerle ilgili geniş bilgiler sundu.Türk dünyasının felsefe sorunlarını masaya yatırıldıRusya’ya bağlı Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti’nden çalıştaya katılan Prof. Dr. Fanil Fayzulin ülkesinde felsefecilerin çalışma alanlarından bahsetti. Manas Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Jıldız Urmanbekova (Kırgızistan), Sovyet sonrası milli düşüncenin oluşumunun hız kazandığını ve bunun için Türk halkları arasında işbirliğinin daha da arttırılmasının gerekliliğine işaret etti. Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç, Türk dünyasının felsefe sorunlarını daha geniş bir perspektiften ele alarak bu alandaki çalışmalarla ilgili iyimser bir tavır ortaya koydu.Prof. Dr. İbrahim Özdemir: “Modern haşiyelere ihtiyacımız var”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir ise konuşmasında, batı felsefesinde olan haşiyeler gibi Türk felsefesinde de haşiyelere ihtiyaç olduğuna dikkat çekti.Türk dünyasında felsefenin varlığından söz edebilmek için daha fazla çaba gösterilmeliProf. Dr. Levent Bayraktar da Türk dünyasına büyük bir ilgi duyduğunu ve ilginin asıl müsebbibinin Prof. Dr. Kenay Gürsoy olduğunu dile getirdikten sonra, Türk Felsefe Derneği adına her türlü işbirliğine açık olduklarını vurguladı. Türk dillini ülkeler arasında felsefî ortak kültürü tesis etmek ve güncellemek gerektiğin söyledi.  Prof. Dr. Könül Bünyadzade (Azerbaycan), yapılan işlerin yeterli olmadığını, daha fazla çaba göstermemiz gerektiğini ve ancak bundan sonra Türk dünyasında felsefenin varlığından söz edebileceğimizi ifade etti.Türk Dünyası Felsefe Araştırmaları masası kurulmalıProf. Dr. Nebi Mehdiyev, başkanlığını yürütmekte olduğu Uluslararası Felsefe Derneği (UFAD) çatısı altında hızlı bir iletişim ve etkileşim adına Türk Dünyası Felsefe Araştırmaları masası kurulmasını önerdi. Çalıştayın sonunda kapanış konuşmasını gerçekleştiren Selahaddin Halilov, tüm katılımcılara teşekkür ederek bu toplantıların devamlı olması temennisinde bulundu.Çalıştay çevrimiçi canlı yayınlandığı için çok sayıda izleyici de katılma imkânı buldu.

29 HAZ 2020

Göçmenler, Pandemide Daha Yoğun Yalnızlık Hissetti

Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, pandemi sürecinde göçmen yalnızlığını araştırdı. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı öncülüğünde Türkiye genelinde yürütülen araştırma, göçmen gruplarında yalnızlığın daha yoğun ve sık şekilde yaşandığını ortaya koydu. Sonuçlar katılımcıların büyük çoğunluğunun maddi zorluklar yaşadığını ortaya koydu. Araştırma, katılımcıların gelecek kaygısı yaşadığını da gözler önüne serdi.Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı önderliğinde  Türkiye genelinde “Pandemi Sürecinde Göçmen Yalnızlığının Boyutlarının Psiko-Sosyal Açıdan Değerlendirilmesi” amacıyla bir alan araştırması yürütüldü. Araştırmada Üsküdar Üniversitesi yüksek lisans öğrencileri  Ceren Atlı, Zeynep Sena Akdağ ve Suzan Değirmenci de görev aldı.Araştırma sürecinde İstanbul ili ve çevresinde kartopu örneklem kullanılırken, Gaziantep ve çevresinde bire bir görüşme ve tercüman desteğiyle anket gerçekleştirildi. 30 sorudan oluşan ankette 8 adet açık uçlu soru yer alırken; 10 adet soru ise sosyo demografik bilgileri edinme amaçlı soruldu. Göçmenlerin düzeyinin tespiti için Türkçe dil bilgisi, Türk arkadaşlar edinme durumu, Türk TV kanallarını izleme durumu sorulurken; yalnızlıkla mekansal bağlamda ilişkili olan hanehalkı sayısı ve ikamet edilen yerlere ilişkin sorular yöneltildi. Koruyucu faktörleri tespit etmek için var olan sosyal destek ağı ile boş zaman aktiviteleri soruldu.Katılımcı profili çeşitlilik gösterdiAraştırmada 24 erkek, 25 kadın olmak üzere 49 katılımcı yer aldı. 17-83 yaşları arasında bulunan katılımcıların yaş ortalaması 32,8 oldu. Katılımcıların %22,4’ü okur-yazar değilken; çoğunun eğitim düzeyi üniversite (%32,7) oldu. Üniversiteyi %26,5 ile lise, ,3 ile ilköğretim ve %2 ile yüksek lisans takip etti. Katılımcılardan 29’u evli, 17 katılımcı bekarken; 3 katılımcı eşinin vefat ettiğini belirtti. Katılımcılardan 17’si Türkmen, 16’sı Arap, 14’ü Kürt, biri Çerkes ve biri de Güney Sudan asıllı iken; katılımcıların meslek dağılımının da geniş olduğu görüldü. Katılımcılar arasında 10 öğrenci, 8 ev hanımı, 5 inşaat işçisi, 4 geçici işçinin yanı sıra öğretmenlik, mühendislik gibi farklı meslek gruplarından katılımcılar yer aldı. Katılımcıların %51’i ise hiç bir yerde çalışmadığını belirtti.Bu soruların yanıtı arandıAraştırmada, aşağıdaki sorulara yanıt arandı:1. Sosyo-demografik faktörlere göre göçmenlerin yalnızlık düzeylerinde bir farklılaşma var mıdır?2. Türkiye’de bulunduğu süreye göre göçmenlerin yalnızlık düzeyleri farklılaşmakta mıdır?3. Türkiye’de kendi ülkesinden arkadaşı olma durumuna göre göçmenlerin yalnızlık düzeyleri farklılaşmakta mıdır?4. Türkiye’de bulunmasından memnuniyet durumuna göre göçmenlerin yalnızlık düzeyleri farklılaşmakta mıdır? 5. Mekansal ayrışmanın göçmen yalnızlığı düzeyindeki rolü nedir?6. TV ve sosyal medya kullanımının göçmen yalnızlığındaki rolü nedir?7. Covid-19 sürecinde göçmenlerin yalnızlık düzeyleri farklılaşmakta mıdır?%30 bazen aidiyet hissediyor “Kendinizi şu an yaşadığınız yere ve çevreye ne derecede ait hissediyorsunuz?” diye sorulduğunda katılımcıların %30,6’sı bazen ait hissettiğini bazense ait hissetmediğini ifade ederken; %28,6’sı genelde ait hissettiğini belirtti. %20,4’ü genelde ait hissetmediğini belirtirken, %6,1’i hiç ait hissetmediğini ifade etti.%24,5 ülkesine dönmek istiyorKatılımcılar önceki cevaplara paralel olarak “Şu an yaşadığınız yerde (ülke, şehir, mahalle) yaşamaya devam etmek istiyor musunuz?” sorusuna da %55,1’lik oranla “Evet, şu an yaşadığım ülkede ve şehirde yaşamaya devam etmek istiyorum” yanıtını verdi. Katılımcıların % 24,5’i ise kendi ülkesine dönmek istediğini belirtti. Katılımcıların ,3’ü yaşadıkları ülkeden memnun olduklarını ancak şehirlerini değiştirmek istediğini ifade ederken; %6,1’i ise ülke ve şehirden memnun olduklarını fakat mahallerini değiştirmek istediğini belirtti. Ankete göre katılımcıların hiçbiri başka ülkede yaşamayı istemediğini ifade etti.Yalnızlık hissediliyor “Yalnızlık hissinizi 0 ile 10 arasında nerede konumlandırırsınız?” sorusuna katılımcıların %67,3’ü 0 ile 5 arasında konumlandırırken; 32,7’si 6 ile 10 arasında konumlandırmıştır. 9 katılımcı hiç yalnız hissetmediğini belirtirken, araştırmaya göre katılımcıların yarısından çoğu (33 kişi) ileri düzeyde yalnızlık hissetmemekte olduğunu beyan etti.Katılımcıların “Kendinizi yalnız hissediyorsanız, sizce yalnızlığınızın asıl sebebi nedir?” sorusuna verdikleri cevaplar çeşitlilik gösterdi. Genel olarak katılımcılar ailelerinden, ülkelerinden uzak olmanın ve arkadaşlarının olmayışının onları yalnızlığa ittiğini ileri sürdü. Daha genç kuşaklar gelecek ve sosyal çevre kaygısı gibi yanıtlar verirken, yaşlı kuşaklar ise yalnızlık duyma sebebini kendi yaşlarına atfettiler.İletişim düzeyi yeterli bulunmuyorKatılımcılara “İnsanlarla karşılıklı iletişim düzeyiniz sizce yeterli mi?” sorusu yöneltilerek 1 ile 5 arasında değerlendirmeleri istendi. Katılımcıların ,3’ü bu soruya “Hayır yeterli değil, daha fazlasına gereksinim duyuyorum” (1) cevabı verirken; ,3’ü “Yeterli düzeyde ve hatta yeterli düzeyin üstünde olduğunu düşünüyorum” (5) cevabını verdi. Buna göre iletişim düzeyinde dengeli bir dağılım gözlemlendi.Çalışmada göçten önceki yalnızlık düzeyi ile göçten sonraki yalnızlık düzeyi arasında bir farklılık olup olmadığı saptanmaya çalışıldı. Sonuçlara göre katılımcıların %61,2’si yalnızlıkların arttığını, %32,7’si herhangi bir farklılık olmadığını ve %6,1’i yalnızlıklarının azaldığını düşündüğünü ifade etti. Buna göre göçmen olma durumunun katılımcıların çoğunun yalnızlıklarının artmasına sebep olduğu şeklinde değerlendirme yapıldı.Maddi zorluklar yaşadılarGöçmenlerin Covid-19’dan nasıl etkilendiklerini tespit etmek için karantina sürecinde yaşanılan olumsuzluklar da soruldu. Sonuçlar katılımcıların büyük çoğunluğunun maddi zorluklar yaşadığını ortaya koydu. Bunu gelecek kaygısı takip etti. Karantina sürecinde yalnızlık düzeyinde bir değişiklik olup olmadığı sorusuna ise katılımcıların %59,2’si yalnızlık düzeylerinin arttığını belirtirken, %38,8’i yalnızlık düzeylerinde bir değişiklik olmadığını belirtti. 1 katılımcı ise yalnızlığının azaldığını bildirdi.Covid-19 süreci yalnızlığı artırdıYalnızlığın yeni bir olgu olmasa da yaşadığımız modern çağda sık görülen ve hatta bazı mekânsal ve kültürel yapılar açısından oldukça sıradanlaşan bir gerçekliğe dönüştüğünü kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, şunları söyledi:“Pandemi gibi kriz dönemlerinde daha farklı bir boyut kazanan yalnızlığın özellikle göçmen gruplarda (mülteciler, sığınmacılar, vatansızlar ve diğer) daha yoğun ve sık yaşandığı gözlenmektedir. Nitekim vatandan ayrı kalma, yabancılaşma, kendini değersiz görme, yakınlarının yokluğu ve hayatta kalanları geride bırakmanın verdiği pişmanlık hissi, göçmenlerin yalnızlığa itilmesine neden olan etmenler arasında yer almaktadır. Bütün dünyayı etkisi altına COVİD 19 süreci bu yalnızlığı daha da artırmaktadır.” Dedi.

29 HAZ 2020

Dış Politikanın Dijital Kaynakları Konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü tarafından düzenlenen, 4 hafta süren Dış Politika Okulu etkinliğinin son dersi yapıldı. Dış politika etkinliğinin son haftasında Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay “Dış Politikanın Dijital Kaynakları” konusuna ilişkin paylaşımlarda bulundu.“Edinmemiz Gereken Birincil Kaynaklar Arşivlerdir”Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, Türkiye’de dış politika çalışmalarında ağırlıklı olarak ikincil kaynaklar odaklı yapıldığını belirtti. Gökçay, “Dış politika ile uğraşıyorsanız mutlaka dış politika karar alıcılarının söylediklerine ve eylemlerine odaklanıyorsunuz. Edinmemiz gereken birincil kaynaklar arşivler olacaktır. Ancak kafamızda devlet arşivleri canlanmasın. Birincil kaynaklardan kastımız sadece devlet arşivleri değil. Aynı zamanda özel kurumların da sivil toplum örgütlerinde içinde yer alan uluslararası alanda çok çeşitli arşivleri kullanmaya başladık. Böylece elimizdeki birincil kaynaklar daha da çeşitlenmeye başladı. Türkiye’de dış politika çalışmalarında ağırlıklı olarak ikincil kaynaklar odaklı çalışmalar yapıyoruz. Ne yazık ki geçmiş senelerde dış politika ile ilgili eserlerimiz gazetelerden toplanmış, diğer ikincil kaynaklardan toplanan makalelerden derlenmiş ve çıkarımlarda bulunulmuş eserlerdir.” İfadelerini kullandı.“Buzdağın Görünen Kısmı Dijitalleştirilmiş Durumda”Birincil arşivler ile ilgili bilgi veren Gökçay, doğrudan birincil kaynaklı eserlerin yavaş yavaş çıkarıldığını belirtti. Gökçay, “Birincil arşivin kendi içerisinde bazı kısıtlamaları mevcuttur. Belgeleri toplamak, arşiv edinmek hem maddi olarak külfetli hem de oldukça uzun bir zaman dilimi isteyen çalışmayı gerektiriyor. Türkiye’deki diplomatik arşivlerimizde çok yeni açılmaya başladı ve açılanlarda oldukça sınırlı. Dolayısıyla Türkiye’nin dış politikası bağlamında araştırmaları düşündüğümüz de birincil kaynakları da içine katan çalışmaların 2020 yıllarında ortaya çıkacağını söyleyebiliriz. Buzdağının görünen kısmı dijitalleştirilmiş durumda. Daha arşiv raflarında dijitalleşmeyi bekleyen belgeler var. Bunları yerine gidip görmek şu an için imkânsız. İnternet olanakları, dijitalleşme, fotoğraflama, depolama teknolojisi sayesinde internet hızının da artışıyla beraber önemli kaynaklara erişebilir düzeye geldik” şeklinde konuştu.  Dijital Kütüphaneler Çeşitleniyor!Dijital kütüphanelerin çeşitlenmeye başladığını belirten Gökçay, “Hathi Trust’a özellikle değinmek istiyorum. Google’un dijitalleştirdiği, normalde kamuya açık olması gereken birçok belgeyi halk ile paylaşmaya başladı. Ağırlıklı olarak İngilizce belgeler mevcut ancak Türkiye ile ilgili telif hakkı kalkmış birçok belgeye ulaşmak mümkün.” ifadelerini kullandı.“Çapraz Okuma ile Analizden Geçirmek Gerekiyor”Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, sözlü tarih çalışmalarının psikolojik yönlerini de kurcalamanın faydalı olacağını belirtti. Gökçay, “Dış politika çalışmalarında bazı çıkarımlar yaptığımızda genel ideolojik şeylere bağlayabiliyoruz. Ancak diplomatlarında kişisel hayatlarında dramatik anlar olabiliyor. Sözlü tarih çalışmalarında psikolojik yönlerini de kurcalamak gerekiyor. Genelde kişiler kendilerini haklı çıkarmak için bazı söylemlerde bulunabiliyorlar. Bu nedenle çapraz okumalar yaparak eleştirel analizden geçirmek faydalı olacaktır.” dedi.“Dijital Veri Tekniklerine Hâkim Olmak Gerekiyor”Dijital beşerî bilimlerin çok önemli bir alan olduğunu söyleyen Gökçay, “Sosyal bilimcilerin kendilerinin yavaş yavaş dijital olanakları ve dijital veri tabanı oluşturma tekniklerine hâkim olmaları gerekiyor. Böylece devlet odaklı veri tabanlarında yer almayan istisnai hem yazısal hem görüntüsel belgeleri bu veri tabanları içerisinde tutabilelim. Umarım gelecek yıllarda arka planda kalıp erişemediğimiz kaynakların dijital veri tabanlarını projeler ile geliştirebiliriz.” ifadelerini kullandı.

25 HAZ 2020

“Endüstri 4.0 Yeni Bir Uygarlık Düzlemi Ortaya Çıkarttı”

 Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Meslek Rotam’ın düzenlediği ‘Sınava Hazırım’ eğitim programının konuğu oldu. Meslek seçiminde dikkat edilmesi gereken konularda aday öğrencilere önemli tavsiyelerde bulunan Arıboğan; “Gelecekte insana dair, yapay zekânın taklit edemeyeceği işler ve iş grupları ön plana çıkacak. Gençleri sanata, müziğe, yapay zekânın taklit edemeyeceği meslek gruplarına yönlendirmeliyiz. Çünkü endüstri 4.0 yeni bir uygarlık düzlemi ve biz büyük bir kırılma noktasının eşiğindeyiz.” Dedi.“Büyük resmi görebilmek bu çağın şartlarından”Entelektüel olma zorunluluğunu dijital ve yeni dönemin getirilerinden olduğunu belirten Arıboğan; “Hepimizin entelektüel insan olma zorunluluğumuz var. Yeni dijital düzen bize bu zorunluluğu getirdi. Yaptığımız işlerin yanı sıra büyük resmi görmemiz lazım. Bir restoran sahibiyseniz sadece yönetici olup kenara çekilemezsiniz. Yöneticiliğin yanı sıra gastronomiyle ilgilenmeniz, bir mimarla çalışsanız bile sahibi olduğunuz mekâna kendi zevkinizi yansıtmanız lazım. Disiplinler arası bağlantı kurup büyük resmi görebilmek bu çağın şartlarından.” İfadelerini kullandı.“Endüstri 4.0 yeni bir uygarlık düzlemi ortaya çıkarttı”Uygarlık düzleminde bazı kırılma noktalarının olduğunu ifade eden Arıboğan; “Uygarlık düzleminde kırılma noktaları vardır. Mesela tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmek bir kırılmadır. 20’nci yüzyılın ikinci yarısından sonra sanayi sonrası uygarlık ise üretim toplumundan çok tüketim toplumunu yansıtır. Sanayi sonrası uygarlık sayesinde ilk defa markalarla tanıştık, insan bedeninin önemli olduğu ortaya çıktı. Endüstri 4.0 ise şu anda yeni bir uygarlık düzlemi ortaya çıkarttı ve biz büyük bir kırılma anındayız. Bu kırılma anı büyük bir dijitalleşmeyi içinde barındırıyor. Artık bir binanın içerisinde topraksız tarım yapılabiliyor, hem de senede on iki kere hasat verebiliyor. Bunların hepsi endüstri 4.0’ın getirisi olan dijitalleşme sayesinde.” Şeklinde konuştu.“Hayatımıza yeni meslek grupları giriyor”Zamanın ilerlemesi, yaşam şartlarının değişmesiyle birlikte hayatımıza yeni meslek gruplarının girdiğini belirten Arıboğan; “Bundan elli yıl önce pilates eğitmenliği diye bir meslek grubu yoktu. Çünkü insanlar tarlada, bağda, bahçede zaten haraketliydiler ve buna ihtiyaçları yoktu. Yine aynı insanların diyetisyene de ihtiyaçları yoktu. Ama yaşam şartlarımızın değişmesiyle birlikte pilates eğitmenleri, diyetisyenler gibi farklı meslek grupları oluşmaya ve hayatımıza girmeye başladı. Şu anda da hayatımıza yeni meslek grupları giriyor. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte yapay zekâ mühendisliği, yazılım mühendisliği gibi meslek grupları oluşmaya başladı. Gelecekte daha farklı meslek grupları hayatımıza girmeye devam edecek.” Dedi.“Yapay zekânın taklit edemeyeceği meslekler ön plana çıkacak”Prof. Dr. Arıboğan, sözlerinin sonunda meslek grupları ve gelecek hakkında şu ifadeleri kullandı: “Mühendislik, matematik, istatistik… Hepsi teknoloji ile üretilen makinelerin yapabileceği bir şey. İnsanların eldeki datayı analiz edebilecek sosyal bilimci ve temel bilimci kişilere ihtiyaçları var. Google’da bulamayacağımız analizleri yapabilecek analizcilere ihtiyaç var. İnsanlara lider olabilecek, yön gösterecek meslek grupları ön plana çıkacak. İnsan zihni, maneviyatı ve bedeni ile ilgilenen meslekler rağbet görecek. Gelecekte insana dair, yapay zekânın taklit edemeyeceği işler ve iş grupları ön plana çıkacak. Gençleri buna paralel olarak yönlendirelim.” İfadelerini kaydetti.

24 HAZ 2020

Büyük Bir Hayaliniz Varsa Hayatınızda Hiçbir Şey Sizi Geremez

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan, Meslek Rotam’ın düzenlediği ‘Sınava Hazırım’ eğitim programının konuğu oldu. Üniversite sınavına girecek adaylara önemli tavsiyelerde bulunan Canan, “Eğer çok ileride büyük bir hayaliniz varsa o zaman hayatınızda hiçbir şey sizi o kadar geremez. Her türlü zorluk sizi o hayalinize götürecek bir basamak hürriyetine bürünür. Ama bir hayaliniz yok ise maalesef her küçük basamak size devasa bir dağ gibi gelmeye başlar.” Dedi.“Sıkıntı ve acı çeksek de bir mutluluk geliyor”Beş tane ayardan bahseden Canan bu beş ayarın bütün insanları temelden ilgilendiren, biyolojik ve psikolojik yaşamımızı sağlıklı bir şekilde sürdürebilmemizin ana kurallarını içeren maddelerden oluştuğunu söyledi. Canan, bu beş ayarın insanı anlamaya başlamak için çok önemli bir başlangıç olduğunu belirtti. Prof. Dr. Canan, “Beş ayar; hareket etmek, az yemek, diğer insanlarla gerçek ve sağlam ilişkiler kurmak, stresi azaltmak ve sınırları zorlamak. Gerek zihinsel, gerek bedensel, gerekse coğrafi her türlü sınırı zorlamak üzere programlanmış bir canlıyız. Bu beş ayarın ilk dördü sadece insana has ayarlar değil. Ama son dediğimiz sınırları zorlama ayarı ana konularımızdan biri. Bizi insan yapan en önemli şeydir ve tatmin edilmezse bu güdü, biz sınırlarımızı zorlamazsak hayatımızda büyük problemlerin oluşumunun riski artıyor. Ama bir şekilde kendimizi zorladığımızda, sınırlarımızı zorladığımızda ve bir şeyleri başarmaya çalıştığımızda sıkıntı ve acı çeksek de bir mutluluk geliyor. O yüzden bu son ayar genç arkadaşlarımı daha çok ilgilendiriyor.” Şeklinde konuştu.Biyoloji insanlara doğru öğretilmiyor!Prof. Dr. Sinan Canan, insanın etten kemikten ya da psikolojik durumlardan ibaret bir canlı olmadığını belirtti. Canan, “İnsanın bir başka ihtiyacı daha var. Bu ihtiyacı dünyaya biz neden yaşıyoruz diye anlam vermek. Bu anlam verme anlayışımıza biz maneviyat diyoruz. Hareketsiz kalınca hasta olduğumuzu biliyoruz, çok yiyince hastalandığımızı da herkes biliyor. Yalnız kalmanın bizi erkenden öldürdüğünü muhtemelen duymuşsunuzdur. Aşırı stresin bugün bizi öldüren bir numaralı sebep olduğunu da duymuş olabilirsiniz. Bugün dünyada insanlar en çok stres ya da strese bağlı hastalıklardan ölüyorlar. Bu ilk dört ayarın neden böyle olduğunu anlamak zor değil. Eğer ki insanın canlılık tarihi boyunca geçirdiği aşamaları temel düzeyde biliyorsak bunları anlamak çok kolay. Ben söyleyince yeniymiş gibi gelmesinin sebebi insanlara doğru dürüst biyoloji öğretmememizdir.” Dedi.“Çıplaklaştıkça hayatta kalmak için daha zeki olmaya zorlanıyoruz”İnsanın annesinden doğduğu şekliyle hayatta kalamayan tek canlı olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Sinan Canan, “Diğer bütün canlılar tam takım doğuyorlar, biz illa üstümüze bir şey giyeceğiz. Bugün ne giyeceğim diyen bir zürafaya rastlayamazsınız. Bu sadece insanda var. Hayvanlar âleminde son derece gelişime açık olmayan, içgüdüsel inşa faaliyetleri var. Ama biz dünyayı sürekli değiştirmek zorundayız. Tabiatta zayıf ve çıplak bir canlı olmamız tesadüfi değil. Bunun arkasında enteresan bir hikâye var bu hikâye de şunu gösteriyor; biz çıplaklaştıkça hayatta kalmak için daha zeki olmaya zorlanıyoruz. En sonunda anormal gelişmiş zihinsel güçlerle bu dünyada her yere adapte olabilen tek canlıyız.” İfadelerini kullandı.“Bu uyumsuzluk modern dünyada insanı öldüren en önemli şey”Prof. Dr. Sinan Canan, insanların şu anda en büyük sorununun girecekleri sınavlar olduğunu söyledi. Canan, “İnsanlar ilk çağlarda mağarada keyfimiz yerinde, burası güzel birlikte de mutluyuz deselerdi insan türü muhtemelen o mağarada sona erecekti. Kaynaklar hızlı tükendiğinden yeni kaynaklar bulmaları lazım. Bütün bunları yapmasalardı biz bugün burada onların torunları olarak bulunamayacaktık. Bunun yerine yine mağarada yaşayanlar sabah kalktığında ‘Bu dağın arkasında ne var, ben bir oraya gideyim’ diyerek yeni yerler buldu. Başarılı olanlar bizim türümüzün yayılmasına sebep oldu. Böyle sınır aşıcı faaliyetlere insanoğlu giriştikçe insan gibi zayıf bir canlının türünü sürdürmesi için avantajlı bir şey oldu. Sürekli arıza çıkarıp sorun çözen ataların torunlarıyız. Ama şu anda en büyük sorunumuz bir sınava gireceğim, bu sınav hayatımızı belirleyecek, bunalıma girenler en hafifinden rahatsızlananlar, sivilceler çıkaranlar, psikolojisi bozulanlar, antidepresanlara başlayanlar hatta maalesef intihara teşebbüs edenler bile çıkıyor böyle manasız streslerin sonucu olarak. Tabiatta neler için dizayn edilmiş insan şu an neler için yaşıyor. İşte bu uyumsuzluk modern dünyada insanı öldüren en önemli şey.” Dedi.“Eğitim dediğimiz süreç bizi algoritmalarla donatıyor”Modern medeniyet içinde verilen eğitimin insanları tek tipleştirdiğini ve düşünme yeteneğini elinden aldığını belirten Prof. Dr. Sinan Canan, “Bugün en önemli sorunumuzla daha küçücük yaşımızda karşılaşıyoruz. Hayatımızın en büyük vakit kaybı, bize belki de en çok zihinsel hasarı veren deneyimin adı örgün eğitim dediğimiz şeydir. Çok ağır hasar veriyor bize. O hasarı şöyle söyleyeyim; okul öncesi çocuklara kâğıt ataşları verip istediğinizi yapın diyorlar. Çocuklar iki yüzün üstünde farklı şeyler yapıyor. Üniversite çağındaki kişiye aynı sayıdaki ataşı veriyorsun iki tane şey yapabiliyorlar. Nereye gitti o iki yüz küsur seçenek, yok oldu. Eğitim dediğimiz süreç bizi algoritmalarla donatıyor. Şu olursa şunu, bu olursa bunu yap diyor. Ve tabiattaki sorunların çözümünde son derece kaotik ve beklenmeyen durumlara hazırlıklı olarak donatılmış bir sistem olan insan tabiri caizse modern medeniyet için terbiye ediliyor. Dallı budaklı bir ağaçtan budanmış bir kütüğe dönüştürülüyor.” Şeklide konuştu.“Büyük bir hayaliniz varsa hayatınız da hiçbir şey sizi geremez”Son olarak Prof. Dr. Sinan Canan, insan beyninin özellikle de genç beynin yaşaması imkânsız gözüken varlığı hayatta tutmak amacıyla donatıldığı bazı mucizevi süper güçlerden bahsetti ve bu güçlerden birinin hayal kurmak olduğunu vurguladı. Canan, “İnsandan başka hiçbir canlı olmayan bir geleceği tahayyül edip, onu yaratabilme becerisine sahip değil. Şu anda kullandığımız bilgisayarlar, oturduğumuz evler yoktu. Birileri hayal etti ve gerçek oldu. Bir şekilde insan bunu yapabiliyor. İnsanın en büyük sosyal gücü budur. Ama hatırlayın eğitim bizden hayal etme yeteneğimizi alıyor. Neden? Hayal kurarsanız sistemin size verdiği rayda gidemiyorsunuz. Sistemde haklı olarak sen arıza çıkarma, icat çıkarma başımıza diyerek raya oturtmaya çalışıyor. Sistem, önüne LGS sınavı koyuyor, arkasına üniversite sınavı ondan sonra uzmanlık sınavı, terfiler, tatiller, makamlar, koltuklar koyalım emekli olduktan sonra bir köşede sessiz sedasız öl bu hayat bitsin gitsin diyor. Böyle bir plan hiçbirimizi sarmıyor. Hepimiz böyle giden bir planda bir sürü mutsuzluk kaynağı bulabiliyoruz.Çünkü bizim esas varlık amacımız imkânsızı inşa etmektir. Bu dünyaya imar etmeye, inşa etmeye, hayal edip gerçekleştirmeye geliyoruz.Hayal ettiğimiz her şeyi yapacak potansiyelimiz var ama bu potansiyeli kullanamıyoruz. Çünkü hayal etme yetkisi elimizden alınıyor. Eğer bugün sınav stresi gibi konularla karnı ağrıyan arkadaşım varsa ya da önündeki herhangi bir aşamada bir sorundan dolayı kitlenmiş sağlıklı düşünmeyen biri varsa kendisine dikkat etsin o hedefinin ötesinde büyük bir hayali olmadığı için bunu yaşıyor. Eğer çok ileride büyük bir hayaliniz varsa hayatınız da hiçbir şey sizi o kadar geremez. Her türlü zorluk sizi o hayalinize götürecek bir basamak hürriyetine bürünür. Ama bir hayaliniz yok ise maalesef her küçük basamak size devasa bir dağ gibi gelmeye başlar. Bir nevi hayalinizin büyüklüğü hayat çözünürlüğünüzü belirleyecektir. Hayaliniz küçüldükçe sorunlarınız büyüyecektir.” İfadelerini kaydetti.Haber: Esragül Batal

22 HAZ 2020

"Tarihsel Olgular Ön Yargılardan Uzak Değerlendirilmeli"

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinin Tarih Okulu etkinliği devam ediyor. Herkese açık olarak Zoom ve Youtube üzerinden sürdürülen etkinliğin 5’inci haftasında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir “Osmanlı Gerileme Dönemi Tartışmaları” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Aydemir bilim insanlarının Osmanlı tarihini ele almaları konusunda son 40 yılda önemli değişiklikler olduğu ve Osmanlı tarihi dönemlere ayrılırken duraklama, gerileme, dağılma gibi ifadelerin bırakıldığı vurgusu yaptı.Tarihte sağduyulu bakış açısı önemsenmeliTarihe sağduyulu, mesafeli ve dengeli bir bakış açısının önemsenmesi gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir “Tarihî olayları değerlendirirken kullanılan yöntem ve yaklaşım çok önemlidir. Mesela artık demode olmuş fakat tarih yazımında önemli bir dönem boyunca etkin olmuş olan oryantalist yaklaşım, birbirine benzeyen iki olguyu karşılaştırırken farklı değerlendirebilmişti. Avusturya ve Osmanlı’nın geçtiği benzer süreçleri ele alırken Avusturya’da olanları bir modernleşme süreci olarak değerlendirmesine rağmen Osmanlı’da olanları gerileme süreci olarak görmüştü.” dedi.“Her tarihsel olay kendi şartlarına göre değerlendirilir”Her dönemin şartlarının farklı olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir “Osmanlı altı asırdan fazla yaşamış bir devlet olduğu için herhangi bir çağı altın çağ olarak ilan edip o çağın devlet ve toplum yapısını geri kalan dönemler için de en ideal model olarak benimsemek, böylece o modelden uzaklaştıkça devletin gerilediğini savunmak yanlış olur. Her tarihsel olayı ya da tarihsel figürü kendi şartları içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Osmanlı klasik döneminden sonraki padişahların başarısız olduğu gibi bir tez var fakat söz konusu padişahlardan bazılarını içinde bulundukları şartlara göre değerlendirirseniz aslında başarısız olduklarını söylemenin hata olduğunu görürsünüz. Kaldı ki, tek insan odaklı tarih yaklaşımı da sağlıklı bir yaklaşım değildir.Farklı bir açıdan bakacak olursak da örnek olarak Kadınlar Saltanatı meselesini verebiliriz. Bu dönemde padişahın çevresinde bulunan kadınların Saray’da etkin olması, önceden tarihçilerce gerileme alameti sayılıyordu. Fakat bu yaklaşım, mizojenik olması bir yana, söz konusu kadınların devletin zayıf olduğu dönemlerde hanedanı korumuş ve istikrarı sağlamış oldukları gerçeğini göz ardı etmiştir. Sonuç olarak, Osmanlı’nın yaşadığı değişimleri yorumlarken bunları bir gerileme alameti saymak ön yargısının yerini, bir kriz ile karşılaştığında devletin esneklik göstererek şekil değiştirebildiği ve değişen koşullara çok iyi uyum sağlayabildiği yaklaşımı almıştır.” şeklinde konuştu.“Osmanlılar yeni teknolojilere uyum sağlamada başarılıydılar”Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir, Osmanlı Devleti’nin Klasik Çağı sonrası askerî gücü hakkında da değerlendirmelerde bulundu. Aydemir, “Gerileme tezine askerî bir kanıt olarak yeniçeri ocağının bozulması bir örnek olarak gösterilmekteydi. Yeniçerilerin evlenme, çocuk yapma, ticarete girme gibi haklarının olması ve sayılarının çoğalması ile savaşma yeteneklerini kaybettiklerine inanılmaktaydı. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki, yeniçeriler askerî olarak yeteneklerini kaybetmemişlerdi; taktiksel olarak da yeni teknolojileri kullanmada da Avrupa askerleri ile büyük oranda denktiler. Yeniçerilerin sayılarının çoğalmasına gelince, bunun modern ordularda daimî merkezî ordunun genişlemesi ve piyade sayısının yükselip süvari sayısının düşmesi ile orantılı olduğu ortaya konulmuştur.” şeklinde konuştu.“Tarih müfredatında değişiklikler oldu”Ortaöğretim müfredatlarında doğru yaklaşım benimsemenin hayati önemde olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir, “Gerek Osmanlı Devleti’nin dönüşüm ve uyum dönemi hakkında olsun gerekse dünya tarihinin kendine daha fazla yer bulması olsun, son ortaöğretim müfredatındaki yaklaşımın öncekilere kıyasla daha iyi olduğunu gözlemledim. Bu iyileşme sevindirici.” diye konuştu.

22 HAZ 2020

Covid-19 Sürecinde Avrupa Birliği Masaya Yatırıldı…

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü tarafından 4 hafta planlanan Dış Politika Okulu etkinliğinin 3’üncü haftasında “Covid-19 ve Avrupa Birliği” konusu değerlendirildi. Programa konuşmacı olarak katılan Doç. Dr. Nergiz Özkural Köroğlu, Covid-19 sürecinde Avrupa Birliğinin süreci nasıl yönettiği ile ilgili paylaşımlarda bulundu. Köroğlu, “Covid-19 sürecinde Avrupa Birliği kendi içinde üye devletlere salgın konusunda yeterli yardımı ilk etapta sağlayamamıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Avrupa Birliği’nin ani krizlerde cevap verme refleksinin zayıf olmasıdır.” ifadesini kullandı.Programa Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nergiz Özkural Köroğlu ile Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, Araştırma Görevlisi Cemal Cem Anarat katıldı.Doç. Dr. Nergiz Özkural Köroğlu: “Avrupa Birliği canlı bir organizma gibi dönüşüyor” Avrupa Birliği’nin canlı bir organizma gibi sürekli değişip, dönüşen bir yapıya sahip olduğunu kaydeden Köroğlu şunları söyledi: “Her krizden sonra kendini yenileyen bir sisteme sahip. Avrupa Birliği bir yandan kuruluşundan itibaren kurumsal ve yapısal olarak derinleşirken, siyasallaşma yolunda ilerlerken, diğer yandan da genişleme sürecini sürdürmüştür. Her bir genişlemeden sonra derinleşme süreci yaşamak zorunda kalmıştır. Uluslararası konjonktürde 2000’ler ve sonrası oldukça önemlidir. 11 Eylül 2001 terör saldırısı sonrası uluslararası yapıda bir kırılma yaşandı. Özellikle İslamofobi kavramının bu dönemde ortaya ön plana çıktığını görüyoruz. Bugün Avrupa Birliğinin en önemli sorunlarından birisi olan yabancı düşmanlığı ve göçmen krizinin tohumlarının bu dönemde atıldığını görüyoruz.“Türkiye’nin müzakerelere katılması kırılma noktası oldu”Genişleme, derinleşme paradoksunun nihai neticesi olarak Avrupa Birliği anayasasının ortaya çıkışı ve Türkiye’nin müzakerelere başlamasına dikkat çeken Köroğlu, “Fransa ve Hollanda’nın AB anayasasını reddetmesi, Avrupa Birliği iç siyasetinde büyük kırılma yaratmıştır. Bir diğer önemli kırılma ise 2005 yılında Türkiye - Avrupa Birliği müzakerelerinin başlaması ve bu müzakerelerin “açık uçlu” olmasıdır.” şeklinde konuştu.“Farklı sağlık politikaları Birlik bünyesinde ağır çatlaklar oluşturdu”Doç. Dr. Nergiz Özkural Köroğlu, Covid-19 sürecinde Avrupa Birliği’nin süreci nasıl yönettiği ile ilgili paylaşımlarda bulundu. Köroğlu, “Covid-19 da Almanya iyi bir ekonomiye, iyi bir sağlık sistemine sahip olduğu için bu krizi en az hasarla atlatıyor. Ancak bu dönemde İtalya yardım çağrılarında bulundu ancak Çin ve Rusya yardım için harekete geçmelerine rağmen Avrupa Birliği’nin kendi içinde yardımlaşmakta epey zorlandığı görüldü.Bunun en temel nedeni Avrupa Birliği’nin ani krizlerde cevap verme yeteneğinin; ağır işleyen bir bürokrasi ve her bir ulus devletin farklı bir sağlık politikasına sahip olması nedeniyle, zayıf olmasıdır.” şeklinde değerlendirmelerde bulundu.Avrupa Birliği kimliğinin temel yapı taşlarını, sosyal devlet anlayışı gibi Avrupa değerleri oluşturur ve bu değerler insan hakları ve eşitlik üzerine kuruludur. Eşit ücret, emeklilerin haklarının korunması, işsizlere gerekli yardımın yapılması, çocukların bakımının üstlenilmesi ve daha birçoğu sosyal politika ve refah devleti anlayışı ile paraleldir. Bunlar gelişim gösterdiği sürece Avrupa Birliği’nin kimliği güçlenecektir.” ifadelerinde kullandı.Arş. Gör. Cemal Cem Anarat: “Zenginlik paylaşımında adaletsizlik ciddi bir sorun”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi Cemal Cem Anarat Arap Baharı adı verilen sürecin sebeplerine değinerek sözlerine başladı. Anarat, “İsyan, halkın demokrasi talebine karşın Arap ülkelerindeki eşitsizliklerin ve yolsuzlukların artmasıyla birlikte baskıcı rejimlerin iktidarı bırakmamak için direnmesinden kaynaklandı.Bununla beraber zenginlik paylaşımı da ciddi bir sorun teşkil ediyor. Tüm bunların sonucunda Arap Baharı adı verilen süreç başladı. Ayaklanmalar; Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Ürdün, Yemen gibi ülkelere sıçrayarak Arap dünyasının hareketlenmesine neden oldu. Bu süreç toplumsal memnuniyetsizliklerin dile getirildiği bir ifade şekli haline geldi ve bugüne pek çok ülkede çeşitli toplumsal hareketlerin başlamasına önayak oldu.” ifadelerini kullandı.“Avrupa Birliği gelecekte federasyon olmak isteyebilir”Avrupa’nın en önemli genel sorunlarından birinin Birlik bünyesindeki vergi toplama meselesi olduğunu belirten Anarat, “Avrupa Birliği, devletleşme aşamasına gittiği halde vergilendirmeyi ulus-devlet ölçeğinde yapıyor. Bu da birlik ruhunun önünde aşılması gereken ciddi bir engel teşkil ediyor. Bana öyle geliyor ki Avrupa Birliği gelecekte konfederasyondan ziyade bir federasyon olmak isteyecektir. Ortak bir bütçe oluşturulması için adil ve orantılı bir vergi toplama sisteminin getirilmesine yönelik çalışma yürütülmeli.” değerlendirmelerinde bulundu.“Yeni Kaledonya meselesi yalnızca Fransa için değil, AB için de büyük öneme sahip”Yeni Kaledonya meselesine de dikkat çeken Anarat, bu konunun AB’nin geleceği açısından önemi olduğunu söyledi. AB’nin Pasifik Denizi’ndeki topraklarından biri olan Yeni Kaledonya’nın bağımsızlığın eşiğinde olduğunu ve yakın zamanda bölgede bağımsızlık referandumu yapıldığını sözlerine ekleyen Anarat, bölgenin  yalnızca %56,67 oranında bir oy ile Fransa’da kalma kararı aldığını belirterek 2023’e kadar aynı referandumun iki kere daha tekrarlanacağını dile getirdi. Eylül ayında yapılması planlanan ikinci referandumun sonuçlarının Fransa ve AB açısından önemli olacağını dile getirdi. Yalnızca krom madenleri ve yüksek GSMH’sı açısından değil aynı zamanda Pasifik’te Fransa’nın askerî varlığı açısından da Yeni Kaledonya halkının kararının önemli olacağını belirtti.

19 HAZ 2020

Empatiden Yoksun Kişilerde Irkçılık Daha Çok Görülüyor!

Amerika’da polis şiddeti nedeniyle yaşamını yitiren George Floyd’un ölümüyle gündeme gelen ırkçılık, tek ve homojen şekilde gelişen dünya düzeninin inşa ettiği sonuçlardan biri olarak değerlendiriliyor. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, ırkçılığın asla genetik olamayacağını belirterek sosyal öğrenme ve model alma faktörlerinin etkisiyle ortaya çıktığını kaydediyor. Irkçılığın empati duygusu az olan kişilerde daha çok görüldüğünü söyleyen Süleymanlı, toplumların refahları için bütün bireylerin empati duygularını geliştirmekten sorumlu olduklarını ifade ediyor. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, ırkçılığın sosyolojik boyutları ile ilgili değerlendirmelerde bulundu.Irkçılığın bir modernite söylemi olarak görülebileceğini kaydeden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Bu bağlamda ırkçılık tek ve homojen bir şekilde gelişen dünya düzeninin inşa ettiği sonuçlardan biridir. Irkçılığın kendi dışında olana yaşam hakkı tanımayan ve kendi dışındakini öteki olarak konumlandıran bir söylem ve eylem biçiminden neşet ettiği açıktır. Bu çerçevede ırkçılık bütün toplumsal yapılanların meşruluğunu sağlamaya çalışan düşünsel ve eylemsel bir düzeye işaret etmektedir” dedi.Sosyal öğrenme ve model alma ırkçılıkta etkiliIrklara ve insanlığa hümanist bir bakış açısıyla bakıldığında bütün insanlığın birbirine denk olarak dünyaya geldiğini belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, ırkçılığın sosyal öğrenme ve model alma faktörlerinin etkisiyle ortaya çıktığını kaydederek şunları söyledi:“İnsanlardan biri diğerinden üstün veyahut biri diğerinden daha az değerli değildir. Çocukluğun ilk dönemlerinde gelişen evrimsel dürtülere dayanan bireyler, kendileri gibi insan niteliklerine sahip olanları diğer varlıklardan ayırt ederek insanlar arası bir eşitlik değeri geliştirir. Birçok sosyal deneyde bebeklerin ve küçük çocukların ırk, görüntü ve davranış ayrımı yapmadan farklı görüntüdeki insanlara aynı şekilde davrandıkları gözlenmiştir. Bu şekilde hayatına başlayan çocukların ilerde ırkçı bireylere dönüşmesinde sosyal öğrenme ve model alma faktörlerinin etkisi görülebilir. Yüksek oranda ebeveynlerinin, daha sonra ise çevrelerinin etkisi ile çocuklar karşılaştıkları yeni bilgileri zihinlerinde kavramlaştırırlar. Bu kavramsallaştırmaya çocukların farklı ırktan biri ile karşılaştıklarında ne düşünecekleri, hissedecekleri, nasıl davranacakları ve hangi yargılara varacakları da dâhildir. Irkçı düşüncelere sahip olan aile ve toplumların çocukları, ergin olduklarında kendi çabaları ile bu oluşan ırkçı düşünce şemalarını bozup tekrar yapılandırmadıkları sürece kendileri de ırkçı düşüncelere sahip bireylere dönüşebilirler.”Toplumsal ruh hali göz ardı edilmemeliIrkçılığa zemin hazırlayan veya onu besleyen, onun dışavurumuna etki eden toplumsal ruh hallerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Bunları, gözlemin ve gerek akademik gerek akademi dışı analizlerin önemli bir odağı haline getirmek önemli. Geçmiş, bugün ve gelecek arasında bu sayede bağ kurabiliriz. Tarihte norm olan fakat artık aşılmış kabul edilen bir olgunun, ne şekilde varlığını sürdürdüğünü ve neden, nasıl ortaya çıktığını anlamaya çalışmak da böyle mümkün olabilir. Bu gibi olayları, münferit ve talihsiz vakalar olarak değerlendirmemeli, dönüşen yapılar içinde sürekliliğini devam ettiren yapıları, söylemleri, mekanizmaları ve ruh hallerini ortaya çıkarabilecek bir kesişim alanı olarak ele almalıyız” dedi.Günümüzde ırkçılık kavramı değiştiProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı, feminizm kavramının değiştiği gibi ırkçılık kavramının da zamanla değişikliğe uğradığını kaydederek sözlerini şöyle sürdürdü:“Nasıl ki Feminist Terapinin gelişmesi ile erkekler karşısında ayrımcılık gören kadınların haklarının savunulması olan feminizmin anlamı, din, dil, ırk, cinsel yönelim ve benzeri her türlü gruplar arası farktan kaynaklı ayrımcılığa maruz kalan bireylerin haklarının gözetilmesi olarak değişti ise ırkçılık kavramının da aynı bu şekilde değiştiğini söyleyebiliriz. Öncesinde sadece ırk ve ten renklerinin farklılığından dolayı gelişen ırkçılık düşüncesinin, toplumların özelliklerinden dolayı her türlü farklı bileşene göre gruplaşma ve zorba - mağdur ilişkisine dönen bir sürecin içinde olduğu görülüyor. Sadece insanları beyaz, sarı, kahverengi ve siyah olarak ayırmak değil, toplumsal davranış biçimleri, gelenekler ve inançlar gibi çeşitli bileşenlere göre bir grubu diğerine göre üstün görme durumunun da ırkçılık kapsamına girdiğini ifade etmek yanlış olmaz. Örneğin Hint kökenli bir bireye ırkçılık yapmanız için illa ki ten rengine atıfta bulunmak zorunda değilsiniz. Köri gibi koktuğunu söylemek de ırkçılıktır.”Toplumlar empati duygusunu geliştirmeliSadece ırkçılık konusu için değil, genel olarak empati duygusu daha az olan kişilerin başka bireyleri incitecek davranışlarda bulunma ihtimalinin daha fazla olduğunu ifade eden Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Irkçılığa maruz kalan kişide oluşan öfke, üzüntü ve korku duygularına karşı empati kuramayan bir kişinin kasıtlı durumlarda vicdan duygusu hissetmeden karşı tarafı incitebileceği açıktır. Beynimizde empati işlevini sürdüren İnsulada bir sorun olmadığı sürece herkes empati yapabilir. Fizyolojik bozukluklardan kaynaklı empati yoksunluğu olan antisosyal bireyleri bir kenara koyarsak, toplum refahı için bütün bireylerin empati duygularını geliştirmekten sorumlu olduklarını ifade edebiliriz. Yalnızca patlak veren olayların ertesinde ve onların taze etkisiyle değil, yaşadığımız her an ve topluma katıldığımız her durumda bu soru üzerine düşünmeyi hatırlamamız gerekiyor” dedi.Irkçılık kesinlikle genetik değildirProf. Dr. Ebulfez Süleymanlı, ırkçılığın asla genetik olamayacağını söyleyerek sözlerini şöyle tamamladı:  “Irkçılık öğrenilen ve öğretilen düşünsel bir kavramdır. Irkçılıkta önemli olan şey; bireyde yabancı korkusunun yoğun yaşanması ve de bireyin farklılığa karşı geliştirdiği savunma mekanizmasıyla ilgilidir. Günümüz ve günümüzden yüzyıllar öncesi dahil olmak üzere ırkçılığı doğuran, körükleyen ve besleyen etmenin sosyal öğrenme, model alma ve sonradan öğrenme olduğunu düşünmek yanlış olmaz.”

17 HAZ 2020

Felsefe Okulunda “Yunan Felsefesi ve Kendini Bilmek” Konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi tarafından düzenlenen Felsefe, Psikoloji, Tarih Okulu etkinliğinin 6’ncı haftasında Felsefe Okulu etkinliği yapıldı. Felsefe Okulu etkinliğinin 5’inci haftasında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Ömer Osmanoğlu “Yunan Felsefesi ve Kendini Bilmek” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.Kendini bil çağrısına kulak vermeliyizZoom ve youtube üzerinden canlı gerçekleştirilen programda Dr. Öğr. Üyesi Ömer Osmanoğlu, Yunan Felsefesi ve kendini bilmek konularına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Osmanoğlu: “Heraklitos der ki kendini bilmek, akıllı olmak tüm insanların işidir. Bu sözden daha sonraki filozoflar da etkilenirler. Özellikle Antik Yunan filozofları bu sözün üzerinde durmuşlardır” dedi.Kendimizle ilgilenmek ne demek?Kendimizle ilgilenmenin önemine vurgu yapan Osmanoğlu “Kendinle ilgilemenin ilk yolu kendini bilmektir. Eğer ben kendimi bilirsem kendimi daha iyi kılabilirim. Hepimiz kendimizi bildiğimizi zannediyoruz aslında kendimizle ilgilenmediğimizi fark edemiyoruz” şeklinde konuştu.Kendini bilmek felsefenin en eski çağrılarından biridir…Dr. Öğr. Üyesi Ömer Osmanoğlu mutlu olmaktan bahsederken “Sokrates bir diyaloğunda zengin olarak mutsuzluktan kurtulamayız, mutsuzluktan kurtulmamız için ancak ve ancak bilge olmamız gerekir. Bir şehirde elde edilmesi gereken yegâne amaç iktidar değil erdemdir.” Dedi.Osmanoğlu “Kendini bilmek biraz da haddini bilmek demektir aslında. Eski metinlerde bununla ilgili yorumlar da görmek mümkün. Biz sinirlendiğimizde haddini bil deriz biz bunu biraz sert bir konsepte kullanıyoruz ama aslında sınırlarını bilmek demektir.” Şeklinde konuştu.Programın sonunda Dr. Öğr. Üyesi Ömer Osmanoğlu sorulara da yanıt verdi.

15 HAZ 2020

Dış Politika Okulunda ‘Dünya Barışı’ Konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü tarafından düzenlenen, 4 hafta sürecek Dış Politika Okulu etkinliğinin ikinci dersi yapıldı. Dış Politika etkinliğinin ikinci haftasının konusu “Dünya Barışı” idi.“İnsanlar insani açıdan bir arpa boyu yol kat edemedi”Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Havva Kök Arslan’ın konuşmacı olarak katıldığı programda Arslan, Dünya barışı ile ilgili önemli paylaşımlarda bulundu. Arslan, “20. yüzyıl bir utanç abidesi olarak bütün dünyanın belleğine kazındı. En kanlı yüzyıl olarak tarihe geçti. 1’inci Dünya Savaşı, 2’inci Dünya Savaşı ve diğer savaşlar neticesinde sayısız insan öldü ve hala bu çatışmalar devam ediyor. Günümüzde 70 milyon insan savaş yüzünden evlerini terk etmek zorunda. Her gün insanlar açlıktan ölüyor. İnsanlık teknolojide çok büyük ilerlemeler kaydetti fakat insani açıdan bir arpa boyu yol kat edemedi.” İfadelerini kullandı.  “Başlangıç noktası değişmeli”Prof. Dr. Havva Kök Arslan barışa bakış açısının değişmesi gerektiğini belirterek, barışa nasıl ulaşabileceğini, çatışma, şiddet ve savaşın nasıl ortadan kaldırılabileceğine ilişkin paylaşımlarda bulundu. Arslan, “Barışa ulaşmak için yeni normatif bir yaşam gerekli, çok disiplinli çok güzel yaklaşım gerekli. Tüm bunlar bir zihniyet değişikliğini gerekli kılıyor.” Dedi.“Durup düşünme zamanı”Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sözcüsü Guterres’in korona geçene kadar barış olması gerektiği yönünde olan barış çağrısını yetersiz gördüğünü belirten Arslan, “Savaşa ve şiddete dair zihniyetimizi ve düşünce tarzımızı radikal bir şekilde değiştirmek zorundayız. Sürekli silaha yatırım yaparak barışın sağlanmasını bekleyemeyiz. Barış istiyorsak barışa yönelik yatırımlar yapmalıyız. Dünya üzerinde Hala 15 bin nükleer silah var, kitle imha silahları bütün bir insanlığı ortadan kaldıracak düzeyde. Her gün 25 bin kişi açlıktan ölüyor, her beş saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor.” Şeklinde konuştu.“Koronavirüs dünyada barış olmasının gerektiğini herkese hissettirdi” Prof. Dr. Havva Kök Arslan koronavirüsün dünyaya etkilerine ilişkin; “Ekonomik krizler, salgın hastalıklar, kuraklık, çevre sorunları, internet teknoloji gibi olgular bütün dünyanın bir olduğunu gösteriyor. Kafa yormamız gereken şey barışın ne olduğu, barışı nasıl sağlayacağımız. Savaş tabanlı bir dünya görüşünden barış tabanlı bir dünya görüşüne doğru ilerlememiz gerekir. Acilen insanların ben merkezli ve sorun üreten yapıdan çıkmaları gerekiyor.” İfadelerini kullandı

15 HAZ 2020

Prof. Dr. Arıboğan “Yeni Nesil Eski Kafayla Yaşamıyor”

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Egebil Eğitim Kurumlarının düzenlediği “Egebil Talks” etkinliğine konuşmacı olarak katıldı. “Yeni Dünyada Yeni Fırsatlar” başlığında önemli paylaşımlarda bulunan Arıboğan, yeni neslin kendine özgü yaşam algılarının olduğunu, eğitim sistemimizi de onlara göre düzenlememiz gerektiğini söyledi. Arıboğan, ‘Yeni nesil eski kafayla yaşamıyor’ ifadelerini kullandı.“Covid-19 sayesinde küreselleşmenin kırılma yaşadığını gördük”Instagram canlı yayının moderatörlüğünü Egebil Eğitim Kurumları Yönetim Kurulu Başkanı Faruk Tatar’ın üstlendiği programında Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, küreselleşme olgusuna dikkat çekti. Arıboğan, “Gelecekte küreselleşmenin çocuklara etkisi olacağı söyleniyor ama zaten Amerika’nın keşfinden beri tüm dünyada bir küreselleşme konusu konuşuluyor. Küreselleşmenin de iki boyutu var. Birincisi her yere her zaman ulaşabilme imkânı. Hepimiz küresel bir köyün içinde yaşıyormuşuz gibi. İkincisi ise hayatımıza yeni aktörlerin katılması. Biz Covid-19 sayesinde küreselleşmenin kırılma yaşadığını gördük. Bütün ülkeler sınırlarını kapattı. Her ülke kendini kurtarmanın peşine düştü ama bu çok yanlış. Küreselleşme bu şekilde olmaz. Bu sebeptendir ki bir yandan küreselleşmeci akımlar oluşurken bir yandan da antitezler oluştu” ifadelerini kullandı.“Gençleri yapay zekânın taklit edemeyeceği mesleklere yönlendirin”Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, bugün yaşanan Covid-19 krizinden sonra eğitim ve iş alanında yaşanacak değişikliklerden söz etti. Arıboğan; “Covid-19 sürecinden sonra uluslararası hareketlilik çok azalacak. Hiçbir ülke eğitim için bile olsa yabancıyı içine almak istemeyecek. Herkes sınırlarını kapatıyor. Yabancı öğrenciler yavaş yavaş Türkiye’de de azalmaya başlayacak gibi duruyor. Covid-19’dan sonra herkesin yaşadığı yere döndüğünü ve dönmek istediğini söyleyebilmek mümkün. Bu sebeptendir ki gelecekte insana dair, yapay zekânın taklit edemeyeceği işler ve iş grupları ön plana çıkacak. Gençleri sanata, müziğe, yapay zekânın taklit edemeyeceği meslek gruplarına yönlendirmek lazım. Çünkü endüstri 4.0 yeni bir uygarlık düzlemi” şeklinde konuştu.“Yeni nesil eski kafayla yaşamıyor”Dünyada yeni bir uygarlık düzleminin oluştuğunu vurgulayan Arıboğan; “Yeni neslin kendine özgü yaşam algıları var. Eğitim sistemimizi onlara göre düzenlememiz lazım. Yeni nesil eski kafayla yaşamıyor. Paylaşımcı ekonomiyi savunuyor, değişiklik istiyor. 2 yılda bir ev değiştirmek istiyorlar. Yenidünya düzeninde bizim onlara ayak uydurmamız lazım.” dedi.“Çocuklarınızı prens veya prenses gibi yetiştirmeyin”Arıboğan, yeni nesil ebeveynlerine tavsiyelerde bulundu. Arıboğan, “Mesele çocuklarımıza sadece süper eğitimler vermek değil. İlk başta sabretmeyi öğretmemiz lazım. Zorlukla baş edebilmeyi öğretmeliyiz. Şimdiki çocuklar zorluk görmeden büyüyor. Covid-19 sürecinde çocuklar sudan çıkmış balığa döndü. Belki de birçoğu hayatlarında ilk defa kısıtlandı veya yasak gördü. Çocuklarımızı hayatın her şartına alıştırmamız lazım. Onları birer prens veya prenses gibi yetiştirmek emin olun onların iyiliğine olmayacaktır. Çocuklarınızı böyle yetiştirmeyin. Onlara iyilik yapalım derken kötülük yaptığınızın farkında olun.” İfadelerini kullandı.

15 HAZ 2020

“Atalarımızın Hayatını Kurtaran Stres Bugün Bizi Öldürüyor”

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan, Tuzla Belediyesi’nin düzenlediği “E- Talks Tuzla” etkinliğinin canlı yayın konuğu oldu. Radyo ve Televizyon Programcısı Ceyhun Yılmaz’ın moderatörlüğünü üstlendiği yayında Canan, atalarımızın hayatını kurtaran stresin bugün bizim ölüm sebebimiz olduğunu söyledi.“İnsan, karnı doyunca arıza çıkartan tek varlıktır”Prof. Dr. Sinan Canan, İnsanoğlunun genel özelliklerinden bahsetti. Canan, “İnsan, insan olduğundan beri kendisine ‘Ben niye böyle tuhafım?’ diye sormaya başlar. İnsan, karnı doyunca arıza çıkartan tek varlıktır. Akıl sahibi olan tek canlı insan olduğu için yaşadıklarını sorgulayan ve arıza çıkartmaya en müsait varlık da insandır. İnsan aynı zamanda aldığı hazzın biteceğini bilen de tek varlık. O yüzden insanoğlunun dünyada doyması mümkün değil.” İfadelerini kullandı.“Atalarımızın hayatını kurtaran stres, bugün bizim ölüm sebebimiz oluyor”İnsanoğlunun yaklaşık 300 bin yıldır dünyada varlığını sürdürdüğünü kaydeden Prof. Dr. Sinan Canan; “Aradan yaklaşık 300 bin yıl geçmesine rağmen biz hala ilk insan gibiyiz. Avcı, toplayıcı atalarımız aslandan kaçıyordu, bize de her an tetikte olma alışkanlığı onlardan miras. Bizi belki aslan kovalamıyor ama biz de atalarımızın yaşadığı stresi günlük hayatımızda trafikte, iş yerinde ve sosyal hayatımızda yaşıyoruz. Atalarımızın hayatını kurtaran stres, bugün bizim ölüm sebebimiz oluyor.” Şeklinde konuştu.“Hayatta ne istediğini bilen kişi her zaman kazanıyor”Prof. Dr. Sinan Canan, sözlerinin devamında eğitim sistemindeki ve kişilerdeki bazı yanlışlara değindi. Canan, “Biz bugün bütün analitik zekâsı yüksek olan çocuklarımızı tıp fakültesine yönlendirirsek insan çeşitliliğimiz olmaz. Kişi kendini tanımalı, ruhuna iyi gelen şeyleri yapmalı. Örneğin bazı kişilerin üniversite okuması gerekmez. Üniversite okumak herkes için hayati bir anlam taşımayabilir. Bizim tek tipleşmeye karşı çıkmamız gerekiyor. Kişi kendi olmayı becerirse mutlu olur. Bizim eğitim sistemimizde bize her şey soruluyor. Tek bir soru hariç: “Sen ne istiyorsun?” Zaten bu soruyu kendine sorabilen kişi hem kendi olmayı hem de mutlu olmayı başarıyor. Bu hayatta ne istediğini bilen kişi her zaman kazanıyor.” Dedi.“İnsan kendi rutinine tapmaya meyillidir”Prof. Dr. Sinan Canan, Covid-19 virüsünün herkesin rutinini bozduğuna dikkat çekti. Canan; “Her insanın sınırını aşması gerekiyor. Sınır aşmaktan kastım ekstrem şeyler yapmak değil. Bu devrin sınır aşımı da günde bir iki saat telefonu bir kenara bırakıp açıp kitap okumaktır. Çünkü teknoloji hapsetmek için tasarlanmış bir olay. Covid-19 sürecinde herkes bir önceki günün aynısını yaşamaya başladı. Fakat bu durum çok tehlikeli. Sürekli aynı şeyleri yapmak, aynı yemekleri yemek beyni yavaşlatır. Rutinimizi ne kadar bozarsak beynimiz o kadar gelişir. İnsan kendi rutinine tapmaya meyillidir. Rutini bozmak gerek.” Dedi.“Cesaretin olmadığı yerde esaret başlar”Prof. Dr. Sinan Canan, günümüz insanının cesur olması gerektiğini belirterek öğrencilere tavsiyelerde bulundu. Canan; “Cesaret insana özgü bir davranış biçimidir. Cesaret bize verilmişse bunun bir bedeli vardır. Cesaret sadece insana özgüdür. Hayvanlar korktukları şeyin üstüne gidemezler. Şikâyeti bırakıp cesaret etmemiz lazım. Cesaretin olmadığı yerde esaret başlar” şeklinde konuştu.

11 HAZ 2020

ABD'de Yaşanan Olaylar Sosyal Medya Etkisiyle Mi Büyüdü?

ABD’de 25 Mayıs’ta polis şiddeti sonucu boğularak can veren George Floyd’un ölümünün ardından ABD başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında ırkçılığa tepkiler sürüyor. ABD’deki ırkçılık karşıtı protestoları değerlendiren uzmanlar, olayların büyümesinde sosyal medyanın gücünün etkili olduğuna işaret ederek bu seferki protestoların her kesim tarafından desteklendiğine ve Avrupa’da da dayanışma duygusunun ortaya çıktığına dikkat çekiyor.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, 46 yaşındaki George Floyd’un ölümünün ardından yaşanan protestoların, son 50 yılda Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan en büyük ve en geniş katılımlı gösteriler olduğunu söyledi.Siyahların mücadelesine bu sefer her kesim destek veriyorABD’de siyahların (Afrikalı Amerikalıların), güvenlik güçleri tarafından öldürülmesi sonucu ortaya çıkan protesto ve ayaklanmaların yeni bir gelişme olmadığını kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, George Floyd’un ölümünün ardından yaşanan protestolara bu kez her kesimden destek geldiğini söyledi.Siyahlara yönelik baskı ve şiddetin tarihinin, ABD’nin kuruluşunun öncesine kadar gittiğini kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, “Köleliğin kaldırıldığı 1865 yılından bu yana siyahların eşit bir vatandaş statüsüne erişmesini engelleyecek ırkçı ve ayrımcı hareketler, hem federal hükümetler hem yerel hükümetler hem de KKK gibi ırkçı terör örgütleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Eşit ve insani haklar elde etmek için aşama aşama örgütlenen siyahlar, uğradıkları baskılar, linçler ve toplu katliamları 19. ve 20. yüzyıl boyunca protesto etmişlerdir. Özellikle siyasi haklarını elde etmek için 1950’ler ve 60’lar boyunca büyük gösteriler düzenlemiş ve ABD Başkanı Johnson döneminde yaptıkları kitlesel protestolar ile önemli kazanımlar elde etmişlerdir. 2020’de yaşanan protestoların yaklaşık 50 yıl önce yaşanan bu protestoların benzeri olduğunu söyleyebiliriz ancak bu sefer sadece siyahların değil, her kesimden insanın destek verdiği geniş kapsamlı protestolara dönüştüğünü görüyoruz” diye konuştu.Sosyal medyanın gücü, protestoları genişlettiGeorge Floyd’un ölümünün ardından yaşanan protestoların büyümesinde teknolojinin ve Başkan Trump’ın tutumunun önemli bir etkisi olduğunu kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, şu değerlendirmelerde bulundu: “Artık herkesin cebinde bir kameranın bulunması, polis şiddetinin ve George Floyd örneğindeki gibi polislerin Afrikalı Amerikalıları umursamaz bir biçimde öldürdükleri cinayetlerin açıkça kaydedilip sosyal medyadan paylaşılabilmesi, daha önce halkın geniş kesimi tarafından açıkça görülmeyenin görünür olmasını sağladı.2017’de Virginia eyaletinin Charlottesville şehrinde ırkçı grupların düzenlediği yürüyüşte karşıt gruplar arasında çatışmalar yaşanması üzerine ABD Başkanı Trump’ın ‘Her iki grup içinde de iyi insanlar vardı” şeklinde bir açıklama yapması, yönetimi boyunca çeşitli konumlara atamalarını yaptığı kişilerin geçmişlerinde ırkçı söylemlerin olması ve son olarak George Floyd’un ölümünün ardından düzenlenen protestolara sert müdahale edilmesi gerektiğini savunması, protestoların daha da şiddetlenmesine ve yayılmasına neden oldu.”Covid-19 salgınında siyahların fazla oranda ölmesi de etkili olduDr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, “Covid-19 salgınında çalışmak zorunda olan ve büyük bir çoğunluğu yoksulluk sınırında yaşayan siyahların, beyazlara oranla üç katı daha fazla oranda ölmesi, sadece kültürel olarak değil, iktisadi olarak da Afrikalı Amerikalıların yoksulluğa ve ölüme mahkum edildikleri hissiyatını yaygınlaştırdı. Sosyal medyanın sağlamış olduğu görünürlük bu hissiyatın daha geniş bir kamuoyu oluşturmasına katkıda bulundu” dedi.Avrupa’da dayanışma duygusu ortaya çıktıAmerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan gösterilerin Avrupa ülkelerinin halklarında geçmişlerindeki sömürgecilik/kolonileşmeye yönelik tepkileri canlandırdığını ve bir uluslararası dayanışma duygusu oluştuğunu kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, “Avrupa ülkelerinin birçoğunda hem Afrikalı hem de diğer kıtalardan gelen göçmenler yasal zeminde eşit görünseler de yapısal ve kültürel ayrımcılığın ve ırkçı hareketlerin mağduru olmaya devam ediyorlar. Avrupa’da popülist akım bağlamında son yıllarda göçmen karşıtı söylemlerin güçlenmesi, sistem dışında bırakıldığını hisseden halkın bu kanısını daha da pekiştirdi ve ayrımcılığa karşı harekete geçmelerine vesile oldu” dedi.Uluslararası düzende istikrarsızlık ve belirsizlikler artacakBu olayların dünya siyasetinin yeniden şekillenmesinde etkilerinin uzun dönemde anlaşılacağını kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Gökser Gökçay, şunları söyledi: “Uluslararası düzenin değiştiği ve ne yöne ilerlediğine dair tartışmalar hali hazırda uzun yıllardır yapılıyordu. Trump’ın başkanlığa seçilmesiyle beraber uluslararası liberal düzenin dağılmaya başladığı; Çin’in iktisadi ve diplomatik bir süper güce dönüşmeye başlamasıyla da dünya siyasetinin otoriterleşme ve aşırı-milliyetçilik yönünde ilerlediği gibi yorumlar sıkça gündeme geliyordu. COVID-19 salgını da modern devletlerin sosyal politikalarının ve uluslararası işbirliği mekanizmalarının zayıflıklarını görünür kıldı.Ülkelerinde eşit muamele görmediklerini, açlığa ve yoksulluğa terk edildiklerini hisseden halkların, suçlarından sorumlu tutulmayan polis teşkilatları tarafından öldürülebilecekleri hissiyle yaşamaları, mevcut nizama olan inançlarını tamamen kaybettirebilir.Polis güçlerinin askerileşmesi ve halkların daha da şiddetli müdahalelere maruz kalmasıyla beraber uluslararası düzende istikrarsızlıkların ve belirsizliklerin artacağını söyleyebiliriz. Gidişatın bu yönde mi olacağı yoksa uzlaşma ve refaha yönelik yeni bir toplum sözleşmesinin yazılacağı bir döneme mi gireceğimiz, mevcut protesto hareketlerinin ulusal ve uluslararası düzeyde ne derece somut değişimlere dönüşeceğiyle paralel olacaktır.”

10 HAZ 2020

“Covid-19 Dünyanın Küresel Köy Olmadığını Ortaya Çıkarttı”

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, İtibar Enstitüsü’nün düzenlediği 5’nci İtibar Yönetimi Konferansında Ülkelerin İtibarı ve Güven konusuna ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Covid-19 sürecinde Avrupa Birliği’nin normlarının işlemediğine dikkat çeken Arıboğan, dünyanın küresel bir köy olmadığının da böylece ortaya çıktığını kaydetti.“Devletler birbirlerine güvenmezler”Zoom üzerinden gerçekleştirilen konferansta konuşmasının başlangıcında ülkeler arasındaki güven ilişkilerine değinen Prof. Dr. Arıboğan; “Güven uluslararası ilişkilerde kullanılan belirgin dinamitlerden bir tanesi değil. Çünkü devletler birbirlerine güvenmezler. Ülkeler arasında güven konusu geçtiği zaman çoğu kez sonuç tartışmaya evrilir. Güven konusu tarihte pek çok teorik tartışmaya neden olmuştur. İdealistler bunun sağlanabileceğine inanırlar. Ortak değerler için devletlerin bir araya gelebileceğine inanırlar. Güven konusu idealistler ve realistler arasındaki en önemli tartışma konularından bir tanesidir.” ifadelerini kullandı.“Covid-19 dünyanın küresel bir köy olmadığını ortaya çıkarttı”Arıboğan, güven meselesinin kriz ortamında daha iyi anlaşılacağını belirterek; “Güven, karşı tarafın hangi koşulda olursa olsun size zarar vermeyeceğine inanmaktır. İnsan insana kriz ortamında kendini siper edebilir. Ama önemli olan devletlerin bunu yapabilecek olmalarıdır. Covid-19 sürecinde gördük ki Avrupa Birliği’nin normları işlemedi. Dünyanın küresel bir köy olmadığı ortaya çıktı. Köyün sakinleri kendi evlerinin çevrelerini duvarlarla çevirdi. Herkes birbirine karşı blokaj uygulamaya başladı. Aslında o kadar da aynı köyün sakinleri olmadığımızı anlamış olduk.” şeklinde konuştu.“Ülke çıkarlarını korumak temel mantık olmalı”Devletlerarası düzende de her zaman temel mantıkta kendi ülke çıkarlarını korumak olması gerektiğinin altını çizen Arıboğan; “Ülke çıkarlarını korumak temel mantık olmalı. Mesela Türkiye Devletinin yönetiminin birincil vazifesi kendi ülkesinin çıkarlarını korumaktır. Kılıçların gücü olmadıkça ahitler sözden ibarettir.” dedi.“İtibar algısını zamanın ruhu belirliyor”İtibar konusunun sadece güvenle ilişkili olmadığını belirten Arıboğan; “Zamanın ruhu değiştikçe itibarı oluşturan faktörler de değişiyor. Genel olarak bakıldığında bir ülkenin itibarı için demokratiklik, normların varlığı vs. önemli. Ama Covid-19 sürecine baktığımız zaman aşıyı bulan ülke, sağlık açısından en az hasarla bu süreci atlatan ülke en itibarlı ülke olacak. İtibar algısını zamanın ruhu belirliyor. Şartlar ön plana bunları çıkartıyor. İtibarı farklı faktörler etkiliyor.” ifadelerini kaydetti.

10 HAZ 2020

Prof. Dr. Sinan Canan Erenköy Işık Okullarının Konuğu Oldu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan Erenköy Işık Okullarının konuğu oldu. Canan, "Korona Günlerinde İnsanın Fabrika Ayarları" konusuna ilişkin paylaşımlarda bulundu. Zoom ve Youtube üzerinden gerçekleşen etkinliğe çok sayıda eğitimci ve ebeveyn katıldı.“Her şeyimizi Değiştirmek Zorunda Kaldık”Bizler içine doğduğumuz bir medeniyet ortamında şekillenmedik diyen Prof. Dr. Sinan Canan, “Bizler yüzbinlerce yıldır tabiatın gölgesinde farklı bir canlılık dizgisi kurallarına göre yaşıyorduk. Diğer hayvanlarla bedenlerimiz aynı olmasına rağmen çok farklı bir donanıma sahibiz.  İnsanın fabrika ayarlarını şöyle düşünebiliriz eskiden bir şeyler azdı ama bize gerekiyordu o az şeyi elde edebilmek için çalışanlar aynı iştahı bize miras bıraktılar.” şeklinde konuştu.Fabrika Ayarları…Canlılığın çok karmaşık bir şey olduğunu belirten Prof. Dr. Sinan Canan, “O kadar sofistike üniversiteler okumak ya da televizyondaki her uzmana kulak kesilmemize gerek yok, sıradan bir hayat bize gayet yeterli. Birinin de bu basitliğin resmini çizmesi gerekiyordu, ben onu yapmaya çalışıyorum” dedi.Prof. Dr. Sinan Canan programın sonunda katılımcıların sorularını da yanıtladı.

10 HAZ 2020

Tarih Okulu’nda ‘Bilimsel Devrim’ Konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinin Felsefe Okulu, Psikoloji Okulu, Tarih Okulu etkinlikleri sürüyor.  Herkese açık olarak zoom üzerinden sürdürülen etkinliğin 4’üncü haftasında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir “Merak Şüphe ve Cesaret: Bilimsel devrimin Hikâyesi” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.“Bilim, Miras Yolu ile Aktarılır”Bilimsel devrimin Avrupa’da başladığını ifade eden Aydemir, bilimin miras yolu ile aktarıldığını söyledi. Aydemir, “İnsanın toplam tecrübesini aktardığı dönem yazı ile başladı. Bu süreçte Mezopotamya medeniyetleri tecrübelerini Anadolu ve Yunan Medeniyetlerine aktardılar. Sonra Roma yolu ile İslam medeniyetine aktarıldı. İslam medeniyetinde toplanan bilgi ise İstanbul’un fethi ile Avrupa’ya aktarıldı” şeklinde konuştu.Bilimsel Devrim Nedir?Bilimsel devrimin tanımını yapan Dr. Öğr. Üyesi Uygar Aydemir “Görsel cisimlerin hareketlerini açıklamaya yönelik bir odaklanma ve yetenek yoğunlaşmasıdır” ifadelerini kullandı.Rönesans ve reform hareketlerinden de bahseden Aydemir “Rönesans ve reform hareketlerinin görsel cisimleri açıklamaya yönelik olduğunu görüyoruz. Bilimsel merakı canlı tutmak son derece önemli. Bilimsel merakın canlı olması okunan okuldan, yaşanılan hayata kadar birçok olgudan zevk almak için çok önemlidir” şeklinde konuştu.“Bilimsel Devrim İnsanların Coğrafya Bilgisini Genişletti”Bilimsel devrimin coğrafyayla doğrudan ilişkisi olduğunu belirten Aydemir “Amerika’nın Avrupalılarca keşfinden sonra insanlar yeni denizler, yeni rüzgârlar, yeni nehirlerden haberdar oldular ve bu da muazzam bir coğrafya bilgisini yanında getirdi. İnsanlar yeni yerler keşfettikçe yeni bilgilere ulaştılar bu da insanları daha fazla alet kullanmaya itti. Bu durum da insanların kendilerine verilen ‘verili’ bilgilerden şüphe duymalarına neden oldu. Bunun yanı sıra insanlar yeni bilgileri keşfetme ve bunları diğer insanlara anlatma cesareti buldu.” Şeklinde konuştu.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi tarafından düzenlenen Felsefe, Psikoloji, Tarih Okulu etkinliğinin 4’üncü haftasında Psikoloji Okulu Programına İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Psikoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Burcu Güler konuk oldu. Güler, “Pozitif Psikoloji Bakış Açısından Çalışan Mutluluğu” konusuna ilişkin önemli tavsiyelerde bulundu.

05 HAZ 2020

“Kral Oidipus ile Salgını Yeniden Düşünmek”

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinin düzenlediği 6 hafta sürecek olan Felsefe, Psikoloji, Tarih Okulu etkinliğinin üçüncü haftasında Felsefe Okulu ve Psikoloji Okulu Programları Zoom ve Youtube üzerinden canlı olarak yayınlandı.Etkinliğin 3’üncü haftasında Felsefe Okulu Programına Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölümü Doç. Dr. Çiğdem Yazıcı, Bilgi Üniversitesi Felsefe ve Toplumsal Düşünce Yüksek Lisans Programı Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Talay Turner konuk oldu. Programda “Kral Oidipus ile Salgını Yeniden Düşünmek” konu başlığında önemli paylaşımlarda bulundu.Katılımın yoğun olduğu programın moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Felsefe Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Baver Demircan yaptı.Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Talay Turner:“Kral Oidipus, modern anlamda dedektif hikâyesinden farklı”Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Talay Turner, Kral Oidipus ile ilgili paylaşımlarda bulundu. Turner, “Kral Oidipus her dönem okuyabildiğimiz ve her okuduğumuzda farklı şeyler gördüğümüz, yorumladığımız klasik bir eser. Bazı zamanlarda toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilecek, düşündürebilecek edebi bir metin. Ben üç kavramla başlayacağım. Hakikat, Suç ve Ceza. Sanki bir dedektif hikâyesi okuyormuşsunuz gibi modern anlamda dedektif hikâyesinden farkı ise dedektif suçlu olan ama aynı zamanda cezayı verecek olan kişi” dedi.  “Oidipus'da karşımıza çıkan olayın biricikliği”Hakikat, suç, ceza kavramlarına sorumluluk kavramını da ekleyen Turner, etik ve ahlak kelimeleri ile ilgili paylaşımlarda bulundu. Turner; “Kendimize karşı etik olmak, ahlaktan ya da hukuki anlamdan suç ve cezadan farklı. Çünkü suç ve ceza dediğimiz zaman kurumsallaşmış bir suç ve cezadan bahsediyoruz. Ahlak söz konusu olduğunda hali hazırda yazılı olan olmayan kurallar var ve biz bu toplumun üzerine doğuyoruz. Eylemlerimiz görünen görünmeyen mekanizmalar tarafından her daim değerlendirilip yargılanıyor. Benzer bir şeyi hukuk işlerliği içinde söyleyebiliriz. Ahlaki kurallarla örtüştüğü ya da ayrıştığı yerler olabilir. Oidipus’da karşımıza çıkan olayın biricikliği. Ahlakta ya da hukuki çerçevede biricikliğin bir karşılığı yok. Ahlakta, hukukta tekrarlanabilirlik yasası içerisinde işleniyor” ifadelerini kullandı.Doç. Dr. Çiğdem Yazıcı: “İnsan, tanrıları gücendirdiği zaman tanrılar insanları cezalandırıyor”Doç. Dr. Çiğdem Yazıcı, Kral Oidipus metninde hakikat rejimi ve salgın konularında değerlendirmelerde bulundu. Yazıcı, “Bir insan tanrıları gücendirdiği zaman tanrılar insanları cezalandırıyor, ama burada direkt cezadan bahsedilmiyor. İnsanların yaptığı eylemler sonucunda kötü şeyler oluyor. Lanet bunun sonucunda oluşuyor. Salgın bunun sonucunda meydana geliyor. Soruşturma da bu salgına kimin yol açtığını bulmak amacıyla başlıyor. Soruşturma aslında alıştığımız dini öğelerden ziyade, modern hukuki soruşturmalara benziyor” şeklinde konuştu.“Dönemin en güçsüzlerinin gördükleri sayesinde hakikat ortaya çıkıyor”Doç. Dr. Çiğdem Yazıcı, Kral Oidipus metninde gerçeğin dönemin en güçsüzleri tarafından ortaya çıktığını belirtti. Yazıcı, “Dönemin en güçsüzlerinin gördükleri sayesinde hakikat ortaya çıkıyor. Foucault buna dikkat çekiyor. Bu güçsüzler ise iki tanık biri köle biri de çoban. Bunlar o dönemde sözü en az dinlenecekler ama metnin sonunda hakikatı ortaya çıkarıyorlar. Onların hakikatı ortaya çıkarma gücü oluyor. Kişisel güçleri değil hakikat rejiminin güçlü olmaya başlamasıyla onların sözü dinlenmeye başlıyor” dedi.Program sonrası Doç. Dr. Çiğdem Yazıcı ve Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Talay Turner katılımcıların sorularını da yanıtladı.Psikoloji okulunda sınav kaygısı ele alındı…Öte yandan Felsefe, Psikoloji, Tarih Okulu etkinliğinin 3’üncü haftasında Psikoloji Okulunda ise Muğla Sıtkı Koçma Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Ana Bilim Dalı Doç. Dr. Uğur Doğan konuk oldu. Doğan, “Sınav Kaygısı ve Başa Çıkma Yolları” konusuna ilişkin sınava hazırlanan öğrencilere önemli tavsiyelerde bulundu.

04 HAZ 2020

Dış Politika Okulunun İlk Dersi Libya!

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü tarafından düzenlenen ve 4 hafta sürecek olan Dış Politika Okulu etkinliğinin ilk dersi Zoom üzerinden canlı olarak yapıldı. Dış Politika etkinliğinin ilk haftasında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi İbrahim Arslan “2011’den günümüze Libya’daki gelişmeler ve Türkiye’nin bu gelişmelere olan yaklaşımları” konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.“Libya bölgeselleşmenin öne çıktığı bir alan”Dr. Öğr. Üyesi. İbrahim Arslan Libya’nın coğrafi özellikleri, tarihi ile ilgili açıklamalarda bulundu. 2011’den günümüze Libya’da olan olaylar ve Türkiye’nin yaklaşımlarına ilişkin değerlendirmeler yapan Arslan, “Libya bölgeselleşmenin öne çıktığı bir alandır. Bunun öne çıkmasının temel nedenlerinden biri de Trablus ile Bingazi arasında bulunan bin kilometrelik mesafe. Burası altı buçuk milyon nüfusa sahip. Bu altı buçuk milyon kısmın yarısından fazlası sahil kesiminde yaşamaktadır. Ülkenin geri kalanı Fizan olarak adlandırılmaktadır ve burası çöldür. Bu ülkenin yaklaşık %93’ü çöl bölgesidir. Dolayısıyla böyle bir coğrafyada yerleşim birimleri, petrol sahaları, ulaşım hatlarının kontrolü öne çıkmaktadır.” dedi.Yönetimde adam kayırılması halkı ayaklandırdı!Libya’daki demografik yapıdan da bahseden Dr. Öğr. Üyesi İbrahim Arslan Libya’nın siyasetinde etkili olan yaklaşık 140 aile olduğunu ve tarih sürecinden günümüze kadar bu ailelerin Libya’nın siyasetini doğrudan etkilediğini söyledi. Dr. Öğr. Üyesi Arslan, “Arap Baharı olarak adlandırılan sürecin öncesinde Libya’ya genel olarak baktığımızda petrole dayalı bir ekonomi olması ve desteklenmesi dolayısıyla Libya Afrika ülkeleri arasında gelişme anlamında öne çıkan ülkeler kapsamında değerlendirilebilirdi. Ancak ekonomik anlamda iyi durumda olmasına rağmen Kaddafi’nin yönetimi daha çok bölgeselliğe dayanmış ve yönetimde adam kayırma had safhaya ulaşmıştı. Bu durum halkı rahatsız etmiştir. Kaddafi d