Aday Üsküdar | Dünyayı Değiştirmeye Var mısın? uskudar.edu.tr/aday

Yeni Medya ve İletişim Akademik Etkinlikler

03 ARA 2021

Yeni Medya ve İletişim etkinliğinde mitoloji ve kültür konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve İletişim Bölümü tarafından düzenlenen etkinlikte, İstanbul Kültür Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Öğr. Gör. Mehmet Süha Sarıoğlu “Popüler kültür bağlamında halk, sanat ve ritüeller’’ başlıklı bir konuşma yaptı.Moderatörlüğünü İletişim Fakültesi Yeni Medya ve İletişim Bölümü Başkanı Doç. Dr. Feride Zeynep Güder’in yaptığı etkinlikte kadim ritüeller ile popüler kültür arasındaki bağlantılar ele alındı. Ritüeller ile kültür arasındaki bağlantıları görebilmek için memorat kavramına hakim olmak gerektiğini belirten Öğr. Gör. Mehmet Sarıoğlu, ‘‘Memoratlar doğa ile iç içedir. Memorat deyince hem tekinsiz evler aklınıza gelsin hem de cinler vs. ama bir taraftan da mitolojinin ve dünyanın süsü ‘çiçekler’ geliyor akıllara. Bunlar hep başrolde bulunurlar ve bu memoratların içerisinde zaten ‘memory’ kelimesi var, ‘hafıza’ demek. Yani halkın hafızasına girmiş ve adet, gelenek gibi dinsel yönü de baskın olan inanışlardır’’ ifadelerini kullandı. "Ana Tanrıça Ağacı, dünyanın ekseni olarak kabul edilirdi"Kavrama açıklık getirmek için mitolojinin önemli bir ögesi olan Ana Tanrıça Ağacı'nı örnek gösteren Sarıoğlu, konuşmasına şu şekilde devam etti: “Ana Tanrıça Ağacı, aynı zamanda ‘Dünya Ağacı' son derece büyük bir ağaç olarak düşünülmüş ve çoğu kültürde bu ‘Axis Mundi’ yani dünyanın ekseni olarak kabul edilirdi. Dinlerde ve mitolojilerde muhakkak vardır ve Ana Tanrıça ritüellerinin içerisinde mutlaka onun adı geçer. Bu ağacın dallarının en tepesi yıldızlarla ilişkili olan bölümdür. Ortadaki dallar, yapraklar, yeryüzündeki yaşamı anlatırlar. Kökler ise ölümü, ölüm ötesindeki yaşamları anlatır. Ana Tanrıça ağacı birçok gelenekte bulunur. Mesela İskandinavya mitolojisinde ‘Yggdrasil’ denmektedir. Germen mitlerinde ise ismi ‘İrminsul’dur. Bu İrminsul ağacında Sümerlerden gelen bir adetle ağacın tepesi kartalla taçlanır. Aynı zamanda köklerinde de yılanlar yaşar. Gövdesinde şeytan Lillit’in bulunduğu söylenir. Sümer’in meşhur ‘Huluppu’ ağacıdır” dedi."Mitolojide çiçek imgesi de önemli bir yer tutuyor"Mitolojide ağaç imgesi gibi çiçek imgesinin de önemli bir yer tuttuğunu belirten Mehmet Sarıoğlu, ‘‘Yunan Mitolojisi’nde Sümbül’e ‘Hyakinthos’ deniliyor. Hyakinth şöyle bir hikayeye sahip: Güneş Tanrısı Apollo dünyadaki güzel olan her şeye âşıkmış ve Hyakinth adlı delikanlıyı da çok severmiş. Fakat delikanlı bir insan, kendisi ise Tanrıdır. Arkadaş olurlar ve birbirlerine disk atarlar. Hyakinth bu arada batı rüzgârlarına yön veren Tanrı Zefiros tarafından da çok sevilir ve bu durum kıskançlığa yol açar. Zefiros, Apollo’nun fırlattığı diske ufak bir esintiyle müdahale eder ve disk ters yöne savrulup Hyakinth’in ölümüne sebep olur. Apollo o kadar üzülür ki ‘Ey Hyakinthos! çok erken beni bırakıp gittin ama sen dünya durdukça hem kokunla hem de renklerinle kendini hatırlatacaksın. Sana ölümsüzlük bahşediyorum ey sümbül’ der. İşin ilginç kısmı, sümbülü al pazardan, vazonun içine koy, orada durdukça kurur ama güneşin geldiği yere koy aniden canlanır ve her yere kokusu yayılır’’ dedi.Çiçeklerin hikayelerini anlatmaya Anemon çiçeğiyle devam eden Sarıoğlu, "Anemon çiçeği eski Osmanlı saraylarında bile çok aranan bir çiçektir. Çünkü zehiri muhteşemdir. Taç yapraklarının yanında bulunan tüy gibi hafif tohum ceplerini yoluyorsunuz ve havanda dövüp müthiş etkili bir fare zehiri haline getirebiliyorsunuz. Hikâyesi Sivas, Kırklareli ve Erzincan taraflarında çok anlatılır. Buralarda Anemon'un muhteşem renklerine ulaşılmıştır. Şöyle bir hikâyesi vardır: Afrodit’le Venüs Batı Anadolu’nun koruluklarında gezerken birden ağaçların arasında, gövdesi tam ortaya doğru şişmiş aynı nabız gibi atan hatta çatlayıp ışık saçan bir Mersin Ağacı görürler. Afrodit ağaçta ne tür perilerin yaşadığını merak ediyor ve ağaca yaklaşıyor. Müthiş güzellikte bir bebek görüyor. Bebeği kucağına alıyor ve bunun tanrısal bir güç olduğunu anlıyor. Hemen ona ‘Adonis’ ismini veriyor. Tanrıça onu tekrar yerine koymak istemiyor, alıp götürmeyi düşünüyor. Sonra yaptığı büyük hatayı anlıyor ve birine vermek istiyor. ‘Kime verebilirim?’ derken Yeraltı Tanrısı Hades’in karısı olan Persefoni’ye vermeye karar veriyor. Yer altına iniyor ‘Ey Persefoni! sana bir bebek vereceğim bunun bakımını sen üstlen. Ben kısa zamanda gelip bakacağım bebeğe, sonra yanıma alacağım’ diyor. Aradan uzun seneler geçiyor. Birden Afodit’in aklına Persefoni’ye vermiş olduğu bebek geliyor. Yeraltına inip Adonis’i Persefoni’nin yanında görünce ona âşık oluyor. Adonis’i yeryüzüne çıkarmak istiyor fakat Persefoni bunu kabul etmiyor. Sonunda büyük bir kavga çıkacakken Zeus ortaya çıkıyor ve kendi kararlarının geçerli olduğunu söyleyerek bundan sonra Adonis’in yaşamını altı ay yeryüzünde, altı ay yeraltında geçireceğine karar veriyor. Artık aşklarını yaşamaya başlamışlardır. Fakat yeryüzüne çıktığında insanların içine karışmadan insan görünümlü ‘Olimpos Tanrıları’ arasında aşklarını yaşarlar. Olimpos tanrıları arasından ikiz olan Artemis ve Apollo’dan Av Tanrıçası Artemis çok kıskanç biriymiş. Bu kıskançlıklarıyla Adonis’in peşine düşüyorlar. Avdayken Adonis’in üzerine bir yaban domuzunu musallat ediyor ve ölümcül bir şekilde yaralıyorlar. Afrodit yanına çıplak ayakla koşuyor ve topuğu bir diken tarafından çiziliyor. Topuğundan akan kanlar beyaz güllerin üzerine düşüyor ve gülleri kırmızıya çeviriyor. Güllerin kırmızı olması da bir Memorat’tır. Adonis’in kasığından damlayan kanlar ise Afrodit tarafından birer Anemon çiçeğine dönüştürülüyor’’ dedi.‘‘Ağaç korktuğunda daha fazla meyve verir’’Sarıoğlu konuşmasının sonunda eski bir gelenek olan ‘Ağaç Korkutma Memoratı’nı ise şu sözlerle anlattı: “Ağaç eğer meyve vermez ise sahipleri karı koca ağacın yanına gelirler. Kadının elinde beyaz eşarp, adamın elinde de bir balta vardır. Adam karısına ağacı ilaçlayıp ilaçlamadığını sorar. Kadın ilaçladığını hatta ağacın bunun yüzünden sersemlediğini söyler. Kadın bu sırada elindeki mendille ağacın dallarını okşar. Adam ise ağacı kesmek istediğini, ona her istediğini verdiklerini ama bir işe yaramadığını söyler. Kadın kıyamaz, okşamaya devam eder. O sırada adam elindeki baltayı kaldırır ve tam vuracakken kadın mendille birlikte ağaç ve balta arasına girer. Ona bir şans daha verilmesi gerektiğini söyler. Bu sayede ağaç korkmuş olur ve diğer sene daha fazla meyve verir’’ ifadelerini kullandı.Kaynak için: Haber Üsküdar

05 MAY 2021

Yeni Medya ve İletişim Bölümü tarafından ‘Sosyal Medya Anlatı Dili’ başlıklı söyleşi gerçekleştirildi.

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve İletişim Bölümü tarafından ‘Sosyal Medya Anlatı Dili’ başlıklı söyleşi gerçekleştirildi. Yeni Medya ve İletişim programı doktora öğrencisi Sena Özşirin’in konuk olduğu söyleşide sosyal medya platformlarının anlatı dili açısından değişimi irdelendi.Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve İletişim Bölümü tarafından gerçekleştirilen ve moderatörlüğünü Doç. Dr. Feride Zeynep Güder'in üstlendiği ‘Sosyal Medya Anlatı Dili’ başlıklı etkinliğe Yeni Medya ve İletişim doktora öğrencisi Sena Özşirin konuk oldu."Sosyal medya dünyayı anlama biçimlerimizi etkiliyor"Sosyal medya özelinde anlatı kavramına değinerek sunumuna başlayan Sena Özşirin, "Anlatı, aktarıldığı medyanın özelliklerine göre biçimlenen ve insanların dünyayı görme biçimlerini etkileyen bir anlatma türüdür. Sosyal medyada şahit olduğumuz bazı kalıplar; dil kalıpları, görsel kalıplar vs. bizim dünyayı görme ve anlama biçimlerimizi etkiliyor. Sosyal medyada yeni bir anlatı türünün olduğuna şahit oluyoruz. Kullandığımız sosyal medya profilleri genellikle bizlerin yaşam hikayelerini anlatıyor. Bunları, içine girdiğimiz ortamın izin verdiği kadarıyla yapıyoruz. Örneğin düşüncelerimizi ve fikirlerimizi, Instagram’da daha görsel olarak anlatırken Twitter’da 280 karaktere sığdırıyoruz. Anlatı biraz da mekân olgusunu ortadan kaldırıyor. Fiziksel olarak yalnız olmamızın aslında ‘sosyal olarak yalnız olmak’ anlamına gelmediği bir iletişim şeklini yaratıyor. Sanal ortamda birtakım şeyleri oynatmak isteyen insanlar her daim alternatif mecralar buluyorlar" dedi."Sosyal medya yolculuğumuz 1997’de başladı"Sosyal ağ sitelerinin çıkış tarihlerinden bahsederek Friendster, ICQ, Yonja, Zurna, Myspaces gibi önceden kullanılan sosyal medya platformlarına değinen Özşirin, "Burada kronolojik bir çubuk var ama buradaki çoğu platformdan haberdar değiliz. Belki Friendster’dan ve MySpaces’ten özellikle Y kuşağının haberi olabilir. 2006’da Facebook ve Twitter’ın gelişiyle bugünkü anlamda sosyal medyadan bahsedebiliyoruz ama bunun çok daha öncesi var. Six Degrees ile birlikle 1997’de yolculuğumuz başladı. Buna şöyle diyebiliriz, ‘internet ortamına düşen ilk sosyal medya tanesi’. Burası Stanley Milgram’ın, ‘Dünya üzerindeki iki insan birbirine en fazla altı kişi uzaklıktadır’ sözüyle bilinen bir deneyden ismini alıyor. Aslında arkadaş olarak eklediğiniz, iletişim kurabildiğiniz çok ilkel düzeyde yapılmış bir sosyal medya platformu olmuş. Tabii ki Six Degrees’den günümüzde hiç bahsetmiyoruz" açıklamalarında bulundu."İnternet üzerinde bazı yazılı olmayan ama uyulması gereken kurallar bulunuyor"Konuşmasında ‘Netiquette’ kavramına da değinen Özşirin, ‘Net’ ve ‘Etik’ kavramlarının birleşmesinden oluşuyor. 14. Fransa Kralı Louis’in sarayında çıkan bir kavramdır. Fransa kralı sarayına gelen misafirlerin kendi kurallarına uymamasından dolayı rahatsızlık duyuyor ve ‘şunu yapmayın, bunu yapmayın’ şeklinde ‘etiket’ dediği küçük tabelalar oluşturuyor. Aslında ‘etiket’ dediği, bizim ‘görgü kuralları’ dediğimiz şeylerle aynı. Bizler de internet üzerinde bazı yazılı olmayan ama uyulması gereken kurallara ‘netiket’ adını veriyoruz. Yanlış mesaj riskini en aza indirgeyen bir uygulama oluyor" sözlerini kullandı.   "Sosyal medyada kullanılan dilin Türkçe'ye etkisi kaçınılmaz"2000’li yılların başlarında popüler olan ve Y kuşağının internet hakkında bilgi sahibi olmasını sağlayan MSN Messenger uygulamasına değinerek, ‘sosyal medya dili’ kavramına açıklık getiren Özşirin, "Çok fazla ‘emoji’ kullanımı vardı. Sürekli ‘Oturum açtı’ bildirimi ile ‘Ben buradayım’ diyerek dikkat çekilmeye çalışılıyordu. MSN’in bir versiyonunda ‘çevrim dışı konuşma özelliği’ vardı. Başka kişilere ‘çevrim dışı’ görünürken konuşmak istediğiniz kişiye çevrim içi’ görünebiliyor ve yazışabiliyordunuz. Bu da ‘Seni önemsiyorum’ anlamına geliyordu. Bizim ‘MSN’ döneminde interneti tam anlamıyla deneyimlediğimizi düşünüyorum. MSN’de çeşitli görseller gönderme vardı. Kendimizi ifade etmenin tek yolu bu görsellerdi. Kullanıcı isimlerimiz, fotoğraflarımız da bu görseller ve avatarlardan oluşuyordu. İlgi çekici yazılar ekleyebiliyorduk. Bir dönem ‘MSN dili’ oluştu; bir küçük bir büyük yazılar, sesli harfleri kullanmama gibi kendi yarattığımız bu dil Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde çok konuşulmuş ve tartışmalara yol açmış. Aslında bu da bir netiket kuralı; ‘Eğer MSN dilini kullanmıyorsanız MSN Messenger’ı kullanmayı bilmiyorsunuz’. Sosyal medyada kullanılan dili üreten bireyler aynı zamanda bu dilin konuşurlarıdır. Dolayısıyla gündelik olarak konuşulan Türkçe’nin sosyal medyada kullanılan dile ve sosyal medyada kullanılan dilin de Türkçe'ye etkisi kaçınılmazdır" ifadelerini kullandı."Duygumu ifade edeyim derdinden bambaşka bir yere geldik"Mesajlaşırken ya da yorum yaparken kullandığımız emojilere ve kullanım şekillerimize de değinen Özşirin, "İfadeler, grafik olarak tasarlanmaları ve internette artzamanlı bir iletişim şekli olan e-postaların yanı sıra eşzamanlı iletişim servislerinde de kullanılmalarıyla birlikte duyguları yansıtmanın ötesine geçmişler. İngilizce ‘emotion’ ve ‘icon’ kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen ‘emoticon’lar artık sadece duyguları ifade etmek için kullanılmamaya başlandı. Grafik ifadelere hareket kazandırılarak birtakım jestleri de yansıtmaları sağlandı. MSN Messenger’da kullanılanların belirli kodları vardı. Ezberlenmiş ve anlamları biliniyordu. Artık sürekli kullandığımız ve bizlere dayatılan ‘emoji’ ve ‘bitmoji’ ile ‘duygumu ifade edeyim’ derdinden bambaşka bir yere geldik. Artık hareketli görseller ve GİF’ler ön planda. MSN’de ‘titreşim gönderme’ ve Facebook’ta ‘dürtme’ özelliği vardı: ‘Görmüyorum nerelerdesin?’ anlamına geliyordu. Bugün geldiğimiz noktada Facebook’a bakacak olursak 65 yaş ve üstünün kullanımına kaldı. Görsellere baktığımızda büyük büyük yazılar, arkasında çözünürlüğü çok kötü olan fotoğraflar kaplamış durumda. Gençlerin bunlara tahammül edemediğini düşünüyorum" dedi."Bir noktadan sonra sizin düşünüş biçiminizi etkilemeye başlıyor"Şu anda kullandığımız belirli kalıplara ve netiket kurallarına değinen Sena Özşirin, "Instagram 2013 yılında herkesin ayak ve sahil paylaştığı bir yerdi. Daha karanlık efektler kullanılıyordu. Karamsar bir ortamdı. Bugün gibi rengarenk ve herkesin zengin, harika hayatlar yaşadığı, kahve keyfi yaptığı bir ortam değildi. Fotoğraf ağırlıklı işliyordu. Zamanla şu an bildiğimiz ortama dönüştü. Sadece, ‘good vibes’ların olduğu, herkesin Hindistan cevizinden içecekler içtiği bir ortama dönüştü. Hikayeler formatına girdik, herkesin hayatını rahatça gözetleyebildiğimiz bir konumdayız. Burada ne yediğiniz ve nereyi gezdiğiniz önemli. Artık gezmeye gittiğinizde ‘Biz gezmelere’ ya da yemek fotoğrafı çektiğinizde ‘Bugün de böyle’ yazmaya mecbursunuz, başka bir şey yazamaz hale geliyorsunuz. Çünkü bir noktadan sonra sizin düşünüş biçiminizi etkilemeye başlıyor. ‘Ne yapmamalıyız?’ kurallarına geldiğimizde ‘sürekli hashtag kullanmamalıyız’ ya da ‘birisiyle kavga ettiysek siyah ekran üzerine ona gönderme yapan sözler yazmamalıyız’ gibi netiket kuralları bulunuyor. Sosyal medyada her şey bir diyalektiği bir araya getiriyor. İlk önce beğendiğimiz ve desteklediğimiz şeyler sonradan tam tersine dönebiliyor. Mesela, MSN’de sesli harfleri yazmadık, şimdi ise doğru Türkçe kullanımı çok önemli hale gelmeye başladı" diyerek konuşmasını tamamladı.Kaynak için: Haber Üsküdar

28 NİS 2021

Yeni Medya ve İletişim Bölümü tarafından ‘Karantina Günlerinde Sosyal Medya Sektörü’ başlıklı bir söyleşi gerçekleştirildi.

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve İletişim Bölümü tarafından ‘Karantina Günlerinde Sosyal Medya Sektörü’ başlıklı bir söyleşi gerçekleştirildi. Yeni Medya ve İletişim programı doktora öğrencisi Kumsal Kınay'ın konuk olduğu söyleşide pandemi öncesinde ve sırasında sosyal medya kullanım verileri irdelendi.Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve İletişim Bölümü tarafından gerçekleştirilen ve moderatörlüğünü Doç. Dr. Feride Zeynep Güder'in üstlendiği ‘Karantina Günlerinde Sosyal Medya Sektörü’ başlıklı etkinliğe Yeni Medya ve İletişim Doktora Öğrencisi Kumsal Kınay konuk oldu."Hem akademide hem de sektörde edindiğim deneyimleri bir araya getirerek ilerlemek istiyorum"Kendisini tanıtarak konuşmasına başlayan Kumsal Kınay, "Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Lisans ve Yüksek Lisans mezunuyum. Yaklaşık 5 senedir reklamcılık sektöründe, dijital ajanslarda sosyal medya uzmanı olarak çalışıyorum. Şu anda bir firmada dijital pazarlama uzmanı olarak görev yapıyorum. Hem akademide hem de sektörde edindiğim deneyimleri bir araya getirerek ilerlemek istiyorum" ifadelerini kullandı."Globalde en çok kullanılan sosyal medya uygulaması Facebook"Konuşmasında sosyal medya platformlarının kullanım verilerinden söz eden Kumsal Kınay, "Öncelikle sosyal medya platformlarının 2020 yılındaki genel durumuna bakalım. En çok kullanılan sosyal medya platformu globalde Facebook olarak görünüyor. İkinci sırada YouTube yer alırken, altıncı sırada Instagram ve ardından TikTok geliyor. Sosyal medya platformlarının globaldeki aktif kullanıcı sayısına baktığımızda 2,45 milyar kullanıcı ile Facebook önde. Türkiye’de Facebook kullanımı genç yaşlarda düşük olsa da globalde 18-29 yaş arasında ciddi bir kullanıcıya sahip. Türkiye’ye baktığımızda Facebook toplam kullanıcı sayısı 50 milyon. 25-34 yaş arasında daha aktif kullanıcı bulunuyor. Ardından 45 milyon kullanıcı sayısıyla Instagram geliyor. 25-34 yaş arasında daha aktif kullanıcıya sahip. Twitter kullanımında dünyada altıncı, Avrupa’da ise ikinci sırada yer alıyoruz. Aktif kullanıcı sayısı 11.8 milyon. TikTok’un dünyada büyük bir yükselişte olduğunu görüyoruz. Yaklaşık 32.7 milyon ile dünyada üçüncü sıradayız. Diğer bir sosyal medya platformu olan YouTube ise 18-64 yaş arasında en fazla kullanılan sosyal medya platformu’’ ifadelerini kullandı."Az kullanılan platformların kullanıcı sayısında pandemiyle birlikte artış yaşandı"Karantina döneminde sosyal medya kullanımlarının artmasıyla birlikte mobil uygulamalarda da değişiklikler oldu. Bu değişikliklere değinen Kumsal Kınay, "Özellikle TikTok’a baktığımızda Ocak 2020’de 8,7 milyon kullanıcısı varken Kasım ayında 26,6 milyona kadar yükseliyor. Karantinayla beraber insanların ev içerisindeki aktiviteleri TikTok’a kayıyor, çok fazla izlenip video paylaşılıyor. Spotify da aynı şekilde 5 milyondan 17,4 milyona yükseliyor. Bir de online görüşme platformları var. Özellikle Zoom hayatımızın vazgeçilmez bir parçası oldu. Ocak 2020’de 200 bin kullanıcısı varken Kasım ayında bu sayı 21,4 milyona kadar çıkmış durumda. Harita uygulamalarına baktığımızda ise buradan birtakım çıkarımlar yapabiliyoruz. Örneğin, Nisan ayında evlerdeymişiz, kullanım sayıları daha düşükken özellikle Yandex Navigasyon’da bir artış  olmuş durumda. Bu da Nisan ayında evde, Kasım ayında ise daha fazla sokağa çıktığımızı gösteriyor. Ve normalde kimsenin kullanmadığı, pandemiyle birlikte hayatımıza giren ‘E-Devlet’ uygulaması. Artık her şeyimizi online yapmaya alıştığımız ve ‘HES Kodu’ gibi bir gerçeğin hayatımıza girdiği dönemde 32,1 milyon insan tarafından kullanılıyor" dedi."Bütün yaş gruplarının internet ve sosyal medya kullanım oranlarında artış gözlemlendi"Her yıl artan sosyal medya kullanıcı sayısının, pandeminin etkisiyle bu sene ilk defa dünya nüfusunun yarısından fazlasına ulaştığını belirten Kınay, "Bütün yaş gruplarının internet ve sosyal medya kullanım oranlarında bir artış gözlendi. En yüksek artış ise 16-24 yaş grubunda yüzde 58 alarak gerçekleşti. 25-34 yaş grubunda yüzde 44, 35-44 yaş grubunda ise yüzde 40 artış gerçekleşti. Pandemi sürecinde kullanıcılar dijitalde online platformlardan en çok film ve dizi izledi. Son bir yılda Türkiye’de Instagram kullananların sayısı yüzde 3 artarak 39 milyona ulaşmış. Dünyada en çok Instagram kullanıcısının olduğu altıncı ülkeyiz. İnsanların yüzde 61’i sosyal medyada zaman geçirmeye başladı. Twitter kullanıcı sayısı yüzde 16 artarak 13,6 milyon olmuş. Twitter kullanıcı sayısı bakımından yedinci sıradayız" ifadelerini kullandı."Y ve Z kuşağı dünyayı değiştirerek daha iyi bir yer haline getirmek istiyor"Kuşakları yakından incelediğini söyleyen Kumsal Kınay, "1980-1994 yılları arasında doğan Y kuşağı ‘dünyaya bir kez geliyoruz en iyi şekilde yaşamalıyız’ anlayışına sahipler. Yüzde 53’ü modern teknolojiden vazgeçmektense koku duyularından vazgeçebileceklerini belirtmişler. Yüzde 80’i akıllı telefonuyla uyuyormuş, yüzde 32’si ise tuvalette bile sosyal medyayı kullanıyormuş. Y kuşağı, duygusal bağ oluşturan reklamlara daha olumlu yanıt veriyormuş. 1995 sonrası doğan Z kuşağı ise ellerinde akıllı telefonla doğmuş olan kuşak. Yüzde 60’ı fiziksel bir ürünü anlık deneyime tercih ediyormuş. Bu daha çok yeni nesil davranışı, deneyime önem vermiyorlar. Deneyimin değerli görünmesi artık nostaljik kalmaya başladı. Z kuşağının yüzde 60’ı ve Y kuşağının yüzde 39’u dünyayı değiştirerek daha iyi bir yer haline getirmek istiyor. Z kuşağının tamamı saatte en az 5 dakika akıllı telefonunu kontrol ediyormuş. Bu artık hepimizde olan bir özellik. Z kuşağı açısından YouTube çok önemli. Yapay zeka, artırılmış gerçeklik, insansız araçlar gibi teknolojilerin içerisinde doğdukları için bizlere çok uzak gelse de onlar daha yakın gelecekte bu teknolojilerin hayata geçeceğine inanıyorlar. Yüzde 37’si ise YouTube’da kariyer yapmak istiyor. Herkes artık YouTube’da olmak ve kolay yoldan para kazanmak istiyor’’ sözlerini kullandı.Kaynak için: Haber Üsküdar

21 NİS 2021

Yeni Medya ve İletişim Bölümü, ‘Yeni Dünya Tasarımlarında Distopik ve Ütopik Yaklaşımlar’ konulu bir söyleşi gerçekleştirdi.

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve İletişim Bölümü, ‘Yeni Dünya Tasarımlarında Distopik ve Ütopik Yaklaşımlar’ konulu bir  söyleşi gerçekleştirdi. Moderatörlüğünü Doç. Dr. Feride Zeynep Güder'in üstlendiği etkinliğe konuk olan Yeni Medya ve İletişim Doktora Öğrencisi Eda Azap, yeni dünya düzenini yeni medya teknolojileri bağlamında değerlendirdiği bir sunum yaptı.Yeni medyayı distopik ve ütopik bir yaklaşımla ele aldığını belirten Eda Azap, ‘‘Ben çalışmama ‘Yeni dünya düzeninden ne anlıyoruz?’ diye sorarak başladım. Yeni dünya düzenini yeni medya teknolojileriyle bağdaştırarak ilerlemek istedim. Yeni medya iletişimimizi omurgasız bir varlığa benzetiyorum. Bunun nedeni, Ori Brafman ve Rod Beckstorm isimli iki kuramcının ‘deniz yıldızı ve örümcekler’ metoforudur. Onlar bu iki hayvanı geleneksel ve yeni medya bağlamında ele alıyorlar. Baktığımızda örümcek birçok ayağı olan ve kafa merkezli hareket eden bir sisteme sahip. Bunu geleneksel medya olarak şöyle düşünebiliriz, tek merkezli bir iktidara sahip ve kafasını kopardığımız zaman sekteye uğruyor. Ama deniz yıldızına baktığımızda iki parçaya ayırsak bile iki ayrı deniz yıldızı elde etmiş oluyoruz. Yeni medya teknolojilerinde sosyal ağlar da bu şekilde ilerliyor. Bazı araştırmacılar tarihi üç evreye ayırmışlar; metafizik, modern ve küresel evre. Burada bizim üzerimizde durmamız gereken modern evre ve küresel evredir’’ ifadelerini kullandı."Ütopya ve distopya ‘iyi dünya’ tanımında farklılaşıyorlar"Ütopya ve distopya kavramlarını tanımlayarak konuşmasına devam eden Eda Azap, "Hepimiz şu an bir ağ toplumunda yaşıyoruz. Bu ağ düzeninde de kalmaya mecburuz. Teknolojiyi kullanmadan hiçbir işimizi halledemez hale geldik. Tarihin ilk zamanlarına baktığımızda bu onlar için çok ütopikti. Bunlar bizim için ise normal hale geldi. ‘Ütopya’ ve ‘distopya’ kavramlarıyla yeni medyayı ele alırsak, bunlar ‘iyi dünya’ kavramına verdikleri farklı ifade biçimleriyle ayrılıyorlar. Ben bunları çift yumurta ikizlerine benzetiyorum. Ütopya bu kavramı, ‘İyi, güzel ve mükemmel dünya görüşü’ olarak ele alırken; distopya ise ‘olmaması gereken dünya, sistem ve devlet yapısının negatif yönlü incelemesi’ şeklinde irdeler’’ ifadelerini kullandı."Makineleşmiş insan konumuna geldik"Yeni dünya düzenindeki güçlerin kitle iletişim araçlarıyla sağlandığını belirten Azap, "Bu konunun içerisinde transmedyayı da ele aldım. Henry Jenkins’in ‘Cesur Yeni Medya’ isimli bir kitabı bulunuyor. Transmedya, bir kavramın, mesajın farklı medyalar aracılığıyla birbirini tamamlayacak şekilde kullanıcıyla buluşmasıdır. Aslında biraz pazarlama ve reklam odaklı bir strateji. Yine de hayatımızın her alanında var oluyor. Biz farkında olmasak bile birçok gözetime ve rızanın imalatına maruz kalıyoruz. Çok sevdiğim bir kitap var, 1984. Fazlasıyla distopik bir ortam yaratıyor. ‘Big Brother’ dediğimiz patron, iktidar güçleri tarafından gözetleniyoruz aslında. Buradan hareketle ‘Gözetlenen İnsan’ başlığı açtım. Makineleşmiş insan konumuna geldik. ‘Modern Zamanlar’ filmine baktığımızda Charlie Chaplin, filmde vida sıkıcı olarak çalışıyor. Artık mesleğiyle o kadar bir oluyor ki ‘Makine İnsan’a dönüşüyor. İş yerindeki patronu onun distopik hakimi. Charlie, lavabonun üzerinde otururken bile patronu onu gözetliyor. Rıza imalatı da çeşitli ürünlerle, subliminal mesajlarla sağlanıyor ve bir distopya ortamı oluşturuyor. Ama biz bunun farkında olmuyoruz. Çalış, satın al, tüket ve öl. Hepimiz bir çarkın içerisindeyiz ve sesimizi çıkarmadan sistem içerisinde hareket ediyoruz. ‘Küresel Köylerdeki Dijital Yerliler’ başlığına baktığımızda, ‘küresel köy’ kavramını bize McLuhan kazandırdı. McLuhan, elektronik ve iletişimin yaygınlaşmasıyla birlikte dünyanın küçük bir toplum olacağına inanıyordu. Bu inancı da bir bakıma gerçekleşmiş oldu. Artık temsil, gerçekliğin yerini aldı. Bir simülasyon evreninde yaşıyoruz’’ ifadelerini kullandı.Doç. Dr. Feride Zeynep Güder: "Yeni dünya kavramıyla ‘insandan öte, insansız bir evren’ tasarımı yapılıyor"Yapay zekanın da simülasyona dahil olduğunu ve içerisindeki geçişlerin insan beyninin ve duygularının temsil edilmesi hakkında pek çok tartışmaların da yapıldığını belirterek söyleşiye dahil olan Doç. Dr. Feride Zeynep Güder, ‘‘Bütün bunlar fütürizmin içerisinde. Bizim ana başlığımız ‘Yeni Dünya Tasarımı’. Ne zaman ‘Yeni Dünya’ kavramını duysak ‘insandan öte, insansız bir evren’ tasarımı yapılıyor. Ütopyanın etimolojik tanımı ‘topya’ kavramından geliyor. Topya, ‘yer’ anlamında iken Ütopya, ‘olmayan yer’ anlamında. Ütopyada aslında yeryüzü cennetinin dünyada olmayan, gerçeklikten uzak bir yerde olduğu varsayılıyor. Genelde, ütopya bir ‘ada’ olarak anlatılıyor. Bu adalar gerçeklikten kopuktur. Simülasyonlar da biraz öyledir. Sadece distopik evrende simülasyonlar olmuyor, ütopik evrende de aslında simülasyon olabiliyor. Mesela uçan, görebilen, zihin okuyabilen, fiziki ve zihinsel olarak kendini aşmış olan insanlar da aslında yeryüzü cennetinin oluşmasını insandan başlayarak resmetmek istiyorlar’’ sözlerini kullandı.Kaynak için: Haber Üsküdar

20 NİS 2021

Üsküdar İletişim'de işaret dili ve kültürü söyleşisi gerçekleştirildi

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve İletişim Bölümü tarafından düzenlenen etkinlikte işaret dili ve kültürü ele alındı. Etkinliğin moderatörlüğünü üstlenen Yeni Medya ve İletişim Bölümü Başkanı Doç. Dr. Feride Zeynep Güder’in konuğu İstinye Üniversitesi İşaret Dili Bölümü Öğretim Görevlisi Dilek Başer oldu.Söyleşiye kendisini tanıtarak başlayan İstinye Üniversitesi İşaret Dili Bölümü Öğr. Görevlisi Dilek Başer, kariyerinde yalnızca işitme engelliler ile çalışmadığını, diğer engelli bireyler ile de çalıştığını belirterek şunları söyledi: “Marmara Üniversitesi Fransızca Öğretmenliği mezunuyum. Mezun olduktan sonra Mimar Sinan İşitme Engelliler Okulu’nda öğretmenlik yapmaya başladım. Dil mezunu olduğum için sağırlarda dil dersine girebilme yetkim vardı. Başka engelli gruplarla da çalıştım. Zihinsel engelli, otizmli çocuklar bunlardan birkaçıydı. Sağırların, Türkçeyi daha çok yabancı dil gibi anladıklarını anladım. Bu süreç içerisinde ana dillerinin işaret dili olduğunu ve Türkçe’nin de onlar için yabancı dil olduğunu anladım. Daha sonra İSMEK isimli belediye kurumunda işitme engellilere özel kurslar verdim. Sanki yabancılara Türkçe öğretiyormuş gibi sağır bireylere de Türkçe dersi verdim. Yetişkin sağırlardı bunlar. Daha sonra okuma yazma dersleri verdim. Hem İSMEK’de çalışıyorum hem de İstinye Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi’nde derslerimi vermeye devam ediyorum” sözlerini kullandı. İşaret dilini öğrenmenin kolay olduğuna değinen Dilek Başer, “Her ülkenin kendine ait bir işaret dili var. Diğer diller ile karşılaştırdığımızda işaret dilini öğrenmek daha kolaydır” ifadelerine yer verdi."Dilsiz demek yanlış olur"Sağır terimi üzerinde duran ve yanlış kullanımlarına değinen Dilek Başer, “İşitme engelli terimi, işitme kaybı olan kişilere verilen bir ad olmakla birlikte daha çok odyolojik bir temele dayanmaktadır. Fakat sağır toplumu açısından bakıldığında ise odyolojik nedenler gözetmeksizin bu toplumun kültürel özelliklerini taşıyan ve işitme kaybı olan bireyler 'sağır' olarak adlandırılmaktadırlar. Kendilerini işitme engelli değil sağır olarak tanımlıyorlar. Biz kibarlık açısından işitme engelli desek de kendilerine sağır denilmesini tercih ediyorlarmış. Toplum içerisinde dilsiz, lal gibi kulağa kötü gelen ve küçük düşürücü kelimeler var. Dilsiz demek yanlış olur çünkü dilleri var. Sadece duyamadıkları için konuşamıyorlar. Asıl onları rencide eden şey bu itham oluyor” dedi."Yüzden fazla üzerinde işaret dili mevcut"Her işaret dilinin ülkelere göre farklı yorumlandığını ve hatta ülke içerisinde de değişiklikler gösterdiğini söyleyen Dilek Başer, “İşaret dili dediğimiz dil evrensel değildir. Ülkeden ülkeye farklılık gösterdiği gibi ülke içerisindeki bölgelere göre de farklılık gösterebilir. İstanbul’da konuşulan işaret dili ile Diyarbakır ya da Edirne’de konuşulan işaret dilinde farklılıklar olabiliyor. Ana teması aynı olsa bile farklı olan işaretler olabiliyor. Dünya üzerinde yüzden fazla işaret dili mevcut. Bütün işaret dillerinin tek benzerliği de bu dili kullanan herkesin el ve yüz hareketlerini kullanmasıdır. Her dil gibi işaret dilinde de kullanıldığı ülkeye göre farklı gramer yapısı ve kendi içinde lehçeleri vardır” dedi."Resmi adlarının yanı sıra işaret adlarını da kullanırlar"İşaret adı uygulamasını açıklayan Dilek Başer, “İşaret adı diye bir şey var. Sağır bireylere doğdukları zaman yaşadıkları ülkedeki özel adlardan herhangi biri verilmektedir. Dolayısıyla bu bireyler, resmi işlemlerinde de bu adları kullanır. Resmiyette işitme engellilerin bizden bir farkı yok. Biz hangi ismi kullanıyorsak onlar da aynı isimleri kullanmaktadırlar. Bunun yanı sıra her sağır bireyin, belli bir işaretten oluşan “işaret adı” vardır. İşiten bireyler sağır toplumu içinde zaman geçirmeye başladıklarında, sağır arkadaşları tarafından bir işaret adı verilmektedir” dedi. Sağırlarda selamlaşmanın tokalaşma yerine sarılmak ile olduğunu ve el dışı hareketlerle de işaret dilinin kullanabileceğini ifade eden Dilek Başer, “Sağırlarda selamlaşma, tokalaşmanın aksine çoğunlukla sarılma ile olur. Sağır kişilerin sohbetleri günlük aktiviteleri ve hayatları hakkında detaylı bilgi içermektedir. Sohbetleri daha açık ve doğrudandır. İşiten kişilerin sık sık başvurduğu dolaylı anlatım ya da imlâ gibi unsurlara çok az rastlanır. Göz teması da işaret dilinde etkileşim için çok önemlidir. İşaret dili elle üretilen işaretlerin yanı sıra kaş, ağız, baş hareketlerini de içerir. Bu nedenle mesajın doğruluğu için iletişim sürecinde yüz hareketleri izlenmelidir. Sağır bireylerin birbirleri ile sohbetlerini incelediğimizde her zaman ellerin aksine yüzlerine baktıklarını görürüz" dedi.Kaynak için: Haber Üsküdar

14 NİS 2021

Yeni Medya ve İletişim Bölümü ‘Haber Belgeselleri’ konulu söyleşisini gerçekleştirdi

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve İletişim Bölümü ‘Haber Belgeselleri’ konulu söyleşisini gerçekleştirdi. Moderatörlüğünü Doç. Dr. Feride Zeynep Güder'in üstlendiği etkinliğe konuk olan gazeteci ve belgesel yapımcısı Fatma Körünoğlu, popüler kültürün belgesele etkisi, propaganda belgeseli ile haber belgeseli arasındaki fark ve haber belgeselinin çekim aşamalarını anlattı.Gazetecilik merakı ve serüvenini anlatarak söyleşiye başlayan Fatma Körünoğlu, ‘‘Benim küçükken istediğim meslekti gazetecilik. Ben Türkiye’deki mutlu azınlıktan birisiyim. Hayal ettiğim mesleği yapıyorum. Herkes küçükken akıllı uslu meslekler söylerken ben hep gazeteci olmak istediğimi söylüyordum. Çünkü kendimi bildim bileli bizim evde annem ve babam sürekli gazete okurdu. Ve o çocuk zihnimle ‘Bir gün benim yazdıklarımı okuyacaksınız’ iddiasını ortaya koydum ve yaptım. Önce yazılı basınla başladım, Cumhuriyet ve Milliyet. Sonra televizyonculuk serüvenine başladım. Uzun yıllar muhabirlik yaptım ve sonra mutfağa döndüm, editörlük ve yöneticilik bölümüne geçtim. Türkiye’de iki özel televizyon kanalının kuruluşunda aktif görev aldım. Sonrasında ilk haber kanalı olan NTV’ye geçtim. İnanılmaz bir tecrübeydi benim için. İflah olmaz bir haberciyim’’ sözlerini kullandı."Popüler kültür bir gerçektir; bizi etkiler, yönetir"Belgeselin tanımıyla konuya giriş yapan Fatma Körünoğlu, ‘‘Belgesel dediğimiz şey tarihin görsel olarak yazımıdır. Belgesel bize sadece dünyayı değil tüm evreni anlatır. Yaşananı, yaşanmışlığı, insanı, toplumu, yaşama dair her şeyin fotoğrafını çekip bizlere anlatıyor. Belgesel ayrıca farkındalığımızı arttırır ve sorgulama becerimizi geliştirir. Popüler kültür hiç istinasız hayatımızın her yerinde var. Bundan kaçmamız mümkün değil. Popüler kültür bir gerçektir; bizi etkiler, yönetir. Bulunduğumuz toplumu anlamamızı sağlar. Popüler kültür hem belgeselleri hem de haberleri etkiliyor. Televizyonda seyrettiğiniz bütün haberler popüler kültürün yansımalarından ortaya çıkar. Haber diye seyrettiğiniz hiçbir şeyi ayrıntılı bilmezsiniz. Çok kısadır. Yirmi dakikada dünyayı sunuyoruz. Bugün yapılan Cumhurbaşkanı konuşmasının süresi maksimum bir dakikadır. Bir dakikada bir şey öğrenmiyorsunuz aslında. Eskiden bunun ayrıntılarını bulmak daha zordu. Şimdi sosyal medya var. Dijital ortama ayrıntılar daha hızlı düşüyor. Daha çok bilgi sahibi olabiliyoruz, detay öğreniyoruz. Popüler kültür bize hiçbir şeyin detayını vermez. Bu nedenle haber belgeselleri arkada kalanın ne olduğunu anlatmaya çalışır. Bir konudaki herkesin düşüncesi farklı olacağı için haber belgeselleri de birbirlerinden farklıdır. Belgesel dediğimiz şeyin tek bir bakış açısı yoktur. Bir noktadan bakmaz olaya. Ben, NTV’de bir seçim dönemindeyken belgesel hazırladım. ‘Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’nin Seçim Tarihi’ ile ilgiliydi. Bu belgesel benden önce sürekli güncellenen bir belgeseldi aslında. Bir profesör 90’lı yıllara kadar kronolojik olarak hazırlamıştı. Benim de devamını getirmem gerekiyordu. Fakat onun hazırladığı belgesel kronolojikti, ben hazırlarken değiştirdim. Toplumsal olayların seçimlere yansımalarını koydum. Belgesele farklı bakış açısını getiren şey, belgeseli yapanla alakalıdır. Biraz önce ‘tarihin görüntülerle anlatılmasıdır’ demiştim belgesel için. Hayır; belgesel bakan insanın gözleriyle anlatılmasıdır. Ben nereden bakıyorsam oradan anlatılır. Tek bir doğru yoktur, bir sürü doğru vardır’’ ifadelerini kullandı."Haber belgeselleri ile propaganda belgeselleri arasında ince bir çizgi vardır"Haber belgeselleri ile sinema ve propaganda belgesellerinin bağlantısına değinen Körünoğlu, ‘‘İnsanlar haber belgeselini izlerken ‘Kim yapmış?’ diyerek takip ederler. Daha önce nasıl belgeseller yapmış? Olaya ne kadar tarafsızlıkla, ne kadar doğru baktığınızı seçersiniz. Yani önünüze gelen belgeseli izlemezsiniz, seçmeye başlarsınız. Bu önünüze gelen insanla alakalıdır. Belgesel, görüntü temelli olduğu için sinemayla başattır. Neredeyse aynı zamanda ortaya çıkmıştır. İlk önce propaganda belgeselleri çekildi, insanları etkilemeye çalıştılar. Nazi Almanyası'nda çok kullanıldı. Haber belgeselleriyle, propaganda belgeselleri birbirlerine çok yakındırlar. Haber belgeselleri ile propaganda belgeselleri arasında ince bir çizgi vardır. Haber belgeselleri diğer belgesellerden daha kısadır, saptırmadan gidilir. Yapan kişi önemlidir. Bu nedenle diğerlerinden ayırıp bir kenara koyuyoruz. Ama zaman içerisinde yalan ve manipülasyonları da ortaya çıkıyor. Bunlar da sorgulanıyor çünkü belgesel sorgulama üzerine yapılan bir türdür’’ sözlerini kullandı."Ana fikri belirlemek için ciddi bir beyin fırtınası gerekiyor"‘Belgesel çekmek için yola çıktığımızda ne yaparız?’ sorusunu uzunca anlatarak aşamalarına ve ayrıntılarına değinen Fatma Körünoğlu, ‘‘İlk önce bir fikrinizin olması gerekiyor. ‘Ana fikrim ne? Neyi çekeceğim? Neyi anlatmak istiyorum? Neyi göstermek istiyorum? Hedef kitlem kim? Hangi sorulara yanıt verecek? Hangi bilinmezi anlatmak istiyorum?’ bunlarla bir çerçeve belirlemek gerekiyor. Bunları belirlerken konu birden gelmez. Ana fikri belirlemek için ciddi bir beyin fırtınası gerekiyor. İlk yapmanız gereken iyi bir ekip kurmak. Yanınızdaki birinin söyleyeceği bir şey olayı bambaşka bir yere götürebilir. Daha somut anlatacağım. Şimdi pandemi içerisindeyiz ve pandemiyle ilgili haber belgeseli çekmek istiyoruz. Pandemi iki yıldır dünyanın başında bela durumunda. Pandemi diye genel bir başlık ile çekemeyiz. Biz pandemiyi sadece başlık olarak verirsek hiçbir şey anlatamayız. Pandemiyle ilgili belgesel çekeceksek ana fikri sınırlandırmamız gerekiyor. Örneğin; pandemide kadın olmak. Bu bizi kadın hikayelerine götürür. Pandemide değişik meslek gruplarındaki kadınların pandemiyi geçiriş süreçlerini anlatmamız gerekir. Kadın olmak. Pandemiyse pandemi biz sınırladık; kadın olmak dedik. Oluşturduğunuz grup içerisinde konuyu konuşurken her biriniz bir öneri söylersiniz. Haber belgeseli çekerken etrafınıza farklı gözlerle bakmanız, analiz etmeniz gerekiyor. Herkesin farklı önerisi olur ve arasından en iyisi seçilerek ana fikir belirlenir. Ana fikrinizi asla tek başınıza belirlemeyin. Bazen çevreden de gelen bakış açıları olup ana fikri belirlemenizi sağlayabilir’’ ifadelerini kullandı."Ana fikri oluşturduğumuzda nasıl bir yol izleyeceğimiz de belirlenir"Ana fikrin önemini vurgulayan ve nasıl oluşturmamız gerektiği konusunda tavsiye veren Körünoğlu, ‘‘Ana fikri oluşturduğumuzda bizim nasıl bir yol izleyeceğimiz aynı zamanda yol haritamızı belirleyecek. Neler yapmalıyız? Nasıl bir yol izlemeliyiz? Bu bize nerelerde nasıl çekim yapacağımızın kaba taslağını çıkartır. Diğer aşamada bu fikirleri kağıda döküyoruz ve kısa bir senaryo haline getiriyoruz. Şimdi diyelim beş farklı meslek grubundaki kadınlarla birlikte ‘pandemide kadın olmak’ hikayesini yapıyoruz. Birisi hastanede, birisi belediyede, birisi üst düzey yönetici, birisi çay ocağında çalışıyor, birisi belki de akademisyen. Biz burada belgeselimizin hedef kitlesini çıkardık, senaryomuzu yazmaya başlıyoruz. Senaryoyu nasıl yazıyoruz? Pandeminin bir gününü anlatıyorsak, bir gün üzerinden senaryoyu çıkarmamız gerekiyor. Ama pandeminin üç ayını anlatmak istiyorsak, üç ay üzerinden sıçramalı senaryosunu çıkaracağız. Bir gün üzerinde çıkarıyorsak da sabah üzerinden başlarız. Sabah başlayacağı için çekimde sabah olacak. Devamında öğlen ve akşam da çekim yapacağız. Üçü arasında olacak ve beş kadınla birlikte yapacağız. Bununla birlikte çalışma planımız ortaya çıkıyor. Belgesel çekmek çok ciddi bir emek ve zaman gerektiriyor. Planımızla birlikte kısa senaryomuzu ortaya çıkarıyoruz. Kadınları bir araya getirmek için araştırıyoruz. Ben bir araştırmamda dokuz kadın bulabilmek için yirmi kadınla konuştum. Çünkü en çarpıcı hikayeye ulaşmamız gerekiyor. O kadınlarla sadece ben konuştum. Onları dinledim, dertlerini anlatabiliyorlar mı onlara baktım. Bir de bu kadınların ailesini de ikna etmemiz gerekiyor’’ sözlerini kullandı."Verilen malzemeye göre anlatım biçimi belirlenir"Anlatım biçimleriyle konuşmasına devam eden Fatma Körünoğlu, ‘‘Anlatım biçimimizi bulmamız gerekiyor. Birincisi hikayelendirme olabilir. Metni, metin yazarı dış ses olarak anlatır. Hikayeyi birinin anlatımıyla dinleriz. Genellikle tarihi hikayelerde kullanılır. Bir başka yöntem de tartışma yöntemidir. Birinin ak dediğine diğeri kara diyecek. Kadınlarımız bize malzeme veriyorsa yapabiliriz. Yaşam tarzları farklı ise oradaki çelişkiyi göstererek de tartışma yöntemini kullanabiliriz. Bir başka yöntem ise açıklama; konuyu açıklar. Şu an düşündüğümüze uymaz ama çevreyle ilgili belgesellerle bilimsel belgesellerde kullanılabilir. Karmaşık anlatım diye bir biçim daha var. Diğer anlatım biçimlerini toplayıp hepsinden birer parçayla kullanabileceğimiz bir tür. Bir sonraki aşamaya geldiğimizde de çekim izinlerini almamız gerekiyor. Hastaneden, belediyeden, ailelerden izin alacağız. Bir yayın kuruluşunda yayınlanacaksa herkesten ayrı ayrı izin almamız gerekecek. Sonrasında yazılı ya da görsel malzemeler toplayacağız. Ne bulabiliriz? Boş İstanbul manzarası, hastane kuyrukları, yazılı kararnameler yani yasakla ilgili belgeler alabiliriz. Kadınlarımızın pandemiden önceki görüntülerini de alacağız. Daha önce böyleydi şimdi böyle dememiz gerekiyor. Diğer aşamada ise ekiplerimizi oluşturmamız gerekiyor. İki ekibe bölüneceğiz. Yaratıcı ekip ve teknik ekip. Yaratıcı ekip dediğimiz şey; yapımcı, yönetmen, metin yazarı. Yaratıcı ekiple beraber ilk aşamadan beri çalışıyoruz zaten. Yapımcı sonradan ekibe geliyor. Teknik ekip ise yaratıcı ekibin çıkardığı kaba senaryoyu çekmek için bir gün önce çağrılsa da olur. Bir gün önce çağırıyorsunuz, çalışma planını ve bilgiyi veriyorsunuz’’ ifadelerini kullandı."İşin olup olmayacağını bütçe belirler"Belgesel yapımının aşamalarını anlatmaya devam eden Fatma Körünoğlu, ‘‘Tarihi, toplumsal olaylar, BBC tarzında belgesellerin yapımının hazırlık aşaması en az üç yıldır. Yaratıcı ekibin araştırması ve hazırlanması bu kadar sürüyor. Yapımcının kültürlü olması gerekmektedir. Siyasi görüş, taraf yansıtılmamalıdır. Bir belgeselin olmazsa olmazı, çekebileceğinizi anladığınız kısım bütçedir. İşin olup olmayacağını bütçe belirler. Maliyetlerin çok doğru bir şekilde hesaplanması gerekiyor. Bir bütçe ortaya koyacaksınız ve o bütçeye sağdık kalmalısınız, değiştiremezsiniz. Kendi cebinizden gitme ihtimali var. Bütçeye uyun. Sonrasında kaba senaryoyu sinopsise çevirir, teknik ekibin eline verir ve çekim yapmaya başlarız. Belgesel dediğimiz şey sabırdır. Dijitalde de belgeseller vardır. On dakika izlediğiniz belgeseller ilk önce normal çekiliyor. Sonra kesim yapılarak ham hale getiriliyor. Hedef kitle kimse ona uygun hale getiriyorlar ya da beşer dakikalık aralıklarla yirmi beş dakika boyunca izlettiriyorlar. İnsanlar belgesele inanıyorlar. Sinemada şöyle bir şey çıktı; kurguyla yarı belgesel arasında sinema dilini kullanarak yapılan belgeseller. Daha fazla ilgi çekti, inananlar oldu. Hani bir espri vardır, Kanuni Sultan Süleyman mezardan çıksa ‘sen o değilsin ki’ deriz. Çünkü Halit Ergenç Kanuni Sultan Süleyman. Biz bunlara inandık artık. Ama canlandırma belgeselde yapılan en fazla şey çizgilerle anlatmak. Animasyon kullanarak belgeselleri canlandırınca o dönem zihinde daha iyi gerçekleşiyor. Vahşeti daha kolay kabul ediyoruz. Belgesel popüler kültürle birlikte dönüşüyor’’ sözlerini kullandı.Kaynak için: Haber Üsküdar

02 MAY 2019

Dijital dönüşüm Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde tartışıldı

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından düzenlenen 6. Uluslararası İletişim Günleri’nde (İFİG) iletişimde dijital dönüşüm her yönüyle irdelendi. Sempozyumda Türkiye’nin yanı sıra İngiltere ve İspanya’dan da alanında tanınmış akademisyenlerin katılımıyla dijital dönüşümün etkileri ve geleceği tartışıldı.Yurt içi ve yurt dışındaki çeşitli üniversitelerden yaklaşık 150 akademisyenin bildiri katılımının yanı sıra yerli ve yabancı tanınmış ana konuşmacıların sunumlarıyla iki gün boyunca, eşzamanlı oturumlar biçiminde, 23 oturumla gerçekleştirilen sempozyumda dijitalleşme süreçleri iletişim eksenli olarak çeşitli yönleriyle masaya yatırıldı.Yazılı basından yeni medyaya, sinemadan reklamcılığa, halkla ilişkilerden kişilerarası iletişime, iletişimin tüm boyutlarında etkisini gösteren dijitalleşme olumlu ve olumsuz yanlarıyla ele alındı. İletişim akademisyenleri ve medya profesyonelleri tarafından gerçekleştirilen oturumlarda konular çeşitli yönleriyle tartışıldı.Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşke Nermin Tarhan Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen sempozyumun açılış töreninde Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, altı yıldan bu yana kesintisiz şekilde düzenledikleri etkinlikte bu yıl bir yenilik yaptıklarını ve İletişim Günleri’ni bildirilere açtıklarını söyledi.Prof. Dr. Güngör: “Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi bir markadır, İFİG de fakültemizin marka değerini pekiştirmektedir”Akademik camiayı birlikte tartışmak ve çözüm aramak için davet ettiklerini ifade eden Prof. Dr. Nazife Güngör, “Her yıl akademik camiada tartışılan konulara göre temaları belirleyip tüm üniversitelerin katılımı ile gerçekleştirmeye devam edeceğiz. Son yıllarda özellikle iletişim bilimlerinde dijitalleşmenin etkisi ile çok önemli değişimler oluyor. Dijitalleşme nasıl ki toplumun, kültürün, siyasetin değişik alanlarına, toplumun kılcal damarlarına kadar etkisini gösteriyor ve etkili oluyor, aynı şekilde iletişim bilimlerinin de kılcal damarlarına kadar etkisini göstermeye başladı. Bu çok büyük anlamlar taşıyor. İletişim bilimlerinde şu ana kadar ortaya konulan kurallar ve yaklaşımların, metodolojinin yeniden ele alınması ve üzerinde yeniden düşünülmesi ihtiyacı bulunuyor. Biz de bu nedenle birlikte tartışalım ve iletişim bilimlerinin bu yeniye açılan boyutlarını ele alalım istedik. İletişim bilimleri bu teknolojik dönüşümle birlikte artık çok merkezi bir yerde, iletişim bilimlerinde yeni tartışmalar devam ediyor. Bütün kurum ve kuruluşlarda birimler oluşmaya başladı, bu da gelecekte iletişimciler için önemli istihdam alanları olduğu anlamına geliyor. Değişen dijital süreç ile birlikte bu yıl sempozyumda dijital dönüşümü tartışacağız” dedi. Bu yıl TÜBİTAK desteği ile düzenledikleri sempozyuma yoğun katılımdan duyduğu memnuniyeti vurgulayan Prof. Dr. Nazife Güngör, Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin artık bir marka fakülte olduğunu, Uluslararası İletişim Günleri’nin ise İFİG logosuyla marka bir bilimsel etkinlik haline geldiğini dile getirdi. İFİG’in tam bir takım çalışmasıyla gerçekleştiğinin altını da çizen Güngör,  etkinliğin gerçekleşmesinde emeği geçen herkese teşekkür etti.Prof. Dr. Atasoy: “Dijital dönüşümün suç dünyasına etkisi çok büyük”Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Bağımlılık ve Adli Bilimler Enstitüsü Müdürü, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Adli Bilimler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sevil Atasoy, açılış konuşmasında bu yılki konusu “Dijital Dönüşüm” olarak belirlenen, iletişim akademisyenleri ve medya profesyonellerinin katılımı ile gerçekleşecek sempozyumun çok başarılı ve verimli geçeceğini düşündüğünü söyledi. “Dervişin fikri neyse zikri de odur” diyen Prof. Dr. Sevil Atasoy şunları söyledi: “Belki sizlerin dikkatini çekmemiştir ama dijital dönüşümün suç dünyasına etkisi çok büyük. Bu nedenle dönüşümün sağlıklı işleyişi siber suçlarla mücadelenin başarısına bağlı. Teknolojik gelişmeyi patolojik bir suçlunun elindeki baltaya benzeten Albert Einstein kadar kötümser değilim ama hastaneler, telefon şirketleri, bankalar, üniversiteler ve hükümetlerin yanı sıra bireylere yönelik olarak gerçekleştirilen siber saldırılar, suç örgütlerinin en azından şimdilik yasal organizasyonlardan çok daha hızlı ve başarılı bir biçimde dijitalleştiğinin bir göstergesi. Nitekim son 10 yılda hırsızlık, gasp gibi geleneksel suçlar azaldı, buna karşın sahte, çalıntı kredi kartı ya da kredi kartı bilgilerinin kopyalanması ile yapılan online alışverişler, ayrıca hedefin ya da silahın bilgisayar olduğu değişik nitelikte siber suçlar logaritmik olarak arttı. Bu nedenle gerek lisans gerek lisansüstü düzeydeki adli bilimler programlarımızda yer alan kriminalistik ders içeriklerine dijital olay yeri inceleme, siber suçlu profillemesi, siber suç soruşturmasında coğrafi profilleme gibi konuları ekledik.”İnternetin bir de özel yazılımlarla ulaşılabilen darkneti olduğunu kaydeden Prof. Dr. Sevil Atasoy, “Bu karanlık dünyada uyuşturucu, silah, mermi ve patlayıcı satışlarından çocuk pornografisine, kiralık katil bulma sitelerinden ya da 2014 ortalarında hizmete giren Google benzeri arama motorundan ve bütün bu melanetlerle ilgili olarak yapılan reklamlardan haberimiz çok yok. Dijital dönüşüm ile birlikte henüz bilmediğimiz yeni suç tipleri ortaya çıkacak. Hatta adam öldürmek için yeni yöntemler olacak. İnsanoğlunun ilk büyük keşfi ateştir, nasıl ateşin hem bizi ısıtmak, yemeklerimizi pişirmek gibi faydaları, buna karşılık yangın çıkarma gibi zararları varsa dijital dönüşümün de iyi ve kötü yanları bulunuyor. Bunları değerlendirmek için önümüzde 23 oturum var. Ancak unutulmamalı ki dönüşümün henüz çok başındayız” dedi.Prof. Dr. Arıboğan: “İnsanlık tarihi denilen şey, aslında teknolojinin tarihi”Sempozyumun davetli konuşmacıları arasında yer alan Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Siyasette Dijital Dönüşüm” başlıklı konuşmasında siyaset biliminin devlet merkezli incelenen bir alan olduğunu ancak son yıllarda teknolojik gelişmeler eşliğinde de okunduğunu söyledi. Siyaset biliminin genel olarak ana laboratuvar alanı olarak kullandığı şeyin tarih olduğunu belirten Prof. Dr. Arıboğan, “Siyasi tarih içerisinde değerlendirilir ve bunlar üzerinden bir dünya okuması yapmaya çalışırız. Yakın zamanlarda uluslararası ilişkiler alanındaki önemli değişikliklerden biri insan psikolojisi üzerinden yapılmaya başlandı. Bir diğeri de teknoloji bilimi üzerinden okumalar ve yeni yaklaşım tarzları ortaya çıktı. Dönüşüm, dijital dönüşüm, yeni dünya dediğimiz şey aslında tarihte ilk defa bu kadar büyük bir hızla, devrimci yapının merkezine doğru vurarak geliyor. İnsanoğlunun, insan topluluklarının tarihin başından beri bir değişim dönüşüm içerisinde olduğu aşikar. İnsanlık tarihi denilen şey, aslında teknolojinin tarihi. Teknoloji geliştikçe insan dönüşüyor, insan değiştikçe teknoloji gelişiyor. İnsanoğlu içinde yaşadığı teknolojiyi bir an kabul ediyor. Aslında bunun ne kadar olağanüstü olduğuyla da çok fazla ilgilenmiyor. Onu hayatın bir parçası olarak düşünüyor. Bugün ilk defa karşımızda insan topluluklarından, yaşam tarzımızdan kısmen bağımsızlaşmaya başlayan ve sanki başka bir uygarlığın izlerini, alarmını bize doğru yansıtmaya başlayan bir dönüşümden bahsediyoruz” dedi.Siyaset bilimi açısından iletişimin çeşitli taktikler sunduğunu, değişimin kaçınılmaz olduğunu ve mutlaka uyum sağlanması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Sistem değişiyor, sadece ders anlatım biçimleri değil. Yeni dünyaya adapte olmazsak tamamen out’a çıkma ihtimalimiz var. Bizim deneyimlerimiz ‘Endüsrti 4.0’ın, gençliğin dünyasına yetişemiyor. Onun için zamanı durdurmaya çalışıyoruz. Duvarlı dünya aslında zamanı durdurmaya çalışan orta yaşın dünyası. Bu büyük dönüşümü durdurmanın yolu yok, adapte olamıyoruz. Daha kaç kuşak tarımda büyüdük, sanayide büyüdük, sanayi sonrasında olgunlaştık, bu da dördüncü. Kaç uygarlık birden göçebe yaşayacağız? Bari bunu tutalım diyoruz” diye konuştu.Prof. Dr. Nalçaoğlu: “Geleceğin bilimi yapay zekâ ekseninde biçimlenecektir”Sempozyumun ana konuşmacılarından Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Halil Nalçaoğlu, “Bir Paradigmanın Dönüşümü: Sibernetikten Yapay Zekaya” başlıklı konuşmasında yapay zekanın istihdam alanlarının kapanması, etik sorunlara ve yönetsel/yönetişimsel sorunlara yol açtığını söyledi. Nalçaoğlu, “Yapay zeka kavramı günümüz bilim dünyasına temel oluşturmaya, tüm düşünsel paradigmamızı etkilemeye başladı. Olumlu yanları ve olumsuz yanlarıyla ele alınması gerekiyor. Etik meselesi çok önemli” dedi.Prof. Dr. Antonioi: “Biz hala buzdağının görünen kısmını görüyoruz”Ana konuşmacılardan İspanya Santiago de Compostela Üniversitesi’nden Prof. Dr. Neira Cruz Xose Antonioi ise dijital çağda iletişim yöntemlerini anlattı. Prof. Dr. Neira Cruz Xose Antonioi, gelişen teknolojilerle beraber dijital çağda kullanılan iletişim araçlarının değiştiğini, bunun da kitle iletişiminde çok önemli değişmelere yol açtığını söyledi. Dijital çağda iletişimin yeni bir dile sahip olduğunu belirten Antonioi, kitle iletişiminin beraberinde değerli avantajlar, sayılamayan ihtimaller ve belirsiz sınırlar ortaya koyduğunu kaydederek “Biz hâlâ buzdağının görünen kısmını görüyoruz” dedi.Dijital dönüşüm her yönüyle ele alındıÜÜ TV’den canlı olarak yayınlanan, iki gün süren sempozyumun ilk gününde Güney Yerleşkesi’nde “Dijital Dönüşüm ve Artırılmış Gerçeklik”, “Dijital Dönüşüm ve Pazarlama”, “Popüler Kültür ve Gündelik Yaşam”, “Sosyal Medya ve Sosyal Ağlar”, “Geleneksel Medyadan Yeni Medyaya”, “Dijital Kültür”, “Dijital Dönüşüm ve Sanat”, “Dijital Dönüşüm, Yeni Medya ve Etkileri”,  “Dijital Dönüşüm, Tüketici ve Tüketim”, “Dijital Dönüşüm ve İletişim Bilimleri” ve “Dijital Bağımlılık” başlıklı oturumlar gerçekleştirildi.İletişim Günleri, oturumlar ve kültürel etkinlikler ile ikinci günde de devam ettiSempozyumun ikinci gününde ise davetli konuşmacı Bournemouth Üniversitesi’nden Doç. Dr. Salvatore Scifo, “Radio, Audio and Digitalization: The Changing Roles of Broadcasters Producers and Listeners” başlıklı bir konuşma yaptı İngiltere’de BBC’nin dijital dönüşüme nasıl ayak uydurmaya çabaladığını anlattı. Scifo, radyo dinleme alışkanlıkları açısından kuşaklar arası farkla bulunduğunu ve radyo yayıncılarının da özellikle genç kuşağın beklentilerine uymaya çabaladıklarını söyledi.Basın İlan Kurumu İlan Hizmetleri Müdürü İdris Armağan Çam ise “Basın İlan Kurumu ve Yeni Medyaya İlişkin Faaliyetleri” başlıklı bir konuşma yaparak, Basın İlan Kurumu’nun dijital dönüşüme nasıl hazırlandığını anlattı. Çam, yerel medyanın dijital dönüşümüne de katkı koyduklarını ifade etti. Çam, internet gazeteciliğinin yasal mevzuata henüz sahip olmadığını, Basın İlan Kurumu olarak bu sorunun çözümüne de katkı koymaya çabaladıklarını ifade etti.İkinci günde 11 oturumSempozyumun ikinci gününde davetli konuşmacıların dışında “Haber İncelemeleri”, “Dijital Dönüşüm ve Reklam”, “Gazetecilik”, “Yapay Zekâ”, ”Dijital Çağda Gerçekliğin Yeniden Üretimi”, “Dijital Dönüşüm ve Görsel İletişim Tasarımı”, “Halkla İlişkiler”, “Dijital Dönüşüm ve Yayıncılık”, “Dijital Dönüşüm ve Sinema” ve “Dijital Dönüşüm ve Siyaset” oturumları gerçekleştirildi.Sempozyuma çeşitli üniversitelerden çok sayıda akademisyen bildirileriyle katılırken yine çeşitli üniversitelerden akademisyenler de oturumlarda moderatörlük yaptı. İstanbul Şehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Peyami Çelikcan, İstanbul Üniversitesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Suat Gezgin, Prof. Dr. Yıldız Dilek Ertürk, Prof. Dr. Murat Özgen, Marmara Üniversitesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Filiz Aydoğan, Prof. Dr. Ebru Özgen, Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Selahattin Yıldız, Yeditepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Defne Özonur, İstanbul Aydın Üniversitesi’nden Prof. Dr. Özer Kambur ve Doç. Dr. Deniz Yenğin, Ankara Hacı Bayram Üniversitesi’nden Doç. Dr. Aytül Tamer, Doç. Dr. Esra Keloğlu ve Dr. Kurtuluş Özgen, Hacettepe Üniversitesi’nden Doç. Dr. Özlem Pektaş Turgut bildiri ve oturum moderatörlükleriyle sempozyuma destek verenler arasındaydılar.İFİG kapsamında açılan sergiler büyük beğeni aldı6’ıncı İletişim Günleri kapsamında bu yıl öğretim üyelerinin ve öğrencilerin çalışmalarından oluşan sergiler de açıldı. Prof. Dr. Hasip Pektaş’ın Ekslibris Sergisi Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Sanat Galerisi’nde açıldı. Açılışını Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın yaptığı sergi 12 Mayıs’a kadar ziyarete açık tutulacak.Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü öğrencilerinin Uygulamalı Gazetecilik dersi kapsamında, hocaları Dr. Öğr. Üyesi Aylin Tutgun Ünal’ın danışmanlığında açtıkları Gazete Sergisi de Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından açıldı.Görsel İletişim ve Tasarım Bölümü öğrencilerinin Grafik Tasarım dersi kapsamında, hocaları Öğr. Gör. Pınar Çelik danışmanlığında gerçekleştirdikleri sergi de bir dijital teknoloji harikası olarak etkinlik kapsamındaki yerini aldı.İFİG kapsamında İletişim Fakültesi öğrencilerinin sosyal sorumluluk projeleri de dikkat çekiciydi. İnsanları su içmeye teşvik eden ‘Su İçin’ sloganlı sosyal sorumluluk projesi sayesinde sempozyum konukları kana kana su içtiler. Bir çevre dostu olarak yeşili korumayı ve organik beslenmeyi teşvik eden projeyle ise konuklara bitkiler dağıtıldı.İFİG genç iletişimcilere etkinlik yönetimi deneyimi kazandırdı6. Uluslararası İletişim Günleri’nde, Etkinlik Yönetimi dersi öğrencileri uygulamalı eğitimin bir parçası olarak görev aldılar. Dr. Öğr. Üyesi Şaha Özpınar tarafından verilmekte olan dersin uygulamalı eğitim kesitini öğrenciler İFİG organizasyonunda görev alarak tamamladılar. İletişim öğrencileri başarılı çalışmalarıyla başka üniversitelerden sempozyuma katılan akademisyenlerin ve öğrencilerin takdirini topladılar.6. Uluslararası İletişim Günleri, İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör’ün teşekkür konuşmasıyla sona erdi. Güngör, teşekkür konuşmasında fakültenin akademik kadrosuna, etkinlikte özveriyle görev alan öğrencilere, sempozyuma bildirileriyle katılan akademisyenlere, oturum başkanı olarak katkı veren akademisyenlere, sempozyuma desteğini esirgemeyen Rektörlük Yönetimi’ne, üniversitenin ilgili idari birimlerine, sempozyuma destek veren TÜBİTAK’a ve etkinlikte kahve sponsorluğu desteği veren Tchibo’ya teşekkürlerini iletti.  Üsküdar Haber Ajansı (ÜHA)

08 MAR 2019

Üsküdar İletişim’de transhümanizm konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya ve İletişim Bölümü tarafından gerçekleştirilen Transhümanizm: Yapay Zekâ ve Hukuki Haklar seminerinde teknolojik gelişmelerin birey ve toplumların geleceğini nasıl etkilediği sorusuna yanıt arandı.Medya ve İletişim Bölümü Başkanı Doç. Dr. Feride Zeynep Güder’in moderatörlüğünde gerçekleştirilen seminerde, Trakya Üniversitesi’nden Doç. Dr. Erdem Öngün ve Dr. Okan Aksu teknolojinin insan doğası üzerindeki etkileri ve teknolojik dönüşümün geleceği üzerine konuştu.Doç. Dr. Erdem Öngün transhümanizm kavramının insanın ötesine geçmek olarak adlandırılabileceğini söylerken kavramın günlük hayatta kullanımının yaygınlaşmasına sebep olan teknolojik ve dijital dönüşümün insan türünü hangi noktalara taşıyacağına değindi. Araç kullanan insan tanımının dijital çağda yeniden şekillendiğini vurgulayan Öngün, bu yeni dünyada araçların kullanıcının ötesine geçtiği ve hatta kullanıcıyı dönüştürdüğü tartışmalarına değindi. Araçların insanların yerini alıp alamayacağı konusundaki farklı bakış açılarına değinen Öngün, geleceğe ilişkin öngörüler farklı olsa da dönüşümün kaçınılmaz olduğunu söyledi.Dr. Okan Aksu ise teknoloji ve insanın dijital yolculuğuna felsefi bir bakış açısıyla bakmak gerektiğine değinirken insan bedenini kutsallaştıran bazı tek tanrılı dinlerin, teknolojinin insan bedenine ve hayatına müdahalesine sıcak bakmadığını ve engellemeye yönelik çalışmalar yaptığını belirtti. Beden ve özne tartışmalarının tarih, felsefe ve din açısından sürekli tartışılan bir konu olduğunu söyleyen Aksu, konunun sadece tek bir disiplinin penceresinden ele alınamayacak ölçüde karmaşık bir dinamiği bulunduğunu ifade etti. Transhümanizmin ilk örneklerine edebiyatta rastlandığını belirten Aksu, özellikle distopik eserlerde sıkça karşılaşılan bir olgu olduğunu belirtti. Yapay zekânın insana yararları ve zararlarının araştırılması gereken bir konu olduğuna değinen Aksu, insan ve yapay zekâ arasındaki sınırların ne olduğunun tartışılması gerektiğini söyledi.Robot hakları tartışmasıErdem Öngün, makinaların hakları tartışması bağlamında robotik özne tanımının çok önemli olduğunu belirtip, dünyada bu konunun vatandaşlık verilen ilk makina olan robot Sofia üzerinden tartışıldığını belirtti. İnsanın dramatik yapısının robotlar için söz konusu olamayacağını belirten Öngün, bu noktada yapay zekâ haklarının insan haklarıyla eşit noktada tartışılamayacağını belirtti. Etkinlik, izleyici sorularının cevaplanmasının ardından Doç. Dr. Feride Zeynep Güder’in Doç. Dr. Erdem Öngün ve Dr. Okan Aksu’ya plaket takdimi ile sona erdi. Üsküdar Haber Ajansı (ÜHA) 

Üniversitemizle ilgili “AKLINDA NE VARSA” bize sor!