Aday Üsküdar | Dünyayı Değiştirmeye Var mısın? uskudar.edu.tr/aday

Gazetecilik Akademik Etkinlikler

10 MAR 2022

Genç İletişimciler Yarışması’nda Üsküdar İletişim’den altı finalist

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Aydın Doğan Vakfı tarafından bu yıl 32.si düzenlenen Genç İletişimciler Yarışması’nda Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden altı öğrenci ilk üçe girerek finalist oldu. Öğrencilerin dereceleri ise 7 Nisan 2022 tarihinde yapılacak olan ödül töreninde açıklanacak.İletişim alanında eğitim gören gençlerin yeteneklerini ve yaratıcılıklarını geliştirmek amacıyla Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Aydın Doğan Vakfı tarafından düzenlenen 32. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Aydın Doğan Genç İletişimciler Yarışması’nda finale kalan isimler belli oldu. Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri de finale adlarını yazdırmayı başardı. Açıklanan sonuçlara göre Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü’nden 5, Halkla İlişkiler Bölümü’nden 1 öğrenci yaptıkları projelerle finalist oldu. Ödül alan eserlerin dereceleri ise 7 Nisan 2022 Perşembe günü çevrimiçi olarak düzenlenmesi planlanan ödül töreni ile belli olacak. Tören, Aydın Doğan Vakfı YouTube hesabından canlı olarak yayımlanacak.Eserler dört ana kategoride yarıştı2020-2021 öğretim yılında yaptıkları çalışmalarla 32. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Aydın Doğan Genç İletişimciler Yarışması’na katılan öğrenciler “yazılı dal”, “görsel dal”, “işitsel dal” ve “internet yayıncılığı” olmak üzere dört ana kategoride yarıştı.Üsküdar İletişim’den altı öğrenci finaldeTürkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Turgay Olcayto ile Aydın Doğan Vakfı Yürütme Kurulu Başkanı Candan Fetvacı imzasıyla İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör'e hitaben yazılan yazıda, Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinden Ayça Aracıçam, Bilal Sadi, Melisa Duygun, Merve Şişman, Ümmü Gülsüm Dural ve Zeynep Şahin'in finale kaldıkları ifade edildi.Üsküdar İletişim, ödül alacak öğrenci sayısı bakımından 4. sıradaGenç İletişimciler Yarışması internet sitesinde paylaşılan listeye göre, ödül alacak öğrenci sayısı bakımından ilk sırada 11 öğrenci ile Erciyes Üniversitesi, ikinci sırada 10 öğrenci ile Selçuk Üniversitesi, üçüncü sırada 7 öğrenci ile Çukurova Üniversitesi yer alıyor. Üsküdar Üniversitesi ise 6 öğrenci ile dördüncü sırada geliyor. Diğer üniversiteler ise şu şekilde sıralanıyor: Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi 5, Gümüşhane Üniversitesi 5, İstanbul Aydın Üniversitesi 4, İstanbul Üniversitesi 4, Trabzon Üniversitesi 2, Akdeniz Üniversitesi 1, Anadolu Üniversitesi 1, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi 1, İstanbul Arel Üniversitesi 1, İstanbul Medipol Üniversitesi 1, İstanbul Ticaret Üniversitesi 1 ve Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi 1 öğrenci.Ödül töreni ile ödüller sahiplerini bulacakYarışmada finale kalan eserlerin dereceleri, düzenlenecek ödül töreninde açıklanacak. Tören, 7 Nisan 2022 Perşembe günü çevrimiçi olarak düzenlenecek ve Aydın Doğan Vakfı YouTube hesabından canlı olarak yayımlanacak.Kaynak için: Haber Üsküdar

09 MAR 2022

8 Mart Kadın ve Medya Paneli'nde akademisyenler medyada kadının temsilini tartıştı

Üsküdar Üniversitesi İnsan Odaklı İletişim Uygulama ve Araştırma Merkezi (İLİMER) ile İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünün ortaklaşa düzenlediği "8 Mart Kadın Ve Medya" başlıklı panel gerçekleştirildi. İLİMER Müdürü Doç. Dr. Gül Esra Atalay’ın moderatörlüğünde gerçekleştirilen panele, Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, Prof. Dr. Nilüfer Timisi, Doç. Dr. Aysun Aydın, Doç.Dr. Bahar Muratoğlu Pehlivan, Doç.Dr. Yıldız Derya Birincioğlu Vural konuk oldu.  Üsküdar Üniversitesi İnsan Odaklı İletişim Uygulama ve Araştırma Merkezi İLİMER ile Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünün ortaklaşa düzenlediği “8 Mart Kadın ve Medya Paneli” İLİMER Müdürü Doç. Dr. Gül Esra Atalay’ın moderatörlüğünde zoom üzerinden gerçekleştirildi.  Prof. Dr. Nazife Güngör: “Eşitsizlik süreci cinsiyet kimlikleri üzerinden işletildi” Panelin açılış konuşmasını gerçekleştiren İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, eşitsizlikler üzerine yapılanmış toplum düzeninin oluşumundan bahsetti. “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününüzü kutluyorum. 8 Mart düşündüren bir gün. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Ne tür toplumsal ilişkilerin içerisinde yaşıyoruz? İnsanlık kurulurken sanki eşitsizlikler üzerine toplumların yapılandığını görüyorum. İnsanlık tarihine baktığımızda küçük bir azınlık, kitleleri güçten yoksun hale getirerek, yoksun bırakarak kitleler üzerinde egemenlik kuruyor. O egemenlik ilişkileri örgütsel süreçleri yapılandırarak günümüze kadar geldi. Dolayısıyla bu süreci ilişkiler düzeyine indirmek zor. Çok mücadele vermek gerekli. Bu mücadelelerden biri 8 Mart. Yüzyıl öncesinde Amerika’da başladığını görüyoruz. Sadece eşit ücret alma talebiyle yola çıkan 120 kadının yanıp, kül edildiğini görüyoruz. Korkunç bir trajedi yaşanıyor. Tek istekleri çocuklarına daha fazla vakit ayırmak, yaşanabilir standartlara sahip olabilmek idi. Bu talepleri bile büyük bir dehşetle karşılandı. Hayatlarını vahim bir şekilde kaybettiler. İnsanların kurduğu eşitsiz, güçsüzü ezme düzeni toplumun her düzeyindeki ilişkileri biçimlendirdi. Erkeğin kadını ezmesi, parası olanın parası olmayanı ezmesi gibi. Eşitsizlik süreci cinsiyet kimlikleri üzerinden işletildi. Dolayısıyla geldiğimiz noktada sürekli  bir trajedi hakim. Dünya uygarlaştıkça özü itibarı ile barbarlaştığını da görüyoruz. Adına uygar dünya diyoruz ama her türlü barbarlık söz konusu. Barbarlık; yoksun bırakmak, kıt kaynaklardan eşitsiz faydalanmak, özgürlüğü kısıtlamaktır. Ana haberlerde her gün kadın cinayetlerini izliyoruz. Olay artık yoksun bırakmanın ötesinde imha noktasında. İmha ediyor ve kurtuluyor. Üstelik imha etmeyi, öldürmeyi kendine hak olarak görüyor. Yasaların olduğu, güya işlerlikte olduğu toplumlarda aslında yapılan yasaların biraz göstermelik kaldığını görüyoruz ve hayretler içerisindeyiz. Burada yapılan bir hata var, hata değil bilerek yapılan. Toplumsal ilişkiler organize edilmeye başlarken, erkek atak davranıp, biyolojik birtakım özelliklerini kullanıp kadını evin içine kapatıp, kamusal alanın dışında, sosyal ilişkilerden uzak bir konum biçti. O zamandan itibaren kadın hep evin içinde. Evin içinde olmak demek, giderek üretimin dışında bırakmak, üretimden alıkoymak demektir. Üretmeyen, üretimin dışında kalan birey başka birinin egemenlik alanı içinde yaşamaya mahkumdur. Hayatın her düzeyinde pasif bırakılır. Teraziyi eşit biçimde kursalardı; toplumsal örgütlenmeler, aile örgütlenmeleri, üretim örgütlenmeleri, üretim biçimleri denge içinde olabilseydi, bugün biz cinsiyetler arası eşitsizliği, kadına şiddeti konuşuyor olmayacaktık.“ Prof. Dr. Nilüfer Timisi: "Barışın inşacısı ve kurucusu kadındır"Medya ve kadın üzerine önemli çalışmalarda bulunan İstanbul Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünden Prof. Dr. Nilüfer Timisi, medyada kadın temsiliyeti ve kadınların özne olabilmelerine dair birçok noktaya değindi. Prof. Dr. Nilüfer Timisi, “8 Mart, dünya kadın hareketi açısından önemli bir gün. Barışa her zaman olduğu gibi bugün de ihtiyacımız var. Günümüzün en önemli meselesi barış. Barış kavramını en çok dillendiren kesim kadınlar. Barışı dillendirmekten öte barışın inşacısı ve kurucusu kadındır. 1850’den bu tarafa kadınların talebi çeşitli içerikler oluşturularak günümüze kadar geliyor. Umarım bizden sonraki kuşaklar da devam edecek. Medya meselesine geldiğimizde, medya-kadın  ilişkisi tarihsel yaklaşımda sorunlu olarak karşımıza çıktı. Matbaanın icadından itibaren aslında toplumda var olan eril iktidar yapısının sembolik üretim içerisinde de nasıl yerini bulduğunu biliyoruz. Dolayısıyla kadınlar her zaman içerik üretmekte, inşa etmekte var olmalarına rağmen kadınların, toplumun diğer alanlarında olduğu gibi görünmediğini, temsil edilmediğini söylemek mümkün. Kadının varlığını ve eşitsiz ilişkileri görünür kılmak, genel toplumsal projenin parçasıdır. Eşitsiz iktidar ilişkilerini dönüştürmenin en önemli ayağını medya oluşturuyor. Bu sebeple medya ve kadın ilişkilerine baktığımızda temsil ya da temsiliyet kavramının akademisyenler için en önemli akademik araç olduğunu, aynı zamanda bir toplumsal mesele olduğunu biliyoruz.“ “Medyada maruz kaldığımız içeriklerin kadınların lehine olmadığını söylemek mümkün"Kadınların medyadaki konumuna değinen Prof.Dr. Nilüfer Timisi, “Medya, toplumsalı oluşturan en önemli alandır. Bizi ortaklaştıran, haberdar eden, ortak bilgi çerçevesinde buluşturan, aynı zamanda kimliklerimizi, toplumsal aidiyetlerimizi belirleyen en önemli sembolik iktidar merkezidir. Dolayısıyla bu alan içerisinde neye maruz kaldığımız, ne kadar maruz kaldığımız geniş toplum kesimlerinin düşünce sistemini belirliyor. Temsiliyet kavramı üzerinden tarihsel olarak medyaya baktığımızda, medyada maruz kaldığımız içeriklerin kadınların lehine olmadığını söylemek mümkün. Yani kadınlar medyada daha az temsil ediliyor. Her türlü medya içeriğine baktığımızda kadın ve erkek arasındaki temsiliyet farkından söz etmek mümkün. 114 ülkeyi kapsayan bir araştırmaya göre, 20 yıllık süreçte katılımcıların duydukları, okudukları, izledikleri kadın oranı sadece yüzde 24. Kadınlar medyada tabii ki var, fakat bir özne olarak var olmayan daha çok sembolik bir geçiş olarak karşımıza çıkıyor. Kurmacalarda kadınlar yer alıyor, dizilerde kadınlar yer alıyor. Gerçeğin yorumlanmasında, gerçek ile ilişkili bir konuda kadınların yeterince bilen bir özne olmadıkları, kaynak olarak var olmadıkları, konuşan, bilen, düşünen bir özne olarak var olmadıklarını görüyoruz. Kadınlar sürekli etiketlenerek gündem haline geliyor. Mağduriyet var ise, şiddet var ise, şiddet kurbanı ise gündemde oluyor. Şiddet mağduru olan kadın da çeşitli ifade ve resimlerle tekrar mağdur ediliyor. İkinci mesele emek süreçleriyle ilgili. Medya endüstrisinde çalışan kadın sayısı artıyor. TÜİK raporlarına göre 100 kadından 17’si istihdam sahibi. RTÜK ve TRT’de üst düzeylerde kadın yok. Medyada gazeteci olarak, içerik üreticisi olarak, prodüktör olarak kadınlar var ama kadınlar yükselemiyor. Eşit işe adaletsiz ücret, cinsiyetlendirilmiş iş tanımları, kadının çocuk sahibi olma durumunda meslekten alıkonulması gibi sorunlar var. Olumlu örnekler tabii ki var. Bu olumlu örnekleri ön plana çıkararak kadınların özgür, bilen özneler olduğunun altının çizilmesi gerekiyor.” Doç. Dr. Aysun Aydın: "Olması gereken ataerkil sistem tarafından belirlenmiş"Felsefe ve söylem açısından kadın ve medya konusunu ele alan Düzce Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Aysun Aydın, “Toplumsal cinsiyet rollerinin aktarılması en fazla medyanın araçsallığında gerçekleşiyor. Toplumsal cinsiyet kalıplarının, sembollerinin, normlarının temelinde medya büyük rol oynuyor. Genel olarak felsefede toplumsal cinsiyet rollerinin cinsiyet rollerine indirgenmesi ve iki kavram arasında sanki nedensel bir ilişki varmış gibi indirgemeci yaklaşım, en temelde doğalcı yanılgı dediğimiz mantıksal hata. Çünkü buradaki problem kadının ya da erkeğin biyolojik gerçekliğinden, olması gereken üzerine çıkarım yapmak. Bu mantıksal çıkarım açısından doğru bir çıkarım değil. Olması gereken, ataerkil sistem tarafından belirlenmiş, -meli, -malı ahlaki önermeleriyle ifade edildiği için kadına dayatılan bir ahlaki değerler sistemini oluşturuyor. Medya aracılığıyla çok sıklıkla tanık oluyoruz. Erkek bir şarkıcı tarafından kadının fıtratı gibi söylemlerle, kadının nasıl davranması gerektiğine ahlaki zemin üzerinde karar veriliyor. Bu çok yüklü bir mantıksal hata. Böyle bir norm, ahlaki değerler sistemi söz konusu değil ve biyolojik cinsiyetle açıklanamaz. Dolayısıyla ikisi arasında kurulan yanlış nedensel ilişki ataerkil medyayı besliyor. Düşünce tarzının temelinde kavramsal bir anlayış var. En ilkel toplumlarda bile görebiliyoruz. Siyahın kötülüğü, beyazın iyiliği, erkeği gücü, kadının bedeni temsil etmesi gibi. Bugün iş yaşamında doğurma yetisine sahip kadının olması ya da annelik vasfı kadına dezavantaj olarak dönüyorsa, bizim esas farkımız doğurmamak oluyor. Erkeğin sahip olduğu bir nitelik üzerinden kadını dezavantajlı tanımış oluyoruz. Kadın her zaman ötekileştiriliyor. Kavramsal dönüşümü yeniden inşa edebilirsek, söylemimiz, dilimiz, ifademiz ve eylemimiz de değişir.” Doç. Dr. Bahar Muratoğlu Pehlivan: "Çizgi filmlerde tektipleşme çok belirgin"Çizgi filmlerdeki kadının rolünden bahseden Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Bahar Muratoğlu Pehlivan konuşmasında şunları söyledi: “Çizgi filmlerde kadının rolünün çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çocukların zihni yeni şemaların öğrenilmesine çok açık. Dolayısıyla çocukluktan itibaren gördüğümüz, izleme ve hikaye dinleme davranışında da yeni şemaları belirgin şekilde görüyoruz. Araştırmalar göre, çocuklar için hazırlanan içeriklerde cinsiyetin tektipleştirilmesi çok belirgin. Daha çok erkek karakterler var. Buna dayalı olarak, çok çizgi film izleyen çocuklarda tektipleştirme az izleyenlere göre daha fazla. Türkiye’deki çizgi filmlere baktığımızda vahim bir durumda olduğumuzu söylemek mümkün. Meselâ, annenin sürekli mutfakta olduğu, neredeyse evden hiç çıkmadığı bir durumu gözlemleyebiliyoruz. Sürekli böyle içeriklere maruz kalan çocuklarda toplumsal cinsiyet farklılıklarının oluşmasını görebiliyoruz.” Doç. Dr. Derya Birincioğlu Vural: "Medya, dijital şiddeti farklı şekillerde önümüze çıkarıyor"Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve İletişim Bölüm Başkanı Doç. Dr. Derya Birincioğlu Vural konuşmasında şunları ifade etti: “2021 yılında 339 kadın ve 34 çocuk öldürüldü. 213 kadın ölümü şüpheli olarak kayıt edildi. Yıllar geçtikçe kadın cinayetleri azalmıyor artıyor. Medyanın bu durumda çok etkisi var. Dijital şiddet, birbirinden farklı birçok kavramla ortaya çıkıyor. Günümüzde sıklıkla karşılaştığımız, Türkçeleştirilmeye çalışılan dijital şiddet uygulamaları söz konusu. Slut shaming, geleneksel davranmayan kadının aşağılanması için kullanılan bir terim. Gaslighting, birini bilinçli şekilde sürekli manipüle ederek, onun gerçekliğinin yerine kendi gerçekliğini koymaktır. 2021’de yapılan araştırmada kadınların yüzde 56’sı dijital ortamda yazılı ve sesli tacize maruz kalıyor. Yüzde 46’sı ısrarlı takibe, yüzde 65’i internet ya da sosyal medya ortamında şiddete maruz kalıyor. Yüzde 21’i fiziksel görünümleri nedeniyle, yüzde 52’si cinsiyetten kaynaklı, yüzde 76’sı ise tanımadığı hesapların şiddetine maruz kalıyor. Horizon Venues adlı platformda kendi avatarını yaratan Nina Jane Patel, metaverse girişinde tacize uğradı. Metaverse şirketi açıklamada bulunup, böyle durumları önleme konusunda daha kesin adımlar atacağını dile getirdi. Diğer önemli konu ise gençlerin sosyal medyayı vitrin olarak kullanması. Kendi benlik algılarını, sosyal medyadaki vitrinde oluşturuyorlar. Vitrinimizin sınırlarını daha belirgin hale getirebilirsek bu şiddet olgusunu biraz daha azaltabiliriz.” Kaynak için: Haber Üsküdar

18 ŞUB 2022

Yeni Medya ve Gazetecilik öğrencileri jüri önünde

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü dördüncü sınıf öğrencileri, mezuniyet projesi olarak hazırladıkları gazeteleri ve internet sitelerini jüri önünde sundular.Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü son sınıf öğrencileri, Prof. Dr. Süleyman İrvan, Doç. Dr. Gül Esra Atalay, Doç. Dr. Bahar Muratoğlu Pehlivan, Dr. Öğr. Üyesi Yıldıray Kesgin, Arş. Gör. Atila Erdemir ve Arş. Gör. Selin Maden’den oluşan bölüm jürisinin önünde dönem boyunca hazırlamış oldukları gazeteleri ve haber sitelerini sundular. Zoom uygulaması üzerinden çevrimiçi olarak gerçekleştirilen sunumlarda jüri üyelerinin bireysel değerlendirmeleri, öğrencilerin proje notu olarak belirlendi.Jüri üyeleri projelere ilişkin değerlendirmelerde bulunduMezuniyet sunumlarını değerlendirmek üzere jüride yer alan Prof. Dr. Süleyman İrvan, Doç. Dr. Gül Esra Atalay, Doç. Dr. Bahar Muratoğlu Pehlivan, Dr. Öğr. Üyesi Yıldıray Kesgin, Arş. Gör. Atila Erdemir ve Arş. Gör. Selin Maden, her sunumun ardından projenin başarılı ve başarısız yönlerini açıklayarak öğrencilere tavsiyelerde bulundular. Jüri üyeleri tarafından yapılan yorumlarda dil bilgisi ve yazım kurallarına dikkat edilmesi gerektiği vurgulanırken, özgün içerik üretiminin önemine de değinildi. Öğrencilere yapılan geri bildirimlerde projelerini geliştirmeleri amaçlandı. Öğrenciler haber sitesi yapmayı tercih ettiMezuniyet projesi olarak çoğunlukla haber sitesi oluşturmayı tercih eden öğrencilerin sağlık, spor, kültür-sanat, teknoloji, magazin ve genel gündem temalarına odaklanmaları dikkati çekti. Üç gün süren sunumların ilk gününde danışmanlıklarını Dr. Öğr. Üyesi Yıldıray Kesgin’in yaptığı 23 öğrenci internet sitelerini anlattı. Sunumların ikinci gününde Doç. Dr. Gül Esra Atalay danışmanlığındaki 24 öğrenci hazırladıkları haber sitelerini jüri üyelerine sundu. Sunumların son gününde ise Prof. Dr. Süleyman İrvan danışmanlığında proje hazırlayan 18 öğrenci internet sitelerini, 2 öğrenci ise gazetelerini anlattı. Öğrenciler tarafından yapılan çalışmalardan bazıları şu şekilde: Merve Baş, Şile Vizyon isimli haber sitesinde Şile'den haber ve röportajlara yer veriyor. Burcu Hançer, Hilea Haber isimli haber sitesinde Şile ile ilgili yerel haberler yayımlıyor. Melike Sarıoğlu, Genç Jurnal isimli haber sitesinde veri gazeteciliği de içeren haber ve röportajlar yapıyor. İrem Gül, İletişim Gazetesi isimli kültür-sanat içerikli haber sitesinde video habercilik de yapıyor.Melisa Elbasan, SkalaTech isimli haber sitesinde teknoloji haberciliği yapıyor. Tez yazan öğrenciler çalışmalarını sürdürüyorTez çalışması yapan 3 öğrenci ise ilk dönemde kavramsal ve kuramsal bölümlerini yazarak danışmanları ile paylaştı. Tez yazan öğrenciler, Bahar döneminde özgün araştırmalar yaparak tezlerini tamamlamalarının ardından jüri önünde sunum yapacaklar.Kaynak için: Haber Üsküdar

25 OCA 2022

Coşkun Aral: “Bizim salgılarımız algılarımızı, ilgilerimizi yönlendirdiği zaman hakikat da değişiyor”

Coşkun Aral: “Bizim salgılarımız algılarımızı, ilgilerimizi yönlendirdiği zaman hakikat da değişiyor”Haber Üsküdar – Sefa Mert KahramanÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen "Foto Muhabirliği ve Hakikat" konulu etkinlik gerçekleştirildi. Moderatörlüğünü Gazetecilik Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Eren Ekin Ercan’ın yaptığı etkinliğe gazeteci Coşkun Aral konuk oldu.Gazetecilik Bölümü'nden Dr. Öğr. Üyesi Eren Ekin Ercan'ın moderatörlüğünde düzenlenen ve Coşkun Aral'ın konuk olduğu "Foto Muhabirliği ve Hakikat" başlıklı söyleşi gerçekleştirildi. Etkinliğe İletişim Fakültesi öğretim elemanlarının yanı sıra, Üsküdar İletişimli öğrenciler katıldı.Coşkun Aral tanıtıldıEtkinliğe Coşkun Aral’ı tanıtarak başlayan Dr. Öğr. Üyesi Eren Ekin Ercan, “Coşkun Aral benim çocukluk kahramanlarımdan birisi. Mesleğe yönelmemin nedenlerinden de biri aslında. Coşkun Aral, 1 Mayıs 1956 Siirt doğumlu. Siirt’in Coşkun Aral’ın hayatında özel bir yeri var hem ailesi hem politik hikâyeler vesilesiyle. Bugün konuşacağımız foto muhabirliği ve hakikat ile ilişkili olarak da Siirt'in hayatında belirleyici olduğunu düşünüyorum. Aral, 14-15 yaşında fotoğraf çekmeye başlıyor. Daha sonraki süreçte ulusal basında belli gazetelerde çalışıyor. 1 Mayıs 1977'de ‘Kanlı 1 Mayıs’ ile aslında uluslararası basına sirayet ediyor. Daha sonra bir uçak kaçırma olayıyla yükseliyor. Uluslararası basına biraz daha Coşkun Sipahioğlu ve Sipa Ajans vesilesiyle bütün görselleri, fotoğrafları ve hikâyeleri yayılıyor. Türkiye’de de ‘Haberci’ programıyla kitlelerle buluştuğunu söyleyebiliriz. İZ TV’nin bir dönem kurucuları arasındaydı. Şu anda da Habitat TV’de belgesel yayınlarına devam ediyor” dedi.“Bizim salgılarımız algılarımızı, ilgilerimizi yönlendirdiği zaman hakikat de değişiyor”Hakikat kavramını kendi bakış açısıyla değerlendiren Coşkun Aral, “Hakikat dediğimiz şey; algılarımızın bize vermiş olduğu, adeta bir radar gibi soyutu somutlaştıran, sadece bizim sistemimiz tarafından belirlenmiş ama başka sistemler tarafından da denetlenmiş bir fenomen. Benim için hakikatı açıklayacak olursam, ben bu işleri çok sorguladım çünkü hayata 4-0 yenik başlayan bir fiziki yapım var. Benden önceki iki kardeşim gibi, o coğrafyanın ihtiyaç duyduğu hastane, ilaç, bakacak kişi ve kurum benzeri Siirt’teki eksikliklerden dolayı yaşamım benim için de çok sağlıksız başlamış. Dört yaşına kadar yaşayıp yaşamayacağım belli değilmiş, hatta adakta bulunmuşlar. 1956-1960 yılları arasında hükümet tabibinin olmadığı Siirt’te, benden önce giden kardeşim de aynı nedenlerle ölmüş. Benim hayatta kalmamın bir adak adamaya borçlu olduğunu söylüyordu annem. Hayata biraz sağlık yönünden sorunlu başlayınca tutunma isteğiniz; tutunurken gerek beyninizi, gerek var olan fiziki gücünüzü yoğunlaştırmanız gerekiyor ama coğrafyanız hakikaten bunları ciddi ele alan bir coğrafya değil. Bir kadının normalde sekiz-on doğum yapıp doğurduğu çocuklardan üç dört tanesinin hayata tutunabildiği, bunlardan bir tanesinin normal yaşama kavuşup geriye kalanların hep ötekileştirildiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Niye diyeceksiniz, o da bu coğrafyada yüzyıllardır yaşananlardan ötürü. O yüzden hakikate ulaşmak, hakikat konusunda bizden önce yapılmış yorumları bilmek, araştırmak, kendi hakikatimizle başka hakikatleri kıyaslayabilmek biraz zor bir olay. Çünkü bizim salgılarımız algılarımızı, ilgilerimizi yönlendirdiği zaman hakikat de değişiyor” şeklinde konuştu.“Amacım iyi bir fotoğrafçı olmak değil”Fotoğraf makinesini hakikati bilmeyenlere hakikati aktarmak için kullandığını söyleyen Aral, du durumu şöyle açıkladı: “Ben hakikati, bana teknolojinin yirminci yüzyılda bahşettiği bir makineyle aktarmaya çalıştım. Fotoğraf makinesini, hakikati bilmeyenlere aktarmak için bir ifade aracı olarak kullandım. Amacım iyi bir fotoğrafçı olmak değildi, bunu hiçbir zaman düşünmedim. Onu bir araç yapıp tanık olduğum olayları, olaylara ettiğim tanıklıkları, geçmişte bildiğim insanların bana bıraktıkları mesajları diğer insanlara aktarabilmeyi hedefledim.” “Benim amacım işi belgelemek, bir kanıt gibi göstermek”Foto muhabirliğiyle ilgili kırılma anlarından bahseden Coşkun Aral şunları söyledi: “İlginçtir ki fotoğraf makinesine ulaşmam kolay oldu. İlk makine Kodak benzeri tek mercekli, çok basit bir obtüratör sistemli, 6:6 dediğimiz filme alıp 6:9 çeken, sekiz tane fotoğraf çeken bir kutu makine. Bununla çektiğim filmlerin baskılarının arkasına tarih atmışım, ilk çektiğim fotoğraf Hasankeyf. Siirt’te çekmemişim mesela. Bugün, Siirt’teki yaşamı keşke çekseydim diyecek durumdayım çünkü olağanüstü mimarisi olan bir kent ama mimariden örnek kalmadı. İhtiyaç duymamışım çünkü mimarinin hep aynı kalabileceğine inanmışım. Ama Hasankeyf’e gitmişim, mağarada yaşayanlar var ve o mağaraları çekmişim. Öte yandan İzmir Kemalpaşa ve İzmir’de Efes Harabeleri'ni de çekmişim. Bunlar şu anda benim arşivimde var olan ilk çektiğim filmin kareleri. Ardından fotoğraf çekme dönemi duraklıyor çünkü pahalı bir olay. Sonraki yıllarda ben Ara Güler ile tanıştığımda, ‘evladım bu zengin işidir, bu herkesin işi değil’ demişti bana. Çünkü o zamanlar çoğu yerde 'fotoğraf makinesinin girişi, kullanılması yasak' levhalarıyla karşılaşıyordun. Bazen böyle vapura atlar Yeniköy’den Beykoz Anadolu Feneri’ne giderdik. İlk karşılaştığımız şey 'girmek yasaktır, fotoğraf çekmek yasaktır' uyarısı olurdu. O dönemde her yer asker olduğu için her şey yasak. Zor bir meslek. Ara Güler’in veya o dönemin ustalarının sayılarının az olmasının sebebi, az çeken vardı. Çekenler de hakikaten varlıklı ailelerin çocuklarıydı. Belki de öncelikli olan bir fotoğraf makinesi değil başka bir şey. Benim amacım işi belgelemek, bir kanıt gibi göstermek, bir de benden sonrakilere veya bilmeyen insanlara bunu aktarmak.” “Sağlığım iyi olsa gittiğim yerlere tekrar gitmek isterdim”Mesleki anlamda en çok özlediği şeyin eskiden gittiği yerlere tekrar gitmek olduğunu söyleyen Coşkun Aral, “Dizlerimde ve bazı organlarımda aşırı zorlamadan ötürü birtakım sorunlar var, keşke onlar olmasaydı. Habercilikte ustalarımdan öğrendiğim şey sürdürülebilir habercilik yapmak. Pandemi öncesi yaptım. Madagaskar’a 1987’de gitmiştim, bir daha gittim. Kafiristan YouTube’de en çok izlenen programımdı, bir daha gittim. Gittiğim yerlere genç kardeşlerimle yeniden gitmeyi çok isterdim. Benim dönemimde gittiğimde yanımda bir kameraman yoktu. Bir kameramanla gidip onun da ufkunu açmak, onun da yaşamında böyle bir değişikliğin başlangıcının benimle olmasını sağlamak çok isterdim” ifadelerini kullandı.Katılımcılardan gelen sorularDinleyicilerden yöneltilen, "Birçok savaş alanında, farklı kültürlerin arasında bulunup sonrasında normal yaşamınıza döndüğünüzde o geçiş dönemini nasıl atlatıyorsunuz?" sorusuna Coşkun Aral, "Her şeyin plan çerçevesinde olduğuna inananlardanım, biraz kaderci bir anlayışım var. Çok yoğun travmaların olduğu dönemlerin hemen ardından yanımda gerçekten doğa koşullarında yaşamayı bilen insanlarla o ülkelere yapmış olduğum gezilerle oldu” cevabını verdi.Kaynak için: Haber Üsküdar

20 OCA 2022

Prof. Dr. Simber Atay: “Foto muhabirler; kurbanların, ölülerin ve mağdurların sözcüsüdür”

Prof. Dr. Simber Atay: “Foto muhabirler; kurbanların, ölülerin ve mağdurların sözcüsüdür”Haber Üsküdar - Ümmü Gülsüm Dural ve İrem GülÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen “Foto Muhabirliği: Türkiye ve Dünyada” başlıklı söyleşi gerçekleştirildi. Moderatörlüğünü Gazetecilik Bölümünden Dr. Öğr. Üyesi Eren Ekin Ercan’ın yaptığı etkinliğe Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölüm Başkanı Prof. Dr. Simber Atay konuk oldu.Gazetecilik Bölümü'nün düzenlediği ve Prof. Dr. Simber Atay'ın konuşmacı olduğu “Foto Muhabirliği: Türkiye ve Dünyada” konulu etkinlik gerçekleştirildi. Etkinliğin moderatörlüğünü Gazetecilik Bölümü'nden Dr. Öğr. Üyesi Eren Ekin Ercan’ın üstlenirken, çok sayıda Üsküdar İletişimli öğrenci dinleyiciler arasında yer aldı.Prof. Dr. Simber Atay tanıtıldıEtkinliğin açılış konuşmasını yapan Dr. Öğr. Üyesi Eren Ekin Ercan, "Ege Üniversitesi Sinema ve Televizyon bölümü mezunu olan Prof. Dr. Simber Atay, aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Ensitüsi Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü'nde 'Fotoğrafçılığın Başlangıç Dönemi ve Türkiye’de İlk Yılları' başlıklı yüksek lisans tezini yazdı. Prof. Dr. Alim Şerif Onaran ve Prof. Dr. Oğuz Adanır danışmanlığında, 'Türk Film Eleştirisinde Yaklaşım Biçimleri' başlıklı doktora tezini bitirdi. Prof. Dr. Simber Atay; Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya’da çeşitli burslarla araştırmalarda bulundu. Aynı zamanda Atay, ileri seviyede çok sayıda dil bilmektedir. Türkiye’nin ilk fotoğraf müzesinde de küratörlük yaptı" diyerek Prof. Dr. Simber Atay'ı dinleyenlere tanıttı. “Fotoğraf çok yönlü bir faaliyettir”Foto muhabirliğin tarihsel serüvenini anlatan Prof. Dr. Simber Atay, “Her devir kendi bireylerini, aynı zamanda da kendi karakter ve tiplerini yaratıyor. Dolayısıyla biz şimdi bugün 19 Ocak 2022'den geriye doğru baktığımızda hepimizin bir perspektifi var. Bu çerçevede photojournalism (foto muhabirlik) denildiğinde de bu anlamda hem tarihsel bir süreçten hem de hepizin konuyla ilgili bir perspektife sahip olduğundan bahsedebiliriz. Bu sürekli değişen ve dönüşen bir perspektiftir. Şimdi bu geçmişe yönelik perspektifin, bu tarihselci arzunun tek teyit platformu fotoğraf tarihidir. Fotoğraf tarihi içerisinde de belgesel fotoğraf tarihi, fotoğraf sanatı tarihi, photojournalism tarihi gibi çeşit çeşit kategoriler vardır. Dolayısıyla bir fotoğraf çok kimlikli bir faaliyettir. Hem bir teknolojidir hem bir sanattır hem de çok çeşitli işlevleri vardır. Bu anlamda da bu çok kimliklik içerisinde de ayrı ayrı tarihsel kategoriler söz konusudur. Fakat tabi buradaki photojournalism tarihini bizim bu bağlamdaki düşüncemizin teyit platformu olarak kabul etmemiz lazım. O yüzden de hangi sektörde çalışırsak çalışalım mutlaka o işin tarihiyle çok yakından ilişkilerimizin olması gerekiyor” dedi.“Saf fotoğraf muciti Erich Saloman”Türkiye’deki ve Dünya’daki foto muhabir portrelerinden söz eden Prof. Dr. Simber Atay ilk olarak Erich Salomon'a değindi. Prof. Atay, “Sizlere ilk olarak Dr. Erich Saloman’dan bahsetmek istiyorum. 1886-1944 yılları arasında yaşayan Erich Saloman, tipik bir Weimar Cumhuriyeti vatandaşı. Weimar Cumhuriyeti sadece tarihsel bir dönem değil aynı zamanda yaratıcılık dönemidir. Korkunç bir enflasyon, korkunç bir anarşi, terör, siyasi karışıklıklar ve belirsizlikler nedeniyle siyasi ve ekonomik olarak kaotik bir dönem fakat pradoksal olarak da aynı şekilde son derede yaratıcı bir döneme işaret etmektedir. Öyle bir yaratıcılık ki bu; fizik biliminden edebiyata, müzikten fotoğrafa, felsefeden sanata kadar her dalda insanlar burada olağanüstü söylemler üretiyorlar. Bugün bulunduğumuz dönemdeki hikâyelerimizi özellikle de iletişim üzerine endeksli olan hikâyelerimizi mutlaka bir kere şu Weimer Cumhuriyeti’den geçerek değerlendirmemiz gerekiyor. Tarihin önemi buradan geliyor. Sadece ne olup bittiği değil aynı zamanda bizim entelektüel ve akademik duyarlılığımızın temellerinden bir tanesi de olduğu için" dedi. Dr. Erich Salomon’ın Birinci Dünya Savaşı’na da katıldığını söyleyen Prof. Dr. Simber Atay, onun fotoğraf muhabirliğine girişini ise şöyle anlattı: "Erich Saloman hukuk doktoru ancak çok çeşitli işlerle uğraşıyor. Birinci Dünya Savaşı Alman ordusunda harp esiri olarak yatıyor. Savaştan döndükten sonra hayatta kalma uğraşı verirken ve reklam sektörüyle uğraşırken fotoğrafçılıkla tanışıyor. Saf fotoğrafın mucididir. Dünyanın her yerinde fotoğraflar çekiyor. Bulunduğu ortamla birlikte oluyor. Ortamın haline giriyor. 20. yüzyılın önemli figürlerinden biridir. Fotoğraf tarihinin ve muhabirliğinin en kıymetli tanıklık sayfalarında yer edinmiştir” şeklinde konuştu. “Ölüm anı fotoğrafı trajik bir figürdür”Foto muhabirlik tarihi içerisinde bir diğer önemli isim olan Robert Capa hakkında ise Atay, “Robert Capa Macar asıllı bir fotoğrafçıdır. İspanyol iç savaşı, Çin-Japon Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, Vietnam Savaşı, Filistin- İsrail Savaşı gibi 20. yüzyılı biçimlendiren savaşlarda rol almış biridir. Aynı şekilde asker üniforması giyerek bir asker gibi kahramanca ve disiplinli olarak bu savaşlara katılmıştır. Robert Capa; cesaret, şakacılık, optivizm gibi özelllikleri barındırıyor. Robert Capa’dan bize kalan, her foto muhabirde olması gerektiği gibi cesaretli ve faziletli olması. 5 Eylül 1936’da İspanyol iç savaşında "ölüm anı" diye adlandırılan bir fotoğraf çekiyor. Bu, bir cumhuriyet askerinin vurulduğu an. Tarihin en önemli ikonik fotoğraflarından biridir. Trajik bir figürdür” ifadelerini kullandı.“Photojournalistler; kurbanların, ölülerin ve mağdurların sözcüsüdür”Margaret Bourke White’ı gelmiş geçmiş en iyi photojournalistlerin en olağanüstülerinden bir tanesi olarak tanımlayan Prof. Dr. Simber Atay, White’ın cephelerde, uçaklarda, gökdelenlerde çekilmiş fotoğraflarının olduğunu belirterek konuşmasını şöyle sürdürdü: "Margaret Bourke White, Sovyetler Birliği'nde fotoğraf çekmenin çok zor olduğu bir dönemde davet edilen nadir fotoğrafçılardan bir tanesidir. Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi sırasında Gandhi’nin yanı başında onunla birlikte bu mücadeleyi belgeleyen kişilerdendir. 2. Dünya Savaşı’nda toplama kamplarında çektiği fotoğrafları da vardır. Photojournalistler; kurbanların, ölülerin ve mağdurların sözcüsüdür. Bu münasebetle adalet ve hukuk, bir şekilde fotojurnalistlerin şahsında temsil edilmektedir." “Foto muhabir hümanist olmalıdır”Konuşmasında, ressam ve fotoğrafçı Fikret Otyam’ın Rönesans resimleri gibi idealize edilmiş fotoğraflarından bahseden Prof. Dr. Atay şunları söyledi: "Fikret Otyam, seçkin bir ressam, yazar ve entelektüel kişiliğe sahip biridir. Güney Doğu Anadolu’da çektiği fotoğraflar politikamızın biçimlenmesine katkı sağlamıştır. Fotoğraflarında Güney Doğu Anadolu insanının trajedisi ve hikayesi anlatılıyor fakat bir taraftan bu zor koşullar tanımlanırken diğer taraftan bunlar çok güzel fotoğraflar. Kahramanları; yaşlılığının, yoksulluğunun, hastalığının yanı sıra idealize edilmiş figürler. Bir foto muhabirde olması gereken bir özellik de hümanist olması. Hümanist bakış açısıyla eşitlik denilen kavramı yeniden tanımlamalı." “Simon Norfolk kendisine manzara fotoğrafçısı diyor ama o bir photojournalist”Simon Norfolk’u 1963 doğumlu bir İngiliz fotoğrafçı olarak tanımlayan Prof. Dr. Simber Atay, photojournalistlerin olay cereyan ederken ya da biraz öncesinde olay yerine giden kişiler olduklarını vurguladı. Norfolk’un ise olaydan sonra giderek fotoğraf çektiğini ve kendisini manzara fotoğrafçısı olarak nitelendirdiğini ama onun da bir photojournalist olduğunu söyledi. Olay yerine hadise yaşandıktan sonra giden Norfolk için Atay, “Sadece savaş değil o savaşın etkilerini de tespit etme fırsatı buluyor. Savaş politikalarının ne tür problemlere ne tür yıkımlara ne tür sistem parçalanmalarına sebep olduğunu da saptayabiliyor” dedi."Coşkun Aral cesareti temsil ediyor"Türkiye'nin alandaki en önemli isimlerinden biri olan Coşkun Aral'ı tanıtan Atay şunları söyledi: "Ülkemizin foto muhabirlerinden bir diğeri ise Coşkun Aral. 1956 doğumlu olan Aral, dünyanın her yerinde fotoğraf çekmiş birisi. Çok önemli savaşlara ve olaylara tanık olmuş. Kendisiyle karşılaştığınızda sakin, hoş sohbet eden birisi. Onun da en önemli özelliği cesareti temsil etmesi. Onun sükûnetini, o konuşurken veya fotoğraflarına bakarken, faaliyetlerini izlerken hissedersiniz. Çok başarılı başyapıtları var.”“Alexander Gardner, Amerikan iç savaşını belgelemiş takip etmiş olan bir fotoğrafçı”Sunumunda Alexander Gardner’a da yer veren Prof. Dr. Simber Atay, “Alexander Gardner Amerikan iç savaşını belgelemiş ve takip etmiş olan bir fotoğrafçıdır. Eski Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Abraham Lincoln’un suikasta kurban gitmesinin ardından bir soruşturma başlatılmış ve Alexander Gardner da bu soruşturmada yargılananlar arasından bir genç adamın fotoğrafını çekmiştir. Bu fotoğraftaki genç trajik bir figürdür” dedi.“Hakikati kimse kabul etmese de hafife indirgeseler de önemli olduğunu düşünüyorum”Foto muhabirliğin günümüzdeki durumuna ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Prof. Dr. Simber Atay konuya ilişkin olarak şunları söyledi: “Post-fotoğraf dönemine geçtik. 2000’li yıllarda siber dünyada yaşamaya başladık. Fotoğrafta iki temel var: analog ve dijital. Fakat ne biri başladı ne öteki bitti. İkisi arasındaki diyalektik sürekli yaşanıyor. Artık dijital fotoğrafçılık güçlendiği için bu sefer analog fotoğraf teknikleri 20. yüzyıl hatta 19. yüzyılın çok eski teknikleri gündeme geldi. Dolayısıyla bunları uygulayan kişiler de var. Böylece bu diyalektik sürekli olarak her iki tarafın gelişmesine yol açtı. İçinde bulunduğumuz dönem hakikat sonrası zamandır. Nitekim tarihsel bilinç çok önemlidir. Foto muhabirlere hakikat sonrası çağda günceli takip etmenin yanında, gerçeği kitlelere iletmek anlamında özel bir işlev yüklediklerini zannediyorum. Bu işlev etik ve felsefidir. Hakikati kimse kabul etmese de hafife indirgeseler de önemli olduğunu düşünüyorum.”Prof. Atay kendisine yöneltilen soruları cevaplandırdıDr. Eren Ekin Ercan’ın, “Manuel fotoğrafçılık zanaatkarlıktı aynı zamanda. Bugün dijitalleşmiş fotoğrafçılık, foto muhabirlik mirasına ne kadar sahip çıkıyor?" sorusuna Atay, "Robert Capa, Davit Seymor, Henri Cartier Bresson, Goerge Rodger Magnum fotoğraf ajansını kuruyorlar. Halen daha dünyanın bir numaralı ajansıdır. Magnum ajans fotoğrafçılarının söylemlerine göre kavramsal yönelimler var. Kavramsal fotoğraf kapsamına girecek projeler geliştiriyorlar. Tabiiki burada dönüşüm söz konusu. Hakikat sonrası çağda eskiden Hayat dergisi vardı. Kitleler bilgi ve görüş ediniyorlardı. Şimdi her şey internette sınırsız kaynakla bizlere sunuluyor. Foto muhabirliği sona ermedi ama devam ediyor. Kendine ait dil yetisi olan, kendine özgü işlevleri ve ortamı olan net bir kategoridir. Fakat eskisi gibi değil. Mecra değişmiş durumda artık” şeklinde yanıt verdi. Katılımcılardan gelen “Kevin Carter, Sudan’da bir çocuk ve akbabanın fotoğrafını çekmişti. Bu fotoğraftan sonra intihar etti. Foto muhabirlerin bu tür durumlar ile karşılaştıklarında sizce etik tavrı ne olmalı?" sorusunu ise Atay şöyle cevaplandırdı: “Tabii ki herkesin vicdanı var fakat sahadaki işlevimiz ne? Fotoğrafçının konumu tanıklık orada. Profesyonel olunması gerektiğini düşünüyorum. Foto muhabir etik olarak dünyadaki yerini bildiğin için orada zaten.” Kaynak için: Haber Üsküdar

20 OCA 2022

Ela Sezen: "Gazetecilik gönül vermeden yapılamaz"

Ela Sezen: "Gazetecilik gönül vermeden yapılamaz"Haber Üsküdar - Aleyna Yıldırım ve Hilal BüyükyavuzHaber Global muhabiri Ela Sezen, Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğr. Gör. Gökhan Karakaş'ın dersi kapsamında Üsküdar İletişim'e konuk oldu. Ela Sezen, muhabirlik tecrübelerini öğrenciler ile paylaşırken, mesleğe ilişkin önerilerde de bulundu. “Savaş muhabirliği riskleri olan bir alan”Savaş muhabirliğini çarpıcı detaylarla anlatan savaş muhabiri Ela Sezen, "Savaş muhabirliği riskleri olan bir alandır. Çünkü karşınızdaki bir terör örgütü, devlet değil. Dolayısıyla ne zaman, nereden saldırabileceğini kestiremiyorsunuz. Çay, kahve içerken bile başınızdan havan mermisi geçebilir. Devletle ilişkide savaş hukuku diye bir kural vardır, onu uygularsınız. Cephe hattı ise onun risklerini bilirsiniz ama Suriye sınır hattı öyle bir şey değil. Suriye sınır hattında her an başınıza her şey gelebilir. Çünkü bölge olarak da yolların kesilmesi konusunda çok fazla risk taşıyan bir yer" dedi.“Kadın muhabir olmanın avantajları olduğu kadar dezavantajları da var”Bir kadın olarak bu alandaki mücadelesinden söz eden Sezen, "Kadın muhabir olmanın avantajları olduğu kadar dezavantajları da var. Bir kere kameraman arkadaşı yakasından tutup kimlik istediler. Bir itiş kalkış oldu. Bana bir şey yapmadılar. Burada da kadın olmanın avantajlarını kullanıyorsunuz. Bölgede olmak çok keyifli. Benim 15 yıllık meslek hayatımın en keyifli haberi Suruç’taydı. Çünkü sıcak bir olayın içerisindeyiz, bütün Türkiye’nin gözü o noktada, herkes orayı izliyor ve siz oradan haber veriyorsunuz. Herkes sizin ağzınızdan çıkacak haberi bekliyor. Ne yapmanız gerektiğine, nereye girip çıkmanız gerektiğine iyi karar vermeniz lazım. Dolayısıyla soğukkanlı olmanız gerekiyor. Neyin doğru olacağını bilecek olan sizsiniz” şeklinde konuştu."Bizim gibi objektif habercilik yapmaya çalışan insanların ne olursa olsun bu sektörde kalması gerekiyor"Objektif habercilik üzerine de değerlendirmelerde bulunan Ela Sezen şunları söyledi: “Bizim gibi objektif habercilik yapmaya çalışan insanların ne olursa olsun bu sektörde kalması gerekiyor. Biz en azından bir şeyler değiştiğinde bile bazı şeyleri doğru yapabilecek insanlarız. Gemiyi terk etmemek gerekiyor. Ben meselâ inanmadığım bir şey yazmam da, yapmam da. Kendinizi koruyacağınız alanlarınız olsun. Tamamen parti propagandasına dönüştürmeden de bunu yapabiliyorsunuz, dönüştürmeyin de. Siyasi görüşü farklı ama ekranda onu savunan, koruyan böyle tanıdıklarım var.""Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz"Mesleğini çok sevdiğini dile getiren Ela Sezen, gazetecilik öğrencilerine tavsiyelerde bulundu. Sezen, “Meslek olarak, konum olarak olmak istediğim yerdeyim. Habere çıkmadığım ya da ajansta kaldığım zamanlarda saatler geçmiyor benim için. Bir daha dünyaya gelsem yine muhabir olmak isterim. Bu çok zehirli bir şey, kanınıza girdiği an sizi esir alıyor. İşimi çok seviyorum. Sevmeden de yapılacak bir iş değil. Herkesin izin yaptığı zamanlarda siz daha çok çalışıyorsunuz. Gazetecilik gönül vermeden yapılamaz. Gençlere; gittikleri bölgenin geçmişini bilmelerini, oradaki halkın yapısına ve demokratik yapısına hakim olmalarını tavsiye ediyorum. Ekran önünde yorumlarken geçmişe dair okuduğunuz bilgilerle harmanlıyorsunuz. Haber o şekilde ortaya çıkıyor. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz. Ekrandan sadece bilgi katıyoruz. Kendimize kattıklarımızdan sonra yapacağımız haberler kendi iç birikiminizle alakalıdır" ifadelerini kullandı.Kaynak İçin: Haber Üsküdar

11 OCA 2022

Üsküdar İletişim'de 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü Paneli gerçekleştirildi

Üsküdar İletişim'de 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü Paneli gerçekleştirildiHaber Üsküdar – Sefa Mert Kahraman ve İrem GülÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü kapsamında düzenlenen ‘Pandemi Sürecinde Sahada Gazetecilik’ konulu panel düzenlendi. Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın moderatörlüğünde gerçekleşen çevrim içi panele, gazeteci ve sağlık editörü Sibel Bahçetepe, serbest gazeteci Yusuf Özgür Bülbül, gazeteci ve STK temsilcisi Selçuk Taşdemir, İHA Anadolu Yakası bölge müdürü Mustafa Biçer, Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi akademisyenleri ve öğrenciler katıldı.Panelin açılışında bir konuşma yapan İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, çalışan gazetecilerin gününü kutladı. Güngör, bu günün kutlamalarla geçmesini dilediğini fakat gazetecilerin çalışma koşullarının tatmin edici olmamasından dolayı biraz da hüzün dolu bir gün olduğunu ifade etti.Süleyman İrvan: “212 sayılı kanun gazetecilerin en önemli güvencesi”Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, panel konuşmacısı gazetecilere söz vermeden önce 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü hakkında bilgiler verdi. İrvan, 10 Ocak 1961 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 212 sayılı Basın İş Kanunu’nun çok önemli bir kanun olduğunu, bu kanunun bugün birtakım eksikliğine rağmen gazetecilerin en önemli güvencesi durumunda olduğunu belirtti. Bu kanunun gazetecilere çok önemli haklar tanıdığını ve gazeteciliği toplum nezdinde çok önemli bir meslek olarak konumlandırarak güvence verdiğini aktardı. Süleyman İrvan, Türkiye’de ciddi anlamda bir gazeteci işsizliği sorunu olduğunu, bunun yanında, internet medyasının henüz bir yasal çerçeveye kavuşamadığını, basın kartı meselesinin objektif kriterlere uygun biçimde çözülmediğini dile getirdi. İrvan, basın özgürlüğü konusunda da var olan sorunların herkesin malumu olduğunu vurguladı.Selçuk Taşdemir: “Kısır çekişmelerden uzaklaşarak gazetecilik mesleğinin sorunlarına odaklanmamız gerekiyor”Konuşmasına 10 Ocak Çalışan Gazeteciler gününü kutlayarak başlayan gazeteci ve STK temsilcisi Selçuk Taşdemir, “Bizler için önemli bir gün. Biz şuna inanıyoruz, bir mesleğin etiği ve denetimi olmalı. Pandemi sürecinde özellikle yerel medya ve genel anlamda ulusal medya hem ekonomik hem sosyal çok ciddi sıkıntılar yaşadı. Haber peşinde koşarken birçok olumsuzluklarla karşılaştı, maaş alamamaktan tutun da işsiz kalmaya kadar birçok sorun yaşadık. Biz bunları gerek STK’lar bazında gerek diğer platformlarda muhataplarına iletmeye çalışıyoruz. Pandemi sürecinde ciddi anlamda zorluklar yaşadık. Bu süreçte gazeteciliğin önemi daha iyi anlaşıldı. STK’ların, meslek örgütlerinin biraz daha örgütlü davranması lazım. Kısır çekişmelerden uzaklaşarak gazetecilik mesleğinin sorunlarına odaklanmamız gerekiyor. Ben buna inanıyorum. Bu noktada da gazeteci dostlarımızın, gazeteci adaylarımızın birlikte bizlere omuz vererek güzel işler yapmamızdan yanayım. İletişim fakülteleri yüzlerce öğrenci mezun veriyor ve maalesef bu mezunlar kendi alanlarında işlerini yapamıyorlar, farklı meslek kollarına yöneliyorlar. Onun dışında, medya okuryazarlığını da çok önemsiyorum. Medya okuryazarlığı noktasında adım atamıyoruz. Önüne gelen gazete kurabiliyor veya sosyal medya gazeteciliği yaparak, ‘ben de gazeteciyim, şu kadar tıklanma aldım, şu kadar beğeni aldım’ diyerek kendini avutuyor ama kendini yetiştirmek adına en ufak adım atamıyor” dedi.Sibel Bahçetepe: “Medya kuruluşlarında istihdam edilen sağlık muhabirlerinin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor”Gazeteci ve sağlık editörü Sibel Bahçetepe, Türkiye’de koronavirüs vakaları görülmeye başladığı zaman, uzmanlaşmış sağlık muhabirliğinin önemini anladığımızı belirtti. “Türkiye koronavirüs salgınına nasıl hazırlıksız yakalandıysa medya da hazırlıksız yakalanmıştı” diyen Sibel Bahçetepe, medya kuruluşlarında istihdam edilen sağlık muhabirlerinin sayısının bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olduğunu ifade etti. Sibel Bahçetepe, Daha önceden her gazete ve televizyonun mutlaka sağlık muhabirleri olduğunu büyüklerimiz bize anlatırdı. Ben sağlık muhabirliğini on sekiz yıldır yapıyorum. On sekiz yıldır bu alanda çalışırken şunu fark ettim: bizden önce bu sektörde olan abilerimiz ablalarımız için eskiden Haydarpaşa Numune Hastanesi’nin içerisinde sağlık muhabirlerinin alanı vardı, Çapa’da da öyle, Cerrahpaşa’da da aynı şekilde. Gelinen noktada bırakın artık buralarda muhabirlerin olmasını, medya kuruluşlarında bile uzman muhabirler kalmadı. Şu andaki sayı dediğim gibi çok çok az. Koronavirüs pandemisiyle birlikte uzman kişilerin önemi anlaşıldı aslında. Çünkü doğru bilgiye, doğru kaynaklara en hızlı ve en doğru şekilde ulaşan kişiler sağlık muhabirleriydi. Bizler yıllardır bu alanın içerisindeyiz, alanın uzman kişilerinin kim olduklarını çok daha iyi biliyoruz” şeklinde konuştu.“Evden çalışma sistemi bizlere bambaşka bir ortam sundu”Pandeminin başlangıç döneminde çektikleri zorluklara da değinen Sibel Bahçetepe, “Salgının başında herkes şaşkındı. Dünya ilk defa böyle bir şeyle karşı karşıya kaldı. Biz sağlık muhabirleri olarak o dönemde doktorların ekipman eksikliğini, maske eksikliğini gündemimize taşımaya çalışırken, yoğun bakımlara gidip çekim yapmak zorunda olan arkadaşlarımız da bu problemlerle karşı karşıya kaldı çünkü birçok meslek kuruluşunda ne yazık ki bu ekipmanlar bile yoktu. Öyle olunca tabii ki medya mensubu açısından da benzer sıkıntılar yaşandı, sonra evden çalışma sistemine geçildi. Evden çalışma sistemi bizlere bambaşka bir ortam sundu. Bizler muhabirler olarak, alanlarda çalışan insanlar olarak ‘Nasıl çalışacağız? Bu alana adaptasyonumuz kolay olacak mı? endişesi yaşadık. Yeni bir gündemimiz de oluştu tabii burada. Bir taraftan internet üzerinden masa başında gazetecilik yapmaya ve görüşler almaya çalıştık, diğer taraftan zaman zaman dışarı çıkıp herkesin girmekten korktuğu alanlara maskelerimizi takarak, önlüklerimizi giyerek girmeye çalıştık. Tabii ki zorlukları oldu ama bizim işimiz buydu. Bizler hastanelerde de zaman zaman problemler yaşadık. Yoğun bakımlarda çekimler yapmak isterken tabii kolay kolay izinler de çıkmadı o dönemlerde. Biraz da böyle muhalif basında olduğunuz zaman girişleriniz diğer kuruluşlara göre biraz daha zor oluyor. Bunlar da yaşandı” dedi.“Bilim dışı iddiaları gazetemize taşıyamayız”Aşı karşıtlığıyla ilgili de konuşan Sibel Bahçetepe, “Şu anda bir aşı karşıtlığı da var. Zaman zaman gazeteye, ‘Neden sürekli aşılarla ilgili haber yapıyorsunuz, aşı karşıtlarının söylemlerine neden yer vermiyorsunuz? Bizler aşı olmak istemiyoruz. Aşı olmadığımız için toplu taşımaya binemiyoruz, sinemaya gidemiyoruz. Bu bizim hakkımız değil mi?’ diyorlar. Biz gazeteci olarak elbette herkesin her söylediğini gündeme getiremeyiz. Bilim dışı iddiaları gazetemize taşıyamayız. Biz bilim ne söylüyorsa onu haber yapmak durumundayız” diye konuştu.Mustafa Biçer: “Gazetecilik sokak mesleğidir”Ajans haberciliğinin pandemide yaşadığı zorlukları anlatan İHA Anadolu Yakası Bölge Müdürü Mustafa Biçer, “Ajans haberciliği Türkiye’de hatta dünyada da yayımlanan haberlerin yüzde seksenini oluşturur. Ajansların teşkilatlanması ve habere ulaşması, personel sayısı, diğer medya kuruluşlarına göre daha fazladır ve sürekli sahada hizmet verirler. Biz de tabii ki dünyada da olduğu gibi pandemiye hazırlıksız yakalandık. Pandemide öğrendiğimiz konular oldu, üstesinden gelmeye çalıştığımız noktalar oldu. Biliyorsunuz gazetecilik sokak mesleğidir, yani genelde sokaktaki bilgileri toplarsınız ve topladığınız bilgileri kamuoyuyla paylaşırsınız. Kamuoyunun bilgi alma hakkını medya aracılığı ile sağlarsınız. Biz de pandemide bu hizmeti vermeye devam ettik. Biz pandemide dönüşümlü çalışma sistemine geçtik. Muhabirlerin bir kısmı çalışırken bir kısmı izin yapıyordu. İçlerinden bazı arkadaşlarımız pandemide sürekli çalışmak istedi. Biz de onların kendi hakları doğrultusunda bunu sağladık. Zor bir süreçti, ilk zamanlarda bayağı tedirgin bir yaklaşımımız vardı. Çünkü bulaşıcı bir hastalık, bizim de sağlık haberleri yapmamız gerekiyor ve gündemin büyük bir çoğunluğu sağlık haberi ile geçiyordu. Muhabirlerimizi hastaneye göndermemiz gerekiyordu, yoğun bakımlara sokmamız gerekiyordu ya da sokaktayken kalabalık yerlerdeki haberleri yapmaları gerekiyordu. Hepsi muhabirler için bir risk oluşturuyordu. Özellikle yoğun bakımlara girmeler oldukça riskli bir durumdu. Şirketimiz bu konuda bütün tedbirleri aldı ve hijyen koşullarını sağladı. Bunun yanında, haber sayımızda da inanılmaz bir artış oldu. İhlas Haber Ajansı olarak günlük ortalama beş yüz görüntülü haber, bin beş yüz tane de fotoğraflı yani yazılı haber geçiyorduk. Pandemi döneminde bu yedi yüz elli ve üzeri görüntülü habere, iki bin beş yüz üzeri de yazılı ve fotoğraflı habere dönüştü. Farklı bir haber konseptine geçmiştik. Bu da bizim ve personelimiz üzerinde inanılmaz bir yük oluşturmuştu” ifadelerini kullandı.Yusuf Özgür Bülbül: “Pandemi sürecinde gazeteciler arasında da ayrımcılık arttı”Pandemi döneminde yerel medyanın durumunu ve muhabirlerin sahada neler yaşadığını anlatan serbest gazeteci Yusuf Özgür Bülbül, “Aynı zamanda serbest haberci olduğum için biraz ona da değinmek isterim. Serbest habercilik freelance dediğimiz, kaşeli muhabirlik, yurt muhabirliği ya da serbest haberci dediğimiz isimlerle daha çok karşımıza çıkıyor. İHA’da da sanırım kaşeli ya da serbest haberci arkadaşlar vardır. Daha çok ajanslar üzerinden yürüyor ve TRT ve Anadolu Ajansı’nda çok daha yaygın. Bu dönemde freelance habercilik çok yayıldı. Kişiler bireysel olarak çeşitli ulusal ve yerel mecralara haber yaptılar. Pandemi sürecinde gazeteciler arasında da ayrımcılık arttı. Eşit bir şekilde haber kaynaklarına erişilmedi, bunu da söylemek gerekiyor. Tanınan, sarı basın kartı olan, İletişim Başkanlığı’nda kaydı olan gazetecilere pandemi sürecinde birer hijyen seti verilirken ya da çeşitli farklı imkânlara erişilirken, serbest gazetecilerin, yerelde çalışan ve basın kartı olmayan gazetecilerin bu imkâna sahip olmadıklarını belirtmek istiyorum. Yerel basınla ilgili dönüşümden de bahsetmem gerekiyor. Pandemi sürecinde okullar kapalı olduğu için, okullar yerel basın için ciddi ilan kaynaklarıdır. Okullar hizmet alım ihalesini yerel gazeteler üzerinden yaparlar. Bu ihalelere çıkılmadığı zaman da yerel gazeteler ciddi bir şekilde bu süreçten etkilendi. Pandemi süreci bazı illerde birleşmeleri tetikledi. Bazı küçük illerde gazetelerin birleşmesi söz konusu oldu. İlan alan beş, on gazete varken bu bir ya da iki gazete olarak sanırım en az iki gazete olacak şekilde birleşmeler oldu. Yine bu süreçte yerel basında Basın İlan Kurumu’nun oluruyla dönüşümlü yayıncılık başladı. Dönüşümlü yayıncılıkta örneğin yedi gazete bulunan ilde her gün bir gazete çıktı ve o gazete haftada bir kez çıkmış oldu. Dolayısıyla orada çalışan gazeteciler de haftada bir ya da iki gün çalışmış oldu, pandemi sürecini bu şekilde değerlendirdiler” dedi.Kaynak için: Haber Üsküdar

03 OCA 2022

Üsküdar İletişim’de mezuniyet projeleri heyecanı yaşanıyor

Üsküdar İletişim’de mezuniyet projeleri heyecanı yaşanıyorHaber Üsküdar – Melike ÇakırÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin tüm bölümlerinde son sınıf dersi olarak verilen Mezuniyet Projesi I ve II dersleri kapsamında öğrenciler kendi eğitim programlarına uygun olarak hazırladıkları proje ve tezleri jüriler önünde sunuyor. 2021-2022 eğitim yılı Güz döneminde tüm bölümler jürilerini 14-18 Şubat 2022 tarihleri arasında yapma kararı aldılar.   Prof. Dr. Süleyman İrvan: “Yeni Medya ve Gazetecilik mezuniyet projesi sunumlarına gazeteciler de katılacak”Gazetecilik Bölümü Yeni Medya ve Gazetecilik programı son sınıf öğrencileri mezuniyet projesi dersi kapsamında hazırladıkları bireysel haber siteleriyle basılı gazetelerini 15-17 Şubat tarihlerinde jüri önünde sunacaklar.Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, proje sunumlarıyla ilgili olarak şunları söyledi: “Öğrencilerimiz Mezuniyet Projesi I ve II derslerinde dilerlerse tercih yaparak ya tez yazıyorlar ya da proje hazırlıyorlar. Tez yazanlar ilk dönemde tezin teorik çerçevesini ikinci dönemde de araştırmayı yaparak tezlerini tamamlıyorlar. Bu öğrencilerimiz sunumlarını tezleri bittiği ikinci dönemde yapıyorlar. Proje seçenler ise ya tematik bir haber sitesi hazırlıyorlar ya da 8 sayfalık bir gazete tasarlıyorlar.” Prof. İrvan, proje seçen öğrencilerin her dönem sonunda jüri önünde sunum yaptıklarını, proje notlarının bu sunumlara katılan jüri üyeleri tarafından verildiğini ifade etti. Prof. Dr. Süleyman İrvan proje sunumları hakkında da şu açıklamayı yaptı: “Bu dönem bölüm olarak pandemi koşullarını da gözeterek sunumları çevrim içi ortamda yapmaya karar verdik. Ayrıca jürilere her gün için bir gazeteci de davet edeceğiz.”Doç. Dr. Özgül Dağlı: “Reklamcılık Bölümü öğrencileri reklam verene sunum yapar gibi hazırlanıyorlar”Reklamcılık Bölümü Başkanı Doç. Dr. Özgül Dağlı, dönem sonu mezuniyet projesi sunumlarının 15 Şubat’ta gerçekleşeceğini açıkladı. Dağlı, sunumlar hakkında şu bilgileri verdi: “Reklamcılık Bölümünde 7 ile 10 kişilik öğrenci grupları reklam ajansı olarak sunum yapıyorlar ve reklam verene sunum yapar gibi detaylı hazırlıklarını gerçekleştiriyorlar. İlk dönem ajanslarını ve markaları ile ilgili pazar ve durum analizini bizlere sunacaklar. Jüri üyeleri ise Reklamcılık bölümündeki tüm hocalar ile dış paydaşımız olan Kooperatif Ajans başkanı Tolga Kayasu olmasını planlıyoruz. Öğrenciler ile konuşarak belki salgının seyri sebebiyle sunumları çevrim içi olarak revize edebiliriz.”Doç. Dr. Esennur Sirer: “Proje sunumlarımız Fuat Sezgin Konferans Salonu’nda yapılacak”Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü Başkanı Doç. Dr. Esennur Sirer, mezuniyet projesi sunumlarının 14,15,16 Şubat 2022 tarihlerinde Güney Yerleşke Fuat Sezgin Konferans Salonu’nda yapılacağını açıkladı. Sirer, yaklaşık 80 öğrencinin mezuniyet projesi kapsamında hazırladıkları kısa film, belgesel, radyo ve televizyon programı veya tezlerine ilişkin sunumlarını yüz yüze ortamda gerçekleştirileceklerini, jürinin bölüm öğretim elemanlarından oluşacağını ifade etti.Doç. Dr. Özge Uğurlu: Proje sunumlarımız çevrim içi ortamda gerçekleştirilecek”Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü Başkanı Doç. Dr. Özge Uğurlu, bölümün mezuniyet projesi sunumlarının 15-16 Şubat 2022 tarihlerinde Zoom üzerinden çevrim içi olarak gerçekleştirileceğini açıkladı. Bölümün son sınıfında okuyan 75 öğrenci arasından kampanya seçenler ile tez seçenler sunumlarını Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü öğretim üyelerinden oluşan jüri önünde sunacaklar. Özge Uğurlu, “Kampanya yapacak öğrencilerimiz yapacakları halkla ilişkiler kampanyalarına ilişkin detaylı araştırma raporlarını, amaçlarını ve planlamalarını sunacak, bitirme tezi yazan öğrencilerimiz ise literatür taramalarını ve ileriye dönük çalışma takvimlerini bölüm hocalarıyla paylaşacaktır” dedi.Doç. Dr. And Algül: Görsel İletişim öğrencileri mezuniyet projelerini Mac Lab’da sunacaklar”Görsel İletişim Tasarımı Bölüm Başkanı Doç. Dr. And Algül, bölüm mezuniyet projesi sunumlarının 14-15-16 Şubat 2022 tarihlerinde Mac Lab 1’de yapılacağını duyurdu. And Algül şu bilgileri verdi: “Toplamda tahmini 91 öğrencinin mezuniyet projesi sunumu yapılacak. Jüri yüz yüze gerçekleştirilecektir. Juri üyeleri Doç. Dr. And Algül, Doç. Dr. İpek Fatma Çevik, Doç. Dr. Tolga Erkan, Dr. Öğr. Üyesi Cem Tutar, Dr. Öğr. Üyesi Ebru Karadoğan’dan oluşacaktır. Öğrencilerin sunumları mezuniyet projesinde proje veya tez konusunu seçmelerine bağlı olarak değişiklik arz edecektir. Mezuniyet projesi kapsamında tez hazırlamak isteyen öğrenciler sunumlarında tez çalışmalarının aktarımını sağlarken, proje seçen öğrenciler belirledikleri proje kapsamındaki çalışmalarını jüri üyelerine kendilerine tanımlanan süre kapsamında sunacaklardır.”Doç. Dr. Feride Zeynep Güder: “Yeni Medya ve İletişim öğrencileri mezuniyet projesi sunumlarını çevrim içi ortamda yapacaklar”Yeni Medya ve İletişim Bölümü Başkanı Doç. Dr. Feride Zeynep Güder, bölümün son sınıf öğrencilerinin mezuniyet projeleri sunumlarını 14-15-16 Şubat tarihlerinde Zoom üzerinden çevrim içi olarak gerçekleşeceklerini açıkladı. Doç. Dr. Güder şu bilgileri verdi: “Öğrenciler bölüm öğretim üyelerinden oluşan jüri önünde 10’ar dakika süre kullanarak hazırladıkları belgesellerin yazılı halini, foto projelerini, podcastlerini veya tezlerinin birinci bölümünü sunacaklar.”Kaynak için: Haber Üsküdar

23 ARA 2021

Bilim İletişimi ve Açık Bilim Sempozyumu'nun ikinci oturumu gerçekleştirildi

Bilim İletişimi ve Açık Bilim Sempozyumu'nun ikinci oturumu gerçekleştirildiÜsküdar Üniversitesi İnsan Odaklı İletişim Uygulama ve Araştırma Merkezi (İLİMER) ile Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü tarafından düzenlenen ‘Bilim İletişimi ve Açık Bilim’ başlıklı sempozyumun ikinci oturumunda Doç. Dr. Onur Dursun, Dr. Tevfik Uyar ve Dr. Zuhal Yeniçeri konuya ilişkin düşüncelerini paylaştılar. Moderatörlüğünü Gazetecilik Bölümü'nden Doç. Dr. Bahar Muratoğlu Pehlivan'ın üstlendiği Bilim İletişimi ve Açık Bilim Sempozyumu’nun ikinci oturumunda konuşmacılar, ‘Bilim Medyası', 'Sözde Bilim Anlayışı' ve 'Açık Bilim Pratikleri ve Bilim Dedektifliği’ konularını irdelediler.Doç. Dr. Onur Dursun: "Bizim yapabileceğimiz en iyi şey bütün alanları uzlaştırmak"‘Bilim Medyası’ konusunda düşüncelerini aktaran Doç. Dr. Onur Dursun, bilim medyasını doğal bilimlerden ayırmak gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi: "Bilim kavramı adı altında baktığımızda doğa bilimlerinin yaşamda öncü rolleri bulunuyor. Üretilen bilimin bağlamının ne olduğunu tartışmak istiyorum. Tarihsel süreçte bilime dair bilimsel veriler oluşmuş tanılar mevcut. Kamuya bu şekilde aktarıldı. Sadece bilim medyası yoluyla aktarılmadı. Bilim iletişimini sağlayan birçok mekanizma da aynı şeyi yapıyor. Bilimi tekniğe indirgemek gibi bir olgu var. Bilim iletişimi dediğimiz bütün mecralar da bu şekilde işliyor. Bilim medyasının bu durumda payı büyük. Niye bilim olarak gördüğü, bunu nasıl kamuya aktardığı, hangi bakımdan etkileşim kurduğuna baktığımızda teknik, sağlık ve tıp gibi genelde doğa bilimlerini öncüleyen alanlar çıkıyor. Son zamanlarda alternatif mecralar bu algıyı kırsalar da ana akım medya olarak baktığımızda bilimin oluşturulan imgesi hala yeniden üretiliyor. 1960’larda TÜBİTAK tarafından çıkarılan Bilim ve Teknik Dergisi’nin ismine baktığımızda bilimin tek başına yetersiz kaldığına dair bir algı mevcut. Bunu gazeteler de yapıyordu. Bilim sayfaları oluştururken sayfaların üzerine bilim ve teknoloji başlığı yazılıyordu. Bilime ve teknolojiye farklı sayfalar ayırmak yerine aynı sayfada konuyu iletiyorlardı. Bilim medyasının sağlığı, tekniği ve tıbbı içerisinde barınmamasıyla ilgili bir şey söylemedim. İnsanın sadece teknoloji içerisinde yaşamadığını, toplumsal bir varlık olduğunu anımsatması gerekiyor ve bununla ilgili yapılan bilim çalışmaları için ayrı bir yer olması gerekiyor. Bizim yapabileceğimiz en iyi şey bütün alanları uzlaştırmak. Her alan insan eli için çalışıyor. Önümüzdeki çukurları görmüyoruz, düşüyoruz. Toplumsal cinsiyet, kadına yönelik şiddet, ötekileştirmek bitmedi devam ediyor. Geliştirmiş olduğumuz teknoloji toplumdaki sosyal varlık olan insana bu bağlamlarda yansımadığı sürece raflarda kalıyor. Bizim eleştirdiğimiz endüstrilere hizmet ediyor. Bizim bununla ilgili düşünmemiz ve tüm bilim alanlarını kaynaştırmamız gerekiyor.’’Dr. Tevfik Uyar: "Sözde bilim pratikleri birer meslek oldu"Bilim iletişiminin karşıtı olan sözde bilim iletişiminden bahseden Yazar ve Bilim Anlatıcısı Dr. Tevfik Uyar, "Sözde bilim araştırması yaptığımızda bilim felsefesi temelinde ayrım problemi karşımıza çıkıyor. Benim eksik gördüğüm kısım sözde bilim sosyolojisi. Bu alanda çalışmalar yapıldığında çeşitli ortak örüntüler tespit edileceğine inanıyorum. Ben sözde bilimlerin olası toplumsal etkileriyle ilgili makale kaleme almıştım. 1970’lerde bilimsel topluluğa ait olması gereken normlar bulunuyor. Bugün kapitalizmle bağlantılarını kuvvetlendirmiş olan bilimsel yaklaşımlar artık eleştiriye açıktır. Ben genelde sözde bilim olarak astroloji üzerine çalışıyorum. Astrologların öne sürdükleri argümanlara nasıl eriştikleriyle ilgili bilgi paylaşımı yok.Teknik, bilimsel, iktisadi, sosyolojik herhangi bir argümanın nasıl üretildiğiyle ilgili bilim insanları açıklama yapmak durumunda kalıyor. Sizler o patikayı bularak başka sonuçlar çıkarabilirsiniz. Fakat sözde bilimler, ortaya attıkları açıklamalarda saklama durumu yaratıyorlar. Bilim insanları üretilen bilginin, onu üreten kişinin; kişiliğinden, ait olduğu toplumdan, politik köklerinden bağımsız olmasını isterler. Sözde bilimsel üretim kesin olarak yerellik içerir. Bugün bilimsel çalışmalar daha çıkarcı. Astrolojinin ürettiği bilginin bir köylü kadın için hiçbir anlamı yok. Üretilen söylemler beyaz yakalılar için. Yeni çağda enerjiye dayalı sözde tıbbi pratikler var. Bu pratikler de yeni çağda olduğu için plaza insanları için üretilmiş. Ama kırsal alana gittiğimiz zaman bunların üfürükçü olarak karşılığı var. Ama bunlar bilimsel olma çabasında olmadıkları için sözde bilim kapsamına dahil etmiyorum. Öte yandan bir çıkar gözetmemesi gerekiyor fakat sözde bilimler tamamen çıkarlara dayalı. Sözde bilim pratikleri birer meslek oldu. Bilim insanları fikirleriyle birbirlerine destek verebilir ya da mücadele edebilir. Bu gocunacak bir davranış değildir, fakat sözde bilimciler birbirlerinin ayağına basmazlar. Birbirlerinin argümanlarına dokunmak istemez, fikir alışverişi yapmazlar. Ben sözde bilimlere örgütlü sessizlik atfediyorum" ifadelerini kullandı.Dr. Zuhal Yeniçeri: "Bilmek bizim varoluşsal ihtiyaçlarımızdan birisi"Sosyal Psikoloji alanıyla ilgili çalışmalar yürüten Dr. Zuhal Yeniçeri, açık bilim pratikleri ve bilim dedektifliği konularıyla ilgili bilgilerini şu sözlerle paylaştı: "Dünyaya gelişimizle beraber bambaşka bir ortama alışmaya çalışırken aynı zamanda belirsizlikler dünyası içerisindeyiz. Bütün bilişsel, fizyolojik, biyolojik gelişme aşamalarımızda bilme ihtiyacımızın çok ön planda olması gerekiyor. Hayatta kalabilmek için pek çok kaynaktan edineceğimiz bilgilere ihtiyacımız var. İnsan var olduğu günden bugüne kadar daha karmaşık bir canlıya dönüşüyor. Hayatta kalabilmek için evet bilgiye ihtiyacımız var ama bunların kaynakları da zamanla çeşitleniyor. Bizler sosyal hayvanlarız. Duygularımız, bilişsel süreçlerimiz ve davranışlarımız sadece kendimizle ilgili değil, diğer insanların hem fiziksel varlıklarından hem de zihinsel olarak bizim zihnimizdeki varlıklarından çok etkileniyor. Bu denklemin içerisine birçok farklı değişken eklemek durumunda kalıyoruz. Günümüzde geldiğimiz medeniyet aşaması bize öğrenmenin çok önemli olduğunu söylüyor. Öğrenmek için bilgi kaynaklarını çok iyi kullanmamız gerekiyor. İş birliği ve toplum yanlısı davranış gibi pratikleri gündeme getirebildiğimiz için, hayatta kalabildiğimize dair bazı çıkarımlarımız bilim dünyasında yer alıyor. Ancak bu süreçleri devreye sokabilmemiz için insanın hem fiziksel çevresiyle hem diğer insanlarla hem de kendiyle ilgili bilgiye sahip olması gerekiyor. Bilmek bizim varoluşsal ihtiyaçlarımızdan birisi. Antik dönemden edinerek getirdiğimiz bilgilere ihtiyacımız var. Kuramsal çerçeveden bilimi koparamayız. Ancak görünmez kılabiliriz. Bilimsel bilgiye ulaşma sürecini tartışıyoruz. Sözde bilimsel yaklaşımların günümüzdeki bilim pratiklerinden daha farklı vaatleri var. Çok daha kısa sürede ham bilgi sunabiliyorlar. Dolayısıyla bilinmezlik içerisinde karar vermemiz gerektiğinde bilimsel veriler yerine bazen bu gibi verileri kullanabiliyoruz."Kaynak için: Haber Üsküdar

23 ARA 2021

Bilim İletişimi ve Açık Bilim Sempozyumu gerçekleştirildi

Üsküdar Üniversitesi İnsan Odaklı İletişim Uygulama ve Araştırma Merkezi (İLİMER) ile İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünün ortaklaşa düzenlediği "Bilim İletişimi ve Açık Bilim" başlıklı sempozyum gerçekleştirildi. Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör’ün açılış konuşmasının ardından, moderatörlüğünü İLİMER Müdürü Doç. Dr. Gül Esra Atalay’ın yaptığı ilk oturumda Dr. Nihal Özdemir, Dr. Derya Gürses Tarbuck, Arş. Gör. Kaan Üçsu ve Prof. Dr. Çiler Dursun konuştu. İLİMER ve İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından gerçekleştirilen Bilim İletişimi ve Açık Bilim Sempozyumu'nda konuşmacılar; "Bilim İletişiminde Güvenilirlik", "Herkes İçin Bilim, Dün ve Bugünü", "Bilim Kimin? Kimin Bilimi? Bilim Tarihine Aşağıdan Bakmak" ve "Açık Bilim İdeali ve Olanaksızlığı" konulu sunumlarını dinleyiciler ile paylaştı. İLİMER'in çalışmalarına ilişkin bilgilendirme yapıldıSempozyumun açılış konuşmasını yapan İLİMER Müdürü Doç. Dr. Gül Esra Atalay, ‘‘Üsküdar Üniversitesi İLİMER, 2014 yılında Dekanımız Sayın Prof. Dr. Nazife Güngör tarafından kuruldu. Son bir senedir bu görevi bizler devraldık, çalışmalarımızı sürdürüyoruz. İLİMER hepinizin haberdar olduğu, geleneksel hale gelen Üsküdar Üniversitesi Uluslararası İletişim Günleri’nin düzenlenmesine destek veriyor. Onun dışında çeşitli araştırmalar, söyleşiler ve sempozyumlar düzenliyor. Geçtiğimiz Kasım ayında Dijital Medya ve Çocuk Sempozyumu’nu gerçekleştirmiştik. Yine hem İLİMER hem de Gazetecilik Bölümü olarak önemsediğimiz bir başka konuyu, 'Bilim İletişimi ve Açık Bilim' konusunu ele almak için bir araya geldik’’ diyerek yaptıkları çalışmalar hakkında bilgilendirmede bulundu.Prof. Dr. Nazife Güngör: "Dijitalleşmeyle birlikte bilim iletişimi önemli bir konu"Sempozyumun açılışında konuşan İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, bilim iletişiminin öneminden bahsederek şunları söyledi: "Ben İLİMER’i kutluyorum. Son derece önemli konularla sempozyumlara devam ediyor. Bunlar bir araştırma merkezinin akademik camiaya önemli katkılarıdır. Bilim insanlarını aynı platformlarda bir araya getirmek ve belli konularda etkileşimler kurmalarını sağlamak akademik iş birliği açısından çok önemli. Dijitalleşmeyle birlikte bilim iletişimi önemli bir konu. Dijitalin hayatımıza ve akademik camiaya dahil olmasıyla birlikte çok önemli bir ivme kazanmaya başladı. Yıllar önce veri gazeteciliği olarak çalışmaya başladık. Konu akademik mecraya çekilerek bilim iletişimi adıyla yeni bir disiplin doğuruyor. Prof. Dr. Çiler Dursun ve Doç. Dr. Onur Dursun’un çıkarmış oldukları 'Bilim İletişimi' kitabı bu alana önemli bir katkı sunuyor. Bu katkı için teşekkür ediyorum. Ayrıca her iki hocamız da bugün burada destek verecekler, teşekkür ediyorum."Dr. Nihal Özdemir: "Bilim sadece güç değil aynı zamanda güçlü bir düşünme yöntemidir"'Bilim İletişiminde Güvenilirlik' konulu bir sunum yapan Dr. Nihal Özdemir, bilim, bilim iletişimi, bilim güvenilirliği hakkında şöyle konuştu: ‘‘Hayatımızda bilim neden önemli ve hayatımızda neden bu kadar çok tartışıyoruz? Bilimin araştırma ve uygulama sonuçları hayatımızı neredeyse her cepheden etkiliyor. Bilim yoluyla ilk medeniyetlerden günümüze kadar farklı yol ve yöntemlerle olsa da asıl amacımız doğayı denetim altına alma isteğidir. Biz bu imkânlarla hayatımızı hem daha konforlu hem de daha güvenli bir şekilde yaşamanın yollarını arıyoruz. Her gün kullandığımız araçlar bilimin yaşamımızdaki etkisini gösteriyor. Bilimsel düşünceyi bilme zorunluluğu önem arz ediyor. Bilim sadece güç değil aynı zamanda güçlü bir düşünme yöntemidir. Bilimin değerine bakarsak; bilimin değeri bir yandan teknolojideki uygulamaları olan icatlara diğer yandan belli bir kafa disiplini sağlamasında yani anlama-açıklama yöntemi geliştirmesinde kendisini gösterir. Popüler bilime baktığımızda insanlara dokunmuş olan, herkesçe bilinen bilim anlamında kullanılıyor. ‘Popüler’ kelimesinin kitle beğenisine teslim olmaması gerekiyor. Bilimsel gelişmeleri takipte zorlanırken bir yandan her bir bilim dalı kendi içinde bölünüyor, büyüyor ve çeşitlilik giderek artıyor. Bu nedenle bilim ve toplum arasında bir köprü kurmak gerekiyor. Bilim iletişimi tanımını kitaptan aldım. Bilimsel üretimle ilgili olmayan ya da bilimsel araştırma yaşamında temel bir rol üstlenmeyen, insanlar arasında bilimsel bilgiyi ve yöntemleri dağıtan etkinliklerin bütünü bilim iletişimi olarak tanımlanıyor. Bilim iletişiminin toplumdaki rolünü yerine getirebilmesi için vazgeçilmez bir koşul olarak güvenin önemi karşımıza çıkıyor. Bilim iletişimcilerinin özgür ve adil bir toplumda tüm insanların eşit olduğu ama bütün ifadelerin eşit derecede doğru olmadığı konusunda toplumu ikna etmeleri gerekir. Bilim iletişiminin bir toplumda sağlıklı işlemesi için herkesin bilgiye sınırsız ve kolayca erişiyor olması yeterli değildir. Bunun yanında, bilginin doğruluğunu değerlendirmek için gereken becerileri edinme imkânına sahip olmak ve bunu bir vatandaşlık görevi bilinciyle yapmak gerekmektedir.’’Dr. Öğr. Üyesi Derya Gürses Tarbuck: "Türkiye’de son 10 yıldır bilim iletişimi yaygın hale gelmeye başladı""Herkes İçin Bilim, Dün ve Bugünü" konusunda araştırmalarını paylaşan Bahçeşehir Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Derya Gürses Tarbuck, "İşin dünü bağlamında 18. yüzyıl örneği üzerinden gideceğim. Benim çalışma konularım arasında Newton’un bilimsel devrimle yaydığı fikirlerin meşrulaştırılması meselesi var. Güvenilirlik sağlamak için değişik metotlar yaratmak mümkün. Newton ve onun takipçileri, bilim anlayışlarını meşrulaştırmaya çalıştıklarında iki metoda başvurmuşlar. Birincisi, herkesin anlayabileceği şekilde yeni fizik kavramlarını yaygınlaştırmak. Yani; Çocuklar İçin Newtonculuk, Kadınlar İçin Newtonculuk, Herkes İçin Newtonculuk kitapları 18. yüzyılda inanılmaz satılıyor. Buradaki amaç masum bir şekilde bilimin anlaşılabilirliği üzerinden bir argüman üretmek değildir. Bir önceki bilim anlayışını ekarte edip yeni bir bilimsel ideolojiyi kurmak. Bu kurguyu çok iyi pazarlamak gerekiyor. Bu pazarlama meselesi de ‘herkes için’ başlığı altında yapılıyor. ‘Nasıl güvenilirlik sağlarız?’ sorusunun yanında ‘Nasıl meşruiyet sağlayabiliriz?’ sorusunu sormak önem arz ediyor. Artık genel geçer bilim anlayışı budur, herkes bunu kabul edecek şeklinde motivasyonu var. Gazhane meselesinin nasıl geliştiğinden bahsetmek istiyorum. Pandemide online dersler veriyorduk. Evde olmanın hiç fena olmadığını görerek kendime bir boş alan ayırdım. Öncelikle bilim tarihi derslerimi halka açtım. Binlerce katılım oldu. İstek olduğunu görmek işin başlangıç noktasını yarattı. Popüler bilim ve bilim iletişimi hakkında söyleyebileceğim şey; Türkiye’de son 10 yıldır bilim iletişimi yaygın hale gelmeye başladı. Sosyal medyanın da bunda katkısı büyük. Popüler bilim kitapları giderek artan okuyucu kitlesiyle buluşuyor. Biz Gazhane’de bir kamu alanı yarattık. Bu popüler bilimin yapabileceği en iyi katkı. Yani bu anlamda herkesin dahil olabileceği, bilgiyi paylaşabileceği, akademisyenlerin herkesle konuşabileceği bir kamu alanının yaratılıyor olması Habermas'ın ideali. Dolayısıyla bunu yaratıyor olmaktan çok mutluluk duyuyorum" ifadelerini kulandı.Arş. Gör. Kaan Üçsu: "Bilim tarihi yazımı genel tarih yazımının gerisinde kalıyor"‘Bilim Kimin? Kimin Bilimi? Bilim Tarihine Aşağıdan Bakmak’ konusunu ele alan Arş. Gör. Kaan Üçsu, "Bilim tarihi yazımında nelerin geliştiğinden ve aşağıdan bilim tarihi yazmanın faydalarından bahsedeceğim. Aşağıdan bilim tarihi, bilim tarihinin tamamını aşağı olarak adlandırılan kesimin gözüyle görmek değil, o kesimin de bilim tarihindeki rolünü bilim yazınına eklemek uğraşısıdır. Benim aşağıdan kastım aşağıda bırakılmaya mecbur kalmış insanlar bütününe işaret ediyor. Bilim tarihi yazımı genel tarih yazımının gerisinde kalıyor. 19. yüzyıl akademik tarihçiliğin başlangıcı için önem teşkil ediyor. Teori açısından Almanya’daki çalışmalar mühim. Leopold’un 19. yüzyılın ilk yarısında ortaya koyduğu akademik tarihçilik temelini daha sonra belge odaklı tarihçilik olarak forma sokacak. Belgede ne görünüyorsa onu betimlemek bizim tarih yazım yöntemimizi belirlemelidir. O betimlemenin ötesine taşmayı spekülasyon olarak görüp, bunun faydasız olduğunu savunan bir tarihçilik anlayışı. Felsefe tarafına bakarsak Avrupa’da pozitivizm dalgası görünüyor. Bunun en önemli temsilcisi Auguste Comte. Pozitivizm de bilimi tarih dışı bir yapı olarak görüyor. Her uzam ve zamanda değişmeyen kriterleri olan bir yapı olarak görünüyor. Bilim insanlarının kendi alanlarının kendilerinden önceki çizgisel olarak yazdıkları tarih anlayışını güden giriş metinleri olarak gelişiyor. Sonrasında yarı pozitivist bir anlayış geliştirilecek. Bu da bize bilim tarihi yazımında metin bazlılık getirecek. 20. yüzyılın başlarında Newton’un metinleri gibi büyük metinlerle ilgilenen bir pozitivist tarih anlayışı var. Bugüne gelirsek popüler bilim denilen şey karşılıklı iletişimin olması gerektiği bir durum. Bu durumu, bugün birçok çalışma var gibi görünse de bilimin iletimi olarak görüyorum. Bilim bir taraftan diğerine tek yönlü şekilde iletiliyor ve bu destekleniyor. Dolayısıyla kendisine taraftar bulamamış bir tarih yazımı köşede duruyor" sözlerini kullandı.Prof. Dr. Çiler Dursun: "Yaşamımızı her yerden kuşatan ve gittikçe vahşileşen bir kapitalist sistem içerisinde yaşıyoruz"‘Açık Bilim İdeali ve Olanaksızlığı’ üzerine konuşan Prof. Dr. Çiler Dursun, "Bilim ve iletişim arasındaki bağın kurulduğu bir alan olarak görülmesi sürekli olarak sorgulanması gerekiyor. Ben bilim faaliyetinin ortaya çıktığı çok eski dönemlerden itibaren kapalı ve belli bir iktidar ilişkisi çerçevesinde kurulu bir faaliyet alanı olduğunu düşünüyorum. Açıklık, şeffaflık, erişilebilirlik, katılımcılık, kapsayıcılık gibi kavramlarla birlikte bilimin farklı biçimde yapılarak paylaşılması ve dolaşımda olmasıyla ilgili yeni anlayışlar çıkarıldığında mevcut olan bazı sorunların çözümüne yönelerek benimsiyoruz. Neyin içerisinde yaşadığımızı, nasıl bir toplumsal alanda olduğumuzu paranteze alarak konuşuyoruz. Bu doğru değil. Biz yaşamımızı her yerden kuşatan ve gittikçe vahşileşen bir kapitalist sistem içerisinde yaşıyoruz. Bu bir üretim sistemi ilişkisi ve toplumsallık biçimidir. Bilimi de bu sistem içerisinde yapıyoruz. Biz, neyi nasıl yapmamız gerektiğine dair kendi üretim biçimimizi iktidar anlayışına dayatıyoruz. Bilgi ve bilimle olan ilişkilerimizin belli sınırlar içerisinde olması gerektiğini kabul ederek konuşuyoruz. Bu gramer, bilimin kendi yazım ve düşünme tarzı içerisine yerleşti. Bütün bunların problemli yanlarını içerisinden çekip çıkartmak gibi bir sorumluluğumuzun olduğunu düşünüyorum. İktidar ilişkisi olarak görmek zorunda olduğumuz şey sadece bilim insanları ve toplum arasındaki ilişki değil. Daha sınıfsal bir iktidardan bahsediyorum. Bir iktidar sahibinin gücü ne kadar fazla olursa astlarının doğal görüşlerine ve iş birliğine o kadar açık hale gelir" dedi.Kaynak için: Haber Üsküdar

21 ARA 2021

Üsküdar Gazetecilik, İLEDAK ara değerlendirmesinde

Haber Üsküdar - Hazal Göksun, Sefa Mert Kahraman, Ümmü Gülsüm Dural İletişim Araştırmaları Derneği (İLAD) adına iletişim alanındaki programların akreditasyon süreçlerini yürüten İLEDAK değerlendirme ekibi, Üsküdar Üniversitesi'ne kurum ziyareti gerçekleştirdi. İletişim Fakültesi Gazetecilik Programı’nın ara değerlendirmeye alındığı kurum ziyaretinde değerlendirme ekibi öğretim üyeleriyle, öğrencilerle, mezunlarla, dış paydaşlarla ve Üsküdar Üniversitesi yöneticileriyle görüştü, fakültenin altyapı olanaklarını inceledi.İlk iki gün çevrim içi görüşmeler yapıldıİLEDAK değerlendirme ekip başkanı Prof. Dr. Aysel Aziz ile program değerlendiricisi Prof. Dr. Dilruba Çatalbaş Ürper 20 Aralık Pazartesi günü ilk olarak Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan ve Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka ile Zoom üzerinden çevrim içi görüşme gerçekleştirdi ve kurum hakkında bilgi aldı.Değerlendirme ekibi daha sonra İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, dekan yardımcıları Doç. Dr. Can Diker ile Doç. Dr. Pınar Arslan, Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, bölüm öğretim üyeleri Doç. Dr. Gül Esra Atalay, Doç. Dr. Bahar Muratoğlu Pehlivan, Dr. Öğr. Üyesi Yıldıray Kesgin, Dr. Öğr. Üyesi Eren Ekin Ercan, Dr. Öğr. Üyesi Denizcan Kabaş, araştırma görevlileri Selin Maden ve Atila Erdemir’in katıldığı çevrim içi toplantıda fakülte ve program hakkında bilgi aldı. Toplantıda önce fakülte sunumu, ardından da Gazetecilik programı sunumu gerçekleştirildi. Değerlendirme ekibinin soruları cevaplandırıldı.İkinci gündeki görüşmeler de Zoom üzerinden çevrim içi olarak yapıldı. İLEDAK değerlendirme ekibi Salı sabah ilk olarak bölüm öğretim üyeleri ve araştırma görevlileriyle teker teker görüşmeler gerçekleştirdi. Ardından Üsküdar Üniversitesi yöneticileri arasından, kaliteden sorumlu Rektör danışmanı ve İnsan Kaynakları Direktörü Serdar Karagöz, kalite yönetici yardımcısı Levent Sayar; Strateji Geliştirme Direktörü Ayşe Öztürk; Uluslararası İlişkiler Direktörü Peyman Jaferi ve Uluslararası İlişkiler asistanı Özge Alakoç’tan kurum hakkında bilgiler aldı.Değerlendirme ekibi, öğleden sonra ilk olarak, her sınıftan ikişer öğrenci ile görüştü. Birinci sınıftan Zeynep Yiğit ve Furkan Gülmez; ikinci sınıftan Kemal Arda Ayvalıoğlu ve İrem Türkdönmez; üçüncü sınftan Melisa Duygun ve Samet Sağlam; dördüncü sınıftan Betül Tilmaç ve Hakkı Güneş değerlendirme ekibinin sorularını cevaplandırdılar. Ekip ayrıca Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü mezunu Nilay Tuğçe Bostancı ile de görüştü. İLEDAK değerlendirme ekibi son olarak Gazetecilik programın dış paydaşlarından Uluslararası İnternet Gazeteciliği ve İnternet Gazetecileri Derneği’nden (UİGAD) Selçuk Taşdemir, Veri Okuryazarlığı Derneği'nden Pınar Dağ ve Journo'dan Emre Kızılkaya ile görüştü.Üçüncü gün fiziksel ziyaretDeğerlendirme ekibi, Çarşamba günü İletişim Fakültesi’ne bir ziyaret gerçekleştirerek Fakültenin alt yapı olanaklarını inceledi. İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör ile Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan ve öğretim üyeleri ile fakültenin kütüphanesi, bilgisayar laboratuvarları, konferans salonu, televizyon stüdyosu, haber atölyesi ve sınıfları gezildi. Çıkış görüşmesinde değerlendirme raporu sunulduKurum ziyaretinin son gününde İLEDAK değerlendirme ekibi sahadaki gözlemlerine, görüşmelerine ve özdeğerlendirme raporunda sunulan kanıtlara dayalı ara değerlendirme raporunu Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka'nın hazır bulunduğu toplantıda okudu ve ardından raporun bir kopyasını İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör'e verdi. Çıkış görüşmesinde İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, dekan yardımcısı Doç. Dr. Can Diker, Üniversite Genel Sekreteri Selçuk Uysaler, İnsan Kaynakları Direktörü Serdar Karagöz, Strateji Geliştirme Direktörü Ayşe Öztürk, kalite yönetici yardımcısı Levent Sayar, Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, bölüm öğretim üyeleri Doç. Dr. Gül Esra Atalay, Doç. Dr. Bahar Muratoğlu Pehlivan, Dr. Öğr. Üyesi Yıldıray Kesgin, Dr. Öğr. Üyesi Eren Ekin Ercan, Dr. Öğr. Üyesi Denizcan Kabaş, araştırma görevlileri Selin Maden ve Atila Erdemir hazır bulundu.Süreç nasıl işleyecek?Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Programı, 2019 yılında akreditasyon için ilk başvurusunu Yeni Medya ve Gazetecilik adına yapmış ve İLAD tarafından 2 yıllığına akredite edilmişti. Ara Değerlendirme başvurusu, program adının YÖK tarafından Gazetecilik olarak değiştirilmesi nedeniyle Gazetecilik adına yapıldı. İLEDAK değerlendirme ekibinin saha ziyareti sonrası süreç şu şekilde işleyecek: Değerlendirme ekibi hazırladığı ara değerlendirme raporunu İLEDAK yönetimine iletecek. İLEDAK yönetimi de raporu inceleyerek karar için İLAD Yönetim Kurulu'na sunacak. Akreditasyon konusunda nihai kararı, değerlendirme ekibinin raporu ve önerisi ışığında İLAD Yönetim Kurulu verecek.Kaynak için: Haber Üsküdar

15 ARA 2021

Gazeteci Yusuf Özgür Bülbül: ‘‘Habercilik yerelden başlar, gazeteciliğin temeli yereldir’’

Gazeteci Yusuf Özgür Bülbül: ‘‘Habercilik yerelden başlar, gazeteciliğin temeli yereldir’’Haber Üsküdar – Hazal GöksunÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından "Yerel Medyada Gazeteci Olmak" başlıklı bir söyleşi gerçekleştirildi. Moderatörlüğünü Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın yaptığı etkinliğe yerel gazeteci Yusuf Özgür Bülbül konuk oldu.Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın verdiği Yerel Gazetecilik isimli ders kapsamında yapılan söyleşide gazeteci Yusuf Özgür Bülbül, Prof. Dr. Süleyman İrvan ile öğrencilerin sorularını cevaplandırdı. "Gazetecilik benim çocukluk tutkumdu"Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın sorduğu sorular üzerinden ilerleyen söyleşide, Yusuf Özgür Bülbül'e ilk olarak gazeteciliğe nasıl başladığı sorusu yöneltildi. Gazeteci Yusuf Özgür Bülbül, gazetecilik yapmaya başladıktan sonra Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde gazetecilik okuduğunu belirterek, "Benim bu alana yönelme sebebim çocukluk tutkum. Herkesin bir tutkusu vardır; benim tutkum gazetecilikti. Bir şeyleri kayıt altına alma ve fotoğraf çekme isteği beni yönlendirdi. Amcamın vefatıyla, onu hatırlamak için eski düğün videosu kasetini izlerdik. Bir şeylerin kayıt altına alınmasının ne kadar önemli olduğunu, daha sonraki kuşaklara aktarılmasındaki önemini çocuk yaşlarda anlayıp bu alana yöneldim. Biraz sancılı bir süreç oldu. Gazetecilik okumak istememe rağmen doğuda öğretmenliğe ve memuriyete teşvik daha fazla olduğu için ailemin isteği doğrultusunda Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü kazandım. Ağrı’da okumaya başladım ama çocukluk hevesimden kopamadım. Bölümde Gazetecilik Kulübü kurdum. Böylece amatörce gazetecilik faaliyetlerine başlamış oldum. Sosyal medyanın henüz gelişmekte olduğu dönemde iki bin kişilik bir kitlemiz oluştu. Zaman içerisinde üniversite yönetimiyle bir araya geldik. Amatörce video kayıtları çekip haberler yazarak sayfamızda yayımlardık. Sonrasında yerel gazetelere ilgimiz oldu. Bizim yaptığımız haberlerin yerel gazetelerde yayımlananlardan bir farkının olmadığını gördük. Yerel gazetelere haberlerimizi atmaya başladık. Diyaloglarımız gelişti ve Ağrı ilinden haberler yapmaya başladık. Ben de o dönem kaşeli muhabir olarak TRT’ye çalışmaya başladım. Sonrasında Erzurum’a giderek gazetecilik okudum. Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okulumuzun gazetesinin editörlüğünü de yaptım" dedi."Yerelde daha uzun haber yaparak daha detaylı bilgi verebiliyoruz"Yerele ve ulusala haber yapmanın farklarından bahseden gazeteci Özgür Bülbül, "Ulusala yapılan haberler daha büyük bir kitleye ulaşıyor. Ulusala yaptığınız haber gazetenin ulusal bölümüne de düşebilir yerel bölümüne de düşebilir. Bugün baktığımız zaman Haber Türk, CNN Türk gibi büyük mecraların alt linklerine düşebiliyor. Her şeyi şehir şehir kategorilere ayırmışlar. Ağrı'dan girdiğiniz bir haberin Haber Türk’ün sitesinde yer aldığını gördünüz. Aslında onun yerel bölümünde yer alıyor. Haber ancak ulusal bir değer taşırsa ulusala servis ediliyor. Burada dikkat çekmek istediğim bir nokta şu; büyük şehirlerde sendikalaşmış yerel gazeteler, ulusal gazetelerle yarışabilecek düzeyde. Farklara bakacak olursak, haberi ulusala yaptığımızda haber ekranda daha kısa süre yer alıyor. Haberiniz ulusala bile çıksa 30 saniye-1 dakika gibi bir süre yer alabiliyor. Özellikle kışın, 'Dondurucu soğuklar başladı' gibi haberler ulusal kanallarda 5-10 saniye yer bulabilirken siz yerel mecranızda daha uzun süre boyunca yayın yapabiliyorsunuz. Yerelde haberi daha detaylı verebiliyorsunuz, doğrudan izleyiciye ulaşabiliyorsunuz" şeklinde konuştu."Yerel basın, öğrencilerin ve mezun olan arkadaşların ilk adımı olabilir"Yerel gazetelerde çalışma koşullarına da değinen gazeteci Yusuf Özgür Bülbül, "Yıllar önce gazeteler ayrı ayrıydı ve birçok gazete ilan alıyordu. Bugün baktığımızda birçok ilçe gazetesi kapandı. İl merkezlerindeki gazetelerde ise birleşmeler oldu. Basın İlan Kurumu gazeteleri birleştirip daha iyi bir istihdam ve kalite hedefliyordu. Bugün gelinen noktaya baktığımızda gazeteler birleştikten sonra maalesef bu kalite yakalanamadı. Bazı illerde birleşen gazeteler, birleşmeden önceki durumlarından daha kötü hale geldi. Öte yandan, yerel basın öğrencilerin ve mezun olan arkadaşların mesleğe ilk başlama adımı olabilir. Kendi becerilerinizin farkında değilseniz, nereye yöneleceğinizi bilmiyorsanız yerel medyada gönüllü ya da stajyer olarak çalışabilirsiniz. Bu şekilde eksik olan noktalarınızı tamamlayarak yönünüzü bulabilirsiniz. Zorluklara bakarsak iş yükü çok arttı, artmaya da devam ediyor. Bugün baktığımızda gelişmiş ülkelerde yerel medyanın daha popüler olduğunu görmekteyiz. Ülkemizde ise daha geride ve sorunlarla dolu bir alan olarak görülüyor. Bu sorunlar da her geçen gün artmakta. Sorunlar hem patronlar hem yerel yönetimler hem de çalışan gazeteciler açısından artıyor. Yerel medyayı bu üç ölçekte değerlendirmek gerekiyor" dedi."Büyük firmalar yerel medyaya reklam vermek yerine ulusal medyaya reklam vermeyi tercih ediyor"Prof. Dr. Süleyman İrvan, gelişmiş ülkelerin yerel basına çok daha fazla önem verdiğini belirterek şunları söyledi: "ABD gibi ülkelerde yerel gazeteler; gazetecilerin işe başladıkları, kendilerini geliştirdikleri ve daha sonra da ulusal düzeyde dağıtımı yapılan New York Times gibi gazetelere geçebildikleri kurumlardır. Bizde ise yerelin pek bir ağırlığı yok. Ben bunun nedeninin şu olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de yönetim biçiminden kaynaklı, her şey merkezden belirleniyor. Kararlar Ankara’da, İstanbul’da alınıyor. Anadolu’nun pek hükmü geçmiyor. Bir de reklam verenler yereli tercih etmiyorlar. Daha çok ulusal medya üzerinden yerelde yaşauyanlara ulaşmaya çalışıyorlar. Bunda haklı da olabilirler çünkü ulusal televizyonlar her yerden izlenebiliyor. Dolayısıyla büyük firmalar yerel medyaya reklam vermek yerine ulusal medyaya reklam vermeyi tercih ediyor. Oradan kolaylıkla müşterilerine ulaşabiliyor. Bu bence yerel medya açısından büyük bir handikap. Bu durum yerel medyanın gelişmesine engel oluyor." "Haberlerin yüzde 85’i özgün değil"Söyleşide haberlere en çok konu olan il ve ilçelerin analiz edildiği "Haber Çölleri" araştırmasına da değinen Özgür Bülbül, "Yerel gazete okunma oranı en yüksek iller İzmir ve Bursa’dır. Haber Çölleri araştırması çok önemli. Hangi ilden ne kadar özgün haber yapıldığı ve o ilin isminin geçtiği ne kadar haberin yayımlandığı veri gazeteciliği yöntemiyle analiz edildi. Bugün yerel medyaya baktığımızda haberlerin yüzde 85’inin başka haber mecralarından alıntı olduğunu, özgün olmadığını görüyoruz. Kalan yüzde 15’lik kısmı ise özgün haberlerden oluşuyor. Özgün haber üretimi daha çok ilan alan gazetelerde göze çarpıyor. Haber sitelerinin çok fazla çalışanı yoktur. Ellerinde fazla maddi imkan olmadığı için gazetecilik yapamıyorlar. Daha çok alıntı haberler yapıyorlar" dedi."Gazeteci için bir insanın hayatına dokunabilmek çok önemli"Konuşmasında yerel gazeteciliğin olumlu yönlerinden de bahseden gazeteci Yusuf Özgür Bülbül, şu ifadeleri kullandı: "Okuldan mezun olduktan sonra Muş Ovası Gazetesi’nde yazı işleri müdürü olarak çalışmaya başladım. Başladığımın ertesi günü durumu iyi olmayan bir aile hakkında haber yaptım. Bu ailenin hakikaten maddi durumu yoktu. Diğer gazetelerde vali, kurumlar gibi hep yüksek mevkiler manşette yer alıyordu. Kentin sorunları, amatör sporlar, şehre değer katabilecek ya da sorunların çözümünü sağlayacak konular yeterince işlenmezdi. Durumu olmayan, destek bekleyen aileyi ben manşetten işledim. Ertesi gün özel bir bankadan aradılar. Haberimi görmüşler ve banka çalışanları aralarında para toplamışlar. Aileye vermemi istediklerinde çok mutlu olmuştum. Yerelde böyle sorunlardan bahsedip etkisini görmek çok önemli. Gazeteci için bir insanın hayatına dokunabilmek çok önemli. Bu haber ulusalda yer bulamazdı. Yerel medyanın daha çok sorunlarından bahsediyoruz ama baktığımızda eğer iyi gazetecilik yaparsanız etkisini görmeniz mümkün. Yerel medyada şöyle bir avantaj da var, o ilde bir tek siz varsınız. Ağrı’da bir gazetecinin ismini söylediğinizde bilirler ama büyük şehirlerde bu mümkün değildir, sadece çok üst noktada olursanız belki tanınırsınız. Bugün haber ajanslarından haber geçen gazetecilerin birçoğunu tanımıyoruz." 

25 KAS 2021

TGC: “Cinsiyet eşitlikçi dili kullanmak gazetecilerin görevi”

TGC: “Cinsiyet eşitlikçi dili kullanmak gazetecilerin görevi”Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) tarafından düzenlenen “Medyada Kadına Yönelik Şiddet Haberleri ve Sorunlar” başlıklı toplantı 24 Kasım’da TGC Basın Müzesi’nde yapıldı. Yapılan konuşmalarda kadına ve aile içi şiddete yönelik haberlerin yayın yasaklarıyla engellenmesinin doğru olmadığına vurgu yapıldı.Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Kadın Gazeteciler Komisyonu, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü kapsamında bir toplantı düzenledi. "Medyada Kadına Yönelik Şiddet Haberleri ve Sorunlar" başlıklı toplantı TGC Basın Müzesi’nde yapıldı. Toplantının sunuculuğunu yapan TGC Genel Sekreteri Sibel Güneş, BM Genel Kurulu’nun 1999 yılında 25 Kasım gününü Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olarak ilan ettiğine dikkat çekerek, Kadın Gazeteciler Komisyonu’nun medyadaki dilin, cinsiyet eşitlikçi bir dile dönüşmesi için toplantılar düzenlediğini ifade etti. Toplantıya Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör ile araştırma görevlileri Selin Maden ve Neslihan Bulur da katıldı. Turgay Olcayto: “Kadın ve çocuklar şiddetin soluğunu üzerlerinde hissediyorlar”Toplantı TGC Başkanı Turgay Olcayto’nun açılış konuşmasıyla başladı. Turgay Olcayto konuşmasında şunları söyledi: “Nefret dilini kullanan, kendisinden olmayanlara öfke kusan bir iktidarın halkın üzerine çöktüğü bir dönemi yaşıyoruz. İnsan değerinin ayaklar altına alındığı bu dönemde en çok kadınlar ve çocuklar şiddetin soluğunu üzerlerinde hissediyorlar. Nefret dili şiddeti yaygınlaştırıyor. İktidarın korku iklimi yaratan söylemleri, baskı altına aldığı medyayla haberleri okurun gözünden kaçırması, sansür, oto sansür yaşadığımız dönemin önemli sorunları. İstanbul Sözleşmesi’nin reddedilmesinin ardından kadın cinayetleri hızla artmakta. Sözleşmenin reddedilmesi Türkiye için çok olumsuz bir adım. Kadın cinayetlerinin çoğundan ülkenin haberi olmuyor. Cinsiyet ayrımcılığı yurdun hemen her köşesinde daha da görünür olmakta. Varsıl kesimle yoksul kesim arasındaki makas gittikçe açılıyor. Böyle bir ortamda kadının içinde bulunduğu şiddetten uzaklaşıp, iş bulup kendine yeni bir hayat kurma şansı kayboluyor. Bütün bu karamsar tabloya karşın ülkemizdeki aydın potansiyelinin, kadınların ve gençlerin toplumu değiştirme şansını yakalayacaklarına inanıyorum.”Ayşegül Aydoğan Atakan: “Kadın Gazeteciler Komisyonu medyadaki eril dili değiştirmek için çaba gösteriyor”TGC Kadın Gazeteciler Komisyonu Başkanı Ayşegül Aydoğan Atakan toplantıda Komisyon çalışmaları hakkında bilgi verdi. “Kadın Gazeteciler Komisyonu kadın gazetecilerin yaşadığı sorunları ortaya koymak ve medyada kullanılan eril dilin değişimine katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Komisyonun geniş katılımlı toplantılardan sonra hazırladığı Kadın ve Medya /Toplumsal Cinsiyet Eşitlikçi Haber Kılavuzu, medya kuruluşları ve STK’larla paylaşıldı. Kılavuzda; cinsiyetçi dil, kadına yönelik şiddet, cinsel saldırı, tecavüz ve magazin haberleri yaparken nelere dikkat edilmesi gerektiği örneklerle anlatılıyor. Komisyon yaptığı toplantı ve açıklamalarla, cinsiyet eşitlikçi dilin kullanımının gazetecilerin görevi olduğunu belirterek, özellikle kadına yönelik şiddet haberlerinde şiddetin pornografisinin üretilmemesine yönelik mesajlarını sürekli olarak yinelemektedir.”Moderatörlüğünü TGC Yönetim Kurulu Üyesi, Kadın Gazeteciler Komisyonu Koordinatörü Göksel Göksu’nun üstlendiği toplantıda Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü, İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Nazan Moroğlu ve Milliyet Gazetesi Okur Temsilcisi Belma Akçura konuşma yaptı.Göksel Göksu: “Toplumun her kesiminde şiddet sistematik hale gelmeye başladı”Toplantının moderatörlüğünü yapan TGC Yönetim Kurulu Üyesi, Kadın Gazeteciler Komisyonu Koordinatörü Göksel Göksu, “20 Mart 2021 tarihinde Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden tek taraflı olarak çekildiğini” hatırlatarak şunları söyledi: “Çekilmenin ardından İstanbul Sözleşmesi'nin üzerine inşa edildiği dört temel ilke konusunda Türkiye’de yeni bir dönüm noktasına girildi. Bu dört temel ilke şöyleydi: Kadına yönelik şiddetin önlenmesi; şiddet mağdurlarının korunması; suçluların kovuşturulması, cezalandırılması; kadına şiddetle mücadelede bütüncül, eş güdümlü ve etkili işbirliği içeren politikaların hayata geçirilmesi için ekonomik, politik, toplumsal ve kültürel alanlarda toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadele edilmesi. Bu sürecin ardından kadına yönelik şiddetin aileden başlayarak toplumun her kesiminde giderek sistematik bir hal aldığına endişeyle tanık olmaya başladık. Şiddet hep vardı ama önüne geçilmesi için atılan adımlar umut vericiydi ve yaptırımları da beraberinde getiriyordu. Bugün biz habercilerin önüne günde beş - altı kadının öldürüldüğü haberi geliyor. Ölümün eşiğinden dönenler, çocuklara yönelen cinsel istismardaki artış, sokaklarda her an karşımızda beliren vakalar o endişenin haklılığının en büyük göstergesi. Çoğu kez biz haberciler de yaptığımız haberlerle, kadına ikincil bir şiddet uyguluyor ve şiddet sarmalının bir dişlisi gibi hareket edebiliyoruz. Bu noktada her birimize düşen görevler olmakla birlikte, en büyük görev meslek örgütlerine düşüyor. ‘Çözüm nerede?’ sorusunun cevabı hemen hepimiz için malum ve biliyoruz ki 8 Mart’ları ve 25 Kasım şiddete karşı mücadele günüyle sınırlayamayacağız bir sürecin içindeyiz. Velev ki biz çizginin doğru tarafında duruyor olalım, Bu kez de son dönemde sıkça karşılaştığımız üzere yayın yasaklarıyla karşılaşıyoruz. Oysa yapılması gereken şiddetin haberleştirilmesini engellemek değil şiddeti engellemek olmalı."Canan Güllü: “Kadınlar en çok yakınlarındaki erkeklerin şiddetine uğruyorlar”Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü, konuşmasına Ekim 2021 içinde Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na gelen 467 çağrıyla ilgili bilgi vererek başladı: “Acil yardım hattına gelen çağrılar göstermektedir ki, kadınlar en çok en yakınlarındaki erkekler tarafından şiddete uğramaktadır. Gelen çağrılar şiddetin en güvenli yer olduğu varsayılan ev içerisinde kadınların hayatlarını paylaştıkları eşleri ve/veya diğer aile bireylerinden geldiğini göstermektedir. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) tarafından yönetilen Aile İçi Şiddet Acil yardım Hattı’na 1-31 Ekim 2021 tarihleri arasında toplam 467 çağrı gelmiştir. Bu çağrılar sonucu 142 vaka dosyası açılmıştır. 80 kişi ev içi şiddetle ilgili başvuru yaparken, 61 arama eş şiddeti ihbarıdır. 99 aramaya hukuki bilgilendirme yapılmış, 41 arama ise karakola yönlendirilmiştir. 14 arama sığınak talebi için olmuştur. Gelen çağrıların 8 tanesi acil müdahale gerektiren vakalar üzerine olmuştur. Hatta gelen çağrıların önemli çoğunluğu İstanbul’dandır. 67 çağrı İstanbul’dan gelirken, 27 çağrı Ankara’dan, 15 çağrı Gaziantep’ten, 12 çağrı İzmir’den, 11 çağrı da Aydın’dan gelmiştir. Ekim ayı içerisinde bu iller dışında 31 ilden daha çağrılar gelmiştir. Acil yardım hattına gelen çağrıların şehir ve ilçeler arasındaki dağılımı göstermektedir ki, şehirlerin gelişmişlik seviyeleri, sosyoekonomik durumları fark etmeksizin farklı şehir ve ilçelerden şiddet ihbar çağrıları gelmektedir. 15 Ekim 2007’den günümüze aile içi şiddet hattına toplam 80.706 arama gelmiştir. Bu aramalar içerisinde Türkiye’nin tüm illerinden gelen ihbarlarla birlikte çok sayıda ülkeden ev içi şiddet ihbarları yer almaktadır. Ekim ayı içerisinde Acil Yardım Hattı’nı Almanya’dan dört çağrı gelmiştir. Ekim ayı içerisinde Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na gelen ihbarlarda belirtilen ev içi şiddet mağdurların yaşları 1 ile 66 arasında değişmektedir. Aramalar göstermektedir ki, ev içi şiddet mağdurlarının büyük çoğunluğu kadınlardır (%91,9). Kadınlardan sonra ev içi şiddetin mağduru çocuklardır (kız çocuk %4,1 ve çocuklar %2,4). Ev içi şiddet mağduru olarak belirtilen erkeklerin oranı ise %1,6’dır. İhbar edilen şiddet vakalarının önemli çoğunluğu fiziksel ve psikolojik şiddet vakalarından oluşmaktadır (psikolojik şiddet %41,72 ve fiziksel şiddet %31,90). Bu şiddet türlerinin dışında, ihbar edilen şiddetin %15,95’i sosyal şiddet, %5,52’si cinsel şiddet ve %4,91’i ekonomik şiddettir. Eşler % 60,4 oranla saldırganlar içerisinde en geniş grubu oluşturmaktadır. Eşleri, %21,6 oranla diğer aile üyeleri takip etmektedir. Bu duruma ek olarak, bu ihbarlar göstermektedir ki, kadınlar eşleri ve ev içerisindeki birinci derece akrabaları dışındaki şahıslar tarafından da şiddete uğramaktadır. Arada bir evlilik bağı olmadan da kadınlar duygusal ilişki içerisinde oldukları ya da duygusal ilişkilerini bitirmek istedikleri erkeklerin şiddetine maruz kalmaktadırlar. Çağrılarda kadınlar eski eşlerinden, eski veya mevcut erkek arkadaşlarından gördükleri şiddeti ihbar etmişlerdir. Bunların dışında komşu, eşin ailesi, diğer akrabalar da acil yardım hattına gelen şiddet ihbarlarında saldırganlar arasında belirtilmiştir.”Nazan Moroğlu: "Şiddet haberlerinin verilişinde basın meslek ilkelerine özenle uyulmalı"İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı İKKB Koordinatörü Av. Nazan Moroğlu ise “Medyada, giderek daha özenli olmaya çalışılsa da bir insan hakları ihlali olan kadına yönelik şiddet haberlerinin verilişinde sorunların devam ettiğini vurguladı. Nazan Moroğlu konuşmasına şöyle devam etti: “Medyanın kadına yönelik şiddet içeren haberde görselinin seçiminde ve içeriğinin hazırlanmasında kadının onuruna, kimliğine özen göstermesi çok önemli. Şiddet haberlerinin verilişinde Basın meslek ilkelerine özenle uyulmalı şiddet, zorbalık ve ayrımcılığı özendirici, insani değerleri incitici yayın yapılmamalıdır. Kadın ve Medya konusunda uluslararası alanda farkındalık oluşturan gelişmeler, özellikle 1995 yılında Pekin Deklarasyonu ve Eylem Planında ayrıntılı bir şekilde ele alınmış, şiddete yer verilen haberlerde küçültücü ve cinsiyetçi görseller verilmesinin kadınları ve onların topluma katılmalarını olum­suz yönde etkilemekte olduğu vurgulanmıştır. Medyada haberlerin sunulma şeklinin kadınların ilerlemesine çok büyük katkıda bu­lunma potansiyeli vardır. Medyanın bağımsızlığına özel özen gösterilmeli, haberin verilişinde ifade özgürlüğü esas alınmalı, ancak özellikle kadına yönelik şiddet konusundaki haberlerde toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı yayın yapılması ön planda tutulmalıdır. İstanbul Sözleşmesi’nde kadına yönelik şiddetin önlenmesinde medyanın rolüne ayrıntılı olarak yer verilmiştir. Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde, mağdurun korunmasında başta devlete ve medya dâhil tüm kurum kuruluşlara yükümlülük veren İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmiyoruz.”Belma Akçura: "Medya kadın cinayetlerini sıradanlaştırıyor"Milliyet Gazetesi Okur Temsilcisi Belma Akçura konuşmasında kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin bir erkeğin tek başına işlediği cinayetler olarak algılanmaması gerektiğini, çok ayaklı, çok örgütlü ve oldukça çetrefilli bir konu olduğunu vurguladı. Akçura şöyle konuştu: “İlk ayağında düşüncelerimize, inançlarımıza yaşam biçimimize nüfus eden devlet ideolojisi yer alır. Dolayısıyla kadına yönelik her şiddet ve cinayet, siyasi bir iktidarın kadını değersizleştiren, yok sayan zihniyetinin vücut bulmuş halidir. İkinci ayağında bu cinayetleri olağanlaştıran, normalleştiren devletin kurumları yer alır. Diyanetle algı yaratır, yargısıyla gerekçe üretir. Üçüncü ayağında ise medya ve sosyal medya var. Onlar da mevcut iktidarların bu algı ve gerekçeleri üreten günlük politikaları üzerinden şekillenir. 30 yıllık meslek hayatımda medyanın kadın cinayetlerini haber yaparken dilini hiç değiştirmediğini söylemek elbette haksızlık olur. Artık ‘namus cinayeti’ diye başlık atan ya da cinayet gerekçeleri başlığa ‘beni aldatıyordu’ gibi failin ağzından taşınmıyor. Ama daha kötü bir şey yapıyor “yine bir kadın öldürüldü’ diyerek olayı daha da olağan, sıradan hale getiriyor. Çok sevdiği için öldüren erkeği, ona iyi hal indirimi yapan yargı kararlarını sorgulamıyor, hala cinayetleri pornografik bir dille anlatıyor, cinayetin nasıl işlendiğine dair ayrıntı veriyor, kadın mağduriyeti üzerinden haber yaparken kadını hala haberin öznesi yapıyor. Bu yüzden öldürülen kadınların isimlerini biliyoruz. Yüzlerini unutmuyoruz. Peki, öldüren erkekler? İşte sorun belki de burada. Onlar hiç yoklar. Oysa mevcut sistemin yarattığı öldüren erkek profili o kadar karanlık ki. Asıl meselemiz bu karanlığı yaratan zihniyetle mücadele etmek değilse ne? Çünkü mevcut sistemin yarattığı ikinci mağdur da çok benimsemesek de erkekler. Medyanın cani koca, psikopat sevgili diye tanımladığı erkekler. Zaten yaratılmak istenen algı da bu. Bizim gibi toplumsal kimliğini oluşturamamış ülkelerde sonu cinayetle biten, hayli çarpık kadın erkek ilişkilerinden, parçalanmış ailelerden bir aşk hikâyesi çıkartamazsınız. Yani tek bir kurban yok. Kadını, çocuğu, erkeği kendi ideolojisiyle besleyen ve yok eden devasa bir çark var. Ve biz bu zihniyeti tam da bu nedenlerle teşhir edebilmeliyiz.”Kadın cinayeti haberleri nasıl verilmeli?Toplantının sonunda TGC Kadın Gazeteciler Komisyonu’nun hazırladığı “Toplumsal Cinsiyet Eşitlikçi Haber Kılavuzu”nda yer alan kadın cinayeti haberlerinde dikkat edilecek noktalar bir kez daha hatırlatıldı:1. Melodramdan, sansasyon ve pornografiden kaçınılmalı. Cinayetin ayrıntılarını pornografik olarak resmederek şiddetin pornografisi üretilmemeli.2. Öldürülen kadının değil, katilin fotoğrafları kullanılmalı.3. Haber fail ifadesine dayanarak yazılmamalı, ölen kadının katilin/failin iddialarını yanıtlayacak ve çürütecek durumda olmadığı unutulmamalı.4. Haberi yapan kişi psikolog, yargıç, falcı veya öykü yazarı değil, haberci olduğunu unutmamalı.5. Cinayetin sorumlusu olarak cinnet, kıskançlık, öfke, namus, iflas, psikolojik sorun vb. gibi cinayeti haklı gibi gösterecek, cinayeti meşrulaştırmaya çalışan ifadeler kesinlikle kullanılmamalı.6. Bu bahanelerin kadın cinayetlerinde meşrulaştırmanın yanı sıra haksız tahrik indirimi talebiyle mahkemede delil gösterilebildiği unutulmamalı.7. Kadınların -varsa- cinayet öncesi koruma talepleri, maktulün -varsa- karakol şikayetleri, hakkında verilmiş savcılık kararı, geçmişte şiddete maruz kalıp kalmadığı, gelenekler, destek olmayan aile vb. gibi etkenler mutlaka haberde yer almalı.8. Fikri takip yapılmalı. Cinayet haberinin ardından failin yakalanma, yargılanma süreçleri de takip edilerek haberleştirilmeli.Kaynak için: Haber Üsküdar

23 KAS 2021

Prof. Dr. İrvan: "Soru sormayan gazeteci, mahkemelerdeki zabıt katibi gibidir"

Haber Üsküdar - Ümmü Gülsüm DuralÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinde bu hafta ‘’özel haber’’ konusu ele alındı. Atölye çalışmasına Gazetecilik Bölümü'nden Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, Arş. Gör. Selin Maden ve Üsküdar İletişimli öğrenciler katıldı.  Gazetecilik Bölümü'nün İletişim Fakültesi öğrencilerine yönelik olarak düzenlediği Haber Atölyesi eğitimlerinin üçüncüsünde Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan '’özel haber'’ konusunu anlattı. Özel haberin ne olduğunu açıklayarak sunumuna başlayan İrvan, ödüllü özel haber örnekleri göstererek özel haber bulma yöntemlerini anlattı."Gazetecilik mesleğinde övünülmesi gereken haber, atlatma haberdir" Özel haber kavramına ilişkin bilgilendirmede bulunan Prof. Dr. Süleyman İrvan, "Gazetecilik dilinde atlatma haber olarak da adlandırılır. Atlatma haber, gazetecinin bir haberi diğer gazetecilerden önce yapıp yayımlaması anlamına gelmektedir. Atlatma haber, birçok gazetecinin peşinde olduğu bir konuda bir gazetecinin sonuca ulaşmasını anlatır. Ne olup bittiğini o gazeteci öğrenmiş ve haberleştirmiştir. Gazetecilik mesleğinde övünülmesi gereken bir haberdir atlatma haber.’ diyerek, atlatma haberin gazetecilik mesleğindeki  önemini vurguladı."En büyük risk haberin doğru çıkmamasıdır"Atlatma haberde bulunması gereken kriterlere ve haberin risklerine de değinen Prof. Dr. İrvan, "En önemli kriter, haberin güncel ve önemli bir konuyla ilgili olması ve başka gazetecilerin de bu haberin peşinde koşmasıdır. Atlatma haberlerde en büyük risk, haberin doğru çıkmamasıdır. Bazen gazeteciler çok önemli gördükleri bir haberi iyice araştırmadan, doğruluğundan emin olmadan, diğerlerini atlatma güdüsüyle yayımlama yolunu seçerler ve ara sıra duvara toslarlar’’ dedi."Serbest (freelance) gazeteciler özel haber yapan gazetecilerdir"Sunumunda serbest (freelance) gazetecilikten de bahseden ve özel haber ile arasındaki ilişkiyi açıklayan İrvan, "Herhangi bir medya kuruluşuna bağlı olmadan, serbest çalışan gazetecilere freelance gazeteci denir. Freelance gazeteciler yaptıkları haber karşılığında ücret aldıkları için, yaptıkları her haberin özel haber niteliğinde olması gerekiyor. Medya kuruluşları rutin haberleri zaten ajanslardan alıyor’’ şeklinde konuştu. Ardından ödül almış özel haber örneklerini gösteren İrvan, özel haberde konunun önemini vurguladı. "Soru sormayan gazeteci, mahkemelerdeki zabıt katibi gibidir"Özel haber konusu bulmanın birçok yöntemi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Süleyman İrvan, "Özel haber bulabilmek için, gündemi iyi takip etmelisiniz. Araştırılmamış konuları ele alabilirsiniz. Sokak haberdir, sokaklarda yürüyün. Etrafınıza haberci gözüyle bakın, insanlarla sohbet edin. Rutin haberlerden özel haber çıkarmaya odaklanın. Soru sormayı deneyin. Soru sormayan gazeteci mahkemelerdeki zabit katibi gibidir, sadece söyleneni aktarır. İnsan hikayelerine odaklanın. Hikayesi ilgi çekecek insanlar bulun" diyerek sunumunu sonlandırdı. Kaynak için: Haber Üsküdar

19 KAS 2021

Haber Atölyesi eğitimleri ‘özel haber’ ile devam ediyor

Haber Atölyesi eğitimleri ‘özel haber’ ile devam ediyorHaber ÜsküdarÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinin üçüncüsü, 23 Kasım Salı günü saat 14.00'te gerçekleştirilecek.Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinde bu hafta ‘özel haber’ konusu ele alınacak. Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, örnek haberler üzerinden özel haber üretim süreçlerine değinerek özel haberin sahip olması gereken özellikleri aktaracak. Öğrencilerde farkındalık yaratmanın hedeflendiği eğitimde, haber konusu bulma noktasında da tavsiyeler verilecek.23 Kasım Salı günü çevirimiçi olarak gerçekleştirilecekÜniversite Kültürü dersi kapsamında olan etkinlik, Prof. Dr. Süleyman İrvan ve araştırma görevlilerinin katılımıyla 23 Kasım Salı günü saat 14.00’te Zoom üzerinden gerçekleştirilecek. Tüm öğrencilere katılımına açık olan etkinliğe aşağıdaki Zoom linki ile erişebilirsiniz:https://uskudar-edu-tr.zoom.us/j/2529525457

16 KAS 2021

Prof. Dr. Süleyman İrvan: 5N1K kuralı, doğru ve detaylı gazeteciliğin formülüdür

Prof. Dr. Süleyman İrvan: 5N1K kuralı, doğru ve detaylı gazeteciliğin formülüdürHaber Üsküdar - Ümmü Gülsüm DuralÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinde bu hafta "haber nedir?" sorusuna cevap arandı. Atölye çalışmasına Gazetecilik Bölümü'nden Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, Dr. Öğr. Üyesi Eren Ekin Ercan, Arş. Gör. Selin Maden, Arş. Gör. Atila Erdemir ve Üsküdar İletişimli öğrenciler katıldı.Gazetecilik Bölümü'nün İletişim Fakültesi öğrencilerine yönelik olarak düzenlediği Haber Atölyesi eğitimlerinin ikincisinde Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan 'haber nedir?' sorunu cevaplamaya çalıştı. Haber kavramına ve haber yazımında dikkat edilmesi gereken kurallara değinen Prof. Dr. İrvan, Türk medyasında yayımlanan hatalı haber örneklerini de öğrencilerle paylaştı.  "Haber soru soran değil, soruları cevaplayan bir metindir"Sunumuna haber kavramını tanımlayarak başlayan Prof. Dr. Süleyman İrvan, ''Haberi, toplumu ilgilendiren güncel olaylara ve gelişmelere ilişkin özgün bir tarzı olan yazı türü olarak tanımlayabiliriz. Haberi şöyle de tanımlayabiliriz. Haber, yakın geçmişte olmuş veya uzak geçmişte olmuş ama yeni öğrenilmiş; henüz olmakta olan; ya da yakın gelecekte olacağı belli olan olaylara ve açıklamalara ilişkin bir yazı türüdür. Haber güncel olmalı, toplumu ilgilendirmeli ve yoruma değil bilgiye dayalı olmalıdır'' dedi. Bir olayın haberde tam ve doğru biçimde aktarılabilmesi için yapılması gerekenlere de değinen Prof. İrvan şunları söyledi: ''5N1K kuralı, doğru ve detaylı gazeteciliğin formülüdür. Haber bu soruları cevaplayan bir metindir, soru soran bir metin değildir. Fakat 5N1K formülüne bir de E'yi yani etiği de eklemek zorundayız. Dolayısıyla haber; ne oldu, nerede oldu, ne zaman oldu, nasıl oldu, neden oldu, kim yaptı ve yapılan haber etik ilkelere uygun mu sorularına insanların kafasında herhangi bir soru işareti bırakmadan cevap vermelidir. Haberde meşru yöntemler kullanılıyorsa, gerçekler nesnel biçimde aktarılıyorsa, haber dili doğruysa ve insan haklarını gözetiyorsa bu haber etik bir haberdir.""Haberin odak noktasını keşfetmemiz gerek"Bir haberi yazmaya başlamadan önce odak noktasının keşfedilmesi gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Süleyman İrvan, "Haberi yazmaya başlamadan önce eldeki tüm bilgileri gözden geçirmeliyiz. Eksik bilgi ile habere başlanmaz. Eksiklikleri giderdikten sonra haberin odağını bulmamız gerekir çünkü kafası karışık bir muhabirin yazacağı haber de karışık olacaktır. Odak noktasına karar verebilmek için de 'Bu olayda önemli olan ne?' sorusuna cevap aranmalıdır. Ardından giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinde neleri yazacağımızı kararlaştırabiliriz" şeklinde konuştu. Haber başlığını yazarken de dikkat edilmesi gereken noktalar olduğunu vurgulayan İrvan, ''Haber başlığı ilgi çekici, kısa ve anlaşılır olmalıdır. Ancak abartılı olmamalı, tık tuzağı içermemeli ve başlık haber metni ile çelişmemelidir" dedi."Haberler; açık, sade ve anlaşılır bir dil ile yazılmalı"Haber dilinin öneminden de bahseden İrvan, ''Haberde cinsiyetçi dil kullanılmamalı ve değer yargısı içeren sıfat kullanımından kaçınılmalıdır. Gazetecinin görevi toplumu aydınlatmaktır. Bu yüzden haberin adil ve dengeli biçimde yazılması gerekir. Şiddeti ve ayrımcılığı özendiren, haklı çıkaran dil kullanmaktan kaçınılması gerekir" diyerek sunumunu sonlandırdı. Kaynak için: Haber Üsküdar

12 KAS 2021

Gazetecilik Bölümü mezunlarla paydaş toplantısı yaptı

Gazetecilik Bölümü mezunlarla paydaş toplantısı yaptıÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü, mezunlarla dış paydaş toplantısını gerçekleştirdi. Zoom üzerinden gerçekleşen toplantıda mezunlar aldıkları eğitime ilişkin değerlendirmelerde bulundu ve ders programına ilişkin önerilerde bulundu.Zoom uygulaması üzerinden 12 Kasım'da gerçekleşen mezunlarla paydaş toplantısına Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman, bölüm öğretim üyeleri Doç. Dr. Gül Esra Atalay, Doç. Dr. Bahar Muratoğlu Pehlivan, Dr. Öğretim Üyesi Yıldıray Kesgin, Dr. Öğretim Üyesi Denizcan Kabaş, Araştırma Görevlisi Selin Maden ile mezun öğrenciler Volkan Akyol, Ayşe Ergin, Ömer Karaoğlu, Alp Eren Kahraman ve Şeyma Karakaş katıldı. "Mezunların eğitim deneyimleri çok önemli"Paydaş toplantısının açılışında bir konuşma yapan Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, öğrencileri en donanımlı biçimde mezun etmek için çaba gösterdiklerini ve öğrenciler mezun olduktan sonra kendi alanlarında iş bulduklarında çok mutlu olduklarını ifade etti. Prof. İrvan, "Sizlerin bu fakülteden aldığınız eğitimin geriye dönüp baktığınızda artılarını ve eksilerini öğrenmek istiyoruz, varsa eksikliklerimiz onları gidermek istiyoruz. Bugün sizleri dinlemek istiyoruz" dedi. "Video gazetecilik dersi almak isterdik"Mezunlar, paydaş toplantısında yaptıkları konuşmalarda aldıkları eğitimden memnun olduklarını, öte yandan bazı konularda eksiklikler hissettiklerini ifade ettiler. Birkaç öğrenci, özellikle video gazetecilik uygulamalarına ders programında yer verilmesi gerektiğini, artık video gazeteciliğin neredeyse bir zorunluluk haline geldiğini ifade ettiler. Photoshop ve Indesign gibi programları gördüklerilerini ancak yeterli uygulama yapamadıklarını belirten bazı mezunlar işe başladıklarında bu uygulamaları iyi bilmemenin eksikliğini hissettiklerini söylediler. Mezunlar toplantıda okulu ve öğretim üyelerini özlediklerini de ifade ettiler.Mezunlar iş yaşamlarına ilişkin bilgi verdilerDış paydaş toplantına katılan mezunlar, çalışmaya başladıkları kurumlar hakkında da bilgiler bulundular. Volkan Akyol dünyanın ilk e-spor eğitim şirketi olan The Academys'de, Ömer Karaoğlu İhlas Haber Ajansı'nda, Şeyma Karakaş Çiftçi TV'de çalıştığını belirtirken, Alp Eren Kahraman kurduğu sosyal medya kanalında ünlü isimler ile söyleşiler gerçekleştirdiğini, Yeni Medya ve Gazetecilik'te çift anadal yapan Ayşe Ergin ise anadalı olan psikoloji alanında çalıştığını ifade etti. Kaynak için: Haber Üsküdar

12 KAS 2021

Haber Atölyesi eğitimlerine 'haber' konusuyla devam ediyor.

Haber Atölyesi eğitimlerine 'haber' konusuyla devam ediyorHaber Üsküdar - Merve ŞişmanÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinin ikincisi, 16 Kasım saat 14.00'te gerçekleştirilecek. Çevrimiçi yapılacak olan Haber Atölyesi'nde öğrencilere ‘haber nedir?’ konusu anlatılacak.İletişim Fakültesi öğrencilerinin haber ve röportaj gibi gazetecilik içerikleri üretmelelerini teşvik etmek amacıyla Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinde bu hafta 'haber nedir?' konusu ele alınacak. Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan doğru habercilik kurallarına değinerek, haber yazım tekniklerine ilişkin bilgilendirmede bulunacak.16 Kasım Salı günü çevirimiçi olarak gerçekleştirilecekÜniversite Kültürü dersi kapsamında olan etkinlik, Prof. Dr. Süleyman İrvan ve araştırma görevlilerinin katılımıyla 16 Kasım Salı günü saat 14.00’te Zoom üzerinden gerçekleştirilecek. Tüm öğrencilerin katılımına açık olan etkinliğe aşağıdaki Zoom linki ile erişebilirsiniz: https://uskudar-edu-tr.zoom.us/j/2529525457

11 KAS 2021

Gazetecilik Söyleşisi – Yerel gazeteler neden birleşiyor?

Mehmet Atalay: "Yerel gazetelerin gelişebilmeleri için güçlerini birleştirmeleri gerekiyor"Haber Üsküdar – Hazal GöksunÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından "Yerel gazeteler neden birleşiyor?" başlıklı söyleşi gerçekleştirildi. Moderatörlüğünü Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın yaptığı etkinliğe Basın İlan Kurumu Eski Genel Müdürü Mehmet Atalay konuk oldu.Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın dördüncü sınıflara verdiği Yerel Gazetecilik dersi kapsamında yapılan söyleşide "Yerel gazeteler neden birleşiyor?" sorusuna yanıt arandı. Basın İlan Kurumu Eski Genel Müdürü Mehmet Atalay, Prof. Dr. İrvan'ın sorularını yanıtlayarak öğrencilere bilgi ve tecrübelerini aktardı. Yerel gazeteleri birleştirme konusunda teşvik ediyor2009-2015 yılları arasında altı yıl boyunca Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğü görevini üstlenen Mehmet Atalay’ı tanıtarak söyleşiye başlayan Prof. Dr. Süleyman İrvan, ‘‘Mehmet Atalay, 1965 Trabzon doğumludur ve İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunudur. Gazeteciliğe Trabzon'da yayımlanan yerel bir gazete olan Karadeniz gazetesinde başlamış ve bir süre gazetecilik yaptıktan sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalışmıştır. Bugünkü konumuz ise 2009 yılında Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğü'ne geliş sürecinizle ilgili. 2015 yılına kadar burada görev yaptınız ve haberlerden takip edebildiğim kadarıyla da 2012 yılında yerel gazeteleri birleştirmeye, birleşme konusunda teşvik etmeye karar verdiniz’’ dedi.Mehmet Atalay: "Yerelin sorunlarını aktarabilmek için yerel sorunun güçlü olması lazım"Prof. Dr. İrvan’ın, "Öncelikle neden böyle bir yola girdiğinizi öğrenebilir miyiz?" sorusuna yanıt vererek konuşmasına başlayan Mehmet Atalay, "Trabzon’da bulunan Karadeniz gazetesine lisede okurken başlamıştım. O dönem dünyadaki bütün gazeteler yereldi. New York Times, Washington Post vb. güçlü medya olarak gördüklerimiz ve aslında İstanbul Basını dediğimiz gazeteler de yerel. Yaygın bir şekilde dağıtılınca ulusal gazete oluyor. Anadolu’yu karış karış dolaşan, işleyen, fotoğraflayan, kameraman olarak görüntüleyen insanların mümkünse o beldede yaşaması gerekir. Yılda birkaç kez siyasi parti liderleriyle giden gazetecilerin Artvin’in o güzel yaylalarını görüntülemesi mümkün değil. Mardin’in sorunlarını, o açık hava müzesi gibi dünyayı cezbedecek güzelliklerini sergileyemezsiniz. Bunları sergileyebilmek için yerel basının güçlü olması, oradan haber vermesi, görüntülemesi lazım. Atatürk İstanbul’da kalarak Anadolu’yu harekete geçirmedi. Bandırma Vapuru ile Samsun’a giderek, Amasya, Sivas, Erzurum Kongreleri'ni yaparak, o insanları örgütleyerek Ankara’ya topladı. Burada büyük bir milli koalisyon ortaya çıkmıştı. Aynı şeyi basın olmadan organize edemiyorsunuz" ifadelerini kullandı."Kriterleri taşımaları için iyi habercilik yapmaları gerekiyor"Yerel gazetelerin daha iyi şartlara sahip olmaları gerektiğinin altını çizen Mehmet Atalay, "Daha iyi gazetecilik yapabilmek için, bir köye gidebilmek, bir yangına anında ulaşabilmek için altlarında araç olacak. Gazetecilerin ulaşım sorunu yaşamamaları gerekiyor. Ellerindeki kameraları iyi olmalı, güzel fotoğraf çekmeliler ve tabii ki iyi eğitim almış olmaları gerekiyor. Dolayısıyla yerel gazete diyerek geçmeden onların iyi maaşlar almaları lazım. Erzurum’da 16 tane gazete vardı. Orada dağıtılan kamu ilanı pastası belli. Meslektaşlarımıza tavsiye verdik. Gazete çıkartma hakları onların ellerinde, savcıya dilekçe vererek çıkartılıyor. Neticede onların hakları ama kamu ilanı ya da reklam alabilmeleri için birtakım kriterlere sahip olmaları gerekiyor. Belli personel ve sayfa sayısı gerekiyor. Bu kriterleri taşımaları için de iyi gazetecilik yapacak. Dolayısıyla gazetelerin birçoğu bu kriterleri karşılamıyordu. İzmir’de Yeni Asır gazetesi var, yaygın medya kadar güçlü, herkes biliyor, yaklaşık 50 bin tirajları görmüş. Bursa’daki Olay gazetesi 30 bin tirajları, Trabzon’daki Karadeniz gazetesi ise 10 bin tirajları geçmiş. Yani çok iyi gazetelerimiz olmuş ama bunlar yeterli değil, daha çok güçlenmeleri gerekiyor. Dolayısıyla onun için birleşmek mümkünse güçlerinizi birleştirin, olmadı sponsor bulun. Daha güçlü gazetecilik yapacak, bu işe gönül verecek iş adamlarını bulun, destek versinler. Daha iyi şartlarda gazetecilik yapın, sesiniz gür çıksın dedik" şeklinde konuştu. Prof. Dr. Süleyman İrvan: "27 şehir merkezinde yayımlanan 323 gazete birleştirilerek 120 gazeteye düşürülmüş"Prof. Dr. Süleyman İrvan, öğrencilerine 2019 yılında yaptırdığı, yerel gazetelerin birleşmesini konu alan haberi göstererek şu değerlendirmelerde bulundu: "Birleşmeler ilk olarak 2012 yılında Erzurum’da başlamış. Aynı yıl Afyon'da birleşmeler olmuş. 2014-2015 yıllarında birleşmeler devam etmiş. Sonra 2018-2019 yıllarında azalmış. En son Kayseri, Bingöl ve Muş'ta yayımlanan yerel gazeteler pandeminin de etkisiyle 2020 yılında birleşmiş görünüyor. Bulabildiklerimize göre; 27 şehir merkezinde yayımlanan 323 gazete birleşmeler sonucunda 120’ye düşürülmüş. Bazı şehirlerde epey azalma olmuş ama Antakya’da, Konya’da ve Afyon'da daha çok gazete yayın yapmaya devam etmiş. Bu haberleri okuduğumuzda yereldeki gazeteciler cemiyetleri başkanlarının da bu birleşme konusuna dahil olduklarını düşünüyorum. Amaç daha kaliteli, daha iyi içerikler üretmek olarak ifade ediliyor."Mehmet Atalay: "İletişim mezunlarının sigortalı olduktan sonraki 12 ayda basın kartı alacakları, gazeteci olarak tanımlanacakları hamleler yapılmalı"Türkiye’de yaklaşık 26 yıldır internet gazeteciliğinin yapıldığını, internet mecralarında haber üreten gazetecilere basın kartı verilmediğini ve gazeteci sayılmadıklarını belirten Prof. Dr. Süleyman İrvan, bu konuyla ilgili Mehmet Atalay’a düşüncelerini sordu. Atalay, "Tereddütsüz, gazeteleri çoktan sollayan ve tıklanma oranı gazete tirajlarının çok üstüne çıkmış haber siteleri var. Hatta yazılı basının internet siteleri de gazete tirajlarının çok daha üzerinde okuyucuya sahip, milyonlara varmış. Gazete tirajlarını toplasanız bugün iki milyon etmez. Gerçekte birçok basın kartı olan gazeteci de internet mecralarına kaydı. Oralarda çok etkin gazetecilik yapıyorlar. Mutlaka iletişim mezunlarının sigortalı olduktan sonraki 12 ayda basın kartı alacakları, gazeteci olarak tanımlanacakları hamleler yapılmalı. Tabii internet sitelerinin kazançlarına da bağlı çünkü onlar ödeyecek. Eğer reklam akışı sağlanırsa, kamu reklamları dahil, haberlerin okunma sayılarını doğru dürüst ölçen ve bunu kamuoyuna deklare edebilecek bir kurum gerekiyor. İnternet sitelerinin tıklanma oranlarını ölçecek. Şu kadar tıklanıyor, şu kadar personel çalıştırıyorlar, reklamlar şu sitede yer alabilir. Bu zorlama değil, sadece bilgi bankası. Reklam verecekler oradan baksın" ifadelerini kullandı."Kamu ilanı alabilmek için haber yapmak zorunda olduğunu söylüyoruz"Gazete birleşmeleri konusunda çok çaba gösterdiğini fakat kendisinden sonra Basın İlan Kurumu’nun bu işe gereken ciddiyeti göstermediğini ifade eden Mehmet Atalay şunları söyledi: "İtirazlar çok oluyordu, bunları göğüslüyorduk. İtirazlar oluyor, siyasiler araya giriyor. Falan gazete birleşmek istemiyor, habercilik de yapmak istemiyor. Birleşmek zorunda olmadıklarını ama kamu ilanı alabilmek için haber yapmak zorunda olduklarını söylüyorduk. Bazı kriterleri taşımaları gerekiyor. Taşımıyorlarsa ilan listesinden çıkartmak zorunda kalacağımızı belirtiyorduk. Kriterleri taşı, habercilik yap, yanına destekleyecek bir sponsor bul. Yok, bunu da yapmayacak. Kendisi gazete patronu, fikir yürütecek bir gazeteci bulmuş; eşi, kızı, kendisi asgari kadroda görünecek ve ilan almaya devam edecek. Neymiş, bu dava uğruna çok bedel ödemiş. Daha çok kazanma fırsatı var. Gazetenin aylık gideri 120 bin lira ise ve o gazetenin aldığı ilan 40 bin lirada kalıyorsa o gazete yürüyemez. Personel giderlerini ödeyemeyince gazetecileri işten çıkaracaklar.""Yeni pastalar oluşturduğunuzda daha fazla büyüyerek yurt dışına açılabilirsiniz"Son olarak Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın yönelttiği, "Her yıl değişiyordur ama Basın İlan Kurumu’nun yıllık olarak ne kadar bütçesi oluyor?" sorusunu cevaplayan Mehmet Atalay, "Ben ayrıldığımda en son yıllık 300 milyon lira civarındaydı, şu anda 500 milyonu bulmuştur diye düşünüyorum. Ama biz bu kaynağı çok daha geliştirecektik. Kamu reklamlarını da üzerimize alacaktık. Bazıları Danıştay'a dava açmışlar. Basın İlan Kurumu üzerinden ilanları vermek zorunda olmadıklarını söylemişler. Bu şekilde kopanlar oldu. Biz bir kısmını geri getirdik. Onları da toparladığınızda, RTÜK ile de anlaşıp kamu reklamlarını üzerinize aldığınızda, yeni pastalar oluşturduğunuzda bunu daha fazla büyütebilirsiniz" ifadelerini kullandı.Kaynak: Haber Üsküdar

09 KAS 2021

Emre Eser: Gazeteci bir yolunu bulmalı, su gibi olmalı

Emre Eser: Gazeteci bir yolunu bulmalı, su gibi olmalıHaber Üsküdar - Ümmü Gülsüm DuralÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından 2021-2022 eğitim öğretim yılında düzenlenen Haber Atölyesi'nin ilk etkinliği çevrimiçi olarak yapıldı. Hürriyet gazetesinden ekonomi muhabiri Emre Eser'in konuk olduğu etkinliğin moderatörlüğünü Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan üstlendi. Gazetecilik Bölümü tarafından öğrencilerin pratik yapmalarını teşvik etmek amacıyla düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinin ilki, 9 Kasım 2021 tarihinde Zoom uygulaması üzerinden gerçekleştirildi. Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın moderatörlüğünde "Haberi Yaşamak" başlığıyla düzenlenen etkinliğin konuğu, Hürriyet gazetesinden muhabir Emre Eser oldu. Hürriyet gazetesinde uzunca bir süredir "İşin Peşinde" başlığı altında haberler yapan Emre Eser, deneyimlerini Üsküdar İletişim'in öğrencileriyle paylaştı. Prof. Dr. İrvan: "Gazeteci meraklı, araştıran ve kararlı olmalıdır"Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Süleyman İrvan, "2017’den beri her yıl atölyemizde etkinlikler yapıyoruz. Temel olarak amacımız gazeteciliğe gönül veren öğrencilerimizi cesaretlendirmek, iyi gazeteciliği özendirmek ve içerik üretmeleri için teşvik etmektir. Öğrencilerimizi profesyonellerle buluşturmak, ayrıca kendi bilgi birikimlerimizi de onlarla paylaşmak istiyoruz. Tabii burada iş öğrencilerde bitiyor. Gazeteci meraklı, araştıran ve kararlı olmalıdır. Eğer bunları yapabiliyorsanız iyi bir gazeteci olabileceğinizi düşünüyorum. Sektörde takip ettiğim iyi gazetecilerden birisi de Emre Eser'dir ve bugün onun deneyimlerini dinleyeceğiz" diyerek sözü gazeteci Emre Eser’e bıraktı.Gazeteci Emre Eser: "Stajyerken haberimin manşet olması çok teşvik ediciydi"Konuşmasına meslek hayatına adım atma sürecini anlatarak başlayan Hürriyet gazetesi muhabiri Emre Eser, "2016 yılında İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümünden mezun oldum. 2014 yılında okurken staja başladığım Vatan gazetesinde çalışmaya da başlamıştım zaten. Stajyerken 10 Ağustos 2014 tarihinde " Facebook üzerinden sanal bahis tuzağı" başlıklı ilk imzalı haberim çıktı. Sanal bahis çetesiyle ilgili bir haber yapmıştım. Stajyerken haberimin manşet olması çok teşvik ediciydi. Vatan gazetesinde hep istihbarat ve haber servisindeydim. Hemen yanımdaki servis ekonomi servisiydi. Hem ekonomiyle ilgiliydim hem de ekonomi servisindeki arkadaşlar her hafta yurtdışına çıkıyorlardı. Bu durum bana ekonomiyi sevdirmişti. Vatan gazetesinden ayrıldıktan sonra Dünya gazetesinde bir yıl kadar çalıştım. Mezun olduğumda tekrar Vatan gazetesi ekonomi servisine döndüm. Bir yıl kadar devam ettim, ardından Hürriyet'e geçtim. Halen Hürriyet'te çalışmaya devam ediyorum. Şu anda da Almanya'ya DW Türkçe servisine üç aylık bir program için geldim. Burada Türkiye'ye dair haberler yapıyorum. Bir çeşit gazetecilik Erasmus'u" dedi."İlk deneyimim İstiklal Caddesi'nde kestane satmaktı"İşin Peşinde haber serisi ile her hafta farklı bir mesleği haberleştirerek 30'un üzerinde meslek deneyimleyen Emre Eser, bu işe nasıl başladığını şu sözlerle anlattı: "Uzun süredir yapmayı düşünüyordum fakat daha farklı planlamıştım. Asıl yapmak istediğim, Anadolu'daki eskiyen mesleklerle ilgili bir yazı dizisi oluşturmaktı. Daha sonra ekonomideki belirsizlikler, sosyal meseleler, işsizlik sorunu, ücretlerdeki adaletsizlik ve iş şartlarının zorluğu gibi durumlar olunca yazı dizisi yerine haftalık olarak böyle bir şey yayımlamaya karar verdik. Sahalarda olmayı çok sevdiğim için projenin içerisinde yer almayı, haberin öznesiyle vakit geçirip daha sonra deneyimlerimi aktarmayı teklif ettim. Yazı işleri de kabul etti. Daha sonra bir format oluşturduk. İlk deneyimim İstiklal Caddesi'nde kestane satmaktı. Yazı işlerine işi götürdüğümde böyle devam dediler. Kişisel deneyimlerimi daha fazla aktarmam istendi. Ardından birçok haber programı da bizim haberlerimizi kullandı. Aslında bu haberler iki boyutlu; bir taraftan işin zorluğunu aktarıyoruz, diğer taraftan ise işin ekonomik boyutu var. Vergiler, gelirler, giderler vs. birçok araştırma yapıyoruz. Her meslek grubunda ekonomik verileri detaylı elde edemesem de elimden geldiğince her şeyi aktarıyorum. Altı ay kadar daha bu formata devam etmek istiyorum. Kafamda daha farklı ve canlı işler var. Şehir dışında, tarımla ilgili işlere yönelmeyi düşünüyorum. Çünkü ne kadar farklı meslekler yapsak da bir süre sonra tekrara düşeceğiz."''Yaptığım haberlerde çevremden besleniyorum''Yaptığı haberlerin ön hazırlık sürecini de aktaran Emre Eser, "Belirlediğim meslekle ilgili olarak Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) sitesine giriyorum. Son 10-15 yılın istatistiklerine TÜİK'ten bakmakta fayda var. Onun haricinde meslek örgütlerinin sitelerine giriyorum. Haberim fırıncılarla ilgili ise Fırıncılar Odası'nın sitesine giriyorum. Daha önce konuştuğum fırıncı var ise onu arıyorum. Ama fikirlerimi şekillendiren temel şey, çevremdeki tüketiciler, arkadaşlarım, hocalarım, mesai arkadaşlarımla yaptığım sohbetler. Meselâ bir arkadaşım terzilerdeki doluluktan söz etti. Araştırdığımızda gördük ki İstanbul'da hem terzi sayısı çok az, çırak yetişmiyor, hem de enflasyon sebebiyle insanların alım gücü azaldı. Bu şekilde çevremden besleniyorum. Eğer dışardaysam gözlem yapıyorum. Bence gazeteci böyle olmalı. Masa başında oturarak haber çıkarmak çok zor. Ayrıca sosyal medyadan haber konusu çıkarmak sosyal medyanın yönlendirmesiyle oluyor. Gündemi o oluşturuyor. Bence gazeteci gündemi kendisi belirlemeli. Tüm ana akım medyada yaşanan bu durumdan rahatsızım" şeklinde konuştu. "Türkiye'de müşterilerin tavrında bir problem var"Deneyimlediği meslekler içerisinde en çok fırıncılıkta zorlandığını ifade eden Emre Eser şunları söyledi: "Deneyimlediğim meslekler arasında fırında çalışmak en zoruydu. Hem sıcak hem unla çalışıyorsunuz ve terden tüm unlar üzerinize yapışıyor. Gerçekten zordu. Bir de Sivas'ta yüksek gerilim hattına çıkmıştık. Bir metre kar vardı, çok soğuktu. Dünyanın en zor işlerinden biri kesinlikle. İşin kolayına kaçtığında can güvenliği riskin var. Öte yandan tüketicilerin tavrı da büyük bir problem. Kuryelik de inanılmaz zor bir meslekti. Müşterilerin tavrı çok önemli ve maalesef Türkiye'de bu büyük bir problem. Pandeminin yüksek seyrettiği bir dönemde kuryelik yapmıştım ve müşteriler hastalık bendeymiş gibi tavırlar içine giriyordu. Bence bu tavır onur kırıcı olabiliyor. Genel olarak çalışanlara iyi davranılmadığını gördüm.""Gazetecilik işi kıskançlık işidir"Sektörde çalışan kişiler arasında bir rekabet yaşandığını da dile getiren gazeteci Emre Eser, "Ben çalışma arkadaşlarımın beni kıskandıklarını hiç düşünmedim. Sadece bu iş benim de aklıma gelmişti, bunu ben de yapabilirdim gibi düşünceler ortaya çıkabiliyor. Öte yandan konuyu sektör bağlamında değerlendirdiğimizde ise her departmanda entrikalar tabii ki dönüyor. Gazetecilik işi kıskançlık işidir. İyi haberi herkes kıskanır. Bir zaman sonra bu sizin vazgeçilmez duygunuz oluyor'' dedi."Farkındalık oluşturmak için çıktığımız yolda linç yedik"İstanbul'da çöp toplayıcılığını deneyimleyerek haberleştiren, ancak haber "Çöpteki gıda israfı üzüyor" başlığıyla sunulunca eleştirilerin hedefi haline gelen Emre Eser, konuyu şöyle açıkladı: "Gazetede o gün haber büyütülmüş. Haberde sunuluş biçiminden dolayı bir linç yaşandı. Tabii herkes birinci sayfadan okuyor haberi, kimse asıl habere gidip bakmıyor. Öyle bir algı oluştu ki, Türkiye'de sanki kıtlık yokmuş, sadece israf varmış gibi. Ne gazetedekilerin bundan haberi vardı ne de benim böyle bir amacım vardı. Farkındalık oluşturmak için çıktığımız yolda linç yedik.""Mutlaka okurken bir şeyler yapmaya başlayın"Gazetecilik öğrencilerine tavsiyelerde de bulunan Emre Eser, ''Mutlaka okuldayken bir şeyler yapmaya başlayın. Üniversite okurken sınıf mevcudumuz 120 idi. Şu an medyada çalışan 13-14 kişi var. Bu 13-14 kişi okurken hep kontaklar kurmuş, birçok projede yer almış kişiler. İngilizce çok önemli. Bir alanda uzmanlaşmanız çok önemli. Bugünden sevdiğiniz bir alanı seçip, çalışmaya başlarsanız; siyaset, ekonomi, eğitim, sağlık, istihbarat gibi. Böylece çok daha kolay iş bulabilirsiniz. Bunun yanında video haber yapabiliyor olmanız lazım.""Gittikçe tembelleşen bir habercilik var"Prof. Dr. Süleyman İrvan'ın, "Türkiye'deki haberciliği nasıl buluyorsun?" sorusunu yanıtlayan Emre Eser, "Bunları söylemek için çok tecrübeli değilim fakat kendi jenerasyonum için Türkiye'de gittikçe tembelleşen bir gazetecilik var diyebilirim. Bunun sebeplerinden biri medya kuruluşlarının az kişiyle iş yapıyor olması. Az kişi olması muhabir ve editörlerin üzerindeki angarya iş yükünü artırıyor. Artık masa başı gazetecilik çoğalmış durumda. Sokağa çıkmak isteyen gazeteci sayısı çok az. Oysa haberciliği sokakla birleştirmek çok önemli, bu yüzden bu konularda ısrarcı olun, habere gitmek istiyorum deyin" diyerek gazeteci adaylarına tavsiyelerde bulundu."Haberi satmak için yapıyorlar. Bu problem onlar gittiğinde çözülecek"Doç. Dr. Derya Birincioğlu'nun, "Medyada kadın cinayeti haberlerinde kullanılan yanlış dili düzeltme konusunda herhangi bir çalışma yapıyor musunuz? Süreç editöryal mi ilerliyor yoksa muhabirler kör-sağır-dilsizi mi oynuyor?" sorusunu Eser şu şekilde yanıtladı: "Genç muhabir ve editörler bu konuyla ilgili hassas fakat belli bir yaşın üstünde olan erkek editörler bu hatayı ısrarla yapıyorlar. Hata olduğunu da düşünmüyorlar, haberi satmak için yapıyorlar.""Gazeteci su gibi olmalı"Bir öğrenci tarafından yöneltilen, "Haber yaparken gazeteciler şiddet görüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Siz hiç şiddet gördünüz mü?" sorusunu ise Emre Eser, "Ben şiddet görmedim. Genelde şiddet toplumsal olaylarda oluyor. Bundan en çok etkilenenler ise foto muhabirleri, çünkü olayın en sıcak anında orada oluyorlar. Fakat sözlü şiddete maruz kaldığım oldu. Gazeteci olarak bir yere gittiğinizde size gelecek ilk soru 'neredensin?' oluyor. Türkiye'de çok ciddi bir kutuplaşma var. Elbette kişiler kurumlarına bağlıdır ama gazeteci kamu adına çalışır, olayı sorgular. Önünüzde çok engel olacak. Polis, jandarma, muhtar, parti vs. fakat gazeteci bir yolunu bulmalı, su gibi olmalı. Sağ kapı kapalıysa sol kapıdan girmeli" diyerek cevaplandırdı. Kaynak: Haber Üsküdar

Üniversitemizle ilgili “AKLINDA NE VARSA” bize sor!