Aday Üsküdar | Dünyayı Değiştirmeye Var mısın? uskudar.edu.tr/aday

Gazetecilik Akademik Etkinlikler

11 OCA 2022

Üsküdar İletişim'de 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü Paneli gerçekleştirildi

Üsküdar İletişim'de 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü Paneli gerçekleştirildiHaber Üsküdar – Sefa Mert Kahraman ve İrem GülÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü kapsamında düzenlenen ‘Pandemi Sürecinde Sahada Gazetecilik’ konulu panel düzenlendi. Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın moderatörlüğünde gerçekleşen çevrim içi panele, gazeteci ve sağlık editörü Sibel Bahçetepe, serbest gazeteci Yusuf Özgür Bülbül, gazeteci ve STK temsilcisi Selçuk Taşdemir, İHA Anadolu Yakası bölge müdürü Mustafa Biçer, Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi akademisyenleri ve öğrenciler katıldı.Panelin açılışında bir konuşma yapan İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, çalışan gazetecilerin gününü kutladı. Güngör, bu günün kutlamalarla geçmesini dilediğini fakat gazetecilerin çalışma koşullarının tatmin edici olmamasından dolayı biraz da hüzün dolu bir gün olduğunu ifade etti.Süleyman İrvan: “212 sayılı kanun gazetecilerin en önemli güvencesi”Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, panel konuşmacısı gazetecilere söz vermeden önce 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü hakkında bilgiler verdi. İrvan, 10 Ocak 1961 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 212 sayılı Basın İş Kanunu’nun çok önemli bir kanun olduğunu, bu kanunun bugün birtakım eksikliğine rağmen gazetecilerin en önemli güvencesi durumunda olduğunu belirtti. Bu kanunun gazetecilere çok önemli haklar tanıdığını ve gazeteciliği toplum nezdinde çok önemli bir meslek olarak konumlandırarak güvence verdiğini aktardı. Süleyman İrvan, Türkiye’de ciddi anlamda bir gazeteci işsizliği sorunu olduğunu, bunun yanında, internet medyasının henüz bir yasal çerçeveye kavuşamadığını, basın kartı meselesinin objektif kriterlere uygun biçimde çözülmediğini dile getirdi. İrvan, basın özgürlüğü konusunda da var olan sorunların herkesin malumu olduğunu vurguladı.Selçuk Taşdemir: “Kısır çekişmelerden uzaklaşarak gazetecilik mesleğinin sorunlarına odaklanmamız gerekiyor”Konuşmasına 10 Ocak Çalışan Gazeteciler gününü kutlayarak başlayan gazeteci ve STK temsilcisi Selçuk Taşdemir, “Bizler için önemli bir gün. Biz şuna inanıyoruz, bir mesleğin etiği ve denetimi olmalı. Pandemi sürecinde özellikle yerel medya ve genel anlamda ulusal medya hem ekonomik hem sosyal çok ciddi sıkıntılar yaşadı. Haber peşinde koşarken birçok olumsuzluklarla karşılaştı, maaş alamamaktan tutun da işsiz kalmaya kadar birçok sorun yaşadık. Biz bunları gerek STK’lar bazında gerek diğer platformlarda muhataplarına iletmeye çalışıyoruz. Pandemi sürecinde ciddi anlamda zorluklar yaşadık. Bu süreçte gazeteciliğin önemi daha iyi anlaşıldı. STK’ların, meslek örgütlerinin biraz daha örgütlü davranması lazım. Kısır çekişmelerden uzaklaşarak gazetecilik mesleğinin sorunlarına odaklanmamız gerekiyor. Ben buna inanıyorum. Bu noktada da gazeteci dostlarımızın, gazeteci adaylarımızın birlikte bizlere omuz vererek güzel işler yapmamızdan yanayım. İletişim fakülteleri yüzlerce öğrenci mezun veriyor ve maalesef bu mezunlar kendi alanlarında işlerini yapamıyorlar, farklı meslek kollarına yöneliyorlar. Onun dışında, medya okuryazarlığını da çok önemsiyorum. Medya okuryazarlığı noktasında adım atamıyoruz. Önüne gelen gazete kurabiliyor veya sosyal medya gazeteciliği yaparak, ‘ben de gazeteciyim, şu kadar tıklanma aldım, şu kadar beğeni aldım’ diyerek kendini avutuyor ama kendini yetiştirmek adına en ufak adım atamıyor” dedi.Sibel Bahçetepe: “Medya kuruluşlarında istihdam edilen sağlık muhabirlerinin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor”Gazeteci ve sağlık editörü Sibel Bahçetepe, Türkiye’de koronavirüs vakaları görülmeye başladığı zaman, uzmanlaşmış sağlık muhabirliğinin önemini anladığımızı belirtti. “Türkiye koronavirüs salgınına nasıl hazırlıksız yakalandıysa medya da hazırlıksız yakalanmıştı” diyen Sibel Bahçetepe, medya kuruluşlarında istihdam edilen sağlık muhabirlerinin sayısının bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olduğunu ifade etti. Sibel Bahçetepe, Daha önceden her gazete ve televizyonun mutlaka sağlık muhabirleri olduğunu büyüklerimiz bize anlatırdı. Ben sağlık muhabirliğini on sekiz yıldır yapıyorum. On sekiz yıldır bu alanda çalışırken şunu fark ettim: bizden önce bu sektörde olan abilerimiz ablalarımız için eskiden Haydarpaşa Numune Hastanesi’nin içerisinde sağlık muhabirlerinin alanı vardı, Çapa’da da öyle, Cerrahpaşa’da da aynı şekilde. Gelinen noktada bırakın artık buralarda muhabirlerin olmasını, medya kuruluşlarında bile uzman muhabirler kalmadı. Şu andaki sayı dediğim gibi çok çok az. Koronavirüs pandemisiyle birlikte uzman kişilerin önemi anlaşıldı aslında. Çünkü doğru bilgiye, doğru kaynaklara en hızlı ve en doğru şekilde ulaşan kişiler sağlık muhabirleriydi. Bizler yıllardır bu alanın içerisindeyiz, alanın uzman kişilerinin kim olduklarını çok daha iyi biliyoruz” şeklinde konuştu.“Evden çalışma sistemi bizlere bambaşka bir ortam sundu”Pandeminin başlangıç döneminde çektikleri zorluklara da değinen Sibel Bahçetepe, “Salgının başında herkes şaşkındı. Dünya ilk defa böyle bir şeyle karşı karşıya kaldı. Biz sağlık muhabirleri olarak o dönemde doktorların ekipman eksikliğini, maske eksikliğini gündemimize taşımaya çalışırken, yoğun bakımlara gidip çekim yapmak zorunda olan arkadaşlarımız da bu problemlerle karşı karşıya kaldı çünkü birçok meslek kuruluşunda ne yazık ki bu ekipmanlar bile yoktu. Öyle olunca tabii ki medya mensubu açısından da benzer sıkıntılar yaşandı, sonra evden çalışma sistemine geçildi. Evden çalışma sistemi bizlere bambaşka bir ortam sundu. Bizler muhabirler olarak, alanlarda çalışan insanlar olarak ‘Nasıl çalışacağız? Bu alana adaptasyonumuz kolay olacak mı? endişesi yaşadık. Yeni bir gündemimiz de oluştu tabii burada. Bir taraftan internet üzerinden masa başında gazetecilik yapmaya ve görüşler almaya çalıştık, diğer taraftan zaman zaman dışarı çıkıp herkesin girmekten korktuğu alanlara maskelerimizi takarak, önlüklerimizi giyerek girmeye çalıştık. Tabii ki zorlukları oldu ama bizim işimiz buydu. Bizler hastanelerde de zaman zaman problemler yaşadık. Yoğun bakımlarda çekimler yapmak isterken tabii kolay kolay izinler de çıkmadı o dönemlerde. Biraz da böyle muhalif basında olduğunuz zaman girişleriniz diğer kuruluşlara göre biraz daha zor oluyor. Bunlar da yaşandı” dedi.“Bilim dışı iddiaları gazetemize taşıyamayız”Aşı karşıtlığıyla ilgili de konuşan Sibel Bahçetepe, “Şu anda bir aşı karşıtlığı da var. Zaman zaman gazeteye, ‘Neden sürekli aşılarla ilgili haber yapıyorsunuz, aşı karşıtlarının söylemlerine neden yer vermiyorsunuz? Bizler aşı olmak istemiyoruz. Aşı olmadığımız için toplu taşımaya binemiyoruz, sinemaya gidemiyoruz. Bu bizim hakkımız değil mi?’ diyorlar. Biz gazeteci olarak elbette herkesin her söylediğini gündeme getiremeyiz. Bilim dışı iddiaları gazetemize taşıyamayız. Biz bilim ne söylüyorsa onu haber yapmak durumundayız” diye konuştu.Mustafa Biçer: “Gazetecilik sokak mesleğidir”Ajans haberciliğinin pandemide yaşadığı zorlukları anlatan İHA Anadolu Yakası Bölge Müdürü Mustafa Biçer, “Ajans haberciliği Türkiye’de hatta dünyada da yayımlanan haberlerin yüzde seksenini oluşturur. Ajansların teşkilatlanması ve habere ulaşması, personel sayısı, diğer medya kuruluşlarına göre daha fazladır ve sürekli sahada hizmet verirler. Biz de tabii ki dünyada da olduğu gibi pandemiye hazırlıksız yakalandık. Pandemide öğrendiğimiz konular oldu, üstesinden gelmeye çalıştığımız noktalar oldu. Biliyorsunuz gazetecilik sokak mesleğidir, yani genelde sokaktaki bilgileri toplarsınız ve topladığınız bilgileri kamuoyuyla paylaşırsınız. Kamuoyunun bilgi alma hakkını medya aracılığı ile sağlarsınız. Biz de pandemide bu hizmeti vermeye devam ettik. Biz pandemide dönüşümlü çalışma sistemine geçtik. Muhabirlerin bir kısmı çalışırken bir kısmı izin yapıyordu. İçlerinden bazı arkadaşlarımız pandemide sürekli çalışmak istedi. Biz de onların kendi hakları doğrultusunda bunu sağladık. Zor bir süreçti, ilk zamanlarda bayağı tedirgin bir yaklaşımımız vardı. Çünkü bulaşıcı bir hastalık, bizim de sağlık haberleri yapmamız gerekiyor ve gündemin büyük bir çoğunluğu sağlık haberi ile geçiyordu. Muhabirlerimizi hastaneye göndermemiz gerekiyordu, yoğun bakımlara sokmamız gerekiyordu ya da sokaktayken kalabalık yerlerdeki haberleri yapmaları gerekiyordu. Hepsi muhabirler için bir risk oluşturuyordu. Özellikle yoğun bakımlara girmeler oldukça riskli bir durumdu. Şirketimiz bu konuda bütün tedbirleri aldı ve hijyen koşullarını sağladı. Bunun yanında, haber sayımızda da inanılmaz bir artış oldu. İhlas Haber Ajansı olarak günlük ortalama beş yüz görüntülü haber, bin beş yüz tane de fotoğraflı yani yazılı haber geçiyorduk. Pandemi döneminde bu yedi yüz elli ve üzeri görüntülü habere, iki bin beş yüz üzeri de yazılı ve fotoğraflı habere dönüştü. Farklı bir haber konseptine geçmiştik. Bu da bizim ve personelimiz üzerinde inanılmaz bir yük oluşturmuştu” ifadelerini kullandı.Yusuf Özgür Bülbül: “Pandemi sürecinde gazeteciler arasında da ayrımcılık arttı”Pandemi döneminde yerel medyanın durumunu ve muhabirlerin sahada neler yaşadığını anlatan serbest gazeteci Yusuf Özgür Bülbül, “Aynı zamanda serbest haberci olduğum için biraz ona da değinmek isterim. Serbest habercilik freelance dediğimiz, kaşeli muhabirlik, yurt muhabirliği ya da serbest haberci dediğimiz isimlerle daha çok karşımıza çıkıyor. İHA’da da sanırım kaşeli ya da serbest haberci arkadaşlar vardır. Daha çok ajanslar üzerinden yürüyor ve TRT ve Anadolu Ajansı’nda çok daha yaygın. Bu dönemde freelance habercilik çok yayıldı. Kişiler bireysel olarak çeşitli ulusal ve yerel mecralara haber yaptılar. Pandemi sürecinde gazeteciler arasında da ayrımcılık arttı. Eşit bir şekilde haber kaynaklarına erişilmedi, bunu da söylemek gerekiyor. Tanınan, sarı basın kartı olan, İletişim Başkanlığı’nda kaydı olan gazetecilere pandemi sürecinde birer hijyen seti verilirken ya da çeşitli farklı imkânlara erişilirken, serbest gazetecilerin, yerelde çalışan ve basın kartı olmayan gazetecilerin bu imkâna sahip olmadıklarını belirtmek istiyorum. Yerel basınla ilgili dönüşümden de bahsetmem gerekiyor. Pandemi sürecinde okullar kapalı olduğu için, okullar yerel basın için ciddi ilan kaynaklarıdır. Okullar hizmet alım ihalesini yerel gazeteler üzerinden yaparlar. Bu ihalelere çıkılmadığı zaman da yerel gazeteler ciddi bir şekilde bu süreçten etkilendi. Pandemi süreci bazı illerde birleşmeleri tetikledi. Bazı küçük illerde gazetelerin birleşmesi söz konusu oldu. İlan alan beş, on gazete varken bu bir ya da iki gazete olarak sanırım en az iki gazete olacak şekilde birleşmeler oldu. Yine bu süreçte yerel basında Basın İlan Kurumu’nun oluruyla dönüşümlü yayıncılık başladı. Dönüşümlü yayıncılıkta örneğin yedi gazete bulunan ilde her gün bir gazete çıktı ve o gazete haftada bir kez çıkmış oldu. Dolayısıyla orada çalışan gazeteciler de haftada bir ya da iki gün çalışmış oldu, pandemi sürecini bu şekilde değerlendirdiler” dedi.Kaynak için: Haber Üsküdar

03 OCA 2022

Üsküdar İletişim’de mezuniyet projeleri heyecanı yaşanıyor

Üsküdar İletişim’de mezuniyet projeleri heyecanı yaşanıyorHaber Üsküdar – Melike ÇakırÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin tüm bölümlerinde son sınıf dersi olarak verilen Mezuniyet Projesi I ve II dersleri kapsamında öğrenciler kendi eğitim programlarına uygun olarak hazırladıkları proje ve tezleri jüriler önünde sunuyor. 2021-2022 eğitim yılı Güz döneminde tüm bölümler jürilerini 14-18 Şubat 2022 tarihleri arasında yapma kararı aldılar.   Prof. Dr. Süleyman İrvan: “Yeni Medya ve Gazetecilik mezuniyet projesi sunumlarına gazeteciler de katılacak”Gazetecilik Bölümü Yeni Medya ve Gazetecilik programı son sınıf öğrencileri mezuniyet projesi dersi kapsamında hazırladıkları bireysel haber siteleriyle basılı gazetelerini 15-17 Şubat tarihlerinde jüri önünde sunacaklar.Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, proje sunumlarıyla ilgili olarak şunları söyledi: “Öğrencilerimiz Mezuniyet Projesi I ve II derslerinde dilerlerse tercih yaparak ya tez yazıyorlar ya da proje hazırlıyorlar. Tez yazanlar ilk dönemde tezin teorik çerçevesini ikinci dönemde de araştırmayı yaparak tezlerini tamamlıyorlar. Bu öğrencilerimiz sunumlarını tezleri bittiği ikinci dönemde yapıyorlar. Proje seçenler ise ya tematik bir haber sitesi hazırlıyorlar ya da 8 sayfalık bir gazete tasarlıyorlar.” Prof. İrvan, proje seçen öğrencilerin her dönem sonunda jüri önünde sunum yaptıklarını, proje notlarının bu sunumlara katılan jüri üyeleri tarafından verildiğini ifade etti. Prof. Dr. Süleyman İrvan proje sunumları hakkında da şu açıklamayı yaptı: “Bu dönem bölüm olarak pandemi koşullarını da gözeterek sunumları çevrim içi ortamda yapmaya karar verdik. Ayrıca jürilere her gün için bir gazeteci de davet edeceğiz.”Doç. Dr. Özgül Dağlı: “Reklamcılık Bölümü öğrencileri reklam verene sunum yapar gibi hazırlanıyorlar”Reklamcılık Bölümü Başkanı Doç. Dr. Özgül Dağlı, dönem sonu mezuniyet projesi sunumlarının 15 Şubat’ta gerçekleşeceğini açıkladı. Dağlı, sunumlar hakkında şu bilgileri verdi: “Reklamcılık Bölümünde 7 ile 10 kişilik öğrenci grupları reklam ajansı olarak sunum yapıyorlar ve reklam verene sunum yapar gibi detaylı hazırlıklarını gerçekleştiriyorlar. İlk dönem ajanslarını ve markaları ile ilgili pazar ve durum analizini bizlere sunacaklar. Jüri üyeleri ise Reklamcılık bölümündeki tüm hocalar ile dış paydaşımız olan Kooperatif Ajans başkanı Tolga Kayasu olmasını planlıyoruz. Öğrenciler ile konuşarak belki salgının seyri sebebiyle sunumları çevrim içi olarak revize edebiliriz.”Doç. Dr. Esennur Sirer: “Proje sunumlarımız Fuat Sezgin Konferans Salonu’nda yapılacak”Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü Başkanı Doç. Dr. Esennur Sirer, mezuniyet projesi sunumlarının 14,15,16 Şubat 2022 tarihlerinde Güney Yerleşke Fuat Sezgin Konferans Salonu’nda yapılacağını açıkladı. Sirer, yaklaşık 80 öğrencinin mezuniyet projesi kapsamında hazırladıkları kısa film, belgesel, radyo ve televizyon programı veya tezlerine ilişkin sunumlarını yüz yüze ortamda gerçekleştirileceklerini, jürinin bölüm öğretim elemanlarından oluşacağını ifade etti.Doç. Dr. Özge Uğurlu: Proje sunumlarımız çevrim içi ortamda gerçekleştirilecek”Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü Başkanı Doç. Dr. Özge Uğurlu, bölümün mezuniyet projesi sunumlarının 15-16 Şubat 2022 tarihlerinde Zoom üzerinden çevrim içi olarak gerçekleştirileceğini açıkladı. Bölümün son sınıfında okuyan 75 öğrenci arasından kampanya seçenler ile tez seçenler sunumlarını Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü öğretim üyelerinden oluşan jüri önünde sunacaklar. Özge Uğurlu, “Kampanya yapacak öğrencilerimiz yapacakları halkla ilişkiler kampanyalarına ilişkin detaylı araştırma raporlarını, amaçlarını ve planlamalarını sunacak, bitirme tezi yazan öğrencilerimiz ise literatür taramalarını ve ileriye dönük çalışma takvimlerini bölüm hocalarıyla paylaşacaktır” dedi.Doç. Dr. And Algül: Görsel İletişim öğrencileri mezuniyet projelerini Mac Lab’da sunacaklar”Görsel İletişim Tasarımı Bölüm Başkanı Doç. Dr. And Algül, bölüm mezuniyet projesi sunumlarının 14-15-16 Şubat 2022 tarihlerinde Mac Lab 1’de yapılacağını duyurdu. And Algül şu bilgileri verdi: “Toplamda tahmini 91 öğrencinin mezuniyet projesi sunumu yapılacak. Jüri yüz yüze gerçekleştirilecektir. Juri üyeleri Doç. Dr. And Algül, Doç. Dr. İpek Fatma Çevik, Doç. Dr. Tolga Erkan, Dr. Öğr. Üyesi Cem Tutar, Dr. Öğr. Üyesi Ebru Karadoğan’dan oluşacaktır. Öğrencilerin sunumları mezuniyet projesinde proje veya tez konusunu seçmelerine bağlı olarak değişiklik arz edecektir. Mezuniyet projesi kapsamında tez hazırlamak isteyen öğrenciler sunumlarında tez çalışmalarının aktarımını sağlarken, proje seçen öğrenciler belirledikleri proje kapsamındaki çalışmalarını jüri üyelerine kendilerine tanımlanan süre kapsamında sunacaklardır.”Doç. Dr. Feride Zeynep Güder: “Yeni Medya ve İletişim öğrencileri mezuniyet projesi sunumlarını çevrim içi ortamda yapacaklar”Yeni Medya ve İletişim Bölümü Başkanı Doç. Dr. Feride Zeynep Güder, bölümün son sınıf öğrencilerinin mezuniyet projeleri sunumlarını 14-15-16 Şubat tarihlerinde Zoom üzerinden çevrim içi olarak gerçekleşeceklerini açıkladı. Doç. Dr. Güder şu bilgileri verdi: “Öğrenciler bölüm öğretim üyelerinden oluşan jüri önünde 10’ar dakika süre kullanarak hazırladıkları belgesellerin yazılı halini, foto projelerini, podcastlerini veya tezlerinin birinci bölümünü sunacaklar.”Kaynak için: Haber Üsküdar

23 ARA 2021

Bilim İletişimi ve Açık Bilim Sempozyumu'nun ikinci oturumu gerçekleştirildi

Bilim İletişimi ve Açık Bilim Sempozyumu'nun ikinci oturumu gerçekleştirildiÜsküdar Üniversitesi İnsan Odaklı İletişim Uygulama ve Araştırma Merkezi (İLİMER) ile Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü tarafından düzenlenen ‘Bilim İletişimi ve Açık Bilim’ başlıklı sempozyumun ikinci oturumunda Doç. Dr. Onur Dursun, Dr. Tevfik Uyar ve Dr. Zuhal Yeniçeri konuya ilişkin düşüncelerini paylaştılar. Moderatörlüğünü Gazetecilik Bölümü'nden Doç. Dr. Bahar Muratoğlu Pehlivan'ın üstlendiği Bilim İletişimi ve Açık Bilim Sempozyumu’nun ikinci oturumunda konuşmacılar, ‘Bilim Medyası', 'Sözde Bilim Anlayışı' ve 'Açık Bilim Pratikleri ve Bilim Dedektifliği’ konularını irdelediler.Doç. Dr. Onur Dursun: "Bizim yapabileceğimiz en iyi şey bütün alanları uzlaştırmak"‘Bilim Medyası’ konusunda düşüncelerini aktaran Doç. Dr. Onur Dursun, bilim medyasını doğal bilimlerden ayırmak gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi: "Bilim kavramı adı altında baktığımızda doğa bilimlerinin yaşamda öncü rolleri bulunuyor. Üretilen bilimin bağlamının ne olduğunu tartışmak istiyorum. Tarihsel süreçte bilime dair bilimsel veriler oluşmuş tanılar mevcut. Kamuya bu şekilde aktarıldı. Sadece bilim medyası yoluyla aktarılmadı. Bilim iletişimini sağlayan birçok mekanizma da aynı şeyi yapıyor. Bilimi tekniğe indirgemek gibi bir olgu var. Bilim iletişimi dediğimiz bütün mecralar da bu şekilde işliyor. Bilim medyasının bu durumda payı büyük. Niye bilim olarak gördüğü, bunu nasıl kamuya aktardığı, hangi bakımdan etkileşim kurduğuna baktığımızda teknik, sağlık ve tıp gibi genelde doğa bilimlerini öncüleyen alanlar çıkıyor. Son zamanlarda alternatif mecralar bu algıyı kırsalar da ana akım medya olarak baktığımızda bilimin oluşturulan imgesi hala yeniden üretiliyor. 1960’larda TÜBİTAK tarafından çıkarılan Bilim ve Teknik Dergisi’nin ismine baktığımızda bilimin tek başına yetersiz kaldığına dair bir algı mevcut. Bunu gazeteler de yapıyordu. Bilim sayfaları oluştururken sayfaların üzerine bilim ve teknoloji başlığı yazılıyordu. Bilime ve teknolojiye farklı sayfalar ayırmak yerine aynı sayfada konuyu iletiyorlardı. Bilim medyasının sağlığı, tekniği ve tıbbı içerisinde barınmamasıyla ilgili bir şey söylemedim. İnsanın sadece teknoloji içerisinde yaşamadığını, toplumsal bir varlık olduğunu anımsatması gerekiyor ve bununla ilgili yapılan bilim çalışmaları için ayrı bir yer olması gerekiyor. Bizim yapabileceğimiz en iyi şey bütün alanları uzlaştırmak. Her alan insan eli için çalışıyor. Önümüzdeki çukurları görmüyoruz, düşüyoruz. Toplumsal cinsiyet, kadına yönelik şiddet, ötekileştirmek bitmedi devam ediyor. Geliştirmiş olduğumuz teknoloji toplumdaki sosyal varlık olan insana bu bağlamlarda yansımadığı sürece raflarda kalıyor. Bizim eleştirdiğimiz endüstrilere hizmet ediyor. Bizim bununla ilgili düşünmemiz ve tüm bilim alanlarını kaynaştırmamız gerekiyor.’’Dr. Tevfik Uyar: "Sözde bilim pratikleri birer meslek oldu"Bilim iletişiminin karşıtı olan sözde bilim iletişiminden bahseden Yazar ve Bilim Anlatıcısı Dr. Tevfik Uyar, "Sözde bilim araştırması yaptığımızda bilim felsefesi temelinde ayrım problemi karşımıza çıkıyor. Benim eksik gördüğüm kısım sözde bilim sosyolojisi. Bu alanda çalışmalar yapıldığında çeşitli ortak örüntüler tespit edileceğine inanıyorum. Ben sözde bilimlerin olası toplumsal etkileriyle ilgili makale kaleme almıştım. 1970’lerde bilimsel topluluğa ait olması gereken normlar bulunuyor. Bugün kapitalizmle bağlantılarını kuvvetlendirmiş olan bilimsel yaklaşımlar artık eleştiriye açıktır. Ben genelde sözde bilim olarak astroloji üzerine çalışıyorum. Astrologların öne sürdükleri argümanlara nasıl eriştikleriyle ilgili bilgi paylaşımı yok.Teknik, bilimsel, iktisadi, sosyolojik herhangi bir argümanın nasıl üretildiğiyle ilgili bilim insanları açıklama yapmak durumunda kalıyor. Sizler o patikayı bularak başka sonuçlar çıkarabilirsiniz. Fakat sözde bilimler, ortaya attıkları açıklamalarda saklama durumu yaratıyorlar. Bilim insanları üretilen bilginin, onu üreten kişinin; kişiliğinden, ait olduğu toplumdan, politik köklerinden bağımsız olmasını isterler. Sözde bilimsel üretim kesin olarak yerellik içerir. Bugün bilimsel çalışmalar daha çıkarcı. Astrolojinin ürettiği bilginin bir köylü kadın için hiçbir anlamı yok. Üretilen söylemler beyaz yakalılar için. Yeni çağda enerjiye dayalı sözde tıbbi pratikler var. Bu pratikler de yeni çağda olduğu için plaza insanları için üretilmiş. Ama kırsal alana gittiğimiz zaman bunların üfürükçü olarak karşılığı var. Ama bunlar bilimsel olma çabasında olmadıkları için sözde bilim kapsamına dahil etmiyorum. Öte yandan bir çıkar gözetmemesi gerekiyor fakat sözde bilimler tamamen çıkarlara dayalı. Sözde bilim pratikleri birer meslek oldu. Bilim insanları fikirleriyle birbirlerine destek verebilir ya da mücadele edebilir. Bu gocunacak bir davranış değildir, fakat sözde bilimciler birbirlerinin ayağına basmazlar. Birbirlerinin argümanlarına dokunmak istemez, fikir alışverişi yapmazlar. Ben sözde bilimlere örgütlü sessizlik atfediyorum" ifadelerini kullandı.Dr. Zuhal Yeniçeri: "Bilmek bizim varoluşsal ihtiyaçlarımızdan birisi"Sosyal Psikoloji alanıyla ilgili çalışmalar yürüten Dr. Zuhal Yeniçeri, açık bilim pratikleri ve bilim dedektifliği konularıyla ilgili bilgilerini şu sözlerle paylaştı: "Dünyaya gelişimizle beraber bambaşka bir ortama alışmaya çalışırken aynı zamanda belirsizlikler dünyası içerisindeyiz. Bütün bilişsel, fizyolojik, biyolojik gelişme aşamalarımızda bilme ihtiyacımızın çok ön planda olması gerekiyor. Hayatta kalabilmek için pek çok kaynaktan edineceğimiz bilgilere ihtiyacımız var. İnsan var olduğu günden bugüne kadar daha karmaşık bir canlıya dönüşüyor. Hayatta kalabilmek için evet bilgiye ihtiyacımız var ama bunların kaynakları da zamanla çeşitleniyor. Bizler sosyal hayvanlarız. Duygularımız, bilişsel süreçlerimiz ve davranışlarımız sadece kendimizle ilgili değil, diğer insanların hem fiziksel varlıklarından hem de zihinsel olarak bizim zihnimizdeki varlıklarından çok etkileniyor. Bu denklemin içerisine birçok farklı değişken eklemek durumunda kalıyoruz. Günümüzde geldiğimiz medeniyet aşaması bize öğrenmenin çok önemli olduğunu söylüyor. Öğrenmek için bilgi kaynaklarını çok iyi kullanmamız gerekiyor. İş birliği ve toplum yanlısı davranış gibi pratikleri gündeme getirebildiğimiz için, hayatta kalabildiğimize dair bazı çıkarımlarımız bilim dünyasında yer alıyor. Ancak bu süreçleri devreye sokabilmemiz için insanın hem fiziksel çevresiyle hem diğer insanlarla hem de kendiyle ilgili bilgiye sahip olması gerekiyor. Bilmek bizim varoluşsal ihtiyaçlarımızdan birisi. Antik dönemden edinerek getirdiğimiz bilgilere ihtiyacımız var. Kuramsal çerçeveden bilimi koparamayız. Ancak görünmez kılabiliriz. Bilimsel bilgiye ulaşma sürecini tartışıyoruz. Sözde bilimsel yaklaşımların günümüzdeki bilim pratiklerinden daha farklı vaatleri var. Çok daha kısa sürede ham bilgi sunabiliyorlar. Dolayısıyla bilinmezlik içerisinde karar vermemiz gerektiğinde bilimsel veriler yerine bazen bu gibi verileri kullanabiliyoruz."Kaynak için: Haber Üsküdar

23 ARA 2021

Bilim İletişimi ve Açık Bilim Sempozyumu gerçekleştirildi

Üsküdar Üniversitesi İnsan Odaklı İletişim Uygulama ve Araştırma Merkezi (İLİMER) ile İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünün ortaklaşa düzenlediği "Bilim İletişimi ve Açık Bilim" başlıklı sempozyum gerçekleştirildi. Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör’ün açılış konuşmasının ardından, moderatörlüğünü İLİMER Müdürü Doç. Dr. Gül Esra Atalay’ın yaptığı ilk oturumda Dr. Nihal Özdemir, Dr. Derya Gürses Tarbuck, Arş. Gör. Kaan Üçsu ve Prof. Dr. Çiler Dursun konuştu. İLİMER ve İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından gerçekleştirilen Bilim İletişimi ve Açık Bilim Sempozyumu'nda konuşmacılar; "Bilim İletişiminde Güvenilirlik", "Herkes İçin Bilim, Dün ve Bugünü", "Bilim Kimin? Kimin Bilimi? Bilim Tarihine Aşağıdan Bakmak" ve "Açık Bilim İdeali ve Olanaksızlığı" konulu sunumlarını dinleyiciler ile paylaştı. İLİMER'in çalışmalarına ilişkin bilgilendirme yapıldıSempozyumun açılış konuşmasını yapan İLİMER Müdürü Doç. Dr. Gül Esra Atalay, ‘‘Üsküdar Üniversitesi İLİMER, 2014 yılında Dekanımız Sayın Prof. Dr. Nazife Güngör tarafından kuruldu. Son bir senedir bu görevi bizler devraldık, çalışmalarımızı sürdürüyoruz. İLİMER hepinizin haberdar olduğu, geleneksel hale gelen Üsküdar Üniversitesi Uluslararası İletişim Günleri’nin düzenlenmesine destek veriyor. Onun dışında çeşitli araştırmalar, söyleşiler ve sempozyumlar düzenliyor. Geçtiğimiz Kasım ayında Dijital Medya ve Çocuk Sempozyumu’nu gerçekleştirmiştik. Yine hem İLİMER hem de Gazetecilik Bölümü olarak önemsediğimiz bir başka konuyu, 'Bilim İletişimi ve Açık Bilim' konusunu ele almak için bir araya geldik’’ diyerek yaptıkları çalışmalar hakkında bilgilendirmede bulundu.Prof. Dr. Nazife Güngör: "Dijitalleşmeyle birlikte bilim iletişimi önemli bir konu"Sempozyumun açılışında konuşan İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, bilim iletişiminin öneminden bahsederek şunları söyledi: "Ben İLİMER’i kutluyorum. Son derece önemli konularla sempozyumlara devam ediyor. Bunlar bir araştırma merkezinin akademik camiaya önemli katkılarıdır. Bilim insanlarını aynı platformlarda bir araya getirmek ve belli konularda etkileşimler kurmalarını sağlamak akademik iş birliği açısından çok önemli. Dijitalleşmeyle birlikte bilim iletişimi önemli bir konu. Dijitalin hayatımıza ve akademik camiaya dahil olmasıyla birlikte çok önemli bir ivme kazanmaya başladı. Yıllar önce veri gazeteciliği olarak çalışmaya başladık. Konu akademik mecraya çekilerek bilim iletişimi adıyla yeni bir disiplin doğuruyor. Prof. Dr. Çiler Dursun ve Doç. Dr. Onur Dursun’un çıkarmış oldukları 'Bilim İletişimi' kitabı bu alana önemli bir katkı sunuyor. Bu katkı için teşekkür ediyorum. Ayrıca her iki hocamız da bugün burada destek verecekler, teşekkür ediyorum."Dr. Nihal Özdemir: "Bilim sadece güç değil aynı zamanda güçlü bir düşünme yöntemidir"'Bilim İletişiminde Güvenilirlik' konulu bir sunum yapan Dr. Nihal Özdemir, bilim, bilim iletişimi, bilim güvenilirliği hakkında şöyle konuştu: ‘‘Hayatımızda bilim neden önemli ve hayatımızda neden bu kadar çok tartışıyoruz? Bilimin araştırma ve uygulama sonuçları hayatımızı neredeyse her cepheden etkiliyor. Bilim yoluyla ilk medeniyetlerden günümüze kadar farklı yol ve yöntemlerle olsa da asıl amacımız doğayı denetim altına alma isteğidir. Biz bu imkânlarla hayatımızı hem daha konforlu hem de daha güvenli bir şekilde yaşamanın yollarını arıyoruz. Her gün kullandığımız araçlar bilimin yaşamımızdaki etkisini gösteriyor. Bilimsel düşünceyi bilme zorunluluğu önem arz ediyor. Bilim sadece güç değil aynı zamanda güçlü bir düşünme yöntemidir. Bilimin değerine bakarsak; bilimin değeri bir yandan teknolojideki uygulamaları olan icatlara diğer yandan belli bir kafa disiplini sağlamasında yani anlama-açıklama yöntemi geliştirmesinde kendisini gösterir. Popüler bilime baktığımızda insanlara dokunmuş olan, herkesçe bilinen bilim anlamında kullanılıyor. ‘Popüler’ kelimesinin kitle beğenisine teslim olmaması gerekiyor. Bilimsel gelişmeleri takipte zorlanırken bir yandan her bir bilim dalı kendi içinde bölünüyor, büyüyor ve çeşitlilik giderek artıyor. Bu nedenle bilim ve toplum arasında bir köprü kurmak gerekiyor. Bilim iletişimi tanımını kitaptan aldım. Bilimsel üretimle ilgili olmayan ya da bilimsel araştırma yaşamında temel bir rol üstlenmeyen, insanlar arasında bilimsel bilgiyi ve yöntemleri dağıtan etkinliklerin bütünü bilim iletişimi olarak tanımlanıyor. Bilim iletişiminin toplumdaki rolünü yerine getirebilmesi için vazgeçilmez bir koşul olarak güvenin önemi karşımıza çıkıyor. Bilim iletişimcilerinin özgür ve adil bir toplumda tüm insanların eşit olduğu ama bütün ifadelerin eşit derecede doğru olmadığı konusunda toplumu ikna etmeleri gerekir. Bilim iletişiminin bir toplumda sağlıklı işlemesi için herkesin bilgiye sınırsız ve kolayca erişiyor olması yeterli değildir. Bunun yanında, bilginin doğruluğunu değerlendirmek için gereken becerileri edinme imkânına sahip olmak ve bunu bir vatandaşlık görevi bilinciyle yapmak gerekmektedir.’’Dr. Öğr. Üyesi Derya Gürses Tarbuck: "Türkiye’de son 10 yıldır bilim iletişimi yaygın hale gelmeye başladı""Herkes İçin Bilim, Dün ve Bugünü" konusunda araştırmalarını paylaşan Bahçeşehir Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Derya Gürses Tarbuck, "İşin dünü bağlamında 18. yüzyıl örneği üzerinden gideceğim. Benim çalışma konularım arasında Newton’un bilimsel devrimle yaydığı fikirlerin meşrulaştırılması meselesi var. Güvenilirlik sağlamak için değişik metotlar yaratmak mümkün. Newton ve onun takipçileri, bilim anlayışlarını meşrulaştırmaya çalıştıklarında iki metoda başvurmuşlar. Birincisi, herkesin anlayabileceği şekilde yeni fizik kavramlarını yaygınlaştırmak. Yani; Çocuklar İçin Newtonculuk, Kadınlar İçin Newtonculuk, Herkes İçin Newtonculuk kitapları 18. yüzyılda inanılmaz satılıyor. Buradaki amaç masum bir şekilde bilimin anlaşılabilirliği üzerinden bir argüman üretmek değildir. Bir önceki bilim anlayışını ekarte edip yeni bir bilimsel ideolojiyi kurmak. Bu kurguyu çok iyi pazarlamak gerekiyor. Bu pazarlama meselesi de ‘herkes için’ başlığı altında yapılıyor. ‘Nasıl güvenilirlik sağlarız?’ sorusunun yanında ‘Nasıl meşruiyet sağlayabiliriz?’ sorusunu sormak önem arz ediyor. Artık genel geçer bilim anlayışı budur, herkes bunu kabul edecek şeklinde motivasyonu var. Gazhane meselesinin nasıl geliştiğinden bahsetmek istiyorum. Pandemide online dersler veriyorduk. Evde olmanın hiç fena olmadığını görerek kendime bir boş alan ayırdım. Öncelikle bilim tarihi derslerimi halka açtım. Binlerce katılım oldu. İstek olduğunu görmek işin başlangıç noktasını yarattı. Popüler bilim ve bilim iletişimi hakkında söyleyebileceğim şey; Türkiye’de son 10 yıldır bilim iletişimi yaygın hale gelmeye başladı. Sosyal medyanın da bunda katkısı büyük. Popüler bilim kitapları giderek artan okuyucu kitlesiyle buluşuyor. Biz Gazhane’de bir kamu alanı yarattık. Bu popüler bilimin yapabileceği en iyi katkı. Yani bu anlamda herkesin dahil olabileceği, bilgiyi paylaşabileceği, akademisyenlerin herkesle konuşabileceği bir kamu alanının yaratılıyor olması Habermas'ın ideali. Dolayısıyla bunu yaratıyor olmaktan çok mutluluk duyuyorum" ifadelerini kulandı.Arş. Gör. Kaan Üçsu: "Bilim tarihi yazımı genel tarih yazımının gerisinde kalıyor"‘Bilim Kimin? Kimin Bilimi? Bilim Tarihine Aşağıdan Bakmak’ konusunu ele alan Arş. Gör. Kaan Üçsu, "Bilim tarihi yazımında nelerin geliştiğinden ve aşağıdan bilim tarihi yazmanın faydalarından bahsedeceğim. Aşağıdan bilim tarihi, bilim tarihinin tamamını aşağı olarak adlandırılan kesimin gözüyle görmek değil, o kesimin de bilim tarihindeki rolünü bilim yazınına eklemek uğraşısıdır. Benim aşağıdan kastım aşağıda bırakılmaya mecbur kalmış insanlar bütününe işaret ediyor. Bilim tarihi yazımı genel tarih yazımının gerisinde kalıyor. 19. yüzyıl akademik tarihçiliğin başlangıcı için önem teşkil ediyor. Teori açısından Almanya’daki çalışmalar mühim. Leopold’un 19. yüzyılın ilk yarısında ortaya koyduğu akademik tarihçilik temelini daha sonra belge odaklı tarihçilik olarak forma sokacak. Belgede ne görünüyorsa onu betimlemek bizim tarih yazım yöntemimizi belirlemelidir. O betimlemenin ötesine taşmayı spekülasyon olarak görüp, bunun faydasız olduğunu savunan bir tarihçilik anlayışı. Felsefe tarafına bakarsak Avrupa’da pozitivizm dalgası görünüyor. Bunun en önemli temsilcisi Auguste Comte. Pozitivizm de bilimi tarih dışı bir yapı olarak görüyor. Her uzam ve zamanda değişmeyen kriterleri olan bir yapı olarak görünüyor. Bilim insanlarının kendi alanlarının kendilerinden önceki çizgisel olarak yazdıkları tarih anlayışını güden giriş metinleri olarak gelişiyor. Sonrasında yarı pozitivist bir anlayış geliştirilecek. Bu da bize bilim tarihi yazımında metin bazlılık getirecek. 20. yüzyılın başlarında Newton’un metinleri gibi büyük metinlerle ilgilenen bir pozitivist tarih anlayışı var. Bugüne gelirsek popüler bilim denilen şey karşılıklı iletişimin olması gerektiği bir durum. Bu durumu, bugün birçok çalışma var gibi görünse de bilimin iletimi olarak görüyorum. Bilim bir taraftan diğerine tek yönlü şekilde iletiliyor ve bu destekleniyor. Dolayısıyla kendisine taraftar bulamamış bir tarih yazımı köşede duruyor" sözlerini kullandı.Prof. Dr. Çiler Dursun: "Yaşamımızı her yerden kuşatan ve gittikçe vahşileşen bir kapitalist sistem içerisinde yaşıyoruz"‘Açık Bilim İdeali ve Olanaksızlığı’ üzerine konuşan Prof. Dr. Çiler Dursun, "Bilim ve iletişim arasındaki bağın kurulduğu bir alan olarak görülmesi sürekli olarak sorgulanması gerekiyor. Ben bilim faaliyetinin ortaya çıktığı çok eski dönemlerden itibaren kapalı ve belli bir iktidar ilişkisi çerçevesinde kurulu bir faaliyet alanı olduğunu düşünüyorum. Açıklık, şeffaflık, erişilebilirlik, katılımcılık, kapsayıcılık gibi kavramlarla birlikte bilimin farklı biçimde yapılarak paylaşılması ve dolaşımda olmasıyla ilgili yeni anlayışlar çıkarıldığında mevcut olan bazı sorunların çözümüne yönelerek benimsiyoruz. Neyin içerisinde yaşadığımızı, nasıl bir toplumsal alanda olduğumuzu paranteze alarak konuşuyoruz. Bu doğru değil. Biz yaşamımızı her yerden kuşatan ve gittikçe vahşileşen bir kapitalist sistem içerisinde yaşıyoruz. Bu bir üretim sistemi ilişkisi ve toplumsallık biçimidir. Bilimi de bu sistem içerisinde yapıyoruz. Biz, neyi nasıl yapmamız gerektiğine dair kendi üretim biçimimizi iktidar anlayışına dayatıyoruz. Bilgi ve bilimle olan ilişkilerimizin belli sınırlar içerisinde olması gerektiğini kabul ederek konuşuyoruz. Bu gramer, bilimin kendi yazım ve düşünme tarzı içerisine yerleşti. Bütün bunların problemli yanlarını içerisinden çekip çıkartmak gibi bir sorumluluğumuzun olduğunu düşünüyorum. İktidar ilişkisi olarak görmek zorunda olduğumuz şey sadece bilim insanları ve toplum arasındaki ilişki değil. Daha sınıfsal bir iktidardan bahsediyorum. Bir iktidar sahibinin gücü ne kadar fazla olursa astlarının doğal görüşlerine ve iş birliğine o kadar açık hale gelir" dedi.Kaynak için: Haber Üsküdar

21 ARA 2021

Üsküdar Gazetecilik, İLEDAK ara değerlendirmesinde

Haber Üsküdar - Hazal Göksun, Sefa Mert Kahraman, Ümmü Gülsüm Dural İletişim Araştırmaları Derneği (İLAD) adına iletişim alanındaki programların akreditasyon süreçlerini yürüten İLEDAK değerlendirme ekibi, Üsküdar Üniversitesi'ne kurum ziyareti gerçekleştirdi. İletişim Fakültesi Gazetecilik Programı’nın ara değerlendirmeye alındığı kurum ziyaretinde değerlendirme ekibi öğretim üyeleriyle, öğrencilerle, mezunlarla, dış paydaşlarla ve Üsküdar Üniversitesi yöneticileriyle görüştü, fakültenin altyapı olanaklarını inceledi.İlk iki gün çevrim içi görüşmeler yapıldıİLEDAK değerlendirme ekip başkanı Prof. Dr. Aysel Aziz ile program değerlendiricisi Prof. Dr. Dilruba Çatalbaş Ürper 20 Aralık Pazartesi günü ilk olarak Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan ve Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka ile Zoom üzerinden çevrim içi görüşme gerçekleştirdi ve kurum hakkında bilgi aldı.Değerlendirme ekibi daha sonra İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, dekan yardımcıları Doç. Dr. Can Diker ile Doç. Dr. Pınar Arslan, Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, bölüm öğretim üyeleri Doç. Dr. Gül Esra Atalay, Doç. Dr. Bahar Muratoğlu Pehlivan, Dr. Öğr. Üyesi Yıldıray Kesgin, Dr. Öğr. Üyesi Eren Ekin Ercan, Dr. Öğr. Üyesi Denizcan Kabaş, araştırma görevlileri Selin Maden ve Atila Erdemir’in katıldığı çevrim içi toplantıda fakülte ve program hakkında bilgi aldı. Toplantıda önce fakülte sunumu, ardından da Gazetecilik programı sunumu gerçekleştirildi. Değerlendirme ekibinin soruları cevaplandırıldı.İkinci gündeki görüşmeler de Zoom üzerinden çevrim içi olarak yapıldı. İLEDAK değerlendirme ekibi Salı sabah ilk olarak bölüm öğretim üyeleri ve araştırma görevlileriyle teker teker görüşmeler gerçekleştirdi. Ardından Üsküdar Üniversitesi yöneticileri arasından, kaliteden sorumlu Rektör danışmanı ve İnsan Kaynakları Direktörü Serdar Karagöz, kalite yönetici yardımcısı Levent Sayar; Strateji Geliştirme Direktörü Ayşe Öztürk; Uluslararası İlişkiler Direktörü Peyman Jaferi ve Uluslararası İlişkiler asistanı Özge Alakoç’tan kurum hakkında bilgiler aldı.Değerlendirme ekibi, öğleden sonra ilk olarak, her sınıftan ikişer öğrenci ile görüştü. Birinci sınıftan Zeynep Yiğit ve Furkan Gülmez; ikinci sınıftan Kemal Arda Ayvalıoğlu ve İrem Türkdönmez; üçüncü sınftan Melisa Duygun ve Samet Sağlam; dördüncü sınıftan Betül Tilmaç ve Hakkı Güneş değerlendirme ekibinin sorularını cevaplandırdılar. Ekip ayrıca Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü mezunu Nilay Tuğçe Bostancı ile de görüştü. İLEDAK değerlendirme ekibi son olarak Gazetecilik programın dış paydaşlarından Uluslararası İnternet Gazeteciliği ve İnternet Gazetecileri Derneği’nden (UİGAD) Selçuk Taşdemir, Veri Okuryazarlığı Derneği'nden Pınar Dağ ve Journo'dan Emre Kızılkaya ile görüştü.Üçüncü gün fiziksel ziyaretDeğerlendirme ekibi, Çarşamba günü İletişim Fakültesi’ne bir ziyaret gerçekleştirerek Fakültenin alt yapı olanaklarını inceledi. İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör ile Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan ve öğretim üyeleri ile fakültenin kütüphanesi, bilgisayar laboratuvarları, konferans salonu, televizyon stüdyosu, haber atölyesi ve sınıfları gezildi. Çıkış görüşmesinde değerlendirme raporu sunulduKurum ziyaretinin son gününde İLEDAK değerlendirme ekibi sahadaki gözlemlerine, görüşmelerine ve özdeğerlendirme raporunda sunulan kanıtlara dayalı ara değerlendirme raporunu Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka'nın hazır bulunduğu toplantıda okudu ve ardından raporun bir kopyasını İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör'e verdi. Çıkış görüşmesinde İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, dekan yardımcısı Doç. Dr. Can Diker, Üniversite Genel Sekreteri Selçuk Uysaler, İnsan Kaynakları Direktörü Serdar Karagöz, Strateji Geliştirme Direktörü Ayşe Öztürk, kalite yönetici yardımcısı Levent Sayar, Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, bölüm öğretim üyeleri Doç. Dr. Gül Esra Atalay, Doç. Dr. Bahar Muratoğlu Pehlivan, Dr. Öğr. Üyesi Yıldıray Kesgin, Dr. Öğr. Üyesi Eren Ekin Ercan, Dr. Öğr. Üyesi Denizcan Kabaş, araştırma görevlileri Selin Maden ve Atila Erdemir hazır bulundu.Süreç nasıl işleyecek?Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Programı, 2019 yılında akreditasyon için ilk başvurusunu Yeni Medya ve Gazetecilik adına yapmış ve İLAD tarafından 2 yıllığına akredite edilmişti. Ara Değerlendirme başvurusu, program adının YÖK tarafından Gazetecilik olarak değiştirilmesi nedeniyle Gazetecilik adına yapıldı. İLEDAK değerlendirme ekibinin saha ziyareti sonrası süreç şu şekilde işleyecek: Değerlendirme ekibi hazırladığı ara değerlendirme raporunu İLEDAK yönetimine iletecek. İLEDAK yönetimi de raporu inceleyerek karar için İLAD Yönetim Kurulu'na sunacak. Akreditasyon konusunda nihai kararı, değerlendirme ekibinin raporu ve önerisi ışığında İLAD Yönetim Kurulu verecek.Kaynak için: Haber Üsküdar

15 ARA 2021

Gazeteci Yusuf Özgür Bülbül: ‘‘Habercilik yerelden başlar, gazeteciliğin temeli yereldir’’

Gazeteci Yusuf Özgür Bülbül: ‘‘Habercilik yerelden başlar, gazeteciliğin temeli yereldir’’Haber Üsküdar – Hazal GöksunÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından "Yerel Medyada Gazeteci Olmak" başlıklı bir söyleşi gerçekleştirildi. Moderatörlüğünü Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın yaptığı etkinliğe yerel gazeteci Yusuf Özgür Bülbül konuk oldu.Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın verdiği Yerel Gazetecilik isimli ders kapsamında yapılan söyleşide gazeteci Yusuf Özgür Bülbül, Prof. Dr. Süleyman İrvan ile öğrencilerin sorularını cevaplandırdı. "Gazetecilik benim çocukluk tutkumdu"Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın sorduğu sorular üzerinden ilerleyen söyleşide, Yusuf Özgür Bülbül'e ilk olarak gazeteciliğe nasıl başladığı sorusu yöneltildi. Gazeteci Yusuf Özgür Bülbül, gazetecilik yapmaya başladıktan sonra Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde gazetecilik okuduğunu belirterek, "Benim bu alana yönelme sebebim çocukluk tutkum. Herkesin bir tutkusu vardır; benim tutkum gazetecilikti. Bir şeyleri kayıt altına alma ve fotoğraf çekme isteği beni yönlendirdi. Amcamın vefatıyla, onu hatırlamak için eski düğün videosu kasetini izlerdik. Bir şeylerin kayıt altına alınmasının ne kadar önemli olduğunu, daha sonraki kuşaklara aktarılmasındaki önemini çocuk yaşlarda anlayıp bu alana yöneldim. Biraz sancılı bir süreç oldu. Gazetecilik okumak istememe rağmen doğuda öğretmenliğe ve memuriyete teşvik daha fazla olduğu için ailemin isteği doğrultusunda Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü kazandım. Ağrı’da okumaya başladım ama çocukluk hevesimden kopamadım. Bölümde Gazetecilik Kulübü kurdum. Böylece amatörce gazetecilik faaliyetlerine başlamış oldum. Sosyal medyanın henüz gelişmekte olduğu dönemde iki bin kişilik bir kitlemiz oluştu. Zaman içerisinde üniversite yönetimiyle bir araya geldik. Amatörce video kayıtları çekip haberler yazarak sayfamızda yayımlardık. Sonrasında yerel gazetelere ilgimiz oldu. Bizim yaptığımız haberlerin yerel gazetelerde yayımlananlardan bir farkının olmadığını gördük. Yerel gazetelere haberlerimizi atmaya başladık. Diyaloglarımız gelişti ve Ağrı ilinden haberler yapmaya başladık. Ben de o dönem kaşeli muhabir olarak TRT’ye çalışmaya başladım. Sonrasında Erzurum’a giderek gazetecilik okudum. Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okulumuzun gazetesinin editörlüğünü de yaptım" dedi."Yerelde daha uzun haber yaparak daha detaylı bilgi verebiliyoruz"Yerele ve ulusala haber yapmanın farklarından bahseden gazeteci Özgür Bülbül, "Ulusala yapılan haberler daha büyük bir kitleye ulaşıyor. Ulusala yaptığınız haber gazetenin ulusal bölümüne de düşebilir yerel bölümüne de düşebilir. Bugün baktığımız zaman Haber Türk, CNN Türk gibi büyük mecraların alt linklerine düşebiliyor. Her şeyi şehir şehir kategorilere ayırmışlar. Ağrı'dan girdiğiniz bir haberin Haber Türk’ün sitesinde yer aldığını gördünüz. Aslında onun yerel bölümünde yer alıyor. Haber ancak ulusal bir değer taşırsa ulusala servis ediliyor. Burada dikkat çekmek istediğim bir nokta şu; büyük şehirlerde sendikalaşmış yerel gazeteler, ulusal gazetelerle yarışabilecek düzeyde. Farklara bakacak olursak, haberi ulusala yaptığımızda haber ekranda daha kısa süre yer alıyor. Haberiniz ulusala bile çıksa 30 saniye-1 dakika gibi bir süre yer alabiliyor. Özellikle kışın, 'Dondurucu soğuklar başladı' gibi haberler ulusal kanallarda 5-10 saniye yer bulabilirken siz yerel mecranızda daha uzun süre boyunca yayın yapabiliyorsunuz. Yerelde haberi daha detaylı verebiliyorsunuz, doğrudan izleyiciye ulaşabiliyorsunuz" şeklinde konuştu."Yerel basın, öğrencilerin ve mezun olan arkadaşların ilk adımı olabilir"Yerel gazetelerde çalışma koşullarına da değinen gazeteci Yusuf Özgür Bülbül, "Yıllar önce gazeteler ayrı ayrıydı ve birçok gazete ilan alıyordu. Bugün baktığımızda birçok ilçe gazetesi kapandı. İl merkezlerindeki gazetelerde ise birleşmeler oldu. Basın İlan Kurumu gazeteleri birleştirip daha iyi bir istihdam ve kalite hedefliyordu. Bugün gelinen noktaya baktığımızda gazeteler birleştikten sonra maalesef bu kalite yakalanamadı. Bazı illerde birleşen gazeteler, birleşmeden önceki durumlarından daha kötü hale geldi. Öte yandan, yerel basın öğrencilerin ve mezun olan arkadaşların mesleğe ilk başlama adımı olabilir. Kendi becerilerinizin farkında değilseniz, nereye yöneleceğinizi bilmiyorsanız yerel medyada gönüllü ya da stajyer olarak çalışabilirsiniz. Bu şekilde eksik olan noktalarınızı tamamlayarak yönünüzü bulabilirsiniz. Zorluklara bakarsak iş yükü çok arttı, artmaya da devam ediyor. Bugün baktığımızda gelişmiş ülkelerde yerel medyanın daha popüler olduğunu görmekteyiz. Ülkemizde ise daha geride ve sorunlarla dolu bir alan olarak görülüyor. Bu sorunlar da her geçen gün artmakta. Sorunlar hem patronlar hem yerel yönetimler hem de çalışan gazeteciler açısından artıyor. Yerel medyayı bu üç ölçekte değerlendirmek gerekiyor" dedi."Büyük firmalar yerel medyaya reklam vermek yerine ulusal medyaya reklam vermeyi tercih ediyor"Prof. Dr. Süleyman İrvan, gelişmiş ülkelerin yerel basına çok daha fazla önem verdiğini belirterek şunları söyledi: "ABD gibi ülkelerde yerel gazeteler; gazetecilerin işe başladıkları, kendilerini geliştirdikleri ve daha sonra da ulusal düzeyde dağıtımı yapılan New York Times gibi gazetelere geçebildikleri kurumlardır. Bizde ise yerelin pek bir ağırlığı yok. Ben bunun nedeninin şu olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de yönetim biçiminden kaynaklı, her şey merkezden belirleniyor. Kararlar Ankara’da, İstanbul’da alınıyor. Anadolu’nun pek hükmü geçmiyor. Bir de reklam verenler yereli tercih etmiyorlar. Daha çok ulusal medya üzerinden yerelde yaşauyanlara ulaşmaya çalışıyorlar. Bunda haklı da olabilirler çünkü ulusal televizyonlar her yerden izlenebiliyor. Dolayısıyla büyük firmalar yerel medyaya reklam vermek yerine ulusal medyaya reklam vermeyi tercih ediyor. Oradan kolaylıkla müşterilerine ulaşabiliyor. Bu bence yerel medya açısından büyük bir handikap. Bu durum yerel medyanın gelişmesine engel oluyor." "Haberlerin yüzde 85’i özgün değil"Söyleşide haberlere en çok konu olan il ve ilçelerin analiz edildiği "Haber Çölleri" araştırmasına da değinen Özgür Bülbül, "Yerel gazete okunma oranı en yüksek iller İzmir ve Bursa’dır. Haber Çölleri araştırması çok önemli. Hangi ilden ne kadar özgün haber yapıldığı ve o ilin isminin geçtiği ne kadar haberin yayımlandığı veri gazeteciliği yöntemiyle analiz edildi. Bugün yerel medyaya baktığımızda haberlerin yüzde 85’inin başka haber mecralarından alıntı olduğunu, özgün olmadığını görüyoruz. Kalan yüzde 15’lik kısmı ise özgün haberlerden oluşuyor. Özgün haber üretimi daha çok ilan alan gazetelerde göze çarpıyor. Haber sitelerinin çok fazla çalışanı yoktur. Ellerinde fazla maddi imkan olmadığı için gazetecilik yapamıyorlar. Daha çok alıntı haberler yapıyorlar" dedi."Gazeteci için bir insanın hayatına dokunabilmek çok önemli"Konuşmasında yerel gazeteciliğin olumlu yönlerinden de bahseden gazeteci Yusuf Özgür Bülbül, şu ifadeleri kullandı: "Okuldan mezun olduktan sonra Muş Ovası Gazetesi’nde yazı işleri müdürü olarak çalışmaya başladım. Başladığımın ertesi günü durumu iyi olmayan bir aile hakkında haber yaptım. Bu ailenin hakikaten maddi durumu yoktu. Diğer gazetelerde vali, kurumlar gibi hep yüksek mevkiler manşette yer alıyordu. Kentin sorunları, amatör sporlar, şehre değer katabilecek ya da sorunların çözümünü sağlayacak konular yeterince işlenmezdi. Durumu olmayan, destek bekleyen aileyi ben manşetten işledim. Ertesi gün özel bir bankadan aradılar. Haberimi görmüşler ve banka çalışanları aralarında para toplamışlar. Aileye vermemi istediklerinde çok mutlu olmuştum. Yerelde böyle sorunlardan bahsedip etkisini görmek çok önemli. Gazeteci için bir insanın hayatına dokunabilmek çok önemli. Bu haber ulusalda yer bulamazdı. Yerel medyanın daha çok sorunlarından bahsediyoruz ama baktığımızda eğer iyi gazetecilik yaparsanız etkisini görmeniz mümkün. Yerel medyada şöyle bir avantaj da var, o ilde bir tek siz varsınız. Ağrı’da bir gazetecinin ismini söylediğinizde bilirler ama büyük şehirlerde bu mümkün değildir, sadece çok üst noktada olursanız belki tanınırsınız. Bugün haber ajanslarından haber geçen gazetecilerin birçoğunu tanımıyoruz." 

25 KAS 2021

TGC: “Cinsiyet eşitlikçi dili kullanmak gazetecilerin görevi”

TGC: “Cinsiyet eşitlikçi dili kullanmak gazetecilerin görevi”Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) tarafından düzenlenen “Medyada Kadına Yönelik Şiddet Haberleri ve Sorunlar” başlıklı toplantı 24 Kasım’da TGC Basın Müzesi’nde yapıldı. Yapılan konuşmalarda kadına ve aile içi şiddete yönelik haberlerin yayın yasaklarıyla engellenmesinin doğru olmadığına vurgu yapıldı.Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Kadın Gazeteciler Komisyonu, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü kapsamında bir toplantı düzenledi. "Medyada Kadına Yönelik Şiddet Haberleri ve Sorunlar" başlıklı toplantı TGC Basın Müzesi’nde yapıldı. Toplantının sunuculuğunu yapan TGC Genel Sekreteri Sibel Güneş, BM Genel Kurulu’nun 1999 yılında 25 Kasım gününü Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olarak ilan ettiğine dikkat çekerek, Kadın Gazeteciler Komisyonu’nun medyadaki dilin, cinsiyet eşitlikçi bir dile dönüşmesi için toplantılar düzenlediğini ifade etti. Toplantıya Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör ile araştırma görevlileri Selin Maden ve Neslihan Bulur da katıldı. Turgay Olcayto: “Kadın ve çocuklar şiddetin soluğunu üzerlerinde hissediyorlar”Toplantı TGC Başkanı Turgay Olcayto’nun açılış konuşmasıyla başladı. Turgay Olcayto konuşmasında şunları söyledi: “Nefret dilini kullanan, kendisinden olmayanlara öfke kusan bir iktidarın halkın üzerine çöktüğü bir dönemi yaşıyoruz. İnsan değerinin ayaklar altına alındığı bu dönemde en çok kadınlar ve çocuklar şiddetin soluğunu üzerlerinde hissediyorlar. Nefret dili şiddeti yaygınlaştırıyor. İktidarın korku iklimi yaratan söylemleri, baskı altına aldığı medyayla haberleri okurun gözünden kaçırması, sansür, oto sansür yaşadığımız dönemin önemli sorunları. İstanbul Sözleşmesi’nin reddedilmesinin ardından kadın cinayetleri hızla artmakta. Sözleşmenin reddedilmesi Türkiye için çok olumsuz bir adım. Kadın cinayetlerinin çoğundan ülkenin haberi olmuyor. Cinsiyet ayrımcılığı yurdun hemen her köşesinde daha da görünür olmakta. Varsıl kesimle yoksul kesim arasındaki makas gittikçe açılıyor. Böyle bir ortamda kadının içinde bulunduğu şiddetten uzaklaşıp, iş bulup kendine yeni bir hayat kurma şansı kayboluyor. Bütün bu karamsar tabloya karşın ülkemizdeki aydın potansiyelinin, kadınların ve gençlerin toplumu değiştirme şansını yakalayacaklarına inanıyorum.”Ayşegül Aydoğan Atakan: “Kadın Gazeteciler Komisyonu medyadaki eril dili değiştirmek için çaba gösteriyor”TGC Kadın Gazeteciler Komisyonu Başkanı Ayşegül Aydoğan Atakan toplantıda Komisyon çalışmaları hakkında bilgi verdi. “Kadın Gazeteciler Komisyonu kadın gazetecilerin yaşadığı sorunları ortaya koymak ve medyada kullanılan eril dilin değişimine katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Komisyonun geniş katılımlı toplantılardan sonra hazırladığı Kadın ve Medya /Toplumsal Cinsiyet Eşitlikçi Haber Kılavuzu, medya kuruluşları ve STK’larla paylaşıldı. Kılavuzda; cinsiyetçi dil, kadına yönelik şiddet, cinsel saldırı, tecavüz ve magazin haberleri yaparken nelere dikkat edilmesi gerektiği örneklerle anlatılıyor. Komisyon yaptığı toplantı ve açıklamalarla, cinsiyet eşitlikçi dilin kullanımının gazetecilerin görevi olduğunu belirterek, özellikle kadına yönelik şiddet haberlerinde şiddetin pornografisinin üretilmemesine yönelik mesajlarını sürekli olarak yinelemektedir.”Moderatörlüğünü TGC Yönetim Kurulu Üyesi, Kadın Gazeteciler Komisyonu Koordinatörü Göksel Göksu’nun üstlendiği toplantıda Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü, İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Nazan Moroğlu ve Milliyet Gazetesi Okur Temsilcisi Belma Akçura konuşma yaptı.Göksel Göksu: “Toplumun her kesiminde şiddet sistematik hale gelmeye başladı”Toplantının moderatörlüğünü yapan TGC Yönetim Kurulu Üyesi, Kadın Gazeteciler Komisyonu Koordinatörü Göksel Göksu, “20 Mart 2021 tarihinde Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden tek taraflı olarak çekildiğini” hatırlatarak şunları söyledi: “Çekilmenin ardından İstanbul Sözleşmesi'nin üzerine inşa edildiği dört temel ilke konusunda Türkiye’de yeni bir dönüm noktasına girildi. Bu dört temel ilke şöyleydi: Kadına yönelik şiddetin önlenmesi; şiddet mağdurlarının korunması; suçluların kovuşturulması, cezalandırılması; kadına şiddetle mücadelede bütüncül, eş güdümlü ve etkili işbirliği içeren politikaların hayata geçirilmesi için ekonomik, politik, toplumsal ve kültürel alanlarda toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadele edilmesi. Bu sürecin ardından kadına yönelik şiddetin aileden başlayarak toplumun her kesiminde giderek sistematik bir hal aldığına endişeyle tanık olmaya başladık. Şiddet hep vardı ama önüne geçilmesi için atılan adımlar umut vericiydi ve yaptırımları da beraberinde getiriyordu. Bugün biz habercilerin önüne günde beş - altı kadının öldürüldüğü haberi geliyor. Ölümün eşiğinden dönenler, çocuklara yönelen cinsel istismardaki artış, sokaklarda her an karşımızda beliren vakalar o endişenin haklılığının en büyük göstergesi. Çoğu kez biz haberciler de yaptığımız haberlerle, kadına ikincil bir şiddet uyguluyor ve şiddet sarmalının bir dişlisi gibi hareket edebiliyoruz. Bu noktada her birimize düşen görevler olmakla birlikte, en büyük görev meslek örgütlerine düşüyor. ‘Çözüm nerede?’ sorusunun cevabı hemen hepimiz için malum ve biliyoruz ki 8 Mart’ları ve 25 Kasım şiddete karşı mücadele günüyle sınırlayamayacağız bir sürecin içindeyiz. Velev ki biz çizginin doğru tarafında duruyor olalım, Bu kez de son dönemde sıkça karşılaştığımız üzere yayın yasaklarıyla karşılaşıyoruz. Oysa yapılması gereken şiddetin haberleştirilmesini engellemek değil şiddeti engellemek olmalı."Canan Güllü: “Kadınlar en çok yakınlarındaki erkeklerin şiddetine uğruyorlar”Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü, konuşmasına Ekim 2021 içinde Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na gelen 467 çağrıyla ilgili bilgi vererek başladı: “Acil yardım hattına gelen çağrılar göstermektedir ki, kadınlar en çok en yakınlarındaki erkekler tarafından şiddete uğramaktadır. Gelen çağrılar şiddetin en güvenli yer olduğu varsayılan ev içerisinde kadınların hayatlarını paylaştıkları eşleri ve/veya diğer aile bireylerinden geldiğini göstermektedir. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) tarafından yönetilen Aile İçi Şiddet Acil yardım Hattı’na 1-31 Ekim 2021 tarihleri arasında toplam 467 çağrı gelmiştir. Bu çağrılar sonucu 142 vaka dosyası açılmıştır. 80 kişi ev içi şiddetle ilgili başvuru yaparken, 61 arama eş şiddeti ihbarıdır. 99 aramaya hukuki bilgilendirme yapılmış, 41 arama ise karakola yönlendirilmiştir. 14 arama sığınak talebi için olmuştur. Gelen çağrıların 8 tanesi acil müdahale gerektiren vakalar üzerine olmuştur. Hatta gelen çağrıların önemli çoğunluğu İstanbul’dandır. 67 çağrı İstanbul’dan gelirken, 27 çağrı Ankara’dan, 15 çağrı Gaziantep’ten, 12 çağrı İzmir’den, 11 çağrı da Aydın’dan gelmiştir. Ekim ayı içerisinde bu iller dışında 31 ilden daha çağrılar gelmiştir. Acil yardım hattına gelen çağrıların şehir ve ilçeler arasındaki dağılımı göstermektedir ki, şehirlerin gelişmişlik seviyeleri, sosyoekonomik durumları fark etmeksizin farklı şehir ve ilçelerden şiddet ihbar çağrıları gelmektedir. 15 Ekim 2007’den günümüze aile içi şiddet hattına toplam 80.706 arama gelmiştir. Bu aramalar içerisinde Türkiye’nin tüm illerinden gelen ihbarlarla birlikte çok sayıda ülkeden ev içi şiddet ihbarları yer almaktadır. Ekim ayı içerisinde Acil Yardım Hattı’nı Almanya’dan dört çağrı gelmiştir. Ekim ayı içerisinde Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na gelen ihbarlarda belirtilen ev içi şiddet mağdurların yaşları 1 ile 66 arasında değişmektedir. Aramalar göstermektedir ki, ev içi şiddet mağdurlarının büyük çoğunluğu kadınlardır (%91,9). Kadınlardan sonra ev içi şiddetin mağduru çocuklardır (kız çocuk %4,1 ve çocuklar %2,4). Ev içi şiddet mağduru olarak belirtilen erkeklerin oranı ise %1,6’dır. İhbar edilen şiddet vakalarının önemli çoğunluğu fiziksel ve psikolojik şiddet vakalarından oluşmaktadır (psikolojik şiddet %41,72 ve fiziksel şiddet %31,90). Bu şiddet türlerinin dışında, ihbar edilen şiddetin %15,95’i sosyal şiddet, %5,52’si cinsel şiddet ve %4,91’i ekonomik şiddettir. Eşler % 60,4 oranla saldırganlar içerisinde en geniş grubu oluşturmaktadır. Eşleri, %21,6 oranla diğer aile üyeleri takip etmektedir. Bu duruma ek olarak, bu ihbarlar göstermektedir ki, kadınlar eşleri ve ev içerisindeki birinci derece akrabaları dışındaki şahıslar tarafından da şiddete uğramaktadır. Arada bir evlilik bağı olmadan da kadınlar duygusal ilişki içerisinde oldukları ya da duygusal ilişkilerini bitirmek istedikleri erkeklerin şiddetine maruz kalmaktadırlar. Çağrılarda kadınlar eski eşlerinden, eski veya mevcut erkek arkadaşlarından gördükleri şiddeti ihbar etmişlerdir. Bunların dışında komşu, eşin ailesi, diğer akrabalar da acil yardım hattına gelen şiddet ihbarlarında saldırganlar arasında belirtilmiştir.”Nazan Moroğlu: "Şiddet haberlerinin verilişinde basın meslek ilkelerine özenle uyulmalı"İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı İKKB Koordinatörü Av. Nazan Moroğlu ise “Medyada, giderek daha özenli olmaya çalışılsa da bir insan hakları ihlali olan kadına yönelik şiddet haberlerinin verilişinde sorunların devam ettiğini vurguladı. Nazan Moroğlu konuşmasına şöyle devam etti: “Medyanın kadına yönelik şiddet içeren haberde görselinin seçiminde ve içeriğinin hazırlanmasında kadının onuruna, kimliğine özen göstermesi çok önemli. Şiddet haberlerinin verilişinde Basın meslek ilkelerine özenle uyulmalı şiddet, zorbalık ve ayrımcılığı özendirici, insani değerleri incitici yayın yapılmamalıdır. Kadın ve Medya konusunda uluslararası alanda farkındalık oluşturan gelişmeler, özellikle 1995 yılında Pekin Deklarasyonu ve Eylem Planında ayrıntılı bir şekilde ele alınmış, şiddete yer verilen haberlerde küçültücü ve cinsiyetçi görseller verilmesinin kadınları ve onların topluma katılmalarını olum­suz yönde etkilemekte olduğu vurgulanmıştır. Medyada haberlerin sunulma şeklinin kadınların ilerlemesine çok büyük katkıda bu­lunma potansiyeli vardır. Medyanın bağımsızlığına özel özen gösterilmeli, haberin verilişinde ifade özgürlüğü esas alınmalı, ancak özellikle kadına yönelik şiddet konusundaki haberlerde toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı yayın yapılması ön planda tutulmalıdır. İstanbul Sözleşmesi’nde kadına yönelik şiddetin önlenmesinde medyanın rolüne ayrıntılı olarak yer verilmiştir. Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde, mağdurun korunmasında başta devlete ve medya dâhil tüm kurum kuruluşlara yükümlülük veren İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmiyoruz.”Belma Akçura: "Medya kadın cinayetlerini sıradanlaştırıyor"Milliyet Gazetesi Okur Temsilcisi Belma Akçura konuşmasında kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin bir erkeğin tek başına işlediği cinayetler olarak algılanmaması gerektiğini, çok ayaklı, çok örgütlü ve oldukça çetrefilli bir konu olduğunu vurguladı. Akçura şöyle konuştu: “İlk ayağında düşüncelerimize, inançlarımıza yaşam biçimimize nüfus eden devlet ideolojisi yer alır. Dolayısıyla kadına yönelik her şiddet ve cinayet, siyasi bir iktidarın kadını değersizleştiren, yok sayan zihniyetinin vücut bulmuş halidir. İkinci ayağında bu cinayetleri olağanlaştıran, normalleştiren devletin kurumları yer alır. Diyanetle algı yaratır, yargısıyla gerekçe üretir. Üçüncü ayağında ise medya ve sosyal medya var. Onlar da mevcut iktidarların bu algı ve gerekçeleri üreten günlük politikaları üzerinden şekillenir. 30 yıllık meslek hayatımda medyanın kadın cinayetlerini haber yaparken dilini hiç değiştirmediğini söylemek elbette haksızlık olur. Artık ‘namus cinayeti’ diye başlık atan ya da cinayet gerekçeleri başlığa ‘beni aldatıyordu’ gibi failin ağzından taşınmıyor. Ama daha kötü bir şey yapıyor “yine bir kadın öldürüldü’ diyerek olayı daha da olağan, sıradan hale getiriyor. Çok sevdiği için öldüren erkeği, ona iyi hal indirimi yapan yargı kararlarını sorgulamıyor, hala cinayetleri pornografik bir dille anlatıyor, cinayetin nasıl işlendiğine dair ayrıntı veriyor, kadın mağduriyeti üzerinden haber yaparken kadını hala haberin öznesi yapıyor. Bu yüzden öldürülen kadınların isimlerini biliyoruz. Yüzlerini unutmuyoruz. Peki, öldüren erkekler? İşte sorun belki de burada. Onlar hiç yoklar. Oysa mevcut sistemin yarattığı öldüren erkek profili o kadar karanlık ki. Asıl meselemiz bu karanlığı yaratan zihniyetle mücadele etmek değilse ne? Çünkü mevcut sistemin yarattığı ikinci mağdur da çok benimsemesek de erkekler. Medyanın cani koca, psikopat sevgili diye tanımladığı erkekler. Zaten yaratılmak istenen algı da bu. Bizim gibi toplumsal kimliğini oluşturamamış ülkelerde sonu cinayetle biten, hayli çarpık kadın erkek ilişkilerinden, parçalanmış ailelerden bir aşk hikâyesi çıkartamazsınız. Yani tek bir kurban yok. Kadını, çocuğu, erkeği kendi ideolojisiyle besleyen ve yok eden devasa bir çark var. Ve biz bu zihniyeti tam da bu nedenlerle teşhir edebilmeliyiz.”Kadın cinayeti haberleri nasıl verilmeli?Toplantının sonunda TGC Kadın Gazeteciler Komisyonu’nun hazırladığı “Toplumsal Cinsiyet Eşitlikçi Haber Kılavuzu”nda yer alan kadın cinayeti haberlerinde dikkat edilecek noktalar bir kez daha hatırlatıldı:1. Melodramdan, sansasyon ve pornografiden kaçınılmalı. Cinayetin ayrıntılarını pornografik olarak resmederek şiddetin pornografisi üretilmemeli.2. Öldürülen kadının değil, katilin fotoğrafları kullanılmalı.3. Haber fail ifadesine dayanarak yazılmamalı, ölen kadının katilin/failin iddialarını yanıtlayacak ve çürütecek durumda olmadığı unutulmamalı.4. Haberi yapan kişi psikolog, yargıç, falcı veya öykü yazarı değil, haberci olduğunu unutmamalı.5. Cinayetin sorumlusu olarak cinnet, kıskançlık, öfke, namus, iflas, psikolojik sorun vb. gibi cinayeti haklı gibi gösterecek, cinayeti meşrulaştırmaya çalışan ifadeler kesinlikle kullanılmamalı.6. Bu bahanelerin kadın cinayetlerinde meşrulaştırmanın yanı sıra haksız tahrik indirimi talebiyle mahkemede delil gösterilebildiği unutulmamalı.7. Kadınların -varsa- cinayet öncesi koruma talepleri, maktulün -varsa- karakol şikayetleri, hakkında verilmiş savcılık kararı, geçmişte şiddete maruz kalıp kalmadığı, gelenekler, destek olmayan aile vb. gibi etkenler mutlaka haberde yer almalı.8. Fikri takip yapılmalı. Cinayet haberinin ardından failin yakalanma, yargılanma süreçleri de takip edilerek haberleştirilmeli.Kaynak için: Haber Üsküdar

23 KAS 2021

Prof. Dr. İrvan: "Soru sormayan gazeteci, mahkemelerdeki zabıt katibi gibidir"

Haber Üsküdar - Ümmü Gülsüm DuralÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinde bu hafta ‘’özel haber’’ konusu ele alındı. Atölye çalışmasına Gazetecilik Bölümü'nden Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, Arş. Gör. Selin Maden ve Üsküdar İletişimli öğrenciler katıldı.  Gazetecilik Bölümü'nün İletişim Fakültesi öğrencilerine yönelik olarak düzenlediği Haber Atölyesi eğitimlerinin üçüncüsünde Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan '’özel haber'’ konusunu anlattı. Özel haberin ne olduğunu açıklayarak sunumuna başlayan İrvan, ödüllü özel haber örnekleri göstererek özel haber bulma yöntemlerini anlattı."Gazetecilik mesleğinde övünülmesi gereken haber, atlatma haberdir" Özel haber kavramına ilişkin bilgilendirmede bulunan Prof. Dr. Süleyman İrvan, "Gazetecilik dilinde atlatma haber olarak da adlandırılır. Atlatma haber, gazetecinin bir haberi diğer gazetecilerden önce yapıp yayımlaması anlamına gelmektedir. Atlatma haber, birçok gazetecinin peşinde olduğu bir konuda bir gazetecinin sonuca ulaşmasını anlatır. Ne olup bittiğini o gazeteci öğrenmiş ve haberleştirmiştir. Gazetecilik mesleğinde övünülmesi gereken bir haberdir atlatma haber.’ diyerek, atlatma haberin gazetecilik mesleğindeki  önemini vurguladı."En büyük risk haberin doğru çıkmamasıdır"Atlatma haberde bulunması gereken kriterlere ve haberin risklerine de değinen Prof. Dr. İrvan, "En önemli kriter, haberin güncel ve önemli bir konuyla ilgili olması ve başka gazetecilerin de bu haberin peşinde koşmasıdır. Atlatma haberlerde en büyük risk, haberin doğru çıkmamasıdır. Bazen gazeteciler çok önemli gördükleri bir haberi iyice araştırmadan, doğruluğundan emin olmadan, diğerlerini atlatma güdüsüyle yayımlama yolunu seçerler ve ara sıra duvara toslarlar’’ dedi."Serbest (freelance) gazeteciler özel haber yapan gazetecilerdir"Sunumunda serbest (freelance) gazetecilikten de bahseden ve özel haber ile arasındaki ilişkiyi açıklayan İrvan, "Herhangi bir medya kuruluşuna bağlı olmadan, serbest çalışan gazetecilere freelance gazeteci denir. Freelance gazeteciler yaptıkları haber karşılığında ücret aldıkları için, yaptıkları her haberin özel haber niteliğinde olması gerekiyor. Medya kuruluşları rutin haberleri zaten ajanslardan alıyor’’ şeklinde konuştu. Ardından ödül almış özel haber örneklerini gösteren İrvan, özel haberde konunun önemini vurguladı. "Soru sormayan gazeteci, mahkemelerdeki zabıt katibi gibidir"Özel haber konusu bulmanın birçok yöntemi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Süleyman İrvan, "Özel haber bulabilmek için, gündemi iyi takip etmelisiniz. Araştırılmamış konuları ele alabilirsiniz. Sokak haberdir, sokaklarda yürüyün. Etrafınıza haberci gözüyle bakın, insanlarla sohbet edin. Rutin haberlerden özel haber çıkarmaya odaklanın. Soru sormayı deneyin. Soru sormayan gazeteci mahkemelerdeki zabit katibi gibidir, sadece söyleneni aktarır. İnsan hikayelerine odaklanın. Hikayesi ilgi çekecek insanlar bulun" diyerek sunumunu sonlandırdı. Kaynak için: Haber Üsküdar

19 KAS 2021

Haber Atölyesi eğitimleri ‘özel haber’ ile devam ediyor

Haber Atölyesi eğitimleri ‘özel haber’ ile devam ediyorHaber ÜsküdarÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinin üçüncüsü, 23 Kasım Salı günü saat 14.00'te gerçekleştirilecek.Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinde bu hafta ‘özel haber’ konusu ele alınacak. Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, örnek haberler üzerinden özel haber üretim süreçlerine değinerek özel haberin sahip olması gereken özellikleri aktaracak. Öğrencilerde farkındalık yaratmanın hedeflendiği eğitimde, haber konusu bulma noktasında da tavsiyeler verilecek.23 Kasım Salı günü çevirimiçi olarak gerçekleştirilecekÜniversite Kültürü dersi kapsamında olan etkinlik, Prof. Dr. Süleyman İrvan ve araştırma görevlilerinin katılımıyla 23 Kasım Salı günü saat 14.00’te Zoom üzerinden gerçekleştirilecek. Tüm öğrencilere katılımına açık olan etkinliğe aşağıdaki Zoom linki ile erişebilirsiniz:https://uskudar-edu-tr.zoom.us/j/2529525457

16 KAS 2021

Prof. Dr. Süleyman İrvan: 5N1K kuralı, doğru ve detaylı gazeteciliğin formülüdür

Prof. Dr. Süleyman İrvan: 5N1K kuralı, doğru ve detaylı gazeteciliğin formülüdürHaber Üsküdar - Ümmü Gülsüm DuralÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinde bu hafta "haber nedir?" sorusuna cevap arandı. Atölye çalışmasına Gazetecilik Bölümü'nden Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, Dr. Öğr. Üyesi Eren Ekin Ercan, Arş. Gör. Selin Maden, Arş. Gör. Atila Erdemir ve Üsküdar İletişimli öğrenciler katıldı.Gazetecilik Bölümü'nün İletişim Fakültesi öğrencilerine yönelik olarak düzenlediği Haber Atölyesi eğitimlerinin ikincisinde Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan 'haber nedir?' sorunu cevaplamaya çalıştı. Haber kavramına ve haber yazımında dikkat edilmesi gereken kurallara değinen Prof. Dr. İrvan, Türk medyasında yayımlanan hatalı haber örneklerini de öğrencilerle paylaştı.  "Haber soru soran değil, soruları cevaplayan bir metindir"Sunumuna haber kavramını tanımlayarak başlayan Prof. Dr. Süleyman İrvan, ''Haberi, toplumu ilgilendiren güncel olaylara ve gelişmelere ilişkin özgün bir tarzı olan yazı türü olarak tanımlayabiliriz. Haberi şöyle de tanımlayabiliriz. Haber, yakın geçmişte olmuş veya uzak geçmişte olmuş ama yeni öğrenilmiş; henüz olmakta olan; ya da yakın gelecekte olacağı belli olan olaylara ve açıklamalara ilişkin bir yazı türüdür. Haber güncel olmalı, toplumu ilgilendirmeli ve yoruma değil bilgiye dayalı olmalıdır'' dedi. Bir olayın haberde tam ve doğru biçimde aktarılabilmesi için yapılması gerekenlere de değinen Prof. İrvan şunları söyledi: ''5N1K kuralı, doğru ve detaylı gazeteciliğin formülüdür. Haber bu soruları cevaplayan bir metindir, soru soran bir metin değildir. Fakat 5N1K formülüne bir de E'yi yani etiği de eklemek zorundayız. Dolayısıyla haber; ne oldu, nerede oldu, ne zaman oldu, nasıl oldu, neden oldu, kim yaptı ve yapılan haber etik ilkelere uygun mu sorularına insanların kafasında herhangi bir soru işareti bırakmadan cevap vermelidir. Haberde meşru yöntemler kullanılıyorsa, gerçekler nesnel biçimde aktarılıyorsa, haber dili doğruysa ve insan haklarını gözetiyorsa bu haber etik bir haberdir.""Haberin odak noktasını keşfetmemiz gerek"Bir haberi yazmaya başlamadan önce odak noktasının keşfedilmesi gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Süleyman İrvan, "Haberi yazmaya başlamadan önce eldeki tüm bilgileri gözden geçirmeliyiz. Eksik bilgi ile habere başlanmaz. Eksiklikleri giderdikten sonra haberin odağını bulmamız gerekir çünkü kafası karışık bir muhabirin yazacağı haber de karışık olacaktır. Odak noktasına karar verebilmek için de 'Bu olayda önemli olan ne?' sorusuna cevap aranmalıdır. Ardından giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinde neleri yazacağımızı kararlaştırabiliriz" şeklinde konuştu. Haber başlığını yazarken de dikkat edilmesi gereken noktalar olduğunu vurgulayan İrvan, ''Haber başlığı ilgi çekici, kısa ve anlaşılır olmalıdır. Ancak abartılı olmamalı, tık tuzağı içermemeli ve başlık haber metni ile çelişmemelidir" dedi."Haberler; açık, sade ve anlaşılır bir dil ile yazılmalı"Haber dilinin öneminden de bahseden İrvan, ''Haberde cinsiyetçi dil kullanılmamalı ve değer yargısı içeren sıfat kullanımından kaçınılmalıdır. Gazetecinin görevi toplumu aydınlatmaktır. Bu yüzden haberin adil ve dengeli biçimde yazılması gerekir. Şiddeti ve ayrımcılığı özendiren, haklı çıkaran dil kullanmaktan kaçınılması gerekir" diyerek sunumunu sonlandırdı. Kaynak için: Haber Üsküdar

12 KAS 2021

Gazetecilik Bölümü mezunlarla paydaş toplantısı yaptı

Gazetecilik Bölümü mezunlarla paydaş toplantısı yaptıÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü, mezunlarla dış paydaş toplantısını gerçekleştirdi. Zoom üzerinden gerçekleşen toplantıda mezunlar aldıkları eğitime ilişkin değerlendirmelerde bulundu ve ders programına ilişkin önerilerde bulundu.Zoom uygulaması üzerinden 12 Kasım'da gerçekleşen mezunlarla paydaş toplantısına Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman, bölüm öğretim üyeleri Doç. Dr. Gül Esra Atalay, Doç. Dr. Bahar Muratoğlu Pehlivan, Dr. Öğretim Üyesi Yıldıray Kesgin, Dr. Öğretim Üyesi Denizcan Kabaş, Araştırma Görevlisi Selin Maden ile mezun öğrenciler Volkan Akyol, Ayşe Ergin, Ömer Karaoğlu, Alp Eren Kahraman ve Şeyma Karakaş katıldı. "Mezunların eğitim deneyimleri çok önemli"Paydaş toplantısının açılışında bir konuşma yapan Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, öğrencileri en donanımlı biçimde mezun etmek için çaba gösterdiklerini ve öğrenciler mezun olduktan sonra kendi alanlarında iş bulduklarında çok mutlu olduklarını ifade etti. Prof. İrvan, "Sizlerin bu fakülteden aldığınız eğitimin geriye dönüp baktığınızda artılarını ve eksilerini öğrenmek istiyoruz, varsa eksikliklerimiz onları gidermek istiyoruz. Bugün sizleri dinlemek istiyoruz" dedi. "Video gazetecilik dersi almak isterdik"Mezunlar, paydaş toplantısında yaptıkları konuşmalarda aldıkları eğitimden memnun olduklarını, öte yandan bazı konularda eksiklikler hissettiklerini ifade ettiler. Birkaç öğrenci, özellikle video gazetecilik uygulamalarına ders programında yer verilmesi gerektiğini, artık video gazeteciliğin neredeyse bir zorunluluk haline geldiğini ifade ettiler. Photoshop ve Indesign gibi programları gördüklerilerini ancak yeterli uygulama yapamadıklarını belirten bazı mezunlar işe başladıklarında bu uygulamaları iyi bilmemenin eksikliğini hissettiklerini söylediler. Mezunlar toplantıda okulu ve öğretim üyelerini özlediklerini de ifade ettiler.Mezunlar iş yaşamlarına ilişkin bilgi verdilerDış paydaş toplantına katılan mezunlar, çalışmaya başladıkları kurumlar hakkında da bilgiler bulundular. Volkan Akyol dünyanın ilk e-spor eğitim şirketi olan The Academys'de, Ömer Karaoğlu İhlas Haber Ajansı'nda, Şeyma Karakaş Çiftçi TV'de çalıştığını belirtirken, Alp Eren Kahraman kurduğu sosyal medya kanalında ünlü isimler ile söyleşiler gerçekleştirdiğini, Yeni Medya ve Gazetecilik'te çift anadal yapan Ayşe Ergin ise anadalı olan psikoloji alanında çalıştığını ifade etti. Kaynak için: Haber Üsküdar

12 KAS 2021

Haber Atölyesi eğitimlerine 'haber' konusuyla devam ediyor.

Haber Atölyesi eğitimlerine 'haber' konusuyla devam ediyorHaber Üsküdar - Merve ŞişmanÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinin ikincisi, 16 Kasım saat 14.00'te gerçekleştirilecek. Çevrimiçi yapılacak olan Haber Atölyesi'nde öğrencilere ‘haber nedir?’ konusu anlatılacak.İletişim Fakültesi öğrencilerinin haber ve röportaj gibi gazetecilik içerikleri üretmelelerini teşvik etmek amacıyla Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinde bu hafta 'haber nedir?' konusu ele alınacak. Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan doğru habercilik kurallarına değinerek, haber yazım tekniklerine ilişkin bilgilendirmede bulunacak.16 Kasım Salı günü çevirimiçi olarak gerçekleştirilecekÜniversite Kültürü dersi kapsamında olan etkinlik, Prof. Dr. Süleyman İrvan ve araştırma görevlilerinin katılımıyla 16 Kasım Salı günü saat 14.00’te Zoom üzerinden gerçekleştirilecek. Tüm öğrencilerin katılımına açık olan etkinliğe aşağıdaki Zoom linki ile erişebilirsiniz: https://uskudar-edu-tr.zoom.us/j/2529525457

11 KAS 2021

Gazetecilik Söyleşisi – Yerel gazeteler neden birleşiyor?

Mehmet Atalay: "Yerel gazetelerin gelişebilmeleri için güçlerini birleştirmeleri gerekiyor"Haber Üsküdar – Hazal GöksunÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından "Yerel gazeteler neden birleşiyor?" başlıklı söyleşi gerçekleştirildi. Moderatörlüğünü Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın yaptığı etkinliğe Basın İlan Kurumu Eski Genel Müdürü Mehmet Atalay konuk oldu.Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın dördüncü sınıflara verdiği Yerel Gazetecilik dersi kapsamında yapılan söyleşide "Yerel gazeteler neden birleşiyor?" sorusuna yanıt arandı. Basın İlan Kurumu Eski Genel Müdürü Mehmet Atalay, Prof. Dr. İrvan'ın sorularını yanıtlayarak öğrencilere bilgi ve tecrübelerini aktardı. Yerel gazeteleri birleştirme konusunda teşvik ediyor2009-2015 yılları arasında altı yıl boyunca Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğü görevini üstlenen Mehmet Atalay’ı tanıtarak söyleşiye başlayan Prof. Dr. Süleyman İrvan, ‘‘Mehmet Atalay, 1965 Trabzon doğumludur ve İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunudur. Gazeteciliğe Trabzon'da yayımlanan yerel bir gazete olan Karadeniz gazetesinde başlamış ve bir süre gazetecilik yaptıktan sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalışmıştır. Bugünkü konumuz ise 2009 yılında Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğü'ne geliş sürecinizle ilgili. 2015 yılına kadar burada görev yaptınız ve haberlerden takip edebildiğim kadarıyla da 2012 yılında yerel gazeteleri birleştirmeye, birleşme konusunda teşvik etmeye karar verdiniz’’ dedi.Mehmet Atalay: "Yerelin sorunlarını aktarabilmek için yerel sorunun güçlü olması lazım"Prof. Dr. İrvan’ın, "Öncelikle neden böyle bir yola girdiğinizi öğrenebilir miyiz?" sorusuna yanıt vererek konuşmasına başlayan Mehmet Atalay, "Trabzon’da bulunan Karadeniz gazetesine lisede okurken başlamıştım. O dönem dünyadaki bütün gazeteler yereldi. New York Times, Washington Post vb. güçlü medya olarak gördüklerimiz ve aslında İstanbul Basını dediğimiz gazeteler de yerel. Yaygın bir şekilde dağıtılınca ulusal gazete oluyor. Anadolu’yu karış karış dolaşan, işleyen, fotoğraflayan, kameraman olarak görüntüleyen insanların mümkünse o beldede yaşaması gerekir. Yılda birkaç kez siyasi parti liderleriyle giden gazetecilerin Artvin’in o güzel yaylalarını görüntülemesi mümkün değil. Mardin’in sorunlarını, o açık hava müzesi gibi dünyayı cezbedecek güzelliklerini sergileyemezsiniz. Bunları sergileyebilmek için yerel basının güçlü olması, oradan haber vermesi, görüntülemesi lazım. Atatürk İstanbul’da kalarak Anadolu’yu harekete geçirmedi. Bandırma Vapuru ile Samsun’a giderek, Amasya, Sivas, Erzurum Kongreleri'ni yaparak, o insanları örgütleyerek Ankara’ya topladı. Burada büyük bir milli koalisyon ortaya çıkmıştı. Aynı şeyi basın olmadan organize edemiyorsunuz" ifadelerini kullandı."Kriterleri taşımaları için iyi habercilik yapmaları gerekiyor"Yerel gazetelerin daha iyi şartlara sahip olmaları gerektiğinin altını çizen Mehmet Atalay, "Daha iyi gazetecilik yapabilmek için, bir köye gidebilmek, bir yangına anında ulaşabilmek için altlarında araç olacak. Gazetecilerin ulaşım sorunu yaşamamaları gerekiyor. Ellerindeki kameraları iyi olmalı, güzel fotoğraf çekmeliler ve tabii ki iyi eğitim almış olmaları gerekiyor. Dolayısıyla yerel gazete diyerek geçmeden onların iyi maaşlar almaları lazım. Erzurum’da 16 tane gazete vardı. Orada dağıtılan kamu ilanı pastası belli. Meslektaşlarımıza tavsiye verdik. Gazete çıkartma hakları onların ellerinde, savcıya dilekçe vererek çıkartılıyor. Neticede onların hakları ama kamu ilanı ya da reklam alabilmeleri için birtakım kriterlere sahip olmaları gerekiyor. Belli personel ve sayfa sayısı gerekiyor. Bu kriterleri taşımaları için de iyi gazetecilik yapacak. Dolayısıyla gazetelerin birçoğu bu kriterleri karşılamıyordu. İzmir’de Yeni Asır gazetesi var, yaygın medya kadar güçlü, herkes biliyor, yaklaşık 50 bin tirajları görmüş. Bursa’daki Olay gazetesi 30 bin tirajları, Trabzon’daki Karadeniz gazetesi ise 10 bin tirajları geçmiş. Yani çok iyi gazetelerimiz olmuş ama bunlar yeterli değil, daha çok güçlenmeleri gerekiyor. Dolayısıyla onun için birleşmek mümkünse güçlerinizi birleştirin, olmadı sponsor bulun. Daha güçlü gazetecilik yapacak, bu işe gönül verecek iş adamlarını bulun, destek versinler. Daha iyi şartlarda gazetecilik yapın, sesiniz gür çıksın dedik" şeklinde konuştu. Prof. Dr. Süleyman İrvan: "27 şehir merkezinde yayımlanan 323 gazete birleştirilerek 120 gazeteye düşürülmüş"Prof. Dr. Süleyman İrvan, öğrencilerine 2019 yılında yaptırdığı, yerel gazetelerin birleşmesini konu alan haberi göstererek şu değerlendirmelerde bulundu: "Birleşmeler ilk olarak 2012 yılında Erzurum’da başlamış. Aynı yıl Afyon'da birleşmeler olmuş. 2014-2015 yıllarında birleşmeler devam etmiş. Sonra 2018-2019 yıllarında azalmış. En son Kayseri, Bingöl ve Muş'ta yayımlanan yerel gazeteler pandeminin de etkisiyle 2020 yılında birleşmiş görünüyor. Bulabildiklerimize göre; 27 şehir merkezinde yayımlanan 323 gazete birleşmeler sonucunda 120’ye düşürülmüş. Bazı şehirlerde epey azalma olmuş ama Antakya’da, Konya’da ve Afyon'da daha çok gazete yayın yapmaya devam etmiş. Bu haberleri okuduğumuzda yereldeki gazeteciler cemiyetleri başkanlarının da bu birleşme konusuna dahil olduklarını düşünüyorum. Amaç daha kaliteli, daha iyi içerikler üretmek olarak ifade ediliyor."Mehmet Atalay: "İletişim mezunlarının sigortalı olduktan sonraki 12 ayda basın kartı alacakları, gazeteci olarak tanımlanacakları hamleler yapılmalı"Türkiye’de yaklaşık 26 yıldır internet gazeteciliğinin yapıldığını, internet mecralarında haber üreten gazetecilere basın kartı verilmediğini ve gazeteci sayılmadıklarını belirten Prof. Dr. Süleyman İrvan, bu konuyla ilgili Mehmet Atalay’a düşüncelerini sordu. Atalay, "Tereddütsüz, gazeteleri çoktan sollayan ve tıklanma oranı gazete tirajlarının çok üstüne çıkmış haber siteleri var. Hatta yazılı basının internet siteleri de gazete tirajlarının çok daha üzerinde okuyucuya sahip, milyonlara varmış. Gazete tirajlarını toplasanız bugün iki milyon etmez. Gerçekte birçok basın kartı olan gazeteci de internet mecralarına kaydı. Oralarda çok etkin gazetecilik yapıyorlar. Mutlaka iletişim mezunlarının sigortalı olduktan sonraki 12 ayda basın kartı alacakları, gazeteci olarak tanımlanacakları hamleler yapılmalı. Tabii internet sitelerinin kazançlarına da bağlı çünkü onlar ödeyecek. Eğer reklam akışı sağlanırsa, kamu reklamları dahil, haberlerin okunma sayılarını doğru dürüst ölçen ve bunu kamuoyuna deklare edebilecek bir kurum gerekiyor. İnternet sitelerinin tıklanma oranlarını ölçecek. Şu kadar tıklanıyor, şu kadar personel çalıştırıyorlar, reklamlar şu sitede yer alabilir. Bu zorlama değil, sadece bilgi bankası. Reklam verecekler oradan baksın" ifadelerini kullandı."Kamu ilanı alabilmek için haber yapmak zorunda olduğunu söylüyoruz"Gazete birleşmeleri konusunda çok çaba gösterdiğini fakat kendisinden sonra Basın İlan Kurumu’nun bu işe gereken ciddiyeti göstermediğini ifade eden Mehmet Atalay şunları söyledi: "İtirazlar çok oluyordu, bunları göğüslüyorduk. İtirazlar oluyor, siyasiler araya giriyor. Falan gazete birleşmek istemiyor, habercilik de yapmak istemiyor. Birleşmek zorunda olmadıklarını ama kamu ilanı alabilmek için haber yapmak zorunda olduklarını söylüyorduk. Bazı kriterleri taşımaları gerekiyor. Taşımıyorlarsa ilan listesinden çıkartmak zorunda kalacağımızı belirtiyorduk. Kriterleri taşı, habercilik yap, yanına destekleyecek bir sponsor bul. Yok, bunu da yapmayacak. Kendisi gazete patronu, fikir yürütecek bir gazeteci bulmuş; eşi, kızı, kendisi asgari kadroda görünecek ve ilan almaya devam edecek. Neymiş, bu dava uğruna çok bedel ödemiş. Daha çok kazanma fırsatı var. Gazetenin aylık gideri 120 bin lira ise ve o gazetenin aldığı ilan 40 bin lirada kalıyorsa o gazete yürüyemez. Personel giderlerini ödeyemeyince gazetecileri işten çıkaracaklar.""Yeni pastalar oluşturduğunuzda daha fazla büyüyerek yurt dışına açılabilirsiniz"Son olarak Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın yönelttiği, "Her yıl değişiyordur ama Basın İlan Kurumu’nun yıllık olarak ne kadar bütçesi oluyor?" sorusunu cevaplayan Mehmet Atalay, "Ben ayrıldığımda en son yıllık 300 milyon lira civarındaydı, şu anda 500 milyonu bulmuştur diye düşünüyorum. Ama biz bu kaynağı çok daha geliştirecektik. Kamu reklamlarını da üzerimize alacaktık. Bazıları Danıştay'a dava açmışlar. Basın İlan Kurumu üzerinden ilanları vermek zorunda olmadıklarını söylemişler. Bu şekilde kopanlar oldu. Biz bir kısmını geri getirdik. Onları da toparladığınızda, RTÜK ile de anlaşıp kamu reklamlarını üzerinize aldığınızda, yeni pastalar oluşturduğunuzda bunu daha fazla büyütebilirsiniz" ifadelerini kullandı.Kaynak: Haber Üsküdar

09 KAS 2021

Emre Eser: Gazeteci bir yolunu bulmalı, su gibi olmalı

Emre Eser: Gazeteci bir yolunu bulmalı, su gibi olmalıHaber Üsküdar - Ümmü Gülsüm DuralÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından 2021-2022 eğitim öğretim yılında düzenlenen Haber Atölyesi'nin ilk etkinliği çevrimiçi olarak yapıldı. Hürriyet gazetesinden ekonomi muhabiri Emre Eser'in konuk olduğu etkinliğin moderatörlüğünü Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan üstlendi. Gazetecilik Bölümü tarafından öğrencilerin pratik yapmalarını teşvik etmek amacıyla düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinin ilki, 9 Kasım 2021 tarihinde Zoom uygulaması üzerinden gerçekleştirildi. Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın moderatörlüğünde "Haberi Yaşamak" başlığıyla düzenlenen etkinliğin konuğu, Hürriyet gazetesinden muhabir Emre Eser oldu. Hürriyet gazetesinde uzunca bir süredir "İşin Peşinde" başlığı altında haberler yapan Emre Eser, deneyimlerini Üsküdar İletişim'in öğrencileriyle paylaştı. Prof. Dr. İrvan: "Gazeteci meraklı, araştıran ve kararlı olmalıdır"Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Süleyman İrvan, "2017’den beri her yıl atölyemizde etkinlikler yapıyoruz. Temel olarak amacımız gazeteciliğe gönül veren öğrencilerimizi cesaretlendirmek, iyi gazeteciliği özendirmek ve içerik üretmeleri için teşvik etmektir. Öğrencilerimizi profesyonellerle buluşturmak, ayrıca kendi bilgi birikimlerimizi de onlarla paylaşmak istiyoruz. Tabii burada iş öğrencilerde bitiyor. Gazeteci meraklı, araştıran ve kararlı olmalıdır. Eğer bunları yapabiliyorsanız iyi bir gazeteci olabileceğinizi düşünüyorum. Sektörde takip ettiğim iyi gazetecilerden birisi de Emre Eser'dir ve bugün onun deneyimlerini dinleyeceğiz" diyerek sözü gazeteci Emre Eser’e bıraktı.Gazeteci Emre Eser: "Stajyerken haberimin manşet olması çok teşvik ediciydi"Konuşmasına meslek hayatına adım atma sürecini anlatarak başlayan Hürriyet gazetesi muhabiri Emre Eser, "2016 yılında İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümünden mezun oldum. 2014 yılında okurken staja başladığım Vatan gazetesinde çalışmaya da başlamıştım zaten. Stajyerken 10 Ağustos 2014 tarihinde " Facebook üzerinden sanal bahis tuzağı" başlıklı ilk imzalı haberim çıktı. Sanal bahis çetesiyle ilgili bir haber yapmıştım. Stajyerken haberimin manşet olması çok teşvik ediciydi. Vatan gazetesinde hep istihbarat ve haber servisindeydim. Hemen yanımdaki servis ekonomi servisiydi. Hem ekonomiyle ilgiliydim hem de ekonomi servisindeki arkadaşlar her hafta yurtdışına çıkıyorlardı. Bu durum bana ekonomiyi sevdirmişti. Vatan gazetesinden ayrıldıktan sonra Dünya gazetesinde bir yıl kadar çalıştım. Mezun olduğumda tekrar Vatan gazetesi ekonomi servisine döndüm. Bir yıl kadar devam ettim, ardından Hürriyet'e geçtim. Halen Hürriyet'te çalışmaya devam ediyorum. Şu anda da Almanya'ya DW Türkçe servisine üç aylık bir program için geldim. Burada Türkiye'ye dair haberler yapıyorum. Bir çeşit gazetecilik Erasmus'u" dedi."İlk deneyimim İstiklal Caddesi'nde kestane satmaktı"İşin Peşinde haber serisi ile her hafta farklı bir mesleği haberleştirerek 30'un üzerinde meslek deneyimleyen Emre Eser, bu işe nasıl başladığını şu sözlerle anlattı: "Uzun süredir yapmayı düşünüyordum fakat daha farklı planlamıştım. Asıl yapmak istediğim, Anadolu'daki eskiyen mesleklerle ilgili bir yazı dizisi oluşturmaktı. Daha sonra ekonomideki belirsizlikler, sosyal meseleler, işsizlik sorunu, ücretlerdeki adaletsizlik ve iş şartlarının zorluğu gibi durumlar olunca yazı dizisi yerine haftalık olarak böyle bir şey yayımlamaya karar verdik. Sahalarda olmayı çok sevdiğim için projenin içerisinde yer almayı, haberin öznesiyle vakit geçirip daha sonra deneyimlerimi aktarmayı teklif ettim. Yazı işleri de kabul etti. Daha sonra bir format oluşturduk. İlk deneyimim İstiklal Caddesi'nde kestane satmaktı. Yazı işlerine işi götürdüğümde böyle devam dediler. Kişisel deneyimlerimi daha fazla aktarmam istendi. Ardından birçok haber programı da bizim haberlerimizi kullandı. Aslında bu haberler iki boyutlu; bir taraftan işin zorluğunu aktarıyoruz, diğer taraftan ise işin ekonomik boyutu var. Vergiler, gelirler, giderler vs. birçok araştırma yapıyoruz. Her meslek grubunda ekonomik verileri detaylı elde edemesem de elimden geldiğince her şeyi aktarıyorum. Altı ay kadar daha bu formata devam etmek istiyorum. Kafamda daha farklı ve canlı işler var. Şehir dışında, tarımla ilgili işlere yönelmeyi düşünüyorum. Çünkü ne kadar farklı meslekler yapsak da bir süre sonra tekrara düşeceğiz."''Yaptığım haberlerde çevremden besleniyorum''Yaptığı haberlerin ön hazırlık sürecini de aktaran Emre Eser, "Belirlediğim meslekle ilgili olarak Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) sitesine giriyorum. Son 10-15 yılın istatistiklerine TÜİK'ten bakmakta fayda var. Onun haricinde meslek örgütlerinin sitelerine giriyorum. Haberim fırıncılarla ilgili ise Fırıncılar Odası'nın sitesine giriyorum. Daha önce konuştuğum fırıncı var ise onu arıyorum. Ama fikirlerimi şekillendiren temel şey, çevremdeki tüketiciler, arkadaşlarım, hocalarım, mesai arkadaşlarımla yaptığım sohbetler. Meselâ bir arkadaşım terzilerdeki doluluktan söz etti. Araştırdığımızda gördük ki İstanbul'da hem terzi sayısı çok az, çırak yetişmiyor, hem de enflasyon sebebiyle insanların alım gücü azaldı. Bu şekilde çevremden besleniyorum. Eğer dışardaysam gözlem yapıyorum. Bence gazeteci böyle olmalı. Masa başında oturarak haber çıkarmak çok zor. Ayrıca sosyal medyadan haber konusu çıkarmak sosyal medyanın yönlendirmesiyle oluyor. Gündemi o oluşturuyor. Bence gazeteci gündemi kendisi belirlemeli. Tüm ana akım medyada yaşanan bu durumdan rahatsızım" şeklinde konuştu. "Türkiye'de müşterilerin tavrında bir problem var"Deneyimlediği meslekler içerisinde en çok fırıncılıkta zorlandığını ifade eden Emre Eser şunları söyledi: "Deneyimlediğim meslekler arasında fırında çalışmak en zoruydu. Hem sıcak hem unla çalışıyorsunuz ve terden tüm unlar üzerinize yapışıyor. Gerçekten zordu. Bir de Sivas'ta yüksek gerilim hattına çıkmıştık. Bir metre kar vardı, çok soğuktu. Dünyanın en zor işlerinden biri kesinlikle. İşin kolayına kaçtığında can güvenliği riskin var. Öte yandan tüketicilerin tavrı da büyük bir problem. Kuryelik de inanılmaz zor bir meslekti. Müşterilerin tavrı çok önemli ve maalesef Türkiye'de bu büyük bir problem. Pandeminin yüksek seyrettiği bir dönemde kuryelik yapmıştım ve müşteriler hastalık bendeymiş gibi tavırlar içine giriyordu. Bence bu tavır onur kırıcı olabiliyor. Genel olarak çalışanlara iyi davranılmadığını gördüm.""Gazetecilik işi kıskançlık işidir"Sektörde çalışan kişiler arasında bir rekabet yaşandığını da dile getiren gazeteci Emre Eser, "Ben çalışma arkadaşlarımın beni kıskandıklarını hiç düşünmedim. Sadece bu iş benim de aklıma gelmişti, bunu ben de yapabilirdim gibi düşünceler ortaya çıkabiliyor. Öte yandan konuyu sektör bağlamında değerlendirdiğimizde ise her departmanda entrikalar tabii ki dönüyor. Gazetecilik işi kıskançlık işidir. İyi haberi herkes kıskanır. Bir zaman sonra bu sizin vazgeçilmez duygunuz oluyor'' dedi."Farkındalık oluşturmak için çıktığımız yolda linç yedik"İstanbul'da çöp toplayıcılığını deneyimleyerek haberleştiren, ancak haber "Çöpteki gıda israfı üzüyor" başlığıyla sunulunca eleştirilerin hedefi haline gelen Emre Eser, konuyu şöyle açıkladı: "Gazetede o gün haber büyütülmüş. Haberde sunuluş biçiminden dolayı bir linç yaşandı. Tabii herkes birinci sayfadan okuyor haberi, kimse asıl habere gidip bakmıyor. Öyle bir algı oluştu ki, Türkiye'de sanki kıtlık yokmuş, sadece israf varmış gibi. Ne gazetedekilerin bundan haberi vardı ne de benim böyle bir amacım vardı. Farkındalık oluşturmak için çıktığımız yolda linç yedik.""Mutlaka okurken bir şeyler yapmaya başlayın"Gazetecilik öğrencilerine tavsiyelerde de bulunan Emre Eser, ''Mutlaka okuldayken bir şeyler yapmaya başlayın. Üniversite okurken sınıf mevcudumuz 120 idi. Şu an medyada çalışan 13-14 kişi var. Bu 13-14 kişi okurken hep kontaklar kurmuş, birçok projede yer almış kişiler. İngilizce çok önemli. Bir alanda uzmanlaşmanız çok önemli. Bugünden sevdiğiniz bir alanı seçip, çalışmaya başlarsanız; siyaset, ekonomi, eğitim, sağlık, istihbarat gibi. Böylece çok daha kolay iş bulabilirsiniz. Bunun yanında video haber yapabiliyor olmanız lazım.""Gittikçe tembelleşen bir habercilik var"Prof. Dr. Süleyman İrvan'ın, "Türkiye'deki haberciliği nasıl buluyorsun?" sorusunu yanıtlayan Emre Eser, "Bunları söylemek için çok tecrübeli değilim fakat kendi jenerasyonum için Türkiye'de gittikçe tembelleşen bir gazetecilik var diyebilirim. Bunun sebeplerinden biri medya kuruluşlarının az kişiyle iş yapıyor olması. Az kişi olması muhabir ve editörlerin üzerindeki angarya iş yükünü artırıyor. Artık masa başı gazetecilik çoğalmış durumda. Sokağa çıkmak isteyen gazeteci sayısı çok az. Oysa haberciliği sokakla birleştirmek çok önemli, bu yüzden bu konularda ısrarcı olun, habere gitmek istiyorum deyin" diyerek gazeteci adaylarına tavsiyelerde bulundu."Haberi satmak için yapıyorlar. Bu problem onlar gittiğinde çözülecek"Doç. Dr. Derya Birincioğlu'nun, "Medyada kadın cinayeti haberlerinde kullanılan yanlış dili düzeltme konusunda herhangi bir çalışma yapıyor musunuz? Süreç editöryal mi ilerliyor yoksa muhabirler kör-sağır-dilsizi mi oynuyor?" sorusunu Eser şu şekilde yanıtladı: "Genç muhabir ve editörler bu konuyla ilgili hassas fakat belli bir yaşın üstünde olan erkek editörler bu hatayı ısrarla yapıyorlar. Hata olduğunu da düşünmüyorlar, haberi satmak için yapıyorlar.""Gazeteci su gibi olmalı"Bir öğrenci tarafından yöneltilen, "Haber yaparken gazeteciler şiddet görüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Siz hiç şiddet gördünüz mü?" sorusunu ise Emre Eser, "Ben şiddet görmedim. Genelde şiddet toplumsal olaylarda oluyor. Bundan en çok etkilenenler ise foto muhabirleri, çünkü olayın en sıcak anında orada oluyorlar. Fakat sözlü şiddete maruz kaldığım oldu. Gazeteci olarak bir yere gittiğinizde size gelecek ilk soru 'neredensin?' oluyor. Türkiye'de çok ciddi bir kutuplaşma var. Elbette kişiler kurumlarına bağlıdır ama gazeteci kamu adına çalışır, olayı sorgular. Önünüzde çok engel olacak. Polis, jandarma, muhtar, parti vs. fakat gazeteci bir yolunu bulmalı, su gibi olmalı. Sağ kapı kapalıysa sol kapıdan girmeli" diyerek cevaplandırdı. Kaynak: Haber Üsküdar

05 KAS 2021

Üsküdar İletişim’de Haber Atölyesi başlıyor

Üsküdar İletişim’de Haber Atölyesi başlıyorHaber ÜsküdarÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde faaliyet gösteren Haber Atölyesi, 2021-2022 eğitim yılı için planladığı atölye eğitimlerine başlıyor. Üniversite Kültürü kapsamındaki eğitimlerde öğrencilerin hem sektörde çalışan deneyimli isimlerle bir araya gelmesi hem de habercilik konusunda pratik yapmaları hedefleniyor. Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından öğrencilerin pratik yapmalarını teşvik etmek amacıyla düzenlenen Haber Atölyesi eğitimlerinin ilki, 9 Kasım 2021 saat 14.00’da Zoom uygulaması üzerinden gerçekleştirilecek. Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın moderatörlüğünde “Haberi Yaşamak” başlığıyla düzenlenecek olan etkinliğin konuğu, Hürriyet gazetesinden muhabir Emre Eser olacak. Hürriyet gazetesinde uzunca bir süredir "İşin Peşinde" başlığı altında haberler yapan Emre Eser, deneyimlerini Üsküdar İletişim'in öğrencileriyle paylaşacak.Her hafta salı günleri gerçekleşecek atölye eğitimlerinde haber, röportaj, foto muhabirliği, sayfa tasarımı gibi konularda gazeteci ve uzmanlar bilgi ve deneyimlerini öğrencilere aktaracaklar.    Tüm öğrencilerin katılımına açık olan ilk etkinliğe aşağıdaki Zoom linki ile erişebilirsiniz.https://uskudar-edu-tr.zoom.us/j/2529525457

03 KAS 2021

Sosyal medya ile ilgili olumsuz haberler daha çok ilgi görüyor

Sosyal medya ile ilgili olumsuz haberler daha çok ilgi görüyorHaber Üsküdar - Ümmü Gülsüm DuralÜsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından düzenlenen Dijital Medya ve Çocuk Sempozyumu'nun ikinci oturumu Prof. Dr. Süleyman İrvan moderatörlüğünde Prof. Dr. Emel Baştürk Akça, Dr. Öğr. Üyesi Sinan Aşçı ve gazeteci köşe yazarı Esra Öz'ün katılımlarıyla gerçekleşti.İnsan Odaklı İletişim Uygulama ve Araştırma Merkezi İLİMER ve Üsküdar Üniversitesi Gazetecilik bölümünün birlikte gerçekleştirdiği Dijital Medya ve Çocuk Sempozyumu'nun ikinci oturumunda akademisyen ve gazeteciler sosyal medyanın olumlu ve olumsuz yönlerini irdelediler. Konuşmacılar, sosyal medya ile ilgili olumsuz haberlerin daha fazla göründüğünü, bunun nedeninin de bu tür haberlere daha fazla ilgi gösterildiğini ifade ettiler. Prof. Dr. Emel Baştürk Akça: "İnternete erişememek sosyal adaletsizliktir"Siber zorbalık üzerine gerçekleştirdiği araştırmalarıyla bilinen Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Emel Baştürk Akça, çocukların internet kullanım haklarına vurgu yapan konuşmasında şunları söyledi: "İnternet kullanımının yoğun biçimde artışından dolayı küçük yaş bireylerin internet kullanımı büyük kaygı yaratıyor. Türkiye'de konuya bakış kaygı ve panik üzerine kurulmuş durumda. Çocuk korunmaya ihtiyacı olan, sürekli gözetimimiz altında bir nesne mi yoksa özne mi? Tabii ki benim bakışım özne olduğu yönünde. Çocuğun 12-13 yaşından itibaren artık telefon kullanımını kontrol edemezsiniz. İnternete erişememek sosyal adaletsizliktir. Bu durum çocuklar için de söz konusudur” dedi. Türkiye'de dijital platformların eğlence odaklı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Baştürk Akça, "Bu da bence medya okuryazarlığının daha küçük yaşlarda geliştirilmemesinden kaynaklanıyor" diyerek medya okuryazarlığının önemini vurguladı.Dr. Öğr. Üyesi Sinan Aşçı: "Sosyal medya kulanımının olumlu yönlerini de görmeliyiz"Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Sinan Aşçı, çocukların dijital medya kullanımına olumlu baktığını söyleyerek başladığı konuşmasında, çocukların doğru yönlendirme ile dijital medyadan olumlu ve faydalı yararlanabileceğine değindi. Aşçı, "İnternetin ikincil bir yaşam dünyası olduğunu düşünüyorum. Kişiselleştirilmiş bir öğrenim sürecine giren öğrencinin dijitalden uzak tutulmasıyla ilgili korkumuzun olmaması gerektiğini düşünüyorum. Tüm bu korkutmalar çekingen ve asosyal davranışlar göstermesini sağlıyor. Bu durumda karşılaştığınız herhangi bir sorun karşısında sesinizi yükseltemiyorsunuz. Çünkü zaten sosyal medya açma konusunda teşvik edilmeyen çocuklar ve ergenlerin paylaşımlarının daha özel yapıldığını ve bu anlamda kişisel dünyalarında kendilerini ne kadar yalnız hissedebileceklerine dair çok fazla çalışma var. Takdir edilmek, beğenilmek her birimizin beklediği ve aradığı şeylerden biri. En son okuduğum bir çalışmaya göre sosyal medya kullanan gençlerin mutluluk ölçeğiyle arasında pozitif bir korelasyon bulunuyor. Önemli olan bizim ne için zaman geçirdiklerini biliyor olmamız, hangi kanalları kullandıklarını biliyor olmamız ve sürecin böyle yürümesi hepimiz için pozitif sonuçlar doğurur. Farkındalığı geliştirmek, amaçlı bir kullanıma yönlendirmek, eleştirel düşünce yapılarını geliştirerek kişilerin kullanım düzeylerinde kendi güvenlik önlemlerini alabilmelerini sağlamak daha zor olduğu için oradan kaçıyormuşuz gibi geliyor" dedi.Gazeteci Esra Öz: "Medya okuryazarlığı oluşmazsa cesaret ile cehalet karışır"İletişim kurmanın küçük yaşta beyin gelişiminde çok önemli olduğunu dile getirerek sunumuna başlayan gazeteci Esra Öz, "Ebeveynler çocuklarıyla farklı bir diyalog içindeler. Dijital medyanın artmasıyla anne babalar sevgi vermekten çok çocuklarını bir meta olarak görmeye başladılar. Çocukları doğru yönlendirmek gerekiyor. Birçok kişi çocuk uzmanı oldu, ayda bir kitap çıkarıyorlar" dedi. Konuşmasında Dedektif Duru Gerçeğin Peşinde isimli kitabından da söz eden Esra Öz, "Ben Dedektif Duru kitabımın ikincisini çıkarıyorum. Psikolog, çocuk gelişim uzmanı, psikiyatristlerle çalışıyorum. Öğretmenlerin burada devreye girmesi gerekiyor fakat onlar da popüler olana yöneliyorlar. Dijital medya bizi yönlendiriyor fakat çocuklara doğru rol modeller sunmamız gerekiyor'' dedi.İrvan: "Çocukları doğru yönlendirmek önemli"Konuşmacıların ardından genel bir değerlendirme yaparak oturumu kapatan Prof. Dr. Süleyman İrvan, ''Türkiye'de çocukların asıl sorunlarından biri de internete erişememe sorunu. Haberlerde internet sıkıntısı yüzünden derslerine katılamayan öğrencileri görüyoruz. Bu konunun da tartışılması gerektiğini düşünüyorum" dedi. Sosyal medyada dolaşan hurafelere de değinen İrvan, ''Mavi balina konusunda hiçbir somut örnek yok ama gerçek olduğunu iddia edenler hala var. Dijital medya okuryazarlığını ciddiye almamız gerekiyor. Sosyal medyadan uzaklaşmak ya da kapatmak çözüm değil. Çocukları doğru yönlendirmek gerekli" ifadelerini kullandı.Sempozyumun kapanış konuşmasını yapan İLİMER Müdürü Doç. Dr. Gül Esra Atalay ise sempozyumun başarılı biçimde tamamlanmasından ve farklı fikirleri duymaktan büyük memnuniyet duyduklarını dile getirdi.Kaynak: Haber Üsküdar

02 KAS 2021

Uzmanlar Üsküdar İletişim'de dijital medya ve çocuk ilişkisini ele aldı

Uzmanlar Üsküdar İletişim'de dijital medya ve çocuk ilişkisini ele aldıHaber Üsküdar – Merve ŞişmanÜsküdar Üniversitesi İnsan Odaklı İletişim Uygulama ve Araştırma Merkezi İLİMER ile Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünün ortaklaşa düzenlediği ‘Dijital Medya ve Çocuk Sempozyumu’ gazetecilerin ve akademisyenlerin katılımıyla gerçekleştirildi. İLİMER Müdürü Doç. Dr. Gül Esra Atalay’ın moderatörlüğünde gerçekleştirilen sempozyumun ilk oturumuna, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü Koruyucu ve Önleyici Hizmetler Daire Başkanı Berrin Sevil Kazancı, sosyal medyada ‘Dijital Baba’ adıyla tanınan Orhan Toker ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden dijital medya ve çocuk konulu araştırmalar yürüten Doç. Dr. Derya Gül Ünlü katıldı.Üsküdar Üniversitesi İnsan Odaklı İletişim Uygulama ve Araştırma Merkezi İLİMER ile Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünün ortaklaşa düzenlediği ‘Dijital Medya ve Çocuk Sempozyumu’, İLİMER Müdürü Doç. Dr. Gül Esra Atalay’ın moderatörlüğünde online ortamda gazeteci, akademisyen ve öğrencilerin katılımıyla gerçekleştirildi. Doç. Dr. Gül Esra Atalay, dijital medya ile çocuk ilişkisini merkeze alan açılış konuşmasında İLİMER’in çalışmaları üzerinde durdu: “Üsküdar Üniversitesi İnsan Odaklı İletişim Uygulama ve Araştırma Merkezi İLİMER ve Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünün birlikte düzenlediği dijital medya ve çocuk sempozyumuna hoş geldiniz. Üsküdar Üniversitesi İLİMER 2014 yılında Dekanımız Prof. Dr. Nazife Güngör tarafından kurulduğundan beri iletişimi odağına alan farklı etkinlikler gerçekleştiriyor. Dijitalleşme süreci, toplumsal etkileri nedeniyle her yıl İLİMER’in desteği ile gerçekleşen Üsküdar Üniversitesi Uluslararası İletişim Günleri'nin de ana temasını oluşturuyor. Bu çerçevede çocukların dijital medya ile ilişkisini bir sempozyumda ele almak istedik. Dijital teknolojiler toplumun her kesimini etkiliyor. Bu teknolojiler hepimiz için hem çeşitli faydalar sağlayarak hayatımızı kolaylaştırıyor, güzelleştiriyor hem de kafa karışıklığı yaratabiliyor. Konu çocuklar olduğunda bu etkileri daha fazla önemsememiz gerektiği konusunda hepimiz hemfikiriz sanırım. Bu teknolojiler çocuklar için de hem fırsatlar sunuyor, hem de büyük sorunlara neden olabiliyor. Çünkü gelişimini tamamlamamış dolayısıyla da doğruyu yanlışı ayırt etme konusunda yetişkinler kadar yetkin olmayan çocuklar dışardan etkilere daha açık ve kırılgan bir sosyal grup olduklarından korunmaya muhtaçlar. Bugün Dijital Medya ve Çocuk Sempozyumu’nda dijital medya ve çocuk ilişkisini hem olumlu ve olumsuz yanları ile ele almak istiyoruz. Soruna yönelik çözüm önerileri getirmek istiyoruz.”İrvan: “Günümüzde sosyal medya okuryazarlığı çok önemli hale geldi”Sempozyumun ikinci açılış konuşmasını yapan Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, sosyal medya okuryazarlığı kavramı üzerine yeniden düşünmemiz gerektirdiğini belirtti. Prof. Dr. İrvan, “Sosyal medya ve çocuk konusuna biz eğitim sürecinde değinmeye çalışıyoruz. Öğrencilerimizi bu konularda bilgilendirmeye ve sosyal medya ve çocuk ilişkilerine dikkat çekmeye çalışıyoruz. Sosyal medya okuryazarlığı gibi günümüzde çok önemli hale gelen bir konu var. Çocuklar ile ebeveynler arasındaki ilişkiler zaman zaman sorunlu hale gelebiliyor. Konuşmacılarımızın katkılarıyla sempozyumun bu konuya faydalı çıktılar üreteceğini umuyorum” dedi.Berrin Sevil Kazancı: “Kaçılmaz şekilde dünya bu sistemin içerisinde”Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü Koruyucu ve Önleyici Hizmetler Daire Başkanı Berrin Sevil Kazancı, konuşmasına Koruyucu ve Önleyici Hizmetler Dairesi’nin çalışma alanı ve görevlerini tanımlayarak başladı. Kazancı, “Çocuk hakları sözleşmesi ve Türk toplumsal değerlerine uygun olacak şekilde koruyucu ve önleyici hizmetler sağlıyoruz” ifadesini kullandı.Doç. Dr. Gül Esra Atalay’ın, “Siz dijital medya ve çocuk ilişkisine nasıl bakıyorsunuz, çocuklar için riskler ve fırsatları nasıl görüyorsunuz?” sorusuna Kazancı şu yanıtı verdi: “Biz müdahil olurken devletin kendine yakışan ve çağ ile uyumlu olan yüzünü de yansıtmak istiyoruz. Dijital ortama da aynı perspektiften bakıyoruz Çünkü dijital alan sadece risklerin bulunduğu bir alan değil, mutlaka entegre olmamız gereken ve içinde çocuklarımız ve toplumumuz için fırsatlar da sunulan bir alan. O yüzden bu fırsatları bertaraf etmek, olaylara tamamen müdahaleci bakış acısıyla bakmak gibi bir perspektifimiz söz konusu değil. Sadece bu alanın daha güvenli, çocuklarımızın sağlıklı gelişimini önceleyen yaklaşımlarla beraber doğru bir şekilde yönetilmesini düşünüyoruz. Çocuklarımızı teknolojik gelişmelerden uzak tutamayız, dünya bu sistemin içerisinde. Gerçekten dijital dünyanın içinde çok fazla kolaylıklar var, faydalar var. Arka planda tanık olduğumuz çok ciddi risklere de seri müdahale mekanizmaları işletmekteyiz.”Orhan Toker: “TikTok'un yasaklanması gerektiğini düşünüyorum”Sosyal medyada dijital baba olarak bilinen Orhan Toker konuşmasına mimarlık mesleğini bırakıp blog yazarlığına geçiş sürecini anlatarak başladı: “2019 yılından beri bilişim danışmanlığı ve sosyal medya yöneticiliği yapıyor, aynı zamanda da çocukların teknolojiyle olan ilişkilerini inceleyen araştırmalar yapıyorum. Araştırmaların sonuçlarını da dijital ortamda sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.” Maddi bir beklenti ile araştırmalarına başlamadığını belirten Toker, blogların okunma oranları düşerken sosyal medyanın yükselişiyle birlikte İnstagram’a yöneldiğini belirtiyor. Toker, “Instagram’da mini yazılar yazmaya başladım. Orada da kızımın önerisiyle ismim dijital baba oldu. Şimdi ulaştığım çok büyük bir kitle var. Ben kitleden hiçbir zaman para talebinde bulunmadım, ücretli bir eğitim vermiyorum. Tabii bazı sponsorluk anlaşmalarım oldu kitle büyüyünce. Sponsorluk anlaşmalarının aldatıcı olmamasına önem veriyorum. Araştırmalarım dijital medyanın çocuklar üzerindeki etkisini göstermeyi olduğu kadar ebeveynlere yardım etmeyi de amaçlıyor” ifadelerini kullandı. Orhan Toker, sosyal medya platformu TikTok'u Çin'in bir dejenerasyon silahı olatak gördüğünü ve mutlaka yasaklanması gerektiğini ifade etti.   Doç. Dr. Derya Gül Ünlü: "Sosyal medya ebeveynliği de dönüştürdü” Konuşmasına dijital ebeveynlik kavramını açıklayarak başlayan Doç. Dr. Derya Gül Ünlü, günümüzde ebeveynliğin de dijitalleşme sürecinin parçası olduğunu belirtti. Doç. Dr. Gül Ünlü, “Kişilerarası ilişkilerden öğrendiğimiz ebeveynlik meselesi dijital ortamın hayatımıza girmesiyle birlikte dijital ortamdan öğrenilmeye başlandı. Dolayısıyla anne ve babalar anne ve babalık pratikleri hakkında en doğru anneliği ve babalığı nasıl yapacaklarına ilişkin dijital ortama başvuruyorlar. Artık ebeveynlik zamansızlaştı yani çocuk uyuduğunda ebeveynliği bitmeyen, çocuk okula gittiğinde bitmeyen, sürekli ebeveynlere dönüştük” ifadelerini kullandı.Doç. Dr. Derya Gül Ünlü, sosyal medyada farklı ve yeni ebeveynlik türlerinin görünür olmasıyla ebeveynlerin kendi yeterliliklerini sorgulamaya başladıklarını belirtti. Doç. Dr. Gül Ünlü, ebeveynlerin çocuklarının mahremiyetini de farkında olmadan sıklıkla dijital medya yoluyla ihlal ettiklerini belirterek şu ifadeleri kullandı: “Şimdi yoğun annelik dediğimiz bir anneliği tartışıyoruz. Güzel kadın, bakımlı kadın hem ebeveynlik yapar hem işine gider... Bu şekilde annelik yapabilen bir kadın. Aslında bu bir izlenim yönetimidir. Ebeveynler sosyal medyada ebeveynlik rollerini ideal bir izlenim yaratmak için kullanabiliyorlar. Dijital ortamda çocuğun mahremiyetinin paylaşılıp paylaşılmadığı meselesine de değinmek istiyorum. Biz sosyal medya kullanıcısı ebeveynlerin ne kadar çocuklarının mahremini paylaşıp paylaşmadıklarına ilişkin bir araştırma yaptık ve bir takım sorular sorduk. Sonuca göre kullanıcılar evet bir takım mahremiyet önlemleri alıyor ama aldığı önlemler konusunda bilgi sahibi değil. Mesela çocuğunun fotoğrafını paylaşıyor ve kimlik bilgilerini paylaşmadığını söylüyor ama kimliğinin parçası olan yüzünü paylaşıyor.”Kaynak: Haber Üsküdar

01 EKI 2021

Nagehan Alçı: “38 milyon insanın neredeyse tamamı ülkeden kaçmak istiyor"

Nagehan Alçı: “38 milyon insanın neredeyse tamamı ülkeden kaçmak istiyor"Haber Üsküdar - Merve ŞişmanAfganistan’ın Taliban'ın kontrolüne geçmesinin ardından 13 Eylül’de kameraman Özgür Balaban ile bölgeye giden Habertürk Yazarı Nagehan Alçı ile Afganistan deneyimlerini ve bölgeden geçtiği haberleri konuştuk.Afganistan'da yönetimin Taliban'ın eline geçmesinin ardından bölgeye giden az sayıdaki gazeteciden biri olan Habertürk yazarı Nagehan Alçı, bölgede gördüklerini ve yaşadıklarını çevrim içi söyleşide Haber Üsküdar'a anlattı. Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan'ın sorularını cevaplayan Alçı, 13 Eylül’de başlayan Afganistan yolculuğuna hazırlanma sürecini  şöyle anlattı: “Tarihi bir dönüm noktasıydı. Bir gazeteci olarak bir çaresini bularak oraya gitmem gerekiyordu. Meslektaşım ve bölgeye giden ilk isim olan Mehmet Akif Ersoy rotayı çizmiş oldu. Nasıl gideceğim konusunda yardımcı oldu sağ olsun. Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesinden bir süre sonra, doğru temasları kurarak Afganistan Büyükelçiliği’nden ve Pakistan’dan vize aldım. Ancak Afganistana'a girişte pasaporta kimse bakmadı o ayrı bir konu.”“Otoritelere başvurup izin kağıdı çıkarmak gerekiyor”Gazeteci Nagehan Alçı, Afganistan'dan önce henüz Pakistan tarafındayken bile yolculuğun sıkıntılı bir süreç olduğunu ve her adım için çeşitli kurumlardan izin alınması gerektiğini belirtiyor. Prof. Dr. Süleyman İrvan“ın "Nasıl giriyorsunuz, şehirlere bir giriş kapısı mi var?” sorusuna yanıt veren Alçı, “Hayır ama orada elinizi kolunuzu sallayarak gazeteci olarak sorular sorup fotoğraf çekerseniz başınıza ne gelir bilmiyorum. Orada otoritelere başvurup izin kağıdı çıkarmak gerekiyor. Aynı şekilde Pakistan'dan Afganistan’a geçerken Torham sınır kapısını açmaları için de Afganistan Enformasyon Bakanlığı’ndan bir kağıt çıkarmanız gerekiyor. Pakistan bir üniter devlet ama adım adım farklı noktalarda izinler gerekiyor. Muhakkak merkezi otoriteye bildirmeniz gerekiyor attığınız adımları” ifadelerini kullandı.“O tartışmalı fotoğraf Afganistan sınırında çekildi”“Rasim Ozan bey bir fotoğraf paylaştı Nagehan Alçı Afganistan’da diye, o Torham sınır kapısında mı çekilmişti?” sorusuna Alçı, “Torham’a gelmeden önce kıyafet değiştirdik. O sırada kameraman arkadaşım Özgür Balaban ile fotoğraf çektirdik. Ben o halimi de bir aile Whatsapp grubuna attım. Eşim Rasim Ozan Kütahyalı da fotoğrafı görünce heyecanla Twitter'da paylaşmış. Kısacası fotoğraf Afganistan sınırını geçmek üzere olduğumuz sırada çekildi. Fotoğrafın Türkiye'de tartışma yarattığını da sonradan öğrendim” dedi.“Silahın doğal olduğu bir yer”Prof Dr. İrvan'ın, “Siz 14 Eylül’deki ilk yazınızda  yaşananları kadın gözüyle aktarmaya çalışacağım diyorsunuz. Sekiz gün kaldınız, beklentileriniz ile gördükleriniz arasında bir kıyaslama yaparsanız neler sizi şaşırttı?” sorusuna Nagehan Alçı şöyle yanıt veriyor: “Şunu söyleyeyim benim açımdan kendime meydan okuma açısından önemli bir geziydi. Dışarıdan bakınca çok korkutucu bir tablo. Bugün herhalde dünya genelinde nereye gitmek istemezsiniz deseler birinci sıraya Afganistan oturur. Çok büyük bir bilinmezlik var. Taliban deyince de korkutucu bir imaj var, bu imaj değişmedi. Silahın doğal olduğu bir yer. 2006’da Lübnan’a sonra Irak’a gitmiştim yani bir deneyimim var. Dışarıdan çatışma bölgesi olarak gözükse de içeride bir şekilde hayat devam ediyor, rutinler devam ediyor, o yüzden siz ne kadar ürkseniz de içine girince kendinizi o günlük akışa kaptırıyorsunuz. Afganistan’da da benzer şekilde dışarıdayken korktuğumu söyleyeyim. Ama işin içine girince oranın gerçekliğini görüyorsunuz, orada da hayat devam ediyor.""ABD yirmi yıl boyunca Afganistan’a bir çivi bile çakmamış"Negehan Alçı Afganistan'a dair kendisini en çok şaşırtan şeyin ABD destekli yirmi yıllık yönetim sırasında Afganistan'a hiçbir yatırımın yapılmamış olduğunu görmekti diyor. Alçı, ABD'nin terk ettiği Afganistan'ın manzarasını şöyle tarif ediyor: “Yirmi yıl boyunca ABD Afganistan’a bir çivi bile çakmamış, önce bunu söyleyeyim. Hakikaten bu kadar insanı isyan ettiren bir tablo olamaz. Milyonlarca dolar nereye gitti bilmiyorum. Kanalizasyon hala şehrin içinde açıktan akıyor, şehrin yarısından fazlasında elektrik yok, taşıma su ile yaşıyorlar. Amerika bunca yıl bu paraları nereye götürmüş, kimlerin cebinde kaybolmuş bilmiyorum. İkinicisi, halk ile temas kurmaya çalışmamışlar. Kharzai döneminde Amerikalıların varlığı belli olurken Obama ‘oradaki varlığımızı küçültüyoruz’ dedikten sonra o da yok olmuş. Dolayısıyla eski sistem iyiydi diyemiyoruz. Ancak şu da bir gerçek, eski yönetimdeki Kabil, Afganistan koşulları içerisinde kendini ifade edebileceğin bir şehir hayatı sunan ve kadınlar için çok daha yaşanabilir olan bir yerdi. Diğer şehirlerle ilgili bir şey söyleyemem çünkü görmedim. Tabii çok daha büyük bir taassup var Afganistan'ın geri kalanında ama Kabil açısından söylediğimizde kadınlar ve çoğulcu hayat açısından çok daha kolay bir yermiş Afganistan. Taliban’dan sonra bir ölü toprağı serilmiş gibiydi. Alışveriş yapmaya bile korkuyorlar. Kadınlar için bundan sonra daha zor olacak. Kıyafet kurallarını daha sıkı denetliyorlar. 1964 Anayasası'nı şeriata uygun olarak rezive edeceğiz diyorlar, yani 90’lardan farklı olcağını sanmıyorum.” “Sıradan insanlar kurallara uyunca hayatlarına devam edebiliyorlar”Afgan kadınlarının günlük yaşamındaki değişiklikler hakkında Prof Dr. İrvan'ın “Protestolara katılan kadınlar artık sokaklarda değil, siz gittiğinizde de sanırım protestolar yoktu. Kadınlar var mıydı sokaklarda, alışveriş vs yaparken onlarla konuşmak mümkün oluyor muydu?” şelindeki sorusuna yanıt veren Nagehan Alçı şöyle söylüyor: “Tek bir protesto oldu. O da alışveriş merkezi içerisinde sınırlı sayıdaki insanlarla. Taliban gelip dağılın deyince hemen dağıldılar. Öyle sokaklarda protesto yok, çok sert müdahale edildiği için ona cesaret edemiyorlar. Sokakta sıradan insanlar belli kurallara uyunca hayatlarına devam edebiliyorlar. Kadınlar da alışverişte orada burada varlar, genelde yanlarında eşleri, babaları vs var. Tek başına çok kadın görmedim ama gruplar içinde rastladım. Kadınları durdurup konuşmak pek mümkün değil, orada problem çıkıyor, hemen yanınıza biri geliyor. Önceden randevu almadan sokaktaki kadınlarla konuşmadık çünkü sonrasında ciddi problem yaşayabiliyorlar. Biz özellikle bizden sonrasını düşünerek hareket etmeye çalıştık."“Taliban’ın değiştim demesi değiştiğinin kanıtı olamaz”Taliban'ın ılımlı bir geçiş süreci yürüttüğü ve Taliban yönetiminin eskisi kadar sert bir rejim kurmayabileceği yönündeki değerlendirmelerin hatırlatılması üzerine Alçı şunları söylüyor: “Açıkcası ben hiçbir ılımlı hava görmüyorum. Taliban’ın değiştim demesi değiştiğinin kanıtı olamaz. Bunun altını doldurması gerekir. Altını dolduracak herhangi bir şey yapmadı şu ana kadar. Ne hükümeti daha kapsayıcı isimlerden oluşturdu, ne kadınların önündeki engelleri kaldırdı. Aksine sizin de hatırlattığınız gibi üniversitelerde kız erkek öğrencilerin birlikte eğitim görmesini engelledi. Benim konuştuğum üniversite öğrencileri bunu kabul etmiyoruz, biz şimdilik evdeyiz diyorlar. Ortaokul, lise öğrencilerine evde kalın dendi. Kız öğrenciler okula gidemiyorlar. Kadınların varlığı Taliban yönetiminde evle sınırlandırılmış durumda. Biz değiştik, 90’lardan çok farklıyız, dünya ile iletişim kurmak istiyoruz diyorlar. Ama henüz özellikle kadınlar konusunda attıkları bir adım yok. Bu yapılan açıklamayı da ben çok vahim diyerek yazmıştım. Tabii belli bir çerçevede yazabiliyorsunuz Kabil’den yazarken, hem sizin hem temas ettiğiniz insanların başı derde girmesin diye.”“38 milyon insanın neredeyse tamamı kaçmak istiyor”Prof. Dr. İrvan'ın, bir yazısında kendisinden yardım isteyen Afgan kadınlardan bahsettiğini hatırlatması üzerine Nagehan Alçı, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “38 milyon insanın neredeyse tamamı kaçmak istiyor. Şunu da söyleyeyim Taliban’ın içinde de kaçmak isteyenler var. Kadınlar kendi aralarında eğleniyor, öyle onların kendi geleneklerine göre işte pilavları, et yemekleri, tatlıları var vesaire. Geleneklerine çok bağlılar ama bir yandan da ileri gitmek istiyorlar. Beni o düğünde en çok etkileyen oydu. Küçük çocuklar da vardı. Kız çocukları, anneler de çok genç ve hepsi bana dediler ki, ‘biz endişe ediyoruz, bu çocuklar birkaç sene sonra okula gidemeyecekler. Hatta birkaçı ilkokul yaşında olduğu halde biz korkuyoruz bu yönetimden, çocuklarımızı göndermiyoruz, bekliyoruz' dediler. Hepsi feryad ediyor ‘kız çocuklarımızı okutmak istiyoruz, biz ne yapacağız, bizi İstanbul’a Türkiye’ye götür’ diye. İnsan hakikaten çok çaresiz hissediyor böyle bir tabloda.”“Afganistan Türkiye’yi asla düşman görmedi, buna Taliban da dahil” Prof Dr. İrvan'ın, “Türk hükümetine de bir eleştiriniz var, orada Türkler adına tercümanlık yapan Afganlarla alakalı bir çıkış planının olmadığını, orada kaldıklarını  söylüyorsunuz. Bunun üzerine sizi arayan oldu mu dışişlerinden?” sorusuna Nagehan Alçı şu sözlerle yanıt veriyor: “Olmadı, umuyorum stratejiyi gözden geçirirler çünkü Türkiye Afganistan’da çok sevilen bir ülke. Ayrı bir yeri var, gerçekten Türk dediğinizde bütün kapılar açılıyor. NATO kapsamında da olsa Afganistan asla Türkiye’yi düşman görmedi, buna Taliban da dahil. Orada yirmi yıl boyunca görev yapmış TSK bünyesindeki askerlerimize önemli hizmetlerde bulunan Afganlar var. Diğer ülkeler oradan çıkaracakları insanlar için kontenjan belirlediler yeterli ya da yetersiz. Türkiye kağıt üzerinde hiçbir kontenjan belirlemedi. Suriyeli göçmenler üzerinden iç siyasetteki bu olumsuz hava nedeniyle Afganistan’a tamamen kapıları kapatma gibi bir strateji belirlendi. Bunun arasında bir yer olması lazım. Benim bahsettiğim insanlar aksansız Türkçe konuşan insanlar. Birçoğu Türkiye'de üniversite eğitimini almış, Türkmen, Özbek, Peştun...  Türkiye'ye hizmet etmişler ve Türkçe konuşuyorlar, sayıları da çok değil. Belki yüz kişiden bahsediyorum, yüz kişi  ve ailesi." Prof. Dr. İrvan'ın “Hikmet Çetin'in bu konuda yardım etme şansı yok mu?” sorusuna Alçı şöyle karşılık veriyor: “Sayın Hikmet Çetin çok yardımcı oldu beni çok cesaretlendirdi. Bu seyehatte en başta teşekkür edeceğim isimlerden birincisi. Tabii hala onun çok kuvvetli ilişkileri var, tahliye sürecinde Afganistan'ın eski dışişleri bakanları Hikmet Çetin’in telefonu sayesinde Türkiye’ye kalkan uçaklara bindirildiler. Hulisi Akar da devreye girmişti. Ben bununla ilgili bir yazı da yazmıştım. Hem Eşref Gani döneminin hem Hamid Karzai döneminin iki dışişleri bakanı Türkiye'ye geldi. Biri Almanya’ya diğerinden çok emin değilim ABD’ye gitmiş olabilir, yani Hikmet Çetin’in dahli oluyor ama mevcut durumda Türkiye tabii bir strateji belirliyor. Onu da mevcut iktidar bileşenleri belirliyor. Afganistan'la ilgili politikayı yeniden gözden geçireceklerini düşünüyorum. Yani bu bahsettiğim insanlar Türkiye’nin yumuşak gücü olacak insanlar. Bu insanlar Türkiye'ye katkı sağlayabilecek insanlar.”"O benim seyahatimde beni en çok etkileyen kısmıydı"Prof. İrvan'ın, "Siz, Amerika Afganistan'dan çekilmeden önce bomba yüklü araç diyerek bombaladığı, sonrasında sivil bir araç olduğunun anlaşıldığı yerde aileyi ziyarete gitmiştiniz. Neler hissettiniz?" sorusuna şu karşılığı veriyor: "O benim seyahatimin beni en çok etkileyen kısmıydı. Şimdi de anlatmakta zorlanabilirim. Böyle bir dram çok az bulunur. Çok felaket bir şey. Hatırlarsanız, ABD Özel Kuvvetler Komutanı McKenzie biz oradayken 'yanlış hedef vurulmuş, özür dileriz'minvalinde bir açıklama yapmıştı. İşte o hedefe gittik biz. O da şu. İşte Amerika çeklimeden kısa bir süre önce bir yanlış istihbarat sonucu bir aracı takip etmeye başlıyor ve insansız hava aracıyla vuruyor. O araçta hem de Amerikalılar için tercümanlık yapmış olan bir kişi ile yine Amerikalılara çalışmış olan bir teknisyen var. Otuzlu yaşlarda genç insanlar. Yanların küçük çocuklar var, hep birlikte su şişelerini arabaya yüklüyorlar ve yine Kabil'in içinde suyu ve elektriği olmayan mahallelerindeki evlerine gidiyorlar. Arabayı park ediyorlar bahçeye ve o park anında gökten bomba yağıyor. Ben orada arada kullananın abisi ve kardeşi ile görüştüm. Üç aile birlikte yaşıyorlamış. O sırada bahçede oynayan çocuklar var. Yaşları 2 ile 11 arasında değişen 7 çocuk. Arabanın sesini duyunca çocuklar koşarak çıkıyorlar, tam o anda göketn bomba yağıyor. Cayır cayır yanıyorlar. Annelerin yerine koyun kendinizi. Gözlerinin önünde çocukların tamamı yanıyor. O kadar çaresizliklerin olduğu bir coğrafya ki, ambülans da gelmiyor, itfaiye de gelmiyor. O yanan aracın içinden kendileri yanma pahasına eşlerini çocuklarını çıkarmışlar. Beni çok etkilemiş bir hikayeydi bu.""Bugün geldiğimiz noktada ben Karzai'nin yeniden aktif siyasette olma ihtimalini görmüyorum""Sizin Afganistan ziyaretinizde en önemli röportajınız eski Cumhurbaşkanı Hamid Karzai ile yaptığınız röportajdı. Bunu nasıl sağladınız, kolay oldu mu?" sorusuna gazeteci Nagehan Alçı şöyle cevap veriyor: "Hiç kolay olmadı. En zor kısmı oydu. Hamid Karzai pek röportaj vermiyor. Türk basınından hiç kimseye vermemişti. Dünya basınından görüntülü hiç röportaj vermemişti. Bize kadar hiç televizyon röportajı vermemişti. Ben Türkiye'den başladım çalışmalara. Epey bir aracı soktum. Orada da farklı dinamikler var. Eşref Gani kaçarken Hamid Karzai kalmaya karar verdi. O dönemde hükümetin içinde yer alabilme umudu vardı. Böyle bir şey gerçekleşmedi. Hemen bir Türkiye büyükelçiliğinin yan tarafında çok iyi korunan bir konutu var, ama tabii kapıya Taliban güçlerini dikmişler. Elinde askeri bir gücü de kalmamış durumda. Yani Taliban'ın gölgesinde, orada bir şekilde Afganistan'a meşruiyet sağlayıcı bir unsur konumunda Hamid Karzai. Afganistan siyasetinde önemli bir isim. Onun dönemi Eşref Gani ile kıyaslandığında çok daha iyi bir dönemdi. Ama bugün geldiğimiz noktada ben Karzai'nin yeniden aktif siyasette olma ihtimalini görmüyorum. Röportaja dönecek olursak, zor bir ikna süreci, yaklaşık 2-3 hafta süren bir ikna sürecinden sonra buyurun dediler bize. İçeriye girdik, kamerayı da kurduk, bekliyoruz Karzai gelsin diye. Danışmanı koşa koşa geldi, durun dedi, ne oldu dedik, burada kamera var dedi, kamera olmaz, kameraya hazır değil dedi. Görüntülü röportaj veremez sayın Cumhurbaşkanı dedi. Eyvah dedik, ne yapacağız, onca emek. Sonunda tamam dedik, kapattık kamerayı, koyduk çantaya. 5-10 dakika sonra geldi Karzai. ben çok pozitif bir insan olduğunu duymuştum. İçeri girer girmez bütün hava değişti. Müthiş bir enerji. Çok güleryüzlü bir şekilde merhaba dedi, nasılsınız dedi, iyi ki geldiniz dedi. Bir problem mi var yüzünüz düşmüş dedi. Hemen ben de evet dedim, işte bu kadar uğraştık, bu röportaj bizim için çok önemli deyince o da dayanamadı, tamam hadi kurun kamerayı dedi. Biz ilk görüntülü röportajı böylece koparmış olduk.   “Bizim oturmuş bir sistemimiz ve geleneğimiz var, kıymetini bilmemiz gerek”Afganistan gezisinin ardından Türkiye'yi nasıl değerlendirdiğini soran Prof. Dr. Süleyman İrvan'a Nagehan Alçı şöyle yanıt veriyor: “Afganistan gibi bir deneyimden sonra daha objektif bir yere oturtmak gerekir. Ne kadar iyiyiz, ne kadar kötüyüz, zaman zaman kendimize karşı çok acımasız olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü Türkiye bütün problemleri bütün yanlışlarına rağmen sistemini kurmayı başarmış, güçlü bir devlet oluşturmayı başarmış, geleneği olan bir ülke. Bu çok önemli, büyük bir avantaj ve genel olarak dünyadaki tabloya baktığımızda gelişmiş dünyanın bir parçası Türkiye. Hiçliği gördükten sonra elimizdekilerin ne olduğu üzerine düşünmeye başlıyoruz. Bizim oturmuş bir sistemimiz ve geleneğimiz var, bunun kıymetini bilmemiz gerek, bundan sonra daha iyiye doğru nasıl gidebiliriz ona bakmamız gerekir. Güçlü ve laik devlet meselesi, bu olmazsa olmaz. Türkiye’de dört elle sarılmamız gerekir. Tabii güçlü ve laik devlet aynı zamanda şeffaf, çoğulcu, herkesin kendini içinde görebileceği bir devlet. Bunun için tabii Türkiye’de tartışma zemininin gelişmesi gerekir. Hukuk devleti olması yönünde atılması gereken adımların atılması gerekir ama önce elimizdeki bu gücün farkında olmamız lazım. Afganistan gibi bir yere gidince, ‘Türkiye Cumhuriyeti’nden geliyoruz’ demek büyük bir ayrıcalık oluyor, bunu iyi fark etmemiz gerek.”Kaynak: Haber Üsküdar

26 EYL 2021

Gazeteci Ayşemine Alioğlu: Afganistan'da Taliban'dan önce de kadınlar için yaşam zordu

Afganistan’ın Taliban’ın kontrolüne geçmesinin ardından bölgeye giden ilk Türk kadın gazeteci olan Yeni Şafak gazetesi muhabiri Ayşemine Alioğlu ile Afganistan deneyimlerini ve bölgeden geçtiği haberleri konuştuk.Yeni Şafak Gazetesi Muhabiri Ayşemine Alioğlu, Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü tarafından düzenlenen söyleşide, Afganistan’da kaldığı 18 günlük süre boyunca yaşadıklarını, tanıklıklarını ve karşılaştığı zorlukları dile getirdi. Alioğlu, bölgede yaşadığı sorunlar nedeniyle üç tercüman değiştirdiğini, ayakkabısının içine para sakladığını ve Afganistan sınırından Kabil'e ulaşmak için aracılara yüksek miktarda ödeme yapmak zorunda kaldığını ifade etti."Paraları ayakkabımın içine saklamıştım"Afganistan yolculuğuna çıkmadan önce gerçekleştirdiği hazırlıklardan bahseden Ayşemine Alioğlu, bölgenin kültürel yapısına hakim olmasının kendisi için önemli bir avantaj oluşturduğunu dile getirdi. Alioğlu, “Orası benim en büyük hayalimdi. Benim ailem 1982’de Afganistan’dan Türkiye’ye göç etmiş. Afganistan’da yerleşik Özbek bir aileden geliyorum, oranın kültürüyle büyüdüm. Gündem toplantımızın olduğu bir gün, genel yayın yönetmenimiz ‘kim gitmek istiyor’ diye sesli düşünüyordu, gitmek istediğimi söyledim. Konsolosluktan vize almak gibi resmi adımlardan sonra gitmek için hazırlanmaya başladım. Pakistan üzerinden Afganistan sınırına kadar sorunsuz bir yolculuk geçirdik. Afganistan sınırından itibaren güvenlik nedenlerinden dolayı tedirgin olduğumuz durumlara şahitlik ettim. Sınırda kontroller olduğu için ayakkabımın içine para saklamıştım. Bölgeye ulaştığımızda Türk Büyükelçiliği bizimle iletişime geçti, hepimizin aynı otelde kalmasının daha güvenli olabileceğini söylediler. O yüzden ‘Kabil Star’ oteline geçtik. Ardından haber arayışlarına başladım” ifadelerini kullandı.“Kabil sakindi, önyargılarımı sorguladım”Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın, “29 Ağustos’ta ‘Yeni Şafak Afganistan’da’ haberiniz vardı. Kabil’in durumunu haberleştirdiniz, Kabil sakin miydi?” sorusunu gazeteci Ayşemine Alioğlu şöyle yanıtlıyor: “Çok mu önyargılıyım diye düşündüm. Şoförümle birlikteydim. Şoförüm aynı zamanda tercümanımdı. Başta ben üç tercüman değiştirdim, orada biraz sıkıntı oldu. Arabada bir kadın bir erkek olmamıza rağmen Taliban bizi hiç durdurmadı. İçeride kadın olduğunu görünce bizi görmek dahi istemiyorlar. Kabil sakin görünüyordu ve insanlar normal hayatlarına devam ediyordu.”“Afgan halkı önceki yönetimden de memnun değildi”Gazeteci Alioğlu, Prof. Dr. İrvan’ın Afgan halkının Taliban’a bakışına dair sorusuna şöyle yanıt veriyor: “Taliban yönetimi konusunda halkta net bir tavır yok henüz, bir bekleme durumu var. Önceki yönetimden çok rahatsızlardı. Ben oraya gitmeden önce de içeriden bilgi aldığım bağlantılar da bunu ifade ediyordu. Taliban’ı rahatlıkla eleştiren insanlar, özellikle kadınlar gördüm ama insanlar aynı zamanda eski yönetimden de şikâyet ediyordu. Bir kadın kuaförüne gitmiştim. Kuaförün şöyle ifadeleri vardı, ‘eski yönetimde ben vergi vermek için bile üç ayrı yere rüşvet veriyordum"."Taliban’dan önce de kadınlar için yaşam zordu"Afganistan’daki yönetim değişikliğinin günlük yaşamda ne gibi değişikliklere neden olduğunu sorduğumuzda gazeteci Ayşemine Alioğlu şu şekilde cevap veriyor: “İlk günler biz arabayla gittiğimizde müzik dinleyebiliyorduk ancak daha sonra yasaklandı, etraftan yalnızca Taliban marşlarını duymaya başladık. Ayrıca kısıtlamalardan bahsedeceksek, restoranlarda kadınlar ve erkekler ayrımı için paravan tarzı şeyler vardı, halk Taliban’dan çekindiği için bazı şeyleri kendi kendine yapıyordu. Bir restoranda Taliban değil ama sıradan insanlar benim orada oturmamı istemedi. Yanımda tercüman ve iki kişi daha vardı. Orada bir kadın olarak erkeklerle aynı masada oturmam nedeniyle gözlerine battım insanların. Sadece Taliban değil, Afgan halkının kadına olan bakışı çok farklı. Afganistan çok geleneksel bir toplum. Yani aslında kadınlar önceden de çok özgür değillerdi. Bunu söylediğim zaman herkes ‘Taliban’ı mı savunuyorsun?’ diye soruyor. Hayır, tabii ki. Bundan bahsetmiyorum. Ama kadınların orada vali olması, avukatlık yapması, aşçılık yapması gibi vesaire bunlar ciddi mücadele gerektiren durumlar. Yani oradaki halkı anlatmak gerçekten çok zor. Ben Afgan bir ailenin evine gittim. Ailenin çocukları Amerikan okullarına gitmiş. Erkekler, bizim pantolonumuza falan karışmasınlar yeter diye düşünüyorlar. Düşünce yapıları bu. Kaldığım otelde ise beni gören Taliban askerleri hiçbir şekilde karışmıyordu. Konuyu sadece dar açıdan almamamız gerekiyor. Esasında gerçekten Afganistan’da kadın olmak çok zor."“On yaşındaki çocuklar bile uyuşturucu kullanıyor”Dünya yönetim değişikliğine odaklanmışken Afgan halkının Taliban dışında da başka pek çok sorunu olduğunu dile getiren Ayşemine Alioğlu, ülkede ciddi bir uyuşturucu sorunu olduğuna dikkat çekiyor. Alioğlu, Kabil sokaklarında karşılaştığı manzarayı şöyle anlatıyor: "Ülkenin belki de ortalama yüzde yetmişinin uyuşturucu bağımlısı olduğu bir yerden bahsediyoruz. Ben ara sokaklarda en fazla on-on iki yaşında olan çocukların uyuşturucu madde kullandığını, sattığını ve göz altlarının mosmor olduğunu gördüm. İşsizliğin, rüşvetin, madde kullanımının ve birçok sorunun olduğu bir yer burası. Kırk iki yıl önce dedemin orada olduğu zamanlara dair anlattığı uyuşturucu konusundaki olaylar da buna benzerlik gösteriyordu. Afgan halkı kırk yıldan uzun süredir savaştan uyuşturucu bağımlılığına kadar uzanan ve çözülemeyen sorunlarla yaşıyor.”“Kadınlar devlet başkanlığına girmeye çalıştılar”Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın Taliban karşıtı eylem düzenleyen kadınlara yönelik şiddet görüntülerini hatırlatmasının ardından Ayşemine Alioğlu, “Taliban insanlara nasıl davranacağını, toplumsal olaylara nasıl müdahale edileceğini bilmiyor, kadın erkek diye ayrıştırmaya gerek yok. Bununla birlikte medyanın bazı konularda manipülasyon yaptığını düşünüyorum. Kadınların haklarını savunduğu, seslerini çıkardığı bir eylem olmuştu. Ellerinde dövizlerle Taliban’ın üstüne yürüyen kadınlar rahatlıkla ‘gidin buradan, defolun’ gibi ifadeler kullanmalarına rağmen Taliban’ın bir müdahalede bulunmadığını gördüm.” dedi. İrvan’ın ‘sosyal medyada kadınlara uygulanan şiddeti gördük’ ifadesinin ardından gazeteci Ayşemine Alioğlu konuşmasına şöyle devam ediyor, “Kadınların bir grubu eylemin sonuna doğru dağılmadı ve devlet başkanlığına girmeye çalıştılar. O zaman kadınlara müdahale oldu. Devlet başkanlığına saldırıda bulundular, buna hiçbir yerde izin verilmez.”“Afganistan’da ne değişti, ne değişmedi görmek istedim”Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın, "Girilemez denilen Vardak’a girdik’ şeklinde 7 Eylül 2021 tarihinde bir haberiniz var. Vardak’ın özelliği nedir?” sorusuna Ayşemine Alioğlu şu şekilde yanıt veriyor: “Orası uyuşturucunun döndüğü ve bir araba oradan geçtiğinde durdurulup, arabayı çalıp gidilen bir yermiş. Her beş yüz metrede bir karakolun olduğu, girişlerin ve çıkışların çok zor olduğu bir yer. Ben aslında oraya gidip ayrı bir noktaya değinmek istedim. Herkes Taliban ile görüşüyordu, haberler hep Kabil hakkındaydı. Ben de biraz oradaki insanların nabzını tutmak istedim. Afganistan’da ne değişti, ne değişmedi onu öğrenmek, görmek istedim. 18 gün kaldım Afganistan’da, yine de yetersiz olduğunu düşünüyorum. Afganistan hakkında gerçeğe en yakın haberleri yapabilmek için orada uzun süre, belki en az bir yıl kalmak gerekiyor."“Afganistan ile ilgili unutamadığım üç şey var; on yaşındaki torbacı çocuklar, bebeklerini bize vermeye çalışan kadınlar ve gidenlere kırgın olan insanlar”Son olarak Afganistan’daki durumu ve ülkenin geleceğini değerlendirmesini istediğimiz Ayşemine Alioğlu, bölgede gördüklerinden yola çıkarak şöyle diyor: “Ben Afganistan'dan geldiğimden beri uyumakta zorluk çekiyorum. Oradayken elinde bebeği olan kadınlar çocuklarını kucağıma verip, ‘çocuğum kurtulsun’ dediler. İnsani olarak çok zor bir durum. Ben arabada fotoğraf çekiyordum. İnsanlar sordular ‘nereden geliyorsunuz?’ diye ve Türkiye’den geldiğimizi öğrenince kucağındaki bebeği uzatan bir kadın ‘çocuğumu alın’ dedi. Çok etkilendim. Bir anne çocuğunu nasıl verir? Üstelik hiç tanımadığı bir insana. İnsanın aklı duruyor o an. Afganistan ile ilgili unutamadığım üç şey var; 10 yaşındaki torbacı çocuklar, bebeklerini bize vermeye çalışan kadınlar ve gidenlere kırgın olan insanlar. Son tercümanım bir eczacıydı. Ressam bir genç kız ile yaptığımız görüşmenin ardından tercümanım bir hayli üzülmüştü. Sonrasında nedenini sorduğumda, ‘O gidince Afganistan’da kim resim çizecek? Yazar, şair, ressam giderse ‘burada kim kalacak?’ demişti. Afganistan’da yaşayıp gördüğüm bu anları hiç unutamıyorum.”Kaynak için: Haber Üsküdar

24 EYL 2021

Üsküdar İletişim'de akreditasyon süreçleri hakkında bilgilendirme toplantısı yapıldı

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin akreditasyon faaliyetleri kapsamında Prof. Dr. Süleyman İrvan tarafından fakülte öğretim üyeleri ve araştırma görevlilerine yönelik bilgilendirme toplantısı düzenlendi.Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi, iletişim eğitiminin kalitesini yükseltmeyi amaçlayan ve İLAD (İletişim Araştırmaları Derneği)’nin oluşturduğu İLEDAK (İletişim Eğitimi Değerlendirme Akreditasyon Kurulu) tarafından yürütülen akreditasyon süreci hazırlıkları kapsamında akademisyenlere yönelik bilgilendirme toplantısı gerçekleştirdi. Daha önce Yeni Medya ve Gazetecilik adı ile İLEDAK tarafından akreditasyon verilen ve yeni adı ile tekrar akreditasyon sürecine giren Gazetecilik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, akreditasyon faaliyetlerinin Türkiye’deki geçmişinden bahsederek giriş yaptığı toplantıda, akreditasyon sürecinde yapılması gerekenler ve İLEDAK’ın akreditasyon kriterleri hakkında ayrıntılı bir sunum gerçekleştirdi.Gazetecilik Bölümü’nün daha önce eski adı ile başarılı bir akreditasyon süreci geçirdiğini ve Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin diğer bölümlerinin de akreditasyon sürecine girmek için gerekli başvuru kriterlerini sağladığını belirten Prof. Dr. Süleyman İrvan, akreditasyon sürecinde ilk adımın bölümlerin kendi öz değerlendirmelerini gerçekçi bir şekilde yapmaları olduğunu ifade etti. İLEDAK’ın akreditasyon için başvuran bölümlerden öncelikle bir dizi kritere göre kendi eğitimlerini değerlendirmelerini talep ettiğinin altını çizen Prof. Dr. İrvan, bölümlerin kendi güçlü ve zayıf yönlerinin farkında olmalarının bu aşamada büyük önem taşıdığını dile getirdi. Başvuran bölüm tarafından hazırlanan öz değerlendirme raporunun gerçekçiliğinin İLEDAK’ın kurum ziyaretinde ortaya çıktığını dile getiren Prof. Dr. İrvan, kendi koşullarını nesnel bir şekilde değerlendiremeyen bölümlerin akreditasyon sürecinde başarılı olamayacaklarını ifade etti. Öz değerlendirme raporunun bölümdeki tüm akademisyenlerin katılımıyla hazırlanması gerektiğini ifade eden İrvan, akreditasyonun yakın gelecekte zorunlu hale gelebileceğine dikkat çekti. Sunumunda, ABD örneği üzerinden akreditasyon almamış bölümlerin doktora programı açamaması gibi kısıtlamaların Türkiye’de de getirilmesinin mümkün olduğunu belirtti.Akreditasyon sürecinde en önemli unsurun, yapıldı denilen faaliyetlerin kanıtlanması olduğunu ifade eden Prof. Dr. Süleyman İrvan, Türkiye’de eğitim sisteminin temel probleminin, gerçekleştirilen faaliyetlerin ve alınan sonuçların somut şekilde raporlanmasındaki eksiklik olduğunun altını çizdi. Akreditasyon sürecinde hazırlanan öz değerlendirme raporunda yer verilen kanıtların aynı zamanda eğitimcilerin kendi faaliyetlerinin kayıtlarını tutmaları bakımından da faydalı olduğunun ifade edildiği sunumda, akreditasyon sürecinin akademisyenlerin kendi gelişimlerini görmeleri açısından faydalı olduğuna dikkat çekildi. Prof. Dr. İrvan, öz değerlendirme raporunda akademisyenlerin yanı sıra öğrencilerin de sürece dâhil edilmesi gerektiğini belirtti. Bölüm toplantılarında öğrenci temsilcilerinin de yer alması gerektiğinin altını çizen İrvan, öğrencilere akreditasyon sürecinin kendileri için ne tür faydalar sağladığının anlatılması gerektiğini belirtti.Gazetecilik Bölümü’nün iki yıllık akreditasyon aldığı bir önceki akreditasyon sürecinden örnekler veren Prof. Dr. Süleyman İrvan, sürecin önemli bir parçasının da dış paydaşlar olduğunu ifade etti. Bölümlerin dış paydaşlar ile düzenli olarak görüşmesi ve bu görüşmelerin raporlanması gerektiğini belirten Prof. Dr. İrvan, değerlendirme komitesinin dış paydaşlar ile de görüştüğünü ifade etti.Prof. Dr. Süleyman İrvan’ın öz değerlendirme raporunda yer alan 11 kritere ilişkin sunumuyla devam eden toplantı, akademisyenlerin sürece dair sorularının cevaplandırılmasının ardından sona erdi.Kaynak için: Haber Üsküdar

Üniversitemizle ilgili “AKLINDA NE VARSA” bize sor!