Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Türkiye Kültür Yolu Festivali kapsamında Sakaryalılarla bir araya geldi. “Züleyha ile Sınırsız Sohbetler” başlıklı söyleşide Tarhan, özgüven ile narsisizm arasındaki farklara dikkat çekerek teknolojinin bireyin benlik algısı, ruh sağlığı ve aile ilişkileri üzerindeki etkilerini değerlendirdi. Narsisizmin ilacının alçak gönüllülük, narsisizmin ana sebebinin empati yoksunluğu olduğunu vurgulayan Tarhan, empati sahibi kimsenin büyüklenmeyen ve alçak gönüllü kişiler olduğunu kaydetti.
İçerik
Narsisizmin panzehiri ‘Alçak gönüllülük’

Program, Züleyha Ortak Dağ moderatörlüğünde Sakarya Adapazarı Kültür Merkezinde gerçekleştirildi.
“Özgüven, kişinin zayıf yönleriyle yüzleşebilme gücüdür”
Özgüven ile öz beğeninin sıklıkla birbirine karıştırıldığını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, iki kavram arasındaki temel farklara dikkat çekti. Tarhan; “Özgüvenle öz beğeniyi karıştırmamak gerekiyor. Özgüven, kişinin kendi güçlü ve zayıf yönlerini görüp buna rağmen kendisiyle barışık olmasıdır. Öz beğeni ise kişinin olumsuz yönlerini yok sayıp sadece olumlu yönlerine odaklanarak davranmasıdır. Bunun tıptaki karşılığı narsisizmdir. Özgüven ise kişinin zayıf yönleriyle yüzleşebilme gücüdür. Çünkü hiç kimse mükemmel değildir hepimizin zayıf yönleri vardır. Bunlarla yüzleşip bununla birlikte yaşamayı kabul edebilmek özgüvendir. Asıl özgürlük de budur. Özgüven sahibi kişi aynı zamanda özerklik duygusuna sahip kişidir. Buradaki özgürlük, canının istediği gibi hareket etmek ya da ‘duvarları yık, zincirleri kır’ anlayışı değildir. Asıl özgürlük arzu ve dürtülerinden özgür olabilmek, insanı yoldan çıkaracak ve hata yaptıracak dürtülerini yönetebilmektir. Yani kendi kendisinin lideri olabilen kişi özgüvenli kişidir.” dedi.
“Hız kazandık ama yönü şaşırdık”
Teknolojik gelişmelerin insan yaşamını hızlandırırken bireyin kendisini tanıma becerisini zayıflattığını ifade eden Tarhan; “Teknoloji hayatımıza hız kazandırır ama insani değerler hayatımıza yön verir. Hız kazandık ama yönü şaşırdık, pusulamız şaşırdı. Değerler pusulası şaştığında insanın benlik algısı da etkileniyor. Özgüvenli kişilerin sağlıklı bir benlik algısı vardır. Kendilerini ne aşağı görürler ne de olduğundan üstün görürler, kendileriyle barışık olurlar. Kişi kendisini olması gereken benlikte varmış gibi zannediyorsa bu öz beğenidir. Kendisini olduğundan daha değersiz hissediyorsa bu da özgüven düşüklüğüdür. Bu durum özellikle depresif kişilerde görülür. Sürekli kendini suçlayan, değersiz hisseden ve başkalarına vererek mutlu olmaya çalışan kişilik yapıları ortaya çıkar. Teknolojinin hayatı hızlandırması derin düşünme becerimizi zayıflattı. Oysa insanın özgüvenli olabilmesi için kendisini ve çevresini analiz edebilmesi, buna göre karar verip tavır geliştirebilmesi gerekir. Hızlı yaşam nedeniyle insanlar olaylara daha yüzeysel bakıyor. Kendi iç keşif yolculuğuna çıkmayan insanların artması da ruhsal sorunların çoğalmasına neden oluyor.” ifadelerini kullandı.

“Gençlerde ciddi bir sosyal izolasyon var”
Dijitalleşmenin özellikle çocuklar ve gençler üzerindeki etkilerine değinen Tarhan; “2018 yılında 50 bin kişi üzerinde yapılan bir araştırmada, ‘çok yalnızım’ diyenlerin yüzde 40’ını 16-24 yaş grubu oluştururken, yüzde 27’sini 75 yaş üstü kişiler oluşturuyor. Gençlerde ciddi bir sosyal izolasyon var ve bunun en önemli sebeplerinden biri dijitalleşme. Çocuklar doğayla temaslarını, birbirleriyle ilişkilerini azalttılar yalnızca teknolojiyle ilişki kuruyorlar. Kuzey Avrupa ülkeleri 0-3 yaş arasındaki çocuklarda ekran kullanımını tamamen yasakladı. Çünkü araştırmalar bu dönemde ekran maruziyetinin beyin gelişimini ve sinir hücreleri arasındaki bağlantıyı sağlayan miyelin kılıfının gelişimini olumsuz etkilediğini ortaya koydu. Kanıt düzeyi yükselince bu yasaklar getirildi. Türkiye'de de geçtiğimiz ay 15 yaş sınırıyla ilgili bir düzenleme yapıldı. İngiltere 18 yaş, Avustralya ise 16 yaş sınırı uyguluyor. Geç de olsa bu düzenleme olumlu bir adımdır.” diye konuştu.
“Narsistik eğilim hepimizde var”
Narsistik eğilim ile narsistik kişilik bozukluğunun birbirinden farklı kavramlar olduğunu belirten Tarhan, sevgi yatırımının sağlıklı gelişimdeki rolünü anlattı. Tarhan; “Narsistik eğilim ile narsistik kişilik bozukluğunu birbirinden ayırmak gerekir. Narsistik eğilim hepimizde vardır. En narsist varlık da çocuklardır. Çocuk doğduğu zaman sevgi yatırımını kendi egosuna yapmıştır. İlk hissettiği duygu korkudur ve korktuğunda anneye sığınır, onun kokusuyla rahatlar. Başlangıçta ‘Annem ve ben.’ der, diğerlerini önemsemez. Zamanla sevgi yatırımını kardeşlerine, oyuncaklarına, arkadaşlarına, okuluna, sosyal çevresine, ülkesine, insanlığa ve sonunda yaratıcıya yöneltir. Sevgi yatırımı genişledikçe kişi narsistik yatırımını yönetmeyi öğrenir. Narsisizmde önemli olan kişinin sevgisini nereye yatırdığıdır. Bir evde sürekli para, mal, mülk, şöhret, makam ve güç konuşuluyorsa o evin sevgi nesnesi bunlardır; kutsal kabul edilen değer de bunlar olur.” dedi.

“Zararlı olan, kontrol edilemeyen strestir”
İnsanın varoluşsal kaygılarının doğru yönetilemediğinde ciddi psikolojik sonuçlar doğurabileceğini belirten Tarhan; “Yalom’un dört temel anksiyetesi var. Bunlar anlam arayışı, özgürlük arayışı, yalnızlığı giderme ihtiyacı ve ölümü açıklama ihtiyacıdır. İnsan bu temel ihtiyaçlarına doğru anlam yükleyemez ve bunlara sağlıklı açıklamalar getiremezse varoluş bunalımı yaşar. Gelecekle ilgili kaygılar artar. Kimi zaman kendini maddeye ya da eğlenceye verir ve bu şekilde kendini uyuşturmaya çalışır. Ancak ciddi bir hastalıkla karşılaştığında bütün dengesi bozulur. Beyin stres hormonu salgıladığında bağışıklık sistemi baskılanır. Kronik stres bağışıklık sistemini zayıflattığı için vücuttaki kontrol altında tutulan atipik hücreler çoğalmaya başlayabilir. Eskiden buna ‘ince hastalık’ denirdi, bugün kanser olarak karşımıza çıkabiliyor. Üzüntüyle birlikte artan kortizol bağışıklık sistemini baskılıyor ve kontrol altındaki hastalıkların ilerlemesine zemin hazırlıyor. Bu nedenle zararlı olan stres değil, kontrol edilemeyen strestir. İnsan gücünün yettiği ve değiştirebileceği şeylerle yetemeyeceği şeyleri ayırt edebilmek için muhakemesini ve aklını kullanmalıdır.” şeklinde konuştu.
Narsisizmin ilacı: Alçak gönüllülük
Narsistik özellikler taşıyan kişilerle iletişimde sınır koymanın önemine değinen Tarhan, alçak gönüllülüğün narsisizmin en güçlü panzehiri olduğunu söyledi.
“Narsist bir kişiyle ilişki kurarken sınır koymak önemlidir. Narsist kişiler çoğu zaman yardım ederken bile bunun görülmesini ister. Bazı kişiler eşinde ya da kendisinde narsistik özellikler olduğunu fark edip bunu değiştirmek istediğini söylüyor. Bu çok değerli bir adımdır; kişi farkındaysa değişimin önemli bir kısmı gerçekleşmiş demektir. Böyle kişilere gizli yardım etmelerini tavsiye ediyoruz. İçlerinden bunu herkese duyurma isteği gelse bile yardımını gizli yaptığında bunun gerçek mutluluğunu yaşar. Bizim medeniyetimiz sevgi medeniyetinden çok merhamet medeniyetidir. Çünkü merhametin içinde karşı tarafı incitmeme duygusu vardır. Bunu kaybettik. Narsisizmin ilacı alçak gönüllülüktür. Alçak gönüllü olmak kendini değersiz görmek ya da paspas yapmak değildir; kendini ne başkasından üstün ne de değersiz hissetmeden dengede kalabilmektir. Narsizm ana sebebi empati yoksunluğudur empati sahibi kimse. Büyüklenmez ve alçak gönüllü olur.” ifadelerini kullandı.
“Ortak yemek yemek iletişimi güçlendiriyor”
Aile içinde birlikte yemek yemenin psikolojik açıdan önemli bir koruyucu unsur olduğunu vurgulayan Tarhan, sofralarda telefon kullanımının sınırlandırılması gerektiğini belirtti.
“Yapay zekâ ve dijitalleşme sosyal hayatı çok etkiledi. Bugün yemekte herkesin elinde telefon var. Oysa ailece aynı sofrada yemek yemek beyinde dopamin salgılanmasını artırdığı için çok faydalıdır. Hatta kullandığımız stres ölçeklerinde ‘Ailede haftanın kaç günü birlikte sıcak yemek yiyorsunuz?’ diye bir soru vardır. Eğer bu sayı haftada beş günün üzerindeyse evde stres düzeyi daha düşük oluyor. Sayı azaldıkça risk artıyor; haftada iki günün altına düştüğünde ise aile içinde kriz yaşanma ihtimali yükseliyor. Çünkü birlikte yemek yemek iletişimi güçlendiriyor, aile içinde yatay ilişki kurulmasını sağlıyor ve sorunlar büyümeden çözülebiliyor. Bu nedenle sofraya oturulduğunda boş bir tabak ayırıp telefonları oraya bırakmayı tavsiye ediyoruz. İlk başta zor gelebilir ama zamanla herkes buna alışıyor.” dedi.

Paylaş
Sizi Arayalım
Diğer Haberler
- Üsküdarlılara AFAD’dan KBRN farkındalık eğitimi
- Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “15 Temmuz milletimiz için tarihi bir imtihandı!”
- Üsküdarlılar Türkiye’nin ilk süperiletken elektron hızlandırıcısını yerinde inceledi
- Yapay zekâ televizyon ve sinema sektörünü dönüştürüyor!
- Bugünün yalnızlığı, insanlar arasında insansız kalma hali!





