İçeriğe atla

İçerik

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Ramazan, insanın kendini yenilediği bir psikoloji laboratuvarı”

Haber ile ilişkili SDG etiketleri

SDGS IconSDGS IconSDGS IconSDGS IconSDGS Icon

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan Ülke’de yayınlanan Erman Yapan ile Başka Şeyler programında “Ramazan ve Ruh Sağlığımıza Etkisi” başlığına ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Ramazan ayının hem bedensel hem de zihinsel bir yenilenme süreci olduğunu vurgulayan Tarhan, açlığın beyni programlayan ve hücresel düzeyde yenilenmeyi destekleyen yönlerine dikkat çekti. Orucun kişiye doyum erteleme, dürtü kontrolü ve psikolojik sağlamlık kazandırdığını ifade etti. Modern yaşamda asıl özgürlüğün arzu ve dürtülerden özgürleşmek olduğunu belirtti. Ramazan’ın insanın kendini yenilediği bir “psikoloji laboratuvarı” gibi işlev gördüğünü de söyleyen Tarhan, bu sürecin öfke yönetiminden travma sonrası büyümeye, ahlak–ibadet dengesinden rasyonel inanç anlayışına kadar geniş bir alanda bireye içsel dönüşüm fırsatı sunduğunu da dile getirdi.

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Ülke TV’nin canlı yayınlanan Erman Yapan ile Ülke’de Başka Şeyler programında Yapan’ın “Ramazan ve Ruh Sağlığımıza Etkisi” konusuna ilişkin sorularını cevapladı. 

“Beynimiz biyolojik bir bilgisayar gibi çalışıyor”

Açlığın fizyolojik ve zihinsel etkilerine dikkat çeken Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Kısa vadeli açlığın onarıcı özelliği yoktur. Kısa süreli açlıklarda glikoz yani kan şekeri düşer. Kan şekeri düştüğü zaman kişide bir sinirlilik hali olur acıkır, yemek yemek ister. Fakat kişi ‘Bütün gün yemek yemeyeceğim.’ diye niyet ederse beynini programlar. Mesela bir insan ‘Sabah 04.00’te kalkacağım, uçağa yetişeceğim.’ diye niyet ederek yatarsa saat kurmasa bile tam vaktinde uyanabilir. Hatta dörde bir dakika kala uyananlar olur. Depremden sonra özellikle Gölcük depreminden sonra, 03.17’de pat diye uyanan kişiler olduğunu biliyoruz. Beynimizin kendi kendini programlama özelliği var. Beynimiz biyolojik bir bilgisayar gibi çalışıyor. Kısa vadeli açlıkta kan şekeri düştüğü zaman vücut alarm veriyor. Bu alarm devreye girdiğinde vücudun kan şekerini temin etmesi gerekir. Bu noktada yağ dokusundan elde edilen ve beyni besleyen bir enerji kaynağı devreye girer bunun adı ketondur. Beyin keton üretir. Keton diyeti diye de bilinir. Ketonun bir özelliği zihinsel berraklık sağlamasıdır. Zihni açar, kişiye dinçlik verir, uyanıklık hissi oluşturur. Keton seviyesi yükseldiği için vücut yedek yağları kullanmaya başlar. Beyin kendini aç hissettiğinde aynı zamanda kendini yenileme ihtiyacı da hisseder.” diyerek sözlerine başladı. 

“Ramazan’da vücut kendini yenileme sürecine giriyor”

Ramazan’da tutulan orucun hem bedensel hem de zihinsel yenilenmeye katkı sağladığını belirten Tarhan; “Ramazan ayında aç kalarak vücut kendini yenileme sürecine giriyor. Bitkilerde de benzer bir durum var, çiçekçiler bunu çok iyi bilir. Bir çiçek uzun süre tomurcuk vermiyorsa onu bir süre karanlık bir ortama alırlar ve üzerini kapatırlar. Üç gün sonra bakarsınız ki yeni tohum vermeye başlamış. Çünkü canlı sistemlerde bir yaşam–kalım mekanizması vardır. Hücrelerin adeta küçük bir beyni kendi programı var gibi. O program devreye girer sistemi kamçılar ‘Hayatta kalmalısın, yaşamalısın.’ mesajı verir ve adeta uyuyan hücreleri uyandırır. Vücutta da benzer şekilde açlık hücrelerin kendini tazelemesini destekler. Onun için bugün aralıklı oruç ya da aralıklı açlık denilen yöntemler, dünya genelinde diyetisyenlerin en çok tavsiye ettiği uygulamalar arasında yer alıyor. Daha önce günde altı öğün deniliyordu. Bunun kişiyi az az ama sürekli tok tutmaya yönelik bir yaklaşım olduğu düşünüldü fakat zamanla bunun başka sonuçları da olduğu görüldü. Yani aç kalmanın da vücut için bir değeri bir kıymeti olduğu ortaya çıktı hem bedensel hem de beyinsel açıdan. Beyin vücudun kumanda merkezidir. O kumanda merkezinin yenilenmesi demek, Alzheimer gibi hastalıklara karşı koruyucu bir zemin oluşturmak demektir. Ailede Alzheimer öyküsü olan kişiler için aralıklı açlık uygulamaları tıbbi bir öneri olarak gündeme gelebiliyor. Aslında biz farkında olmadan dinde yer alan açlık kürünü ibadet gerekçesiyle yerine getiriyoruz. Üstelik bunu bir anlam yükleyerek yaptığımız için süreç daha bilinçli ve daha derinlikli oluyor. Yani hem bu dünyaya hem de ahirete yönelik bir fayda söz konusu. Kişi kabullenerek ve iç huzuruyla yaptığında, çok daha dingin bir şekilde bu süreci yaşamış oluyor.” dedi.

“Kazanılan en önemli beceri doyum erteleme becerisi”

Orucun psikolojik kazanımlarına vurgu yapan Tarhan; “Oruç tutarken kazanılan en önemli beceri doyum erteleme becerisidir. Dürtü kontrolü açısından doyumu erteleyebilmek son derece önemli. Bu çağda özellikle genç kuşaklar, hedonik adaptasyon dediğimiz bir durumu yaşıyor. Yani hazları adeta bir hak gibi görüyorlar her şey yolunda gidecek, her şey mükemmel olacak, hiç aç kalınmayacak, hiç sorun yaşanmayacak gibi bir beklenti oluşuyor. Eski kuşaklar zorluk ve yokluk içinde büyüdü yeni kuşaklar ise varlık ve kolaylık içinde büyüyor. Böyle olunca en küçük mahrumiyetlere bile tahammül zorlaşıyor. Aç kalmaya, beklemeye, sabretmeye karşı direnç düşüyor. Bununla bağlantılı olarak dürtü kontrollerinin zayıfladığını görüyoruz. Bu yüzden bugün küresel ölçekte bir bağımlılık salgınından söz ediliyor. Bu durum büyük ölçüde dopamin odaklı yaşam tarzıyla ilgili. Oysa insan beynine ve ruh sağlığına daha faydalı olan yaşam tarzı serotonin odaklı bir yaşam tarzıdır. Dopamin hazla ilgilidir, serotonin ise mutlulukla. Haz ve mutluluk aynı şey değil. Dopamin kısa vadelidir daha bedensel ve somuttur etkisi çabuk gelir ve çabuk geçer. Serotonin ise uzun vadelidir, anlam boyutu taşır emek ister, yatırım ister. Yavaş yavaş oluşur ve özellikle sosyal bağlarla güçlenir. Mesela kişi yalnız başına yemek yediğinde beyin daha çok dopamin salgılar ama bir grup içinde, paylaşarak yemek yediğinde hem dopamin hem serotonin salgılanır. Çünkü orada sosyal bir ödül vardır. Sosyal bağın verdiği anlam duygusu devreye girer ve iki sistem birlikte çalışır.” ifadelerini kullandı. 

“Asıl özgürlük, arzu ve dürtülerden özgür olabilmek”

Oruç ve sabır pratiğinin kişiye arzu ve dürtüler karşısında nasıl geliştirdiğini söyleyen Tarhan; “Mesela oruçta ve sabırda bir açlık, bir zorlanma var. Yemeğe karşı hayır diyorsun, arzu ve dürtülerine hayır diyorsun. Asıl özgürlük, her canının istediğini yapmak değildir. Asıl özgürlük, arzu ve dürtülerden özgür olabilmektir. Kişi bir hedefe doğru giderken, arzu ve dürtüler onu yoldan çıkarmaya çalışır. Önemli olan onlara hayır diyebilme becerisidir. Dürtü kontrol bozukluğu olan kişilerde de terapi süreçlerinde aslında bu çalışılır: ‘Hedefe giderken, ders çalışırken ya da bir işi sürdürürken dikkatini dağıtan dürtülere nasıl hayır diyeceksin?’ Bununla ilgili yöntemler vardır. Burada da kişi inanarak ve seçerek bir açlık kürü uyguladığında ya da dini bir anlam yükleyerek Ramazan orucu tuttuğunda, dürtü kontrolünü güçlendirmiş olur. Aynı zamanda doyum erteleme becerisi gelişir ve bu bir dayanıklılık eğitimi haline gelir. Bu da psikolojik sağlamlık demektir.” şeklinde konuştu. 

“Zorluklara karşı tahammül gücümüz artıyor”

Ramazan orucunun kişinin zorluklar karşısındaki tahammül gücünü artırdığını ifade eden Tarhan; “Psikolojik sağlamlık zorluklarla karşılaşıldığında esneyebilmek ve yeniden eski dengeye dönebilme becerisidir. Buna dirençlilik denir. İngilizce’de psychological resilience olarak geçer. Psikolojik esneklik, elastikiyet kavramları da kullanılır. Türkçe’de belki en güzel karşılığı yılmazlıktır. Metanet, yılmazlık… Bu kavram olaylardan ders çıkarabilmeyi, travma sonrası dağılmayı değil büyümeyi ifade eder. Travma sonrası küçülmek değil travma sonrası gelişmek… Yaşadığı travmayı yıkıcı değil geliştirici bir tecrübe olarak görebilmek. Hayat zaten çilelerle ve musibetlerle dolu. Ramazan orucunda biz bu zorluğu seçerek ve planlayarak yaşıyoruz. Bunu bilinçli şekilde deneyimlediğimizde ileride karşılaşacağımız başka zorluklara karşı tahammül gücümüz artıyor.” dedi. 

“Ahlak özdür, ibadetler ise onu koruyan zarftır”

İnanç ve ahlak ilişkisine dikkat çeken Tarhan; “İnsanlar çoğu zaman rutin ve otomatik geleneklerle hareket ediyor. Allah ile bağını bilinçli şekilde düşünmeden, alışkanlıkla ibadet ediyor. Oysa ahir zaman alameti olarak önce ahlakın zayıflayacağı, ardından ibadetlerin bozulacağı söylenir. Yani kabuk durur ama öz bozulur. Ahlak özdür ibadetler, ritüeller ve pratikler ise onu koruyan zarftır. Mazruf ahlaktır, zarf ibadettir. İkisi birlikte anlamlıdır. Portakalın kabuğu nasıl içini koruyorsa, ibadetler de ahlakı korur. Ama kabuk, özünü koruduğu sürece değerlidir. Öz kaybolduğunda geriye sadece taklit ve tekrar kalır. Bu nedenle inançta da iki tür vardır. Taklidi inanç ve tahkiki inanç. Tahkiki inanç araştırmaya, sorgulamaya ve gerekçeye dayanır. Ancak böyle bir inançla ahlak gerçekten yaşanabilir. Çünkü kişi neden inandığını bilir. Bu rasyonel inançtır körü körüne bir inanış değildir. ‘Din rasyonel değildir.’ diyenler oluyor. Oysa Kur’an-ı Kerim’in ortaya koyduğu inanç sistemi akla uygundur. Dünyada binlerce din var, bunların içinde en az birinin akla uygun olması gerekir. Rasyonel inanç kavramını özellikle vurguluyorum. Çünkü rasyonel temele dayanan inanç Tevhit inancıdır. Bugün bilimde determinizm var, sebep-sonuç ilişkileri kabul ediliyor. Süper determinizm ve kuantum determinizmi gibi yaklaşımlar görünmeyen nedensellikten söz ediyor. Evrende hiçbir şey sebepsiz değildir. Tevhit inancı da bu bütüncül nedensellik anlayışıyla uyumludur.” ifadelerini kullandı.

Doğru yönetilen öfke öğretmene dönüşüyor 

Öfkenin bastırılmaması gereken bir duygu olduğunu belirten Tarhan; “Öfke anında kişi şunu sorabilmeli, ‘Beni ne öfkelendirdi? Hangi prensibim zedelendi, hangi değerim ihlal edildi?’ Eğer bunu düşünebilirse öfkeden bir şey öğrenir ve onu kazanıma dönüştürür. Çünkü her öfkenin arkasında kişiye ait bir neden vardır. O nedeni keşfetmek, insanın kendini tanıma yolculuğunun bir parçasıdır. Her öfke aslında içsel bir keşif fırsatıdır. Öfkeyi tehdit olarak görmek yerine, ‘Bu duygu bana kendimle ilgili ne anlatıyor?’ diye bakmak gerekir. Mesela kişi babasına kızgındır fakat babasına benzeyen birini gördüğünde ona karşı da öfke duyabilir. Aslında o kişiye değil babasında hoşlanmadığı bir özelliğe tepki veriyordur. Hatta bazen kişi, ‘Babamın bazı davranışlarına çok kızardım ama fark ettim ki aynı babam gibi olmuşum.’ diyebiliyor. Bu önemli bir farkındalıktır. Çünkü insan bazen hem eleştirir hem de bilinçdışı düzeyde taklit eder. Bu çelişkiyi fark etmek ise gelişimin başlangıcıdır. Öfke doğru yönetildiğinde, kişiyi kendine yaklaştıran bir öğretmene dönüşür.” dedi.

“Ramazan hep aynı özle gelir”

Ramazan’ın bireyin bilinçaltındaki yerini ve toplumsal hafızadaki anlamını değerlendiren Tarhan; “‘Eski Ramazanlar’ diyoruz ya aslında bunun bilinçaltı bir boyutu var. Eski Ramazan derken çoğu zaman kendi çocukluğumuzun Ramazan’ını arıyoruz. Belki 50 sene sonra da bugünkü Ramazanlar için ‘eski Ramazanlar’ denecek. Hep böyle söylenir. Çocukluk döneminde Ramazan evde tartışmaların azaldığı, şefkatin ön plana çıktığı, birlikte yemek yemenin ve paylaşmanın arttığı bir zaman dilimidir. Çocukların daha çok önemsendiği, bayram hazırlıklarının heyecanla yapıldığı, herkesin ‘ya sabır’ diyerek birbirine daha anlayışlı davrandığı bir dönemdir. Bu yüzden Ramazan’da öfke azalır, insanlar ‘Bugün Ramazan’ diyerek kendini frenleyebilir. Aslında ideal olan Ramazan’daki bu halin sonrasında da devam edebilmesidir. Ramazan’ın insanda bir değişim oluşturması yeniden başlama, yeniden yapılanma, adeta bir ‘reset’ etkisi yapması böyle mümkün olur. Ramazan bu anlamda bir laboratuvar gibidir. Laboratuvarda ne yapılır? Analiz edilir, sonra o analizden çıkan sonuca göre yeni bir ürün geliştirilir. Deneyin sonunda gelişerek çıkılır. Ramazan da bir psikoloji laboratuvarı gibi olmalıdır. İnsan, ‘Kendimi nasıl geliştirebilirim? Burada kazancım sadece aç kalmak değil açlığa karşı gösterdiğim dayanıklılık olacak.’ diyebilmelidir. Aksi halde sadece kendine eziyet etmiş olur ama Ramazan’ı anlamına uygun yaşarsan bu süreç senin için bir kazanıma dönüşür. Ramazan, derin ve anlamlı ilişkiler kurmak için bir fırsattır. Çünkü bu ayda hayatın ve birçok şeyin geçici olduğunu fark edersin. Dünyada bir misafir olduğunu daha iyi anlarsın. Ramazan hep aynı özle gelir. Önemli olan, bu zamanın şartları içinde özünü koruyarak Ramazan’ı yaşayabilmektir.” ifadelerini kullandı. 

“Ramazan insana zihinsel bir yenilenme fırsatı sunar”

Orucun insanı geçmişle yüzleşmeye ve yaşantılarını yeniden anlamlandırmaya davet eden bir zihinsel yenilenme süreci olduğunu vurgulayan Tarhan; “Oruç, kişide hayatı sorgulama sürecini başlatır. Bu aslında olumsuz bir durum değil. İnsan geçmişi düşünebilir, ‘Geçmişte yaşadıklarım bana ne öğretti?’ diye kendine sorabilir. Ancak bunu yaparken olaylara sadece eski yüklediği anlamlarla değil bugünkü hayat tecrübesinin kazandırdığı yeni anlamlarla bakmalıdır. Manevi dediğimiz şey aslında manasal yani anlamsal bir boyut taşır. Kişi bu anlam boyutunu sürece kattığında, yaşadıklarını yeniden yorumlama imkânı bulur. Daha önce olumsuz gördüğü, zihninde çözümlenmemiş travma olarak duran bazı yaşantıları yeni bir çerçeveyle ele alarak çözümlenmiş hale getirebilir. Bu nedenle geçmişi düşünecek ama çözüm odaklı düşünecek. Eğer geçmişe sadece tekrar tekrar takılıp yeni bir anlam üretmeden yeni bir mantıksal çerçeve oluşturmadan bakarsa bu durum kaygıyı artırır. Oysa Ramazan insana zihinsel bir yenilenme fırsatı sunar. Beyin kendini yeniden yapılandırma çağrısı yapar.” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Üsküdar Haber Ajansı (ÜHA)

Paylaş

Oluşturulma Tarihi24 Şubat 2026

Sizi Arayalım

Phone