İçeriğe atla

İçerik

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Anlam odaklı yaşam kalıcı mutluluk sağlıyor”

Haber ile ilişkili SDG etiketleri

SDGS IconSDGS IconSDGS IconSDGS IconSDGS Icon

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü, Psikoloji Kulübü ve Pozitif Psikoloji Kulübünün düzenlediği “Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile Psikoloji Sohbetleri” etkinliğinin 6’ncısı gerçekleştirildi. Katılımcıların yoğun ilgi gösterdiği etkinlikte Tarhan, dijitalleşmenin hem fırsatlar hem de riskler barındırdığını vurgulayarak bireylerin bu sürecin kaptanı olması gerektiğini ifade etti. Dijital dünyanın doğru kullanıldığında gelişimi desteklediğini ancak kontrolsüz kullanımın belirsizlik, kaygı ve dikkat dağınıklığına yol açtığını belirten Tarhan, özellikle gençler için eleştiriye açık olmanın ve psikolojik sağlamlığın önemine dikkat çekti. Z kuşağının sanıldığı gibi kayıp bir nesil olmadığını, aksine sorgulayan ve adalet duygusu güçlü bireylerden oluştuğunu dile getiren Tarhan, dijital çağda anlam odaklı bir yaşamın haz odaklı yaklaşımlara kıyasla daha kalıcı mutluluk sağladığını ifade etti. 

Üsküdar Üniversitesi Güney Yerleşke Fuat Sezgin Konferans salonunda düzenlenen etkinliğe Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak başta olmak üzere fakülte akademisyenleri ile öğrenciler katıldı.  

“Dijital sistemlerin kaptanı olmak gerekiyor”

Dijitalleşmenin önemli fırsatlar barındırdığını söyleyen Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Şu anda insanlığın önemli bir avantajı bulunuyor. Küresel ölçekte herkes olup bitenin anında farkına varabiliyor. İletişim çağının tabana yayılması bu anlamda insanlığın lehine bir durum. Dijitalleşme ise ilk bakışta bir tehlike gibi görünse de aslında önemli fırsatlar barındırıyor. Eğer dijital sistemleri kendi asistanımız haline getirirsek bize hizmet ederler. Ancak onların asistanı olursak bu kez bizi yönlendiren taraf haline gelirler. Bu nedenle dijital sistemleri herkesten daha iyi bilmek daha etkin kullanmak ve onların kaptanı olmak gerekiyor. Bunu başarabildiğimiz zaman güçlü bir medeniyet altyapısına sahip olduğumuz da unutulmamalı. Türk toplumu bu açıdan köklü bir geçmişe dayanıyor. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri yaklaşık 250 yıllık bir geçmişe sahipken, Rusya’nın tarihi yaklaşık 900 yıla, Almanya’nın bin 200 yıla, Arap toplumlarının ise bin 400 yıl öncesine uzanıyor. Türklerin tarih sahnesine çıkışı ise yaklaşık 2 bin 500 yıl öncesine dayanıyor. Bu yönüyle daha kadim bir kültüre sahibiz. Üstelik yalnızca kendi köklerimizle değil Orta Asya’dan, Fars kültüründen, Arap dünyasından ve Bizans İmparatorluğundan beslenen çok katmanlı ve zengin bir medeniyet birikimine sahibiz. Bu da bizi içinde bulunduğumuz çağı yakalama konusunda avantajlı kılıyor. Buna rağmen en büyük eksikliğimiz özgüven. ‘Yapamayız’ düşüncesi hakim oysa rahatlıkla başarabiliriz. Özellikle gençler bu konuda oldukça güçlü. Z kuşağı çoğu zaman eleştirilse de konformist ya da benmerkezci yönleri olabilir ancak aynı zamanda oldukça sevecenler. Masumiyet beklentileri yüksek, adalet duyguları güçlü. Bu nedenle Z ve Alfa kuşaklarını kayıp kuşak olarak nitelendirmek doğru değil aksine sorgulayan ve düşünen bir nesil söz konusu.” diyerek sözlerine başladı. 

“Asıl kaybeden kuşaklar eleştiriye kapalı olanlar” 

Eleştirinin armağan gibi görüldüğünde gelişimin mümkün olduğunu söyleyen Tarhan; “Eleştiriyi bir tehdit olarak değil bir armağan gibi görmek gerekiyor. Ancak bu şekilde gelişim mümkün olur. Bana göre asıl kaybeden kuşaklar eleştiriye kapalı olanlardır. Kendini olduğundan büyük, özel ve üstün gören anlayışlar tarih boyunca varlığını sürdürememiş, tarihin çöp sepetine gitmiştir. Bu durum, başarı körlüğü olarak tanımlanabilecek bir süreci beraberinde getirir. Oluşan bu körlük hatalara yol açar, sonuçta hem yöneticiler hem de toplumlar ağır bedeller öder. Buna rağmen toplumların yeniden ayağa kalkma potansiyeli de her zaman vardır. Bu yeniden doğuşun tarihsel ve kültürel bir karşılığı da bulunur. Simurg, yani Anka kuşu, Fars kültüründe yer alan ve bizde de Hüma kuşu olarak bilinen bir figürdür. Rivayete göre defalarca yanar, yok olur ve küllerinden yeniden doğar. Bu anlatı aslında insanın ve toplumların yaşadığı yıkımlardan sonra yeniden güçlenebilme kapasitesini simgeler. Bu durum Pozitif Psikolojide metafor olarak kullanılır. İnsan, ‘Yenildim’ diyerek vazgeçtiğinde değil yaşadığı zorluklardan ders çıkararak yoluna devam ettiğinde gelişir. Bu süreç literatürde travma sonrası büyüme olarak adlandırılır. Yani birey yaşadığı olumsuz deneyimlerin ardından yeni anlamlar üreterek daha güçlü bir şekilde varlığını sürdürebilir.” ifadelerini kullandı.

“Dijitalleşme belirsizliği artırıyor”

Dijitalleşmenin sebep olduğu belirsizliğin tedirginlik oluşturduğunu dile getiren Tarhan; “Dijitalleşme ve küresel ölçekte karşımıza çıkan yapay zeka, insanlık tarihinde matbaanın ve elektriğin oluşturduğu dönüşüme benzer bir etki potansiyeli taşıyor. Bu sürecin dışında kalmak mümkün değil. Ancak geçmişte elektriği ve Endüstri Devrimini yeterince yakalayamamanın bedelini düşündüğümüzde bu kez aynı hatayı tekrarlamamak gerekiyor. Yapay zekayı doğru şekilde kavrayıp sürece dahil olabilirsek, yalnızca geleceği yakalamakla kalmayıp onu şekillendirme imkanı da elde edebiliriz. Öte yandan dijitalleşme küresel ölçekte belirsizliği artırmış durumda. Belirsizlik insan beyninin en zor tolere ettiği durumlardan biri. Bu durum bilinmeyenlerle dolu bir ormanda yürümeye benzer. Nereden ne çıkacağını kestiremezsiniz ve bu da sürekli bir tedirginlik hali yaratır. Her an bir tehlikeyle karşılaşma ihtimali, insanı uyanık ve huzursuz tutar. Günümüzde de benzer bir atmosfer var. Yarının ne getireceği konusunda netlik olmaması bireyleri ve toplumları kaygıya sürüklüyor. Belirsizlik ortamında insanlar risk almakta zorlanır, yatırım yapma isteği azalır ve öngörülebilirlik zayıflar. Öngörülebilirliğin ortadan kalktığı durumlarda ise insan beyni tehdit odaklı çalışmaya başlar. Savunma refleksleri öne çıkar ve bireyler mevcut olanı korumaya yönelir. Bu durum karar alma süreçlerine de yansır. Örneğin kişi, yeni fırsatlara yönelmek yerine daha güvenli gördüğü alanlara yatırım yapar. Bu yaklaşım özellikle askeri kültürde de belirgin şekilde görülür. Savaş ortamlarında hızlı ve keskin kararlar almak gerektiği için tehdit algısı ön plandadır. Ancak bu zihinsel çerçevenin sivil hayata taşınması, yenilik ve gelişim süreçlerini sınırlayan bir etki oluşturabilir.” şeklinde konuştu.

“Olumlu gelişmelerin ortaya çıkmasına katkı sağlayabilir…”

Tüketimi teşvik eden bir mekanizmanın var olduğundan bahseden Tarhan; “Dijitalleşme, yüzeyselleşmeyi de beraberinde getiriyor. Bir diğer önemli etkisi ise kıyasın artması. Kapitalist sistemin doğasında rekabet var ve bu rekabet, özellikle sosyal medya üzerinden insanların birbirleriyle sürekli kıyas yapmasına yol açıyor. ‘Onda var, bende de olsun’, ‘Bende yoksa onda da olmasın.’ gibi düşünceler bireylerin özgüvenini zedeliyor. Aynı zamanda tüketimi teşvik eden bir mekanizma oluşuyor çünkü sistem tüketimi artırmak üzerine kurulu. Ancak dijitalleşme yalnızca bu olumsuz yönleriyle ele alınmamalı. Doğru kullanıldığında, iyi niyetli ve iyicil yaklaşımların yaygınlaşmasına da zemin hazırlayabilir. Yani dijitalleşme, kötü sonuçlar üretmek zorunda değil aksine, insanlık adına daha olumlu gelişmelerin ortaya çıkmasına da katkı sağlayabilir. Nitekim tarihsel süreçlere bakıldığında da benzer bir döngü görülür. Kötülükler artar, bu artışın olumsuz sonuçları görünür hale gelir ve ardından iyiliğin değeri daha iyi anlaşılır. Bu farkındalıkla birlikte iyilik yeniden yükselişe geçer. Sosyolojik açıdan bakıldığında tarih boyunca bu döngünün tekrar ettiği görülüyor.” dedi.

“Zihinsel olgunluk yeterli değilse savrulma riski artıyor”

Dijitalleşmenin olumsuz etkilerine de değinen Tarhan; “18 yaş ve altı yani zihinsel olarak henüz tam olgunlaşmamış, frontal lob gelişimini tamamlamamış bireylerde dijitalleşmenin etkisi daha olumsuz olabiliyor. Eğer ebeveyn gözetimi ve rehberliği varsa çocuklar bu süreçten öğrenerek fayda sağlayabiliyor ve dijital araçları daha amaç odaklı kullanabiliyor. Ancak zihinsel olgunluk yeterli değilse dijitalleşme karşısında savrulma riski artıyor. Bu nedenle dijitalleşme, günümüzde insanlık için büyük bir sınav niteliği taşıyor. Bilgiye bu denli yoğun maruz kalma henüz gelişim sürecini tamamlamamış beyinler için yönetilmesi zor bir durum oluşturuyor. Eskiden bilginin yarı ömrü yaklaşık 30 yılken bugün bu sürenin 2–3 yıla kadar indiğini görüyoruz. Benzer şekilde dikkat sürelerinde de ciddi bir azalma söz konusu. Geçmişte sınıf ortamında öğrencilerin dikkati ortalama 15 dakika civarında dağılırken günümüzde bu sürenin 2–3 dakikaya kadar düştüğü gözlemleniyor. Nörobilim ve iletişim alanında yapılan çalışmalar, dijitalleşmenin özellikle scrolling alışkanlığı üzerinden dikkat dağınıklığını artırdığını ortaya koyuyor. Özellikle çocuk ve ergenler bu noktada en riskli grubu oluşturuyor. Kontrolsüz şekilde verilen tablet çocukların dijital dünyada kaybolmasına neden olabiliyor. Klinik gözlemler, ekran maruziyetine bağlı sorunların geçmişe kıyasla belirgin şekilde arttığını gösteriyor. Bu durum aile yapısıyla da yakından ilişkili. Aile bağlarının zayıf olduğu, güvenli bir iletişim ortamının kurulamadığı ve ebeveynlerin ortak bir dil geliştiremediği durumlarda çocuklar dijitalleşmenin olumsuz etkilerine daha açık hale geliyor. Dolayısıyla burada belirleyici olan yalnızca teknolojinin kendisi değil aynı zamanda onun nasıl kullanıldığı ve çocuklara nasıl bir rehberlik sunulduğudur.” ifadelerini kullandı.

“Ebeveynin liderliği kaybolduğunda çocuk kontrolü ele alıyor”

Dijital maruziyet kavramından bahseden Tarhan; “Dijitalleşmenin beraberinde getirdiği en önemli unsurlardan biri dijital maruziyet. Ancak bazı çocuklarda özellikle okul reddi yaşayan vakalarda dikkat çeken bir durum var. O da anne ve babanın çocuk üzerindeki etkisinin zayıflaması. Ebeveynin liderliği kaybolduğunda, çocuk kontrolü ele alıyor. Böyle durumlarda çocuk için ölçüt ‘Hoşuma giden iyidir, hoşuma gitmeyen kötüdür.’ diye şekilleniyor. Aynı şekilde ‘Çıkarıma uygunsa doğru, değilse yanlıştır.’ gibi daha çok egoyu tatmine dayalı bir bakış açısı gelişiyor. Bu noktada belirleyici olan şey bireyin iç gözlem becerisi. Kendini değerlendirebilen, kendi duygu ve düşüncelerini analiz edebilen kişiler dijitalleşmenin olumsuz etkilerinden daha az etkilenir. Ancak bu beceri gelişmemişse, birey dijitalleşmenin kurbanı haline gelebilir. Bu nedenle kişinin bir hedefinin olması ve kendini geliştirme yönünde çaba göstermesi büyük önem taşıyor. Günümüzde dijitalleşmenin olumsuz etkilerine karşı daha çok anlam ve amaç odaklı yaklaşımlar öne çıkıyor. Bu çerçevede, dijitalleşmenin mağduru olmamak için psikolojik sağlamlığın geliştirilmesi gerekiyor. Amerika Birleşik Devletlerinde bu konuda önemli adımlar atılmış durumda. Okullarda özellikle lise düzeyinde öğrencilere psikolojik sağlamlık kazandırmaya yönelik eğitimler veriliyor. Bu yaklaşım bireylerin zorluklarla başa çıkma becerilerini güçlendirerek dijital çağın getirdiği risklere karşı daha dirençli olmalarını hedefliyor.” şeklinde konuştu.  

“Anlam mutluluğu için zora talip olmak gerek”

Haz mutluluğu yerine anlam mutluluğunun tercih edilmesi gerektiğini belirten Tarhan; “Haz ile mutluluğu birbirinden ayırarak hareket etmek gerekiyor. Günümüzde dijital yaşam daha çok haz odaklı bir yaşam felsefesini öne çıkarıyor. Oysa bu ayrım yeni değil Aristoteles yaklaşık 2 bin 500 yıl önce mutluluğu ikiye ayırmıştı. Hedonik mutluluk ve ödomanik mutluluk. Hedonik mutluluk hazza dayalıdır, anlık doyum ve keyif üzerine kuruludur. Bu günümüzde nörobilimde dopaminle ilişkilendirilen bir mutluluk türü olarak da açıklanır. Nörobilim alanı, bu noktada önemli bir çerçeve sunar. Dopamin temelli haz, zamanla hedonik adaptasyona yol açar. Kişi aynı düzeyde haz alabilmek için giderek daha fazla uyarana ihtiyaç duymaya başlar. Beyinde dopamin reseptörleri buna uyum sağlayarak değişir ve sonuçta daha yüksek dozda haz arayışı ortaya çıkar. Başlangıçta dar bir patika gibi işleyen haz yolları, zamanla geniş bir otobana dönüşür. Bu durum, ödül yetmezliği sendromu olarak da tanımlanan bağımlılık süreçlerine zemin hazırlar. Dijital bağımlılıklar da bu kapsamda kumar bağımlılığı gibi davranışsal bağımlılıklar arasında değerlendirilir. Bu süreçte dopaminerjik sistem baskın hale gelirken daha dengeli ve uzun vadeli iyi oluşla ilişkili olan serotonerjik sistem geri planda kalır. Bu çerçevede anlam mutluluğunu tercih eden birey, zorluklara talip olmayı ve uzun vadeli düşünmeyi göze almalıdır. Çünkü kalıcı tatmin, anlık hazlardan değil anlamlı bir yaşam kurma çabasından doğar.” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Katılımcılar tarafından ilgiyle karşılanan program, toplu fotoğraf çekimiyle sona erdi. 
 

Üsküdar Haber Ajansı (ÜHA)

Paylaş

Oluşturulma Tarihi06 Mayıs 2026

Sizi Arayalım

Phone