Beyin ‘İyi Düşün, İyi Hisset, İyi Ol’ diyor!

Haber ile ilişkili SDG etiketleri

SDGS IconSDGS IconSDGS IconSDGS IconSDGS Icon

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist-Yazar Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 42’nci TÜYAP Uluslararası İstanbul Kitap Fuarında okurlarıyla bir araya geldi. “İyi Düşün, İyi Hisset, İyi Ol” başlıklı söyleşide Tarhan, son kitabının çıkış noktasını anlattı. Tarhan, kitapta insanın hasta olmadan önce sağlığını korumasını hedefleyen bir yaklaşım benimsediğini söyledi. Beynin düşünceden çok duyguyla çalıştığını vurgulayan Tarhan, ruh sağlığında duygu, düşünce ve davranış bütünlüğünün önemine dikkat çekti. Yapay zekâ ve nörobilim alanındaki gelişmelerin kitabın bilimsel zeminini oluşturduğunu kaydeden Tarhan, sağlıklı ve huzurlu bir yaşamın bilinçli farkındalıkla mümkün olabileceğini ifade etti. Söyleşinin ardından Prof. Dr. Tarhan, yoğun ilgi gören imza programında okurlarıyla buluştu. 

13-21 Aralık tarihleri arasında düzenlenen 42’nci Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, bini aşkın yayınevi ve sivil toplum kuruluşunu okurlarla buluşturdu.

Gazeteci Şaban Özdemir moderatörlüğünde gerçekleştirilen “İyi Düşün, İyi Hisset, İyi Ol” başlıklı söyleşide Prof. Dr. Nevzat Tarhan, son kitabının temel yaklaşımını anlattı. 

Söyleşi, fuar ziyaretçilerinden yoğun ilgi gördü. 

“Yapay zeka devrimini kaçırmamamız gerekiyor”

Yapay zekanın ve beynin işleyişine dair bilimsel dönüşümü vurgulayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Yapay zekanın babası olarak anılan Geoffrey Hinton, 2024’te Toronto’da Nobel Ödülü aldı. Kendisi bir kognitif psikolog yani nöropsikolojinin bir alt dalında çalışan bir bilim insanı. Bu yaklaşım beyni bir bilgisayar gibi ele alan bir psikoloji ekolü. Bu alanda beyin çalışmaları yapan psikiyatristler uzun yıllar boyunca küçümsendi, dışlandı, yeterince anlaşılmadı. Hinton’un Nobel Ödülünü almasıyla ilgili olarak da şunu söylediler, ‘Azınlıkta kalan bir fikri ısrarla savunduğu için bu ödülü aldı.’ Hinton, beynin nasıl çalıştığına ilişkin yaptığı keşiflerle ilk olarak 1980’lerde Turing Ödülünü aldı. Turing hesap makinesini geliştiren kişi o ödül de bu alandaki en prestijli ödüldür. Daha sonra beynin algoritmalarla çalıştığını iddia etti ve beynin algoritmik işleyişine dair kanıtlar ortaya koydu. Bu çalışmaların ardından bir genetikçiyle birlikte Nobel Ödülünü aldı. Yani bütün bunlar beynin nasıl çalıştığını bize gösteriyor. Biz nasıl çalışıyoruz ve bu çalışma biçimini taklit eden beyni simüle eden bir sistem geliştiriliyor bunun adı da yapay zeka. Şu anda dünyada bir endüstri devrimi yaşanıyor. Matbaanın icadıyla başlayan sanayi devrimini biz kaçırdık ama yapay zeka devrimini kaçırmamamız gerekiyor. Çünkü yapay zeka gerçekten geleceğimizi doğrudan etkileyen bir olgu.” diyerek sözlerine başladı. 

“İnsan beynini çözdükçe hastalıkları daha kolay tedavi edeceğiz”

Psikiyatrik hastalıkların beyindeki algoritmalarla ilişkisini anlatan Tarhan; “İyi Düşün, İyi Hisset, İyi Ol kitabımızda psikiyatrik rahatsızlıklarımızın, korkularımızın, depresyonumuzun ya da yaşadığımız çeşitli sıkıntıların beyindeki algoritmalardan kaynaklandığı, bozulan beyin algoritmalarının düzeltilmesi gerektiği ve bunun nasıl yapılacağı anlatılıyor. Kitapta bunlar somut örnek vakalar üzerinden ele alınıyor. Örneğin bir kişi depresyonla geliyor bu depresyon vakasında çeşitli korkular farklı düşünce bozuklukları bulunuyor. Biz bunların beyindeki karşılıklarını anlatıyoruz. Ardından o kişinin nasıl davranması halinde beyindeki hatalı algoritmanın yerine doğru algoritmanın yerleştirilebileceğini gösteriyoruz. İnsan beyni bir karar vereceği zaman ya da yeni bir bilgiyle karşılaştığında geçmişi tarıyor. Geçmişteki bütün bilgileri gözden geçiriyor. Beyinde duygusal radarlar var onlar tarıyor mantıksal ve düşünsel radarlar da var onlar tarıyor. Daha sonra bütün bu taramalara göre geleceğe ilişkin bir tahmin yapıyor. Yani beynimiz aslında bir tahmin makinesi gibi çalışıyor. Tahmin demek, kuantum fiziği demek beyin kuantum fiziğiyle çalışıyor. Bu artık ortaya çıktı. Benim Bilgelik Psikolojisi adlı bir kitabım var. Bu kitapta nörobilim temelinde bilgeliğin nöropsikolojisi ele alınıyor. Bu yaklaşım, sözünü ettiğimiz bu iki alanı birleştiriyor. İnsan beynini çözdükçe insanı anlayacağız, varoluşu anlayacağız ve hastalıkları daha kolay tedavi edeceğiz. Böylece yaptığımız tedavilerde, neyi tedavi ettiğimizi de çok daha iyi bileceğiz.” ifadelerini kullandı.

“Ölçmediğimiz şeyi yönetemeyiz”

Koruyucu ve önleyici sağlık yaklaşımının önemini ele alan Tarhan; “İdeal olan sağlık tıbbı üzerine gitmektir. Yani insanların hasta olmaması için ne yapması gerektiği üzerine odaklanmak gerekiyor. İyi Düşün, İyi Hisset, İyi Ol kitabımız da zaten buradan hareket ediyor. Bir insanın doktora gitmeden önce hasta olmamasını sağlamayı hedefleyen bir kitap bu. Elbette hasta olan kişiler için de kitapta vaka örnekleri anlatılıyor. Ancak bu vaka örneklerinden kişi kendi kendini tedavi edebilecek düzeyde çıkarımlar ve avantajlar elde edebiliyor. Bu nedenle kitaptaki uygulamalar nörobilimin insan davranışıyla bağlantısını neden-sonuç ilişkisi içinde ortaya koyduğunuzda, kişinin tedaviye ikna olmasını sağlıyor. Mesela bir şeker hastasını düşünün kan şekerini ölçüp düşük ya da yüksek olduğunu göstermeden o ilacı kullandıramazsınız. Tansiyon hastasında da aynıdır, tansiyonunu ölçüp yüksek olduğunu görmezse ilacı kabul etmez. Bir insana da beyninde bir şeylerin bozulduğunu somut olarak gösterdiğinizde, tedaviyi kabul ediyor. Zaten biz bunu klinik pratiğimizde de yapıyoruz. Burada önemli olan bunu merdiven altı yöntemlerle değil bilimsel kanıtlarla, analizlerle ve ölçerek yapmak. Çünkü ölçmediğimiz şeyi yönetemeyiz. Biz beyindeki fonksiyonları ölçüyoruz, ona göre yönetiyor ve tedavi ediyoruz. Tedavideki temel amacımız da budur.” şeklinde konuştu. 

“Beynimiz düşünceden çok duyguyla çalışıyor”

Düşünce kadar duyguların da insan yaşamındaki belirleyici rolüne vurgu yapan Tarhan; “Dikkat ederseniz, ‘İyi düşün, iyi ol.’ demedik. ‘İyi düşün, iyi hisset, iyi ol.’ dedik. Çünkü beynimiz düşünceden çok duyguyla çalışıyor. İnsan ilişkilerinde bilgi aktarımı, yani sözel iletişim yaklaşık yüzde 20’dir. Sözel olmayan iletişim ise yüzde 80’dir. Sözel iletişim, bilgi ve enformasyon aktarımıdır, sözel olmayan iletişim ise duygu aktarımıdır. Ses tonu, eşik altı vurgular, seçilen kelimeler, mimik ve jestler, beden dili… Bunların tamamı etkili iletişimin yüzde 80’ini oluşturur. Yüzde 80’lik bu etkili alanı ihmal edip yalnızca düşünceye odaklanmak doğru değildir. Descartes’ın Yanılgısı diye bir kitap var, 1995’lerde yazıldı. Portekiz kökenli bir sinirbilimci ve nörolog olan Damasio tarafından kaleme alındı. Descartes ne diyordu? ‘Düşünüyorum, o halde varım.’ Halbuki insan hissederek var oluyor. Bugün artık şunu biliyoruz ki elbette düşünce var ve önemlidir ama tek başına yetmez. Düşünceye duygu katılır. O da yetmez düşünceyle duygu birleştiğinde inanış oluşur. Bu inanışı tekrar ettiğimizde alışkanlık haline gelir. Yaklaşık altı hafta tekrar edersek alışkanlık olur. Altı ay tekrar ederse kişiliğin bir parçası haline gelir. Artık otomatikleşir. Bu araba kullanmaya benzer. Bir yerden bir yere giderken araba kullanırsınız; başka şeylerle konuşur, başka konularla ilgilenirsiniz ama arabayı otomatik olarak kullanırsınız. Neden? Çünkü beynimiz bunu öğrenmiştir otomatik hale getirmiştir. Buna epigenetik öğrenme denir. Beyin çok tekrar edilen davranışlarla ilgili genetik varyantlar üretir, yeni genetik bağlantılar kurar ve davranışı otomatik olarak yapmaya başlar.” dedi.

“Sıfır problemli bir hayat yok…”

İnsanın anlam arayışı ve krizlerle başa çıkma biçimini ele alan Tarhan; “İnsan zor bir durumla karşılaştığında bu ister bir hastalık olsun ister ekonomik ya da sosyal bir kriz ister evlilik problemleri ya da çocuğuyla ilgili yaşadığı sorunlar olsun bunların hepsini hayatı boyunca tek tek yaşar. Yani dümdüz, sıfır problemli bir hayat yok. Bu hoş olurdu ama mümkün değil, gerçekçi de değil. İnsan beyninin diğer canlılardan farklı olarak dört temel biyolojik özelliği vardır. Birincisi insan beyni sonsuzluk arar, ölmek istemez, sonsuzluğu arar. İkincisi insan beyni anlam arar. ‘Neden?’ diye sorar. Bir bilgi geldiğinde, ‘Kim söyledi, ne söyledi, neden söyledi?’ diye sorgular yani nedeni arar. Üçüncüsü insan özgürlük arar. İnsanın arzuları ve istekleri sınırsızdır ama gücü sınırlıdır buna rağmen özgürlük ister. Tarihteki savaşlara baktığınızda büyük çoğunluğunun özgürlük savaşları olduğunu görürsünüz. Dördüncüsü ise insanın ilişkisel bir varlık olmasıdır, insan ilişki arar. Yani insan beyni anlam arayan, sonsuzluk arayan, ilişki arayan ve özgürlük arayan bir beyindir. Böyle bir yapıda insan anlam arayışı içinde yaşadığı acıya doğru bir anlam yükleyebilirse o acıyı yönetebilir. Peki acıya anlam yüklemek ne demektir? Bir acı olayla karşılaştığımızda o olayın bir tehdit boyutu vardır bir de fırsat boyutu vardır. Eğer tehdit boyutuna odaklanırsanız moraliniz bozulur, ümitsizliğe düşersiniz ama fırsat boyutuna odaklanırsanız ‘Ben bu olayı yaşıyorum, bu olay bana ne öğretti? Bu olayın bir daha olmaması için ne yapmam gerekiyor? Bu yaşadığım süreci, beni geliştiren bir travmaya nasıl dönüştürebilirim?’ diye sorarsınız. Yani bir travma yaşıyorsunuz önemli olan, o travmayı yıkıcı değil geliştirici bir travma haline getirebilmenin yolunu bulmaktır.” ifadelerini kullandı. 

“Bu çağın insanı Edison kadar üretken, Mevlana kadar bilge olmalı”

Üretkenlik ile bilgelik arasındaki dengeye dikkat çeken Tarhan; “Bu çağın insanı Edison kadar üretken, Mevlana kadar bilge olmalı. Bu ikisini birleştirmemiz gerekiyor. Çünkü sadece üretken olmak yetmiyor insanın huzurlu olması da gerekiyor. Kapital sistem üretmeyi teşvik ediyor ama mutlu olmayı teşvik etmiyor. İnsanın mutlu olabilmesi, kendisiyle barışık olabilmesi için de yollar bulmak gerekiyor. Biz burada o yolları da göstermeye çalışıyoruz. Zaten kitaplarıma dikkat ederseniz, 2000 yılından bu yana Kendinle Barışık Olmak, Mutluluk Psikolojisi, Pozitif Psikoloji gibi başlıklarla hep insanların hasta olmaması üzerine kitaplar yazdım. Ben bir psikiyatristim aslında şizofreni, depresyon gibi hastalıkları yazmam beklenir ama benim için önemli olan, insanların hasta olmaması. Bu konuda yazınca vicdanen kendimi daha huzurlu hissediyorum. Hekimliği sadece ameliyat etmek, kesip biçmek ya da yalnızca tedavi etmek üzerinden düşünürseniz bu daha çok çıkar odaklı bir hekimlik anlayışı olur. Oysa işi büyük düşünmek, kendini aşarak düşünmek gerekir. Peygamberimizin, ‘Topluma en hayırlı olanınız, topluma en faydalı olanınızdır.’ sözü vardır. İşte bu motivasyonla hareket ediyoruz.” şeklinde konuştu. 

“Boşanma evlilikte seçenek değil sonuçtur”

Katılımcılardan gelen soruları da cevaplayan Tarhan, bir soru üzerine evlilikte duygular yerine rasyonel kararların önemini vurguladı. Tarhan; “Rasyonel karar vermek gerekir çünkü hisler insanı yanıltabilir. İçimizden gelen her his doğru değildir. Bu his bir korkudan mı kaynaklanıyor, bir ümitsizlikten mi doğuyor buna bakmak gerekir. Bazı durumlarda özellikle böyle anlarda mücadeleye devam etmeyi sağlayan bir kavram vardır buna ‘keşfedici umutsuzluk’ denir. Keşfedici umutsuzluk şunu sordurur, ‘Ben doğru hareket edersem, doğru davranırsam bu ilişkide yaşanan bozulmanın yüzde kaçı benden, yüzde kaçı karşı taraftan kaynaklanıyor?’ Burada üçüncü bir gözün, objektif bir bakışın devreye girmesi gerekir. Çünkü evlilikte boşanma bir seçenek değil bir sonuçtur. Eğer bir insan evlenmeden önce ‘Yürümezse ayrılırım.’ diyorsa evlenmemelidir. Bu evlilik olgunluğunun olmadığını gösterir. Evlilik bir okyanus yolculuğuna çıkmak gibidir ya da bir uçağa binmek gibidir. Hatta bir cerrahın ameliyata girmesine benzer. Ameliyatın ortasında cerrah, ‘Sıkıldım, çıkıyorum.’ diyebilir mi? Diyemez. Çünkü ortada bir sorumluluk vardır. Evlilikte de durum aynıdır. Evliliğin ortasında ‘Sıkıldım, içimdeki hisler bırak diyor.’ denemez. Kişinin önce şunu sorması gerekir. ‘Evliliğin devamı için elimden gelen her şeyi yaptım mı? Çift terapisi dahil olmak üzere gerekli adımlar atıldı mı?’ Eğer evliliğin devamı için yapılabilecek her şey yapılmış, profesyonel destekler alınmış ama buna rağmen yürümüyorsa, o zaman çocukların iyiliği için el sıkışarak ayrılmak mümkündür. Çünkü annelikten ve babalıktan boşanma olmaz karı-kocalıktan boşanma olur. İşte bu yüzden boşanma evlilikte seçenek değil sonuçtur.” dedi.

“Derin ve anlamlı ilişkileri olan insanlar daha uzun ömürlü oluyor”

Derin ve anlamlı ilişkilerin insan sağlığı üzerindeki etkisine dikkat çeken Tarhan; “Derin ve anlamlı ilişkileri olan insanlar daha uzun ömürlü oluyor daha mutlu oluyor. Bunu gösteren en önemli çalışmalardan biri Harvard’ın meşhur sağlıklı yaşam araştırmasıdır. Yaklaşık 75 yıl süren bu çalışma literatürde kanıt değeri son derece yüksek bir araştırmadır. Bu çalışmanın bize söylediği şey şudur, sağlıklı ve anlamlı ilişkiler. Günümüzde çok sayıda arkadaş var ama anlamlı ilişki çok az. Derin ilişki çok az. Bunun sebeplerinden biri bencillik, ikincisi ise yalancılık, hile ve dürüstlük eksikliğidir. Çünkü güvenin olmadığı yerde sağlıklı bir ilişki olmaz. Eşine güvenemediğin bir ortamda kadın ya da erkek fark etmez sağlıklı bir dost ilişkisi kurulamaz. Peki dostluk nedir? Dost, sen üzüldüğün zaman seni teselli edebilen dertli olduğunda yanında olabilen ve en önemlisi, senin arkandan güzel konuşabilen kişidir. Dostluk, insanın yüzüne karşı değil arkasından güzel konuşabilmektir. İşte gerçek dostlar böyle insanlardır. Evlilikte de bir arkadaşlık boyutu vardır bir sevgililik boyutu vardır ve bir de dostluk boyutu vardır. Birinci aşama sevgililik boyutudur, ikinci aşama arkadaşlık boyutudur, üçüncü aşama ise dostluk boyutudur. Dostluk boyutuna ulaşmış evlilikler, derin ve anlamlı ilişkiler ortaya çıkarır.” ifadelerini kullandı.

“Beynimiz bir kimya laboratuvarı gibidir”

Olumsuz düşüncelerin beden üzerindeki biyolojik etkilerini ele alan Tarhan; “Kötü düşünüldüğünde beyinde asit özellikli kimyasallar salgılanıyor. Bu kimyasallar sempatik aktivasyonu artırıyor, damar direnci yükseliyor, stres oluşuyor. Damar direnci arttıkça tansiyon yükseliyor, omuz, boyun ve sırt kasları kasılıyor, fibromiyalji ortaya çıkabiliyor. Mide ve bağırsak spazmları oluşuyor, çeşitli gastrit tabloları görülüyor. Ayrıca stres hormonları salgılandığı için bağışıklık sistemi baskılanıyor. Eğer bu durum birkaç saat sürerse, vücut genellikle bunu telafi edebiliyor. Çünkü parasempatik sinir sistemi devreye giriyor. Vagus siniri, vücudun en uzun siniridir bağırsaklardan başlayarak bütün vücudu tarar ve beyne ‘Gevşe, tehlike geçti, rahatla.’ mesajını iletir. Bu mekanizma devreye girdiğinde stres tepkisi azalır. Stres altında soğukkanlı kalabilme becerisine sahip olan kişiler, bu süreci daha kolay yönetebiliyor. Çünkü beynimiz adeta bir kimya laboratuvarı gibidir. O laboratuvarı, beyindeki bir eczacı gibi yönetmemiz gerekir. Yaşamak aslında, stres hormonlarıyla mutluluk hormonlarını beynimizde belli bir oranda, bir eczacı titizliğiyle karıştırıp kana pompalayabilmektir. İşte iyi düşünme de tam olarak bunu sağlar.” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Okurlar uzun kuyruk oluşturdu 

Katılımın ve ilginin yoğun olduğu söyleşinin ardından Prof. Dr. Tarhan, kitap imza salonunda okurlarına kitaplarını imzaladı. 
Prof. Dr. Nevzat Tarhan’a kitaplarını imzalatan okurlar, Tarhan ile sohbet etme ve fotoğraf çektirme fırsatı da yakaladı.
 

Üsküdar Haber Ajansı (ÜHA)

Paylaş

Oluşturulma Tarihi23 Aralık 2025

Sizi Arayalım

Phone