İçeriğe atla

İçerik

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Güçlü çocuklar güçlü ailelerde yetişir”

Haber ile ilişkili SDG etiketleri

SDGS IconSDGS IconSDGS IconSDGS IconSDGS Icon

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Semerkand Aile Dergisi’nin “Aile Olmak Güzeldir” başlıklı 250’nci özel sayısında söyleşisiyle yer aldı. Aile kurumunun günümüzde karşı karşıya olduğu dönüşümü psikolojik ve toplumsal boyutlarıyla ele alan Tarhan, dijital çağda aile içi iletişimden çocuk yetiştirmeye, evlilikten toplumsal dayanışmaya uzanan pek çok konuda önemli değerlendirmelerde bulundu. Aile zarar gördüğünde aslında toplumun kan kaybettiğine dikkat çeken Tarhan, aileyi korumanın geleceği korumak olduğunu belirtti. Tarhan aynı zamanda güçlü çocukların güçlü ailelerde yetiştiğinin de altını çizdi.

Son yıllarda evlenme yaşının yükseldiğini görüyoruz. Sizce bunun en temel sebepleri nelerdir? 

Son yıllarda eğitim süresinin uzaması, kariyer planlamaları ve ekonomik faktörlerin etkisiyle ilk evlenme yaşı her iki cinsiyette de kademeli olarak yükseliyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan Evlenme ve Boşanma İstatistikleri verilerine göre, 2025 yılında ortalama ilk evlenme yaşı kadınlarda 26,0, erkeklerde 28,5 olarak gerçekleşti. 

Evlenme yaşının yükselmesinin arkasında kültürel, psikolojik ve dijital dönüşümler de bulunuyor. Özellikle dijital çağda gençler aidiyet duygusunu erteleyen, bireysel haz ve konforu önceleyen bir yaşam anlayışıyla karşı karşıya kaldılar. Günümüzde birçok genç, evliliği bir sorumluluk alanı olarak görmek yerine özgürlüğünü kısıtlayan bir kurum olarak algılıyor.

Bir başka önemli neden de evlilik olgunluğunun gecikmesidir. Evlilik sadece iki kişinin birlikte yaşaması değildir; yeni bir aile inşa etme sorumluluğudur. Bunun için duygusal olgunluk, ekonomik yeterlilik, sosyal uyum ve sorumluluk bilinci gerekir. Ne yazık ki modern kültür gençlere haklarını öğretirken sorumluluklarını yeterince öğretmiyor.

Ayrıca sosyal medya ve dijital platformlar gençlerin beklentilerini gerçekçi olmayan bir noktaya taşıyor. İnsanlar mükemmel eş, mükemmel ilişki ve kusursuz hayat arayışına giriyorlar. Bu da karar vermeyi zorlaştırıyor. Halbuki evlilik bir tüketim ilişkisi değil, bir emek ve iş birliği ilişkisidir.

Bugün gençlerin evlilikten korkması değil, evliliğin ne olduğunu yeterince öğrenmeden değerlendirmesi daha büyük bir sorundur. Bu nedenle evlilik öncesi eğitimler ve evlilik olgunluğu çalışmaları büyük önem taşımaktadır.

Her şeyden önce ekonomik belirsizlikler önemli bir etkendir. Gençler eğitimlerini tamamladıktan sonra iş bulma, kariyer oluşturma ve ekonomik bağımsızlık kazanma sürecinde daha uzun zaman harcamaktadır. Evlilik, sorumluluk gerektiren bir kurum olduğu için ekonomik güvence oluşmadan evlenmek istememektedirler.

İkinci olarak, eğitim süresinin uzaması evlenme yaşını yükseltmektedir. Özellikle yüksek lisans, doktora ve mesleki uzmanlaşma süreçleri gençlerin evlilik kararını daha ileri yaşlara ertelemesine yol açmaktadır.

Bir diğer önemli neden ise bireyselleşmenin artmasıdır. Modern kültürde kişisel özgürlük, kendini gerçekleştirme ve bireysel hedefler ön plana çıkmıştır. Gençler önce kendilerini tanımayı, kariyerlerini ve yaşam tarzlarını oturtmayı tercih etmekte, evliliği daha sonraki bir aşama olarak görmektedir. Psikolojik açıdan baktığımızda ise yüksek beklentiler ve mükemmel eş arayışı dikkat çekmektedir. Sosyal medya ve dijital iletişim ortamları, insanlarda ideal ilişki ve ideal eş beklentisini yükseltmiştir. Bu durum karar verme sürecini zorlaştırmakta ve evlilikleri geciktirebilmektedir.
Ayrıca günümüzde gençler, anne-babalarının veya çevrelerindeki başarısız evlilik örneklerinden etkilenebilmektedir. Boşanma oranlarının görünürlüğünün artması bazı kişilerde evliliğe karşı temkinli yaklaşım oluşturmakta, "yanlış evlilik yapmaktansa geç evlenmek daha iyidir" düşüncesini güçlendirmektedir.

Bununla birlikte evlenme yaşının yükselmesini tamamen olumsuz değerlendirmemek gerekir. Kişinin duygusal olgunluğa ulaşarak, kendini tanıyarak ve bilinçli bir seçim yaparak evlenmesi evlilik kalitesini artırabilir. Ancak evliliği sürekli ertelemek ve bağlanma korkusuna dönüştürmek de ayrı bir risk oluşturur.

Önemli olan evlilik yaşından çok, kişinin psikolojik olgunluğu, sorumluluk alma kapasitesi ve sağlıklı ilişki kurabilme becerisidir. Sağlam evliliklerin temeli nüfus cüzdanındaki yaş değil, duygusal ve sosyal olgunluktur.

Bugün dış dünya, telefon ve tabletler aracılığıyla eve, sofraya ve aile ilişkilerine taşınıyor. Sizce bu durum aile içi iletişimi nasıl etkiliyor? Oluşan zararı engellemek için aileler hangi adımları atabilir?

Aile tarih boyunca değerlerin aktarıldığı en önemli kurum olmuştur. Ancak bugün bu rolü büyük ölçüde sosyal medya ve dijital platformlarla paylaşmak zorunda kalıyor. Eskiden çocuklar hayatı anne-babadan öğrenirken bugün algoritmalardan öğrenmeye başladı.

Telefonlar ve tabletler aile üyelerini fiziksel olarak aynı ortamda buluşturuyor ama zihinsel olarak birbirinden uzaklaştırabiliyor. Aynı sofrada oturan insanlar farklı dünyalarda yaşayabiliyorlar. Bu durum zamanla empatiyi, duygusal paylaşımı ve aile içindeki güven ilişkisini zayıflatıyor.

Biz buna aile ekosisteminin bozulması diyoruz. Aile ekosistemi zayıfladığında çocukların psikolojik sağlamlığı da zarar görüyor. Çünkü çocuklar sadece söylenenleri değil, yaşananları öğrenirler.

Bunun için ailelerin öncelikle dijital disiplin oluşturması gerekiyor. Özellikle yemek masaları ve aile sohbetleri ekransız alanlar haline getirilmeli. Anne-babalar çocuklardan önce kendileri rol model olmalıdır. Çünkü çocuklar nasihatten çok davranışı taklit eder.

Özellikle 3 yaşına kadar çocuklara dijital ekran verilmemesi gerekir. Sonrasında ise yaşına uygun ve kontrollü kullanım sağlanmalıdır. Bunun yanında çocuklara sadece yasak koymak yeterli değildir. Onlara anlam duygusu, aidiyet duygusu, sosyal ilişkiler ve gerçek yaşam becerileri kazandırılmalıdır.

Bugün ailelerin görevi sadece çocuklarını korumak değil, onların dijital dünyada bilinçli bireyler olarak var olmasını sağlamaktır.

Boşanma oranlarının arttığı bir dönemdeyiz yazık ki. Bir evliliği uzun yıllar ayakta tutan en önemli değerler ve dinamikler sizce nelerdir?

Evlilikte en büyük yanılgı aşkın evliliği sürdüren temel unsur olduğunun düşünülmesidir. Aşk evliliğin sebebi değil, çoğu zaman sonucudur. Bizim formülümüz şudur: Sevgi + İş Birliği = Ömür Boyu Aşk.

Bir evliliği ayakta tutan temel unsurlar 5S olarak ifade ettiğimiz değerlerdir: Sevgi, Saygı, Sabır, Sadakat ve Samimiyet. Bunların merkezinde ise manevi anlam duygusu bulunmalıdır.

Sevgi olmadan yakınlık kurulamaz. Saygı olmadan kişilikler korunamaz. Sabır olmadan krizler aşılamaz. Sadakat olmadan güven oluşamaz.

Samimiyet olmadan da gerçek bir bağ kurulamaz.

Gerçekçi olmayan beklentiler yani beklentilerin yanlış olması kriz sebebidir. Evlilikte de aynı şekilde beklentiler var. Evlilikte de eşle ilgili ve hayatla ilgili beklentiler vardır. Hayat; insanın hayal ettiği ve yaşamak istediği şeyler değil, karşısına çıkan yaşadığı şeylerdir. Hayat insanın hep planladığı şekilde giden bir kavram değil. Hayat insanın tek başına da karar verebileceği bir kavram değildir. Evlilikte de tek bir kişi yok, iki kişi var artık. Kişi iki gözle görmeyecek artık dört gözle görecek. İki kulakla işitmeyecek, dört kulakla işitecek. Böyle bir ahenk oluşturmak gerekiyor.

Evlilikte "ben" kalarak "biz" olabilmek çok önemlidir. Eşler birbirlerini değiştirmeye çalışmak yerine birbirlerini anlamaya çalışmalıdır. Evliliğin en büyük düşmanı inatçılıktır. İnatçılık, bencillikten kaynaklanıyor. Kişi hep ben biliyorum diyorsa benmerkezcidir. En büyük özellikleri empati yoksunu olmalarıdır. Bu tip kişiler karşı tarafın duygularını, ihtiyaçlarını okuyup anlayamazlar. İnatçı kişiler karşı tarafın penceresinden bakamazlar egolarını kutsallaştırmışlardır. Bu nedenle inatçılık ve bencillik evliliğin düşmanlarıdır.

Sağlıklı bir evlilikte akıl ve kalp beraberliği vardır. Sağlıklı evliliklerde ortak hedefler vardır. Biz buna aynı yöne bakabilmek diyoruz. Evlilik bir yolculuktur. Yol arkadaşları zaman zaman fırtınalarla karşılaşabilir ama gemiyi terk etmek yerine birlikte rotayı düzeltmeye çalışırlar.

Uzun ömürlü evliliklerin sırrı kusursuz eş bulmak değil, kusurlarla birlikte yaşamayı öğrenebilmektir.

Ülkemizde doğurganlık oranlarının düştüğünü görüyoruz. Çocuk sahibi olma kararının ertelenme sebepleri neler olabilir? Bu sebepler nasıl bertaraf edilebilir?

Doğurganlık oranlarının düşmesi sadece ekonomik sebeplerle açıklanabilecek bir durum değildir. Elbette ekonomik kaygılar önemlidir ancak mesele bundan daha derindir.

Günümüzde bireyselleşme arttı. İnsanlar uzun vadeli sorumluluklardan kaçınmaya başladı. Çocuk yetiştirmek fedakârlık, sabır ve emek gerektirir.

odern kültür ise daha çok anlık hazları ve bireysel mutluluğu öne çıkarıyor.

Batıda boşanma ve evlilik dışı çocuk oranları arttı. Batıda boşanma oranları, evlilik dışı çocuk oranları %50’nin üzerinde, Türkiye’de 2025 TÜİK istatistiklerine göre boşanmaların %34’ü evliliğin ilk 5 yılı içinde gerçekleşti. Maalesef batının hastalığı artık Türkiye’ye de girmiş durumda.
Bir başka sebep de aile kurumuna yönelik güven kaybıdır. Boşanma oranlarının artması, gençlerin evliliğe ve ebeveynliğe daha temkinli yaklaşmasına neden olabiliyor.

Oysa çocuk sahibi olmak sadece biyolojik bir süreç değildir; aynı zamanda insanın kendini aşma yolculuğudur. Kişi sadece kendisi için yaşadığında değil, başkaları için de anlam ürettiğinde daha derin bir mutluluk hisseder.

Bu nedenle aile dostu sosyal politikaların güçlendirilmesi, çalışan anne-babalara destek verilmesi ve aile kurumunun toplumdaki itibarının artırılması önemlidir. Ayrıca gençlere aile kurmanın sadece ekonomik değil, psikolojik ve sosyal bir yatırım olduğu anlatılmalıdır.

Aile güçlü olduğunda toplum da güçlü olur. Çünkü toplumun en küçük birimi aile, ailenin en değerli ürünü ise sağlıklı yetişmiş çocuklardır.

Dijital dünyanın etkisiyle çocuk ve gençleri şiddet, madde bağımlılığı ve dijital bağımlılık gibi risklerden korumak da zorlaşıyor. Bu tablo karşısında ebeveynlere hangi tavsiyelerde bulunursunuz? 

Bugün çocuklarımızı sadece sokaktaki tehlikelerden değil, ekranların içindeki görünmez tehlikelerden de korumamız gerekiyor. Çünkü artık çocukların zihinsel dünyasına ulaşmak çok kolay hale geldi.

Ancak çözüm sadece yasaklamak değildir. Yasaklar kısa vadede işe yarayabilir ama kalıcı koruma sağlamaz. Asıl yapılması gereken çocuklarda psikolojik sağlamlık oluşturmaktır.

Pozitif psikolojinin temel amacı da budur. Psikolojik sağlamlığı olan bir çocuk, karşısına çıkan risklere "hayır" diyebilir. Çünkü kendi değer sistemi oluşmuştur.

Anne-babaların çocuklarıyla daha fazla kaliteli zaman geçirmesi gerekiyor. Özellikle ergenlik döneminde iletişim köprüleri açık tutulmalıdır. Baskı, tehdit ve korkutma yerine ikna, inandırma ve sevdirme yöntemleri kullanılmalıdır.

Çocuklara sadece "madde kötüdür" demek yeterli değildir. Onlara stres yönetimini, anlam duygusunu, şükrü, empatiyi ve problem çözmeyi öğretmek gerekir. Çünkü bağımlılıkların temelinde çoğu zaman boşluk hissi ve anlam eksikliği vardır.

Ayrıca çocukların dijital dünyadaki faaliyetleri yaşlarına uygun şekilde takip edilmeli, ancak bu takip güven ilişkisini zedeleyecek bir denetime dönüşmemelidir. Amaç kontrol etmek değil, rehberlik etmektir.

Milli özelliğimizi kaybetme ihtimaliyle ciddi ciddi karşı karşıyayız. Vücut milyarlarca hücreden oluşuyor. Toplum da milyonlarca aileden oluşuyor. Eğer hücre bozulursa kanser oluşuyor. Aile sağlıklı değilse o toplumda çürüme başlar. Ailenin zarar görmesi, aslında toplumun kan kaybetmesi demektir. Aile, değerleri öğreten birinci kurumdur.

Unutmamak gerekir ki güçlü çocuklar güçlü ailelerde yetişir. Güçlü aileler ise sevgi, güven ve iletişimin olduğu ailelerdir. Aileyi korumak, geleceği korumaktır.
 
 

Üsküdar Haber Ajansı (ÜHA)

Paylaş

Oluşturulma Tarihi25 Temmuz 2026

Sizi Arayalım

Phone