İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Üsküdar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve Üsküdar Üniversitesi iş birliğinde “Aile Terapisi-Eğitim Öğretmen İlişkisi” başlıklı etkinlik düzenlendi. Düzenlenen etkinlikte Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdarlı eğitimcilere seslendi. Tarhan, konuşmasında değerlerin kişilik gelişimindeki belirleyici rolüne dikkat çekerek, bilginin aktarımından çok bilgiden bilgelik üretmenin önemini vurguladı. Yapay zekâ çağında sosyal ve duygusal becerilerin, empati ve psikolojik sağlamlığın vazgeçilmez olduğunu ifade eden Tarhan, eleştirel düşünme becerisinin gençlere mutlaka kazandırılması gerektiğini belirtti. Gençlere ulaşmanın yolunun sözden çok davranışla örnek olmaktan geçtiğini söyleyen Tarhan, erdem ahlakının anlatılarak değil yaşanarak aktarılabileceğinin de altını çizdi.

Üsküdar Üniversitesi Çarşı Yerleşke Emirnebi Konferans salonunda düzenlenen etkinliğe Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdar İlçe Milli Eğitim Müdürü Semih Durmuş, Üsküdar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı eğitimciler katıldı.


Yoğun ilgi gösterilen program açılış konuşmaları ile başladı.

Semih Durmuş: “Maarif Modeli ile hem kendimizi hem de gençliği eğitiyoruz”
Programın açılış konuşmasını Üsküdar İlçe Milli Eğitim Müdürü Semih Durmuş gerçekleştirdi. Durmuş; “İl Milli Eğitim Müdürlüğümüzün Maarif Modeli ile artık hem kendimizi hem de gençliği eğitiyoruz. Bir taraftan öğrenirken diğer taraftan öğrendiklerimizle yeni nesli inşa ettiğimiz bir sürecin içerisindeyiz. Zira öğretmenlik mesleğinin asıl amacı da budur. Bugün aramızda bulunan Arapça, Din Kültürü, Meslek Dersleri ve Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik zümresi öğretmenlerimize katılımları için teşekkür ediyorum. Programın bizim için bir ilk olması ve sizlerle başlaması ayrı bir kıymet taşıyor. Ben de İl Milli Eğitim Müdürümüzün toplantısını şube müdürü arkadaşıma devrederek bu programdan istifade etmek üzere bizzat aranızda bulunmak istedim. Bu vesileyle hem ev sahipliği için Üsküdar Üniversitesine hem de organizasyonda emeği geçen tüm yol arkadaşlarıma ve özel büro ekibimize şükranlarımı sunuyorum.” ifadelerini kullandı.

“Aile Terapisi-Eğitim Öğretmen İlişkisi” etraflıca ele alındı
Açılış konuşmalarının ardından Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Gazeteci Şaban Özdemir moderatörlüğünde “Aile Terapisi-Eğitim Öğretmen İlişkisi” başlığında söyleşi gerçekleştirdi.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Değer yargıları bir pusula gibidir”
İnsan hayatını anlamlandıran en temel boyutun değerler olduğu vurgulayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Psikolojide uzun yıllar ‘3D’ yaklaşımı konuşuldu. Duygu, Düşünce ve Davranış. Ancak üçüncü nesil psikoterapilerin ortaya çıkmasıyla birlikte bu üçlünün bir gencin ya da bir insanın hayatını tanımlamak için yeterli olmadığı görüldü. Bu noktada dördüncü bir boyuta ihtiyaç olduğu vurgulandı. Türkçede de anlamlı bir karşılık bulan bu yeni yaklaşımda 4’üncü D, ‘Değerler’ olarak tanımlandı. Değer kavramını en iyi şekilde açıklayan isimlerden biri ise Harvard Üniversitesinden eğitim psikoloğu Howard Gardner. Eğitimci olanlar özellikle rehber öğretmenlerimiz, Gardner’ı yakından bilir. Çoklu Zekâ Kuramını geliştiren Gardner, bu kuramı daha sonra karakter güçleri ve değerler üzerinden ele alarak 6 erdem, 24 değer yaklaşımını ortaya koydu. Bu çalışma zamanla ölçülebilir bir envanter haline getirildi. Günümüzde psikoterapilerde de sıklıkla kullanılan bu yaklaşımda bireyin değer yargıları temel bir referans noktası olarak ele alınıyor. Değer yargıları bir pusula gibidir. Bunu bir trafik örneğiyle anlatabiliriz. Yolda ilerlerken bir kavşağa geldiğinizi düşünün. Bir yol sizi bir şehre götürür, başka bir yol farklı bir yöne çıkar. Trafik levhaları ne yapar? Gitmek istediğiniz yönü size gösterir hatta tehlikeli bir yol varsa sizi önceden uyarır. İşte değerler de hayat yolculuğunda bu trafik levhaları gibidir. Bize nereye gideceğimizi hangi yönde ilerleyeceğimizi gösterir. Bu nedenle değer inşası kişilik gelişiminin en temel unsurlarından biridir. Aynı şekilde değer aktarımı da sağlıklı bir kişilik inşa etmenin vazgeçilmez bir parçasıdır.” diyerek sözlerine başladı.
“Değer yargılarının soyut bir alan olmadığı net bir şekilde görüldü”
Değer yargılarının bugün hem psikoterapinin hem de çağdaş bilimin merkezinde yer aldığını belirten Tarhan; “Değer yargılarını ölçmeye yönelik çeşitli ölçekler bulunuyor. Bunlardan biri PVQ (Personal Values Questionnaire) yani kişisel değer ve inanışları ölçen bir ölçek. Bu tür ölçeklerle kişinin hayata nasıl baktığını anlamaya çalışıyoruz. Örneğin bir kişi, ‘Beni kimse sevmiyor.’ şeklinde bir değer yargısına sahipse dünyayı da bu gözlükle okuyor. Böyle düşünen bir insan karşısındaki herkesi bu varsayımla değerlendiriyor. Aslında bu değer yargılarının soyut bir alan olmadığı bilimin merkezine yerleştiği çok net bir şekilde görüldü. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, 2024 Nobel Fizik Ödülünün bir psikoloğa verilmesi oldu. Geoffrey Hinton isimli bir kognitif psikolog bir genetikçiyle birlikte bu ödülü aldı. Bir psikolog ve bir genetikçinin fizik ödülü alması ilk bakışta tuhaf gelebilir. Hinton’un çalıştığı alan, nöropsikolojinin bir alt dalı olan kognitif psikoloji. Kognitif psikoloji, insan beynini bir bilgisayar gibi ele alan bir yaklaşım. Nobel gerekçesinde özellikle şu vurgulanıyor. ‘Azınlıkta kalan bir fikri ısrarla savunması.’ Hinton beynin nasıl çalıştığı sorusuna takılmış bir isim. Daha önce Turing Ödülü de almıştı. Alan Turing, bildiğiniz gibi ilk hesaplama sistemlerinin temelini atan isimlerden biridir. Hinton’un yaklaşımına göre beyin algoritmalarla çalışan bir sistem gibi işliyor. Geçmiş deneyimleri tarıyor, geçmişte oluşmuş zihinsel algoritmaları kullanıyor ve buna göre geleceği tahmin ediyor. Tıpkı meteorolojide bilgisayarların hava tahmini yapması gibi… Beyin bu öngörüler doğrultusunda bugünkü kararlarını veriyor. Bu süreçte yapay sinir ağları devreye giriyor. İşte bu nedenle Geoffrey Hinton’a bugün yapay zekânın vaftiz babası deniliyor. Çünkü yaptığı şey insan beyninin işleyişinin simülasyonunu ortaya koymak oldu. Bu çalışmalar yapay zekâ alanına doğrudan referans oluşturdu.” dedi.

“Bilgeliğin temel amacı anlam ve amaç kazandırmak”
Bilginin hızla çoğaldığı çağımızda asıl ihtiyaç duyulan şeyin bilgiyi aktarmak değil bilgiden anlam, üretebilmek olduğunu söyleyen Tarhan; “Bilginin ve enformasyonun doğrudan aktarımına dayalı liderlik anlayışı artık geride kaldı. Bugünün dünyasında önemli olan bilgiyi yorumlayabilmek, bilgiden bilgelik ve değer üretebilmektir. Çünkü bugün yalnızca bilgiye sahip olmak yetmiyor o bilgiyi anlamlandırmak gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında, Milli Eğitim Bakanlığının yürüttüğü öğretmen gelişim programları son derece vizyoner çalışmalardır. Gerçekten çok kıymetli ve sürdürülebilir olmasını temenni ediyorum. Çünkü her kurum, aslında öğrenen bir organizmadır. Okul, sınıf, üniversite öğrenen bir organizmadır. Aynı şekilde aile de öğrenen bir organizmadır. Çocuk öğrenir, anne öğrenir, baba öğrenir hep birlikte öğreniriz. Bu nedenle sınıfta bir öğrenci soru sorduğunda öğretmenin her şeyi bilmesi gerekmiyor. Öğretmen, ‘Bunu bilmiyorum, araştırıp size döneceğim.’ diyebilmeli. Zamanın ruhu bunu gerektiriyor. Biz artık sadece bilgi aktarıcı değiliz. Öğretmenin asıl rolü bilgi hazinesinin anahtarına sahip olmaktır. Hangi bilginin hangi kaynakta bulunduğunu bilen kişidir öğretmen o anahtarı öğrenciye verir. Özellikle günümüzde bilgi hazinesi büyük ölçüde yapay zekâ sistemlerinde bulunuyor. İçinde bulunduğumuz çağ, bilginin sel gibi aktığı ancak bu bilginin ayıklanmasının bilgelik gerektirdiği bir çağdır. Bilgeliğin temel amacı ise anlam ve amaç kazandırmaktır. Eğer bir gence anlam ve amaç veremezsek o genç kolaylıkla medyanın yönlendirdiği bir figüre dönüşür. Anlam ve amacı olan bir insan yapay zekâyı yönetir ama anlam ve amacı olmayan bir insanı, yapay zekâ yönetir. Burada yapay zekâdan kasıt aslında hayatın kendisidir. Çünkü yapay zekâ canlı değil bilinç sahibi değil. İnsan olmadığı yerde yapay zekâ da olmaz. Bu nedenle yapay zekâdan korkmamak gerekir. Kendini bilen, anlam ve amaç sahibi olan insan yapay zekâyı bir araç gibi hatta bir beygir gibi kullanır.” ifadelerini kullandı.
“Kalıcı öğrenme için altı sorunun birlikte sorulması gerekir”
Bilginin kalıcı hale gelmesi için beynin onu işlediğini söyleyen Tarhan; “Beynin bilgi işleme ağları yani networkleri vardır. Beyinde bilgiyi kaydederken çalışan altı temel network bulunur. Beyin bir bilgiyle karşılaştığında şu soruları sorar ‘Kim söyledi? Ne söyledi? Nerede? Ne zaman? Nasıl? Niçin?’ İletişimciler bu soruları çok iyi bilir ve sıkça kullanır. Bu sistemi tanımlayan Kanadalı bir psikolog bu yapıyı ‘Hafızanın Altı Sadık Bekçisi’ olarak adlandırır. Eğer bir insan gelen bir bilgi karşısında bu altı soruyu birden sorabiliyorsa, o bilgi beyinde taşa yazılmış gibi kalıcı hale gelir ama sadece bir-iki soru sorulursa, bilgi kuma yazılmış gibi olur kısa sürede silinir. Kalıcı öğrenme için bu altı sorunun birlikte sorulması gerekir. Aynı durum yapay zekâ ile ilişki kurarken de geçerlidir. Özellikle beynini aşırı şekilde dijital dünyaya kaptırmış bireylerde bunu gözlemliyoruz. Çocuklarda ya da işi tamamen bilgisayar üzerine olan kişilerde bazen tek boyutlu bir zihinsel gelişim ortaya çıkabiliyor. Bu duruma biz öğrenilmiş otistik özellikler diyoruz. Yani klinik bir otizm değil öğrenme ve yaşam biçiminin yol açtığı bir tablo. Çocuk matematiksel işlemleri mükemmel yapabiliyor ama sosyal ve duygusal okuryazarlığı zayıf olabiliyor. Bir ortamda yapılan espriyi herkes anlarken o çocuk anlayamıyor. Çünkü sosyal ve duygusal beceriler yeterince gelişmemiş oluyor. Bu nedenle bilgi dozunu kaçırmamak gerekiyor. Unutmamak lazım ki, ilacı ilaç yapan şey dozudur.” şeklinde konuştu.

“Bilgiye ulaşmak kolay ama asıl ihtiyaç, bilgiyi süzebilme becerisi”
Eleştirel düşünmenin gençlere öğretilmesi gerektiğinin altını çizen Tarhan; “Anadolu’da çok güzel bir söz vardır ‘Duyduğuna inanma, gördüğünün de yarısına inan.’ Ne kadar derin ve öğretici bir ifade… Atalarımız aslında bize eleştirel düşünmeyi öğretiyor. Yani duyduğumuz her şeye hemen inanmamamız, gördüğümüzü bile sorgulamamız gerektiğini söylüyorlar. Bunu özellikle gençlere öğretmemiz gerekiyor. Bir bilgiyle karşılaştığımızda hemen kabul etmek yerine, durup düşünmek ve sorgulamak şart. Elbette bilgiye ulaşmak kolay öğrenmek mümkün ama burada asıl ihtiyaç bilgiyi süzebilme becerisi. Bu noktada psikolojide sık gördüğümüz bir mekanizma devreye giriyor, etiketleme ve projeksiyon. Bir insan, çevresindekileri sürekli narsist diye etiketliyorsa, çoğu zaman kendi narsisistik özelliklerini karşı tarafa yansıtıyordur. Kendi iç dünyasındaki duyguları kabul edemediği için, ‘Ben önemliyim, ben iyi bir insanım bu olumsuz özellikler bende olamaz.’ diyerek bunları başkalarına atfediyor. Bu durum özellikle ikili ilişkilerde ciddi sorunlara yol açıyor.” ifadelerini kullandı.
“Gelecekte yok olmayacak iki alan var…”
Sosyal, duygusal ve psikolojik sağlamlık becerilerinin geliştirilmesi gerektiğini söyleyen Tarhan; “Bugün sosyal beynimizi ve duygusal beynimizi öğrenmeyi büyük ölçüde ihmal ediyoruz. Oysa geleceğe baktığımızda sıkça şu söyleniyor. Birçok meslek ortadan kalkacak. Ancak yok olmayacak iki alan var sosyal ve duygusal becerilerin yoğun olarak kullanıldığı meslekler. Çünkü bu becerileri ne bilgisayarlar ne de yapay zekâ tam anlamıyla yerine koyabilir. Bu noktada duygusal yapay zekâ kavramı da tartışılıyor ancak bu tür teknolojiler, insanın sosyal ve duygusal beynini kullanmasının yerine geçemez. Burada asıl önemli olan, duygusal ipuçlarını okuyabilme becerisidir. Empati dediğimiz şey de tam olarak budur. Karşımızdaki insanın mimiklerini, jestlerini, ses tonunu ve duygusal sinyallerini doğru okuyabilmek. Bir diğer kritik beceri ise psikolojik sağlamlık, yani psychological resilience. Hayatın içinde moralimizi bozan olaylar yaşarız, üzülürüz, stres yaşarız. Önemli olan bu stresi bir tehdit olarak mı yoksa bir fırsat olarak mı gördüğümüzdür. Eğer yaşananları geliştirici bir deneyim olarak ele alırsak, travma bile psikolojik sağlamlığımıza hizmet eden bir sürece dönüşebilir. Psikolojik sağlamlık doğuştan gelen bir özellik değildir sonradan öğrenilir. Bu konuda herkes eşittir. Farkı oluşturan şey olayları ele alış biçimidir. Eğer olayların akışını değiştiremiyorsanız bakış açınızı değiştirmeniz gerekir. Bakış açısı değiştiğinde mutlaka bir çıkış yolu bulunur.” dedi.

“Erdem ahlakını sadece anlatmak değil yaşamak gerekiyor”
Gençlere sözle değil davranışla örnek olunması gerektiğini belirten Tarhan; “Gençlere ulaşamıyoruz çünkü çoğu zaman yanlış yerden başlıyoruz. Oysa doğru yerden başladığımızda gençler anlamaya ve öğrenmeye son derece açıklar. Bu konuları konuştuğunuzda gençlerin ne kadar ilgili ve duyarlı olduklarını çok net görüyorsunuz. Üstelik hayat şartları da onları zorluyor. Bu nedenle insanlık tarihinde kötülüklerin görünür hale geldiği bir dönemden geçtiğimizi söyleyebiliriz. Ancak şunu unutmamak gerekir, kötülüklerin yol açtığı olumsuz sonuçlar arttıkça iyiliğe olan ihtiyaç da artacaktır. Bizim yapmamız gereken, iyilik üretmek ve iyi örnek olmaktır. Anne, baba ve öğretmen olarak ahlaklı bireyler olmamız gerekiyor. Erdem ahlakını sadece anlatmak değil yaşamak gerekiyor. Çünkü çocuklar ve gençler şuna bakar ‘Bu kişinin söylediği ile yaptığı birbiriyle örtüşüyor mu?’ Eğer örtüşüyorsa size inanırlar. Örtüşmüyorsa ne kadar güzel konferanslar verirseniz verin söyledikleriniz karşılık bulmaz. Bir kişi çocuğuna üç saat boyunca az konuşmanın faziletini anlatmış. Böyle bir durumda çocuk inanır mı? Elbette inanmaz. Çünkü mesaj ile davranış birbiriyle çelişiyor. Bu yüzden önce biz ahlaklı olacağız ki çocuklara ve gençlere iyi birer rol model olabilelim.” diyerek sözlerini sonlandırdı.
Düzenlenen program hediye takdimi ve toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.





