İçeriğe atla

İçerik

Dr. Öğr. Üyesi Meltem Narter’in yeni kitabı erkeklik algısını mercek altına alıyor

Haber ile ilişkili SDG etiketleri

SDGS IconSDGS IconSDGS IconSDGS Icon

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Meltem Narter’in “Erkek Olmanın Sosyal Psikolojisi” adlı kitabı Nobel Yayınları tarafından yayımlandı. Erkeklik algısını sosyal psikoloji perspektifinden ele alan Narter, kitapta toplumsal cinsiyet normlarının, kültürün ve dilin erkeklik kimliğinin oluşumundaki rolünü değerlendiriyor. Erkekliğin biyolojik bir kader olmadığını vurgulayan Narter, erkek egemenliğinin ve toplumsal eşitsizliklerin doğal ya da değişmez kabul edilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor.  

Kitabında erkeklik kavramını sosyal psikoloji perspektifinden ele alan Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Meltem Narter, kitabın ortaya çıkış sürecini ve erkeklik algısına ilişkin değerlendirmelerini anlattı.

“İnsanı anlamak üzere bilim üretmeye çalışan bir disiplinden geliyorum” 

Otuz yıldır sosyal psikoloji alanında çalışmalar yürüten Dr. Öğr. Üyesi Meltem Narter, kitabını yazmaya yönelten motivasyonu anlattı. Narter; “Genellikle bir akademisyen için kitap yazma motivasyonun akademik basamakları hızla çıkma isteği ya da hırsı olduğu düşünülür. Benim motivasyonum böyle bir beklentiyi kapsamıyor. Yaşama ve çevrenizde olup bitenlere duyarlılığınız varsa ve elinizde sorun olduğunu düşündüğünüz meseleleri çözebileceğine inandığınız bir bilgi ve yöntem varsa denemekten geri duramıyorsunuz. Ben de otuz yıldır sosyal psikoloji üzerine okuyan, çalışan üreten, öğrenci yetiştirmeye gayret eden biriyim. Tüm bu gerekçelerle dünyada artan şiddet, haksızlık ve bunların karşında giderek artan çaresizliği anlamaya çalışmak ve tespitlerimi paylaşmak istedim. Nereden bakarsanız bakın tüm bu olup bitenler insanın ürünü, insanı anlamak üzere bilim üretmeye çalışan bir disiplinden geliyorum sanırım en büyük motivasyonum buydu.” ifadelerini kullandı.  

Kültür üretir, toplum emreder, dil aracılık eder 

Sosyal psikoloji açısından erkekliğin nasıl ele alındığına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Narter, kimliğin yalnızca biyolojik özelliklerle açıklanamayacağını belirtti. Narter; “Sosyal psikoloji, biyolojik olan ile kültürel olanın kesişiminde üretilenleri araştırır. Kimlik kavramı, insan canlısının sadece biyolojik özüne bağlı bir durum değildir. Bilince, temsile, imgeye ve duygulara gönderme yapar. Kimlik daima bir ötekine göre inşa edilir ve sosyal davranışın ana hattı olan normlara göre alınan konumları içerir. Sosyal inşacılık ve söylemsel psikoloji yaklaşımlarının gösterdiği gibi insan, içine doğduğu kültür, dil, tarih ve iletişim bağlamı içinde hem kendini hem de dünyasını karşılıklı olarak inşa eder. Sosyal psikoloji açısından erkeklik, bireysel bir tercih ya da biyolojik bir veri değil kültürün ürettiği, toplumun emrettiği ve dilin aracılık ettiği toplumsal bir kurgudur. Biyolojik olarak erkek bedeniyle dünyaya gelmek, erkek olma ehliyetini kendiliğinden kazandırmaz. Erkeklik, toplumsal cinsiyet normları, kültürel beklentiler ve dilin kalıpları aracılığıyla sosyalleşme sürecinde edinilen, sınırları çizilen ve sürekli performansla kanıtlanması beklenen toplumsal bir süreçtir.” şeklinde konuştu. 

“Toplumsal beklentiler erkekler üzerinde baskı oluşturuyor”

Toplumun erkeklerden beklediği rollerin erkeklerin kendilerini algılama biçimleri ve psikolojik süreçleri üzerindeki etkisini değerlendiren Narter, bu beklentilerin sürekli bir kendini kanıtlama çabasına dönüşebildiğini ifade etti Narter; “Genellikle toplumların birçoğu erkeklerden zorlukları aşabilen, strese dayanıklı, fiziksel ve duygusal acılara katlanabilen, gerektiğinde kavgacı ve şiddetten çekinmeyen bir duruş sergilemelerini bekler. Örneğin, erkeklerden yakın çevrelerindeki kadınların ve çocukların namusundan sorumlu olmaları, ailelerinin geçimini tek başlarına üstlenmeleri, ev işlerinden uzak durmaları, rasyonel kalmaları, futbol taraftarı olmaları ve otomobil kullanmaları gibi şeyler beklenir. Bu beklentilerin toplamı, erkeğin yaşamını bitmeyen bir ‘olma hali’ ve sürekli bir kendini kanıtlama çabasına dönüştürür. Kadınlığın aksine erkeklik, toplum tarafından bahşedilen yapay bir kurgu olduğu için her an geri alınabilir bir nitelik taşır. Bu durum erkek üzerinde sürekli yüksek bir performans baskısı ve derin bir kaygı yaratabilir. Normatif erkeklik rollerini yerine getiremeyen bir erkek kendini değersiz, eksik ve gergin hissedebilir. Toplumun ona biçtiği ceza ise son derece ağırdır. Korkak, yumuşak, başarısız, fakir ya da iktidarsız sayılmak. Yapılan araştırmalar, erkeklerin aile reisliği sorumlulukları zedelendiğinde veya kadınsılıktan uzak durma normları sarsıldığında bunu doğrudan bir tehdit olarak algıladıklarını ve bu kırılganlığın kadına yönelik şiddeti meşrulaştırma mekanizmalarını tetiklediğini göstermektedir.” dedi.

“Erkeklerin toplumsal avantajlar karşılığında ödedikleri bedeller çok yüksek”

Güçlü olmak, duygularını belli etmemek ve sorumluluk almak gibi beklentilerin erkeklerin yaşamındaki sonuçlarına değinen Narter; “Bu beklentilerin sözde ‘olumlu’ yönü, ataerkil düzen içerisinde erkeğe belirli bir konfor alanı, aile reisliği, toplumsal statü, iktidar ve yasa koyuculuk hakkı tanımasıdır. Ancak Robert William Connell’ın ‘hegemonik erkeklik’ kavramıyla açıkladığı üzere, erkeklerin bu toplumsal avantajlar karşılığında ödedikleri bedeller çok yüksektir. Bu bedellerin en ağırı ise erkekliğin neredeyse çoğu zaman insanlık pahasına edinilmesidir. Duygusallığın kısıtlanması, mertlik ve sertlik dayatması erkeğin şefkat, yumuşaklık, esneme ve kapsama becerisine bütünüyle kapanmasına yol açar. Bir bebeğin gereksinimlerine duyarlı olmak, ona bakım vermek ve duygusal bağ kurmak iktidarı kaybettirecek ve erkekliği zayıflatacak bir tehdit gibi kodlandığından, babalık erkekliğe feda edilir. Dahası erkekler iktidarlarını hem kadınlara hem de diğer erkeklere sürekli ispatlamak zorunda kaldıklarından trafikte ölümcül risk alma yarışlarından, takım sporlarındaki hiyerarşik baskılara kadar her alanda şiddet, rekabet ve tükenmişlik yaşarlar.” ifadelerini kullandı.

“Ev içi roller bir dönüşüm geçiriyor”

Toplumsal rollerin ve aile yapısının değişmesiyle birlikte erkeklik algısında da dönüşüm yaşandığını belirten Narter; “Kadınlar ve erkekler değiştikçe babalık ve ev içi roller de bir dönüşüm geçiriyor. Erkekler yalnızca dış dünyanın kurallarını aktaran ve evin geçimini sağlayan bir figür olmaktan çıkıp çocuklarının bakımı ve eğitimiyle ilgilenen bireylere dönüşmeye başladı. Ev içi iş bölümünde erkeklerin ev pratiklerine dahil olması, yeni kuşaklarda eşitlikçi anlayış ile geleneksel yapıların bir arada deneyimlendiği melez alanlar oluşturabiliyor. Ancak bu dönüşümün son derece yavaş ve dirençli olduğunu görmek gerekir. Dijitalleşme, teknoloji ve tüketim hızı artsa da toplumsal cinsiyet kimlikleri, aile kurumu ve anne-baba olma rolleri zihniyet düzeyinde en yavaş değişen alanlardır. Değişim elbette var ama derin kültürel dirençler nedeniyle sancılı ilerleyecek gibi görünüyor.” şeklinde konuştu. 

“Her kesimden okurun ilgisini çekmesini isterim”

Kitabın akademik çerçevenin ötesinde farklı kesimlerden okurlara da ulaşmasını istediğini belirten Narter, gündelik dildeki erkeklik kabullerinin görünür kılınmasının önemine dikkat çekti. Narter; “Akademik çerçevenin dışında kitabımda gündelik dilde, atasözlerinde, deyimlerde ve sağduyu bilgisinde gizlenen erkeklik kabullerini açığa çıkarmayı da hedefledim. Dolayısıyla her kesimden okurun ilgisini çekmesini isterim. Okurların bu kitabı okuduktan sonra erkeğin egemenliğinin, iktidarının ve yasa koyuculuğunun doğanın bir kanunu ya da biyolojik bir zorunluluk olmadığını, bütünüyle insanın kurgusu olduğu üzerine düşünmesini dilerim.” dedi.

“Bizi buraya taşıyan tüm değişkenleri sorgulamak durumundayız”

Erkeklik üzerine konuşmanın kadına yönelik şiddeti ve toplumsal eşitsizlikleri anlamak açısından önem taşıdığını vurgulayan Narter; “Bugün erkeklik üzerine konuşmak hayati bir öneme sahip çünkü yıllardır kadına yönelik şiddeti ve eşitsizliği tartışırken hep kadın odaklı sorular sorduk oysa muktedir olan erkekti. Erkeğin bu konuma nasıl geldiğini sorgulamayı ise ihmal ettik. Kadına şiddeti faili belirsizleştiren edilgen bir dilden çıkarıp, bizzat erkek eliyle üretilen şiddetin ve kırılgan erkekliğin kökenlerini doğrudan tartışmak zorundayız. Bugün gezegenimizin, iklimin, tarımımızın ve toplumlarımızın karşı karşıya olduğu büyük krizler var. Doğayı ve insanı mülk edinip ezmeyi meşru sayan eril bir aklın ve onun sonucu olan tahakküm hırsının sayesinde bugünlere geldik. Şiddeti ve krizleri azaltmak, çözmek ve hatta çözmek için bugün geldiğimiz noktada bizi buraya taşıyan tüm değişkenleri sorgulamak durumundayız. Kitabımda bu çerçevenin sınırlarını belirginleştirmek istedim. Erkekliği biyolojik bir kader olmaktan çıkarıp sosyal temsiller, kültürel antropoloji ve toplumsal cinsiyet zemininde tartışmaya açarak doğru soruları sormayı amaçladım. Kitabımın, erkeğin ve babanın iktidarının doğanın olağan bir sonucu olduğu yanılsamasına dikkat çekmesini isterim. Aynı zamanda kadınların, erkeklerin tüm insanların ‘insan olma’ paydasında buluşabileceği şiddetsiz ve dengeli bir yaşam kurgusu üzerine düşünmeye yol açmasını arzu ederim.” diyerek sözlerini sonlandırdı. 

Üsküdar Haber Ajansı (ÜHA)

Paylaş

Oluşturulma Tarihi: 14 Ekim 2026

Sizi Arayalım

Phone