Dr. Kerim Güç: “Yeni dünya düzeninde multidisipliner çalışmalar yapılması gerekiyor”

Haber ile ilişkili SDG etiketleri

SDGS IconSDGS IconSDGS IconSDGS Icon

Üsküdar Üniversitesi Tarih Kulübü tarafından Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü ve Kerim Vakfı iş birliğiyle “İbnü’l Arabî-Mevlânâ: Maneviyatın Kalbi” başlıklı etkinlik düzenlendi. Tasavvuf düşüncesinin iki büyük ismini modern dünyanın soruları ışığında yeniden anlamayı amaçlayan etkinliğe Dr. Kerim Güç konuk olarak katıldı. Dr. Kerim Güç, Hz. Mevlâna ve İbn Arabi üzerinden şekillenen tasavvuf geleneğini Osmanlı eğitim sistemi müfredatı bağlamında ele alarak, medeniyetin temel amacının insanı merkeze alan bir sistem kurmak olduğunu ifade etti. Güç; “Yeni dünya düzeninde multidisipliner çalışmalar yapılması gerekiyor.” dedi.

Güney Yerleşke A Blokta düzenlenen etkinlik manevî derinliği, düşünsel zenginliği ve kültürel mirasıyla yüzyıllardır etkisini sürdüren iki önemli şahsiyetin öğretisini öğrenciler, öğretim üyeleri ve diğer katılımcılarla buluşturdu. 

“Yeni dünya düzeninde multidisipliner çalışmalar yapılması gerekiyor”

Doğu ve Batı medeniyet anlayışlarını, tasavvuf geleneğini ve Osmanlı eğitim sisteminin arka planını ele alan Dr. Kerim Güç, insanı merkeze almayan hiçbir yapının gerçek anlamda bir medeniyet olamayacağını vurguladı. 

Modern eğitim anlayışına dair değerlendirmelerde bulunan Dr. Kerim Güç; “Lisansüstü eğitimimi Amerika'da aldım, orada hep ihtisaslaşma üzerine bir düşünce sistemi vardı ama artık yeni dünya düzeninde tek bir alanda ihtisaslaşmadan çok her alana multidisipliner şekilde yaklaşılması değer kazanıyor. Çünkü günümüzde birçok bilim dalı birbirleriyle temas halinde, iç içe geçiyor. Baktığınız zaman işte psikoloji, sosyoloji, antropoloji bunların arasında yaklaşım olarak tasavvuf düşüncesinin de olması bekleniyor ve insanı daha fazla merkeze alan bir sistemin ortaya konulması gerekiyor.” dedi.

“Şems onun hayatında o ilk bölümden ikinci bölüme çıkışı gösteriyor”

Hz. Mevlâna’nın düşünsel yolculuğunu tasavvufî mertebeler üzerinden değerlendiren Dr. Kerim Güç; “Doğuda Hz. Mevlâna var, o hayatını üç bölümden oluşturuyor: ‘Hamdım, piştim, yandım.’ Yani tam olarak aslında ‘İlme’l-yakin'dim, Ayne’l-yakin oldum ve Hakke’l-yakin oldum. Bu dönüşümün bir mürşitle mümkün, Şems onun hayatında o ilk bölümden ikinci bölüme çıkışı gösteriyor. Nasıl ki asit ve baz tek başlarına çok yakıcıdırlar, asidi elinize alırsanız yanar, bazı elinize alırsanız yanar ama asitle baz birleştiği zaman iki tane element ortaya çıkartır. Bunlardan bir tanesi su, bir tanesi tuz. Yani bu dünyada hayatta kalmamızı sağlayan iki tane element.” dedi.

“Artık bir yerden okuyarak değil görerek öğreniyoruz…”

Tasavvufî eğitimde hocanın rolünü anlatan Dr. Kerim Güç; “Bir hocanın bir öğrencisine yapacağı ilk hareket putlarını kırmaktır. Onun kalbinde olan ve İlme’l-yakin'den kaynaklanan putlarını kırmak. Hocalarımız çok iyi bilir, bir profesör için bir öğretmen için en önemli şeyler kitaplardır. Ve söylentiye göre Hz. Mevlâna ilk olarak Şems tarafından kitaplarının bir suya atılma sürecinden geçiyor. Şems ona diyor ki, ‘Fark ettim ki bütün bu kitaplar senin için o kadar önemli değildi ama Esrarnâme yani o kitap çok önemliydi.’ Onu suyun içerisinden çıkartıyor kuru bir şekilde Hz. Mevlâna’ya veriyor. Hz. Mevlâna kitabı açıyor sevinçle fakat kitabın içi bomboş. Burada anlatmak istediği, bu sembolizmanın içerisinde anlatmak istediği ‘Ben seni tekrardan yazacağım.’ Ve bu bizim için Ayne'l-yakin süreci. Bu süreç başladığı zaman biz artık bir yerden okuyarak öğrenmiyoruz, biz artık görerek öğreniyoruz.” şeklinde konuştu.

“Osmanlı eğitim sisteminin müfredatları çiziliyor”

Selçuklu’nun son dönemindeki zorluklara da değinen Dr. Kerim Güç; “Selçuklu artık yok olmak üzere… İç savaşlar çıkmış. Yiyecek yok, vergi çok. Öyle bir durumda bu halkın yani bizim halkımızın en zor zamanlarından bir tanesi. Ne kadar zor olursa da Mevla’m o kadar bilge koyuyor oraya. Belki de 1200'lü yıllarda Anadolu'nun ortasında biz Mevlâna ve İbn Arabi'den bahsettik, Konevi'den bahsettik ama bunlara ek bir de Yunus Emre geliyor. Bir de Hacı Bektaş geliyor. Bir de işte Nasreddin Hoca geliyor, Ahi Evran geliyor. Yani böyle Amerikalıların ‘All-Star’ dedikleri, basketbol şeysinin en iyileri gibi bir zaman. Demek ki şunu da gösteriyorlar ki bize; bu kadar zorluğun arkasında muhakkak Allah bir yardım gösterecek ve bizi tekrar altın çağımıza çıkartacak. Davud el-Kayseri hem Mesnevi’yi alıyor hem İbn Arabi’den Fütûhât’ı alıyor ve bizim müfredatımızı çiziyor. Osmanlı eğitim sisteminin müfredatları çiziliyor.” ifadelerini kullandı.

“Kanuni sonrası yavaş yavaş kopmaya başlıyor”

Tasavvufî geleneğin zamanla eğitim sisteminin dışına itilmesine de dikkat çeken Dr. Kerim Güç, bu kopuşun Osmanlı’nın gerileme sürecine etkisini şu sözlerle dile getirdi; “Tasavvufi bakış, o tekkelerin işin içerisinde olması yavaş yavaş azalmaya başlıyor ve orada yavaş yavaş daha radikal bir bakış ortaya çıkıyor. O radikal bakışın özellikle de sultanlara sirayet etmesi… Az evvel bahsettiğim o ilk zaman sultanlarının hepsinin hocası var, hepsinin bir tasavvuf hocası var. Mesela Fatih, sufilerle felsefecileri karşı karşıya getirip ‘Hangisi daha iyi?’ veya ‘Hangisi daha iyi karar verecek?’ diye multidisipliner çalışmalar yapıyor ama ondan sonra gelenler, Kanuni sonrası yavaş yavaş buradan kopmaya başlıyor ve o kopuşla beraber de o müfredattan kopmak, İbn Arabi ve Mevlâna’nın düşünce sisteminden uzaklaşmak bizi yavaş yavaş o düşünce geleneğinden uzaklaştırıyor.” dedi.

“Bunun çok geç gelmesi büyük problemlerden bir tanesi”

Teknolojik gelişmelerden uzak kalınmasının da önemli bir kırılma olduğunu ifade eden Dr. Kerim Güç, matbaanın Osmanlı’ya geç gelişini değerlendirdi. Güç; “1400-1450'lerde bir matbaa icadı var malum Gutenberg tarafından yapılan, bu bize 1600-1650'lerde geliyor İbrahim Müteferrika tarafından. Bu arada 250 yıllık bir boşluk var. Kitap ne kadar önemli? Kitap işte gördüğümüz kadar Bağdat'taki o muhteşem kütüphane, İskenderiye'deki o muhteşem kütüphane, İspanya'daki o muhteşem kütüphane… ama bizde bunun çok geç gelmesi bence büyük problemlerden bir tanesi.” şeklinde konuştu.

“Hepsi aslında aynı nüveyi taşıyor”

Mevlâna ve İbn Arabi arasında yapılan ayrımların anlamsızlığına da vurgu yapan Dr. Kerim Güç; “Bazen temayül oluyor hani biz bir takımı tutuyoruz; İbn Arabi'yi tutuyoruz, Mevlâna’yı tutuyoruz. Bu yaklaşım tasavvufi düşüncesinin ruhuna aykırı. Günün sonunda bunlara baktığınız zaman hepsinin aynı noktaya vardığını görüyoruz. Veli'nin aslında bir tezahürü, bu dünyaya gelişi, bir manifestosu olarak ortaya çıkıyorlar. Dolayısıyla hangi meşrep hangisini almaya daha uygunsa o hoca ona daha uygun oluyor. Ama dışarıdan baktığımız zaman hepsi aslında aynı nüveyi taşıyor yani Hakikat-i Muhammedi'nin en güzel varisleri.” ifadelerini kullandı.


 

Üsküdar Haber Ajansı (ÜHA)

Paylaş

Güncelleme Tarihi04 Ocak 2026
Oluşturulma Tarihi02 Ocak 2026

Sizi Arayalım

Phone