Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, ‘2026 Bağımsızlık Yılı’ kapsamında İstanbul İl Müftülüğü Bağımlılıkla Mücadele Koordinatörlüğü tarafından düzenlenen söyleşiye katıldı. “Bağımlılardaki Ruhsal Durum” başlığında söyleşide Tarhan, bağımlılığın temelinde güvenli bağlanma ihtiyacının karşılanamamasının yattığını vurguladı. Aile yapısının güçlendirilmesinin önemine dikkat çekti. Bağımlılığın yalnızca maddeyle ilgili değil haz arayışı, anlam arayışı ve psikolojik boşlukla bağlantılı bir süreç olduğunu ifade eden Tarhan, tedavide koruyucu yaklaşımların, uzun süreli rehabilitasyonun ve anlam odaklı bir yaşamın belirleyici olduğunu belirtti.

Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşke Nermin Tarhan Konferans salonunda düzenlenen söyleşinin moderatörlüğünü Bağımlılıkla Mücadele İstanbul İl Koordinatörü Bilgin Ekşi gerçekleştirdi.
Programa İstanbul İl Müftü Yardımcısı Zekeriya Bülbül başta olmak üzere bağımlılıkla mücadele İstanbul ilçe koordinatörleri katıldı.

Zekeriya Bülbül: “Bilimle inancı, samimiyetle profesyonelliği birleştiriyoruz”
İstanbul İl Müftü Yardımcısı Zekeriya Bülbül, programın selamlama konuşmalarını gerçekleştirdi. Bülbül; “Bizler bu yola belki sadece Kur’an kursu öğreticisi olma düşüncesiyle çıktık ancak bugün görüyoruz ki Diyanet İşleri Başkanlığımız toplumun her alanında çok önemli sorumluluklar üstlenmektedir. Bizim temel parolamız, ‘Dinin ve insanın olduğu her yerde biz de olmalıyız.’ düsturudur. Bugün özellikle bağımlılıkla mücadele gibi hayati bir sahada, gençlerimize ve toplumumuza doğru rehberlik edebilmek için kendimizi bilimsel bilgiyle donatmamız gerekiyor. Bu amaçla, kıymetli Nevzat Tarhan hocamızın rehberliğinde bu işin uzmanlarından eğitim alarak yolumuza devam ediyoruz. Hastanelerden gelen yoğun koordinatör talepleri, sahada yaptığımız çalışmaların ne kadar değerli ve gerekli olduğunu açıkça göstermektedir. Bizler sadece birer öğretici değil aynı zamanda toplumun yaralarına merhem olan, insanımıza el uzatan rehberler olmak durumundayız. Bilimle inancı, samimiyetle profesyonelliği birleştirerek çıktığımız bu yolculukta, bizlere kapılarını açan ve birikimini paylaşan hocalarımıza teşekkür ediyoruz.” ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Güvenli bağlanma kurulamaması bağımlılığın zeminini oluşturuyor”
Bağımlılığın temelinin bir ihtiyaca dayandığını belirten Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Bağımlılıkla bağlanma ihtiyacı aslında birbirine çok benzer. Bu ihtiyaçla ilgili hormonlar insan beyninde mevcut. Annede farklı babada farklı şekilde çalışır. Çocuk doğduğu anda ilk hissettiği duygu korkudur. Anne karnında konforlu bir hayat vardır hiçbir çaba göstermesine gerek yoktur, her şey hazırdır. Birdenbire nefes almak zorunda kalır, ciğerlerine soğuk hava dolar ve bu ani değişim korku oluşturur. Ağlar. İlk duygusu korkudur ve ilk sığınağı annedir. Anneye bağlanır, güvenli bağlanma böyle başlar. Çocuk anneyle güvenli bağlanmayı kurabildiğinde bu bağlanma zamanla genişler. Önce kardeşlerine, oyuncaklarına, hayata… Büyüdükçe arkadaşlarına, ülkesine, vatanına, insanlığa ve nihayet yaratana yönelir. Bağlanmanın en üst hiyerarşisi yaratıcıya bağlanmadır. Çünkü insan beyni ilişkisel bir beyindir bağlanma ihtiyacı vardır ve süreç böyle başlar. Bağımlılıkta ise süreç farklı işler. İnsanların önemli bir kısmı başlangıçta haz almak için maddeye yönelir ancak bir süre sonra haz için değil, normal hissedebilmek için madde almaya başlar. İlk birkaç hafta haz arayışı vardır sonrasında madde normal olma aracı haline gelir. Günümüzde madde kullanımının en yaygın nedenlerinden biri ise sadece merak ya da heyecan arayışı değil stresi azaltma çabasıdır. Bu nedenle bağımlılığın arka planındaki psikolojik sebep, kişinin içindeki nörobiyolojik bağlanma ihtiyacını sağlıklı ve güvenli bir şekilde karşılayamaması. Güvenli bağlanma kurulamaması bağımlılığın zeminini oluşturuyor.” diyerek sözlerine başladı.

“En büyük sorumluluk aile yapısının güçlendirilmesinde…”
Tedavilerde uygulanan koruma türlerine değinen Tarhan; “İnsan beyni nöropsikolojik olarak prematüre doğuyor. Bir çocuk düşünün doğduktan yaklaşık bir yıl sonra yürümeye başlar, 15 yaşına geldiğinde ise iyiyi kötüyü ayırt edebilecek olgunluğa ulaşır. Şimdi de bir ördeği düşünün yumurtadan çıkar çıkmaz yüzebilir. İnsan beyni ise çevreyle kurduğu sağlıklı ve güvenli ilişkiler sayesinde öğrenir ve gelişir. Bu ilişkiyi kuramayan kişi bağlanma bozukluğu yaşar. Bu nedenle bağımlılığa yönelir, nesneye bağlanır, maddeyle kendini rahatlatmaya çalışır. Bu yüzden tedavide birincil, ikincil ve üçüncül koruma tedavileri uygulanır. Üçüncül koruma, hasta tedavi olduktan sonra tekrar kullanıma yönelmemesi için yapılan çalışmaları kapsar. Bunun daha çok sağlık sistemi tarafından yürütülmesi gerekir. İkincil koruma, risk gruplarının belirlenip erken teşhisle kaymanın önlenmesini amaçlar. Kişinin yeniden madde kullanımına yönelmemesi için destekleyici çalışmalar yapılır. Asıl önemli olan ise birincil korumadır. Bu aşama, sağlıklı bireylerin bağımlı olmaması için yapılan önleyici ve koruyucu çalışmaları kapsar. Burada en büyük sorumluluk aile yapısının güçlendirilmesi ve korunmasına yöneliktir.” ifadelerini kullandı.
“Depresyonda olan kişiler bağımlılık açısından risk grubu oluşturuyor”
Küresel ölçekte antidepresan kullanımının oldukça yaygın olduğunu dile getiren Tarhan; “Kişide çocukluk çağı travması varsa bu durum ilerleyen yıllarda depresif bir yapıya ve mutsuzluğa zemin hazırlayabiliyor. Beyindeki bazı kimyasallar azaldığında kişi küçük bir haz uyaranından bile kolayca etkileniyor ona bağlanıyor ve kendini kaptırabiliyor. Bu nedenle özellikle depresyonda olan kişiler bağımlılık açısından risk grubu oluşturuyor. Bugün antidepresan kullanımı oldukça yaygın. Sadece psikiyatristler değil dahiliyeciler, kadın doğum uzmanları, göğüs hastalıkları uzmanları da antidepresan yazabiliyor. Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değil küresel bir tabloyu yansıtıyor. Modernizm ve kapitalizm insanı önce hasta eden, ardından da tedavi eden bir sistem üretiyor.” şeklinde konuştu.

“İnsan gözü, ruhun madde dünyasına açılan bir penceresi gibidir”
İnsan nefsini vahşi bir ata benzeten Tarhan; “İnsan gözü, ruhun madde dünyasına açılan bir penceresi gibidir. Mesela Eşref Armağan diye bir ressam var görmüyor ama müthiş resimler yapıyor. Onu MR cihazına alıyorlar ve yapılan çalışmalarda görmeyen birinin beyninde görme alanıyla parmak uçlarının benzer şekilde çalıştığı görülüyor. Parmak uçlarını öyle geliştirmiş ki beyninin görme alanını adeta aktive etmiş, hayal etmeyi başarmış. Yani aslında gören göz değil, beyindir. Bu nörobilim açısından devrim niteliğinde bir çalışma olarak değerlendirildi. Gözümüz en önemli organlarımızdan biri ama iç dünyamızda vahşi duygular da var, nefis ister. Nefis vahşi bir at gibidir. Terbiye edersen seni istediğin yere götürür ama yok sayarsan yolda kalırsın. İnsanın içine yerleştirilen bu güç, nükleer enerji gibidir iyi yönde kullanırsanız enerji üretir, kötü yönde kullanırsanız yıkıcı bir güce dönüşür.” dedi.

“Bağımlılar bir arayış içinde…”
Bağımlılığın nasihatle geçecek bir durum olmadığının altını çizen Tarhan; “Bağımlıların önemli bir kısmı aslında bir arayış içindedir, içsel bir boşluk yaşarlar. Mutsuzdurlar, yalnızdırlar. Bağımlılık nasihatle geçecek bir durum değil çünkü beyin artık onu bir tutsaklık haline yani bir addiction sürecine dönüştürmüştür. Özgürlük, sorumsuzlukla karıştırılmamalıdır. Bu gençlere kızmak yerine onları mağdur gibi görmek bataklığa düşmüş bir insanı kurtarmaya çalışır gibi yaklaşmak gerekir. Çünkü burada söz konusu olan, beynin adeta hacklenmesidir. Bugün özellikle ABD ekonomisi üzerinden konuşulan kavramlardan biri haz ekonomisidir. Haz odaklı bir sistem söz konusu. Beyinde mutlulukla ilgili kimyasallar iki ana başlıkta ele alınır. Biri hazla ilgili olan dopamindir kısa vadeli, hızlı ve daha çok maddi, somut uyaranlarla ilişkilidir. Diğeri ise serotonindir. Serotonin anlamla ilgilidir daha uzun vadeli ve kalıcı bir iyi oluş hali sağlar. Beyin anlam odaklı çalıştığında serotonin üretir. Zaten antidepresan ilaçlar da büyük ölçüde beyindeki serotonin düzeyini artırmayı hedefler. Bu nedenle bağımlılık tedavisinde de sıklıkla antidepresanlardan yararlanılır. Burada temel soru şu ‘İnsan haz odaklı bir yaşam felsefesi mi benimsemeli, yoksa anlam odaklı bir yaşam felsefesi mi?’. Haz odaklı yaşam anlayışı ‘Her şey hemen şimdi olsun.’ der. Eğlence, yeme-içme, anlık keyifler… Bunlar dopamin üretir. Anlam odaklı yaşam ise çalışmayı, ürettiğin işe anlam katmayı, hatta yaşadığın acıya bile anlam yüklemeyi içerir. Bu yaklaşım beyinde serotonin üretimini destekler ve uzun vadeli, daha derin bir mutluluk sağlar.” ifadelerini kullandı.
“Bizim geleneğimizde sağlığı korumaya yönelik bir anlayış daha baskın”
Negatifle savaşmak yerine pozitife odaklanılması gerektiğini söyleyen Tarhan; “Sigara kullanımıyla ilgili devletin çok sayıda kampanyası oldu, yasalar çıkarıldı ancak buna rağmen sigara kullanımının hala çok yaygın olduğunu görüyoruz. Demek ki yalnızca nasihatle ya da korkutarak sonuç almak mümkün olmuyor. Bu çağın insanına yaklaşımda, negatifle savaşmak yerine pozitifi güçlendirmek daha etkili bir yöntem olarak öne çıkıyor. Günümüzde dünyada benimsenen yaklaşım da bu yönde. Ben öğrenciyken Tıbb-ı Nebevi adlı eserin Doktor Hüseyin Remzi tarafından hazırlanmış Osmanlıca baskısını almış ve saklamıştım. Daha sonra Türkçeye çevrildiğini de gördüm. Bu nadir eseri incelediğinizde kitabın büyük bir bölümünün hastalıkların tedavisinden çok, nasıl hasta olunmaması gerektiği üzerine kurulduğunu fark ediyorsunuz. Osmanlı’da tıbba verilen tanım da bu çerçevedeydi, koruyucu tıp. Yani asıl mesele hastalandıktan sonra tedavi etmekten önce sağlığı korumaktı. Buna karşılık Batı tıbbı daha çok tedavi edici yönü hastalıkla mücadeleyi ön plana çıkarmıştır. Bizim geleneğimizde ise sağlığı korumaya yönelik bir anlayış daha baskındır. Nitekim Hazreti Peygamberin hayatına ve ahlakına bakıldığında da yaşam tavsiyelerinin büyük kısmının insanın hasta olmaması, sağlığını koruması üzerine kurulu olduğu görülür. Bu yaklaşım, koruyucu ve önleyici sağlık anlayışının temelini oluşturur.” şeklinde konuştu.

“İnsan, hayatı sadece dünyadan ibaret görüyor”
Kaliforniya Sendromunun temel belirtilerini anlatan Tarhan; “Şu andaki insanlığın durumunu anlatırken zaman zaman Kaliforniya Sendromu ifadesini kullanıyoruz. Neden Kaliforniya denmiş? Çünkü ilk olarak Kaliforniya’da gözlemlenmiş. Bugün bu durum artık küresel bir sendrom haline gelmiş durumda. Bu sendromun bazı temel özellikleri var. Birincisi hedonizm yani hazcılık. Haz yaşamın amacı haline getiriliyor. İnsan ölümden sonrasını düşünmediği için hayatı sadece dünyadan ibaret görüyor. Sekülerizmin bu kadar kutsallaştırıldığı başka bir dönem insanlık tarihinde görülmedi. Hesap gününü düşünmeyen bir anlayış yaygınlaştı. Böyle olunca insan, ‘Kimse benden hesap sormayacaksa istediğimi yaparım.’ düşüncesine kapılabiliyor. İkinci madde egoizm. Egonun ve narsisizmin giderek arttığı bir çağdayız. Hatta Amerika’da bu konuyla ilgili narsisizmin küresel bir epidemisi olduğuna dair çalışmalar ve kitaplar yayımlanıyor. Narsisizm, bencilliğin kişilik haline dönüşmüş şeklidir. Üçüncü sonuç ise yalnızlık. Bugün Birleşik Krallık’ta ve Japonya’da Yalnızlık Bakanlığı kurulmuş durumda. İnsanlar ileri yaşlarda evlerinde yalnız başlarına vefat edebiliyor ve günlerce kimsenin haberi olmayabiliyor. Bu tablo modern dünyanın yaşadığı derin bir yalnızlık krizini gösteriyor. Batı dünyası ciddi bir bunalım içinde. Aslında yalnız Batı değil bütün dünya bir arayış yaşıyor. Büyük bir kırılma olmazsa insanlık zamanla hakikati yeniden keşfetme ihtiyacı hissedecek. Bu noktada Gazze’de yaşanan olaylar da birçok insan için güçlü bir sorgulama ve farkındalık tetikleyicisi oldu.” dedi.
“Gerçek olan neresi?”
Nitelikli beraberliğin riskleri azalttığını dile getiren Tarhan; “Algoritmalar şeffaf değil. Medyanın kullandığı algoritmaların nasıl çalıştığı tam olarak bilinmiyor. Bu nedenle özellikle 15 yaşın altındaki çocukların sosyal medya hesabı açmaması gerekir. Eğer açılmış hesaplar varsa da mutlaka koruma altına alınmalıdır. Medya koruması dediğimiz, yaşa ve ruhsal gelişim düzeyine uygun filtreleme ve içerik denetimi sağlanmalıdır. Çocuklar gelişim düzeylerine uygun olmayan bilgi ve görüntülerle çok erken yaşta karşılaşıyor. Bu durum ruhsal gelişimi olumsuz etkileyebiliyor. Peki ne yapacağız? Ümitsizliğe kapılmayacağız. Eğer aile güvenli bir alan ise ev mutlu bir ortam sunuyorsa, anne-baba ilişkisi sıcak ve sağlıklıysa çocuk dışarıdaki yapay ve sahte ilişkilerle karşılaştığında bunu fark edebiliyor. Madde kullanılan, ilişkilerin yüzeysel olduğu ortamlara girse bile o dünyanın sahicilikten uzak olduğunu görüp yeniden ailesine yönelebiliyor. ‘Gerçek olan neresi?’ diye baktığında güvenli liman olarak ailesini seçebiliyor. Bu nedenle evde çocuğa zaman ayırmak çok önemli. İyi bir iş insanı olmak kıymetlidir ama iyi bir evlat yetiştirmek daha büyük bir sorumluluktur. Aile içindeki bağı güçlendirmek, çocuğa nitelikli zaman ayırmak ve sıcak bir ilişki kurmak onu çağın risklerinden koruyan en güçlü faktörlerden biridir.” ifadelerini kullandı.
“Asıl mesele 6 aylık rehabilitasyon sürecini sürdürebilmek”
Beynin nöroplastisitesinin toparlanmasının zaman alan bir süreç olduğunu belirten Tarhan; “Modern tıbbi uygulamalar çoğu zaman çaresiz kalabiliyor. Akut dönemi yönetiyorsunuz, detoks yapılıyor, arınma süreci başlatılıyor hasta hastaneden çıkıyor ama sonrasında üçüncül koruma yeterince uygulanmıyor. Artık özgür denilerek kişi serbest bırakılıyor. Oysa beynin nöroplastisitesinin toparlanması zaman alan bir süreçtir. Birçok meslektaşımızın da gözden kaçırdığı nokta bu. Beyindeki düzelme yaklaşık 6 ay sürüyor. Beyindeki sinir yolları adeta bir otoyol gibi yeniden şekilleniyor. Sanki beynin içinde boynuz gibi dallanan yollar oluşmuş gibi düşünebiliriz. Bu anlamda bazı hadislerde geçen mecazların ne kadar derin bir anlatım taşıdığı daha iyi anlaşılıyor. Akut dönem 2–3 haftada geçiyor kişi taburcu oluyor ama asıl önemli süreç ondan sonra başlıyor. Biz bu nedenle zarar algısı, sonuç bilinci ve yaşam amaçları üzerine ölçekler geliştirdik. Kişiye bu üç ölçeği uyguluyoruz. Eğer sonuç bilinci, zarar algısı ve yaşam amacı düzeyi orta ya da iyi seviyeye gelmişse, ‘Bu kişi artık ne yapacağını öğrenmiş.’ diyoruz. Eğer 6 ay temiz kalmayı başarırlarsa, iyileşmenin yaklaşık yüzde 70’i gerçekleşiyor. Çünkü kişi 6 ay temiz kaldığında beyin büyük ölçüde eski dengesine dönmeye başlıyor. Bu süreyi başarıyla tamamlayan gençler genellikle tekrar kolay kolay kaymıyor. Yani asıl mesele, o 6 aylık rehabilitasyon sürecini sürdürebilmek. Bugün yaşanan başarısızlıkların önemli bir nedeni de bu sürecin yeterince devam ettirilememesi.” şeklinde konuştu.
“Asıl nasihat örnek olmaktır”
Çocuklarda özerklik duygusunun nasıl geliştiğini söyleyen Tarhan; “Çocuklar yaklaşık 10 yaşından sonra ergenliğe doğru ilerlerken anne babadan bir miktar uzaklaşmak, sosyalleşmek isterler. Bu durum biyolojik olarak da böyledir hormonlar canlanır, çocuk kendini birey olarak hissetmeye başlar. Arkadaşlarıyla daha fazla vakit geçirmek ister. Ama aile ortamı sağlıklıysa aslında tamamen kopmak istemez sadece kendisi olmak, özerkliğini hissetmek ister. İşte bu noktada anne babanın tutumu belirleyici hale gelir. Baskıcı yaklaşım, belki 100–200 yıl önce kapalı toplumlarda işe yarayan bir modeldi. Korku ve otoriteyle düzen sağlanabiliyordu ama bugün dünya açık bir toplum haline geldi. İletişim açık, bilgiye erişim sınırsız. Bu çağda çocukla ilişki kurarken baskı ve korkutma değil ikna etme, inandırma ve sevdirme yöntemleri etkili olur. Nasihat etmek yalnızca karşısına alıp konuşmak değildir asıl nasihat, örnek olmaktır. Sürekli emir vermek yerine seçenek sunmak gerekir. ‘Şunu giy, bunu yap.’ demek yerine birkaç alternatif sunmak daha sağlıklı bir yöntemdir. Örneğin çocuğun önüne birkaç kıyafet koyarsınız içlerinden birini seçtiğinde ‘Ben seçtim.’ duygusunu yaşar. Böylece özerklik ihtiyacı tatmin olur, anne baba da kontrolü tamamen kaybetmemiş olur. Bu yaklaşım aslında küçük yaşlarda, hatta 10 yaşından önce başlamalıdır. Çocuğa seçenek sunmak, kendi kararını verdiğini hissettirmek hem kişilik gelişimini destekler hem de aileyle olan bağını güçlendirir.” dedi.
“Yapılacak en önemli şey insanların kalbini ısıtabilmektir”
En güçlü mesajın iyi örnek olabilmek olduğunun altını çizen Tarhan; “Bu bağımlılık konusunu özellikle dert edinmek gerekiyor. Çünkü bugün insanların önemli bir kısmı doğruyla yanlışı birbirine karıştırmış durumda. Böyle bir dönemde sözden çok davranış etkili oluyor. Bu zamanın insanı aklı gözünde söylediklerinize değil, yaptıklarınıza bakıyor. Bu nedenle en güçlü mesaj iyi örnek olabilmektir. Biz iyi örnek olursak, insanlar da bundan etkilenir. Nitekim Hazreti Muhammed’in peygamberliğinin ilk dönemlerine bakıldığında, bütün enerjisini insanlara İslam’ı sevdirmeye verdiğini görürüz. Önce kalpleri ısındırmak, insanları yaklaştırmak… Esas yöntem buydu. Bu nedenle yapılacak en önemli şey, insanların kalbini ısıtabilmektir. İyilik yapmak, güven vermek, iyi bir örnek olmak… Böylece din korkutularak değil sevdirilerek anlatılır. İnsanlara Kur'an’ı ve peygamber ahlakını sevdirmek, en güçlü ve kalıcı etkiyi oluşturan yoldur.” diyerek sözlerini sonlandırdı.
Söyleşinin ardından Tarhan’a hediye takdim edildi.
Program toplu fotoğraf çekimiyle sona erdi.







