İçeriğe atla

İçerik

Bağ, bağlantı ve bağımlılık

Haber ile ilişkili SDG etiketleri

SDGS IconSDGS IconSDGS IconSDGS Icon

Kalabalıklar çağında belki de insanlık tarihinin en yalnız nesli büyüyor. Bir çocuğun dünyayla kurduğu bağın bağlantıya, bağlantının bağımlılığa nasıl dönüştüğünün izini çarpıcı örneklerle sürerken; Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile Türkiye’nin attığı tarihi adımı konuştuk.

Yalnızız…  Peyami Safa’nın bir kitabının adı bu. Kanaatin pekişmesi için iki kez okuduğunuzda bile aynı şeyi düşündürüyor: Kitabın adı, kendisinden çok daha etkileyici. Kim bilir, belki müellifinin gazeteciliğindendir. Çünkü bir habercinin ne denli marifetli olduğu manşetinden belli olur. Yalnızız da böyle, her şeyi tek kelimeyle özetliyor. “Çoğuz” diyor yazar, “Çoğuz ama azız da bir yandan”… Nasıl da cascavlak, nasıl da besberrak bir gerçek sunuyor değil mi? “Çoğuz” dendiğinde anlaşılmayabiliyor, bu yıl itibarıyla 86 milyondan fazlayız. Genç bir ülkeyiz aynı zamanda. Parklarda boncuk gibi çocuklarımız uğurböcekleriyle oynuyor, olimpiyatlarda eli pudralı civanlar sırıkla atlıyor, genç kızlarımız sicim gibi saçlarıyla rahiyalar estiriyor. Ezcümle, turuncu günbatımına sonsuz denizlerimizin turkuazı karışıyor, kıpkırmızı bayrağımız bu renk cümbüşüne gençlerin elinde yükselip renk veriyor. Yahut veriyor-du, ta ki üstüne soluk bir cam mavisi düşene kadar… 

Milyonlarca kez yalnızız

 Bir çocuğun reşit olasıya, yani 18’ine gelesiye kadar 4 yıllık bir lisans bölümü bitirmek için gereken sürenin tamamını internette geçirdiğini söylesek inanır mıydınız? İnanınız, çünkü durum tam olarak bu. We Are Social’in raporu Türkiye’de 62,3 milyon kişinin sosyal medya kullandığını söylüyor. Bu sayının en dinamik, en büyük ve en kırılgan grubu da çocuklardan oluşuyor. Türkiye İstatistik Kurumu da bu veriyi destekler nitelikte 6 - 15 yaş grubu çocukların yüzde 96,3’ünün YouTube, yüzde 41,5’inin ise Instagram kullanıcısı olduğunu söylüyor. Üstelik bu “dikkat ekonomisi” uygulamalarında en çok teveccüh gören içerikler birkaç saniyeyi geçmiyor. Çoğu kez, bir saatlik ekran süresine binler, hatta on binlerce içerik sığıyor. Yani siz, bu cümleye kadar geçen 233 kelimeyi okuyana kadar, çocuğunuz -kaydırmalar dahil- 20’ye yakın videoya maruz kaldı bile.

Bağdan bağımlılığa

Bir bebek dünyaya geldiğinde, önce “güvenli bağlanmayı” tecrübe eder. Anne - babasının gülüşünden, mimiklerinden hatta sesinin tonundan bile bir şey öğrenir. Güvenli bağ, sırasıyla sosyal gülümsemeyi, ilk birkaç kelimeyi ve adımları takip eder. Ardından bağlantı oluşur. Konu komşuda, parkta, yolda, pazarda; bir yerlerde birileriyle karşılaşır, tanışır. Bu aşamada, onunla bağlantı kurup kurmamaya karar verecektir. Yıllar yıllar önce, güvenli bağlandığı anne babasından öğrendikleriyle ya oyun oynarlar ya da kayıtsız kalıp uzaklaşırlar. Böylece, kendi ailesinde, mahallesinde, muhitinde bir çevre edinirler. Seçilmiş, üzerine düşünülmüş, kontrollü ve uzun vadede oluşan bir çevre… Sosyal medya, tüm bu kuralları çiğneyerek sosyallik vadeder: Rastgele, anlık, kontrolsüz… Çocuklar bu bombardımana karşı koyamadığından, platformların en iyi “müşterileri”dir. Hayatın olağan akışında yavaşça alınması gereken dopamin, sosyal medyada oluk oluk akar; tazecik beyinler için hipnoz benzeri bir trans hâline sokar ve nihayet bu yüksek mutluluk yalnızca oradan temin edilebileceğinden, ağır çekimde akan gerçek hayat yerine, jet hızındaki sosyal medyaya bağımlı bir zihin inşa edilmiş olur.

Kalabalıklaşıyoruz ama yakınlaşmıyoruz. Bir çocuğun 18 yaşına gelene kadar geçirdiği yılları ekranlara bıraktığı çağda, yalnızlık artık bir duygu değil; bir kuşağın ortak kaderi hâline geliyor. 

Sosyal çocuklara doğru

Çocukları müşteri olmaktan çıkarıp, yeniden çocuk kılacak bir karar alındı. 1 Mayıs 2026’da Resmî Gazete’de yayımlanan bu karara göre 15 yaşını doldurmamış çocuklar için sosyal medya kapıları kapandı. Üstelik süre oldukça yakın, Kasım 2026’da bu kapının fiilen sürgüleneceği gün olarak takvime işlendi. Öte yandan 15 yaş altına, ebeveyn izni olsa dahi hizmet sunulamayacak; 15 - 18 yaş arasındaki gençlere ise kendine özgü, “ayrıştırılmış” ve daha güvenli bir koridor tasarlanacak. Peki bu kapı nasıl gerçekten kilitli kalacak? Cevap, dünyada eşine az rastlanır bir mimaride saklı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı öncülüğünde, Adalet Bakanlığı, İletişim Başkanlığı, Siber Güvenlik Başkanlığı ve BTK’nin omuz omuza kurduğu sistem, kriptografik bir anahtara “e-Devlet Token” sistemine emanet ediliyor. Platforma kayıt anında kullanıcı e-Devlet kapısına yönlendiriliyor, ama şirketlere isim, soyadı ya da T.C. kimlik numarası gibi tek bir hassas bilgi kırıntısı bile sızmıyor. Platformun eline geçen tek şey, elektronik imzalı, sade ve soğuk bir ikili kod: “bu kullanıcı 15’in üzerinde.” e-Devlet’e üyelik için zaten var olan 16 yaş eşiği, bu kilidin menteşesi olarak kullanılmış. Çocukların VPN’in arkasına sığınma ihtimali de unutulmamış; yasal VPN sağlayıcılarına da aynı e-Devlet onaylı doğrulama zorunluluğu giydirilmiş. Kurala uymayan, doğrulama kurmayan ya da aldatıcı reklamı süzgeçten geçirmeyen platformları ise giderek sıkılan bir ilmek bekliyor: Ağır yaptırım ve cezalar. 

Tarhan: “Düzenleme hayati bir can simidi”

Tüm bağımlılıklarda olduğu gibi, şüphesiz sosyal medya bağımlılığının ve “nomofobi” yani internetsiz ve telefonsuz kalma korkusunun yenilmesi zor olacak. TRT Vizyon dergisine konuşan Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu konuda ebeveynlere bir yol haritası çiziyor.

Türkiye’de 62 milyonun üzerinde sosyal medya kullanıcısı olduğunu biliyoruz. Bunların büyük bölümü de çocuklardan oluşuyor. Peki çocuklarda sosyal medya kullanımının doğrudan ve dolaylı ne gibi yansımaları bulunuyor?

Sosyal medyanın çocuklar üzerindeki etkilerini analiz ederken işe beynin ödül sisteminden başlamak gerekir. İnsan beyni, özellikle de gelişimini henüz tamamlamamış çocuk beyni, haz odaklı çalışmaya yatkındır. Sosyal medya platformları çocukları sürekli bir dopamin bombardımanına tutar. Alınan her beğeni, izlenen her yeni içerik beyinde anlık dopamin sıçramalarına yol açar. Biz buna psikiyatride “hedonik adaptasyon” diyoruz; beyin bu sığ hazza hızla adapte olur ve daha fazlasını ister. Sürekli uyaran tehdidi altındaki çocuk beyninde, mantıklı düşünme ve dürtü kontrolünü sağlayan prefrontal korteks (ön beyin) gelişimi sekteye uğrar. Çocuk, arzularını erteleyemeyen, “geciktirilmiş doyum” becerisinden yoksun ve tamamen dürtüsel bir bireye dönüşür. Gerçek hayattaki yüz yüze ilişkiler yerini dijital ekranlara bıraktıkça, çocukların empati yeteneğini besleyen ayna nöronlar körelir. Çocuk, başkalarının duygularını okuma becerisini kaybederek bencil, benmerkezci (narsistik) ve sosyal bağları zayıf bir birey hâline gelir.

Çocuklardaki bu yansımaların, toplumumuzda kalıcı sosyolojik dönüşümlere yol açtığını düşünüyor musunuz?

Kesinlikle evet. Kültür ve medeniyet yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya, yani bireylerin duyguları ve ilişkileri üzerinden inşa edilir. Çocukların zihinsel dönüşümü, toplumsal ve siyasal dönüşümleri peşinden getirir. Dijitalleşme, toplumun genetik kodlarını ve asırlık aidiyet mekanizmalarını sarsıyor. Birleşmiş Milletler’in de geleceği bekleyen en büyük üç tehlikeden biri olarak ilan ettiği “yalnızlık”, toplumumuzda kronikleşiyor. Bugün çocuklar ailesiyle aynı evin içinde, aynı masada ama yapayalnız yaşıyor. “Bağlantı var ama bağ yok” durumu toplumsal bir vebaya dönüşüyor. İnsan beyni, diğer canlılardan farklı olarak doğuştan “anlam arayan” metakognitif (üst bilişsel) genlerle programlanmıştır. Sosyal medya çocuklara sahte, derinliksiz ve tüketime dayalı bir dünya sunarak bu anlam arayışını baltalıyor. Bu durum toplumsal düzeyde bir anlam çürümesine ve gelecekte “dostluk, yardımlaşma, akran nezaketi” gibi kavramları tamamen kaybetmiş, adalet algısı zedelenmiş feodal / kabile zihniyetine sahip bir yapının doğmasına yol açma riski taşıyor.

We Are Social adlı kuruluşun 2025 raporuna göre ülkemizde kullanıcılar günlük ortalama 7 saat 13 dakika “çevrim içi”. Bu sürenin önemli bölümünü de “shorts” adı verilen birkaç saniyelik içerikler oluşturuyor. Dolayısıyla tüketilen tekil içeriklerin sayısı yüz binleri, hatta milyonları buluyor. Peki bu dikkat süremizi nasıl etkiliyor?

Günde 3 saatten fazla ekran karşısında hızlı akışa yani sosyal medya ile kalmak ve milyonlarca “shorts” tipi mikro içeriğe maruz kalmak, beyni kelimenin tam anlamıyla bir “dijital oburluğa ve dikkat katline” mahkûm etmektir. Tıpkı obez kişilerin yeme kontrolunu kaybetmesi gibi... Zihin kontrolu bozuluyor. Kontrolsüz algoritmaların kurbanı oluyoruz. Beynimizde önem - öncelik sırasını belirleyen ve bilgisayarların RAM belleği gibi çalışan “Salience Network” (dikkat önceliği ağı) adında bir bölge vardır.

Birkaç saniyelik videolarla beyne sürekli yeni bir uyaran gönderdiğinizde, beyin açık dosyaları kapatamaz. Anlamlandırılamayan ve rafa kaldırılamayan her içerik arkasında açık bir dosya bırakır; açık dosya sayısı arttıkça işlemci yavaşlar, yani dikkat ve odaklanma süresi dramatik şekilde kısalır. Çocuklar artık derin okuma, derin düşünme ve soyut akıl yürütme becerilerini kaybediyor. Beyin kalıcı öğrenmeyi ancak yaşayarak, deneyimleyerek ve anı biriktirerek gerçekleştirir. Shorts videoları ise beyni sığlaştırır, öğrenmeyi imkânsız kılar ve çocukta kalıcı bir varoluşsal anksiyete ve tahammülsüzlük yaratır.

Yürürlüğe giren çocuklara yönelik sosyal medya kısıtlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Atılan bu adımlar uygulandığında uzun vadede hangi sonuçlar beraberinde gelecek?

15 yaş altı çocuklara yönelik bu yasal kısıtlamayı son derece yerinde, gecikmiş ama çok stratejik bir koruyucu ruh sağlığı adımı olarak değerlendiriyorum. Nasıl ki oruç tuttuğumuzda vücut dışarıdan besin almayı kesip içeriye döner, biyolojik bir temizlik (otofaji) başlatarak hasarlı hücreleri geri dönüştürürse; sosyal medya kısıtlaması da çocuk beyninde bir “zihinsel otofaji” başlatacaktır. Beyin, dışarıdan gelen dijital çöp uyaran bombardımanından kurtulduğunda içsel onarıma, nöroplastisiteye ve derin düşünce yollarını inşa etmeye fırsat bulacaktır. Bu kısıtlama, çocukları sanal dünyanın siber zorbalıklarından, onaylanma bağımlılığından koruyacak bir “stres tamponu” işlevi görecektir. Uzun vadede çocuklar ekranların başından kalkıp aile büyükleriyle, akranlarıyla yüz yüze temasa zorunlu olarak yönelecektir. Bu da onların hayatta en çok ihtiyaç duydukları sosyal sermayeyi (güvenli aile çadırını, ait olma duygusunu) yeniden kazanmalarını sağlayacak, Harvard’ın 85 yıllık çalışmasında da (Waldinger) kanıtlandığı gibi anlamı sosyal ailelerin ruh sağlıklarını koruyan en büyük kalkan olacaktır.

Çocuklarda sosyal medya bağımlılığının kısıtlamayla doğması muhtemel “nomofobik” etkilerini bertaraf etmek için ebeveynlere neler tavsiye edersiniz?

Kısıtlama ilk devreye girdiğinde çocuklarda telefondan uzak kalma korkusu (nomofobi) veya bir nevi yoksunluk belirtileri, öfke patlamaları görülmesi doğaldır. Çünkü ortada kesilen bir dopamin akışı vardır. Ebeveynler bu süreci bir ceza veya baskı gibi değil, bir “psikolojik detoks ve ailece yenilenme” fırsatı olarak kurgulamalıdır. Yemek zamanları beyinde dopamin salgılanan sıcak ve sevimli anlardır. Yemek masalarını vaaz veya konferans alanına çevirmeyin. Masaya tabakların yanına telefonlar için de bir tabak koyun ve aile içi sohbet iklimini canlandırın. Çocuğun elinden ekranı aldığınızda arkasında büyük bir anlam boşluğu kalır. O boşluğu aile içi pozitif ritüellerle doldurmalısınız. Birlikte biriktirilecek yüz yüze anılar, kültürel miras aktarımları, doğa aktiviteleri veya ortak oyunlar beynin yavaş ama kalıcı anlam odaklı mutluluk hormonu olan serotonini üretecektir. Çocuk duyduğunu değil, gördüğünü yapar. Anne ve baba elinden telefonu düşürmezken çocuğa “sosyal medya yasak” demek adalet terazisine aykırıdır. Ebeveynler önce kendi dijital vicdanlarını ve öz - yönetimlerini devreye sokmalı, çocuğa bu esneklik yolculuğunda bizzat rehber ve doğru model olmalıdır. Düzenleme hayati bir can simidi… Netice itibarıyla, 15 yaş altı çocuklarımıza yönelik bu sosyal medya düzenlemesi, sadece teknik bir kısıtlama değil; dijital dünyanın beton ormanlarında kaybolan nesillerimiz için uzatılmış hayati bir can simididir. Dijitalleşme bize dünyayı bir “ekran” kadar yakınlaştırırken, maalesef insanı insana bir “asır” kadar uzaklaştırdı. Çocuklarımızın elinden hayalleri, dikkat süreleri ve en önemlisi anlam arayışları çalınırken sessiz kalamazdık. Bu yasal adım, ailelerimize evlerindeki o güvenli çadırı yeniden inşa etme, çocukların beynini sığ hazların dopamin köleliğinden kurtarıp derin düşüncenin serotoniniyle tanıştırma fırsatı sunuyor. Unutmayalım ki; bir toplumu geleceğe taşıyacak olan şey akıllı telefonların hızı değil, kalbinde adil sevgi, zihninde bilgelik ve ruhunda akran nezaketi taşıyan psikolojik olarak sağlam çocuklardır. Bu kısıtlama, geleceğin ruh sağlığını koruma adına atılmış tarihi bir adımdır.  

b

Üsküdar Haber Ajansı (ÜHA)

Paylaş

Oluşturulma Tarihi08 Ağustos 2026

Sizi Arayalım

Phone