Prensesler canavarlaşmasın: Okul, aile ve toplum işbirliğinin önemi

Ergenlikle birlikte ailenin yerini bir anda arkadaşlıklar alırken, anne ve babalar şaşkın bir şekilde ne yapacaklarını anlayamazlar. Bazı aileler çok koruyucu ve/veya baskıcı, bazıları ise çok özgürlükçü ve/veya ihmalkâr davranışlar gösterebilir. Sağlıksız aile tutumları nedeniyle (ör., tutarsız, aşırı koruyucu, kuralcı, ihmalkâr) ergen genç, sağlıklı bireyselleşememe sorunları yasar. Bazı gençler arkadaş grubuna karşı aşırı bağımlılık geliştirir, diğerleri verilen özgürlükleri yanlış kullanabilir, kimileri de odalarında inzivaya çekilir.

Toplumumuzda genelde kız çocuklarının daha kuralcı ve baskıcı bir şekilde yetiştirildiği biliniyor. Aile içi değişime karşı katı aile tutumları nedeniyle, aile içinde yapısal olarak en duyarlı ve geleneksel olarak hiyerarşinin en alt konumunda olan genç kız içe dönük, pasif davranışlar geliştirebilir. Bu tür davranış eğilimleri onu dışarıdan gelebilecek olumsuz etkilere karşı (arkadaş baskısı gibi) savunmasız ve zayıf bırakabilir. Genç kız kişisel sorunlarla mücadelede yardım istemek yerine sorunlarını içselleştirebilir ve hatta başa çıkamayınca da kendini cezalandırabilir (ör., kendini kesme, diyet orucu, intihar girişimi). Öte yandan tutarsız, aşırı özgürlükçü ve/veya ihmalkâr aile tutumları sağlıklı bireyselleşebilme için gerekli olan sağlıklı ve güvenli bağlılık ilkesini dikkate almaz.

Anne ve babalar küçük prenseslerinin kırmızı elbiseleriyle oyun oynadığı günlerin su gibi akıp gittiğini düşünürlerken, ergenliğe atılan adımlarla gelecek kaygısı düşer omuzlarına. Çocukların ergenlik dönemi aileler için bir özeleştiri noktasıdır ve aile içi dinamiklerin yeniden değerlendirilip yapılanması gerekebilir. İste bu aile içi yapısal değişime açıklık, aileye geriye doğru bakabilme gücü ve kendi öyküsünü değerlendirebilme cesareti verir. Gelişen ve değişen genç bireylerle, ailenin kendini yenileyebilmesi için değişime açık olması şarttır. Çocuklarını kendi tercihleri ile başbaşa bırakamamanın ve aynı zamanda onu sağlıklı denetleyememenin verdiği kaygı sırtlarında, “Çocuklar büyüdükçe dertleri de büyüyormuş” “Kız çocuk yetiştirmek ne de zormuş” diye hayıflanabilir aileler. Bazen de çatışma ve çelişkiler o kadar tansiyonu yükseltir ki ipleri bırakıverir, “ne halin varsa gör” “ne istersen onu yap” deme noktasına gelebilirler; ve yine bazen de tam tersi duygularla çatışma ve çelişkiler o kadar tansiyonu yükseltir ki ipleri iyice de sıkabilir, genç kızın telefonuna el koyup, “evden çıkmak yok” diyebilirler.

Kızınız odasından çıkmıyorsa, okuldan eve üzgün geliyorsa, notlarında bir düşüş varsa, okula gitmek istemiyorsa, kişisel bakımına özen göstermiyorsa, belki de Ç.G. gibi arkadaşları tarafından bir kıskaç altına alındığı içindir. Kızınız sizinle endişelerini paylaşıyor mu? Hiç okula gidip öğretmenleri ile konuşmayı ve ilgililerden yardım almayı düşündünüz mü? Ç.G’nin Silivri mezarlığında 30 Mart 2012 tarihinde liseli arkadaşları tarafından yaşadığı işkence dehşeti, bütün ülkeyi hayrete düşürürken konunun önemine dikkatimizi çekiyor. Korku filmlerinin konusu olabilecek kadar duyarsız ve insanlık dışı bu olayda kurban genç kızın koluna cam parçacıkları ile kesikler atıldı, yarasına tütün basıldı, elbiseleri çıkartıldı, başından aşağıya su döküldü, tartaklandı, darbe izleri makyaj ile kapatıldı ve bir marifetmiş gibi yapılanlar kameraya kaydedildi. Ç.G’nin “en yakın arkadaşım” dediği M.Ö., yine Ç.G’nin kendi ifadesiyle “arkasını sağlama almak” için yani grup baskısı ile F.S., Y.K. ve M.Ç. ile bu işkence olayında ortak hareket eder ve olanları soğukkanlılıkla videoya kaydeder. Olayın görünür sebebi,  Ç.G’nin gruptan birinin erkek arkadaşıyla flört ettiği düşüncesidir. F.S., Y.K. ve M.Ç. bu kadar vahşileşebilirken, peki ya nasıl oldu da Ç.G’nin “en yakın arkadaşım” dediği M.Ö., olayları üzerine toprak serpilmiş gibi videoya çekebildi?

Aslında bu tarz şiddet olaylarının kızlar arasında alışılagelmiş bir durum gibi görülmemesi bizim olaya karşı farkındalık algımızla ilgili olabilir. Genç kızlar arasında yaşanan bu tur olaylar güç ve kontrol kazanmak için duygusal, sözel ve fiziksel tacizin bir formu olarak Amerika’da özellikle de son yıllarda yaygın olarak yaşanan ve literatürde de incelenen bir konu (ör., “dating violence” “flört siddeti” başlığı altında). Hatta bu tür arkadaşlık gibi görünen düşmanca ilişkilere “frenemy” [friend + enemy; arkadaş+düşman] deniliyor. Rachel Simmons bu konuda activist olarak çalışan, olaya systemic olarak yaklaşan (ebeveynleri, eğitimcileri, sivil toplum örgütlerini ve genc kızlari eğiten), kitaplarında bu konuları işleyen ve yorumcu olarak CNN gibi basın organlarının da başvurduğu uzman otoritelerden biri. Benzer nedenlerle, Jane Balvanz and Blair Wagner the Global Alliance for Preventing Relational Aggression (GAPRA) isimli organizasyonu dünya çapında bir aktivizm başlattı. Rachel’in “culture of victimization” yani “kurban kültürü” dediği bu tür arkadaşlık ilişkileri ve davranış kalıpları günlük ilişkilerde yetişkinler tarafından pek de fark edilemez ve işte bu yüzden de gizli bir tehdit unsurudur.

Genç kız bir yandan toplumsal normların verdiği mesajlarla hanım hanımcık, şirin, itaatkâr, sevimli, erkek arkadaşları tarafından beğenilen, sevilen ve seçilen olması gerektiği, öbür taraftan da sosyal medyanın baskısı ile kendilik değerinin vücut imajı ile eşdeğer görüldüğü mesajını alır.  Bu denkleme akran baskısı da eklenince, Ç.G’nin M.Ö. için en yakın arkadaşım dediği kankası “arkasını sağlama almak” için kendisine böyle düşmanca davranıp yüz çevirebilir. Toplumsal normlar, sosyal medya ve arkadaş baskısı ile hareket eden genç kız, özgüven ve özsaygısının karşı cinsle olan romantik arkadaşlık ilişkisiyle paralel olarak belirlendiğine ve onaylandığına inanır. İşte M.Ç. bu psikoloji ile hareket eder. İlişkisini kaybetme tehlikesi onu insanlıktan çıkarır. Sosyal statüsünü karşı cinsle olan duygusal arkadaşlığı ile kazandığını düşünen genç kız, beğenilmek üzerine kurulu benlik algısının, kız-erkek arkadaşlığı ilişkisi tehdit edildiğinde sosyal statüsünün arkadaşları arasında zedelendiğini düşünür. Bu durum onu saldırgan yapar ve hedef kişiyi (Ç.G) duygusal, sözel ve fiziksel taciz etmesini rasyonalize eder. Olayın ciddiyeti büyük ve çoğu kez okul personeli, aileler ve toplum tarafından Rachel Simmons’in ifade ettiği gibi “radara yakalanmayan dolaylı saldırganlık” şeklinde cereyan ettiğinden gözden kaçar.

Genç kızlar arasında yaşanan bu tarz şiddet olayları aslında oldukça yaygındır; ancak, pek fark edilmemesinin sebebi toplumsal iletişim tarzımızla maskelenmesi yüzündendir. Bence bu tür olayların su yüzüne çıkmaya başlaması pekâlâ toplum olarak yeni bir farkındalık düzeyine ulaşıyor olmamızla da ilgili olabilir. Aslında, genç kızlar arasında yaşanan kavgalara “saç yolmaca” denilip geçiştirilmesi şiddeti ne kadar da hafife aldığımızı göstermez mi? Kişiler arası ilişkilerde harmoni ilkesini derinden özümseyen kültürel değerlerimiz ışığında “kusurları görmede gece, iyilikleri görmede gündüz gibi olma” prensibini yorumlarken biraz çarpıtmış olabilir miyiz? Şiddet kullanan gençlere karşı bu kadar anlayışlı olmamız onlar için ne kadar faydalı? İyiyi kötüden pekâlâ ayırt edebilen bir lise öğrencisi elbette ki hatalarının sorumluluğunu da almalı ve davranışlarının sonucuna da katlanmalı. Kolektivist toplumlara özgü, çatışma ve çelişkiler yerine anlaşma ve diyalogların altının çizildiği sosyal ilişkilere bu harmoni ilkeli yaklaşım, dolaylı saldırganlık olarak görülen duygusal ve sözel taciz tarzındaki şiddetin radara yakalanma şansını daha da azaltır. Hatta çoğu kez sözel tacizin yerini vücut dili ifadeleri alabilir: Bir ortama girdiğinizde elinizin nasıl sıkıldığı, karşılanış ve ağırlanış şekliniz bu konuda detaylı bilgiler verir. Bazen kıyafetinizin tepeden tırnağa süzülup eleştirel bakışlarla incelendigini, göz hapsine alındıgınızı hissedersiniz.

Sözel taciz nedir? Sözel tacizi indirek ve karmaşık sözel mesajların ustalıklı kullanımı ile maksatlı olarak muhatabını incitme davranışı olarak tanımlayabiliriz. Bazen özlemle beklenen güzel bir yemek daveti, bir doğum günü toplantısı X sahsının incitici “laf sokuşturma”sı sonucu sizin için bir kâbusa dönüşebilir. Zayıflamışsanız altında bir anlam aranır; kilo almışsanız bunu bilmiyormuşsunuz gibi imâlarla hatırlatılır. Bu tür durumlarda kendinizi istemsiz bir savaş içinde bulur, ne yapacağınızı bilemeyip donakalabilirsiniz. Sonuç olarak eve geldiğinizde aspirin kutusuna saldırır, yorgun bir savaşçı gibi yatağa atarsınız kendinizi. Benzer şekilde, genç kızlar kendi aralarında yaşadıkları sorunları daha çok indirek ve karmaşık mesajların kurnazca kullanımı, yani “sözel taciz” ile ifade ederler. Arkadaşına hakaret edip sonra da “aa saka yapmıştım” demek bu durum için güzel bir örnek…  Oysa ki rol yapmakla kişi ancak kendisini aldatır. Sözel tacizin yaralayıcı etkisinin hiç küçümsenmemesi gerekir. Öyle ki, sözel olarak ifade edilen hakâret ve aşağılamalar kişide hayat boyu, iyileşemeyen bir yara gibi acı verebilir.

Grup dışına itilme ve yalnız bırakılma riskini göze alamayan genç kızlar sürekli taciz edilerek, grup içi statü peşinde koşan saldırgan genç kızlar tarafından pasifize edilirler… Daha da kötüsü, pasifize edilen genç kız kendisine “anne kuzusu” denilmemesi için bu durumu anne-babası ile paylaşmamayı tercih eder. Arkadaşları tarafından kıskaç altına alınan kızlar çoğu zaman tek çareyi intiharda bulabilir. Böyle bir olayı 14 Ocak 2010’da Amerika’da Phoebe Prince isimli İrlanda asıllı liseli genç kız yaşadı. İşte bu yüzden homicide, suicide ve kayıp olaylarında Amerika’da polisin ilk baktığı şüpheli kişi romantic ikili ilişkilerin yaşandığı veya bu ilişkileri çekemeyen kişilerdir. Rachel Simmons’a göre, genç kızlar arasında saldırgan bir kültürün oluşmasında medyanın fiziki görünümü ve cinselliği ön plana çıkarması önemli bir faktör. Toplumun da genç kızlarda pasif ve edilgen davranış tarzını teşvik etmesi tutumu kız çocuklarında bağımlı bir özgüven ve özsaygı anlayışını vurguladığından pek masum değildir. Çünkü bağımlı bir özgüven ve özsaygı anlayışı, genç kızları kız-erkek arkadaşlığının getirdiği statü ve ilgiye muhtaç bırakabiliyor. Genç kızlardan pasif ve edilgen davranış beklentisi, saldırgan kızlar için hedef kitleyi oluştururken, yaygin kullanılan Facebook gibi internet platformları ise bu tür tacizler için ideal bir zemindir. Kız çocuklarının, toplumdan ve akranlarından gelen bu tür baskılara karşı dayanıklı ve güçlü olabilmeleri kendi psikososyal gelişimleri için çok önemli. Bu tür sorunlarla başetmenin en önemli yollarından biri olayı bilen ve şahit olan 3. kişilere, seyirci kalmamayı ve duyarlı davranmayı öğretmektir.

Gençlere sağlıklı ve etkili iletişim teknikleri öğretilmeli. Bu şekilde kendilerini doğru ifade edebilme ve olası tehditlerle mücadele edebilme becerileri kazandırılarak, sorunlarını medeni bir şekilde çözümlemeleri teşvik edilmelidir. Okul, aile ve toplumun bu tür konulara karşı duyarlılığı ve işbirligi önemli bir koruyucu faktör. Öğretmenlerin, rehberlik uzmanlarının ve okul yönetimlerinin bu tür olayları ciddiyetle değerlendirmeleri gerekir! Arkadaşları arasında horlanan, aşağılanan, dışlanan, küçük düşürülen, dalga ve alay konusu edilen, pasifize edilen genç kızlara duyarlı arkadaşları, aileleri, öğretmenleri, rehberlik uzmanları ve okul yönetimleri sahip çıkmalı, korumalı. Şiddet ve taciz hiçbir şekilde tölere edilmemeli ve şiddet ve tacize sessiz kalınılmamalı. Ailelerin, öğretmenlerin, rehberlik uzmanlarının ve okul yöneticilerinin farkındalıklarının arttırılması için eğitim programları geliştirilmeli. Empati becerisi ile kendini başkasının yerine koyabilmenin önemi vurgulanmalı. Onurlu ve erdemli bir insan olmanın anlam ve önemi işlenmeli. Özellikle de özsaygının genç kızların bu tür duygusal, sözel ve fiziksel taciz davranışlarda bulunmasında önemli bir belirleyici faktör olduğu hatırlanmalı. Gençlere kendi bireysel değerler sistemlerini idrak ettirici aktivitelerle kendilerini tanımaları adına ayna tutulmalı. Genç kızların samimi, dürüst, duygusal zekaya sahip ve girişken bireyler olarak yetişmeleri desteklenmeli. Toplumda kendilerine ve başkalarına faydalı olarak bir yer edinmeleri için fırsatlar tanınmalı, imkânlar yaratılmalı.

Her hakkı yazarına aittir. Metinden kısmen de olsa hiçbir surette referans verilmeden alıntı yapılamaz.

Yrd. Doç. Dr. Nadire Gülçin Aydın
Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü
ngaydin@uskudar.edu.tr